Dünyanın güneşin etrafındaki seyrinin peşinde, güneş ışınlarının oğlak ve yengeç dönencelerine düşme açılarından zuhur eden mevsim değişikliklerinin takvimde denk geldiği tarihlerde zamanın ritmini tutmak isteyen bir grup dünyalı, gündönümlerini “Takas Şenliği” ile kutluyor. Çanakkale’de son iki yıldır 23 Eylül, 21 Aralık, 21 Mart ve 21 Haziran tarihlerinde, sosyal medya üzerinde kararlaştırılan bir sokağın köşesinde takas tezgahları kuruluyor.
İndirim kampanyalarının baştan çıkaran vaatlerine kapılıp ihtiyacım var mı diye düşünmeden alınmış, bir gün nasıl olsa giyerim temennisiyle saklanmış ama dolabın bir kenarında unutulup kalmış türlü çeşit kıyafetler, ayakkabılar, takılar, kitaplar, içinde kadim bilgiler de saklayan tohumlar, hatırası üzerinde eşyalar birbirine karışıyor. Seç, beğen, al! Bu tezgahta para değil, hünnap meyvesinin çekirdekleri geçiyor.
Gündönümlerinin takas ile şenlenmeye evrilme sürecinin başından beri içinde yer alan Emine Sürücü, “Tüketimlerimizi gözden geçirdik ve ne kadar çok tükettiğimizi gördük. Evimizde çok fazla kıyafetimiz, kullanmadığımız eşyamız varken hala almaya devam ediyoruz. Oysa birbirimizde işimize yarayacak öyle çok şey var ki. Biz de takas yapmaya, eşyalarımızı kullanılabilir ve faydalı hale getirmeye karar verdik. 2013 Aralık ayında ilk takasımızı yaptık, para birimi olarak da hünnap çekirdekleri kullandık. 1’den 5’e kadar değer biçtik. Her gündönümünde takaslaşmaya devam ediyoruz. Yakın arkadaşlarımın dolabında öylece duran ama benim işime yarayabilecek şeyler takasta ortaya çıktı. Ben onları kullanmaya başladım, onlar da benden aldılar. Utanma denen şey aradan kalktı.” diye anlatırken bir yandan tezgahtakilere göz attı.
Geçtiğimiz 23 Eylül ekinoksuna binaen kurulan takas tezgahına rengarenk şallarıyla dahil olan Ilgın Aloha, “Gündönümünde takas yapmak benim için almak ve vermek dengesini bulduğum, bunun için heyecanlandığım bir zamanı kovalamak, kolaylıkla paylaşmak demek. Elden çıkarmayı, bundan korkmamayı öğrenmek… Kime verdiğimin ve kimden almadığımın önemli olmadığı bir dünya güzel.” diye tarif ettiği şenliklerde Ilgın dolabının çehresini epey değiştirenlerden.
Sadece kıyafetlerin, fazla eşyaların değil fikirlerin de takas edildiği gündönümü şenlikleri sohbetlerle, tezgahtan edinilen yeni eşyanın eski hikayesiyle, “Bunun bir beden küçüğü var mı?” esprileriyle gün boyu sürüyor. Mevsim yazdan sonbahara, kıştan ilkbahara döndükçe takas tezgahının da vitrini değişiyor. Kışlık kıyafetlerin hava sıcaklığıyla ters orantılı olarak yükselen etiketlerinin aksine pek şekilli “hünnap” yazı karakterlerinin karşıladığı, görenin karıştırmaktan kendini alıkoyamadığı tezgahlarda en fazla beş hünnap çekirdeğine montlar, bol cepli spor pantolonlar, kışın soğuğuna zırh vazifesinde kalın kazaklar bulmak mümkün.
Takas tezgahının başında çocuklar gibi şen eline geçirdiği yeni kıyafetlerini deneyen Yağmur Şahin, takasa gönüllü insanlarla bir arada olmaktan ve her gündönümünde daha da kalabalıklaşarak buluşmaktan duyduğu mutluluğu gizlemiyor. Başka bir alışverişin mümkün olduğuna ve yeni bir şeye sahip olmak için para vererek satın almaya değil onu hikayesiyle birlikte aramaya hatta sahip olmak kalıbını da aşarak eşyayı kullandıktan sonra bir başka şenlikte tekrar tezgaha koyup o döngünün devam etmesinin gizemine inananlar gündönümlerini iple çekiyor. Aslı Özkan, “Çocukluğumdan beri ikinci el giyinmeyi seviyorum. Bir anlamı, hatırası oluyor ikinci el kıyafetin. Gidip mağazadan reyondan kıyafet almaktansa arkadaşımın ya da hiç tanımadığım birinin kıyafetini giymeyi tercih ederim.” diyor.
Gündönümü yaklaştıkça takas şenliğinin de ayak seslerinin duyulmasının hem heyecan uyandırdığını hem de artık ellerindeki eşyaları o vakte kadar takas için sakladıklarını anlatan İdil Ateşli için takas şenliğinin gündönümleriyle kesişmesinin temizlik, arınma, yenilenme ve tüketim kültürünü bir şekilde değiştirebilme gibi anlamları da var. Tezgaha “Amaç gerçekten kıyafetimizi değiş tokuş etmek mi, yoksa başka şeylerin mümkün olduğunu iletmek mi? sorusunu da bırakan İdil, “Fazla eşyaya ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Var olan şeyleri aramızda döndürerek ve bunu daha büyük çemberlere yayarak, sadece kendi içimizde kalmayıp bunu pazar gibi dışarıya açık yaparak mümkün olduğunca yaymaya çalışıyoruz.” diyerek şenliğin ilham veren ruhuna çağırdı.
Bir sonraki gündönümü 21 Aralıkta. Yılın en kısa gününü takasla uzatmak, yeni yıla girmeden üzerimize yük eşyaları değerlendirecek yeni ellerle buluşturmak, ihtiyacımız olana para yerine koyacağımız hünnap çekirdeği minvalinde bir aracıyla ulaşmak, yaşadığımız yerlerde takas tezgahları kurarak başka bir dünya inancındakilerle karşılaşmak, hayatı şenlik tadında yaşamak için gündönümü bahane.
