Ana Sayfa Blog Sayfa 3590

Çankaya’da “Tohum Takas Şenliği” başlıyor

10-38-56-tohum02102015Üreticilerin bir araya gelip takas yoluyla sağlıklı tohumlar elde etmelerini amaçlayan Şenlik, 16 Ekim’de yapılacak.

Çankaya Belediyesi’nin üreticileri diğer üreticilerle ve tüketicilerle bir araya getireceği “2. Çankaya Tohum Takası Şenliği” için geri sayım başladı.

Bu yıl ikincisi düzenlenecek etkinliğe, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve Ankara Tarım İl Müdürlüğü’nün yanı sıra Ankara Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, Tüketici Hakları, Güneşköy ile Çiğdemim Dernekleri, Tadya (Tahtacıörencik Doğal Yaşam Kolektifi) ve Karahasanlı, Akarlar, Yayla, Kömürcü, Evciler Tarımsal Kalkınma Kooperatifi destek veriyor.

Çankaya Belediyesi, yapılacak etkinlik ile genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)’lı gıda ürünlerinin çoğaldığı ve sağlıklı tohumun önem kazandığı günümüzde, yetiştiği bölgenin ekolojisine uyum sağlamış bitkilerden alınan tohumların üreticiler arasında takas edilerek el değiştirmesini sağlıyor.

PANELLER VE ETKİNLİKLERLE RENKLENİYOR

Şenlik kapsamında paneller, çocuk etkinlikleri ve tohum takası gerçekleştirilecek. Tanıtım ve satış stantları da gün boyunca katılımcılara ve vatandaşlara açık olacak.

Çocuk etkinliklerine özel bir önem verilen Şenlikte, drama, resim ve ritim atölyeleri kurulacak. Dilek ağacı ve tohum ekimi de çocuklar için ayrı birer etkinlik olacak.

ŞENLİK TARİHİ 16 EKİM CUMA

“Her şey Bir Tohumla Başlar”, “Sağlıklı Gıdaya Erişim İçin Çözüm Önerileri” ve “Kent Bahçeleri” konularının akademisyenler ve uzmanlar tarafından değerlendirileceği Şenlik, 16 Ekim Cuma günü düzenlenecek.

Şenlik alanı, tüm vatandaşların da katılabilmesine olanak vermek için Kızılay’da bulunan Çankaya Belediyesi Hizmet Binası ile Sakarya Caddesi olarak belirlendi.

Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’nda son durak Almanya

Avrupa Birliği’nin destekleriyle Karadeniz’de enerji kaynaklı sorunları tartışmak ve görüş alışverişinde bulunma ortamı sağlamak amacıyla Ağustos ayında başlayan Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı‘nın son ayağı da 5-11 Ekim arasında Almanya’nın Detmold kentinde gerçekleştiriliyor. Çalıştayın bu aşamasının Almanya’da yapılmasının sebebi çalıştay süresince Karadeniz’deki Çevre mücadelesini anlatanlarla bu mücadeleyi medyaya yansıtanları 2000’li yıllar itibariyle Almanya’da yaşanan enerji dönüşümü “energywende” sürecini (Almanya’daki dönüşümü) anlatacak enerji uzmanlarıyla buluşturmak.

Çalıştay katılımcıları toplu halde
Çalıştay katılımcıları toplu halde

Program kapsamında ilk görüşme Detmold’da Enerji Danışmanı Max Brieden Segler ile yapılarak kendisinden Almanya’daki enerji üretim ve tüketiminin nasıl yürütüldüğüne dair bilgiler alındı. Segler’in açıklamalarından Türkiye’deki enerji sürecinin ve bu sürecin yönetimiyle toplumsal konsensusun sağlanması aşamalarının Almanya’nın 1970’li yıllarına tekabül ettiği anlaşılıyor. Almanya genel olarak çevre mücadelesini belli alanlarda yürütürken bu hareketlerin birleşmesi ancak 1980 hatta 1990’larda mümkün olmuş . Bununla birlikte Almanya toplumsal mutabakatın sağlanarak yaşam hakkı açısından tehdit unsuru oluşturan “kirli enerji”lerden çıkış kararını aldıktan sonra bugün enerjisinin %30’unu yenilenebilir enerjilerden sağlar konuma gelebilmiş.

Şimdi %30, 2023’te %90 Yenilenebilir Enerji

Bu oranı enerji çeşidine göre sınıflarsak %20 rüzgar, %5-10 güneş ve biogaz, %5 ise heslerden saglandığını söyleyebiliriz ki 2023’e kadar bütün nükleer santrallerini kapatmak , fosil yakıt tüketimini azaltmak ve yenilenebilir enejilerin etkililiğini arttırmak suretiyle bu oranı %80-90’a yükseltmeyi planlıyorlar. Örneğin Almanya yılda 1.000 saat güneş alırken Türkiye ve Akdeniz ülkeleri 1.700 saat güneş alıyor ve bu anlamda değerlendirmediğimiz bir güneş kaynağı olduğunun altını çiziyor. %70 lik kısım ise ısınma ve endüstriyel kullanım amaçlı enerji ancak 2023’e kadar bu oranı dönüştürebilirlerse dünyaya çok önemli bir yenilenebilir enerjiyle başarı mümkün mesajı vermiş olacaklarına inanıyorlar.

