Anneme dedim ki bugün, “Ben ölünce türbe yaptırsanız?”
“Tüü ağzından yel alsın, o nasıl söz? Hem niye türbe yaptırıyoruz, günah olur, deme öyle laflar.” Patlattı gözlerini, döndü gitti.
Kafam karıştı. Hem günah, hem her yer türbe.
Orhan gazi, Osman gazi, Okçu baba, Eskici Mehmet Dede, Şirin Hatun… Ne var sanki bir tane de “Gülüzar Türbesi” olsa. Hem hiç namaz falan kılmama gerek kalmaz. Ben ölünce herkes gelir dua eder, ben de hop diye cennete giderim.
Koştum geri annemin peşinden, merdaneli makinede çamaşır sıkıyor. En sevdiğim iş.
“Ben de yapayım mı?”
“Yap ama elini kaptırma!”
Alıyorum makinenin içinden çamaşırları veriyorum merdaneye. Köpükler benden yana, kâğıt gibi ezilmiş çamaşırlar diğer yana düşüyor.
“Bari Cavit’e bir türbe yaptırsalar anne?”
“ Sus! Günah demedim mi ben sana? Cavit’e niye türbe yapılıyormuş. Türbe öyle herkese yapılmaz.”
Cavit aklıma gelince gözlerim doluveriyor. Kışın öldü. Bayılırdı sık sık. Üç tane muskayla gezerdi. Yüzüne soğuk su serperdi öğretmen bayıldığında. Yavaş yavaş yanağına vururdu. Annesi babası yok.
Öğretmen kaç kere çağırdı babaannesini, “Doktora götürün,” dedi ama götürmedi.
Kimse oynamazdı Cavit’le piç diye cinli diye. Ben acırdım aslında. Sevdiğimden değil de acıdığımdan oynamak isterdim ama bana da piç derler diye okulda hiç gitmezdim yanına. Mahalleye gelince de bir tek Leyla’yla Hatice’nin olmadığı zamanlarda…
Onların bahçede oynardık kimse görmesin diye, ta ki o bayılana dek. Bayılınca babaannesi koşar gelir, mırıl mırıl dua ederek kucağına alır eve götürür; ben de suçlu gibi kalakalır, kös kös eve dönerdim.
Sokakta bayılmış bir gün, caddeye düşmüş. Hızla gelen bir araba da vurunca… beynini dağıtmış. Toplamışlar, poşete koymuşlar beynini yani, kendini de battaniyeye sarmışlar.
“Beyni dağıldığı için mi?”
“Hayır! Off ne biçim bir çocuk oldun sen! Büyüdükçe akıllanacağına… Mübarek kişilere yapılır türbe, anladın mı? Mübarek ve büyük kişilere. Büyük adam olursan sana da yaparlar tamam mı? Derslerine çok çalış, namazını kıl, Kuran’ını oku, muhtaçlara yardım et. O zaman belki sana da yaparlar. O öksüzü hatırlattın bak, içim bir tuhaf oldu şimdi.”
“Mübarek ne demek?”
“Mübarek demek ‘dini bütün Müslüman’ demek. Namaz kılarken hiç başka şey düşünmeyen, orucunu tam tutan, Kuran’ı sular seller gibi bilen, insanlara yardım eden demek.”
Bursa’da yaşamak hep ölülerle olmak gibi. Bizim evin yanında bile bir mezar var, o da çok eski ama türbe değil. Demek ki büyük adam değildi.
‘Büyük adam olmak için ya okuyacaksın, ya torpilin olacak ya da arkanda başka büyük adamlar olacak bu memlekette, yoksa zor!’ der babam. Tanıdığım en büyük adam öğretmenim.
İşte böyle sevgili günlük,
Annemle konuşa konuşa çamaşırları bitirdik. Annem uzandı biraz. Benim türbe işi olmaz bu gidişle. Hem torpilim yok, hem de mübarek değilim. Kuran kursuna gittim üç gün, sıkıldım kaçtım. Namaz kılarken hep başka şeyler düşünüyorum. Üstelik sureleri bile ezberleyemiyorum. Bir Elham bir Sübhaneke. Öğretmenim de arkamda durur mu bilmem ki?
