Ana Sayfa Blog Sayfa 3671

Yeşiller / Sol : Seçim güvenliği sağlansın

2015 Genel seçimleri öncesi HDP seçim çalışmalarını engellemeye yönelik saldırılar dün Adana ve Mersin  HDP bürolarına yapılan bombalı saldırılarla yeni bir boyuta taşındı. Bu saldırılara emniyet güçlerini seyirci kalması ve bazen de örtülü destek vermesi ise geleceğe dair kaygıları artırıyor. Bugün Adana ve Merisn HDP örgüt binalarına yönelik bombalı saldırıların ardından bir açıklama yayınlayan YSGP saldırıları sert bir dille kınayarak yetkilileri saldırganları bulup yasal işem yapmaya çağırdı. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eşsözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:

YSGPSaldırılar Son Bulsun, Seçim Güvenliği Sağlansın!

Seçimler yaklaştıkça Türkiye’nin hemen hemen bütün bölgelerinde HDP’nin seçim stantlarına ve binalarına yönelik saldırılar artmaya başladı. Altmıştan fazla yerde seçim bürosunun saldırıya uğramasının ardından bugün de Mersin ve Adana’da bulunan HDP binalarına bombalı saldırı yapıldığı haberi geldi. Ne hükümette ne de devletin başında saldırılara yönelik bir kınama yapıldığı görülmüş değil.

Seçime giren siyasi partiler; Neden sesiniz çıkmıyor? Seçimlerin güvenlik içinde geçmesi ve halka yayılan korkunun ortadan kalkması sizin de sorununuz değil mi?

Tüm güvenlik birimlerinin, istihbaratın, çoğu televizyon kanalının, resmi haber ajanslarının ve bilcümle meydanların denetimini elinde bulunduran hükümet, neden tedbir almıyor?

Seçim meydanlarında HDP’ye yönelik saldırıları kışkırtacak ve özendirecek açıklamalar yapan sorumsuz AKP hükümeti, onun kadroları ve peşinden Cumhurbaşkanı, seçime giren dört büyük partiden birisi olan HDP’nin seçim bürolarının ofislerinin ve stantlarının güvenliğinden sorumlu değil misiniz? Güvenlik güçleri tüm ülkenin güvenliğinden sorumlu değil mi? Sizin hizmetinize tahsis edilmiş bir emniyet teşkilatı mı var? Bu halkın vergilerinden maaşları ödenen devletin memurları neden sadece iktidardaki parti için çalışıyor?

Kürsülerden kışkırttığınız saldırganların provokatif ve halk arasında düşmanlık tohumları eken saldırıları, bu ülkenin barış isteyen halklarını yıldıramayacaktır.

Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak; Ülkenin ve seçimlerin güvenliğinden sorumlu tüm birimleri göreve çağırıyor ve saldırıların sorumlularını biran önce ortaya çıkarmaya davet ediyoruz. Seçimlere katılan tüm muhalefet partilerini saldırılara karşı ortak tutum almaya çağırıyoruz, bu saldırıların ve olası zararların tüm sorumluluğu hepimize aittir. Saldırılara susan herkes suç ortağıdır, buradan uyarıyoruz.

Yapılan saldırılar halkların kardeşliğini ve barışı arzulayan bizleri yıldıramaz.
Sevil Turan & Naci Sönmez
Eş Genel Sözcüler
18.05.2015

Bursa otomotiv işçilerinin direnişi büyüyor

Türkiye otomotiv sanayinin kalbi Bursa’da işçi direnişi genişleyerek sürüyor. Renault, Tofaş, Coskunöz’den sonra Mako işçileri de üretimi durdurdu.

Direniş metal işçilerinin Türk Metal’in MESS ile imzaladığı 3 yıllık sözleşmenin yenilenerek daha iyi bir sözleşme imzalanması talebiyle başlamıştı.

tofaşOtomotiv devleri Renault ve Tofaş’ta başlayan direniş ardından yan sanayi işçilerinden destek gelmeye devam ediyor. Cuma gecesi vardiyasında Coşkunöz Fabrikasında da üretim durdu.  Bugün de Mako’da Sabah vardiyasındaki işciler dışarı çıkmazken  dışarıdaki işçiler içeri girmeyerek eylemi başlattı.

Aynı grup toplu iş sözleşmesine tabi olan başka fabrikalardan işçiler vardiya çıkışlarında direniş süren fabrikaların önüne gelerek gelişmeleri takip ediyor.

İşçilerin kendileri adına yetkili Türk Metal sendikasını protesto ediyor.

İşçilerin talepleri:

* İşten atılmama garantisi verilsin.

* Türk Metal’in temsilcilik tabelası sökülsün, temsilcili odasında işçilerin şu an sözcülüğünü yapan temsilciler otursun.

* Ücretler Bosch sözleşmesi baz alınarak artırılsın.

* Varılan anlaşma altında işçilerin temsilcileriyle birlikte protokol altına alınsın

 

Yeşil Gazete

Yetim Ermeni olunca – Sennur Baybuğa

Yetim Ermeni çocukların yurdu olarak yapılan Tuzla Yetim mektebi ya da Kamp Armen’e devlet aklından beslenen ‘sıradan’ vatandaşlar dozerleriyle girdi birkaç gün önce.

Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi, Gedikpaşa’da yetimler mektebinde barındırdığı çocukları için topladığı bağışlarla 1962 yılında Allahın görmezden geldiği bir düzlük yerde Sait Durmaz isimli birinden 8.556 metrekare bir boş araziyi dikenleri ile parasını vererek satın alır. Kimsenin arazisine oturmadan, ‘helal’ para ile bildiğiniz, boş diye çökmeden, ucuza getirmeden. Ve ardı sıra Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile de kamp inşaatı ve çalışması başlar. İzinle, imara aykırı olarak değil, önce binayı konduralım yok, araya kat sıkıştırıp biraz daha kar edelim denmeden. O yetimlerden bir çocuk Hrant Dink anlatıyor, aynen aldım;

‘Aldılar bir sabah biz 13 çocuğu… Gedikpaşa’dan yürüyerek Sirkeci’ye… Oradan vapurla Haydarpaşa’ya… Haydarpaşa’dan trenle Tuzla İstasyonu’na… İstasyondan da bir saat yürüyerek, göl ile denizi kenarlayan geniş ve uçsuz bucaksız düz bir araziye götürdüler. O zamanın Tuzla’sı bugünkü gibi zenginlerin ve bürokratların villalarıyla dolu bir mekan değil… İnce kumlu, bakir bir deniz kenarı ve denizden kopma bir göl parçası… Uçsuz bucaksız arazide bir iki ev, tek tük incir ve zeytin ağaçları ve hendek kenarlarına serpilmiş dikenli böğürtlen çalıları… Ve artık… Bir de bizim kurduğumuz Kızılay çadırları… 8 ila 12 yaş arası biz 13 çelimsiz için yazları Gedikpaşa Yetimhanesi’nin beton bahçesine mahkûm olma sona ermişti… Ailelerimizi, yakınlarımızı ancak geceleri uzaklarda, parlayıp sönen kent ışıklarını izlerken anımsıyorduk. Yere düşmüş ve üst üste yığılmış yaşlı yıldızlara benzetiyorduk kent ışıklarını. Üç yıl şafak vakti kalkıp, gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık. En kısa boylularımızdan biri olan “Kütük” (Zakar’a böyle hitap ederdik) bir başına çimento torbasını kucaklayıp çatıya kadar çıkarabiliyordu’diye başlayan, küçük Ermeni yetimlerinin o araziyi nasıl bahçeye yurda çevirdiklerini anlatan iç acıtan yazısı..o eller hiç mi aklınıza gelmiyor..

Küçük yetimlerin ellerinden kanlar akarak, geceleri yorgunluktan altlarına işeyerek yurtlarına çevirdikleri okulları işte burası. Sızladı mi içiniz? Çocuklar, kendi ektikleri ağaçların uzun gölgelerinde hayatı anlamlandırmaya çalışırken, 1979 yılında aynı Vakıflar Genel Müdürlüğü, satın alınan mülkün tapusunun iptali ve eski sahibine iadesi için dava açtı. Dört yılın sonunda, araziyi yıllar evvel dikenleri ile yetimlere satan Sait Durmaz bedel ödemeden üzerindeki emekle birlikte geri almış oldu. Çocukları bir kez daha ‘gönderdiler’ oradan.

Ermeni’nin malına el koymak söz konusu olunca, yasallığı meşruiyet sanan devletin aklı burada da devrede elbette; yasal olmayan bir şey yok ortada diyecektir uluslar arası diplomasi sorarsa. 1936’da sözüm ona, irticai vakıflarla mücadele için bir çalışma başlatılır ve tüm vakıfların, ellerindeki mallarının envarterini beyan etmeleri istenir.. 1936 beyannameleri ismi verilen bu bildirim sonrası da vakıflar mülk edinmeye devam ederler Kıbrıs yıllarına rastgelen 1974 yılında Yargıtay ‘yabancıların’ mülk edinmelerinin yasadışı olduğuna karar verir ve azınlıkları da yabancıdan sayan o bikirim dolu yorumunu hayatımıza sokar..

1974 tarihli Yargıtay kararının Lozan anlaşmasının 42.Maddesi’ne aykırı olduğunu kimse görmez;‘‘Türk Hükümeti söz konusu azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dinsel kurumlara her türlü korumayı sağlamayı yükümlenir. Bugünkü durumda Türkiye’de mevcut olan vakıflarına her türlü kolaylık ve müsaade gösterilecek ve Türk hükümeti yeni din ve hayır kurumlarının kurulması için bu gibi özel kurumlara sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir.’’

Evet, bu ülke uluslararası sözleşmeleri ihlal ederek bundan tam 41 yıl evvel bir hatalı karar verdi ve 1979 yılında da, daha büyük bir adaletsizlik yaparak, parası ödenmiş bir mülkü elleri kanayarak yurt edinen yetimlerin elinden aldı. 40 yıldır öylece vicdan sancısı gibi duran yurdu, yıkmaya çalışıyor şimdi de bedelsizce tekrar ‘mülkü’ edinenden satın alan kişiler.

Küçük, yasal hikayemiz tanıdık geldi mi. Ha mürteci vakıflarının mülklerine ne mi oldu, onu kimse bilmiyor aslında.

Senner Baybuğa – basnews.com

İdam cezasını savunmak bile insanlık suçudur – Oya Baydar

Mısır’da Mursi ve İhvan’ın önde gelen kişilikleri idama mahkûm edildi. Karar onaylanmak için Müftü’ye gönderilmiş. Darbeciler Mursi’yi ve diğer önemli Müslüman liderleri asmaya cesaret edebilirler mi, bu idamlar gerçekleşebilir mi, yoksa göz korkutmaya yönelik bir karar mı, bilmiyoruz. Ama, idamlar ister infaz edilsin, ister ertelensin, ister affedilsin; lanetlenesi bir zihniyeti, vahşi ve çağdışı bir siyaseti, askerî darbelerin ruhunu, kanı ölümü yücelten faşist ideolojiyi yansıtıyor.