Meraklı kediler çok heyecanlıydı, bir “koca” haftayı yeni okullarında geçirdiler. Anne-babalarının emek emek yaptıkları bahçede oynadılar ve yine anne babalarının alın teri damlattıkları masalarda ve sandalyelerde çalıştılar. Çocuğu ve anne-babayı aynı anda kuşatan bu yapı içindeki herkes heyecanını, mutluluk gözyaşlarını biraz da olsun bastırabilmek için kaleme kağıda sarılmış ve bakın neler demişler:
***
“Oğlumuz geçtiğimiz iki sene boyunca bir kreşe gidiyordu. Onu oraya bırakmışlığım, almışlığım olmuştur. Şimdi ise o bir Meraklı Kedi. Bu hafta iki kez okuluna bıraktım, aldım. Bırakırken en çok gözüme çarpan şey yoldayken gözlerindeki hevesi oldu. Halbuki daha kıdemli ebeveynler bu konuda hep göz korkutan hikayeler anlatırlar. “Kaldıramıyorum, evden çıkmıyor, istemiyorum okula gitmeyi diye bağırıyor, ağlıyor, zorla arabaya sokuyoruz, servise bindiriyoruz”. Gerçi bu kıdemli ebeveynlerin “o da bir şey mi sen asıl” diye başlayan ve her seferinde o yaşın zorluklarını anlatan gereksiz hikayeleri hep vardır, olacaktır da… Neyse konumuza dönelim. Ben Ayaz’dan “istemiyorum, baba gitmesek olmaz mı?” laflarını duyuyorum evet, ama okula giderken değil, okuldan eve dönerken. Ve işte tam o anda diyorum ki “Biz ne güzel bir şey yapıyoruz . Sponsormuş, gelir gider tablosuymuş, inşaat eksiklerimizmiş hepsi yoluna girer/girecek, çocuklardan bize bu memnuniyet, bu aidiyet duygusu yayıldıkça..”
***
“Günler öncesinden içindeki resimlere bakıp durduğun kalın kitaplar alınır, nizami kaplanır… Giyeceğiniz için heyecanlandığınız o güzel önlüğünüz, yakanız hazırdır… Bugün okulun ilk günü denir, bir binaya gidilir, senin “güzel” önlüğünden giymiş yüzlerce çocukla birlikte sıraya girilip, tanımadığın yetişkinlerin coşkulu konuşmaları dinlenir… Sonra anne-babanız sizi öpüp, veda edip, bu hiç tanımadığınız yetişkinler ve çocuklarla, sizi bu yabancı binada bırakıp giderler…Bir zil sesi gelir, kalabalık içeri girer. Bir zil sesi duyulur, kalabalık bahçeye çıkar. Bahçede kalış süresi hep kısacıktır. Anlamak için heveslendiğin kitaplar uzun ders saatlerinde monoton seslerle okunur, özene bezene taktığın yaka ilk fırsatta çıkarılmak istenen bir yük olur. Eve gidilir, ödevler vardır. Öğretmenin, yazının diğerleri kadar düzgün olmadığını söylediği için üzülürsün. Düzeltmek için sayfalarca “G” yazman istenmiştir. Halbuki ne öyküler dönüyordur kafanda da güzel yazamadığın için durursun, yazmazsın…
Biz bugün kızımızı, ne okulun ilk günü ne de sonrasında bunları yaşamayacağından emin olduğumuz bir okula getirdik. Meraklı kedimizin, okul meclisinde sesini duyurup isteklerini dile getirebildiği, fikrini söyleyebildiği, tercih yapabildiği, haklarına saygı duyulan, meraklarının onu yönlendirmesine izin verilen ve en önemlisi de çocukluğunu yaşayabildiği başka bir okul mümkün!”
***
“Biz bu sabah binlerce anne-baba gibi çocuğumuzu okuluna bıraktık. Herkes gibi ilk gün trafikte sıkıştık. Herkes gibi gözlerimiz doldu, fotoğraflar çektik. Kimselere benzemeyen yanımız, çocuğumuzun okulunu bizim kurmuş olmamızdı. Yabancı duvarlara emanet etmedik onu. Her karışını defalarca sildiğimiz, boyadığımız, onardığımız bir okulun kucağına bıraktık. Öğretmenlerimizle ilk kez karşılaşmadık. Aylardır nasıl planlar yaptıklarını, çalıştıklarını bildiğimiz, işlerini çok seven, gülünce yüzlerinde güller açan öğretmenlerimiz de bizimle sildiler, süpürdüler, çaktılar, onardılar. İnsan beraber emek verince tanıyor birbirini. Bizim çocuklarımız hiç bilmedikleri bir binaya, hiç bilmedikleri akranlarının arasına girmediler bugün. Aylardır bahçesinde oynadıkları, “bizim kütüphanemiz”, ”işte burası da mutfağımız” diye sahiplendikleri bir okula adım attılar. Yolumuz uzun ve zorlu, çünkü birlikte iş yapma bilinciyle yetişmemiş bir nesil olarak birlikte bir okul kurduk ve şimdi sıra okulun işlemesinde. Tek güvencemiz dayanışmamız. Bu yolu yalnız yürümüyoruz, destekçilerimiz, gönüllülerimizle yürüyoruz. Umarım bu dayanışma ruhunu çocuklarımız da yaşatır.”
***
“Sınıflarda üste üste yığılmış eski sıra, sandalye, masalar, yarım yamalak boyanmış pembe duvarlar, demirden dökme kalorifer petekleri. Geçen sene hiç bitmeyecek gibi gelen inşaat süreci geride kaldı.. Pırıl pırıl bir okulumuz var artık.
