Ana Sayfa Blog Sayfa 3669

CHP’nin “mega projesi” su yüzüne çıktı: Merkez Türkiye!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin seçimlerde iktidar olması halinde uygulamaya sokacağı ve ‘yüzyılın projesi’ olduğunu iddia ettiği yeni projeyi açıkladı.

71

‘Merkez Türkiye’ adı verilen projeye göre, Anadolu’da bir mega kent kurulması ve 20 yılda 200 milyar dolarlık yatırım hedefleniyor. Kılıçdaroğlu bu proje ile 2035 yılında Türkiye’nin insani gelişmişlikte dünyanın ilk 20 ülkesi arasına gireceğini de öne sürüyor. Projenin CHP Genel Başkanına göre diğer getirileri ise işsizlik yüzde 5’in altına inerken üyüme hızının da ortalama yüzde 6 olması.

Merkez Türkiye adı verilen proje için 6 dakikalık tanıtım filmi de gösterildi. Tanıtım videosunda ise şu bilgilere yer verildi:

– Dünyada ticaret yollarını birbirine bağlamayı amaçlayan üç proje var. Merkez Türkiye dördüncüsü olacak.

– Türkiye’yi içine düştüğü orta gelir tuzağından kurtaracak.

– Sadece yolları birbirine bağlamıyoruz; ülkeleri, kültürleri yaşamları birbirine bağlıyoruz.

– Bürokrasi sıfırlanacak, 2020’de faaliyete geçecek ve büyüyecek 2035 yılına gelindiğinde tamamlanacak.

– Yeni bir şehir, küresel bir proje.  Akdeniz ve Karadeniz limanları üzerinden dünyaya bağlanan bir merkez. 3 milyon nüfuslu yaşanacak bir cazibe merkezi olacak. Otoyol ve demiryolu ağlarının tam ortasında yer alan bir şehir. AR-GE, tekno park şehri. Bölgenin en fazla yeşil alana sahip şehri olacak. 1 milyon 633 bin kişiye çevresine ile 2 milyon 200 bin kişiye istihdam yaratacak. 2035’de 100 milyar dolar katma değer yaratacak.

– 2035 yılında Türkiye insani gelişmişlikte dünyanın ilk 20 ülkesi arasına girecek.

– İşsizlik yüzde 5’in altına inece büyüme hızı ortalama yüzde 6 olacak.

– Tüm yakın coğrafyaya barış mutluluk ve refah gelecek

 

Saldırdıkları, çoğulcu-demokratik istikbalimiz – Ümit Kıvanç

Seçim çalışmaları başladığından bu yana Halkların Demokratik Partisi binalarına, standlarına, gösterilerine ve HDP ile ilişkili insanlara yapılan saldırıların sayısı, altmışı (60) kesin geçti, bazılarına göre bu rakam yüz yirmiyi (120) buluyor. Ben bu yazıyı yazana kadarki son ikisi, Adana ve Mersin’de, insan öldürmeyi de amaçlayan, bombalı saldırılar. (Efe Kerim Sözeri’nin yaptığı derleme-toparlama, faciayı ortaya koyuyor.)

Bu saldırıları kimin ne amaçla yaptığı, şüphesiz karşımızdaki en önemli sorun.

Soru değil, sorun. Çünkü soruya herkesin cevabı var ve bu cevaplar üç aşağı beş yukarı birbirini tutuyor: Saldırıları HDP’nin barajı geçmesini istemeyen devlet güçleri planlıyor, tertipliyor, yönetiyor, denetliyor. Son iki bombalama sonrası (Adana, Mersin) cılız kınama beyanlarını istisna sayarsak saldırılardan gayet memnun gözüken AKP önderliğinin işin içinde, hattâ bizzat planlayıcı makamında bulunduğunu düşünmek için de her türlü sebebe sahibiz. Bütün bakanlarıyla hükümetten ziyade, sınırlı sayıdaki lider kadrosu ve esas önderiyle partiden şüphelenmemiz daha yerinde. Bu elbette hükümetin siyasî, idarî, hukukî sorumluluğunu azaltmıyor.

Hükümet, bizzat seçimin, hattâ mevcut rejimin meşruiyetini ortadan kaldırmaya aday sistemli saldırılara karşı, son bombalamalara kadar, bırakın herhangi bir ciddî ve caydırıcı tedbiri, doğru dürüst kınamayı bile gerekli görmedi. Bombalı saldırılardan sonra ilk defa alelusûl “karşısındayız” açıklamaları yaptılar, güya bir de “özel birim” kurulduğunu bildirdiler, “saldırıların aydınlatılması için”.

Kimse inanmadı, inanmayacaktır.

Birkaç sebeple: İlkin, saldırıya uğrayan, bütün “Türkiyelileşme” atılımına rağmen, devlet ve bu devletin aslî tabanını oluşturan toplum kesiminin gözünde hâlâ “Kürtlerin partisi” olarak görülen, böyle görülsün ve asla daha geniş bir kesimce benimsenmesin diye taklalar atılan HDP’dir. İkinci olarak, izlediklerimiz, maruz kaldıklarımız, “Kürtlere” karşı devletin olağan kirli savaş yöntemlerinin, bıktıracak kadar sık tekrarlanmış örnekleridir.

Üçüncüyü azıcık ayırayım: MHP’nin bu saldırılara önayak olmadığına dair işaretler, saldırıların başından beri linççiler arasından birilerinin yaptığı kurt işaretlerinden daha belirgin. Bu önemli ayrıntıyı bizzat Selahattin Demirtaş bir-iki defa dile getirdi. Hattâ Demirtaş, bazı saldırıların ardından MHP’li yetkililerin kendilerini arayıp, “bunlar bizim işimiz değil” deme gereğini gördüklerini açıkladı. Nitekim Adana-Mersin bombalamalarından sonra MHP bunu genel başkan yardımcısının ağzından resmen herkese duyurdu.

Ve dördüncüsü, bizzat Tayyip Erdoğan başta, Süleyman Soylu, Yalçın Akdoğan gibi AKP ileri gelenlerinin apaçık tehdit içeren sözleriyle bu saldırıların ilişkisini kurmanın, savcı tabiriyle, “hayatın olağan akışına” son derece uygun oluşu. İki bombalama ile aynı gün, Samsun’da, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ufacık, usulcacık bir geçmiş olsun mesajını bile -beklendiği üzre- esirgeyerek, HDP’yi “terör”le ilişkilendirmek ve hedef göstermekle meşgûldü.

Evet, tabiî, AKP ileri gelenlerinin kışkırtıcı sözleri şüphesiz kimsenin durduk yerde gidip bomba eğitimi almasına, bomba yapmasına ve saksıya yerleştirip HDP binasına koymasına yolaçmamıştır. Bu faslı derin devletin profesyonellerinin yerine getirdiği açık. AKP önderlerinin tahrikkâr beyanları, bombasız, normal, gündelik, alışıldık Türk usûlü linç girişimli saldırılara katılımcı teminine yarıyor. Veya birilerinin gidip HDP binasındaki bayrağı söküp yakmasına, gece vakti cam çerçeve indirmesine.