Bırakalım Osmanlı dönemini, Cumhuriyet tarihi bir yönüyle de darağaçları ve siyasal idamlar tarihidir. İstiklâl Mahkemeleri’nden Şeyh Sait İsyanı’na, oradan diğer Kürt isyanlarına, Dersim’e (Darağacına çekilen sadece Seyit Rıza değildi), Ahmet Arif’in  yüreğe işleyen 33 Kurşun şiirindeki 1943’te yargısız infazla kurşunlanan 33 Kürt’ten (bkz. Muğlalı olayı) Menemen olaylarında infaz edilenlere, 27 Mayıs 1960 sonrasında dönemin başbakanı Adnan Menderes’le birlikte Maliye Bakın Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun idamına, oradan iktidarı gasp etmiş 27 Mayıs askerî yönetimine karşı darbe örgütlemeye çalışan Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’e, 12 Mart müdahalesi sırasında üç fidanın: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ın idamlarına, 12 Eylül’de Evren’in “bir sağdan bir soldan diyerek astırdığı onlarca gence (50 can) varana kadar, siyasî tarihimiz darağacı ayıplıdır, kanlıdır.

Ölüm cezaları 1984’ten itibaren infaz edilmedi ama ancak 2002’de Ecevit- MHP koalisyonu döneminde Avrupa Birliği 3. Uyum Paketi çerçevesinde barış dönemleriyle sınırlı olarak kaldırıldı. Ölüm cezasının/ idamın kesinlikle kaldırılması için 2006’ya kadar beklemek gerekti.

Bu konuda iki küçük not: Hiçbir yaraya merhem olamamış, hiçbir suçu engelleyememiş ölüm cezası, Türk hukukundan çağdaş hukuk gerekleri ve ahlakî-vicdanî nedenlerle değil; muktedirler, 1999’da cezası Yargıtay’da kesinleşmiş Abdullah Öcalan’ın idamına yurtdışından, özellikle Avrupa Birliği’nden gelen tepkiler nedeniyle cesaret edemedikleri ve Kürt silahlı hareketinin sert tepkisini karşılayamayacaklarını bildiklerinden kaldırdılar. Yoksa, sokakta nüfusun çoğunluğunun “Asacaksın birkaçını, o zaman düzelir” zihniyetini taşıdığı, siyasilerin de bu zihniyetten fazla uzak olmadığı bir toplumda ölüm cezası kolay kolay kalkmazdı.

Unutulmaması gereken ikinci nokta ise, MHP’nin tarihinde yaptığı en iyi, hatta tek insanî, vicdani, olumlu iş olan idamın kaldırılmasını hiç içselleştiremediği, kendi kararıyla barışamadığı gerçeği. Yoksa ikide birde idamın geri getirilmesinden söz eder miydi, miting meydanlarında yağlı urgan sallayarak ölüm üzerinden oy toplama ayıbına yeltenir miydi?

İdam, muktedirin taammüden işlediği cinayettir

Unutulmasın: Devlet Bahçeli, “Öcalan’ı asacağız” diyerek seçim meydanlarında darağaçları kurup yağlı urganla ölüm ve vahşet üzerinden oy devşirmeye çalışırken Recep Tayyip Erdoğan, ölümü-cinayeti açık artırmaya çıkararak “Ben olsam asardım” diyordu.

Muktedirin zihniyeti, Osmanlı’dan ve Cumhuriyet’ten bu yana hiç değişmedi: İktidarı tehdit edenin yok edilmesi gerekir, katli vaciptir… Siyaseten doğruluk uğruna veya dış faktörlerin etkisiyle farklı davranıp farklı konuşulduğunda da, başa çıkamadığını yok etme ilkel güdüsü iktidarları da insanları da terk etmedi. Sadece muktedirler, siyasiler değil; karıncaezmez bildiğiniz insanların, anlı şanlı hukukçuların, arkadaşlarınızın ölüm cezasını, idamı savunduklarına şahit olmuşsunuzdur. İnsanın, rahatsızlık veren sineği öldürmesi kadar basit ve ilkel bir duygunun farklı planda yansımadır bu psikoloji ve belki de hiçbirimize yabancı değildir. Ama insan bu düzeyde kalmaya mahkûm mudur? Hiç de değil… İnsan, aklını ve vicdanını zorlayıp kendi kendini eğiterek içindeki katili öldürür. Yetmez; en tepeden başlayarak, toplumu yönlendirme, kitleleri etkileme, bir adım öteye taşıma yeteneğindeki ve sorumluluğundaki herkesin, insanın ve toplumun ilkel güdülerine karşı, ne olursa olsun hayattan yana tutum almaları gerekir.

Öldürmeyeceksin, binlerce yılın bilgeliğinden süzülmüş birinci emirdir. Öldüreni bile öldürmeyeceksin, çünkü ölümden dönüş yok, çünkü öldürmenin “pardon”u yok. İş siyasî kararlara, siyasî idamlara geldiğinde, konunun üzerinde fazla durmak bile gerekmez; siyasî doğruluk, siyasî hakikat, siyasî suç kavramları iktidarda olana göre değişir. Birinin kahramanı ötekinin hainidir. 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren asker-sivil bürokratik kadro, Demokrat Parti’nin ve Menderes hükümetinin idamlık suç işlediğine inanıyordu, onlara göre 1950’de DP’nin seçimlerle iktidara gelişi karşı devrimdi ve Kemalist devrime yapılan bu darbe suçtu. Bugünden baktığımızda her şey ne kadar farklı görünüyor. Hâlâ darbeci-vesayetçi çizgide yer alanlar bile, o idamları haklı göstermekte ne kadar zorlanıyorlar. Ama gidenler gitti; beraberlerinde Türkiye’den ne kadar çok şey götürdüler, ne büyük hukuk, ahlak, vicdan travmaları bıraktılar geride.

Mısır’daki idam kararlarına karşı

Mısır’daki askerî yönetim mahkemelerinde verilen idam kararları karşısındaki tutumumuz kendimize tuttuğumuz bir aynadır. Beni idam kararını kimin kimler için verdiği değil, öncelikle kararın kendisi ilgilendiriyor. Bu kararları kim vermiş, kimin için vermiş diye düşünmeyi bile vicdanıma ahlakıma hakaret addediyorum. Bir başka ülkede, mesela Kuzey Kore’de, mesela Çin’de çok farklı bir siyasal iktidar çok farklı muhalifler için de vermiş olabilirdi böyle bir kararı, ki veriyor da. Benim açımdan hiçbir şey değişmez. 21. Yüzyılda ölüm cezasını gerekli, doğru, haklı gösterebilecek hiçbir hukukî, insanî, vicdanî gerekçe yoktur. İsterseniz benim aşırı duyarlılık ve vicdandan muzdarip hastalıklı ruh halime veri ama ben idamı savunan kimseyle arkadaşlık kuramam, aynı masaya oturamam.