İki yıllık emeğin sonucunda okulun içinde bir o tarafa bir bu tarafa koşturan cıvıl cıvıl çocukları, ilk gün sevincini yaşayan öğretmenlerimizi görmek verdiğimiz emeklerin yavaş yavaş sonucunu aldığımızı gösterdi bana ve eminim kooperatifimizdeki bütün arkadaşlarımıza. Daha alınacak yolumuz var ama bu sefer farklı olarak kooperatif üyeliği kimliğimizin yanına bir de ebeveyn kimliğimiz eklendi. Heyecan dorukta!”
Derleyenin notu:
Bu yazılar neden Meraklı Kedi İlkokulu’nun açıldığı gün paylaşılmadı da ilk haftanın son günü paylaşıldı?
Bütün anne-babaların yakından tanıdığı bir duygu-durum, ruh hali buna sebep oldu. Hani 9 ay boyunca doğacak bebeğinizi beklersiniz ve nihayet o gün gelir… Bebeğinizi kucağınıza alırsınız ve fark edersiniz ki içinde bulunduğunuz resme inanamama hali gelip kuşatmış sizi. İlk haftalar “bu bizim bir parçamız, bizim çocuğumuz, artık bizimle” diye kendinizi kendinize fısıldarken bulursunuz. İşte ilk hafta bizim için de böyle fısıltılarla geçti.
“Evet artık gerçek! Biz Ankara’da mutlu çocukların okulunu açtık.”
Yeşil mutfağa transfer var! Birkaç ay önce Almanya’ya uğurlamadan önce Yeşil Ev’de yemeklerini keyifle yediğimiz Sevin yeşil mutfak denemeleri ile artık aramızda. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu olan Sevin, çocukluğundan süregelen tatlı ve yeme sevdasını 2011 yılında profesyonel olarak devam ettirmeye karar verip Mutfak Sanatları Akademisi’nde Pastacılık ve Ekmekçilik üzerine aldığı eğitimi uluslararası otel mutfaklarında edindiği tecrübelerle pekiştirdi. Şu anda yemek ve tatlı merakını kişisel internet sitesi üzerinden gideren ve lezzetli tariflerini bizlere ulaştıran Sevinle birlikte Yeşil Mutfak Denemeleri için güçlerimizi birleştirmeye karar verdik. Mutfak yolcuğuna aynı gemiye atlayarak başlamış iki MSA’lı olarak sizleri daha sık ve özgün tariflerle buluşturmayı ve tarifleri yaparken bizim kadar zevk almanızı umuyoruz.
Sonbahara girdik, artık havalar soğumaya başladı. Sanırım Almanya’da hava değişiminin etkisini daha erken görüyoruz. Havalar soğuyunca mutfaktan eksik etmediğim çorba sezonunu 1 ay öncesinden açtım. Değişik çorbalar yapmaya alışık değildim çünkü annem evde bizim oralardan çorbalar yapardı. Artvin’e özgü peynirle yapılmış lahana çorbası ve ısırgan otlu çorba benim en sevdiklerimden. Anne tarifleri bir başka güzel oluyor tabi… Değişik tarifler denemeyi ve çorbayı kalın kıvamda içmeyi eşimden öğrendim.
Sonbaharının renkleri gibi bu aralar her yerde rengarenk kabaklar görmeye başlamışken balkabaklı çorba tarifi iyi olur diye düşündüm. Bu tarifi daha önce birkaç kez denedim ama bu sefer ki tarif malzeme bakımından biraz farklı oldu çünkü evdeki malzemelere göre tarifi değiştirdim. Evde bal kabağı, pırasa, havuç ve yer lahanası vardı. Normalde pırasa yerine soğan kullanıyorum ve yer lahanası kullanmıyorum.
Balkabağı burda küçük, yuvarlak kavun boyunda, adına ‘Hokkaidokürbis’ deniliyor. 500 gr ile 1,5 kg ağırlığında değişen ince kabuklu bir kabak çeşidi.
Balkabağı Çorbası
Malzemeler:
300 gr balkabağı ( kabağın yarısından biraz fazla)
1 adet pırasa (yoksa soğan)
6 adet havuç (küçük)
2 yemek kaşığı tereyağı veya zeytinyağı
Ceviz büyüklüğünde taze zencefil
Yarım yer lahanası (isteğe bağlı)
Yarım kurutulmuş acı biber
1 tatlı kaşığı köri,
1/2 tatlı kaşığı kimyon, taze kişniş
Tuz, karabiber
600 lt su
200 gr yoğurt veya krema
Hazırlanışı:
Balkabağını tartınız yoksa, gr olarak değilde göz kararı koymak isterseniz, ben üste tarif ettiğim kabağın yarısından biraz daha fazla kullandım. Diğer kısmını tatlı denemem için ayırdım.
1. Balkabağını,havucu ve yer lahanasını küp küp doğrayın. Çorba püre hale geleceği için boyutunun çok önemi yok ama eğer içinde parça halinde sebze bırakmak isterseniz kesimine biraz özen gösterebilirsiniz. Piştikten sonra sebzeden biraz kenara ayırın. Püre yaptıktan sonra kenara ayırdığınız sebzeleri içine ekleyebilirsiniz. Pırasa, zencefil ve acı kırmızı biberi (isteğe bağlı) de ince ince doğruyoruz.
2. Tereyağını ve doğradığınız bütün malzemeyi tencereye koyuyoruz ve sote ediyoruz. Tuz, kimyon, köri ve karabiberide ekliyoruz. Yukarıda oran verdim ama baharatta oran olayına çok inanmıyorum. Herkesin kendi damak tadı var ona göre baharat oranlarını değiştirebilirsiniz. Baharatlarla beraber biraz daha sote ediyoruz. Almanya’ da gördüğüm kadarıyla ‘Gemüse Brühe’ dedikleri sebze suyu yanibulyon (sebzeli çeşni) çok kullanılıyor. Bu ürünlerin içinde fazlasıyla katkı maddesi var malum. Ama bunun da organik olanını yapmışlar. Bende aldım denedim içinde monosodyum glutamat gibi katkı maddeleri yok ve tadı diğer bulyonlar gibi baskın değil. Ama yine de evde yapılmış kadar doğal değildir. Hali hazırda Gizem sebze suyu tarifini daha önce ki yazılarında paylaşmıştı.
