Ana Sayfa Blog Sayfa 3591

Gezegen ısınıyor, iklim değişiyor, Türkiye değişmiyor – Pelin Cengiz

Bu yıl 30 Kasım- 11 Aralık tarihleri arasında Paris’te toplanacak COP21 Zirvesi’nde (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı) gelecek dönemde dünyanın kaderini belirleyecek yeni bir iklim anlaşmasına imza atılması bekleniyor. Küresel sıcaklık artışının 2 dereceyi geçmemesi için atmosfere salınan sera gazlarının belirli bir seviyede sınırlandırılması, tespit edilmiş bulunan mevcut fosil yakıt rezervlerinin üçte ikisinin yeraltında bırakılması ve yenilenebilir enerjilere geçişin hızlandırılması gerekiyor.

Tüm bunların uygulamaya geçirilebilmesi için de COP21 Zirvesi’nde bağlayıcılığı olan, net hedeflere sahip, gezegenin geleceğini koruyacak ve iklim adaletini sağlayacak aynı zamanda Kyoto Protokolü’nün yerini alacak yeni bir iklim sözleşmesinin kabulü gündemde.

Birleşmiş Milletler, zirve öncesi UNFCCC’ye (BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) taraf olan ülkelerden INDC (Intended Nationally Determined Contributions) hedeflerini yani ulusal katkı niyetlerini açıklamalarını istemişti. Özetle, ülkeler düşük karbonlu kalkınma yaklaşımı kapsamında sera gazı emisyonlarını ne kadar, ne şekilde ve ne kadar süre içinde azaltacaklarının taahhüdünü sunmuş oluyor.

15

Peki, Türkiye açısından tablo nasıl şimdi biraz ona bakalım. Türkiye, 1 Ekim’de beş sayfalık ulusal katkı niyetlerini sundu. Türkiye’nin vaadi, 2021-2030 arasında sera gazı emisyon oranını, olağan senaryo çerçevesinde yüzde 21’e kadar azaltmak. 2030 itibariyle 1 milyar 175 milyon ton olarak öngörülen toplam sera gazı emisyonu, artıştan azaltım senaryosunda 929 milyon ton olarak öngörülüyor. Yani, Türkiye 2030’a kadar sera gazı emisyonlarını önce artıracak, sonra keyfi gelirse sınırlandıracak ya da azaltacak.

Ulusal katkı niyetleri belgesinde de yer verildiği üzere, 2012’de Türkiye’nin karbon emisyonu 440 milyon tondu. Bunda en büyük pay yüzde 70,2 ile enerji sektörüne ait. Sanayinin payı yüzde 14,3, atık sektörünün payı yüzde 8,2, tarımın payı ise yüzde 7,3. Türkiye’nin 2030 sonrası hedef diye verdiği rakam, 2012 seviyesine göre en az yüzde 111 artış anlamına geliyor.

Enerji alanında konan hedefler şöyle:

  • Güneş enerjisinden elektrik üretim kapasitesini 2030 itibariyle 10 GW’a yükseltmek,
  • Rüzgâr enerjisinden elektrik üretim kapasitesini 2030 itibariyle 16 GW’a yükseltmek,
  • Hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanır duruma geçmek,
  • 2030 yılına kadar bir nükleer santrali devreye almak,
  • Elektrik iletim ve dağıtım kayıplarını 2030 itibariyle yüzde 15’e çekmek,
  • Kamuya ait elektrik üretim santrallerinin rehabilitasyonunu yapmak.

Türkiye’nin sunduğu taahhütler de epey ilginç. Yetersiz güneş ve rüzgâr hedefleri dışında, çevresel hassasiyetlerden uzak hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanmak ve nükleeri de temiz enerji diye yutturmaya çalışmak epey sorunlu. “Kamuya ait elektrik üretim santralleri rehabilitasyonu” ifadesi de muğlâk bir tanım. Enerji verimliliğine yönelik tek bir hedef yok. Çalışan, planlanan ya da yapım aşamasındaki toplam 80 kömürlü termik santrale ilişkin de tek bir atıf yok. Çok matah hedefler sunmuş gibi Yeşil İklim Fonu gibi mekanizmalardan uluslararası finansal destek istiyor.

Başta kömür olmak üzere fosil yakıtlara giderek daha fazla bağımlı hâle gelen, bu uğurda yüzlerce insanını katletmekten çekinmeyen, bunların yanında üç tane nükleer santral inşa etmeye niyetlenen Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadele stratejisi yerine kalkınma hedeflerini sıralamış desek yeridir. Türkiye, kullandığı petrolün yüzde 90’dan fazlasını, doğalgazın tamamına yakınını, kaliteli taşkömürünün neredeyse tümünü ithal ediyor. Pek çoğu verimli çalışmayan, yüksek oranda fosil yakıta dayalı elektrik üretim tesislerin yanında farklı sanayi alanlarının yarattığı başka çevresel sorunlarla boğuşuyor.

Türkiye bu hâliyle ulusal katkı vermekten çok iklim mücadelesinde dünyanın sırtına yük olacak gibi duruyor.

Bu yazı taraf.com.tr/ den alınmıştır

29.Pelin Cengiz

 

Pelin Cengiz

[email protected]

Neden çoğalamıyoruz? – Işın Eliçin

Basın Konseyi öncülüğünde düzenlenen medya mensuplarına yönelik baskı ve saldırıları protesto etme amaçlı yürüyüş için, Medya Günlüğü başlığında “düşündürücü” sözcüğünü kullanmış (*) Nedenini yürüyüşe katılımın düşük olması olarak izah etmişler. Doğru, kalabalık değildik. Öyle ki, yürüyüşün başlayacağı söylenen saatten 15 dakika önce buluşma noktasına geldiğimde, Gürsel Tekin ve Sezgin Tanrıkulu ile onları çevreleyen 15-20 kişilik kalabalığa bakınca, bir anlık da olsa “CHP’nin bir toplantısının dağılışına mı denk geldim,” diye düşünmeden edemedim . Neyse ki sonra meslektaşlarım da gelmeye ve sayı giderek artmaya başladı. Ama evet, azdı katılım.

12

Nedenlerden biri duyurunun geç ve yetersiz yapılmış olması olabilir. Ben örneğin, Aslı Aydıntaşbaş’ın ilettiği e-posta vesilesiyle haberdar oldum. Sosyal medyada paylaştığımda arkadaşlarımdan biri, metnin altında yazmasına rağmen “kim organize ediyor yürüyüşü” diye sorma ihtiyacı duydu, zira yerli yabancı çok sayıda gazetecinin yer aldığı e-posta grubunda kimseye böyle bir çağrı gelmemiş, haberleri yoktu. Keza, yürüyüşe katılan bir başkası gece tesadüfen haberde duyup geldiğini söyledi. Yani biz medya mensupları değil dayanışma doğru dürüst birbirimizle haberleşemiyoruz bile korkarım.

Sonuçta, Hürriyet’in sistematik bir şekilde hedef gösterilip saldırılara maruz kalması yetmezmiş gibi Ahmet Hakan’ın fiziki şiddet kullanılarak susturulmak istenmesi üzerine, iyi niyetle ve yerinde bir çıkışla ancak muhtemelen telaşla ve üzerinde çok düşünülmeden örgütlenmiş bir etkinlik olduğu izlenimi yarattı bende.

Meslek örgütlerimizden Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Çağdaş Gazeteciler Derneği veDİSK Basın-İş’in de çağırıcılar arasında olmayışı bu izlenimimi güçlendiriyor. Acaba davet etmeyi unuttu mu Basın Konseyi? Bu örgütler gazeteciler arasında daha yaygın bir ağa sahip. Üstelik ay başında artan baskı ve sansür uygulamarına, fiziki ve sözlü saldırılara tepki olarak “Özgür Basın, Özgür Toplum İçin Dayanışma Çağrısı” yapıp biraraya da gelmişlerdi.

Katılımın azlığı üzerine düşünürken, daha temel bir soruna dikkat çekmek istiyorum: Dayanışmamızdaki ilkesel duruşun eksikliğine.

Halkın haber alma hakkını ve mesleğimizi savunurken ayrımcılık yapabiliyoruz. Bunu yazarken, bağımsız gazetecilik platformu Punto 24’ün Diyarbakır merkezli Dicle Haber Ajansı’na ve ülkenin tek Kürtçe günlük gazetesi olan Azadiya Welat gazetesine yapılan baskın üzerine 28 Eylül’de yaptığı çağrı var aklımda:

“Bütün  meslektaşlarımızı ve özellikle de Kürt basınına yapılan baskılar konusunda çok kritik bir duyarlılık sınavıyla karşı karşıya olan ana akım Türk medyasını Kürt meslektaşlarımızı yalnız bırakmamaya ve ortak bir ses çıkarmaya çağırıyoruz.”

Cumartesi günkü yürüyüş -ki Demokrasi, basın özgürlüğü ve can güvenliğimiz için elele omuz omuza biraraya geliyoruz diyerek düzenlenmişti-  ortak bir ses çıkarmak için iyi bir fırsattı. Ama Sedat Ergin kameralara demeç verirken, hemen başının üstünde Özgür Gündem gazetesini tutarak bu eksikliği gidermeye çalışan “korsan” eylemcimiz hariç, ne bir slogan ne bir pankart ne de bir açıklama görüp duyabildim Kürt meslektaşlarımızla dayanışma içeren.

Sonuç olarak, Medya Günlüğü’nün bence çok yerinde kullanmış olduğu ifadeye dönersek, kendimiz için talep ettiğimizi başkalarından esirgiyor oluşumuz, esas düşündürücü olan bu işte.

