Alttaki Türk’ten Osmanlı Şehzadesine: Mehmet Günsür

Biliyorsunuz, ara ara sanat dünyasından farklı rollerde isimlerle röportajlar yaparak, onların dile getirdiklerini, değerli incelemelerinize taşımaya çalışıyorum. Ancak hepsi birbirinden kıymetli bu sanat insanları arasında bir boşluk olduğunu fark ettim. Hiçbirinin işleri, bazı tarihi türbelerin ziyaretçi akınına uğramasına, hatta rivayet o ki, gıyabi cenaze namazları kılınmasına neden olmamıştı. Elbette bu kabul edilemez bir durumdu ve bu gediği kapatacak tek isim vardı: O da Mehmet Günsür…

Skid Row atletine dikkat edelim. Sıkı bir rokçu olduğunu unutmayalım!

Skid Row atletine dikkat edelim. Sıkı bir rokçu olduğunu unutmayalım!

Ve bir zamanın Mimoza’sı, sonraların Memo’su, yakın zamanların da mağdur şehzadesi, tuvalette ne yaptığından aşklarına kadar, hayatındaki tüm sırları sadece siz Yeşil Gazete okurları için benimle paylaştı… (Allah’ım büyüyünce beni magazin yazarı yap lütfen! Dinimiz Amin!)

Yeşil Gazete: Öncelikle hem akademisyen hem de sanatla iç içe olan entelektüel bir aileden geliyorsun. Oyunculukla erken yaşta reklam filmleriyle tanıştın diye biliyoruz. Sanırım 7 yaşındaymışsın. O döneme dair mutlaka hafızanda bazı izler kalmıştır. Yedi yaşında bir bızdık seti nasıl algılar? Nasıl uyum gösterir? Nasıl oynar? Ağlar mı? Çişi gelir mi? Kendisini televizyonda gören o ilkokul çocuğu nasıl hisseder? Okulda gören arkadaşları ne der? Özetle, bu işin çocuk işçisi olmak ne menem bir şeydir?

Mehmet Günsür: Evet. İlk oynadığım bir margarin reklamıydı ve 7 yaşında olduğum da doğru. Ama o ilk filmde gölge olarak kameranın önünden geçiyordum. O nedenle etrafımdakiler, ailem de dâhil, hiçbir şey anlayamamışlardı. Ama ben sete dair çok güzel şeyler hatırlıyorum. Çok hoşuma gitmişti çünkü bu bir oyun gibiydi. “Gibi gibi” yapıyor, taklit ediyordum. Ben çok uyumlu bir çocuktum. Hala da öyleyim. İkinci çocuk olmanın getirdiği bir şey olsa gerek. Bir cins “survival” (İng. Hayatta kalma) durumu. Çişim gelirse illa ki yapardım belki ama içinde olduğum ortama da mutlaka uyum gösterirdim.

Abi bu bedenci taktı bana ya!

YG: Sonra 12 yaşından itibaren birkaç tane televizyon filmi deneyimin oldu. Özellikle de 1987 yapımı “Geçmiş Bahar Mimozaları” ilk önemli işindi. Önceki soruyu bir de ergenlik üzerinden yorumlamak ister misin? Televizyon artisti bir ergen olmak nasıldı?