3. İçine kaynamış suyu veya sebze suyunu ekliyoruz. Sebzeler pişince mikser yardımıyla püre haline getiriyoruz. Püre yaptıktan sonra kıvamını ayarlamak için sıcak su ekliyorum ama fazla eklemeyin çünkü içine krema veya yoğurt da ekleyeceğimiz için kıvamı çok sulu olmasın. Ben kıvamını biraz yoğun bırakıyorum ve bahartların tadını kendinize göre ayarladıktan sonra bir taşım kaynatın daha sonra içine 200 gr yoğurt veya krema ekleyin biraz karıştırın ama kaynatmadan ocağın altını kapatın.
4. Limon ve taze kişnişle beraber servise hazır. Afiyet olsun!
Fotoğrafta bir dalgıç, arkada bulanık deniz ve önde parlak, net kocaman hava kabarcığını görüyorum, ışıl ışıl, parlak, yüzeyden gelen gün ışığını yansıtıyor. Yaşadığım dünya anlamsız, aldığım nefes kesin diyorum. Düşüncelerim bulanık… O hava kabarcığına sızmakla başlayabilirim belki. Çizgi filmlerde ve düşümde mümkün. Sevinç duymak, şaşırmak istiyorum. Maviler bulaşıyor her yanıma.
Hava kabarcığının içinde nefes alabiliyorum, işte böyle tutunuyorum yaşama, yoksa an meselesi kendini derin denize bırakmak ölümle kucaklaşmak… Dalgıçtan uzaklaşıyorum, akıntıyla geziyorum, her yer mavi, derin mavi…
Telefonun sesiyle düşten düştüm. Gözlerimi açtım ekranda hâlâ o fotoğraf…
Haydi çık artık evden, kapattın kendini iyice, ölenle ölünmez, diyor arkadaşım. Beni meyhaneye çağırıyor. Dudaklarım sımsıkı, açılmıyor, unutmuş konuşmayı. O ısrar ediyor, ahizeyi bırakıyorum, yere düşüyor, paat, uzaklaştı sesi… Dıtdıt… dıııt…
Düşüme dönebilir miyim, o berrak kabarcığa girebilir miyim yeniden?
NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.
Sabah 08:00’de gelen sms, “Ben, Nesime. Size Nusaybin, Fırat Mahallesi’nden yazıyorum. Dün gece olanlardan sonra buradan sağ çıkamayacağımızı biliyorum. Lütfen, dışarıda birileri susmasın” yazıyor.
Hemen telefon ediyorum, telefonu kapalı. Sms ile yanıt yazıp durumunu ve neler olduğunu soruyorum.
Nesime (Atlı), 17 Ağustos günü Eruh’un Girdara köyündeki çocuklarla birlikte
Yanıt iki buçuk saat sonra gene sms ile, “Burada bodrum katında bir ailenin yanında kalıyoruz. Dün gece evlere özel timler baskın yaptı. Zorla evlere girip insanları darp ediyorlar. Onların evlerini ve damlarını karargah yapıyorlar. Burnumuzu bile dışarı çıkaramıyoruz” şeklinde geliyor.
Nesime’den bu yazdıklarını adını da anarak gazeteye aktarmak konusunda onay alıyorum ardına.
Nesime Atlı, Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden arkadaşım. Kendisi ile 16 – 19 Ağustos tarihlerinde DTK (Demokratik Toplum Kongresi) Ekoloji Meclisi ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin daveti ile gittiğim #ormanlarımızıyaktırmayacağız turu sırasında tanıştım.
Nesime (Atlı) ile 16 Ağustos günü Nusdaybin’in Bagok Dağın’da bulunan Dağiçi Süryani Köyü’nde köyün içine kadar gelen yangının yerlerini incelerken
3 bölgeye gitmişti o tur sırasında ekolojistler; Dersim, Amed ve Botan. Ben, Nesime’nin de aralarında olduğu ekip ile Botan bölgesini ziyaret etmiştim.
Nesime’den, Nusaybin’de yaşananlar ile ilgili bilgi geldikçe aktarmaya devam edeceğim.
Kolonyalizmin hiç olmazsa hukuken sona ermesinden sonraki dönemlerde bir ülkede yaşayan insanlar topluluğunun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri, başka bir ülkenin istila ve işgaline uğramak ise öteki de iç savaş cehennemine savrulmak olsa gerek. Yakın dönem için konuşulacaksa, doğudaki komşumuz Irak bunlardan birincisi; güney komşumuz Suriye de ikincisi için “mükemmel” birer örnek olarak gösterilebilir. İnsanlık tarihinin en eski medeniyetlerinden ikisine beşiklik eden bu yerler, “medeniyet” bir yana, artık bildiğimiz anlamda birer ülke olmaktan bile çıkmış durumdalar. Ve bir daha bu niteliği kazanacakları çok şüpheli.
İşgaller ve İç Savaşlar
Irak’ta 2003 baharı başındaki Amerikan istilasından bugüne kadar geçen 12 yıl altı aylık süre içinde bir milyondan fazla insan şiddet kullanılarak öldürüldü, 33 milyonluk nüfusun hatırı sayılır bir bölümünü oluşturan 4 milyondan fazla insan ya başka ülkelere kaçtı ya da ülke içinde evini barkını terkedip başka yere yerleşti. İstila ve işgalden önce hiç görülmemiş bir mezhep çatışmasıyla ülke bugün paramparça halde. Ülke topraklarının ve insanlarının bir bölümü IŞİD (DAEŞ) adlı tedhiş örgütünün güce dayalı denetimi altında. İntihar bombaları, çatışmalar ve şiddet her yerde kol geziyor.