Foto: Yusuf Özlük Boran
Foto: Yusuf Özlük Boran

Segler’in dikkat çektiği bir konu var ki o da Almanya’da şu an çözmeye çalıştıkları problem , Kuzey Denizi kıyısındaki enerji üretimi yerinin (off grid)tüketim merkezlerine uzak olması sebebiyle %5 oranında yaşadıkları enerji kayıpları . Esasen Almanya enerji dönüşümünün içinde tasarrufun payı da var ve bu sebeple üretim yerinin tüketim merkezlerine yakınlaşmasına karar verilmiş. Tasarruf demişken yenilenebilir enerjileri sadece elektrik için kullanıyorlarsa da örneğin heslerde üretimde bacadan çıkan gazı ısınma amaçlı nihai tüketicilere dağıtımını sağlıyorlar. Enerji üretimi esnasında denizi ısıtan soğutma suyunun evlere yönlendirilmesi nükleerde ise söz konusu bile değil. Özellikle nükleer santrallerin tehlikesinin çok bilincindeler ve evin içine nükleer enerji üretim santrallerinin şehirden çok uzağa kurulduğunu ve ısınma amaçlı kullanılmayacagını söylüyorlar.

Res’lerde tekelleşme yerine mikro yatırımlar

Türkiye’de Reslerle ilgili sorunlardan yola çıkarak Reslerin toplum tarafından şikayet unsuru olup olmadığından hareketle sorduğumuzda öğreniyoruz ki devletin ve tekellerin yerini şirketler almış ve daha ziyade mikro yatırımlar yapılıyor cevabını alıyoruz. Bu noktada kooperatifler kurmak suretiyle bir noktadaki üretimi teşvik edenler ise halkın kendisi. Yine de enerji üretimi çevrede yaşayanlar tarafından sorun oluşturduğu ispatlanabiliyorsa bir kişinin itirazı bile mahkemeye taşınabiliyor. Elbette burada en önemli husus yargı kararlarının hiçe sayılmıyor oluşu. Tabi yatırımların büyük şirketlerin dayatması yerine toplumsal karar olarak gerçekleştirilmesi de zaten yargı sürecine gerek duyurtmuyor.

Segler’in Türkiye’ye mesajı ise üreticilerin kısa vadede kar etmek için uzun vadede zararı göze aldıkları ve bunun çevre ve tüm canlılar için sorun oluşturduğu yönünde dolayısıyla yaşam hakkını savunmak için bizlere , topluma siyasi mekanizmaları ikna etmek , onlara ne istediğimizi anlatmak için çok iş düştüğü yönünde.

 

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Bayramiç’teki zehirli atıkların toplanmasına başlandı

Çanakkale’nin Bayramiç ilçesine 5 kilometre mesafede, Kaz Dağlarının eteklerinde, ilçenin içme suyu ve tarımsal sulama ihtiyacını karşılayan baraj havzasındaki zehirli madde içeren yüzlerce zirai ilaç kutusu, kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine toplanmaya başlandı.

3

Zehirli atıkların yarattığı tehlikeye dikkat çeken haberlerin basında yer almasıyla birlikte kamuoyunda oluşan tepkiler, yetkilileri harekete geçti.

Bayramiç Kaymakamı Kemal Kızılkaya, Çanakkale Çevre Şehircilik İl Müdürlüğünü yazıyla bilgilendirerek gerekenin yapılmasını istedi. Bayramiç İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü yetkilileri bunun üzerine, Çanakkale Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü yetkilileri gözetiminde, Bayramiç Belediyesi temizlik işçileriyle birlikte, öbekler oluşturan atıkları toplamak için bu sabah baraj havzasına geldi.

Özel kıyafetlerle önlem aldıkları gözlenen temizlik işçileri, çöp poşetlerine doldurdukları atık maddeleri, Balıkesir’in Bandırma ilçesinden gelen özel bir şirkete ait geri dönüşüm tesisinin kamyonuna yükledi. Zehirli maddeler içeren atıkların tesise götürülerek burada usulüne uygun şekilde imha edileceği öğrenildi.

(DHA, Evrensel)

Şu halının altına süpürdüğümüzü sandığımız ulusalcılık – Orhan Berent

ulusalcılıkHatırlıyorum, küçükken, babaannem temizlik sırasında halıların altından, koltukların arkasından çıkan toz ve saç kümelerine pavçına derdi. Çok sonraları, artık hiç kimseden duyamayacağım bu ve bunun benzeri kelimelerin kökenini araştırmak için yola çıktığımda, internet üzerinden yazıştığım eski İstanbullu bir Rum, pavçınanın antik İzmir ya da Pontus Rumcasına Latinceden geçtiğini söylemişti. Etimolojik olarak doğru mu bilemiyorum. Eski sikkelerin üzerinde biriken yeşil oksitlenmeye de patine deniyor. Fakat ne gam? Yazar Mario Levi’nin dediği gibi, “hatırlamak acıtır, ama anlatmak özgürleştirir.”