Bu yüzden Mısır’da verilen idam kararlarına karşı, kim ne kadar duyuyorsa, sesim ne kadar çıkabiliyorsa o kadar bağırıyorum.  Altını çizmek istediğim ise şu: Onlar İhvan hareketi mensupları oldukları için değil, onlar şu veya bu siyasete mensup oldukları için değil, insan oldukları ve her insan yaşamı değerli olduğu, korunması gerektiği için karşıyım idam kararlarına. Bu noktada da Tayyip Erdoğan ve benzerleriyle temelden ayrışıyorum. Başka biri, örneğin Öcalan söz konusu olduğunda “Ben olsam asardım” demek, ölümü  siyasallaştırmak ve intikam aracı kılmaktan başka bir şey değildir. İdamı, yani devlet eliyle cinayeti savunmak siyasî olduğu kadar bireysel olarak da vicdanî, kültürel bir az gelişmişlik sorunudur.

Mursi’nin çizgisine, ideolojisine, dünya vizyonuna ve de kısa süreli iktidarındaki uygulamalarına karşı olmak darbe ile gelen askerî yönetimin bağımlı mahkemelerinin kararlarını tasvip etmeyi veya bu kararlar karşısında susmayı gerektirmez. Ama aynı tavrı, Mursi ve İhvan dostlarından beklemek de hakkımızdır. “Benim kendi muhaliflerimi idam etmem hak; senin, muhaliflerini (yani bizimkileri) idam etmen vahşet” anlayışı, çok yaygın ama bir o kadar da ahlaksız bir duruştur.

Kimse idam sehpasına gönderilmeyecek

AKP iktidarı, özellikle de Tayyip Erdoğan, Mursi ve İhvan ile garip (belki de anlaşılır) bir özdeşlik kurdu. Herhalde bu yüzden, Mısır’daki son idam hükümlerinden sonra Başbakan Davutoğlu,  miting meydanlarında, “Bilsinler ki Erdoğan idam sehpasına gönderilmeyecek, mahkemeye çıkarılmayacak” diye kısılmış sesiyle boğuk çığlıklar atma gereği duydu.

Ağzından yel alsın gerçekten de! Mısır’da olanları neden üstüne alırsın be adam! Bu ne biçim bir psikoloji, ne biçim bir kompleks! Bana düşüncesi ve telaffuz edilmesi bile ürpertici geliyor.  Ama belki de korkuları kendi yaptıklarının farkında olmalarındandır, gün gelip yitirilen canların hesabının sorulacağındandır. Korkularını besleyen çevreler de var besbelli. Söylemek istediğim: Gün gelip devran döndüğünde, bu dönemin suçlularından elbette hesap sorulur, sorulmalıdır da; ama –düşünmesi, yazması bile güç geliyor, utanç veriyor- birileri bu ülkede bir daha darağaçları kurmaya yeltenirlerse; ne olursa olsun, kim olursa olsun, (ölüm cezasını savunanlar dahil) idam cezası bir gün şu veya bu şekilde gündeme gelirse karşısında insanlığımızın ve vicdanımızın sarp duvarlarını bulacaktır. Bugün idamın yasalarda yeniden yer bulmasını utanmazca savunanlar, savunmakla kalmayıp oy toplamak için (!) seçim vaatleri arasına koyanlar bumerangın dönüp kendilerini vuracağından habersizler. Sorunları ölmekle-öldürmekle çözebileceklerini sananlar kısa vadede zafere ulaştıklarını sansalar da, uzun vadede hep yanıldılar.

Önce insanın ama sadece insanın değil canlının yaşamını gözetmek ve savunmakla başlar benim/ bizim ahlakımız. Korkmayın; günü geldiğinde, başta yaşam hakkı, sizin bütün hak ve özgürlüklerinizi de BİZ savunacağız.

 

Oya Baydar – t24.com.tr

[Son Dakika] HDP Adana ve Mersin binalarında patlama

Adana ve Mersin HDP il teşkilat binalarında patlama meydana geldi. İlk bilgilere göre yaralılar var.

Adana ve Mersin HDP il teşkilat binalarında patlama meydana geldi. İlk bilgilere göre yaralılar var.
Mersin’de Halkların Demokratik Partisi (HDP) il teşkilatının bulunduğunu binadan büyük bir patlama sesinin duyulduğu bildirildi. Aynı dakikalarda Adana HDP il başkanlığının bulunduğu 3 katlı binanın ikinci katında da patlama meydana geldi.

İlk bilgilere göre yaralılar var. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş bugün Mersin Tevfik Sırrı Gür Stadı yanındaki alanda miting yapacaktı

 

Seçim dönemlerinde medya etiği üzerine

Genel seçimler yaklaşıyor. Etraflar bayraklarla, seçim şarkılarıyla renklendi bile. Seçim öncesi dönemlerde adayların halkla buluştuğu iki önemli mecradan biri meydanlar. Adaylar bayrakları, broşürleri, onlar için çalışan arkadaşları, seçim şarkıları veya türküleri ve kendi bedenleriyle sokakta kendilerini ifade ederler. Ancak oy pusulası önümüze geldiğine ne adayların/partilerin sayısı meydanlarda gördüğümüz kadardır, ne de hepsini aynı ölçüde tanıma şansını elde edebiliriz.