MG: Kariyerimin ilk önemli olayı, Geçmiş Bahar Mimozaları’ydı. İnsanlar, beni o zaman görmeye başladılar. Dediğin gibi 12 yaşındaydım ve ortaokuldaydım. Takma adım bir ara “Mimoza” olmuştu. Özellikle tenis kulübünde iken… Okulda ise o kadar ahım şahım bir ilgi yoktu. Aslında o dönemde ben de arkadaşlarım da o kadar çok televizyon seyretmiyorduk. Ben başından beri şanslıydım. Ayaklarım hep bir şekilde yere bastı. Havalanmadım. Neden öyle olduğunu, inan, bilmiyorum. Benim için hepsi bir oyundu ve meşhur olmak ağırlığı olan bir şey değildi. Ben sadece sette eğleniyordum. Hem de bayağı eğleniyordum. Ama hocalar bir enteresandı. Bu kadar küçük yaşta sen ne kadar rahat olursan ol, etrafında rahat olmayan insanlar olduğu zaman, ilginç şeyler olabiliyor. Mesela, bazı hocalar kafayı bana takmışlardı. Beden hocası bile… “Bile” diyorum, çünkü hayatım boyunca spor yaptım. O zamanlarda ENKA’nın tenis takımındaydım. Asla ukalalık, kendini beğenmişlik ya da küstahlık yapmadım, diye de düşünüyorum. Nitekim çoğu insanın tavrı değişmezken, sadece bazılarının ki değişmişti. O yüzden, çocuk işçilik konusunda asıl görev anne-babaya düşüyor sanırım. Bir şekilde o çocuğun ayaklarını yere bastırmak zorundalar. Bende özel bir muameleye pek gerek kalmadı. Diyorum ya… Ayaklarımın yere basması konusunda, şanslıydım.

YG: Yakın zamanda o işlerini izledin mi? O dönemde kendini izleyip değerlendiriyor muydun? O yılları bugün nasıl görüyorsun?

MG: Evet kendimi izleme imkânım oldu. O zaman da kendimi izliyordum ama elbette şu andaki gibi o kadar çok eleştirmiyordum. Daha çok işin eğlencesindeydim. Fakat kendimi izlerken içgüdüsel bir şekilde “şunu iyi yapmışım” ya da “bunu daha iyi yapabilirdim” gibi düşündüğüm oluyordu sanırım. Geçmiş Bahar Mimozaları’nı Okan Uysaler çekiyordu. Müşfik Kenter, Rutkay Aziz, Filiz Akın, Nurseli İdiz ve Musa Uzunlar gibi çok önemli insanlarla birlikte oynuyordum. Ama sonuçta oniki yaşındaydım. Ergen bile değildim ki… Bir de, zaten ben çok geç büyüdüm. Onaltı yaşıma geldiğimde ancak onüç gösteriyordum. Ergenliğim boyunca çok fazla filmde de oynamadım aslında. Belki birkaç reklam filmi olmuştur. Hayatımda binlerce başka şeyler vardı. Müzik, aşk, şu bu… Hayat vardı yani… O nedenle, belki ergenlik döneminde oyunculuk yapıyor olsaydım, daha sıkıntılı olabilirdi. Çünkü ergenlikte daha özgür olmak gerekiyor.

Mehmet Potter (Geçmiş Bahar Mimozaları - Sinema Türk / TRT)

Memo Potter (Geçmiş Bahar Mimozaları – Sinema Türk / TRT)

YG: Bugünkü yetişkin Mehmet’ten de çok farklıydın. O zamanlar Harry Potter filmleri yoktu belki ama olsaymış, lakabın “Mimoza” yerine Harry Potter’ın Türkiye şubesi da olabilirmiş. Öte yandan, bugün ile o günler arasındaki bu açık fark sanatsal boyutta da var gibi. Bambaşka bir oyunculuk ve reji biçimi var o yıllarda. 21nci yüzyıldan geriye bakınca o dönem yapımları nasıl geliyor? Ne farklar görüyorsun?

MG: 1987’de Türk televizyonu çok farklıydı. Pelikül kullanılıyordu. Filmleri kutu kutu çekiyorduk. Dizi dokuz bölümdü. Sadece bu kadardı. Her bölüm 45 dakikaydı ve bu haliyle, dünya standartlarına uygun bir formatta bir projeydi. Şimdilerde ise dijital altyapı var ve bölüm uzunlukları çok değişti. Fark çok fazla! O dönemde çekimler daha çok sinema gibiydi. Kutu hakkın kısıtlıydı, yanında metrelerce film yoktu. Ona göre çekmek zorundaydın. O nedenle, sinema gibi ince elenip sık dokunurdu her şey.

“Türk” çocuk nasıl “altta” olur?