Bu yazı medyagunlugu.com/ dan alınmıştır

11

 

Işın Eliçin

Tüketici Topluluklarından Gıda Egemenliğine: Tüketim Kooperatiflerinin imkânı – Umut Kocagöz

Kadıköy’de bir tüketim kooperatifi kurmak için yaptığımız çalışmalarda genel olarak tüketim kooperatifleri ile ilgili çeşitli sorular ve yorumlarla karşılaşıyoruz. Bu yazıda bu sorulara bir takım cevaplar geliştirerek tüketim kooperatifi çalışmasının ne anlama geldiğini ifade etmeye ve tartışmaya açmaya çalışacağız.

Öncelikle, Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi’nin broşüründe yazıldığı haliyle[1], bu girişim bir “tüketiciler birliği” olmanın dışında, kendisini alternatif bir örgütlenme, bir topluluk olarak ifade etmekte. Bu açıdan, “bir iktisadi, sosyal ve politik model” olarak kooperatif, bireylerin yan yana gelerek oluşturduğu bir toplam olmanın dışında, sosyal, iktisadi ve politik muhtevası “başka türlü” olan canlı bir mekanizmadır.

10

Böylesi bir “alternatif model”[2] olma çabasında olan kooperatifler çeşitli ilkeler ile çalışıyor: doğal üretim, küçük üretici, karşılıklı katılımcı inisiyatif, aracısız ürün alışverişi bu ilkelerden bazıları. Bu ilkeler farklı kooperatifler tarafından farklı şekillerde ifade edilse de benzer bir derdi taşımaktadır.

Bazı genel soruları veya kuşkuları tartışarak başlayalım. Öncelikle, tüketim kooperatifi farklı aracı kategorileriyle karıştırılıyor. Bunun iki örneği, tartışmamız açısından uygun bir prototip olacaktır. İlki, “tüccar” diyeceğimiz, çiftçinin ürününü ucuza alma gücüne sahip bir sermayesi olan, kır ile kent arasındaki üreticiden-tüketiciye veya üreticiden tüketici için mevcut olan marketler ağına veya fabrika gibi ürün işleme tesislerine ürün tedarik eden aktördür. Tüccarlar, üreticinin ürününü emeği ve hakkı dışında, elindeki sermayesine ve üreticinin de ürününü satma zorunluluğuna dayanarak alır. Çok klasik bir rant ilişkisi burada açığa çıkmaktadır.

İkincisi kategori ise “küçük esnaf” olarak tabir edilen, pazar ilişkileri içerisinde kendi işinin patronluğunu yapan, küçük sermayedardır. Küçük esnaf (konumuz bağlamında, esas olarak “şarküteri”),ürünler için aracılık yapar, sergilenen ürünleri kendi kâr payı ile satarak dükkanını döndürür. Bir mağazası olması hasabiyle farklı tüccarlardan, veya doğrudan küçük üreticilerden ve aynı zamanda büyük şirketlerden ürün alır.

Bu iki kategorinin temel gayesi sermayesini büyütmek, devam ettirmek ve kâr elde etmektir. Bu kâr, kişisel fayda amacıyla kullanılır. Bu faydanın içinde yaşamı idame ettirmek ve kişisel harcamalardan yeni yatırımlar için sermaye birikimine kadar çeşitli kullanımlar mevcuttur.

Bunların dışında, yine aynı varlık amacı ile çalışan, ancak sermaye birikimi ve yapısı itibariyle çok daha büyük organizasyonlar olan büyük şirketler vardır. Örneğin, büyük bir şirket çiftçilerin hangi ürünü üretecekleri ve ne kadar üreteceklerine karar vererek hem üretim piyasasını belirler/yönlendirir, hem de reklamlar ve promosyonlar ile tüketim alışkanlıklarını, tüketim ilişkilerini belirler. Bu şirketler aynı zamanda kendi dağıtım ve satış ağları ile alışveriş ve tüketim alışkanlıklarının hangi mekanlarda ve nasıl gerçekleşeceğini belirleme gücüne sahiplerdir.

Bu üç kategori, hem küçük üreticinin hem de kentli tüketicinin ne tüketeceğini ve nasıl tüketeceğini belirleyen pazarın temel dinamikleridir.

Küçük üretici ise, ister bir çeşit birlik altında olsun (kooperatif, sendika, oda) isterse de bağımsız ve tek başına olsun, kendi üretim aracına sahip olan, rant ilişkisi dışında konumlanmış, kendi üretim aracında çoğunlukla kendisi çalışan sosyal kategoriyi ifade eder.

Bu açıdan küçük üretici, kendi üretim araçlarına ve kendi emek güçlerine sahip olmaları bakımından çok klasik anlamda işçiden, tüccardan, toprak ağasından ve şirketten farklıdır. Çiftçiler, patronsuz fabrikalar, kooperatifler, kolektif çalışan atölyeler, butik üreticiler bu kategori içinde düşünülebilir.

Küçük üreticiler, üretim kabiliyetlerini ve güçlerini geliştirmek için farklı üreticilerle işbirliği yapabilir. Hatta çok büyük kooperatifler halinde, kendi çaplarında üretim koşullarını ve ilişkilerini yönetebildikleri mekanizmalar geliştirebilirler.[3] Bir çok durumda toplumsal ilişkilerin, pazar ilişkilerinin zoruna ve müdahalesine açık, onun dayatmaları ve koşullarıyla karşı karşıyadırlar. Buna karşın, kendi üretim araçlarına sahip oldukları için kendi dağıtım-tüketim ağlarını oluşturma ve geliştirme olasılıkları vardır. Bu olasılık, bir olanak olarak düşünüldüğünde, üreticiler ile ürünleri kullanacak kişiler arasında kurulacak doğrudan ilişki, başka türlü bir ilişkinin temel zemini olarak düşünülebilir.

Doğrudan küçük üretici ile çalışan bir tüketim kooperatifi, öncelikle, küçük üreticileri destekleme prensibi ile çalışmaktadır. Küçük üreticiyi desteklemek, kendi üretim araçlarına sahip insanların üretim araçlarına sahip olmaya devam edebilme koşullarının desteklenmesi anlamına gelir. İlk bakışta bu “destekleme” faaliyeti bir çeşit “savunma” gibi görünebilir. Kapitalist üretim tarzına dayanan toplumlarda küçük üreticilik sürekli olarak tasfiye olmakta, nüfusun büyük çoğunluğu “işçileşmekte”, kendi emeğinin egemenlik koşulları ortadan kalkmaktadır. Küçük üreticinin yerini alan şirket hegemonyası, yukarıda ifade ettiğimiz şekilde neyin üretileceğini, nasıl üretileceğini ve nasıl tüketileceğini belirlemektedir. Başka bir ifadeyle toplumun şirketleşmesi veya şirket mantığının topluma yayılması, büyük şirketlerin ve şirket zihniyetinin, insanların nasıl yaşanacağını belirlemesi anlamına gelmektedir. Küçük üreticinin “desteklenmesi”, bu bağlamda şirket egemenliğine karşı bir direniş imkanı açmaktadır.

Örneğin gıda alanında, gıdanın şirketleşmesine ve şirket egemenliğine karşı çiftçilerin desteklenmesi, sağlıklı ve ucuz gıdanın üretim koşullarının savunulması anlamına geliyor. Çiftçiler, şirketlerin ve pazarın egemenliği dışında üretim yapabilme imkanına sahip olduğu sürece, bilge köylü tarımını devam ettirebilme, yerli ve ekolojik tohum kullanabilme, toprağın verimi ve ihtiyaçlarına göre üretim yapabilme durumunu devam ettirebilir. Bu durum, çiftçilerin borçlanma ve şirket çıkarları için üretim yapma durumlarına karşı çıkmanın, aynı zamanda da gıda üreticisi olmayan kişilerin sağlıklı ve ucuz gıda ihtiyaçlarını temin etmelerinin bir koşulu olarak düşünülebilir.

Bu bağlamda tüketim kooperatiflerinin bir örgütlenme stratejisi ve deneyimi olarak düşünülme imkanı ortaya çıkıyor.[4] Örneğin, tüketim kooperatifi, esnaf ve tüccardan şu koşullarda ayrılır: ilkin, bireysel kâr amacı gütmez; başta kendi üyeleri olmak üzere bütün toplumun çıkarını gözeten bir örgütlenmeyi teşvik eder. Toplum için alternatif bir tüketim ilişkisi kurmakta öncülük ederek pazarın ve şirketlerin egemenliğine karşı, yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, üreticinin ve tüketicinin beraberliğini ve çıkarını savunur.

İkinci olarak, tüketim kooperatifi aracılık veya tüccarlık yapmaz. Tüketicilerin ne tüketmek istediğini kendi içinde ve üreticilerle beraber tartışmasına vesile olur. Üretici-tüketici ikiliğine karşı alternatif ve katılımcı mekanizmalar geliştirir.[5] Piyasa ve şirket basıncına karşı üretici-tüketici beraberliğinde başka bir egemenliğin gelişmesine katkı sunar. Tam da bu nedenle, tüketim kooperatifleri ne sadece küçük üreticiyi “destekleyen”, “hayır işleyen” bir kurumdur, ne de tüketicilere “hizmet verme” bilinciyle çalışır.

Tüketim kooperatifi çalışmaları ilk başta bir çeşit “alışveriş topluluğu” görüntüsü verebilir. Fiilen de bu böyledir. Üretici ağları oluşturma, listeler yapma, ağa katılacak tüketici sayısını genişletme, kooperatif fikrini tartışmaya açma ve yaygınlaştırma, kooperatif gönüllü sayısını arttırma ve bunun için de pratik olarak kooperatif çalışmalarının yapıldığı “sipariş paketleri” hazırlama, “tadım etkinlikleri” düzenleme gibi örnekler geliştirilir. Bu tarz bir çalışmanın kooperatif şeklinde örgütlenebilmesi için geniş bir üretici ağı ve ürün yelpazesine, yapısal olarak oturmuş ve iyi çalışan bir organizasyona, güçlü bir tüketici ağına ve bütün bu işleri organize edecek kooperatif gönüllülerine ihtiyaç vardır. “Tüketici” pozisyonunu değiştiren bu deneyim, “yarı-üretici” olma pozisyonun oluşması sürecini ifade eder.