Adayları tanımaya çalıştığımız bir diğer önemli mecra ise medya. Televizyonlar seçim öncesi dönemlerde adayları konuk ederler, meydanlara gidip neler olup bittiğini aktarırlar, akademisyen, politikacı, yazar gibi kişiler kameraların olduğu odalara toplanıp konuşurlar. Radyolar da benzer programlar yapılır. Basılı veya internet üzerinden yayın yapan gazetelerde de gündem seçimlerdir. Haberlerin, köşe yazılarının çoğu seçimlere odaklanmıştır. Köşe yazarları fikirlerini yazarlar, manşetlerde adayların vaatlerini, parti programlarını, polemikleri okuruz günlerce.

Bir de, kullanım biçimi açısından meydanlara benzeyen ama bir medya aracı olan sosyal medya alanları var ki bu alanlarda, herkes eşit gibi görünür ve fikirlerini biri sormadan herkese -teoride- söyleme hakkına sahiptir. Türkiye’nin yüzde 91’i mobil araçlarından internete giriyor, 32 milyon internet abonesi var. Bu rakamlardan hareketle sosyal medyanın da küçümsenmeyecek bir alan olduğunu söyleyebiliriz. Rakamların büyüklüğü gerçekten göz kamaştırıcı.

Medyanın Etik Olma Sorumluluğu

Meydanlarda adayların kendilerine yeterince ve adilce alan bulup bulmadıkları başka bir yazının konusu olsun, bu yazıda medyanın adayların sesini yükseltmedeki etik sorumluluğundan bahsedeyim. Medya mensuplarının etik olma sorumluluğunun seçimler için belirleyici olduğu yadsınamaz. Peki, medya mensupları adaylara etik yaklaşıp kamuoyunu seçimler hakkında nitelikli bilgilendiriyor mu? Soruyu tersten şu şekilde de sorabiliriz: Vatandaşlar seçim öncesi dönemde bilgi edinme haklarına yeterince ulaşabiliyorlar mı? Uluslararası Şeffaflık Derneği de böyle sorulardan hareketle olsa gerek geçen haftalarda medya mensuplarının imzasına açtığı bir teminat sundu: Seçim Öncesi Dönemde Etik Habercilik Teminatı. Dernek teminatta şöyle söylüyor:

“Sadece seçmen kitlesinin değil, bu ülkenin her bireyinin hayatını ve geleceğini etkileme gücüne sahip seçimlerin hazırlık aşaması ve seçim günü ile ilgili bilgilendirmenin doğru, nesnel ve eksiksiz yapılmasının önemi sebebiyle Uluslararası Şeffaflık Derneği olarak medya mensuplarından:

– İnsanların haber alma hakkını gözeterek seçim döneminde doğru, nesnel ve eksiksiz yayın yapmalarını,

– Seçim dönemi yayınlarının adaylara ve partilere ilişkin nefret söylemi içermemesini, yargılayıcı olmamasını,

– Bu süreçte, tüm parti ve adaylara adil ve eşit mesafeli bir yaklaşım sergilemelerini ve bu şekilde yer ayırmalarını,

– Seçim dönemi yasakları konusunda bilgilendirici yayın yapmalarını ve bu yasakların ihlal edildiği durumları kamuoyu ile paylaşmalarını,

– Seçim sürecinde yanlış bilgilendirme, manipülasyon, söylentiler ve algı yönetimi operasyonlarına karşı dikkatli olarak, yayınlamadan önce bilgilerin geçerliliğini başka kaynaklardan da doğrulamalarını,

– Seçim dönemi kampanyalarının odaklandığı ana meseleleri tanımlamakta yayın ekibine ve kamuoyuna yardımcı olması adına tarafsız uzmanların, akademisyenlerin ve sivil toplum kuruluşlarının fikirlerinden, eleştiri ve önerilerinden de faydalanmalarını, ayrıca, yine bu süreçte, seçim anketlerinin sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmadan önce, anketin kalitesini ve finansörlerinin kim olduğunu, bunun anketin bilimselliği üzerindeki etkisini dikkate almalarını,

– Medya kuruluşu yöneticilerinin ve sahiplerinin sonrasında kendilerinden siyasi içerikli bir karşılık beklenmesine neden olabilecek herhangi bir hediye ya da para kabul etmemelerini, böyle bir duruma şahitlik edilirse kamuoyunu konu ile ilgili bilgilendirmelerini,

– Aktif medya mensupları olarak herhangi bir seçim aktivitesinde yer almamalarını ya da herhangi bir partiye maddi bağışta bulunmamalarını, böyle bir duruma şahitlik edilirse kamuoyunu konu ile ilgili bilgilendirmelerini,

– Hiçbir ayrım yapmaksızın haberlerinde kamuoyunun beklentilerine yer vermelerini istiyoruz.”

Yeşil Gazete’nin önüne de bu teminat geldi. Ekip olarak “partilere eşit mesafede olma” kısmının hakkını veremeyeceğimize ancak “bu mesafenin adil olabileceği” konusunda hemfikir olduk. Bunun dışında talep edilenlerin etik habercilik anlayışıyla örtüştüğü konusunda uzlaştık.

Bilgi edinme hakkının da temel haklardan biri olduğunu unutmadığımız günler diliyorum.

Pelin Atakan

Fotoğraf: http://www.seymourduncan.com/

Palmiyeme dokunma !

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Karşıyaka Tramvay Projesi için sahil şeridindeki palmiye ağaçlarını taşıyacaklarını açıklaması Karşıyaka halkını ayağa kaldırdı. Alaybey – Mavişehir arasında planlanan 9,7 kilometrelik tramvay hattı için Karşıyaka’nın simgesi ve belleği niteliğindeki yaklaşık 1300 palmiye ağacının sökülerek başka noktalara taşınacağının öğrenilmesi üzerine sosyal medyada örgütlenen Karşıyakalılar’ın sayfası binlerce takipçiye ulaştı.