Daha önemlisi, bir “havayı” yaratıyor, yayıyor, bir “ortamı” oluşturuyor, sürdürüyor.

“Yapın” diye fısıldıyor, ırkçı linççi tahakkümcü kalabalıklara uykularında bir ses. Buyurgan, başkalarına gazapkâr ama bu çoğunluk ırkçıları için koruyucu, güven verici bir ses…

Sabah bakıyorlar, birileri yapmış. Bakıyorlar, polis yanlarında; onlara dokunmuyor. Mesaj hemen alınıyor. Otoritenin cesaret aşılayan, sırt sıvazlayan sesi, “yapabilirsiniz” diyor, “yol açık”.

Bizim çoğunluk ırkçısı linççi kalabalıklarımız otoriteden bu işareti almadan hiç harekete geçmezler. Şu anda, bu seçim döneminde, “saldırın” işaretleri, görmemiş zengin düğünlerinin havai fişek gösterilerine taş çıkartırcasına gökyüzünü kapladı. Her gün yenilerini fırlatıyor iktidar sözcüleri.

Ancak bu kalabalıklar her zaman kontrol altında tutulurlar. Saray HDP binasını kuşatanlar gibi, meselâ, orada öyle tutulurlar, “düşman”a, buranın kime ait olduğunu, istenirse onların “yaşatılmayacağını” gösterirler. Bütün linç tehdidi boyunca linççi kalabalıklar polisle yanyana, içiçedir. Devletten bağımsız adım attırılmaz, devletin öngördüğü ölçüde tehditkâr, saldırgan olabilirler.

Kalabalıkların harekete geçirilmesi, “yaşatmayız!” ortamı, işin bir tarafı. Öbür tarafındaysa, güvence verilmeden, polis koruması ve desteği olmadan harekete geçemeyen sefil ruhluların beceremeyeceği ince işler, özellikle planlamalar var.

“Devlet yapıyor”, “hükümet yaptırıyor”, “AKP’nin marifeti” dendiğinde, tuhaf ama, olay âdetâ vahşetinden kaybediyor. Bu yüzden, bazı sorularla sahneyi aşıp kulise yaklaşmayı deneyelim hele:
Hangi HDP binasına veya faaliyetine saldırı olacağına kim karar veriyor?

Kimse tek başına bütün Türkiye’deki irili ufaklı illerde, ilçelerde her anki durumu bilemeyeceğine göre bir heyet sözkonusu olmalı; kimler bunlar?

Karar alıcılara özel olarak bu işler için, bu işlere uygun bilgi taşınması gerek ülkenin dört bir yanından. Bu ağın elemanları kimler? Sıradan AKP ilçe teşkilatı elemanları falan bu işi yapamaz. Kimler o halde? Jandarma? Polis? MİT? Beyaz Kuvvetler? Bilmediğimiz derin devlet dalları kolları?

Bu kararlar bir toplantıda mı alınıyor, bu toplantı(lar) nere(ler)de yapılıyor?

Bu kararlar alınırken neler neler hesaba katılıyor? Meselâ, “bayrak yapma, stand devirme gibi işleri Uşak’ta, Isparta’da yapalım, ama insan öldürüp kitlesel çatışma çıkarmak için Mersin, Adana daha münasip” mi deniyor? Kim diyor, kim onaylıyor?

Acaba 17-25 Aralık sürecinde karşımıza çıkan ve ötekilerin yanında son derece ayrıksı duran, meşhur “yollarız adam, sallarız füze” toplantısı bu soruların cevaplarını bulmaya çalışırken bize ışık tutabilir mi?

Bunu bir şey bilerek veya kuvvetle tahmin ederek söylemiyorum. Hiçbir fikrim yok. Üstelik, askeriye tahakkümü devrinde olsa birşeyleri zihnimde çok daha doyurucu şekilde kurabilecekken şimdi bunu da yapamıyorum. Yukarıda belirttiğim gibi, bütün elemanlarıyla hükümetin değil de, görece dar bir kadronun bu işlerden haberdar olduğunu sanıyorum. “Özel birim kurduk” açıklamasını dar önderlik ekibinden Kültür Bakanı Ömer Çelik’in yapması manidar mıdır, bilemedim.

Devletin şu anda AKP önderliğiyle uzlaşmış görünen başka kısımları, memleketin ve toplumumuzun istikbalini fena halde baltalamaya yönelik bu sabotaj projesine mâlûm Kürt düşmanlığı nedeniyle seve seve katılmışlardır. Aksini düşünmek için hangi sebep var?

Yalnız bu defa işin bundan ibaret olmadığını da mutlaka düşünmeliyiz. Hernekadar iktidar ve hattâ muhalefetten birçokları HDP’de yoğunlaşan hareketliliği inatla yalnız “Kürtlerin partisi”, hattâ “dağdaki PKK’nin ovadaki sözcüsü” konumuna hasretmeye çalışsa da, durum böyle değil. PKK’yi onaylamadığı halde HDP’ye oy verecek çok insan var. Birtakım aykırı fikirleri açık yüreklilikle savunduğu için destekleyen var. Ezilenden yana diye seven var. Çoğulcu bir siyasî hayat fikrine ısınmaya çalışan ve bundan hoşlanan bir kesim var. Yani HDP, evet, bir yandan Kürtlerin partisi, ama öbür yandan tam da bu memleketin ihtiyaç duyduğu muhalefet hareketinin bir prototipi.

Dolayısıyla saldırıya uğrayan, yalnız Kürtlerin partisi değil, memleketin çoğulcu-demokratik istikbali. Önde Kürtlerin oluşu, devletin ve linççi kalabalıkların saldırılarını kolaylaştırıyor, meşrulaştırıyor, saldırı başkalarına yapılsa tepki gösterecek birilerinin sessiz kalmasına yolaçıyor.

Adana-Mersin bombalamalarından sonra çeşitli AKP “unsurlarının” aldığı tavra bakınca aklıma şöyle bir soru geldi, onu da ekleyeyim: Acaba bu iki katliam girişimi, işlerin, bir tür sınırlı sorumlu saldırı politikası yürütmek isteyen AKP’nin aklıevvellerinin elinden de kaçabileceğine mi delalet? Mâlûm, iş sabotaja, cinayete, katliama gelince, unsurlardan unsur beğen, bizim devlette…

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

70.ümit kıvanç

 

Ümit Kıvanç 

Uluslararası baskı Japonya’ya geri adım attırdı: Yunus katliamı yaşanan Taiji koyuna ambargo

Japonya’daki tematik akvaryumlar, Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumları Birliği’nden gelen ihraç tehdidi nedeniyle, her yıl binlerce yunusun öldürüldüğü ve yunus parklarına satılmak üzere canlı yakalandığı Taiji Koyu’ndan yunus satın almayacaklarını açıkladı. Yunuslara Özgürlük Platformu, Türkiye’deki yunus gösteri merkezlerinin de ​sekiz yılda​ 20’ye yakın yunusu Taiji’den ithal ettiğini hatırlattı.