Yüzleşme Atölyesi’nin İzmir’de geçtiğimiz eylül ayında düzenlediği “İzmir Hatırlıyor” etkinliğinde şehir tarihinin çok uluslu, çok kültürlü toplumsal mirası konuşuldu. Hovarda bir şekilde harcanan, doğruyu söylemek gerekirse yok edilen kadim kültür mirasımızdan, “Öteki İzmir”den, hatırlanması gereken İzmir’den söz edildi. Aslında Yüzleşme Atölyesi bunu birkaç yıldan beri yapıyor ve çok iyi ediyor. Toplumsal belleğe ışık tutuyor ve hatırlamaya sevk ediyor. Her geçen yıl zenginleşen son etkinlikte ise 1919-1922 bölgesel Türk-Yunan savaşındaki savaş karşıtı Yunan askerlerinin politik tutumlarından, belgesel gösterimlerine, kentin 1922 öncesi panoramasından, İzmir müziğine kadar yoğun ve dolu dolu bir program vardı. Ve şüphesiz bu yıla özel de bir adet nur topu gibi sonuçsuz kalan provakasyonumuz da mevcuttu. Geçtiğimiz yıl öğrencilerinden, “Ermeni Soykırımı’nın olmadığını ispatlayan ödev” istemesiyle hatırlanan bir akademisyen ve ona destek çıkarak “Türkiye Türk’tür Türk kalacaktır” sloganını atan birkaç kişi, bu yılki etkinliklerde tarihçi Ayşe Hür konuşurken ona müdahale etti ve sonuçta salonda tarafların birbirinin üzerine yürümesine kadar gelişen gerginlikler hasıl oldu. Ancak etkinlikten önce ve etkinlik sırasında yerel basında aleyhte yazılar çıkması ve kentin önde gelen ulusalcı zevatının birkaç yıldır İzmir’de de düzenlenme fırsatı bulunan 1915 Soykırımı’nı anma girişimlerine her zaman diş bilediğini hatırlarsak eğer, bu tip saldırıların hiç de tesadüfi olmadığını, tersine ulusalcılığın kavramlara ve vakalara ne denli görüngüsel yaklaştığını, buna paralel olarak bu görüngüselliğin onu kimi zaman şizoid bir kıskaca ittiğini de rahatlıkla görebiliriz. Aksi halde bir salonda sadece kent tarihi konuşulurken hangi aklı başında insan “Türkiye Türk’tür, Türk kalacaktır” diye slogan atabilir ki? Meğer gitgide şeffaflaşan ve globalleşen bir dünyada kendi isteğiyle kendini yalnızlığa mahkum etmek istemesin, tedavisi zordur.

Ampirik bir tanımlama yapılırsa eğer, milli görüş, üzerindeki sözde müslüman enternasyonalizmi kazındığında dinin baz alındığı bir tür muhafazakar Türk-İslam ulusçuluğu olarak şekillenir tecrübelerimize göre. Ulusalcılık ise yine aynı metodu baz alırsak “Kemalist Aydınlanma” ve “Türk Rönesansı” cilası altında sırıtan bir zenofobiden ve tarihi mitos olarak algılayan/belleten, tarihsel olayları haklılık/mazlumiyet ekseniyle izah eden bir tür Sosyal Darwinizm’den başka bir şey değildir bu coğrafya halklarının nezdinde. Ve her ikisinde de ortak katalizör paranoya zerk etmeleridir. Dış dünya ve batı imgeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde Anadolu yarımadasına sığınmış Türkleri ve/veya Müslümanları sürekli tehdit eden kaotik bir düşman koalisyonudur onların sunumunda. Varsayılan iç düşmanlar ise kendilerini bu paranoyanın dışında tutmuş sosyalistler, Kürtler, liberaller ve çeşitli azınlıklardır. En masum insani duygular ya da küçük empati işaretleri bile muğlak bir emperyalizm tanımı eşliğinde beşinci kol yaftasıyla damgalanır. Konjonktür ve ortam uygunsa tepkiler cinayetlere hatta kitlelerin iştirak ettiği linç eylemlerine kadar uzanır. Biri çıkmaz sokaksa diğeri fasit dairedir ve korku ile böbürlenmenin millet-i hakime evlendirme dairesindeki izdivacından doğan iki düşman kardeş gibidirler. Ancak ne hikmetse her fırsatta birbirlerini üvey olarak görürler, gösterirler.

Ulusalcılığı şekillendiren mayanın içinde sensualizm de vardır. Sebebi ise muhafazakârların on üç sene evvel ezici bir çoğunlukla iktidarı ele geçirmesinden sonra ulusalcılığın bir yenilgi sendromu/ideolojisi olarak şekillenmesidir. Onu 2002 öncesindeki sağ ve sol Kemalizm’den ayıran en büyük özelliği yenilgiden kaynaklanan içgüdüsel davranış kalıplarıdır. Karşıdan gelen eylem karşısında akıl yerine duyumlar harekete geçtiğinden gösterilen tepki sadece reflekstir ve sembollere indirgenir. Muhafazakar iktidarın ilk senelerinde ulusalcıların akılcı eleştiri yerine bayrağı kutsaması ve öne çıkarması buna örnek olarak verilebilir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde muhafazakarların da düzenledikleri mitinglerde bayrağa karşı gösterdiği aşırı hassasiyet ufukta görünmesi olası bir yenilgiye işaret edebilir mi bilemiyoruz ama ileride tecelli edecek muhtemel bir yenilginin emarelerinde sensualizmin izlerini aramak sonraki yıllarda siyaset bilimciler tarafından şüphesiz yerine getirilecek bir görevdir.