Üçüncü ve bir açıdan asıl önemli husus, kooperatif gönüllülerinin bir ticari işletmedeki gibi “çalışan” olmama pozisyonudur. Tüketim kooperatifine herkes katılabilir, herkes gönüllü olabilir. Bunun nedeni, bu kooperatif fikrinin toplumdaki örneğin gıda ihtiyacı olan herkesi yatay olarak kesmesi ve bu açıdan herkesin bu konuda karar verme hakkının olmasıdır. Bu hakkın kendisi, farklı ihtiyaçlar, amaçlar, zevkler veya güçleri kapsyan grupların birbirini dışlamasını değil, birbirleri arasındaki mevcut ama gizli çatışmanın açığa çıkmasını ifade eder. Bir ürünün nereden alınacağı ve neden o ürünün alınacağı sorusu basit bir tartışma denkleminden çıkarak pedagojik bir sürece mahal verir. Çünkü hangi ürünün alınacağı, bu ürünün hangi üreticiden alınacağı, toplumun bütün sorunlarını içinde barındıran, toplumun yeniden üretiminin nasıl olacağı konusunda karar vermeyi zorlayan, doğrudan politik bir meseledir.

Bu politik nitelik, tüketim kooperatifini, tüketicilerin bir araya geldiği ve gönüllü hizmet sunduğu bir topluluk olmaktan çıkarır. Ürünler üzerine yapılan politik tartışmanın kendisi, üretici ve örgütlü tüketiciler arasındaki karşılıklı inisiyatifi geliştirirken, tüketim kooperatifi çalışmalarına katılan herkesin alınan kararlara katılmasını, oluşacak toplumsal faydanın nasıl yönetileceğini belirlemesini mümkün kılar. Bu, başta gıda olmak üzere toplumsal yaşantıda egemenliğin tesis edilmesinin temel adımı olarak düşünülebilir. Bu açıdan tüketim kooperatifi örgütlenmesi, toplumun kuruluşuna aktif katılım göstermek işlevini görür. Başta kooperatif üyeleri ve dostları olmak üzere, kooperatifin kapsama alanı[6] içerisindeki herkesin çıkarlarının savunulması ve örgütlenmesi anlamına gelir. Tüketim kooperatifleri, nihai olarak kâr amacı gütmez; ancak bir sivil toplum kuruluşu değildir. Kendi katılımcılarının özgücüne dayanan, toplumsal faydayı ve kendini sürdürmeyi hedefleyen bir sosyal örgütlenmedir. Bu açıdan, ortaya bir “artı-değer” çıktığı anda bu değerin kendisi açık ve şeffaf biçimde, toplumsal fayda için kolektifleştirilir.

Bu bağlamda tüketim kooperatifleri, küçük tüketici grupları olarak başlayıp da gıda egemenliği ve toplumsal egemenlik mücadelesinin bir aktörüne dönüşebilecek, kır-kent emek hareketinin ve toplumun kurucu öznelerinden biri olabilecek bir imkan barındırmaktadır. Farklı çalışma alanlarında, pratik ve kitlesel bir çalışma imkanı sunan kooperatifler, birbirleriyle dayanışma içinde[7], başka türlü bir toplumun kuruluşu için önemli bir sosyal imkan olarak düşünülebilir.

[1] Bu broşür için bknz: https://www.facebook.com/KadikoyKoop

[2] bknz: Pınar Ertör Akyazı, “Bir alternatif iktisadi model olarak BÜKOOPhttp://www.bukoop.org/?p=976

[3] bknz: “Katalunya’da Kooperatifçilik” https://www.youtube.com/watch?v=9RBzTsCuJSU

[4] bknz: Umut Kocagöz, “Kooperatif Fikrini Strateji Bağlamında Düşünebilir miyiz?http://mustereklerimiz.org/kooperatif-fikrini-strateji-baglaminda-dusunebilir-miyiz/

[5] bknz: Abdullah Aysu, “BÜKOOP Bir Heyecandır”, http://www.bukoop.org/?p=58

[6] Kapsama alanı ifadesi için bknz: “Politik bir İmkan Olarak Forumhttps://gayriresmibogazici.wordpress.com/2013/12/16/politik-bir-imkan-olarak-forum/

[7] bknz: Onur Erem, “Teoriyi Pratiğe Çevirmek: Kooperatifleşmehttp://www.birgun.net/haber-detay/teoriyi-pratige-cevirmek-kooperatiflesme-81189.html ve Umut Kocagöz, “Direnişi Kooperatifte Dokumakhttp://bianet.org/biamag/yasam/151522-direnisi-kooperatifte-dokumak

 

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

14

 

 

Umut Kocagöz

Mezopotamya Ekoloji Hareketi barış tohumlarını Seferihisar’a getirdi

1.Urla Tohum Takas Şenliği‘ne Mezopotamya Ekoloji Hareketi Yerel Tohum Komisyonu da katılımcı olmak üzere İzmir’e geldi.

8a
Tunç Soyer, Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden Erkan Özgen’e 2016 baharında gerçekleşmesi planlanan 1. Diyarbakır Tohum Takas Şenliği içn destek sözü verdi

Mezopotamya Ekoloji Hareketi Genel Basın Yayın Koordinasyon sorumlusu Erkan Özgen, Barış Tohumlarını Diyarbakır Sur ilçesiyle kardeş şehir olan Urla’nın komşu ilçesi Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’e sundu.

Tunç Soyer, barış tohumlarını büyük bir memnuniyetle kabul etti ve bu günlerde barışa ve kardeşliğe çok daha fazla ihtiyacımız olduğunu vurguladı.Yapılan fikir alışverişi sonunda 2016 baharında Diyarbakır’da ilk kez bir Yerel Tohum Takas Şenliği yapılması için fikir birliğine varıldı.

Batı ve Doğu yerel tohumların kardeşliğinin buluşmasında Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, Diyarbakır’da gerçekleşmesi planlanan Tohum Takas Şenliği’ne her türlü desteği sağlayacaklarını belirtti.

 

Haber: Göknur Yazıcı

(Yeşil Gazete)

1. Urla Tohum Takas Şenliği’nde Lice Domatesi tohumları – Göknur Yazıcı

1.Urla Tohum Takas Şenliği, 4 Ekim Pazar günü tarihi Malkaca Pazarı’nda gerçekleştirildi..Çevre illerden ve köylerden gelen pek çok yerel tohum grupları etkinliğe katıldı.Çok uzaklardan Diyarbakır’dan Mezepotamya Ekoloji Hareketi Yerel Tohum Komisyonu barış Tohumlarıyla etkinliğe ilk kez katıldı. Yerel tohum takas şenliği  ilk kez 2010 yılında Torbalı Karaot köyünde yapıldı.Urla’da yapılan bu şenlikle Türkiye genelinde yaygınlaşan Yerel Tohum Hareketi dolayısıyla Tohum Takas şenliklerine bir yenisi daha eklendi.

7

 

Ege Üniverisitesi Tarım Ekonomisi Öğretim üyesi ve Türkiye genelinde Yerel Tohum Hareketini yaygınlaştıran ve Yerel Tohum Takas Etkinliklerinde danışmanlık yaparak her türlü desteği sağlayan Prof.Dr. Tayfun Özkaya konuşmasında yerel tohumların insan yaşamında ki önemine ve dev tohum şirketlerin hegemonyasına değindi.

Tohum Takas Şenliği gelecek yıl Diyarbakır’da

5a

Daha sonra çocuklar gösteriler yaptılar ve tohumlar takas edildi.Tohum getirmeyen ziyaretçilere de tohumlar verildi.Öğle yemeğinden sonra etkinlik grupların söyleşileriyle devam etti. Bu doğrultuda Diyarbakır’da 20016 baharında  ilk kez bir Tohum Takas Etkinliğinin yapılmasına karar verildi  Doğu Anadolu bölgesinde çok azda olsa yerel tohum çalışmaları yapılmasına rağmen  bu güne kadar hiç Tohum Takas Şenliği hiç yapılmamıştı

Bu etkinlikle alınıp satılması yasaklanan tohumlar değişim yoluyla elde edilerek üretimde kullanılıyor ve böylece gelecek kuşaklara aktarılabiliyor.

En büyük ilgi Lice Domatesi’ne

4a

Ziyaretçiler en çok ilk kez şenliğe katılan Mezepotamya Ekoloji Hareketi standına ve özellikle başta Lice domatesi olmak üzere getirilen barış tohumlarına ilgi gösterdiler. Sergilenen bütün tohumlar tükendi.

Etkinliğe katılan gruplar tanışıp kaynaşarak küreselleşen dünyada hegemonya kuran dev şirketlere karşı güç birliği yapıyorlar. Bu anlamda Diyarbakır ve daha sonra o bölgedeki diğer illerde bu hareketin yaygınlaşması ve şenlikler yapılması ülke genelinde yaşamsal değeri olan yerel tohumların önemi konusunda farkındalık yaratacaktır.

Gıda tröstlerine karşı Yerel Tohum Hareketi

6a

Dev tohum şirketlerinin hegemonyası ve devletlerin bu yöndeki politikaları tüm dünyada yerel tohumları bitme noktasına getirmişitr. Buna dur demek için  Yerel Tohum Hareketi bir çok ülkede yaygınlaşmaktadır. Küçük üreticilerin kendi tad alışkanlıklarından dolayı yerli tohumlarla üretim yapmaları  az da olsa bu tohumların günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır. İşte bu alanda faaliyet gösteren yerel tohum dernekleri ve toplulukları bu tohumları çoğaltıp yaygınlaştırarak gelecek kuşaklara aktarmayı hedeflemektedir.