Suriyeli bir mülteci aile tarafından, Suruç yakınlarında, Suriye-Türkiye sınırında geride bırakılmış bir boş beşik. (Reuters / Murat Sezer)
Suriye’de 2011 baharı başında başlayan ayaklanmanın kısa sürede iç savaşa dönüşmesinden bu yana geçen 4 yıl altı aylık zamanda en az 240 bin kişi şiddet kullanılarak öldürüldü, 22 milyonluk nüfusun yarısından fazlası yerini yurdunu terkedip kaçtı! (7,5 milyonu ülke içinde, 4 milyondan fazlası da –başta 2 küsur milyonla Türkiye olmak üzere– komşulara sığınmış durumda. Türkiye nüfusu ile kıyaslandığında, 38 milyon insandan bahsediyoruz demektir bu.) Suriye topraklarının ve insanlarının bir bölümü de aynı şekilde IŞİD/DAEŞ’in denetiminde. Ayın son gününde Rusya’nın da bombardımanlara başlamasıyla, bu ülkeye bomba yağdıran yabancı devlet sayısı en az 10 oldu! Ve bu 10 devlet arasında Türkiye’de var elbette! Böylece, “vekaleten yürütülen bir dünya savaşı”nın ana sahnesi haline gelen Suriye, yeryüzünün 1 numaralı şiddet ve ölüm merkezi gibi görünüyor desek yeridir.
Suriye savaşı ile beraber, 2015 yazı dünyanın II. Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en büyük mülteci krizine sahne oldu. Kuzey Avrupa’ya kapağı atabilmek için her şeyi yapan bu savaş ve şiddet mağduru yoksul insanları Avrupa’nın hiçbir ülkesinin hükümeti kabul etmek istemiyor. Bu insanların hiçbiri bir daha ülkelerine de dönebilecek gibi görünmüyor. Zira, geride bildiğimiz anlamda evleri, köyleri, kasabaları, kentleri, ya da –açık söylemek gerekirse– ülkeleri bile kalmış değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, açıkça telaffuz edilmese de, ne Irak’ın ne de Suriye’nin bir daha eskisi gibi birer “ülke” olabileceğini düşünen kimse de yok aslında dünyada.*
Türkiye’de “Çifte Kavrulmuş” bir Felakete Doğru
Ortadoğu’nun en başarılı başarılı “medeniyet projelerinden” –ve en azından biçimsel olarak “yürüyen 2 demokrasisinden biri– kabul edilen Türkiye de, işin ilginç yanı, demokrasi tarihinin her bakımdan en başarılı seçimlerinden birini gerçekleştirmesinin hemen ardından şaşılacak bir süratle yukarıda sözü edilen her iki örneğe de uygun düşebilecek “çifte kavrulmuş” bir felaket durumuna doğru serbest düşüşe geçmiş görünüyor.
İnternet haber sitesi Bianet’te Eylül ayının son günü yayınlanan Yüce Yöney imzalı çarpıcı haber analizi iyice hastalanmakta olan “beden”in durumunu net olarak gösteren bir PET/CT taraması gibi ele alınabilir pekala: 21 Temmuz günü Şanlıurfa/Suruç’ta hepsi sivil 33 genç kız ve delikanlının paramparça edilerek öldürüldüğü korkunç katliamın ardından Eylül’ün son gününe kadar geçen 71 gün içinde 20 çocuk öldürülmüştü. 35 günlük bir bebekten başlayıp yaşları 7, 8, 10, 11, 12 13, 14, 15, 16 ve 17’ye kadar uzanan bu çocukların tümü, PKK ve YDG-H ile devlet güvenlik güçleri arasındaki “çatışmalı ortam” nedeniyle ölmüşlerdi.
Şırnak, Diyarbakır, Ağrı, Mardin ve İstanbul’da hayatını kaybeden bu bebek ve çocukların ölüm sebepleri şöyle sıralanıyor: Çatışma sırasında çatıdan düşerek, polis kurşunuyla, keskin nişancılar tarafından vurularak, çatışma içinde kalarak, polis ateşi sonucunda, bomba patlaması sonucunda, zırhlı araçtan ateş açılması sonucunda, ambülansın sokağa girmesine polisin izin vermemesi yüzünden, el yapımı patlayıcının infilakıyla, evini vuran bomba ile, protesto gösterisi sırasında polis kurşunuyla…
Burada ortaya çıkan şey, hem günlük dilde hem de fiiliyatta eşzamanlı olarak hızla yaygınlaşan şiddet ve kan banyosunun yarattığı bir kaos ve –belki bir de, sosyolog Durkheim’dan ödünç alabileceğimiz bir terimle– anomi haline doğru dörtnala bir koşu. Hayli tehlikeli bir “hal ve gidiş” de diyebiliriz: Ülkenin vahşet ve dehşetle yoğunlaşan bir kan deryasının ortasında, bir yandan Irak’taki mezhep çatışmasına gidebilecek bir etnik çatışmaya, öbür yandan Suriye üzerinden bölge çapında bir uluslararası savaşın içine çekilme riski içinde olduğu söylenebilir.
İşin belki en kötüsü –eh, iç savaş, parçalanma tehlikesi, çocuk ölümleri, yaygın şiddet ve dehşetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünebileceklere karşı, evet maalesef daha da kötüsü olabilir diyelim!– hem ülkedeki, hem bölgedeki bu korkunçluklar yüzünden, yeryüzünde bütün canlılar âlemini bekleyen asıl büyük felaketi zaten göremezken büsbütün gözden kaçırıyor hale gelmemiz! Yani, bir yandan vatan- devlet-din-ahlâk vb. elden gidiyor diye naralanırken, asıl başka şeylerin ebediyen elden kaçmakta olduğunu ortaya koyan can alıcı göstergeleri hepten gözden kaçırıyor olabiliriz!