Palmiye Zinciri 

Sosyal medyada #1300AğacımaDokunma etiketi altında palmiyelerin taşınmasına karşı çıkanlar 17 Mayıs Pazar günü sokakta buluşmaya ve palmiyeler için zincir oluşturmaya hazırlanıyor. Binlerce İzmirlinin katılıp palmiyelerine sahip çıkmasının beklendiği zincirin ilk halkaları için saat 16.00’da Karşıyaka Nikah Salonu’nun önünde toplanılacak. Gazetesiyle, kitabıyla, bisikletiyle, topuyla, ailesiyle, piknik sepetiyle gelenler, sahildeki çimlerin üzerinde, palmiyelerin önünde alışık oldukları bir pazar günü geçirecek. Saatler 19.12’yi gösterdiğinde yani akreple yelkovan Karşıyaka’nın kurtuluş yılı olan 1912’nin rakamlarına geldiğinde İzmir halkı palmiyeler arasında elele tutuşarak palmiyeme dokunma diyecek.

palmiye kordon

Karşıyaka palmiyeleri için sosyal medyada sayfa açarak ilk çağrıyı yapan Karşıyakalı Nazım Erman Perk, pazar günü yapılacak palmiye zinciri eylemini ve Karşıyaka halkının ne istediğini Yeşil Gazete’ye anlattı:

“İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Karşıyaka Tramvay Projesi için palmiyelerimizin yerini değiştireceğini öğrenince sosyal medyadaki sayfayı açmaya karar verdim. Binlerce kişiye ulaştı. Ksk TV, Ksk Medya, Yıl 1912 facebook sayfalarının da desteğiyle büyüdü. Pazar günü saat 16.00’dan itibaren toplanarak bu palmiyelerin Karşıyaka halkı ve İzmir için ne kadar önemli olduğunu hatırlatacağız. Palmiyeleri kesmeyeceğiz, taşıyıp tramvay yapıldıktan sonra yerine koyacağız diyorlar. Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Bilimsel açıklamalar var, palmiyeler taşınırken zarar görecek, eskisi gibi olmayacak. Palmiyeme dokunma da tramvayını nasıl yaparsan yap diyoruz. Bu tepkimizin siyasetle ya da yaklaşan seçimle de bir ilgisi olmadığının altını çizmek isterim. Kalbimiz sadece palmiyelerde. Pazar günü renkli bir kalabalık olacağız ve onlar palmiyelerimizi taşımaktan vazgeçene kadar tepkimizi göstermeye devam edeceğiz. Karşıyaka Spor Kulübü taraftarlarını, Göztepe taraftarlarını ve tüm İzmir halkını bu zincire katılarak palmiyelerini korumaya çağırıyoruz.”

Bu ilk zincir değil!

1992 yılında Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur döneminde yine aynı bölgede 504 palmiye ağacı bu kez yol çalışması gerekçesiyle kesilmek istenmiş, İzmir halkı palmiye zinciri oluşturarak tepki göstermişti. Çakmur’un geri adım atmasıyla kesilmekten kurtulan o palmiyeler büyüdü, yirmi üç yıl sonra başka yere taşınma riski karşısında palmiye zinciri ruhu geri döndü. 1992 yılındaki eyleme katılan İzmir’in sevilen ve kente ait değerler için düzenlediği anma programlarıyla bilinen Karşıyakalı gazeteci Sancar Maruflu, “Ben tramvaya karşı değilim ancak belli ki bu güzergah iyi düşünülmeden belirlenmiş. İzmir’in sembolü olan palmiyeler hiçbir yere gitmesin, güzergah yeniden belirlensin.” dedi.

Karşıyakalı gazeteci – yazar Yaşar Aksoy ise, ‘Çocukluğumuz o palmiyelerin altında geçti, ilk dikildiği yılları dün gibi hatırlıyorum. Herkes çok üzgün. Karşıyakadan bir tek palmiyenin bile yerinin değişmesine karşıyım. Palmiyelerimize dokunmasınlar. Palmiyeleri Mutluluk Ormanı’na taşıyakacaklarmış. Kim gidecek mutluluk ormanına, herkes Karşıyaka’da mutlu olmak istiyor’ diye konuştu.

not

Aziz Kocaoğlu’ndan tweet

Sosyal medyadaki palmiyeme dokunma örgütlenmesi üzerine geçtiğimiz günlerde “Karşıyaka Tramvayı için ağaç kesimi olmayacak. Güzergah üzerindeki ağaçları taşıyarak yine Karşıyaka sahillerinde yaşatacağız” tweet i atan ama palmiyelerin bu taşınmadan zarar görmeyeceğine halkı ikna edemeyen Başkan Aziz Kocaoğlu, palmiye zinciri eylemine saatler kala twitter hesabında bu kez “İzmir’i İzmirlilerle beraber yönetme sözünü unutmuş değilim. Karşıyaka tramvay güzergahının değiştirilmesini istedim. Palmiyeler taşınmayacak.” yazdı.

Ekran başından sokağa çağrı

Bu tweet ‘Palmiye zinciri ruhuyla direndik ve yirmi üç yıl önce olduğu gibi yine kazandık” şeklinde yorumlansa da Karşıyaka halkı temkinli ve palmiye zinciri direnişini bilgisayar ekranından sokağa taşımaya kararlı. Palmiyelerini ve kente ait değerleri koruduklarını sadece yazarak değil yaşayarak ve anılarını hatırlayarak anlatmak isteyen Karşıyaka ve İzmir halkına, saat 19.12’deki palmiye zincirine katılma ve zinciri kurmadan önce sahildeki çimlerde günün ve palmiye gölgelerinin tadını çıkarma çağrısı yapıldı.

https://www.facebook.com/ksksahilibizimdir

Güneş Dermenci – Yeşil Gazete

Bize gerekenler: Toprak, yağmur, güneş, rüzgar ve aşk

En son ne zaman içtiğiniz bir bardak suyun, yediğiniz bir tas çorbanın hakkını verdiğinizi düşünerek kalktınız sofradan? Doğrulttuğunuzda yorgun argın bedeninizi, altınızdaki toprağı ne zaman hissettiniz? Tepenizdeki güneş teninizi yakarken ufak bir esintiye ne zaman şükrettiniz? Yüreğiniz aşkla dolarken daha ne kadar alabilir bu kap diye ne zaman düşündünüz? Yüreğimin aşkla dolma kapasitesini öğrenemedim belki ama şükranla doğrulurken topraktan ve bakarken ayaklarımın altındaki dünyaya; esen rüzgara, öten kuşa göz yaşları ile teşekkür ederek bu kapasitenin ne kadar da büyük olduğunu fark ettim. Bir köy var uzakta. Gittim. Gördüm. Yaşadım; aşkla, her bir anı için şükran duyarak yaşadım.