Köylerde yerel tohum araştırmaları yapılırken çok ilginç durumlarla karşılaşılmaktadır. Öleceğini bilen bir kanser hastasının sakladığı tohumlar öldükten sonra yaygınlaştırılmak üzere dağıtılmış ve 63 yıldır kullanılan tohumlar bulunmuştur.

Bu da gösteriyorki ülke genelinde yapılacak kapsamlı bir çalışmayla pek çok yerel tohuma ulaşılabilir. Dolayısıyla yerel tohum hareketine ivme kazandıran tohum takas şenlikleri farkındalık yaratma açısından çok önemlidir.

9.Göknur-Yazıcı

 

 

Göknur Yazıcı

Kaldırım Serçesi İstanbul’da: Edith Piaf 100 Yaşında – Jale Karabekir

Fransa’nın efsanevi divası Edith Piaf’ın doğumunun 100. yılını kutluyoruz. Bu yazıda Edith Piaf’ın kız kardeşi Simone Berteaut’nun kaleme aldığı “Kaldırım Serçesi: Edith Piaf” adlı kitaptan yola çıkmaya çalışacağım.

piaf kitap kapak1969 yılında yayınlanan bu biyografi 2007 yılında Aydın Emeç’in çevirisiyle Agora Kitaplığı’ndan Türkçe’ye kazandırılmış. Akıcılığı ve roman tadında örgüsüyle Edith Piaf’ın yaşamını çocukluktan beri yanında olan ve belki de Edith Piaf’ın belleği olarak nitelendirebileceğimiz Simone’un (Piaf kız kardeşine Momone der) dünyasından okuyor ve bu iki kız kardeşin hayatına tanıklık ediyoruz sayfalar boyunca…

“Hep erkekleri yüzünden ortaya çıkan kopmalarımıza katlanırdı, ama hayatını birlikte yaşamış gibi öğrenmem gerekirdi.

‘Bilmen gerek, Momone, anladın mı? Sana hemen anlatmalıyım. Sonra bu kadar iyi hatırlayamam. Sen benim belleğimsin. Dikkat et bunun için. Hiç bir şeyi unutma.’

Ben de hiç bir şeyi unutmazdım, çünkü ara sıra, belki aylar sonra sorardı bazı şeyleri.”

Edith ve Simone
Edith ve Simone

Simone Berteaut ve Edith Piaf… Aynı babadan ayrı annelerden iki kardeş, iki dost… Piaf’ın yaşamı, sözleri, şarkıları, aşkları Simone’un sözleriyle canlanıyor, sanki bir roman okuyormuşçasına okuyucuyu sayfalara gömüyor. Kitabı okurken uzun bir süre bu yaşanmışlıkların nasıl bu kadar iyi hatırında kaldığına inanamıyor insan, ama kitabın yarısını bitirdikten sonra anlıyoruz aslında. Edith’in nasıl Simone’a her şeyi aktardığını, onu kendi belleği olarak kullandığını. İşte biz de anca bu şekilde bu biyografinin her kelimesine inanıyor, o kelimelerin büyüsüne kapılıyor, Edith’in acılarını yüreğimizde hissediyoruz.

“Birlikte yaşadığımız hayatın bir uyuşturucu madde kadar güçlü olduğunu anladım; bundan vazgeçmek kolay değildi.”

Edith’in Piaf’a Yolculuğu

Fransa’nın divası Edith Piaf 19 Aralık 1915’te Paris’te doğar. Annesi sokak şarkıcısı, babası da sokak akrobatıdır. Babası “Edith herkes gibi doğmadı” diye aktarır kızının doğumunu. Hastaneye yetişmeye çalışırken “Belleville sokağı 72 numaranın önündeki bir sokak fenerinin dibinde, bir polis pelerini üzerinde dünyaya geldi kızım” diye anlatır. Kaldırımda doğan bu bebeğe kulağa kibar gelecek, herkesin dikkatini çekecek bir isim koyar annesi: Edith! Bu isim 12 Aralık’ta Almanlar tarafından kurşuna dizilen genç bir İngiliz kadın casusun, Edith Cavell’ın anısına seçilir.

edith1

Savaş döneminde annesi tarafından terk edilen Edith, babası da askerde olduğu için çocukluğunu babaannesinin işlettiği genelevde geçirmek zorunda kalır. Üç yıl boyunca gözleri görmeden yaşar. Bir gün mucize eseri Aziz Therese’ye yapılan adaklar sonucu ışığı görür. İlk gördüğü şey ise, piyanonun tuşlarıdır.

“Seslerin biçimleri, yüzleri, hareketleri var. Bir ses insanın avucundaki çizgiler gibidir, kimseninki başkasına benzemez.

(…)

Karanlıkta geçen bu sürenin, bana başkalarından değişik bir duyarlılık kazandırdığını düşünmüşümdür hep. Çok daha sonra, bir şarkıyı işitmek, iyi ‘görmek’ istediğimde gözlerimi kapardım. Şarkıyı ta içimden, bağrımdan, karnımdan koparıp çıkarmak istediğimde, çığlığın çok uzaklardan gelmesi gerektiğinde gözlerimi kapardım.”

Kaldırımda doğan Edith, çocukluğunun büyük bölümünü babasıyla sokaklarda geçirir ve daha sonra sokaklarda şarkı söylemeye başlar. Kendisinden üç yaş küçük kız kardeşi Simone’u annesinin elinden alarak birlikte yaşamaya başlarlar. Kaldırımda doğan bu divanın ilk sahnesi de kaldırımdır. Sokaklarda şarkı söylerken Louise Leplée Edith’i keşfeder. Leplée Edith’in isim babası olacaktır: Doğum ismi olan Édith Giovanna Gassion’dan Edith Piaf’ı (Piaf Fransızca’da serçe anlamına gelir) yaratır. Edith Leplée’yi babası gibi sever, öğütlerini dinler.

“Ünün pek hızlı yayılıyor, ipin ucunu kaçırabilirsin, yalnız kalmaman gerekir. Hâlâ bir çocuksun, safsın, bu meslektekiler kötüdür, çok kötü. Yalnız pençeler ve tırnaklar değil, belden aşağı kalleşçe vurulan yumruklar da vardır.”

piaf460

Ancak Leplee’nin beklenmedik bir şekilde öldürülüşü, Edith’in şöhretine gölge düşürür. Basın ve halk bu cinayetten Edith’i sorumlu tuttukları için, Edith Paris’te ve turnede zorluklar yaşamaya başlar. Edith’i keşfeden ve Piaf ismini veren Leplée’dir, ancak Raymond Asso’nun çalıştırmasıyla Edith, Edith Piaf olacaktır.

“Edith’in gerçekten göz göre göre değiştiğini gördüm. Onu seyretmek bana film seyretmek gibi geliyordu. Eciş bücüş bir tırtılın kelebeğe dönüşmesini gösteriyorlardı sanki filmde, önce yapışık, hafiften oynayan kanat uçları görünür. Bunun ne olduğu pek anlaşılmaz. Sonra büyür, gelişir, açılır ve birden uçmaya hazır hale gelir, ipek gibidir, kadifedendir, başarıya ulaşmıştır.”

Edith, Aşkları ve Marcel Cerdan

New York’ta tanıştığı Dünya Boks Şampiyonu Marcel Cerdan ile büyük bir aşk yaşarlar. Marcel’in evli olmasına rağmen bu aşk büyür. Kitapta bu aşkın neredeyse tüm detaylarına yer verir Simone… Bu aşkın karşı konulamaz bir gücü vardır aşıklar arasında, her türlü güçlüğü, imkansızı yenen bir aşk… Ta ki, Marcel’in Paris-New York uçak kazasında ölmesine kadar… Edith onu uçağa binmeye zorlayan kişi olarak görür kendisini ve yıllarca suçlar… Marcel’in öldüğü gün Versailles’de konserini iptal etmez Edith.

“Versailles tıklım tıklım doluydu. Edith, her zamankinden küçük, her zamankinden yitik, ışık halkasına girdiğinde bütün salon ayağa kalktı ve onu alkışladı.

Bunun üzerine, Edith Şunları söyledi:

‘Hayır ben alkış istemem. Bu gece Marcel Cerdan için söylüyorum. Yalnız onun için.'”

edit ve marcel
Edith ve Marcel

Marcel’in ruhuyla konuştuğuna inandığı üç ayaklı masa onunla her yere birlikte gider. Neredeyse üç yıl boyunca bu masa onun Marcel ile iletişim yoludur. Marcel’in eşi ve çocuklarıyla tanışır, onlarla dost olur. 1949 yılında Marcel için, bestesini Marguerite Monnot’nun yaptığı Hymne à l’amour’un sözlerini yazar:

Eğer hayat seni benden alırsa,
Eğer ölürsen, benden uzak kalırsan
Beni seviyorsan sorun değil
Çünkü ben de ölürüm
Sonsuzluk bizim olur
Büyük enginliğin maviliğinde
Cennette hiç bir dert kalmaz
Sevgilim inan ki eğer birbirimizi seviyorsak.
Tanrı sevenleri kavuşturur.

Kazalar, Hastalıklar, Şarkılar, Albümler

Büyük aşkı Marcel’in ölümünden sonra şanssızlıklar Edith Piaf’ın peşini bırakmaz. Yaşamı boyunca dört araba kazası geçiren Piaf’ın, kemik kırığı tedavileri sırasında ve ameliyat sonrasında aldığı morfinlere bağımlılığı gelişir.

“Her kazada, her büyük acıda, şarkı söyleyebilmek için Edith’in morfine ihtiyacı vardı. Onu öldüren bir kurtarıcıydı bu!”

1951’den 1963’e kadar, Edith dört otomobil kazası, bir intihar teşebbüsü, dört uyuşturucu madde ve alkol kürü, bir uyku kürü, üç karaciğer koması, bir sinir krizi, iki delilik nöbeti, yedi ameliyat, iki zatürre, bir akciğer ödemi geçirir. Edith Piaf büyük aşkı Marcel Cerdan’ı hiç bir zaman unutamaz, ancak 1962’de kendisinden yirmi yaş küçük Theo Sarapo ile evlenir.