Siyasette algıların yerini duyumlar alırsa çıplak gerçek kimi zaman illüzyonlar halinde görünür. Bu yüzden birkaç yıldan beri Kürt sorununun iktidar partisinin tapulu malı haline gelmesine ulusalcılar doğru tepki gösterememiştir. Sonuçta yıllardır reddettiği bir realiteye başkaları sahip çıkmıştır, ona nedir ki? Tepkileri kavrama yoluyla değil de görüngülerle harekete geçtiğinden basit bir kolaycılıkla bir süreliğine her iki tarafı (Devlet ve PKK) özdeş kılmakta beis görmez. Onların arasındaki ateşkes geçtiğimiz aylarda sona erince illüzyon da tamamlandığından ne yapacağını şaşırmış bir şekilde her fırsatta karşısında olduğunu belirttiği muhafazakar iktidarın yanında saf tutmayı tercih eder, milliyetçi hezeyanlarını onlarla birlikte tereddüt etmeden çözümsüzlük potasına akıtır. Hem de geçmişte büyük bir günah işleyerek. Kobane devriminde şekillenen ve Türk modernizmine öz kardeş olabilecek Kürt sekülarizmini elinin tersiyle bir kenara ittirerek. Bu da yetmez, topraklarını İşid barbarlarına karşı savunmaktan başka bir şey yapmayan insanları hâkir görür, lanetler. Ortak çıkarları yüzünden çok iyi anlaşabileceği yeni bir arkadaşa değil de çok değil birkaç yıl önce kendisini rövanşizmin kara bataklığında boğmaya çalışan düşman kardeşine sarılır. Paradoks mudur bilemem. Varsa eğer tanrının acı alayıdır bu coğrafyanın çocuklarına reva görülen.

Meselenin bir başka tarafına eğilirsek eğer, din çoğu ulusalcının zihninde, özünde her zaman kendisinden kurtulunmak istenen, fakat pratikte yerine konacak bir şey bulunamadığından vulgar agnostizm yoluyla etkisizleştirildiği zannedilen bir olgu olarak temayül eder. Ancak bir önceki örnekte açıklandığı gibi ulusalcılığın takipçileri bunalım dönemlerinde kolaylıkla karşıtlarının kullandığı lisana uyum gösterir, bir çırpıda söyleyeceğini söyler. Uygarlığın bir gereği olan kendi tarihiyle yüzleşmeye ve arınmaya, özetle değerini anlayamadığı her kavrama “haçlı zihniyeti/oyunu” der, geçer. Aslında bu yaftalama muhafazakar kanattan sadece bir ödünç alma değildir. İttihat ve Terakki’nin, sonradan Kemalistlerin yüzde yüz Türk/Müslüman toplum tasavvuru gereğince vaziyet bunu telaffuz etmeyi gerektirir. Kemalizm’in kendi içindeki determinizmi sonucunda dini semboller yoluyla fikir ortaya sürmek ezelden beri gönüllü olarak muhafazakar kesime devredildiğinden, aslına rücu etmek bu tür trajikomik durumlara yol açsa da karşı tarafta yani muhafazakarlarda da benzer dil rahatlıkla gözlemlenebilir. Batı dünyasından her uzaklaşma döneminde buna benzer kestirmeci tutumlar buzdolabından çıkarılır, biraz ısıtılıp servis edilir: “Bunlar kanı bozuk hainlerdir, bunlar Sevr’i istiyor!”

Geçtiğimiz Ağustos ayında hayatını kaybeden tarihçi Vangelis Kechriotis bir makalesinde İzmir’de 1922 öncesinde hiç okula gitmemiş insanların bile Türkçe, Rumca, Ladino dilinde konuşabildiğini yazar. Doğrudur da. İlk defa 1912’de şehre ayak basan dedemin ana dili gibi Bulgarca ve Fransızca, günlük yaşantısını sürdürecek kadar Rumca bildiğini düşününce babaannemin ağabeyinin bunlara ek olarak Ladino bilmesi bana hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Hatta babaannemden duyduğum ve sonradan Batı Ermenicesine ait olduğunu öğrendiğim kelimelere de şaşırmıyorum artık. Geçmişte kimin haklı kimin haksız olduğu gibi bilim dışı bir önerme de hiç umurumda değil. Meseleyi şahsileştirmek gibi olmasın ama, ben üç kuşaktır yaşadığım kentin gerçek tarihini öğrenmek istiyorum. Siz bana geçmişimi geri verin ki ben geleceğimi topluma adayayım. Öğrenmek ve bu entropiyi anlamlandırmak istiyorum kısaca. Darül Eytam’dan İtalyan mektebine sevk edilen sonra da dedemle alelacele nikahlanan ninenim kim olduğunu, neye dönüştüğünü bilmek istiyorum. Çocukluğumun kara gecelerinde onun bana anlattığı, aklımda kaldığı kadarıyla kervanda ve yetimhanede geçen korkunç öykülerin manasına vakıf olmak istiyorum. Biliyorum, dedem genelgeçer ölçütlerde çok makbul bir insandı. Suriye’de İngilizlere karşı savaşıp madalya kazanmış, sonra İzmir’de İktisat Kongresi’nde Kemal Paşa’nın yanında bulunmuş, Halk Fırkası’nın ilk üyelerinden olmuş. Fakat ben ötekileri de merak ediyorum. Galiplerin değil mağlupların encamını, muahharı değil mukaddemi soruyorum. Yüz yıl geçse de tarihin sıfırlanmasını kabul etmiyorum. Çok şey mi istiyorum?
Sonuç bağlamında şunları söylemek sanırım yeterli olacaktır: Jung’a göre her insanda kolektif bir bilinçdışının izleri görülür. Bazen belli belirsiz duyulan bir ses, pişen yemeğin kokusu, eski bir şarkı, uyurken görülen bir rüya ya da ilk paragrafta değindiğimiz “İzmir Hatırlıyor” etkinliğinde olduğu gibi konuşulanlar, anlatılanlar, insanlara çoktandır unuttuğu bir şeyleri çağrıştırır. Hafızalar alt üst olur bu tazelenmede. O zaman garip bir duyguya kapılmak kaçınılmazdır. Sanki bir şeyler hala aramızda yaşıyormuş gibidir. Lakin bu aldatıcıdır. Artık o her neyse aramızda değil de sadece içimizde yaşıyordur. Marifet içimizde yaşayanla yüzleşmede.