Asıl Gözden Kaçırdığımız Felaket
“Gösterge tablosu”na kısaca bir göz atalım isterseniz: ABD’nin ve dünyanın önde gelen bilim kuruluşlarından NOAA, aylık raporunu açıkladı ve dudakları uçuklattı: Buna göre yeryüzü geçen ay 3 rekoru birden kırmıştı: Gezegen, kayıtlara geçmiş en sıcak Ağustos ayını, en sıcak yaz mevsimini (Haziran-Ağustos) yaşamıştı ve en sıcak yılı yaşamaktaydı. 2015’in gelmiş geçmiş en sıcak yıl olacağı kesinleşmişti – hem de uzak ara! Küresel ısınmada uzunca süredir beklenen sıçrama da, artık an meselesiydi! (Bkz.: Joe Romm, Climate Progress, 17 Eylül) Tablodan çıkan sonuçlar özetle şöyle:
Ağaçlar elden gidiyor: Dünya Kaynakları Enstitüsü insanlığın, medeniyetin başladığı dönemden bu yana, gezegen üzerindeki ağaçların yarısını yok ettiğini hesapladı. Ağaç örtüsünün en yoğun olduğu tropik bölgelerde sadece geçen yıl Güney Kore ülkesinin yüzölçümünün tamamı büyüklüğünde bir ağaçlık alan yok edilmiş. Ağaçların bu gezegen üzerindeki en hayati ve –dolayısıyla– en önemli organizmalar sayıldığını herhalde hepimiz biliyoruz. Öyleyse bu “gelişme”nin bayağı dehşet verici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Denizler elden gidiyor: BM okyanusların durumu üzerine yapılmış ilk kapsamlı araştırmayı tamamladı. İnsanlığın, denizleri yıkımdan ve deniz canlılarını yokoluştan kurtarmak için zamanının bitmek üzere olduğu resmen açıklandı. Denizler dünya yüzeyinin neredeyse dörtte üçünü kapsıyor. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası (3,5 milyar insan) yiyecek, enerji ve gelir kaynağı olarak denizlerin “eline bakıyor”. Ama balıkların sayısı sadece son 40 yıl içinde yarıya inmiş! Bir zamanlar denizlerde yüz milyonlarcası dolaşan orkinosların sayısı şu anda 40 bine düşmüş! Hayli ürkütücü bir başka “gelişme”olarak hâlâ sınırsızca avlanmaktalar!
Havamız elden gidiyor: Şehirlerde açık hava kirliliğinden her yıl 3,3 milyon insan ölüyor, emisyon kısıtlamasına gidilmediği takdirde bunun 35 yıl içinde 2 katına çıkacağı hesaplanıyor. VW başta olmak üzere dünyanın önde gelen yüce otomobil markalarının bütün dünyayı müthiş bir hile ile aldatarak hava kirlenmesine yol açan zehirli gaz salımlarını –azamî kâr için– gizledikleri artık bilindiğine göre, bütün hesapların hepimiz aleyhine yeniden gözden geçirilmesi gerektiği de cabası!
Suyumuz elden gidiyor: 1 litre süt elde etmek için 1,000 litre su kullanınca, ½ kiloluk bir biftek için 19 bin litre su kullanınca, tarımda kullanılan suyun yüzde 60’ını hovardaca havaya savurunca, nehirleri-gölleri-yeraltı su kaynaklarını kurutup, geri kalan suyu da kullanılmaz ölçüde kirletince, yani yeryüzünde zaten yalnızca yüzde 3’ü taze ve kullanılabilir olan suyun kalan (erişilebilir) kısmını da talan edince, Mars’ta su bulunması haberlerine bel bağlayan bir tuhaf insanlar topluluğu halini almakta gecikmiyoruz galiba.
Hayvanlar ve bitkiler elden gidiyor: Endüstriyel kirlenme yüzünden yeryüzündeki deniz kuşlarının yüzde 90’ının mide ve barsaklarında plastik parçaları bulunduğu açıklandı. Bazı kuşların midelerinden, bozulmamış oyuncak kamyonlar bile çıkmış! Özellikle küresel iklim değişikliği sebebiyle gene önümüzdeki 35 yıl içinde yeryüzündeki tüm bitki ve hayvan türlerinin en az dörtte birinin sonsuza kadar ortadan kalkacağı saygın bilim dergilerinde yayınlandı. İnsanlığın gıda olarak kullandığı bitkilerin % 70’ini tozlama yoluyla çoğaltan arıların nasıl “kırklara karıştığını” ise zaten biliyorsunuz; tekrara gerek yok.
İnsanlık elden gidiyor: Şiddet ve açlıktan kaçarak Avrupa’ya sığınmak isteyen insanların göç dalgası II. Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük boyuta ulaştı. Sadece geçen yıla göre bu yıl % 40 artış var! İklim değişikliği konusunda bu yıl Paris’te sıkı önlemler alınmazsa sıcaktan, kuraklıktan, açlıktan, kıtlıktan, sel ve taşkınlardan ve bir de “işlemeyen devletler”den dolayı, önümüzdeki 35 yıl içinde göçmen sayısının milyonları, hatta 200 milyonu dahi bulabileceği hesaplanıyor! Ürkünç.
Velhasıl-ı Kelam
Neoliberalizmin ve küresel kapitalizmin hepimizi getirdiği son nokta, işte burası. Chris Hedges’ın geçenlerde yazdığı gibi, “gerek birbirimizle, gerekse ekosistemle olan ilişkilerimizi kökünden yeniden biçimlendirmeyi” başaramazsak (“The Great Unraveling,” Truthdig, 30 Ağustos) bu kâbustan uyanmak ne kendi ülkemizde, ne de gezegenimizde mümkün olabilir.
Yani, sıkı mücadele gerekiyor dostlar. Ayın sonunda Shell’in Kuzey Kutbu’ndan âniden çekilivermesini, TransCanada’nın katran kumulları için toprak sahiplerini dava etmekten vazgeçivermesini ve projeyi ufak ufak terketmeye başlamasını, ve belki bir de, Anadolu Holding’in Gerze’ye âniden “bye bye” demesini hiç akıldan çıkartmamak lazım. Olunca oluyor yani.
Herşey bize bağlı.