67

Dünya çapındaki deniz memelisi ticaretinin önemli bir ayağı olan Taiji Koyu’ndaki sürek avına önemli bir ekonomik darbe daha geldi. Japonya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumları Birliği (JAZA), bugün yaptığı açıklamada, sürek avını “acımasız” olarak değerlendiren Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumları Birliği’nin (WAZA) baskısıyla, üye kuruluşların Taiji’de yakalanan yunusları satın almasını ve ithalatını yapmasını yasakladı. Bundan böyle Japonya’da JAZA üyesi olan ve tedarikçi olarak Taiji’ye bel bağlamış olan toplam 34 yunus gösteri merkezi, Taiji’den canlı yakalanan yunusları satın alamayacak. Yıllardır süren uluslararası boykotlar sonucu alınan bu tarihi kararın, sürek avına büyük bir ekonomik zarar vereceği ve sektörü büyük ölçüde zayıflatacağı düşünülüyor.

Uluslararası baskı ve küresel boykotlar sonuç verdi

Uzun süredir Taiji’deki sürek avının sonlanması için mücadele veren ve WAZA’ya karşı dava açan hayvan hakları gruplarından Australia for Dolphins’ten (AFD) Sarah Lucas, “Bu karar, Japonya’daki yunus avcılığı ve ticareti için sonun başlangıcı” yorumunu yaptı ve kararın uygulanması için bağımsız denetçilerin görevlendirilmesini talep edeceklerini belirtti.

68

Flipper’ın eski eğitmeni ve hayvan hakları aktivisti Ric O’Barry de, Dolphin Project’in web sitesinde yaptığı açıklamada, esaret endüstrisinin bu katliamları tetiklediğini, bu nedenle alınan bu kararı memnuniyetle ve büyük bir umutla karşıladıklarını dile getirdi.

Yerel ve uluslararası sivil toplum örgütlerinin katılımı ve sanatçıların, yazarların desteğiyle Türkiye’deki üç yunus parkının kapatılmasını ve yunus parklarının TBMM’ye taşınmasını sağlayan Yunuslara Özgürlük Platformu ise, sözcüleri Öykü Yağcı aracılığıyla kararı şöyle değerlendirdi:

69

 

“AFD dahil olmak üzere pek çok sivil toplum örgütü, Japonların geleneksel olduğunu iddia ettikleri ve endüstriye dönüştürmeye çalıştıkları yunus eti ticaretinin, bu avın sürmesi için yeterli maddi teşviği sağlamadığını verilerle ortaya koyuyor. Bu nedenle Japon balıkçılar ve Japon hükümeti, bunun yerine daha fazla getirisi olan esaret endüstrisine yöneliyor ve canlı yakalanan sağlıklı bireyleri, okyanustan ve ailelerinden kopararak dünya çapındaki yunus gösteri ve ​terapi merkezlerine binlerce dolara satıyor. Dolayısıyla alınan bu tarihi karar, katliamın sürmesini sağlayan ve kirli hayvan ticaretinden kaynaklanan bu maddi teşviği büyük ölçüde ortadan kaldırarak katliama sıkı sıkıya tutunan Japonya’ya önemli bir ekonomik darbe getiriyor.

Türkiye ise bugüne kadar Taiji’den 20’ye yakın yunus ithal etmiş, yasak olmasına rağmen bu tesisler için özel izin çıkararak kendi sularında 30’a yakın yunusun canlı yakalanmasına göz yummuş ve yıllardır bu tesislerdeki hukuksuzluğa, hayvan ve insan istismarına duyarsız kalmış bir ülke. Bundan sonra gerek Taiji, gerek Ukrayna ve Rusya olsun, Türkiye’deki yunus parklarının deniz memelisi ithalatını sürdürdüğü tüm kapıları kapatmak için baskıları sürdürmemiz gerekiyor. Bu nedenle TBMM Çevre Komisyonu’nun ticari çıkarlar doğrultusunda geçtiğimiz yıl uygulamaktan vazgeçtiği yunus parklarının ve hayvanlı sirklerin tamamıyla sonlandırılmasına yönelik kararının, Eylül 2015’ten itibaren uygulanması ve yasalaşması için hayvan hakları örgütleri ve duyarlı tüm vatandaşların katılımıyla Yunuslara Özgürlük Platformu olarak mücadeleye devam edeceğiz.”

(Yeşil Gazete)

AKP kazansa da kaybetse de Türkiye gazete ve TV mezarlığı olacak! – Celal Başlangıç

Savcı, “bir kısım medya”nın susturulması için devletin kurumlarına başvuruyor.

Cumhurbaşkanından başbakana, miting meydanlarında “Eyyy Aydın Doğan” nutuklarından geçilmiyor.

Seçim yaklaştıkça AKP iktidarının hem muhalif, hem de tam olarak teslim alamadığı merkez medyaya saldırısı artıyor.

Bıçağın sivri ucunda Doğan Grubu ve “Paralelci” televizyonlarla gazeteler var gibi görünüyor.

İlk bakışta AKP iktidarıyla bu iki medya grubu arasında geçtiği sanılabilir bu kavganın.

Ancak medya sektörünü biraz da olsa bilenler için, işin aslının hiç de öyle olmadığı çok açık.

Bu kavgada iktidarın temel stratejik hedefi; var olan ve gelecekte var olacak bütün muhalif gazete, televizyon ve internet sitelerini tümüyle susturmaktır.

AKP bu seçimden tek başına bir iktidar çıkartırsa Türkiye gerçekten el konulmuş, kapatılmış gazetelerden, yayın yapamayan televizyonlardan oluşan bir mezarlığa dönüşecek.

Yok, tersi olur da AKP tek başına iktidarı alamazsa da yine bir gazete ve televizyon mezarlığı oluşacak bu ülkede.

Nasıl mı?.. Adım adım gidelim…

‘Muhalif yayınları devletin uydusundan atın’

Savcılık bir yazı gönderiyor Ulaştırma Bakanlığı’na.

Savcıya göre “Paralel Devlet Yapılanması/Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)'” iktidarı yıkmak için devlet olanaklarından yararlanıyor.

Bu nedenle devlet uydusundan yayın yapan “paralelci” medyanın susturulmasını istiyor:

“Devlete ait imkanları kullanan ve yayın yapan bu örgütün elindeki televizyonlar, radyolar, internet siteleri, devlete ait uydulardan yayın yapan her türlü görsel ve basılı yayınların topluma ulaştırılmasında devlet imkanlarının kullanılmasının engellenmesi için gereğini takdirlerinize arz ederim.”