Orhan Berent – Birikimdergisi.com

Avrupa Yeşillerinden Erdoğan’ın ziyaretinde yeşil kaygılar

frassoniAvrupa kurumları yetkilileri ile bir dizi görüşme yürüten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Belçika ziyareti dolayısıyla Avrupa Yeşilleri kaygılarını dile getirdiler.

Avrupa Yeşiller Partisi eş başkanı Monica Frassoni bu ziyaretin Türkiye’deki demokratik istikrar yokluğunu, Türkiye’nin mülteci krizindeki rolünü, ve genel seçimler öncesinde muhalefet ve basın üzerindeki baskıyı konuşmak için bir fırsat olduğunu dile getirdi.

“ Erdoğan’ın kendisine yönelik eleştirileri susturma amaçlı taktiklerinden artan bir şekilde kaygılıyız. Sandıkların yerini değiştirmeye yönelik çabaları ve HDP’li siyasetçilerin göz altına alınmalarını ve eski Yeşiller Partisi eş sözcüsü Hüseyin Güngör’ün tutuklanması bu taktiklerin bariz örnekleri.

“ Dahası, ordu, güvenlik güçleri ve terör örgütü işkence ve şiddet haberlerini dehşetle takip ediyoruz. Oysa daha bir kaç ay önce on yıllar süren çatışmaların son bulduğunu düşünüyorduk.

“ Türkiye Avrupa Birliğine girmeye aday bir ülkedir, yani Avrupa kurumları ve temsilcileri bu gelişmeler karşısında sessiz kalamaz.

” Bir yandan Türkiye’ye 2 milyonu aşan Suriyeli mülteciler konusunda yerel otoriteler ve sivil toplum işbirliğiyle yapıcı bir yardım sağlamalıyız. Öbür taraftan, Türk Hükümetinin IŞİD konusundaki şeffaflıktan uzak politikasına ve Suriye’deki Kürt mevzilerine yönelik saldırılarına göz yumamayız.

Yeşil Gazete

4. Alternatif Medya Şenliği’nde temamız #BarışİçinMedya

10 Ekim Cumartesi günü #BarışİçinMedya teması ile İstanbul Karaköy Mimarlar Odası’nda gerçekleşecek 4. Alternatif Medya Şenliği’nin programı da şekillendi.

4

Yeşil Düşünce Derneği ve Yeşil Gazete ortaklığında bu sene dördüncüsünü hayata geçireceğimiz Alternatif Medya Şenliği’nin programı şu şekilde;

11.00 – 12.00: Atölye: ‘Kimin hakkı’ Haberciliği
Kolaylaştırıcı: Pınar İlkiz

5

Hak haberciliği nedir? Hak derken kimin hakkından bahsediyoruz? Bazı basın organları bazı haberleri görmediği zaman bu yazı işlerinin mi suçu yoksa çimento fabrikalarının mı? Mevcut gazete haberleri üzerinden hak haberciliğinin sorgulandığı atölyede “Siz olsanız ne yapardınız” sorusunu cevaplamak ister misiniz?

 

12.00 – 12.30: #İletişimÖrgütlenmektir: Özgür Uçkan’ı anıyoruz.

Şenlikte Temmuz ayında kaybettiğimiz Alternatif Bilişim Derneği’nin kurucusu Özgür Uçkan’ı anıyoruz.

 

13.00-14.30: Korku İmparatorluğunda Haklarım Neler?
Konuşmacılar:
Mehmet Atakan Foça (Doğrulama El Kitabı)
Şevket Uyanık & Başak Tunçer (Korsan Parti)
Serdar Paktin

7

Alternatif medyacının eli ayağı interneti ne kadar tanıyoruz? Ne yazsak başımıza ne gelir? Siber ortamda sansür, tehdit, ve baskılar… Devlet bize hangi durumlarda siber suçlu ya da siber terörist diyecek? Yazdıklarımız, paylaştıklarımız ne kadar güvende? Kendimizi nasıl güvence altına alabiliriz? Ne kadar özgürüz? sorularına yanıt bulmaya çalışılacak.

 

14.15-14.45: “Beden Müziği: Barış İçin Ses Yap!”

Atölye: Ömer Ongun

BGST Dansçıları ve KeKeÇa 2014 from serdar çelik & deniz aydın on Vimeo.

BGST dansçılarından Ömer Ongun, 4. Alternatif Medya Şenliği katılımcılarıyla birlikte bedeni bir enstrüman olarak kullanmaya dönük egzersizler ile başlayacak ve daha sonra barış kavramı etrafında ses ve kelime çalışmaları yapacaktır. Katılım her yaş, deneyim ve bedene açıktır.

 

15.00-17.00: Barış için Habercilik
Açılış Konuşmaları: Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu & Mete Çubukçu

6

#BarışİçinMedya Konuşmaları takip edecek bir forumda yerelden gelen katılımcılar, yurttaş gazeteciler, aktivistler ve genel alternatif medya mecralarından temsilcilerle birlikte çatışma ortamında barışın dilini ne kadar kurabildiğimizi, nasıl kurabileceğimizi tartışacağız.