O köy Çanakkale’nin bir ilçesine bağlı bir köydü. Yeşil Gazete editörlerinden Durukan’ın da dahil olduğu bir kollektif olan Ormanevi’nde geçirdim Mayıs’ın ilk haftasını. Bir derenin kenarında bakarken akıp giden suya, içine girip bir müddet sonra arınarak çıkıp yine başka bir kenardan, başka bir insan olarak akıp giden suya bakmak gibiydi bu bir hafta. Su akıp gidiyor, hayat akıp gidiyor orada yine şimdi ancak ben kıyıdayım; şehre döndüm. O sudan içtiğim bir damlanın hatırasını saklıyorum hücrelerimde şimdi.

orman3
Meradan köye bakış. Fotoğraf: Zeliha Yıldırım

Köye giden yolu kendi elleri ile açıp sıfırdan bir hayat kurmuş kollektif. Yeni bir köy hayatı; her bir anın planlı olduğu, birlikte çalışan genç insanlardan oluşan bilmediğimiz, görmediğimiz bir aile hayatı. Bugüne kadar çekirdek aileyi ailemiz bellemiştik oysa ne de büyük olabiliyormuş o aile. Başta bu aile kavramını değiştirmiş kollektif. Akraba evleri dışında bu kadar uzun bir misafirlik yaşadığımı hatırlamıyorum. Misafirlik dediğime bakmayın herkesin aynı zamanda ev sahibi aynı zamanda misafir olduğu bir ev. Gönüllünün, stajerin, kollektif üyesinin, uzun dönem gönüllünün ne yapacağı ne yapmayacağı ne şekilde katkı sunacağı yani sorumluluklarının net olarak belirlendiği bir yaşam. Eve bir şekilde dahil olmuş herkesin birlikte çalışıp birlikte sofraya oturduğu bir yaşam kısacası. Sabah 8 kahvaltısı ile başlayan akşam ezanının eşlik ettiği yemek ile tamamlanan sıradan bir çalışma günü öğrenilmiş ne kadar çok yaşam düzenini altüst ediyor bilemezsiniz.  İş başı ne demek? İş çıkışı ne demek? Hayat ne zaman başlıyor ne zaman bitiyor? Sistemin belirlediği sabah gel; çalış, akşam git; yaşa düzenini alaşağı ediyor yani.

Dünyadaki eşitsizlikten uzak, yalın, huzurlu, naif ve özgür bir yaşamın olduğu yeryüzü cennetinde bir an yaşadım. Yüreğim toprakla, güneşle, rüzgarla ve aşkla yıkandı. Döndüm yüzümü dünyaya şimdi. Daha umutlu, yeni yollar açmaya hazır olarak.  Orda bir köy var uzakta; gitmeli, görmeli, yaşamalı. O kadim köyleri genç insan elleri ile başka bir bilinç ile yeşertmeli. Belki o zaman kurtuluruz nefretlerimizden, hırslarımızdan, korkularımızdan ve bunların yerine koyarız sevgiyi, aşkı, şükran duymayı.

Yaşanan başka birçok keyif ve mutluluk var ancak ne kadar anlatılsa eksik kalacağı muhakkak, tıpkı yukarıda yazdıklarımın lafügüzaf olduğu gibi. Bir teşekkür kabilinde olsun tüm o yolu açan güzel, genç, çalışkan ellere bu sözler.

(Yeşil Gazete)

“Türkiye’de Kadınlarla Ezilenlerin Tiyatrosu” kitabı çıktı

Tiyatro Boyalı Kuş genel sanat yönetmeni ve Türkiye Ezilenlerin Tiyatrosu Merkezi kurucularından Jale Karabekir‘in “Türkiye’de Kadınlarla Ezilenlerin Tiyatrosu: Feminist Bir Metodolojiye Doğru” adlı kitabı Agora Kitaplığı tarafından yayımlandı.

11222679_808281392574940_749964417980372789_nKitapta Ezilenlerin Tiyatrosu’nun yaratıcısı Augusto Boal‘ın hayatı ve Ezilenlerin Tiyatrosu‘nu nasıl kurduğu, dünyadaki kadın çalışmaları ve bir örnek olarak Hindistan’daki Jana Sanskriti hareketi ele alınıyor. Judith Butler‘in performatiflik kuramıyla Ezilenlerin Tiyatrosu ilişkisinin feminist bir metodoloji önerisi olarak sunulduğu kitapta Türkiye’de kadınlar için eğitim söyleminin ve sosyal hizmetlerin değişim süreçleri de tartışılıyor.

Jale Karabekir’in 2000-2012 yılları arasında gerçekleştirdiği kadın çalışmalarının değerlendirildiği kitapta, atölye ve gösteriler Okmeydanı‘nda Ezilenlerin Tiyatrosu çalışmalarına katılmış kadın katılımcıların sözleriyle birlikte okuyucuya aktarılıyor.

Karabekir’in kitabı Türkiye’de kadın çalışmaları alanında feminist bir saha araştırmasına dayanılarak yazılmış ilk özgün Ezilenlerin Tiyatrosu kitabı olma niteliği taşıyor.