YG: Öğrencilik, müzik vs derken, araya neredeyse bir 10 yıl giriyor. İlk sinema oyunculuğu denemen büyük ses getirdi. Ama dahası Ferzan Özpetek’in de ilk işiydi ve film Cannes Film Festivalinin en prestijli bölümü olan ‘Quinzaine des Réalisateurs’de (Fr. Yönetmenlerin 15 günü) yer aldı. “Hamam” macerası nasıl başladı? Sinemayı ilk kez hem de iddialı bir karaktere can vererek deneyimlemek nasıldı? Sanat camiasından gördüğünüz ilgi, ekipçe beklediğiniz bir başarı mıydı? Yoksa tamamen bir sürpriz mi oldu?

MG: İlk sinema filmim Hamam’dı. 1996’da çektik. Bir arkadaşım Hamam filminin casting’i ile uğraşıyordu. Bana “İtalyanca bilmesi de gereken bir çocuk arıyorlar, denemek ister misin?”, diye sordu. Ben de “İyi olur, bakalım.”, dedim. Ama bayağı yoğun bir hayatım vardı. Müzikle çok ciddi şekilde ilgileniyorduk. Öyle ki, bir grubum vardı, konserler veriyorduk, bestelerimiz vardı ve saçlarım da oldukça uzundu! Bir yandan, İstanbul’daki önemli müzik kulüplerinden birinde bir restoran da işletiyordum. O nedenle, Ferzan’la tanışmak üzere görüşmeye gittiğimde henüz senaryoyu okumamıştım bile. Karşılaştığımızda, “Merhaba! Ben Mehmet! Ama bana ‘Memo’ derler”, dedim. Ferzan’ın gözleri büyümüştü. Önce anlamamıştım. Daha sonra, senaryo elime geçtiğinde gördüm ki, karakterin adı Mehmet’ti ve karakterin filmdeki ilk repliği benim kendimi tanıtma cümlem birebir aynıydı. Tabii ben bunu o an bilmiyordum… Bu arada, o dönemde uzun süredir oyunculukla ilgili bir şey yapmıyordum. Ama çok daha bilinçlenmiştim. Bu işten zevk aldığımın daha da farkındaydım. Senaryoyu okuyunca hoşuma gitti. Hem de, dediğin gibi “iddialı” bir karakterdi, Memo. Bir gey ilişki vardı ve ben böyle challenge’ları (İng. Meydan okuma) her zaman sevmişimdir. Yine de istekli olmamın nedeni bu değildi. “İlla ki bunu ben yapmalıyım”, diye de düşünmedim. Bu bir sinema filmiydi, benim de ilk sinema filmim olacaktı, hem de İtalyan bir ekip işin içindeydi. İtalyan Lisesi mezunuyum ve İtalyan kültürünü de tanıyordum. Yani, her şey ideal görünüyordu. O nedenle, filmin çok güzel olacağını hep biliyordum. Ama ilk filmim olması nedeniyle filmin nereye gideceğine dair bir öngörüm de yoktu. Bu bugün de çok yapmadığım bir şey bu. Yine de başka bazı sürprizler yok değildi. Film vizyona girmeden önce Türkiye’de seyreden bazı sinema idarecileri bana “Sen 15 gün kadar pek dışarı çıkma. ‘Türk’ çocuk nasıl ‘altta’ olur?”, dediler. Ama ben bu saçma sapan şeyleri kafaya takmadım. “Allah” dövmesi olduğu için sokakta insanlar öldürülüyordu. Dönem “enteresan” bir dönemdi…

Televizyonlarda “türkücü dizileri” vardı… İtalya’ya gidiş o gidiş!

YG: Hamam’dan sonra artık çok daha düzenli olarak sinema ve televizyon işlerinde boy göstermeye başladın. İtalyanca yapımlarda oyunculuk nasıldı? Zorlandığın, “ne işim var burda benim?” dediğin anlar oldu mu?