 

Ayrıntılı bilgi ve son dakika gelişmeleri 4. Alternatif Medya Şenliği facebook etkinlik sayfasında

Hepinizi şenliğimize bekliyoruz

#BarışİçinMedya

 

(Yeşil Gazete)

 

Söz söylenmeyecek yerde birkaç söz – Ümit Kıvanç

Rezaletten daha ağır kelime nedir, bir türlü bulamıyorum, ne desem bilemiyorum. Bahsettiğimiz, devletin eylemidir.

Yine geldik yazılan çizilenin, söylenenin manasız, yetersiz kaldığı uğraklardan birine. Söylenen baştan yenik, çünkü görünen -ama bu defa özellikle: duyulan!- başka her şeyi boğuyor.

Bu durakta nelerle mi karşılaşıyoruz? Kafasına silah dayanan, “Çekme dedim mi çekmeyeceksin!” diye itilip kakılan, gözaltına alınan, “bir daha alınırsanız durum farklı olur” diye tehdit edilen, üstüne, sokağa çıkma yasağı çiğnemekten para cezasına çarptırılan Kürt gazeteciler. Devletin, hukukla zerrece ilişkisinin bulunmayışına saat başı kanıt sunduğu yerlerde şu sırada sadece onlar var. Genç, güvencesiz, korumasız Kürt gazeteciler. “Medya” yok. DİHA muhabiri Serhat Yüce, başına silah dayayan polis için “sıkacak sandım” diyor.

“Sıkacak sandım”! Çünkü sıkabilirdi. Sıksaydı ne olurdu? Serhat ölürdü.

Başımızı biraz çevirince, polis aracının yanından yürüyen yaşlı bir adam gözümüze ilişiyor. Birden, aracın içindekinin aklına esivermiş bir muziplik âdetâ, adama gaz sıkılıveriyor. Adam şöyle bir yalpalayıp devam ediyor yürüyüşüne. Dönüp bakmıyor. Polis aracına yamaçtaki kaya, sıkılan gaza esivermiş yel muamelesi yapıyor. Doğa böyle orada.

Ölmüş çocuklarına sarılıp yatan kadınlar diyarından bir fotoğraf çıkıyor karşımıza. Bir gencin cesedi, eli kolu sağlamca bağlanıp “işleme hazır” hale getirilmiş, Özel Harekât aracının arkasına bağlanmış, yerlerde sürüklenecek. Rezaletlerden rezalet beğenip yaşamaya koyuluyoruz.

Anlaşılıyor ki, devletin sahnedeki kısmı, en azından görünüşte, manzaradan pek memnun değil. Yapılandan mı memnun değil, bunun hepimizce görülmesinden mi, nasıl bilelim? Yine de fotoğrafın mesajında bir bulanıklık meydana geliyor.

Birileri de, belli ki insanlık dönemlerinden kalma alışkanlıkla, yapılanı savunulamaz bulmuşlar, iktidara puan kaybettireceğini düşünmüşler, fotoğrafın sahteliğinden dem vuruyorlar. Bazı aklıevveller, amatörce rötuş (Photoshop) oyunlarıyla yerdeki cenazeyi fotoğraftan yok etmeye çalışıyorlar, fakat iktidardaki Türk İslâmcılığının her alan ve düzeydeki kalitesizliği, seviyesizliği elvermiyor; beceremiyorlar.

Tam o esnada!.. başka birileri, başbakanın mecburen verdiği “kabul edilemez” demecine, fotoğrafın sahteliği iddiasıyla marifetlerinin tartışma konusu edilmesine öfkeleniyor ve hunharlığın videosunu koyuveriyor internete.

Rezaletten daha ağır kelime nedir, bir türlü bulamıyorum, ne desem bilemiyorum. Bahsettiğimiz, devletin eylemidir. Bir ölüyü aracın arkasına bağlayıp yerlerde sürüklemek, Türkiye’de hiçbir şey ifade etmese de şu kavramı kullanayım haydi, insanlık suçu. Peki bunu müthiş bir soğukkanlılıkla videoya çekmek, yayınlamak? Kopan infiale karşı “nah!” yapmak mı?

Beteri de var. Görüntüden çok sesler mahvetti hepimizi. O küfürlerin nasıl bir soğukkanlılıkla, nasıl bir canilikle edildiği. Bunu dinleteceğiniz herhangi bir psikiyatrist, bu canilerin, değil eli silahlı ifa edilen bir kamu görevinde sorumlu-yetkili kılınmak, insan içine çıkarılmaması gerektiğini derhal söyleyecektir. Vicdanın zerresine, ölüye saygı gibi evrensel bir insanlık değerinin gramına sahip olmadıkları, Allah korkusu taşımadıkları, savaşçıların, askerlerin hep çok övündükleri o mertlik denen şeyden habersiz bulundukları belli o küfürbaz caniler üzerine ne söylesek boş. Bunlarla iş gören devlet nasıl bir devlettir? (Elemanlarının cibiliyeti ile devletin kendini hiçbir zaman herhangi bir hukukla bağlamamış oluşu arasında doğrudan ilişki var; keşke bunun üzerinde durabilsek.) Başbakanın “soruşturma açılacak”ının manasını hepimiz biliriz: “Olmasaydı iyiydi”den öteye geçmez.