“Görüyorsun ya, Momone; aşkla çok düşüp kalktım, ama bir tek adamı sevdim. O da Marcel Cerdan’dı. Hayatım boyunca da bir tek erkeği bekledim, O da Theo Sarapo’ydu.”

Edith ve Theo
Edith ve Theo

Edith Piaf’ın son galası 25 Eylül 1962 tarihinde Olympia’da gerçekleşecek galasından iki gün önce, En Uzun Gün filminin prömiyeri için Eyfel kulesinin tepesinde şarkı söylemesiyle gerçekleşir.

Yakalandığı karaciğer kanserine yenik düşen Edith Piaf 10 Ekim 1963’te aramızdan ayrılır. Yaşadığı hayat biçiminden ötürü Katolik Kilisesi cenaze merasimi yapmayı reddeder. Onlarca şarkıya hayat veren Piaf’ı, kaldırımda doğan, konservatuarı ve ilk sahnesi kaldırım olan bu “Kaldırım Serçesi”ni on binlerce seveni, hayranı, seyircisi, dinleyicisi Paris sokaklarından yolcu eder.

Yerevan Devlet Gençlik Tiyatrosu’ndan Edith Piaf-Marcel

Edith Piaf'ı Edith Piaf’ın yaşam öyküsü döneminin birçok kadın sanatçısıyla benzerlik gösterir. Clarissa P. Estés “Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler” adlı kitabında Janis Joplin, Edith Piaf, Marilyn Monroe vb. sanatçıların topluma “uymaya çalışma, ölçüsüzleşme, durumama” ve alkol, uyuşturucu gibi bağımlılıklarla mücadele ettiklerine değinir. Cahide Sonku, Afife Jale gibi sanatçılarımızın da bu durumla mücadele ettiklerini biliyoruz. Genel sanat yönetmenliğini yaptığım feminist tiyatro Tiyatro Boyalı Kuş’un 2013 yılında sahneye koyduğu Melek oyunu da benzer bir durumu anlatıyordu. Oyun cumhuriyet döneminin ilk kadın oyuncularından biri olan Melek Kobra’nın hayatından yola çıkarak Rüstem Ertuğ Altınay tarafından yazılmıştı. En büyük aşkı Ferdi Tayfur’a olan özlem ve sitemi, kokain bağımlılığı ve tüberkülozla mücadelesi tiyatro, sinema, operet ve dublaj sanatçısı Melek Kobra’yı 24 yaşında bu hayattan koparmıştı. Tiyatro Boyalı Kuş’un 15. yılını kutladığımız bu yıl, Yerevan Devlet Gençlik Tiyatrosu’nun ‘Edith Piaf-Marcel’ oyunu bu anlamda bizler için de farklı bir önem taşıyor.

Şişli Belediyesi Kent Kültür Merkezi’nde 15 ve 16 Ekim’de sahnelenecek olan ‘Edith Piaf-Marcel’in yönetmeni Hagob Ghazanchyan, Piaf’ı canlandıran ise ödüllü genç oyuncu Mariam Ghazanchyan. ‘Edith Piaf-Marcel’ adlı müzikli oyun, Edith Piaf’ın en büyük aşkı olan Dünya Boks Şampiyonu Marcel Cerdan’ın ölümünden sonra yaşadıklarını konu alıyor. Oyunda Edith Piaf, 1949 yılında bir uçak kazasında hayatını kaybeden Marcel Cerdan’la iletişime geçmek için tinsel ve hayali bir dünya kuruyor. Ve bu tinsel ve hayali dünyada Marcel’e, birer duaya dönüşen şarkılarıyla ulaşıyor. Piaf’ı canlandıran Mariam Ghazanchyan’ın dudaklarından oyun boyunca sadece tek bir kelime süzülüyor: M-A-R-C-E-L!

Efsanevi şarkıcı Edith Piaf’ın 100. yaşını kutlayan ‘Edith Piaf-Marcel’, aynı zamanda Türkiye’de sahnelenecek ilk Ermenistan yapımı oyun olma niteliğini taşıyacak. Mariam Ghazanchyan’ın tek kişilik müzikli performansı, Piaf’ın Fransızca şarkılarıyla Marcel’e olan aşkını ve özlemini anlatacak.

Piaf’tan bir şarkıyla yazımı sonlandırayım: Non, je ne regrette rien…

Kitap: Simone Berteaut, Kaldırım Serçesi: Edith Piaf, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2007

Oyun: Yerevan Devlet Gençlik Tiyatrosu, Edith Piaf-Marcel

Reji: Hakob Ghazanchyan

Oynayan: Mariam Ghazanchyan

15 ve 16 Ekim 2015, Saat: 20.30, Şişli Kent Kültür Merkezi

Edith Piaf-Marcel oyununun tanıtım videosu:

Biletler: http://www.mybilet.com/event/18859/edith-piaf-marcel/

* Yazıdaki alıntılar Simone Berteaut’un Kaldırım Serçesi: Edith Piaf kitabındandır.

Yazı: Jale Karabekir

(Yeşil Gazete)

Evdeki enerji tüketimimizi, var olan seçenekleri daha akılcı kullanarak dönüştürebiliriz

Chris Mooney tarafından The Washington Post‘ta yayınlanan  yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Elif İlik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bu senenin başında, çatı güneş enerjisinden bu yana, ev enerjisine ilişkin en büyük değişikliklerden biri yaşandı. Tesla Motors Powerwall adlı bir ev aküsünü piyasaya sürdü. Elektrik kesintilerinde yedek görevi gören bu kullanışlı akü, ev enerjisi deposu dünyasının da kapılarını açıyor. Çatı panelleriyle birlikte kullanıldığında elde edilen enerji depolama imkânı, bizi evlerin gün içinde ihtiyaçları olan enerjiyi sağlayacağımız ve geri kalanını da gece kullanmak için depolayabileceğimiz bir geleceğe daha da yakınlaştırıyor.

(iStock)
(iStock)

Geçtiğimiz ay enerji konularında çalışmalar yapan tanınmış bir düşünce kuruluşu olan Rocky Mountain Enstitüsü yeni bir rapor yayınladı ve evde enerjiyi nasıl kullandığımız ve bunun için ne kadar para harcadığımız konusunda dikkate almamız gereken bir yenilikle tanışacağımızı belirtti.

Enstitü bunu “talep esnekliği” ya da daha popüler tabirle “flexiwatts” olarak adlandırıyor. İki tanım da, zamanlayıcılar ve kontrollerle, evlerimizde en çok enerji harcayan su ısıtıcısı ya da elektrikli araba şarjı gibi cihazların gündüz ve gece hangi zamanlarda harcandığını belirleyebileceğimize işaret ediyor.

Peki, zamanlama neden bu kadar önemli? Çünkü bu sayede, gitgide daha yaygın bir hale gelen zamana dayalı elektrik fiyatlandırma planlarını avantaja çevirebiliyorsunuz. Elektrik dağıtım şirketiniz, elektriğin en yoğun kullanıldığı saatlerde kullandığınız elektrik için sizden daha fazla, gece yarısı gibi elektriğe talebin daha az olduğu zamanlarda ise daha az para alıyor. Örneğin, Chicago’lu ComEd şirketi, fiyatların saate göre değiştiği ve müşterilere fiyatların hangi saatte ne kadar olacağına dair uyarılar gönderen bir program sunuyor.

Yani, eğer elektriği en çok kullandığınız saati elektriğin en ucuz olduğu saate denk getirirseniz, bunun sonucu oldukça açık. Dahası, bu trend hem cihazların hem de elektrik şebekesinin yararına. Eğer elektriğin yoğun kullanıldığı zamanlarda elektriğe talep az olursa, talebin arttığı zamanlarda kullanılan “peaker plants” gibi yatırımlara ve harcamalara olan ihtiyacın önüne geçiyor.

Rocky Mountain Enstitüsü’nün raporu şöyle diyor: “Yalnızca konut sektöründe talep esnekliğinin geniş çapta uygulanması, potansiyel şebeke maliyetlerinin %10-15’i oranında tasarruf sağlıyor. Müşteriler de, bugünkü oranlar ve teknolojilerle, elektrik faturalarını %10-40 arası azaltıyor.” “Yaklaşık 65 milyon müşteri önceden belirlenen oranlara erişebiliyor. Dolayısıyla toplam pazar oldukça büyük ve tanecikli perakende fiyatlandırmanın tüketicilere sunulmasıyla daha da büyüyecek.”

Talep esnekliği sağlamanın kilit yolu, özellikle akıllı termostatlar, kurutucular için programlanabilir zamanlayıcılar, sıcak su ısıtıcıları, elektrikli cihaz şarj aletleri ve enerji tüketimi yüksek cihazlar gibi ev içi “akıllı cihazlar”. Google’ın Nest Thermostat’ı gibi bazıları çoktan piyasaya sunuldu.

Bu trendi tek fark eden Rocky Mountain Enstitüsü değil. ABD başkanı da bunun farkında. Las Vegas’taki Ulusal Temiz Enerji Zirvesi’nde konuşan Obama, “Yeni cihazlar ve akıllı cihazlar, elektrik fiyatlarının ne zaman en ucuz olduğunu söyleyebiliyor ve çamaşırları ya da bulaşıkları o zamanlarda yıkıyor veya arabalarımızı o zamanlarda şarj ediyor.”

