Dış Köşe

Gezegen ısınıyor, iklim değişiyor, Türkiye değişmiyor – Pelin Cengiz

Bu yıl 30 Kasım- 11 Aralık tarihleri arasında Paris’te toplanacak COP21 Zirvesi’nde (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı) gelecek dönemde dünyanın kaderini belirleyecek yeni bir iklim anlaşmasına imza atılması bekleniyor. Küresel sıcaklık artışının 2 dereceyi geçmemesi için atmosfere salınan sera gazlarının belirli bir seviyede sınırlandırılması, tespit edilmiş bulunan mevcut fosil yakıt rezervlerinin üçte ikisinin yeraltında bırakılması ve yenilenebilir enerjilere geçişin hızlandırılması gerekiyor.

Tüm bunların uygulamaya geçirilebilmesi için de COP21 Zirvesi’nde bağlayıcılığı olan, net hedeflere sahip, gezegenin geleceğini koruyacak ve iklim adaletini sağlayacak aynı zamanda Kyoto Protokolü’nün yerini alacak yeni bir iklim sözleşmesinin kabulü gündemde.

Birleşmiş Milletler, zirve öncesi UNFCCC’ye (BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) taraf olan ülkelerden INDC (Intended Nationally Determined Contributions) hedeflerini yani ulusal katkı niyetlerini açıklamalarını istemişti. Özetle, ülkeler düşük karbonlu kalkınma yaklaşımı kapsamında sera gazı emisyonlarını ne kadar, ne şekilde ve ne kadar süre içinde azaltacaklarının taahhüdünü sunmuş oluyor.

15

Peki, Türkiye açısından tablo nasıl şimdi biraz ona bakalım. Türkiye, 1 Ekim’de beş sayfalık ulusal katkı niyetlerini sundu. Türkiye’nin vaadi, 2021-2030 arasında sera gazı emisyon oranını, olağan senaryo çerçevesinde yüzde 21’e kadar azaltmak. 2030 itibariyle 1 milyar 175 milyon ton olarak öngörülen toplam sera gazı emisyonu, artıştan azaltım senaryosunda 929 milyon ton olarak öngörülüyor. Yani, Türkiye 2030’a kadar sera gazı emisyonlarını önce artıracak, sonra keyfi gelirse sınırlandıracak ya da azaltacak.

Ulusal katkı niyetleri belgesinde de yer verildiği üzere, 2012’de Türkiye’nin karbon emisyonu 440 milyon tondu. Bunda en büyük pay yüzde 70,2 ile enerji sektörüne ait. Sanayinin payı yüzde 14,3, atık sektörünün payı yüzde 8,2, tarımın payı ise yüzde 7,3. Türkiye’nin 2030 sonrası hedef diye verdiği rakam, 2012 seviyesine göre en az yüzde 111 artış anlamına geliyor.

Enerji alanında konan hedefler şöyle:

  • Güneş enerjisinden elektrik üretim kapasitesini 2030 itibariyle 10 GW’a yükseltmek,
  • Rüzgâr enerjisinden elektrik üretim kapasitesini 2030 itibariyle 16 GW’a yükseltmek,
  • Hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanır duruma geçmek,
  • 2030 yılına kadar bir nükleer santrali devreye almak,
  • Elektrik iletim ve dağıtım kayıplarını 2030 itibariyle yüzde 15’e çekmek,
  • Kamuya ait elektrik üretim santrallerinin rehabilitasyonunu yapmak.

Türkiye’nin sunduğu taahhütler de epey ilginç. Yetersiz güneş ve rüzgâr hedefleri dışında, çevresel hassasiyetlerden uzak hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanmak ve nükleeri de temiz enerji diye yutturmaya çalışmak epey sorunlu. “Kamuya ait elektrik üretim santralleri rehabilitasyonu” ifadesi de muğlâk bir tanım. Enerji verimliliğine yönelik tek bir hedef yok. Çalışan, planlanan ya da yapım aşamasındaki toplam 80 kömürlü termik santrale ilişkin de tek bir atıf yok. Çok matah hedefler sunmuş gibi Yeşil İklim Fonu gibi mekanizmalardan uluslararası finansal destek istiyor.

Başta kömür olmak üzere fosil yakıtlara giderek daha fazla bağımlı hâle gelen, bu uğurda yüzlerce insanını katletmekten çekinmeyen, bunların yanında üç tane nükleer santral inşa etmeye niyetlenen Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadele stratejisi yerine kalkınma hedeflerini sıralamış desek yeridir. Türkiye, kullandığı petrolün yüzde 90’dan fazlasını, doğalgazın tamamına yakınını, kaliteli taşkömürünün neredeyse tümünü ithal ediyor. Pek çoğu verimli çalışmayan, yüksek oranda fosil yakıta dayalı elektrik üretim tesislerin yanında farklı sanayi alanlarının yarattığı başka çevresel sorunlarla boğuşuyor.

Türkiye bu hâliyle ulusal katkı vermekten çok iklim mücadelesinde dünyanın sırtına yük olacak gibi duruyor.

Bu yazı taraf.com.tr/ den alınmıştır

29.Pelin Cengiz

 

Pelin Cengiz

[email protected]

Kategori: Dış Köşe