Bu korkunç hadisenin cereyan edebilmesi kadar, buna sahip çıkılma ve savunulma tarzı da, yaygın ahlâksızlığı ortaya dökmesinin yanısıra, Türkiye’de aslında bir devlet ve bir toplumun bulunup bulunmadığına dair derin şüpheler yaratıyor.

Son korkunç olayda kalp sızısı ile baş ağrısına bir de yüksek dozda mide bulantısı katan ayrıntı, İslâmcı cenahın gaddarlığa sahip çıkarkenki hali.

Önce: Fotoğraf sahte! Selahattin Demirtaş’ın sahte fotoğrafı ortaya sürüp bundan, artık ne maksatla ise, medet umacağını varsayıyorlar. Çünkü kendileri böyle şeyleri mütemadiyen yapıyorlar. Fotoğrafın doğruluğundan şüphelenseler dahi, amaç gelen salvoyu savuşturmak. Hakikat, doğruluk, şu bu, hiç önemli değil.

Ardından, oturup -üstelik beceremeden- fotoğrafı rötuşluyor, cenazeyi silmeye kalkıyorlar. Silemiyorlar. Kopyalayıp çoğalttıkları zemin parçaları belli oluyor. Acemi veya beceriksizler, orası tamam. Fakat oturup hile yapıyorlar. Hile meşru. İnançlarıyla çelişmiyor. Alıştılar. Yadırgamıyorlar, rahatsızlık duymuyorlar. “Âlimleri” iktidar uğruna her türlü ahlâksızlığa yol verdi, veriyor.

Rötuş da sökmüyor. Üstelik bunlar daha fazla günah peşinde çırpınırken caniler, olay sırasındaki hallerinden anladığımız kadarıyla “alın a.. koduklarım!” diyerek videoyu dünyaya sunuyor. İslâmcı hilebazlarımız hepimizle birlikte videoyu izliyor: Devlet görevlileri resmî aracın arkasına cenaze bağlamış, yerlerde sürüklüyor, bir yandan da galiz küfürler ediyor.

Bari artık kabul etsinler değil mi, ortada insanın insanlığını iptal etmeden savunamayacağı bir şey olduğunu? Etmiyorlar. Çünkü alıştılar. Çünkü vidaları follaş oldu, yayları çıktı, zemberekleri dağıldı. (Başka bir tabir var ama burada söyleyemem.)

Ne yapacaklar? Acilen bir şey lazım. Hah! Yasin Börü! Hunharca katledilen zavallı gencin ruhuna bir defa daha azap çektirmeye girişiyorlar. Onu yalan dolana, ahlâksızlığa yine alet ediyorlar. “Ama Yasin Börü!” Evet, feci bir olaydı; ne olmuş? Yasin öyle öldürüldüğü için şimdi sizin işlediğiniz suçlar kafadan meşruiyet mi kazandı? Ne alâkası var?

Olmuyor haliyle. “Ama PKK…” teraneleri de işe yaramayacak, belli. O halde gelsin “oh oldu!” lar, “işte böyle gebertiriz”ler, “polis köpek de mi gezdirmesin”ler…

Ortalama Müslüman’ı gözü dönmüş faşist militana benzetmeyi beceren AKP, sadece iktidar olarak değil, siyasî hareket olarak da bitiyor. Fakat Müslümanlar arasında yarattığı ahlâkî tahribat kolay giderilecek türden değil.

1. Ümit KıvançÜmit Kıvanç – Radikal

HDP’ye seçim operasyonunda Hüseyin Güngör de gözaltında

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş‘ın verdiği bilgiye göre geçen hafta İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nce düzenlenen operasyonda HDP’nin Seçim Koordinasyon Merkezi’nde çalışan 45 kişi gözaltına alındı.

Meral Danış Beştaş gözaltına alınanlar arasında Parti Meclisi Üyesi Hüseyin Güngör, İstanbul İl Yöneticisi Ayşe Karadağ, İl Yöneticisi ve Bilgi İşlem Merkezi Sorumlusu Haluk Ağabeyoğlu, Beşiktaş İlçe Eşbaşkanı Betül Koturman, Eyüp İlçe Eşbaşkanı Tengazar Yılmaz, Beylikdüzü İlçe Eşbaşkanı Refika Kısmet ve İstanbul 2. Bölge Bilgi İşlem Sorumlusu Engin Yardımcı’nın bulunduğu bilgisini verdi.

Beştaş, “Bilgi-işlem sorumlularımızın da gözaltına alınanlar arasında bulunması ve bu operasyonların seçime bir ay kala yapılıyor olması, bunların seçim hazırlıklarımızı baltalamak amaçlı olduğunu gösteriyor.” dedi.

Hüseyin Güngör de gözaltında

hu3
Hüseyin Güngör

Gözaltına alınan isimler arasında bulunan HDP PM üyesi Hüseyin Güngör yeşil harekette yakından tanınan bir isim. 2008’de kurulan Yeşiller Partisi‘nin kurucuları arasında bulunan, kuruluş döneminde MYK üyeliği ve 2009-2010’da bir dönem partinin eşsözcülüğünü yapan Güngör, Yeşiller Partisi’nin EDP ile birleşmesinden kısa bir süre önce partiden ayrılarak BDP’ye geçmiş ve daha sonra kurulan HDP’nin de PM üyeliğine seçilmişti.

Hüseyin Güngör ayrıca 2014’de yapılan yerel seçimlerde HDP’nin Zeytinburnu belediye başkan adayıydı.