Yani, ortada yeni bir icat yok. Bundan ziyade, artık evdeki enerji tüketimimizi, var olan seçenekleri daha akılcı kullanarak dönüştürebiliriz. Rocky Mountain Enstitüsü’nün raporunda şunlar dile getiriliyor: “Talep esnekliği müşteri deneyimini karmaşıklaştırmak ya da ödün vermesine sebep olmak zorunda değil. Bugünkü teknolojiler ve iş modelleri, müşterilere sunulan enerji hizmetlerinin kalitesini, basitliğini, seçeneklerini ve değerini artırırken, yükü sorunsuz bir şekilde kaydırıyor.”

Bunu sağlayan kilit teknolojileri daha yakından tanıyalım.

PROVO, UT – OCAK 16: Fotoğrafta 16 Ocak 2014 tarihinde, Provo, Utah'da bir eve kurulan Nest termostat görülüyor. (Foto illüstrasyon: George Frey/Getty Images)
PROVO, UT – OCAK 16: Fotoğrafta 16 Ocak 2014 tarihinde, Provo, Utah’da bir eve kurulan Nest termostat görülüyor. (Foto illüstrasyon: George Frey/Getty Images)

Akıllı termostatlar

Bu cihazlar, diğer birçok özelliğinin yanı sıra, günün saatine ve dolayısıyla elektriğin fiyatına göre ev ısısını ayarlayabiliyor. Bu oldukça önemli çünkü en çok elektrik ev ısıtmada tüketiliyor. Ev soğutma (hava iklimlendirme) ise üçüncü sırada.

En bilinen akıllı termostat olan Nest, hâlihazırda kullanım zamanına göre fiyatlandırmaya göre çalışabiliyor. Şirketin açıklamasına göre:

“…yazın enerjinin en çok kullanıldığı zaman saat 15.00 ve 19.00 arası. Elektrik bu saatler arası en pahalı olduğu için, Nest termostatınızı evinizi saat 13.00 ve 15.00 arası soğutacak şekilde ayarlayın. Bu sayede eviniz saat 18.00 ya da 19.00’a kadar serin kalır. Daha sonra saat 19.00’den itibaren soğutmaya devam edin.”

Su ısıtıcı (iStock)
Su ısıtıcı (iStock)

Temel cihazlar için zaman ayarlayıcıları

Bir süredir pazarda elektrikli su ısıtıcınızın çalışma zamanlarını ayarlayabileceğiniz cihazlar var. Yeni olan, bunları kullanım zamanı oranlarıyla eşleştirmek. Duke Enerji, bunu şöyle açıklıyor:

“Eğer elektriğiniz “sabah/akşam” saatlerine göre ya da “kullanım zamanı”na göre fiyatlandırılıyorsa ve eğer zamanlayıcıyı su ısıtıcının yalnızca gece ya da yoğun olmayan saatlerde çalışmasını sağlayacak şekilde ayarlarsanız, paradan tasarruf edersiniz. Bunu aç/kapa tuşuna basarak da yapabilirsiniz ama zamanlayıcı bunun otomatik olarak yapar ve ne zaman yapması gerektiğini asla unutmaz.”

Aynı şekilde, yoğun elektrik harcayan bir başka cihaz çamaşır kurutucularınızı programlamanın ve bu sayede kurutucunuzu elektriğin yoğun harcandığı saatlerde kullanmamanın birçok yolu var. Rocky Mountain Power’ın tavsiyesine göre, günün en uygun saati ilkesinden faydalanmak için: “Çamaşırlarınızı geceleri ya da hafta sonu yıkayın. Ya da daha da iyisi, çamaşır makinesi/kurutucu ve/veya bulaşık makinenizin zamanını, 23.00 ve sabah 07.00 arası bir zamanda başlayacak ve bitecek şekilde ayarlayın.

Fotoğraf: REUTERS/Steve Marcus
Fotoğraf: REUTERS/Steve Marcus

Elektrikli cihazların şarj edilmesi

Elektrikli cihazların şarj edilmesi oldukça fazla elektrik harcıyor. Bu nedenle, bunun gece yapılması daha mantıklı. Kaliforniya’nın üç büyük şirketi, Southern California Edison, Pacific Gas and Electric, ve San Diego Gas and Electric, elektrikli araç sahiplerine kullanım zamanına göre elektrik fiyatlarına erişecekleri ve bu sayede para kazanacakları programlar sunuyor. Elektrikli cihazların bazılarının gelişmiş şarj ekipmanlarında da zamanlayıcı özelliği bulunuyor.

Yalnız bunun bir dezavantajı var. Araştırmalar, elektrikli cihazları gece çalıştırmak, çevre dostu aracınızı şarj etmek için kullandığınız elektriğin, birçok bölgede temel enerji kaynağı olan kömürden elde edilmesi anlamına gelebiliyor.

Rocky Mountain Enstitüsünün raporuna göre, yukarıda bahsedilen zamanlayıcılar ve akıllı termostatlar, tüketicilere 1000 dolara patlıyor. Bu sayede talep esnekliği Tesla’nın 3000 dolarlık aküsünden daha ucuz hale geliyor. Elbette ne kadar tasarruf edileceği, ülke çapında değişik oran yapılarına sahip elektrik dağıtım şirketlerine göre değişiyor.

Araştırmaya göre, bu tür değişiklikler yalnızca para tasarrufu sağlamıyor, çatı güneş enerjisini de çok daha ekonomik bir hale getiriyor. Raporda, “Talep esnekliği sayesinde, tüketiciler daha çok PV sistemi kullanıyor. Bu sayede daha maliyet-etkin PV dizileri elde ediliyor ve müşteri talepleri, cihaz satışlarından ziyade, çatı PV sistemleri ile karşılanıyor,” deniyor.

Talep esnekliğine doğru kayma beraberinde üç problem getiriyor.

Öncelikle tüketicilerin, kullanım saatine göre değişen elektrik fiyatları konusunda çok daha bilinçli seçimler yapmaları gerekiyor.  Rapora göre, Amerika’da 65 milyon evin bu oranlara erişimi olsa da, şu ana kadar yalnızca 4 milyonu kaydoldu.

İkincisi, insanlar makine olmadıkları için tüm bu enerji tüketimin stratejik zaman ayarı koordinasyonu konusunda yardıma ihtiyaç duyuyorlar. Elbette bazı teknoloji kurtları cihazlarına zamanlayıcılar takarak para tasarrufu yapma yollarını çözmüş olabilirler ama çoğumuzun bununla uğraşacak vakti yok. Ayrıca, bir hata yaptığımız durumda, örneğin, yaz saati uygulamasına geçmeyi unutursak, çok daha yüklü bir elektrik faturasıyla karşı karşıya kalabiliriz.

Bu nedenle “akıllı kontroller”e ihtiyacımız var. Rocky Mountain Enstitüsü’ndeki yetkililerden ve raporu yazanlardan biri olan Jamie Mandell, bir röportajında şöyle diyor: “Güneş enerjisinde olduğu için üçüncü bir tarafın gelip bu teknolojiyi bir kira ya da finansman modeliyle sizin için optimize edip satabileceği iş modellerinin olması gerektiğini düşünüyoruz: Şu ana kadar kimse, bu tarz teknolojileri bir araya getirip, zaman göre değişen oranlardan yararlanarak müşterilerin para tasarrufu yapabilmesi için bir iş modeli oluşturmadı.”

Son olarak elbette elverişlilik konusu var. Evet, insanlar enerjiyi nasıl kullandıklarını ayarlayarak para tasarrufu yapabilecekler, ancak birçok kişi için istediği zaman anında serinlik ya da anında ısınma, kıyafetlerini istediği zaman kurutma gibi rahatlıklardan vazgeçmek çok zor. Bir başka deyişle, teknolojilerin teknik potansiyelinin ötesinde bir davranışsal engeller var.

Yine de, Rocky Mountain Enstitüsü’ndeki araştırmacılar, ekonomik açıdan çok daha mantıklı olduğu için, “flexiwatts”a doğru bir kayma olacağını düşünüyorlar.

Rocky Mountain Enstitüsü’nün raporunun bir başka yazarı olan Jesse Morris ise şunları söylüyor: “Bir akü kullanmak yerine evinizde talebi azaltmak çok daha ucuza geliyor. Bu akıllı kontroller ekonomik açıdan oldukça büyük bir başarı.”

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: Chris Mooney

Yeşil Gazete için çeviren: Elif İlik

(Yeşil Gazete, The Washington Post)

İklim örgütleri neden çözümün yalnızca %50’sine odaklanıyor?

John W. Roulac tarafından Ecowatch‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Elif Naz Çokal‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Greenpeace, Sierra Club, 350.org, Environmental Defense Fund (Amerikan Çevre Koruma Fonu), Natural Resources Defense Council (Doğal Kaynakları Koruma Konseyi) ve diğer tüm çevre örgütlerinin yönetimlerine hitaben:

Örgütleriniz, dünyanın karbon merkezli petrol, doğalgaz ve kömüre olan düşkünlüğünü azaltmak için çok sıkı ve kolektif biçimde çalıştı. Kirliliği azaltma konusundaki çalışmalarınız sayesinde kesinlikle daha sağlıklı bir gezegene sahibiz. Yozlaşmış çıkarlar karşısında gösterdiğiniz cesurca çabanın başarısı takdire şayan.

seedling

Yine de ben, diğer birçok kişiyle beraber, sormak durumundayım: Planlarınız, iklim krizini engelleme konusundaki zamana karşı yarışı kazanacak mı? Dikkat eden herkesin fark edebileceği gibi, her ne kadar dünya rüzgar ve güneş enerjisini, bisiklet yollarını, elektrikli arabaları ve koruyucu önlemleri kabullenme oranını yüksek oranda arttırmış olsa da, atmosferimizdeki ve denizlerimizdeki karbon yoğunluğu hâlâ ciddi bir iklim krizine öncülük ediyor. Sadece bir örnek: geçenlerde Phoenix, Arizona’da sıcaklık değeri 47 °C’ye ulaştı.