Yandaşlardan en Star’ı da bu başvurunun bir adım sonrasını yazmış zil takıp oynayarak:

“Edinilen bilgiye göre Ulaştırma Bakanlığı, Ankara Başsavcılığı’nın yazısını öncelikle MGK’ya sorma kararı aldı. Bakanlık, MGK’dan FETÖ hakkında detaylı bilgi talep etti. Bakanlık bir başka yazıyı da RTÜK’e yazdı. Bakanlık yazısında, Ankara Başsavcılığı’nın paralel medya hakkındaki tespitlerine yer verilerek gereğinin yapılması istendi. Böylece paralel medya için süreç başlamış oldu.”

Bir de ayrıntı var devamında:

“Türksat uydusundan yayın yapan TV kanallarının engellenmesi girişimine tedbir olarak, Paralel Yapı bünyesinde tıpkı terör örgütü PKK’nın bir zamanlar MED TV ile yaptığı gibi, yurt dışından yayın yapacak bir televizyon kanalı kurdu. MC Haber adlı TV kanalının kuruluşu dün Paralel Yapı gazetelerinin birinci sayfasından duyuruldu.”

Haberde devletin uydusundan kovulması planlanan “Paralel Yapı’nın sahip olduğu pek çok televizyon ve radyo kanalı”nın adları sıralanıyor; Samanyolu Haber, Burç TV, Bugün TV, Kanaltürk…

‘Gazetelerine, ajanslarına el koyun’

Bugün, “Paralel Yapı”ya dönük olan bu “TV susturma” girişimi, seçim sonrasındaki süreçte, AKP tek başına iktidarda kalırsa bütün muhalif TV’ler için de geçerli olacak.

Büyük bir ihtimalle; Halk TV, İMC TV, Hayat TV, Yol TV, Sokak TV gibi kanallar “devletin uydusundan atılma” tehlikesiyle karşı karşıya  kalacak.

Bırakın muhalif olmayı, sadece objektif yayıncılığın gereğini yerine getirmek isteyenler bile iktidarın “susturma” tehdidi altında olacak.

Böyle bir tabloda kim muhalif ya da objektif yayıncılık yapmaya cesaret edebilir ki?

Hem cesaret eden birkaç gözü kara girişimci çıksa bile belli ki devletin uydusunda yayın yapacak yer bulamayacaklar.

İşin televizyon yayınlarıyla ilgili durum bu.

Bir de el koyma meselesi var ki, bunun nasıl bir tehdit olduğunu en açık dile getirenler yandaş kalemşörler.

Nefret söylemiyle ‘Akit’ yapmış iktidar bülteninin başyazarı ise önce soruyor:

“Peki, birer ‘terör örgütü’ olarak kabul edilen ‘El Kaide’ veya ‘Taliban’la ilişkisi olanların ‘mal varlıkları donduruluyor’ ise; ‘Paralel Terör Örgütü’ ya da ‘Fetullahçı Terör Örgütü’ olarak isimlendirilen ve ‘Kırmızı Kitap’a da giren ‘İhanet Çetesi’ne farklı mı davranılacak?..”

“Elbette farklı davranılmaz!..” diye yanıtlayıp kendi sorusunu, “Cemaat”in bankasının, okullarının,kargo şirketinin yanı sıra gazetelerine, televizyonlarına, haber ajansına el konulmasını istiyor.

Şimdi yeni bir yol gündeme geliyor anlaşılan.

Daha önce ekonomik nedenlerle TMSF’ye düşürülüp yandaş müteahhitlere verilen gazeteler ve televizyonlara yenileri eklenecek.

Memlekette ekonomik gerekçelerle el konulacak medya pek kalmadı. Bu kez Zaman, Bugün, Meydan gibi gazetelerle Kanaltürk, Samanyolu gibi TV’ler “Fetullah Terör Örgütü ile ilişkili” olduğu gerekçesiyle el konulacak; kapatılacak ya da yandaşlaştırılacak basın yayın organları arasına sokuluyor.

Bu yol bir kez açıldı mı, el konulan gazete ve TV’lerin sadece “Cemaat yanlısı” olanlarla sınırlı kalmayacağı kesin.

Silahsız tek kişiden bile “devleti yıkacak terör örgütü” üretme becerisine sahip olan bu devleti yönetenler, geçmiş iktidarların da birikimiyle her yayın organını bir “terör örgütü”ne bağlamakta hiç zorluk çekmezler.

Bakarsınız ki yarın “el konulma sırasına”; Sözcü, Taraf, Cumhuriyet, Birgün, Evrensel, Yurt gibi gazetelerle, “yandaş” olmayan bütün TV kanalları girmiş.

Yandaşların tirajları yerlerde sürünüyor

Buraya kadar anlattığımız, gazeteleri ve TV’leri susturmak için Türkiye’yi bekleyen iki büyük tehlikeydi.

Birincisi, “terör örgütünü desteklediği” gerekçesiyle iktidarın beğenmediği TV kanallarının devletin uydusundan atılmasıydı.

İkincisi de, yine aynı gerekçeyle yandaş olmayan gazetelere ve TV’lere “terör örgütüyle ilişkili” suçlamasıyla el koymak…

Şimdi gelelim, Türkiye’de yayınlama özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, en temelde de bu ülke halkının haber alma, gerçekleri öğrenme hakkını tehdit eden üçüncü tuzağa; yandaş olmayan gazeteler kendilerini  bayilere ulaştıracak dağıtım şirketi bulamayabilir!

AKP iktidarı gördü ki, bazı medya gruplarını biat ettirerek, etmeyenleri satın alarak ya da TMSF’ye düşürüp yandaş bir “iş adamı”na “emanet” vererek  Türkiye toplumunu etkileyecek bir yayın gücü yaratamıyor.

Çünkü yandaş olan gazeteler satmıyor, haber kanalları izlenmiyor. Yandaşların  tirajları ve reytingleri yerlerde sürüyor.

Elbette ihale alan bir “iş adamına” yanında bir de gazete ve TV vererek sorun çözülmüyor.

Bir de bunu beslemek gerekiyor.

Örneğin, bu yöntemle yandaş medyaya dönüştürdüğünüz bir gazetenin sürdürülebilir olması için ilan alması gerekiyor.

Birincisi Basın İlan Kurumu’ndan, ikincisi özel sektörden, üçüncüsü de kamu kuruluşlarından.

Bütün bu ilanların alınabilmesinde belirleyici temel faktör, o gazetenin tirajı.

Bu nedenle özellikle yandaş gazeteler, gerçekte sattıklarının çok üzerinde tiraj gösteriyorlar.

Yüksek tiraj için ‘içi boş gazete’

Bunu bazı “Cemaatçi” gazetelerin dağıtım şirketleri üzerinden bayilere ulaştırılarak oradan toplu alınıp dağıtılmasıyla karıştırmayın.

Bazı yandaş gazeteler bu yöntemi  hayli aşmış.

Örneğin, gazeteniz 150 bin satıyor resmi rakamlara göre. Ama gerçek satışınız 19 bin.