Gözaltındakiler

Özgürlükçü Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi İstanbul’daki operasyonda gözaltına alınanlar arasında Abdulkerim Seçkin, Abdurrahim Yazol , Aliye Tanrıverdi, Atiye Türk,Avniye Tanrıkulu, Ayşe Karadağ, Betül Koturman, Cafer Aydoğmuş,Emin Acar, Emin Ank, Engin Yardımcı, Gülay Çelik, Gülistan Aydın, Halit Çiftçi, Haluk Ağabeyoğlu, Hicran Ürün, Hüseyin Güngör, İsmail Kurt,Kemal Karagöz, Leyla Yılan, Mecit Aygün, Mehmet Boğakan, Mehmet Demir, Mehmet Oran, Mizra Korkmaz, Müzeyyen Açış, Nasır Tonguç,Nusret Kaplan, Ramazan Kırpınar, Refika Kısmet, Sabiha Buzan, Senar Ok, Seyfettin Kaplan, Subutay Açık, Süleyman Meral, Tahir Kaya,Tengazer Yılmaz, Yusuf Sümeli, Zeynep Arslan, Zemine Gokce, Meliha Varıslı, Seyfettin Peker, Perıhan Yokuş, Vadullah Şafak, Muzaffer Kocaman‘ın da olduğunu açıklamıştı.

(Bianet, Yeşil Gazete)

Nesli tükenen kabak türü 800 yıllık tohumu bulununca canlandırıldı

Kanada Winnipeg’de nesli tükendiği düşünülen bir kabak türü, bir kazıda bulunan 800 yıllık çekirdeklerden yeniden yetiştirildi. Tohumlar, Wisconsin’de yerlilere ait bir arazideki arkeolojik kazıda bulundu. Yaklaşık 800 yıllık olan tohumlar tenis topu büyüklüğünde bir kil bir topun içinde bulundu.

Garden of Learning (Öğrenme Bahçesi) koordinatörü Brian Etkin, 8bin yıllık kabağı tanıtıyor
Garden of Learning (Öğrenme Bahçesi) koordinatörü Brian Etkin, 800 yıllık kabağı tanıtıyor

Arkeofili.com’da Ayşe Bursalı‘nın aktardığı habere göre 7 yıl önceki kazıya kadar, bu tip kabakların neslinin tükendiği düşünülüyordu. O zamandan beri kabağın geliştirilmesi için uğraşılıyor. Kabak tohumlarını yerli toplulukların hayatına geri getirmek için farklı organizasyonlar ve bireyler girişimlerde bulunnuyor.

Bu organizasyonlardan biri olan Garden of Learning (Öğrenme Bahçesi) koordinatörü Brian Etkin,  “Bu kabağın tohumlarını saklayıp yeniden ekmeyi düşünüyoruz. Böylece daha fazla ürün elde edip, kabağın neslinin bir daha tükenmemesini sağlayabiliriz” diyor. Öğrenciler de bu sebzenin tekrar kazanılmasına yardımcı oluyor.

Çok havalı eski kabak anlamına gelen gete-okosomin

19

“Bu kabak büyük bir yerli kabilesine ait bir geleneğin, yerli topluluğuna ait insanların da bir yeri olduğunun, ve yemeğin bir vatandaşlık hakkı olduğunun bir göstergesi” diyor Brian Etkin.

Tohumlar/çekirdekler, Canadian Mennonite üniversitesi tarafından topluluğa ve organizasyonlara verildi. Tarihin bu parçasını canlı tutmak için düzenlenen etkinliğe katılanlara kabak hakkında bir eğitim verildi.

Kabakların her birinden yaklaşık 600 adet çekirdek çıkıyor. Bu çekirdekler yerli topluluklarla da olabildiğince paylaşıldı.

Beyaz Toprak Kabilesi’nin bir üyesi olan aktivist, yazar ve çevreci Winona LaDuke da bu çekirdeklerin verildiği kişilerden biriydi. Kendisine sürekli kabağın adının sorulması sonucu LaDuke kabağa Ojibwemowin dilinde “çok havalı eski kabak” anlamına gelen gete-okosomin lakabını taktı.

 

(Arkeofili)

Kadıköy Tüketim Kooperatifi, 3. sipariş paketini sokak şenliği ile dağıttı

İstanbul Kadıköy’de bir tüketim kooperatifi kurma çalışmaları devam ediyor. Eylül ayı başında 3. sipariş paketinin duyurusunu yapan Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi, 3 Ekim Cumartesi günü bir sokak etkinliği ile paketlerin dağıtımını yaptı. Henüz bir mekanı olmayan kooperatif, Kadıköy’de bir sokakta, gelen ürünlerle yapılmış yemeklerin de sunulduğu bir dağıtım şenliği düzenledi.

3 farklı üreticiden 7 farklı ürün

16

Doğal üretim yapan, aracısız küçük üreticiden ürün alma prensibiyle çalışan Kooperatifin üçüncü paketinde 3 farklı üreticiden 7 farklı ürün bulunuyor. Toplam 200 paket üzerinden örgütlenen sipariş paketi yaklaşık 150 tüketiciye ulaşmış bulunuyor.

17

3. sipariş paketiyle birlikte üretici ve tüketici ağını genişleten kooperatif, önümüzdeki dönemde yeni sipariş paketleriyle birlikte kooperatifleşme sürecini hızlandırmayı ve bir sosyal mekan oluşturmayı hedefliyor.

18
3. sipariş paketi dağıtımı için düzenlenen Sokak Şenliği duyurusu

 

Haber: Umut Kocagöz

(Yeşil Gazete)