Toplumumuz iklimle ilgili çabaların %99’una yakınını ihtiyaç duyduğumuz hareket planının %50’sine harcıyor – örneğin atmosferde olan karbon salımını azaltmak gibi. Evet, enerjimizi dekarbonize etmeliyiz. Ancak topraklarımızı tekrar karbonlamamız, topraklarımızın karbon tutma kapasitesini arttırmamız da iklim krizinde dönüşü olmayan noktaya ulaşmamamız için aynı derecede önemli. Bu pek çok insan için görece yeni bir bilgi.

Northeast Organic Farming Association (Kuzeydoğu Organik Çiftçilik Derneği) Massachusetts şubesinden Jack Kittredge, “Soil Carbon Restoration: Can Biology Do the Job? (Toprak Karbonu Restorasyonu: İşi Biyoloji Halledebilir Mi?)” adlı makalesinde konuya ilişkin harika bir rapor sunuyor.

Yakın zamanda yazdığım bir EcoWatch makalesi, kolay anlaşılır genel bir bakışla birlikte, bu hayâtî konuda çalışan örgütlere dair linkler de ortaya koyuyor.

Bazen “ortak akıl” ağların ve örgütlerin yoluna taş koyabiliyor. Bunu mevcut durumla ilişkilendireyim. Mevcut “devre arası planı” veya “yüzde elli çözüm” aslında gezegenin tahribatına izin verecek. Çünkü güneş enerjisi, rüzgar enerjisi ve fosil yakıt çıkartılmasının azaltılması, atmosferdeki 450 ppm karbon yoğunluğu düzeyine hızla yaklaştığımız şu dönemde karbon emisyonunlarını yeterince hızlı şekilde yavaşlatamaz.

Monsanto, Endüstriyel Tarım ve Okyanus Sağlığı Arasındaki Bağlantı

Monsanto ve endüstriyel tarım, iklim değişikliğine Exxon, Chevron ve tüm taşımacılık sektörünün toplamından daha fazla katkıda bulunuyor. Bu neden sır gibi saklanıyor? Greenpeace, Sierra Club, 350.org, Environmental Defense Fund (Amerikan Çevre Koruma Fonu) ve Natural Resources Defense Council’in (NRDC- Doğal Kaynakları Koruma Konseyi) milyonlarca üyesi dünyayı derinden önemsiyor ama yine de ‘odadaki fil’ hakkında en ufak bir fikirleri yok.

Bahsi geçmeyen bir diğer sır ise Monsanto ve tüzel medyanın dünyaya bir okyanus felaketine doğru sürüklendiğimizi söylemiyor oluşu. Ancak NRDC’ye, 2009’da yayınladığı “Acid Test: The Global Challenge of Ocean Acidification” videosu -okyanus sağlığı hakkında, Sigourney Weaver tarafından seslendirilen 21 dakikalık etkili bir video- için hakkını vermem gerek.

Bu yazıyı yazdığım sırada NRDC’nin insanları iklimimizi etkileyen sığır otlatma yöntemlerini geliştirme konusunda eğittiğini görüyorum. Ayrıca Amerika’daki yerel bir Greenpeace şubesi de üstüne düşeni yapıyor. Gelecek sefer Starbucks’a uğramayı düşündüğünüzde, Starbucks’ta bir ayda satılan milyonlarca lattenin büyük bir karbon ayak izine sahip endüstriyel mandıra ürünleri ile doğrudan ilişkili olduğunu hatırlayın.

Deniz bu cömert gezegende yaşamı olanaklı kılan şey. Okyanuslar ucsuz bucaksız güzellikler ve sırlarla dolu. Artan deniz sıcaklığı ve atmosferden gelen karbondaki fazlalık birlikte etki ettiğinde, okyanusların sağlığını koruyamayacağı derecede sıcak ve asidik hale gelmesine aracılık eden durumlar yaratıyor.

Canavar Alg Patlaması Pasifik Okyanusunu İstila Ediyor

Bu yaz devasa, zehirli bir alg patlaması Alaska’dan Kaliforniya’ya dek yayıldı. Washington eyaletindeki Northwest Fisheries Science Center’da araştırmacı denizbilimci olarak görev yapan Vera Trainer Reuters’e yaptığı açıklamada “Bu şimdiye dek gördüğüm en uzun süreli, en zehirli ve en yoğun patlama.” dedi.

algemap
(Fotoğrafın Kaynağı: NOAA)

Asitlenen okyanuslarımız (National Oceanic and Atmospheric Administration’a göre son 50 yılda yüzde 30 daha fazlalar) ıstakoz ve istiridye gibi canlıların kabuklarını şekillendirmelerini zorlaştırıyor.

Yerkürenin devam eden ısınması ve endüstriyel tarım seraları kaynaklı gaz emisyonlarının okyanuslar üzerindeki halı bombardımanı, çok geçmeden bildiğimiz anlamdaki denizlerin sonunu hazırlayacak. Nükleer sızıntı ve plastikler de durumu daha da kötüleştiriyor. Şimdilik planktonlar, deniz yıldızları ve deniz aslanları ölüyor. Sırada yengeçler var. Karbon dengesini sağlamadığımız müddetçe birkaç on yıl içerisinde balinaların da çoğu yok olacak. Bu ay 30 ölü balina Alaska’da kıyıya vurdu. Okyanuslarımızla ilgili bir şeyler ciddi anlamda ters gidiyor.

İklim hareketi, Birleşmiş Milletler ve çoğu hükümet iklim tartışmalarını, olayı dünyanın 2050‘ye kadar ne kadar ısınacağı veya okyanusların ne kadar yükseleceği çerçevesinde sınırlandırarak şekillendiriyor. Ancak okyanusların asitleşmesinin çok daha büyük bir ekolojik risk olduğunu ve toprağın gezegendeki karbon düzeyinin dengesindeki hayati rolünü göz ardı ediyor gibi görünüyoruz.

Eğer balinalar ve yunuslar konuşabiliyor olsaydı bize kesinlikle şöyle yalvarırlardı: “Besinlerinizi yetiştirme ve enerjinizi üretme şeklinizi değiştirin ki karada ve denizde, hep birlikte uyum içinde yaşayabilelim.”

Kömür ve benzin için yapılan yatırımların azaltılmasına ilişkin kampanyalar görüyoruz… Peki ya Monsanto veya Syngenta? Çevre toplulukları, hem zehir etkisi hem de iklim değişikliğine yaptığı devasa boyuttaki katkısıyla sebep olduğu ölüm ve yıkımlara çok az dikkat çekerek veya hiç dikkat çekmeyerek Monsanto’yu kayırıyor.

500 Milyon Yıllık Araştırma ve Geliştirme

Okyanuslar can çekişiyor. Daha fazla zaman kaybetmeden karbon döngüsünün dengesini sağlamalı ve iklim krizini azaltmalıyız. Bilimsel çözüm, 500 milyon yıllık ar-ge ile çoktan kanıtlanmış olan bir çözüm. Adı toprağın  karbon tutma kapasitesinin artırılması. The Soil Story (Toprak Hikayesi); soundtracki Jason Mraz’a ait, takip edilmesi kolay beş dakikalık bir animasyon kliple bu işlemi açıklıyor.

Karbon çiftçiliğini (diğer adıyla yeniden yapılandırılmış tarımı) kolaylıkla arttırabiliriz. İyi haber şu ki, bütün dünyada küçük tarımsal alanlardaki yüz milyonlarca çiftçi bu ekolojik çiftçilik yöntemiyle ilgili bir iki şey zaten biliyor. Hatta Amerikan hükümeti, çiftçilerine topraktaki karbonu arttırmada yardım etmek için çalışıyor. Deniz yosunu yetiştirmek, karbon tutma kapasitesini geliştirme konusunda diğer bir yenilikçi yöntem.

Çevre odaklı topluluklarınız yılda milyonlarca tweet atıyor. Instagram, blog, Facebook paylaşımları yapıyor, basın bültenleri yayımlıyor. Acaba bu içeriklerin yüzde kaçı meşhur “çözümün yüzde 50’si” –sondaj çalışmalarını durdurun ve daha fazla güneş paneli takın- ile ilgili ve ne kadarı karbonu toprağa, yani ait olduğu yere döndüren, Dünya odaklı çözümle ilişkili? (Ben cevap verebilirim: Yüzde 1’den daha azı ikinci çözümü öneriyor.) Sosyal medya odaklarınızı etkili ve iki taraflı kazanç sağlayan çözüme kaydırdığınızda ne kadar gelişme kaydedilebileceğini bir düşünün!

Olumlu bir not olarak, en azından Greenpeace ve Sierra Club karbon tutan kadim ormanları korumaya önem veriyor. Finansman sağlama elbette ki önemli bir konu. Toplulukların, toprak ve okyanuslara daha büyük pay ayırmaları veya bu hayati konulara daha fazla eğilebilmek için bütçelerini arttırmaları gerekiyor olabilir.

Karbon Okuryazarlığına Sahip Bir Topluma Dönüşmek

Evet, iklim hareketindeki karbon okuryazarlığını arttırmanın vakti geldi de geçiyor. Hareket pek çok doğru şey yaptı ve milyonlarca katılımcısı yenilikçi ve karbonu toprağa geri döndüren bir beslenme düzeni uygulayarak çözümün bir parçası olmanın yolunu öğrenmekten de memnun olacaktır. Anaokulunda öğrendiğimiz şu temel kuralın da dediği gibi: Aldığın şeyi ait olduğu yere geri koy. Bu hayati öneme sahip eğitici mesajı paylaşmak için çok büyük bir fırsatımız var. Paul Hawken’ın Drawdown Projesi, planlı otlatma da dahil olmak üzere en iyi yüz iklimsel fikre dikkat çekiyor.