Ne yapıyorsunuz, aradaki yaklaşık 130 bin gazeteyi kendiniz satın alıyorsunuz.

Biraz masraflı ama, sonunda bu para biraz eksilerek size geri dönüyor.

Sektördeki iddiaya göre işte bu masrafı da en aza indirecek yöntemler geliştirilmiş.

Diyelim 19 bin gazete satmak için 25 bin gazete dağıtmanız gerekiyor.

26 sayfalık gazetenizi 25 bin adet basıyorsunuz. Sonra 1.,2. ve 25.,26. sayfalarını bırakıp gazetenin içini boşaltıyor ve kendi satın alacağınız 130 bin gazeteyi, ön ve arka kapak ile kapak içleri olmak üzere dört sayfa basıyorsunuz. Böylece kağıt masrafını en aza indirmiş oluyorsunuz.

Böylece fırlıyor mu 19 bin satan yandaş gazetenin tirajı 150 bine, gerçekte 100 bin alıcısı olanın tirajı 350 bine…

Elbette bu yöntemin dışında henüz vakıf olmadığımız başka “tiraj şişirmece” numaraları da bulmuşlardır.

İşte bu yüzden “twitter fenomeni Fuat Avni” henüz yalanlanmayan şu mesajı atmıştı Mayıs’ın başında:

“Yezid, iki danışmandan gerçek tiraj ve etki gücüyle ilgili rapor istedi. Birbirini doğrulayan iki rapor Yezid’i öfkeden çıldırttı.

Zift Medyası’nın iki ayrı raporla gelen gerçek tirajları:

Sabah: 107000

Vakit: 33000

Akşam: 5500

Güneş: 7100

Yeni Şafak: 19200

Takvim: 24000

Star: 17600

Milat: 1000

Zift Medyası, tetikçilik yapmaktan öteye gidemiyor. Ve bu pahalı tetikçiliğin gereğini yapamıyor. Artık kimse onları ciddiye almıyor.”

Gazete dağıtımı tehlikeye düşebilir

Şimdi gelelim Hürriyet meselesine.

Doğan Grubu’nun elinde dergiler, gazeteler, televizyonlar var ama, daha önemli birşey daha var; Yaysat.

Gazete dağıtımı çok masraflı bir iştir. Çok ciddi örgütlü olmak gerekir, her gün aynı mekanizmayı çevirip birkaç milyon gazeteyi, binlerce satış noktasına ulaştırmak için.

Türkiye’de günlük gazeteleri dağıtan iki pazarlama şirketi var. Biri Doğan Grubu’nun Yaysat’ı, diğeri de “Havuz Medyası”nın Turkuaz’ı.

Şu anda iki şirket birbirine rakip.

Ne kadar çok gazete dağıtırlarsa, maliyetleri o kadar düşürüyorlar.

Eğer biri “Ben senin gazeteni dağıtmam” derse, hemen rakip şirkete gidiyor müşteriler.

Şu anda Turkuaz, kendi gazetesi Sabah’ın yanı sıra; Akşam, Aydınlık, Birgün, Güneş, Habertürk, Milat, Özgür Gündem, Star, Takvim, Vahdet, Yeni Akit, Yeni Şafak, Yeni Çağ gibi gazeteleri dağıtıyor.

Yaysat’ın dağıtıkları arasında da Hürriyet, Zaman, Posta, Sözcü, Milliyet, Türkiye, Fanatik, Bugün, Vatan, Millet, Cumhuriyet, Taraf, Evrensel, Yurt gibi gazeteler var.

Görüldüğü gibi Turkuaz, birkaçı dışında çoğunlukla yandaş gazeteleri dağıtıyor.

Yaysat’ın dağıtım ağı içersinde ise çok az sayıda yandaş gazete yer alıyor.

Başta Hürriyet olmak üzere Doğan Grubu yayınlarının işlediği günahları ve sevapları (başka bir yazı konusu olduğu için) bir kenara bırakarak soralım:

Yaysat’ın yandaş bir sermayeye satılması, bir yolunu bulup “havuz”un eline geçmesi durumunda Türkiye’de yandaş olmayan, iktidarın istemediği, kızdığı muhalif ya da objektif yayın yapan gazeteleri kim dağıtacak?

Böyle bir durumda bütün gazeteler iktidarın emrindeki “Havuz Dağıtım Şirketi”ne mahkum olacak.

Yani iktidar kontrolündeki bir dağıtım, istediği gazeteyi okurlara ulaştıracak, istemediğini de ulaştırmayacak.

İşte bugün Doğan Grubu’nun, “amiral gemisi” Hürriyet’in iktidarın hedefi haline gelmesindeki en büyük nedenlerden biri de bu.

AKP kaybederse de…

Türkiye’yi bekleyen tehlikelerden biri; muhalif gazetecilerin, objektif yayın yapan gazetelerin bir de dağıtım ağı ele geçirilerek fiilen susturulacak olması.

Tehdit, hapis, baskı, işten attırma, gazete sahipliğiyle oynama gibi basın özgürlüğünü derinden yaralayan yöntemlere böylece bir yenisi daha eklenecek.

Günlük dağıtımı bir gazetenin, hatta birkaç gazetenin örgütleyerek okura ulaşması imkansız denecek kadar güç ve yüksek maliyetli bir girişim.

Bu nedenle iktidar yanlısı olmayan gazeteler de işte bu yöntemle kapanmak zorunda kalabilir.

Buraya kadar anlattıklarımız, AKP’nin bu seçimden güçlü bir tek başına iktidar çıkartması durumunda Türkiye’nin nasıl bir gazete ve TV mezarlığına dönüşeceğinin ayrıntıları.

Ama bir de… Bir şık daha var.

O da, AKP’nin tek başına iktidara gelecek bir çoğunluğu 7 Haziran seçimlerinde sağlayamaması…

İşte  o zaman da yine Türkiye bir gazete ve televizyon mezarlığına dönecek.

Ama o mezarlıkta bugünün yandaş medyası olacak.

Müteahhitlikten dönme yeni türedi gazete patronları ballı ihaleleri alamadıkça, oluk oluk akan kamu kaynakları kesildikçe bu gazetelerin ve TV’lerin kapılarına birer birer kilit vurulacak.

Ortada yine yüzlerce, binlerce işsiz gazeteci kalacak.

İşte 7 Haziran seçimleri öncesi AKP iktidarının kazansa da kaybetse de medya çalışanlarına, basın özgürlüğüne, halkın haber alma hakkına dönük en büyük vaadi; gazete ve TV mezarlığı!

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

66.Celal Başlangıç

 

Celal Başlangıç

Günlerdir Asya kıyılarında sığınma bekleyen mülteciler için ümit ışığı

Güneydoğu Asya kıyılarında bekleyen binlerce mülteci için küçük de olsa umut doğdu. Malezya ve Endonezya mülteci kabul etmek konusunda uluslararası toplumun bir yıl içinde mültecilerin geri dönüşünü sağlamaları ve bu konuda kendilerine mali destek vermeleri şartı ile anlaştı.