* Meseleye bakışımızda kolaylık olsun diye basite indirgemeye çalıştığımız bir durum bu: Irak ve Suriye’yi, göz önündeki belirgin iki örnek olarak ele aldık sadece. Yoksa, bu iki komşuya ilaveten, fiziki, ekolojik, toplumsal ve siyasal çözülmenin sonucunda kudurmuş kör şiddetin kol gezdiği, sivillerin peşpeşe kitleler halinde katledildiği ülke ve bölgeleri tek bir seferde şöylece saymak da mümkündü: Afganistan, Suudi Arabistan, Yemen, Libya, Cezayir, Tunus, Fas, Lübnan, İsrail ve Filistin toprakları, İran, Moritanya, Nijerya, Hindistan, Pakistan, Sri Lanka, Endonezya, Rusya ve Çin…
Kadıköy Kent Dayanışması ve Kadıköy’deki 21 mahallenin muhtarı, 20-21 Eylül tarihlerinde Sabah, Habertürk gibi ana akım medya organlarında ve bazı televizyon kanallarında çıkan İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Kurbağalıdere’de yürütülen ıslah çalışmalarının sonuç verdiği, derenin temizlendiği ve balıkların dereye geri döndüğü haberleri üzerine ortak bir basın açıklaması yaparak iddiaların gerçek dışı olduğunu savundu.
Üzerinde “Topbaş baksana, balıkları saysana” yazılı pankartla Kurbağalıdere güzergahında incelemelerde bulunan grup, mavi bir derede yüzen balıkların fotoğrafıyla çıkan haberlerin İBB’nin hatalı ıslah çalışmaları nedeniyle kamuoyunda oluşan Kurbağalıdere algısını düzeltmek amacıyla hazırlatıldığını iddia ederek, derede kirliliğinin devam ettiğini söyledi.
“Kirlilik kaynakları yok edilmeden derede canlı yaşayamaz”
Kalamış ile Moda arasında uzanan, Yoğurtçu Parkı’nın yanında yer alan ve geçtiğimiz aylarda gri baloncuklar halinde fokurdayan ürkütücü görüntüsü hafızalardaki yerini hala koruyan Kurbağalıdere’deki ıslah çalışmaları nedeniyle bölge halkı ve esnafı pis kokudan duramaz hale geldi. Derenin yanına yaklaştırmayan kokusunun bittiği, renginin griden maviye döndüğü ve kıyılarında yavru balıkların yaşamaya başladığı iddialarının yer aldığı haberi, derenin yanında basın açıklaması yaparak eleştiren grup, Kurbağalıdere’yi kirleten kaynaklar ıslah edilmeden ve biyolojik arıtma tesisi kurulmadan derenin temizlenemeyeceğini ifade etti.
Kadıköy Kent Dayanışması ve mahalle muhtarları tarafından yapılan basın açıklamasından öne çıkan diğer notlar şöyle:
“Kurbağalıdere’de mavi suları ve balıkları henüz göremedik, özlemle bekliyoruz.”
“İBB’nin üç yıldır devam ettiği ıslah çalışmaları gerekli ön araştırmalar yapılmadan ve yanlış planlamayla başlamış, tüm uyarılara rağmen hatalı uygulamalara ısrarla devam edilmiştir. En sonunda dere dayanamayıp fokurdamaya, dayanılmaz kanalizasyon kokusu tüm canlıların sağlığını tehdit etmeye başlayınca giderek artan şikayetlerin ve eylemlerin de etkisiyle dereye direkt verilen kanalizasyonun akışı kesilmiş ve biriken tortuların temizliğine başlanmıştır. Bu temizlik çalışmalarında da sorumsuz uygulamalara devam edilmiştir. Kurbağalıdere’de doğal akıntı olmadığından yıllarca dibe çöken atıklar burada kimyasal reaksiyona uğrayarak zehirli çamura dönüşmektedir. İBB topladığı bu zehirli çamuru adaların yakınına, Marmara açıklarına dökerek suç işlemiş, denizi kirletmiş ve deniz canlılarının yaşamını tehdit etmiştir. Suçüstü yakalandığında da, çamurları Ömerli’ye dökerek çevreyi ve oradaki yaşamı zehirlemiştir. ”
“Çalışmalar kirliliğin kaynaklarını ortadan kaldırmayı hedeflemediği için, Kadıköylüler ve Marmara Denizi’ndeki yaşam hâlâ tehdit altında.”
“15 gün önceki şiddetli yağmurdan sonra Kurbağalıdere’nin taşması ve oluşan sel nedeniyle cadde ve sokaklar, yüzlerce ev, iş yeri ile Yoğurtçu Parkı lağım suları altında kalmış, evler oturulamaz, iş yerleri kullanılamaz hale gelmiş ve bazı insanlar canlarını zor kurtarmıştır. Meteorolojinin uyarılarına rağmen gerekli önlemleri almayan İBB bu felaketin sorumlusu ve suçlusudur.”
“İşte Kurbağalıdere, İşte İBB’nin yaptıkları. Kurbağalıdere’yi kirleten kaynakları ıslah etmeden, başlatılan proje bitmeden Kurbağalıdere’nin temizlenmesi mümkün değildir. Gerçek temizlik ise ancak biyolojik arıtma tesisinin kurulması ile mümkün olacaktır.”
Kadıköy Kent Dayanışması – Kadıköy Mahalle Muhtarları”
Ankara Dikimevi’nde bir belediye otobüsünün, durakta bekleyenlere çarpması sonucu 10’dan fazla kişi hayatını kaybetti. Ölü sayısının artmasından endişe ediliyor.
Ankara Cebeci’de Dikimevi kavşağında freni boşalan otobüs, durağa daldı. İlk gelen bilgilere göre kazada 11 kişi yaşamını yitirdi. Katliam gibi kazada otobüsün altında kalan yaralıların kurtarılması için itfaiye ve sağlık ekipleri bölgeye sevk edildi.
Seyr-i Sokak ekibinden Sibel Tekin‘in bize aktardığı bilgilere göre kaza 13:10’da meydana geldi. Mamak tarafından gelen EGO otobüsü görgü şahitlerinin ifadesine göre Dikimevi duraginda duramayıp duraktan itibaren metrelerce kaldırım üzerindeki insanları da beraberinde sürükledi..