(Yeşil Gazete)

Denizin derinliklerinde – Karin Karakaşlı

İstanbul’un keşmekeşinde vapur, çok kıymetli bir özgürlük aralığı bahşeder. Yan ya da üst açıkta oturduğumda, karayı ve orada beni bekleyen türlü çeşit işi unutup, bir süreliğine de olsa kendi içime dönerim. Çünkü deniz, doğanın en büyülü parçalarından biri. Çünkü denizin hepimize söyleyecekleri var.
Dalgalarla konuşur deniz. Fırtınada köpürür, kumsalda o biteviye sesiyle ruhu dinginleştirir. Kimileri sadece üzerinde, içinde salınmakla yetinemez, denizin derinliklerine dalar. Çünkü o derinlikler bizim bilinmezliğimizdir.

O derinliklerde bugünlerde ilginç şeyler yaşanıyor. Lübnan’daki Ermeni dalgıçlar, Akdeniz’in 35 metrelik derinliğinde 1915 Ermeni Soykırımı anısına büyük bir haç yerleştirdi. O cehennem günlerinde tecavüzden kaçarak kendilerini denize atan, bindirildikleri sallardan ve teknelerden atılarak boğulan, kaçırılan ve öldürülen Ermeniler anısına dikilen bu haç, denizin derinliğinde bambaşka bir etki yaratıyor. Zira burada inkâr politikalarından azade, en beklenmedik yerde karşıya çıkmanın yarattığı o sarsma kudretiyle donan haç, yüzyıllık acıyı hem en unutulmaz biçimiyle ölümsüzleştiriyor, hem de o devasa yükü, yerçekiminin olmadığı, insaflı ortamlara havale ediyor.

Denizlerdeki bir diğer çarpıcı yerleştirme örneği de Baltık Denizi’nde. Dünyanın en eski barış örgütlerinden biri olan İsveç Barış ve Arabuluculuk Topluluğu (SPAS), Rusya denizaltılarının İsveç sularına girmesini engellemek için ‘Şarkı Söyleyen Denizci Sualtı Savunma Sistemi’ni geliştirmiş. Bianet’in haberine göre Baltık Denizi’ne yerleştirilen ve üzerinde neon ışıklarıyla üstsüz bir denizci figürü olan kutu, mors alfabesiyle “Eğer eşcinselseniz, bu taraftan” mesajı veriyor. Kutudaki denizci figürünün altında ise “İsveç’e hoş geldiniz – 1944’ten beri eşcinsel” yazısı yer alıyor. 1944, İsveç’te eşcinselliğin suç sayılmaktan çıkarıldığı tarih olması açısından kayda değer. SPAS yetkilileri, bu düzeneğin, homofobinin çok yaygın olduğu Rusya’dan gelen gemileri kaçırmasını umuyor. Geçen yıl, Rusya denizaltılarının gizlice İsveç sularına girdiğine yönelik gelen ihbarlar ve Ekim 2014’te Stockholm takımadaları kıyısında şüpheli bir denizaltının görülmesi üzerine, Soğuk Savaş’tan sonraki en büyük ve en pahalı askerî operasyonu düzenlenmişti.

Birbirinden farklı bu iki örnek, karadaki kıstırılmışlığımıza, dayatılan yalanlara, düzenin oyunlarına verilen en anlamlı karşılık gibi geldi bana. Denizin bağışladığı özgürlük hissini bir de, yıllar önce, Luc Besson’un kült filmi ‘Derinlik Sarhoşluğu’nda (The Big Blue / Le Grand Bleu) duymuştum.

Bir dalgıcın otuz metre sonrası derin dalışlarda aşırı basınç nedeniyle normalin çok üstünde azotun kana karşıması üzerine ortaya çıkan narkoz ya da sarhoşluk benzeri bu his, aslında aşkınlık halinin ta kendisi. Burası bütün sınırların, hesapların, korkuların, beklentilerin noktalandığı yer. O film ise, Akdeniz kıyılarında birlikte büyüyen iki serbest dalış ustasının, Enzo ve Jacques’ın denizle farklı ilişkilerini gözler önüne seriyordu. Heyecan ve mutlak başarı arayışındaki hızlı Enzo’nun aksine, Jacques, insandan çok yunusa benzeyen haliyle bambaşka bir tutkunun, o aşkın halin simgesidir. Karada ise Johanna’nın Jacques’a aşkı vardır. Rekabet, bağlılık, kaybetme korkusu, rüya ve kâbuslar, hepsi birbirine karışır.

Kendisi de deniz tutkunu bir dalgıç olan ve çocukluğunu dalgıç öğretmeni olan anne babasıyla birlikte Yunanistan ile Yugoslavya arasında mekik dokuyarak geçiren filmin yönetmeni Luc Besson, Jacques’ın şahsında, insan denen varlığın sınırsızlığını, bitimsizliğini gösterir sanki. Ölümü de içine alan bir yaşama halinin ifadesidir bu.

Tıpkı doğanın bütün diğer harikalarında olduğu gibi, denizin derinlikleri de insan maneviyatına dair çok şey söylüyor. Tek mesele, doğa ile ilişkilenme, daha doğrusu onun mütevazı bir parçası olma cesaretini göstermekte. Zira, bir şeylerin içinde kaybolmak o kadar kolay göze alınabilen bir eylem değil. O kayboluş çok derin bir keşfin de müjdecisi. En gizli hakikat en dipte bekler. En ağır yükü sırtlamak için dünyevi kısıtlanmışlıklardan kurtulmak gerekir.

Denizin derinlikleri, nefessiz bırakan bir sarhoşluk eşliğinde gaflet uykularından uyanmamızı bekler. Hazır olduğumuzda içimize dalar, hiç bilmediğimiz bir ‘ben’imizle daha tanışırız. O ‘ben’, en tanıdık yabancıdır.

Karin Karakaşlı – AGOS