MG: Hamam filmi hem Türkiye’de hem İtalya’da büyük kapılar açtı bana. Türkiye’de Taylan Kardeşlerle “Sır Dosyası” diye bir proje oldu. O aralar televizyonlarda “türkücü” dizileri dönüyordu. Hamam gibi bir projeden sonra kaliteyi düşürmek istemiyordum. Aksi takdirde, yaptığım işten zevk almam mümkün olmayacaktı. O nedenle, 1996’dan 1997’ye kadar iki yıl boyunca sürekli proje reddeden bir adama döndüm. Hayatımı da restoran işletmeciliğine devam ederek kazanabildim. Fakat 1998’de İtalya’dan bir teklif geldi. Bir tiyatro oyunu için İtalyan bir yönetmen ile İstanbul’da buluştuk. Senaryoyu inceledim ve çok beğendim. “Biz seni İtalya’ya götürmek istiyoruz.”, diyorlardı. Teklifi hemen kabul ettim. Her İtalyan liseli gibi benim de, hayatımın bir döneminde İtalya’da yaşamak hayalim vardı. Üstelik bunu hem iş bulmuş olarak hem de tiyatro yaparak gerçekleştirmek fikri çok iyi geldi. Zorlandığım durumlar da oldu, muhakkak. En başta, İtalyan Lisesi mezuniyeti üzerinden dört sene geçmişti. İtalyanca konuşmuyordum. Kaldı ki, okuldayken yabancı dilim de o kadar parlak değildi. Öyle olunca, tekste epeyce çalışmak zorunda kaldım. Bu açılardan zorlandım, evet. Ama “ne işim var burada benim” dediğim bir an asla olmadı. Her şeyi mükemmel bir macera olarak yaşadım. Zaten, çok da ağır şartlar yoktu. Tiyatro paramı ödüyordu, evimi bulmuştum ve kalacak yerim de karşılanıyordu. Derken… Gidiş o gidiş oldu…

Mehmet Günsür (Siyah Beyazlı)

Mehmet Günsür – Siyah beyaz ama yine müzikle…

YG: Hamam’dan sonra Türkiye’deki işler nasıl gitti?

MG: Bahsettiğim “Sır Dosyası” isimli bir dizi projesine 1997’de başladık. Ama beş bölümde patladı. Ondan sonra 1998’de İtalya’ya geldim ve bu tiyatro oyunuyla en az dört beş sene turne yaptım. İki sene Bologna’da yaşadıktan sonra Roma’ya taşındım. Burada, menajerim vasıtasıyla iki reklam işi geldi. Sonra da İsa’nın havarilerinden birini oynadığım çok uzun bir dizi için Fas’a gittim. Tabii, bu çalışmalarım Türkiye’de o kadar fazla bilinmiyordu, benim de bilinmeleri için özellikli bir çabam yoktu. Türkiye’de benim için “Bu çocuk kimmiş acaba?” dedikleri ilk iş, 2001-2002 yıllarındaki “O Şimdi Asker” oldu. Bu filmle bir de ödül aldım. İtalya kariyeri, film ve televizyon yapımlarıyla yan yana devam ediyordu. Türkiye’deki çalışmalar da zenginleşmeye başladı. “Kasırga İnsanları”, “Beyaz Gelincik” adlı diziler ve “Anlat İstanbul” filmi bu dönemdeydi.

YG: Hamam’ı miladın olarak alırsak, H.S. 15 yılında “Aşk Tesadüfleri Sever” geldi. Kadınların “ay ne tatlı çocuk” nidalarıyla sinema salonlarından çıktığı ilk film bu muydu? Bize biraz bu filmin arka plan hikâyesinden bahsetsene…