Bekle Bizi Paris

Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu 450 ppm’e yaklaşırken ve pek çok lider Paris’te iklim tartışmaları için toplanırken, biz kazanacak olan – hem enerjimizi dekarbonize eden hem de toprağımızı yeniden karbonlayan- plana odaklanalım. Fransa Tarım Bakanı Stéphane Le Foll’ün geçenlerde duyurduğu güzel bir habere göre Fransa, küresel ısınmayla savaşmak adına Paris’te yapılacak olan uluslararası anlaşmanın bir parçası olarak, gıda güvenliği ve toprak karbon  tutma kapasitesinin kombine edilmesini destekliyor.

Okuyucular, eğer bu konuyu umursuyorsanız lütfen bu makaleyi kendi düşüncelerinizle birlikte Greenpeace, Sierra Club, 350.org, Environmental Defense Fund ve NRDC’nin Facebook duvarlarında paylaşın.

Milenyum jenerasyonu, bu çabaların dümenini eline almalı ve yaşça daha büyük olan bizler onlara yardım etmeliyiz. Gezegenimizin geleceği sallantıda.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: John W. Roulac

Yeşil Gazete için çeviren: Elif Naz Çokal

(Yeşil Gazete, Ecowatch)

Nusaybin’de son durum, “Ekmeğimiz azaldı, elektrik yok, tüpümüz bitti”

Nusaybin, Fırat Mahallesi’nde bir evin bodrum katında kalan Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden Nesime Atlı’dan dün yayınladığımız haberimizin ardından bu yana yaşananlar hakkında bilgi aldık.

23

Atlı, Mahallede top seslerinin dün gece de devam ettiğini, bodrum katında üç ailenin birlikte sabaha kadar uyumadan beklediklerini ifade etti.

Fırat Mahallesinde 4 gündür elektriklerin olmadığını, telefonunun şarjı bitmesin diye mümkün mertebe kapalı tuttuğunu ifade eden Atlı, evin bodrum katında 11 kişi birlikte kaldıklarını, ekmeklerinin azaldığını, tüplerinin de bittiğini söyledi. Nusaybin’de yaşanan gelişmeleri de takip edemediklerini belirten Nesime Atlı, sadece yakınlarına haber verebilmek için telefonu çok acil durumlarda kullanabildiklerini kaydetti.

Yemek için evin avlusunun köşesinde patates közlediklerini ancak bunun çok tehlikeli olduğunu, keskin nişancılardan (sniper) sakınmak için evin içinden dışarı çok mecbur kalmadıkça çıkmadıklarını da sözlerine ekledi.

Güncelleme

SMS 14:50: “Mehter Marşı çalınıyor sokaklarda. Tansiyon hastası biri var. 3 gündür ilaçsız”

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Fukuşima Nükleer Santrali’nin iki numaralı reaktöründe de “erime” !

Sizlere 21 Mart tarihli  haberimizle 1 nolu reaktör içerisinde tam erime olduğundan bahsetmiş 2 ve 3 nolu reaktörlerde de benzer bir durumun yaşandığındığından şüphelenildiğini aktarmıştık. Maalesef bugün şüpheleri haklı çıkartan bir gerçekle karşı karşıyayız. Global Research’den Robert Hunziker’in haberine göre reaktörlerin içerisinde ne olup bittiğini muon ışınlarıyla araştıran Nagoya Üniversitesi’nden bilim insanları 2 nolu reaktörün içerisinde  yakıt çubuklarının görüntülenmediğini ve her iki reaktörde de çok ciddi boyutta radyoaktivite içeren yakıt çubuklarının tam erimeye uğramış olabileceğini açıkladı. 3 ve 4 no’lu reaktörlerde de erime olmuş olabileceği düşünülüyor.

22

Yakıt çubukları ortadan yok olmuş ! Kimsenin bir şeyden haberi yok!

Normal şartlarda Yakıt çubuklarının konumu
Normal şartlarda Yakıt çubuklarının konumu

Yine de bilim insanları yakıt çubuklarının eriyerek muhafaza kabının da altında birikmiş olabileceğini “çökme”olduğunu söylemeyi ve toprağa karışıp karışmadığından da emin olmadıklarını söylemeyi tercih ediyor. Fakat yine bilim insanlarına göre muhafaza kabında erime yoluyla çöken çok yüksek radyoaktivite yüklü nükleer yakıtın, düştüğü katmanları da aşarak yer altına inmesi, toprağa ve yer altı sularına dolayısıyla eko sisteme karışması  pek uzak ihtimal değil.

Nagoya Üniversitesi’nden bilim insanları, Toshiba şirketinin desteğiyle gerçekleştirdikleri araştırmaya dair bulguları 26 Eylül 2015 günü Japonya Fizik Derneği’nde yapılan toplantıda sundu. (Bu arada Toshiba’nın 2012 yılında Sinop’taki nükleer santralin kurucu talipleri arasında yer aldığını, 2015 yılında yerini  Taisei ve Obayashi şirketlerine bıraktığını hatırlayalım) Rapor özetle şu bilgileri aktarıyor:

“Yüksek radyoaktivite içeren atıklar en tehlikeli maddelerden sayılıyor. Örneğin Sezyum 137 yarılanma ömrü 30 yıl olan kullanılmış yakıt çubukları içerisinde en uzun ömürlü fraksiyona uğrayan radyonuklid maddesidir. Nükleer atıklar ise tahmin edilemeyecek kadar zehirlidir. 1 gram radyoaktif sezyum 88 kuri radyoaktivite içerir. 104 kuri miktarında bir radyoaktif sezyum maddesi yaklaşık 2600 kilometre karelik alana yayılarak yarım yüzyıldan uzun bir süre yok olmaz .

Çernobil’den örnek vermek gerekirse Çernobil nükleer faciası ile etrafa 104 kuri değerinden de fazla miktarı içeren Sezyum 137 maddesinin yayılması, Ukrayna’da 2600 kilometre karelik bir alanın tahliye bölgesi olmasına yol açmıştır. Bilim insanları sezyum maddesinin 180-320 yıl boyunca çevreden yok olmayacağını söyler.  Fakat bu noktada sezyumun suda çözülebilen bir madde olarak kolaylıkla ekosistem içine yol aldığını da belirtmek gerekir ki Fukuşima ’da Çernobil’deki gibi patlamayla birden gökyüzünü kaplayan radyoaktiviteden değil, reaktördeki yakıt çubukları içerisinden sızarak yıllar içinde %80’inin Pasifik okyanusuna karıştığı bir radyoaktiviteden söz ediyoruz”.

Missouri Üniversitesi’nden kıdemli bilim insanı,  Sosyal Sorumluluk adına Fizikçiler Derneği Başkanı Steven Starr da 11 Mart 2013 tarihinde yaptığı klinik laboratuvar araştırmaları sunumunda doğada kendiliğinden bulunmayan Sezyum 137 gibi uzun ömürlü radyo nüklidlere yabancı olduğumuzu, ve bunun tüm benzer tipteki zehirlerden milyon defalarca daha zehirli olduğunu söylemiş ki açıklamasının devamında Sezyum 137nin ekosisteme yayılması halinde belirtilen bölge içerisindeki insanlarda kanser, lösemi, genetik mutasyon , doğum anomalileri, şekil bozuklukları ve kadınlarda düşük gibi sorunlara yol açabilen, insan beyninin fonksiyonlarını zayflatan, hafıza ve konuşma yeteneğini azaltıcı etkileri olan bir madde olduğunu da açıklıyor. Daha ekolojik bir bakış açısıyla bu sağlık sorunlarının sadece insanlarda değil tüm canlılarda ortaya çıktığı düşünülebilir.

Öte yandan Fukuşima’da insanlık daha önce hiç tecrübe etmediği bir durumu yaşıyor olsa da maalesef yaşanan bu gerçeklerin gün ışığına çıkarılması, toplum tarafından bilinmesi de Japonya’daki medyanın baskı altına alınmasıyla önleniyor. Japon Hükümetinin “Gizlilik yasası” kapsamında yaptığı değişiklikler “gizli”olduğu tayin edilen bilgi ve belgelerin paylaşılmasını, yurt dışına çıkarılmasını olanaksız hale getiriyor zira bu eylemleri icra eden gazetecilerin 10 yıl hapsine son derece keyfi bir şekilde hüküm verilebiliyor.

press-freedomBu bağlamda Sınır ötesi Gazeteciler(RSF) adındaki bağımsız kuruluşun 180 ülke içerisinde basın özgürlüğü olandan olmayana doğru yaptığı sıralamada Japonya’yı 2012 yılında 22.sıradan 53.sıraya 2013 yılında da 59.sıraya düşürmesi şaşırtıcı değil. Sınır Ötesi Gazeteciler’in 2014 yılında yaptığı açıklamaya göre “Japonya şeffaflığını tamamen yitirmiş ve Fukuşima ile ilgili dolaylı dolaysız tüm haberlerde insan hakları ihlalleri yapılıyor”. Söz konusu kuruluşun 2014 yılı raporunda Türkiye ise 154.sırada gösterilmişti.

Elbette baskı ortamında nükleer yandaşları da nükleerin güvenli bir enerji kaynağı olduğu yalanını yaymaya devam edebiliyor hatta radyoaktiviteye bağlı sağlık problemleri gündeme getirilecek olursa aynı Türkiye’de 1986 Çernobil faciasının radyoaktif etkilerinin gizlenmesine çalışılıken söylendiği gibi “Biraz radyasyon iyidir” söylemlerinin yaygınlaştırılmasına çalışılıyor. Oysa bilimsel gerçekler tam aksine işaret ederek, Temmuz 2015 yılında Fransa’da Uluslararası Kanser Araştırmaları Biriminin  Fransa’nın Lyon kentinde  300 bin nükleer santral işçisi üzerinde gerçekleştirdiği araştırmanın sonucunda zararsız radyasyon dozunun olmadığını ve radyasyonun tüm dozlarının her şekilde zararlı olduğunu ispatlamış bulunuyor.

 

Çeviri ve derleme : Pınar Demircan

(Yeşil Gazete, NHK World, Global Research)