65

Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da bir araya gelen Endonezya ve Malezya’nın dışişleri bakanları Güneydoğu Asya kıyılarında teknelerde bekletilen mültecilerin durumunu ele aldı. Malezya Dışişleri Bakanı Anifah Aman ve Endonezyalı mevkidaşı Retno Marsudi, toplantı sonrası mültecileri geçici olarak kabul etmeyi kararlaştırdıklarını açıkladı.

Bakanlar, uluslararası toplumun bir yıl içinde mültecilerin geri dönüşünü sağlamaları ve bu konuda kendilerine mali destek vermeleri durumunda mültecileri ülkelerine kabul edeceklerini duyurdu. Ülkesinin soruna çözüm bulmak için çaba gösterdiğini belirten Malezyalı Bakan, mültecilerin geldiği ve geçtiği ülkelerin de ortak çabaya katılmasına ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

Mülteci örgütleri memnun

İki ülkenin uyguladığı blokajı kaldırması BM Mültecilere Yardım Örgütü’nü memnun etti. Açıklamasında, sorunun çözümünde hayat kurtarmak için ilk adımın atıldığına dikkat çeken örgüt, öncelikle teknelerdeki mültecilerin geciktirilmeden karaya çıkarılması gerektiğini kaydetti.

Malezya ve Endonezya’nın aldığı karardan memnun olduğunu belirten İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Asya temsilciliğinden Phil Robertson, Tayland’ın tutumunu eleştirdi. Robertson, anlaşmaya katılmayan Tayland’ın bu hatasından yakında dönmesini umduğunu dile getirdi. Uluslararası Göç Örgütü Genel Direktörü William Lacy Swing de insani bir karar alındığını ve kurtarma operasyonunun bir an önce başlaması gerektiğini ifade etti.

Eleştirilerle ilgili bir açıklama yapan Tayland Başbakanı Prayut Chan-O-Cha ise iki ülkenin anlaştığı planı hükümetinin görüşmeye devam ettiğini açıkladı.

Rohingyaları kimse istemiyor

Yaklaşık 7 bin mülteci Endonezya ve Malezya kıyılarında bekletiliyor. Şimdiye kadar 3 bin mülteci kabul eden Endonezya ve Malezya daha fazlasını kabul etmek istemiyordu. Mültecilerin büyük çoğunluğunu Myanmar’dan kaçan Bangladeş kökenli Müslüman Rohingya halkı oluşturuyor. Kuala Lumpur’daki toplantıya katılmayan Myanmar ise Rohingyaları ülkelerinden sürmek istiyor.

(DW Türkçe)

Alman Yeşillerinden HDP’ye destek çağrısı: Özgürlük, adalet, sürdürülebilirlik ve barış için

35 cem özdemir...Alman Yeşiller Partisi Almanya’da yaşayan Türkiyeli seçmenleri HDP’ye oy vermeye çağırdı. Partinin web sitesinde çağrı metni Almancanın yanında Türkçe ve Kürtçe olarak da yayınlandı.

Alman Yeşillerinin açıklamasında Türkiye’deki kardeş partileri olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin seçimlere kendi başına girmek yerine HDP ile birlikte hareket ettiği hatırlatılarak bu işbirliğini destekledikleri belirtiliyor.

Açıklamanın ana başlıkları şöyle :

“Sevgili seçmenler,

Almanya’da yaşıyor ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı iseniz, 31 Mayıs 2015 tarihine kadar Türkiye’deki milletvekili genel seçimlerinde sizler de oy kullanabileceksiniz. Sizleri bu demokratik hakkınızı kullanmaya davet ediyoruz. Bu seçimler Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli bir dönemde gerçekleşiyor. Siz de temel hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırıldığı, din, inanç ve vicdan özgürlüğünün güvence altına alındığı, sivil toplumun faaliyetlerini açık ve özgür bir biçimde yürütebildiği, gençlere umut dolu bir gelecek perspektifinin sunulduğu, toplumsal yaşamın cinsiyet eşitliği üzerine kurulduğu, çevrenin korunduğu ve Kürt sorununun barışçıl biçimde nihai çözüme kavuşturulduğu bir Türkiye özleminde iseniz ve bu sürece bizim de katkımız olsun diyorsanız sizlere bir önerimiz olacak:

Oylarınızı bu seçimde HDP’ye verin

Bizler Birlik 90/Yeşiller Partisi olarak, HDP’nin var gücüyle yukarıda bahsi geçen bütün bu politik hedeflerin takipçisi olacağına inanıyoruz. HDP çatısı altında birleşen tüm demokrasi güçlerinin sahip çıktıkları özgürlük, adalet, sürdürülebilirlik, barış ve dayanışma gibi ilkelerin Yeşillerin savunduğu değerlerle örtüştüğünü biliyor ve Türkiye’nin içinde yer aldığı bir Avrupa Birliği fikrine kuvvetle inananlar olarak HDP’nin gerek meclise gerekse bütün Türkiye’ye iyi geleceğini düşünüyoruz. HDP’nin meclise girmesini gerek Türkiye siyasi ve sosyal iklimi için yeni bir şans gerekse demokratikleşme ve çözüm süreci açısından tarihi bir fırsat olarak görüyoruz.

Türkiye’deki kardeş partilerimiz olan Yeşiller ve Sol Gelecek partisi de bu seçimlere parti olarak katılmak yerine, HDP ile birlikte seçime girip, bütün imkanları ile HDP’yi destekliyor. Birlik 90/Yeşiller Partisi olarak bu seçim birlikteliğini destekliyor ve desteğinizi rica ediyoruz. Sizleri 31 Mayıs tarihine kadar sandığa gitmeye ve sandıkta HDP adaylarını desteklemeye çağırıyoruz.”

Özgürlük, Adalet, Sürdürülebilirlik ve Barış için başlığıyla yayınlanan açıklamanın tam Türkçe metni

Kürtçe  destek çağrısı

Yeşil Gazete

Demirtaş: Biz AKP’nin burnunu sürteceğiz

Cumhuriyet gazetesinin bugünkü (20 Mayıs 2015) nüshasının sürmanşetinde yer alan ve “HDP’nin parlamentoda ‘çözüm süreci şartıyla’ AKP’ye dışarıdan destek vereceği” iddialarının yer aldığı haberle ilgili düzeltme yapan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Cumhuriyet gazetesi ‘HDP parlamentoda AKP’yi dışarıdan destekleyecek’ demiş. Net olarak, kötü niyet demeyeyim, yanlış anlama diyelim, HDP’nin görevi destek değil, AKP’nin burnunu sürtmektir. Benim ağzımdan öyle bir kelime çıkmadı. Ne içeriden, ne dışarıdan desteklemek gibi bir niyetimiz yok. Umut ediyorum, Cumhuriyet gazetesi bu yanlışı düzeltecektir” diye konuştu.