MG: Haklısın ama şimdiki gibi maksimum düzeyde olmasa da, ilk defa geniş ölçüde tanımam “Beyaz Gelincik” ile başladı, hakkını yemeyelim. “Aşk Tesadüfleri Sever” için, Ömer Faruk Sorak ve eşi İpek’le filmin çekiminden neredeyse iki sene öncesinden başlayan bir hazırlık oldu. Senaryo epeyce değişti. Önceleri, Özgür karakteri müzisyendi, mesela. Sonra, fotoğrafçı oldu… Ben de senaryonun oluşum aşamasının başından beri işin içindeydim. Çok keyifliydi ve onlarla çalışmak çok rahattı. Kameraya “motor” demeden önceki hazırlık aşaması da çok iyiydi. Seni dinliyor, fikirlerine değer veriyorlar. Bir oyuncu için bu kadar öncesinden süreçte yer almak büyük bir lüks. Sadece diziler için değil ama filmler için bile bu gerçekten bir “lüks”. Türkiye’de senaryoyu okuduğunun ertesi haftası, film çekmeye başlıyorsun. Zamanlama durumu böyle…

YG: Güzel konuya gelmişken, “aşk” ve “tesadüfler”in Memo’nun hayatında yeri nasıl?

MG: Tesadüfler herkesin hayatında çok önemlidir, diye düşünüyorum. Tesadüflerin önemi senin onlara verdiğin değerle ortaya çıkıyor. Benim de hayatta bu tip işaretler hep ilgimi çekmiştir. O yüzden, en saçma sapan şeyde bile bir işaret bulurum. Aşk içinse, bir dönem kendimi “âşık olmaya âşık oldum” zannediyordum. Sürekli âşık oluyordum. Gerçi, bütün ilişkilerim de hep uzun sürdü. Üç buçuk yıl süren de var ama hepsi en az iki yıl devam etti. O nedenle aşk hep vardı, tesadüfler de sürekli var. Şu anda bile var: Numaralarda, birisinin anlattığı bir konuda, boş bir yola bakınca bile, sürekli işaretler görebiliyorum. Tabii, benim yorumuma göre bu. Ama bu da minik bir eğlence ve o nedenle de tesadüfler çok önemli…

Bu denli uzun sakalı ilk kez Muhteşem Yüzyıl'da uzattı.

Bu denli uzun sakalı ilk kez Muhteşem Yüzyıl’da uzattı.

Kızım bir metre kala ağlamaya başladı…

YG: Zaten seni yeterince sevimli buldukları yetmiyordu, bir de bîgünah demeden babana boğdurttular. Mağdura kıyamayan halkım, daha da nasıl sevmesin seni? Nasıl bir şey sempati ikonası olmak? Öte yandan, hipsterlığın moda olmaya başladığı vakitlerdi belki ama sakalını o kadar da uzatmış mıydın hiç?

MG: Evet, doğru! Zaten o vakte kadar farklı rollerde; ideal damat, ideal oğul ve ideal eş olmuştum… Muhteşem Yüzyıl ile de ideal şehzade yaptılar beni. Sonra da babama boğdurttular! Sakalı da hiç uzatmamıştım o kadar. Alışmak zordu ilk başlarda ama sonra geçiyor. Muhteşem Yüzyıl boyunca iki yıl sakallı idim. O esnada son kızımız Cloe doğdu. O, beni sakalsız hiç görmemişti. Dizi bittiğinde ben İstanbul’da bir çekimdeydim, o ise İtalya’daydı. Yanına döndüm. Yirmi metre uzaktan beni gördü ve çığlıklar atarak koştu. Son 1 metre kala patinaj yaparak durdu ve ağlamaya başladı. Neyse ki, beş dakika sonra geçti…

YG: Bir yandan ağdalı bir kelam, bir yandan beş top kumaştan hazırlanmış kaftanlarla ağır bir Osmanlı havası içindesiniz. Ama seyirciden farklı olarak kamera arkasını da görüyorsunuz. O açıda 500 yıl ilerisinin teknolojik aletleri… Set ekibi, elinde enerji içeceğiyle çekim yorgunluğuna dayanmaya çalışıyor. Aynı mekânda bu iki paralel evren, kafa karıştırmıyor mu?

MG: Yok, karıştırmıyor. Kameralar o ortamda bugünü sembolize etmiyor artık bizim için. Onları da, set ekibini de görmeyebiliyoruz, işimiz gereği buna alışmışız. İş yaparken kendimizi soyutlayabiliyoruz. Kafa karıştırmıyordu belki ama bolca espri çıkartıyorduk. “Vatsaptan size bir mesaj geldi devletlüm” ya da “Sultanım, af buyurun, aypedinize virüs girmiş”, gibi şeyler çok dönüyordu.