Ankara’da yeni sefere çıkan Mercedes ve Man otobüslerin olduğu Mercedeslerin hatalı üretildiğine dair defalarca Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni uyarıda bulunulmasına rağmen hiç birşey yapılmadığını söyleyen vatandaşlar Mercedes otobüslerin kendini kitliediğini ve hızını azaltamadığını, kazanın da bu şekilde meydana geldiğini belirtiyorlar.
Yeşil Düşünce Derneği ve Yeşil Gazete ortaklığında 2011 yılından beri düzenlenen Alternatif Medya Şenlikleri‘nin dördüncüsü 10 Ekim Cumartesi günü Karaköy Mimarlar Odası’nda gerçekleşiyor.
4. Alternatif Medya Şenliği’ne tema “Barış Haberciliği” olarak belirlendi. Galatasaray Üniversityesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu‘nun danışmanlığını üstlendiği 4. Alternatif Medya Şenliği 11:00’de Uluslararası Af Örgütü’nden Pınar İlkiz‘in kolayaştırıcısı olduğu “Kimin Hakkı Haberciliği” atölyesi ile başlayacak.
Atölyenin ardından günün ilk oturumu ise, “Korku İmparatorlugunda Haklarım neler?“. Oturumda, “Alternatif medyacının eli ayağı internet. Peki, interneti ne kadar tanıyoruz. Ne yazsak başımıza ne gelir? Devlet bize hangi durumlarda siber suçlu ya da siber terörist diyecek? Siber ortamda sansür, tehdit, ve baskılar. Yazdıklarımız, paylaştıklarımız ne kadar güvende? Biz nasıl kendimizi güvence altına alabiliriz? Ne kadar özgürüz?” sorularına yanıt bulmaya çalışılacak.
4. Şenliğin ana teması olarak belirlenen, “Barış Haberciliği”ne uygun olarak ikinci oturumda ise başlık, “Barış için habercilik” olarak belirlendi. Alternatif medya mecralarının katılımı ile “barış için habercilik” forumunda, “Toplum kine ve kutuplaşmaya sürüklenirken biz neler yapıyoruz? Savaş durumunda nasıl haber yapmalıyız? Barış dili nasıl kurulur? Gazetecinin savaş haberi verirken amacı ne olmalıdır? Medyanın ve sosyal medyanın savaşa etkisi nedir?” konuları tartışmaya açılacak.
Şenliğin son bölümünde yerel muhabirlerin de katılımı ile “Yurttaş Haberciler buluşuyor” kısmına geçilecek. Yerelden yurrtaş gazetecilerinin yaşadıklarını aktaracağı bölümde yerelden ve yerinden haberin önemi üzerine durulacak. Yeşil Gazete’nin 2014 yılında hayata geçirdiği “Yerel Muhabir Ağı” ile Yeşil Düşünce Derneği’nin 2013’de gerçekleştirdiği “İnteraktivist” projesinin katılımcıları da bu bölümde deneyimlerini aktarma imkanı bulacak.
Alternatif Medya Şenliği ile ilgili tüm detayları ve son dakika gelişmelerini şenliğin facebook etkinlik sayfasından takip edebilirsiniz.
4. Alternatif Medya Şenliğimize tüm okurlarımızı bekliyoruz.
Alman hükümeti, Volkswagen şirketinin emisyon standartlarına uydurmak için dizel motorlu otomobillerin egzoz değerlerini manipüle ettiğinden haberi olmadığını iddia etti. Çevre örgütleri ise aksi görüşte.
Deutsche Welle’den Andreas Becker’in haberine göre Almanya Ulaştırma Bakanlığı sözcüsü hafta başında yaptığı açıklamada emisyon skandalını bir hafta önce öğrendiklerini söyledi. Alman Çevre Yardım Derneği ise bu iddianın doğru olmadığını kanıtlayan belgelere ulaştığını duyurdu.
Alman Çevre Yardım Derneği, salı günü “Alman hükümetinin otomobil holdingleri önünde diz çöküşünün kronolojisi” adlı bir rapor yayınladı. Alman çevre koruma kuruluşu, Eylül 2007’de normal seyir halinde egzozdan çıkan zararlı gazların emisyon normu testlerinin yapıldığı laboratuvar değerlerinin çok üzerinde olduğuna dikkat çekmişti. Dernek, otomobil şirketlerinin egzoz değerlerini özel ayarla manipüle ettiğini ve bunun ‘tüketiciyi sistematik şekilde kandırmak’ olduğunu iddia etmişti.
Almanya Çevre Yardım Derneği Başkanı Jürgen Resch
Çevreci kuruluşlar, aynı yıl federal hükümetten deneme raporlarının açıklanmasını ve egzoz değerlerinin daha sıkı kontrol edilmesini talep etti. Çevre Yardım Derneği 2007 yılından sonra da federal hükümetin dikkatini emisyon problemine çekmeye çalışmış ve resmi makamlardan duruma müdahale edilmesini istedi. Çevre Yardım Derneği Başkanı Jürgen Resch uyarılarının duymazdan gelindiğini söyledi.
Resch, uyarılarının dikkate alınmadığını ifade ederek, “Defalarca Ulaştırma Bakanlığı’na başvurduk. Dört yıl önce, şimdi şirketin belini kıran Passat modeli Volkswagen’in Euro 6 emisyon standardının çok üzerinde azot oksit çıkardığını saptadık. Resmi makamlardan ses bile çıkmadı.” şeklinde konuştu
Skandalın ortaya çıkarılmasının ardından Almanya Ulaştırma Bakanı Aleksander Dobrindt’in emisyon değerlerinin gerçekçi bir şekilde ölçülmesi için bağımsız eksperlere direktif verdiğini açıkladı.
Jürgen Resch Bakanlığın geç kaldığını belirterek “Skandalın ABD’deki araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılmasından sonra, sekiz yıldır ısrarla istediğimiz şeyler yapılmaya başlandı. Gerçek sürüş şartlarındaki emisyon kontrollerini kastediyorum. Ulaştırma bakanları sekiz yıldır bize bu testlerin mümkün olmadığını söylüyorlardı. Birkaç günde pekala yapılabileceği ortaya çıktı. Ölçümlere keşke yedi yıl önce başlansaydı” dedi.