Demirtaş, “Sayın Abdullah Gül, inanıyorum kendisi de bize oy verecektir” dedi.

selahattin demirtaşMalatya mitinginde halka hitap eden Demirtaş’ın konuşmasından satır başları şöyle:

Üniversite öğrencileri başınızda büyük bir bela var: YÖK

YÖK’ü Kenan Evren kurmuştu, yüzde 10 barajı Kenan Evren. Adam gitti ama onun eserleri duruyor. Onları da inşallah peşinden göndereceğiz. Bunun için desteğe ihtiyacımız var. Bunun için HDP’nin barajı aşması ve AK Parti çılgınlığını durdurması için size ihtiyacımız var.

Devleti sizin köleniz yapacağız. Vakti zamanında bir başçavuş bile tek başına devletim derdi. Şimdi gazeteleri, medyası aracılığıyla bütün Türkiye’ye onu yapmaya çalışıyorlar. Adliyeye düştüğünüzde içiniz rahat mıdır? Ben orada tarafsızım diye içiniz rahat mıdır?

Bir ağa babanız bir dayınız olmazsa, karakola düştünüz mü vay halinize. Bunun adı hukuk sistemi değildir. Dünyanın bütün diktatörlükleri böyledir işte.

Bizim ekmekten sudan önce demokrasiye ihtiyacımız var. Sizler bu kadar süre zarfında AK Parti’ye destek vermiş olmanıza rağmen hala Malatya’nın çevre yolu yok.

Bütün projelere para var Malatyalılara gelince para yok. Onlara bir ders verin. Malatya’da HDP’li milletvekili çıkarın görün Malatya’da hizmet nasıl yapılır.

Bizim HDP olarak halklarımıza sözümüzdür. Kibirli olanları, bu ülkeyi ben yarattım havasıyla meydan meydan dolaşıp saraydan bize parmak sallayanlar 7 Haziran’da dersini alsınlar ki görsünler halkın gücünü.

Kibirli olanları, kendini haşa yaradandan bile üstün görenleri, sarayda oturup millete parmak sallayanlara öyle bir ders verin ki görsünler halkın gücünü. Cumhuriyet gazetesi HDP parlamentoda dışarıdan destekleyecek demiş. Net olarak, kötü niyet demeyeyim, HDP’nin görevi destek değil, AKP’nin burnunu sürtmektir. Ne içeriden, ne dışarıdan desteklemek gibi bir niyetimiz yok. Umut

AK Partililer artık HDP’yi destekliyor. Bak,  az kaldı Ahmet Hoca’YI HDP’li yapacağız. Akşam başını yastığa koyduğunda iyi ki bu ülkede HDP var diyordur. Çünkü biz onların da güvencesiyiz.

Biz Ahmet hocayı da inanın ki biz savunuyoruz. Garibim ezilmesin diyoruz onun da hakkına hukukuna biz sahip çıkıyoruz. Bizim kültürümüzde var ezilene sahip çıkmak var. Senin için rahat olsun Ahmet hoca Vallahi seni kurtaracağız. O başkan olursa vay senin haline. Bakanlar kurulunu toplayamıyorsun ama biz onu başkan yaptırmazsak sen de o zulümden kurtulursun bütün ülke de kurtulur.

Sayın Abdullah Gül, inanıyorum kendisi de bize oy verecektir. AK Parti için 13 yıldır çalışan kadrolar onun zulmünü görüyor.

Kaynak: T24.com.tr

Yırca’da, “Fidan Dikimi Şenliği”ne katılmak için böyle buyurun!

6.000’den fazla zeytin ağacı Kolin şirketi tarafından kesilen Yırca köylüleri bu haftasonu (23-24 Mayıs) zeytin direnişinde kendilerini yalnız bırakmayan herkesi, “Yırca Fidan Dikimi Şenliği”ne bekliyor.

63.yirca-zafer

Eylül 2014’de Kolin Şirketi’nin Termik Santral yapmak istediği Yırca’da tarihi bir direniş gerçekleşmiş, zeytin ağaçları başında günlerce nöbet tutan Yırca Köylüleri, şirketin mahkeme tarafından kendi aleyhine çıkacak kararın hemen öncesinde 6.000 zeytin ağacını kesmesi ile sonuçlanan direnişin ardından topraklarını kurtarmayı başarmıştı.

Taksim ve Kadıköy’den Servis

İşte bu haftasonu o Yırca’da Fidan Dikimi şenliği var. Konaklamanın çadırlarda gerçekleşeceği şenliğe tüm zeytin direnişçileri davetli.

62

Şenliğe İstanbul’dan katılmak isteyenler için Greenpeace iki ayrı yakadan servis de ayarlamış durumda. Şenlikten bir önceki akşam 22 Mayıs Cuma günü 23:30’da Taksim TRT Otopark önünden, 00:30’da ise Kadıköy Haldun Taner sahnesi önünden servis kaldırılıyor. Ayrıntılı bilgi için greenpeace.org/yırcada-şenlik-var

Şenlik programı ise şu şekilde belirlendi:

23 Mayıs Cumartesi:
15:00 Forum – Yerelin mücadelesi ve zaferi
19:30 Belgesel gösterimi – Ölmez Ağaç
21:00 Konser – Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü Müzisyenleri

24 Mayıs Pazar
10:30-13:00 Dikim şenliği
13:00 Kapanış Halayı

(Yeşil Gazete)

“Türkiye’de kömürlü termik santraller bizi nasıl hasta ediyor?” raporu yayımlandı

Avrupa Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL) tarafından yayımlanan yeni bir rapora göre, Türkiye’deki kömür yakıtlı termik santrallerin kapasitesinin önümüzdeki dört yıl içinde ikiye katlanmasının planlandığı ve bu kapasite artışının hâlihazırda zaten çok yüksek olan sağlık maliyetlerinin önemli ölçüde artmasına yol açacağı belirtildi.

Lausitz Brown Coal Plants in Germany Braunkohlerevier Lausitz

Ödenmeyen Sağlık Faturası – Türkiye’de kömürlü termik santraller bizi nasıl hasta ediyor?” başlıklı raporda ilk kez Türkiye’deki kömürle çalışan mevcut santrallerin halk sağlığı üzerindeki maliyetine ilişkin sayısal veriler ve ekonomik analiz sonuçları sunuluyor. Kömür santrallerinin yol açtığı hava kirliliğine maruz kalmakla ilişkilendirilen erken ölümlerin, kronik akciğer hastalıklarının ve kalp sorunlarının raporlandığı çalışmada, bu sağlık etkilerinin yılda toplam 3,6 milyar Avro’ya (VEYA 10,72 milyar TL) varan bir maliyet getirdiği belirtiliyor. Rapor, Türkiye’deki hekimlerin %80’inin temsil eden Türk Tabipleri Birliği ile Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, Türk Toraks Derneği, Türk Solunum Araştırmaları Derneği, İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanları Derneği ve Çevre için Hekimler Derneği’nin işbirliği ile yayımlandı.