Tuvalette bile…

YG: Sözü günümüzün dizi dünyasına getirince, o cihetten de sorayım… Bir kaç ayda çekilmesi gereken 90 dakika, 50 60 saate sığdırılmaya çalışılırken, role nasıl hazırlanıyorsunuz? Ezber nasıl yetişiyor? Çalışmaların verimli geçmesi nasıl mümkün oluyor? 10 saate yakın çalışınca fiziksel dinçliği ve konsantrasyonu nasıl sağlıyorsunuz? Evde eş çoluk çocuk var… Ruh nasıl kaldırıyor?

MG: Tabii, dizi sektörü çok zor ve acayip bir şey… Sadece 90 dakika da değil bazı bölümler 120 dakika bile oldu. Ama sadece Muhteşem Yüzyıl’dan bahsedecek olursam, çok şanslıydık. Üç ekip çalışıyor, yüzde seksenini stüdyoda çekiyorduk. O yüzden bayağı hızlıydık. Yine de, çalıştığım altı günün ancak ikisinde akşam yemeğine eve gelebiliyordum. Öte yandan, çok fazla insan başrolleri paylaştığı için, iş gücü bölünüyordu. Elbette bu değişim gösteriyordu. Bazı bölümlerde kimileri daha ağır çalışırken, bazılarında daha hafif çalışabiliyordum. Role hazırlanma konusuna gelince, ezberi trafikte ve tuvalette yapıyordum. Zira eve döndüğümde üç tane velet üstüme atlıyordu. O nedenle, en küçük imkân bulduğun anda bile otomatik olarak ezber yapmaya başlıyorsun. Kafan hep bir şekilde meşgul oluyor.

Şili'de bile izlendi...

Şili’de bile izlendi…

YG: Arkadaşım Şili’de görüp çekmiş ve feyste paylaşmış. Muhteşem Yüzyıl oralarda bile oynuyor. Müthiş bir pazar var. İyi güzel de, ne olacak bu Türk dizi sektörü emekçilerinin hali?

MG: Valla bilmiyorum. Bu, en aşağıdan en yukarıya kadar uzanan bir zincir aslında… İnsanlar tabii ki para kazanmak istiyorlar. İşin temelinde bu var ama çok yoruyorlar. Her yirmi dakikada bir reklam kuşağı giriyor televizyonda. O yüzden diziyi en az seksen dakika yapıyorlar ki, dört kez reklam girebilsin. Bu sayede hem kanal hem yapımcı bu işten para kazanabiliyor. Oysa o 90 saat çalışan dizi emekçileri de set işçileri de reklam gelirlerinden bir fayda görmüyorlar. Dediğin gibi dizi Şili’de yayınlandığında, biz oyuncular olarak telif hakkı da iddia edemiyoruz , maalesef. Düşünsene, Muhteşem Yüzyıl 70 ülkeye satıldı… Eğer telif hakkı almış olsaydık… Bu epey “acayip bir şey” demek! Neyse… Sonuçta kat edilmesi gereken çok uzun bir yol var. Ama insanların hepsini aynı anda mutlu etmek nasıl mümkün olabilir, bilemiyorum. Hem sinema, hem televizyon sektöründe tüm tarafların uzlaşması gereken bir durum… Ama öyle olmuyor. Bütün dünyada standart aşağı yukarı aynı… Biz de, inşallah, bu standartlara yavaş yavaş geleceğiz.

Bıçak Kemiğe Dayandı

YG: Kapanışı aile ve memleket hallerinden dem vurarak yapalım… İtalya ve Türkiye arasında biraz geçişken aile olmanıza rağmen sizin için öngörülen 5 kişilik ideal Türk aile nüfusuna kavuştunuz. Yeterince birlikte vakit geçirebiliyor musunuz? Kendin, ailen ve çocukların için İtalya’dan Türkiye’ye baktığında nasıl bir ülke, nasıl bir gelecek görüyorsun? İçinden İtalya nasıl görünüyor? Bir aile olarak geleceğiniz nerede? Öldürülen kadınlarımızla, şiddet sarmalındaki erkeklerimizle, geleceğimiz nerede?

MG: Yeterince vakit geçirebiliyoruz. Ben şanslıyım. Çekimlerde çalışmadığım zamanlarda genelde ailemleyim. Tabii arada başka işler de oluyor. Gidip bir yerde bir şey sunuyorsun ya da bir yerde ödül alıyorsun, gibi. Ama genelde hep ailemleyim ve şanslıyız. İtalya’dan Türkiye’de baktığımda gördüklerim hiç parlak değil. Özgürlükler, adalet, demokrasi, laiklik, insan hakları; Türkiye’nin halletmesi gereken derin mevzular. En başında da eğitim geliyor. Her şey köy enstitülerinin kapatılmasıyla başladı. İtalya’ya gelişimizdeki en büyük neden de, çocuklarımızın eğitimi, zaten. İtalya’daki eğitim sistemi Türkiye’ye nazaran çok daha iyi. Orada devlet okullarının Türkiye’deki birçok özel okuldan bile daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki, özgürlük de var. Bunu söylemek çok üzücü ama çocuklarımın sokağa çıkarken ne giyeceğini düşünmesini istemiyorum, mesela. Özellikle iki kız babası olduğum için, içimin rahat olmasını istiyorum. Türkiye’deki kadınlara karşı olan baskı ve tabulardan uzak yetişsinler istiyorum. Ama bir yandan da onlarla sadece Türkçe konuşuyorum. İçinde birçok güzellik olan kültürümüzü de tamamen yok sayamam, saymıyorum da. Geleceğimiz nerede? İnan bana, bilmiyorum. Ama umudumu asla kaybetmedim. Hitler bile, inanılmaz bir sistem kurmuş olmasına karşın bir gecede yok oldu. O yüzden moralimi bozmuyorum ama bu da kolay değil. Ülkede yaşamaz iken motivasyonum bu düzeyde ise, içinde yaşayanlarınınkini düşünmek bile istemiyorum. O yüzden şu an biraz karanlık. Ama bence bu biraz da bütün dünya ile ilgili… Ekonomi, eğitim ve politik sistemler artık çok ilkel kalmaya başladı. Kafalar sistemlerden çok daha hızlı hareket ediyor. Sistemleri değiştirmek elbette ki zor ama tüm dünyada bıçak kemiğe dayandı. Yeni bir insan şekli olmak zorunda. O nedenle umudumu kaybetmiyorum ve umudu asla kaybetmemek gerekiyor. Nerede olursak olalım iyi enerjimizi bir şekilde korumamız ve yaymamız lazım.

Bir de sadece bıyıklı halinden buyrun...

Son olarak sadece bıyıklı halinden de buyrun…

Kendisi ile röportajımız burada bitiyor, ne yazık ki… Bir iki satır da ben eklemek istiyorum…

Duyguları dozunda geçiren bu sayede de oyunculuğunda doğallıktan kopmayan bir yetkinliği var Mehmet Günsür’ün. Bunun yansımasını iletişimindeki samimiyetinden de okuyabiliyorsunuz. Rahat ve eğlenceli davranıyor. Sohbetimizde vurguladıklarına bakınca, bu kibirsiz yalınlığın yanı sıra başarısını, ayaklarını yere sağlam basmayı unutmadan yeri geldiğinde kendine meydan okumaya cesaret bulabilmesine de borçlu olduğunu, düşünüyorum.

Samimiyet… Cesaret… İhtiyat…

Kendimizi gerçekleme mücadelesinde bu üçünü en dengeli haliyle kullanmaya ihtiyacımız var görünüyor… Memo’ya ilkini bizden, diğer ikisini kendisinden esirgemediği için çok teşekkürler!

Sanatla ve barışla kalın…

 

Röportaj: Manzum S.

(Yeşil Gazete)