Türkiye’deki hekimler ve sağlık alanında çalışan uzmanlık dernekleri, insan sağlığının ve iklimin korunması için Türkiye’nin kömüre dönüş sürecinin tersine çevrilmesi gerektiğini ifade ediyor. Raporun önsözünü yazan Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bayazıt İlhan’a göre, “Kömürle çalışan bir termik santral her yıl binlerce ton tehlikeli hava kirletici maddeyi atmosfere salıyor. Bu kirleticiler en az 40 yıllık bir ortalama ömre sahip. 80’in üzerinde yeni santral yapılması yolundaki planlar kömürün solunum ve kalp damar sağlığına yaptığı olumsuz etkilerin onlarca yıl daha devam edeceği anlamına gelmektedir. Böylesi bir sağlıksız gelecekten kaçınmamız gerekiyor. Hükümeti, bu kirli ve miadını doldurmuş enerji kaynağını bir an önce terk etmeye çağırıyoruz.”

Kömürden elektrik üretimi, ülkenin zaten ciddi düzeydeki hava kirliliği sorununa daha da fazla katkıda bulunuyor. Türkiye’deki kentsel nüfusun %97’den fazlası, sağlık açısından riskli seviyelerde partiküler madde (PM) konsantrasyonlarına maruz kalıyor. PM sağlık açısından en zararlı kabul edilen kirleticilerin başında geliyor.

HEAL Direktör Yardımcısı Anne Stauffer’e göre, “Dünyanın dört bir yanında giderek daha fazla sağlıkçı, sağlık koşullarının iyileştirilmesi ve iklim değişikliğinin önlenmesi için kömür yatırımlarının durdurulması çağrısında bulunuyor ve kömürde bir gelecek olmadığına dair net bir mesaj veriyor. Türkiye’nin kömürle çalışan termik santral sayısını dörde katlama planları mevcut ve gelecek nesiller için sağlık maliyetlerinin tavan yapmasına yol açacaktır.”.

Çevre için Hekimler Derneği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanları Derneği, Türk Solunum Araştırmaları Derneği ve Türk Toraks Derneği de Türkiye’de rapora destek veren sağlık kuruluşları. Bu örgütler, İngiltere, Polonya, Sırbistan ve Dünya Halk Sağlığı Dernekleri Federasyonu’ndaki meslektaşlarıyla birlikte, enerji yatırımları ile ilgili karar verirken kömürün halk sağlığı üzerinde yol açtığı zararların dikkate alınması çağrısında bulunuyorlar.

Rapor ayrıca hekimler ve halk sağlığı uzmanlarına, Hükümete ve kamu kurumlarına ve uluslararası kuruluşlara bir dizi politika önerisinde de bulunuyor.

Rapor, Dünya Sağlık Kongresi’nde Duyurulacak 

HEAL’in yeni raporu, 18-26 Mayıs 2015 tarihlerinde Cenevre’de yapılacak olan Dünya Sağlık Kongresi’nde diğer ülke temsilcileriyle de paylaşılacak. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), hava kirliliğini küresel ölçekte hastalık ve ölüme neden olan ve önlenebilir ana çevresel etkenlerden biri olarak görmekte ve bu yılki kongrede hava kirliliği ile ilgili ilk DSÖ kararı da oylamaya sunulacak.

HEAL Direktörü Genon K. Jensen toplantıdaki sağlık bakanlarına ve diğer ülke temsilcilere enerji ile ilgili kararların halk sağlığı üzerindeki yaşamsal etkisini vurgulayacak. “Hava kalitesinin iyileştirilmesi, halk sağlığının desteklenmesinde artık dünya çapında öncelik haline gelmektedir. Deneyimler bize, kömürden vazgeçmenin hava kalitesi ve sağlık üzerinde anında iyileştirici etki yarattığını göstermektedir. Aynı zamanda karbon emisyonlarını düşürmekte ve böylelikle sağlığımızı gelecekteki iklim değişikliği tehditlerine karşı da korumaktadır. Başta Avrupa’da, dünyanın pek çok ülkesinde hekimlerin ve halk sağlığı uzmanlarının hükümetlerine kömürden vazgeçmeleri için çağrı yapmalarına şaşırmamalı.”

(Yeşil Gazete)

İzmir, Bostanlı’da bu haftasonu Geleneksel Balıkçılık Festivali var

23 Mayıs Cumartesi günü, Doğa Derneği’nin uzun yıllardır çalışma yaptığı Gediz Deltası’nın başlangıcı olan İzmir/ Bostanlı Balıkçı Barınağı’nda Geleneksel Balıkçılık Festivali gerçekleşecek.

Kuruldukları günden bu yana doğal değerleri keşfetmeyi, korumayı ve savunmayı ilke edinen Doğa Derneği bu kez de Gediz Deltası’nı yaşatmak için kollarını sıvadı. Geleneksel Balıkçılık Festivali’ndeki amaç İzmirliler ile Gediz Deltası’nın emektarları olan balıkçıları biraraya getirmek.

60

Bostanlı Balıkçı Barınağı’nı kendilerine ikince ev edinmiş olan balıkçılar da doğa savunucuları ve kuş gözlemciler kadar kuşların, balıkların, denizin, doğanın değerinin farkındalar. Biliyorlar ki bir kuşun yok olması demek bir balığın da dolayısıyla da kendilerinin de bu durumdan etkilenmesi demek.

Doğa Derneği’nin kendi sitesinde festivali, “Bu defa deltanın emektarlarından balıkçılarla birlikte ve İzmirlilerin katılımı ile bütün gün Gediz Deltası’nı yaşayacağız. S.S. Şemikler Su Ürünleri Kooperatifi ile birlikte düzenlediğimiz Geleneksel Balıkçılık Festivali’ne katılmanızdan mutluluk duyacağız.” şeklinde duyuruyor.

Etkinlik programı şu şekilde:

11:00 Sergi Alanı Açılışı, Kuş Gözlemi
11:30-12:00 Açılış Konuşmaları
12:30-13:30 Söyleşi: Neden Gediz Deltasına Gidiyorum
13:30-14:30 Balık Ekmek İkramı
14:00-14:30 Canlı Müzik: Göçmen Bandosu
14:30-15:00 Deniz Canlılarını Tanıyalım Oyunu (Çocuklar etkinliği)
15:00-15:30 Kukla Gösterisi-Çağdaş Drama Derneği İzmir Şb. Kukla Birimi
15:30-16:00 Canlı Müzik: Göçmen Bandosu
16:00-18:00 Kukla Yapım Atölyesi, Kuş Gözlemi, Ağ Örme

Gelin bu hafta sonu beraber balık ekmek yiyip, Göçmen Bandosu’nu dinleyip yanıbaşımızda duracak olan pelikanları selamlayıp ustaların elinden ağ yapmayı öğrenerek geleneklerimizi yaşatıp Gediz’i yaşayalım.

Haber: Belemir Canbek

(Yeşil Gazete)