En iyisi Cavit’in babaannesine gideyim annem uyurken. Dün akşam çekirdeksiz üzümle leblebi getirmiş babam, ondan da götüreyim. Sever o, belki yerken bana da dua eder, mübarek olurum. Mübarek olduğumu da nasıl ispatlayacağım bilmiyorum ama bir türbe de ben istiyorum işte!
Kocaman altın rengi harflerle adım yazılmış, yerlerde yumuşacık kırmızı halılar, başımda yeşil örtü, herkes başımda dua okuyor, ben hiç bir şey yapmadan yatıyorum serin serin, cennetteyim, ohh mis!
Hayali bile güzel “MÜBAREK GÜLÜZAR HATUN TÜRBESİ”…
NOT 1: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.
Not 2: Ayşegül Kocabıçak, İstanbul Tüyap Kitap Fuarı‘nda 14 Kasım Cumartesi 14.00 – 16.00 / 15 Kasım Pazar 12.00 – 14.00 saatleri arasında Nota Bene standında Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları isimli kitabını imzalayacak.
Not3: Ayşegül Kocabıçak, 15 Kasım Pazar günü 16.45 – 18.15 saatleri arasında, Ayşegül Tözeren’in yönetiminde düzenlenen, “Öykü Hamurunda Kadın Eli” isimli panele konuşmacı olarak katılacak.
Kışın herkesin vazgeçilmez, içini ısıtan alışkanlıkları vardır herhalde. Benim aklıma kış deyince soba ateşinde pişen kestaneler, yer sofrasında ailece yiyilen yemekler, yapılan sohbetler geliyor. Bu anılar tabi yıllar geçtikçe kestaneyi sokaktan satın almaya kadar geriledi.
Neyse madem heryerde kestane var, bunu değerlendirip çorbasını yapmaya karar verdim.
500 gr’lık kestanenin yıkanıp, kaynatılması ve tek tek soyulması sonucunda nerdeyse yarısı çürük çıkmasına rağmen çorbayı yapabildim :) Bu kısım biraz uzun sürüyor ama çok miktarda yapmayacaksanız uğraşmaya değer.
Malzemeler
250 gr soyulmuş kestane
2 yemek kaşığı zeytinyağı veya tereyağ
3 adet havuç (küçük boy)
1 adet soğan
250 gr sebze suyu
Krema
Tuz-karabiber-muskat
Yapılışı:
Kestaneleri yıkayıp, biraz suda bekletin. Daha sonra 30-50 dk arasında pişirin. Bir kestaneyi çıkarıp deneyin, eğer içindeki ince kabuk kolay soyuluyorsa pişirme süresine son verebilirsiniz.
500 gr lık kestaneden 250 grlık iç çıktı.
Soğanı ince doğrayıp yağ ile sotelemeye başlayın, daha sonra havucuda küp küp dorayıp soğanla beraber birkaç dakika daha soteleyin. Kestaneleri ve sebze suyunu ekleyin. Havuç yumuşayana kadar kaynatın. Mikserle püre hale getirin. Biraz koyu kıvamlı olacak. İsteğe bağlı biraz daha su ekleyin ama krema da ekleyeceğimiz için suyu fazla koymayın. Su ekledikten sonra bir taşım kaynatıp kremayı ekleyin. Ben 150 gr cıvarında koydum. Baharatlarını da ekleyip ocağın altını kapatın. Afiyet olsun.
İstanbul Cihangir’de ki Roma Bostanı’nda bu Cumartesi kışa hazırlık buluşması var. Saat 12:00’de biraraya gelecek olan Roma Bostanı İnsanları, (onlar, kendilerini bu şekilde tanımlıyor) Bostan’da buluşup, kışlık fideleri bostanın sebze yataklarına dikmek için bir araya gelecekler.
Fidan dikimine katılmak isteyenler için sözü burada Roma Bostanı İnsanları’na bırakalım. Cumartesi buluşması davetini onların dilinden aktaralım size;
“ROMA BOSTANI İNSANLARI
BU HAFTA SONU YENİDEN BİR ARAYA GELİYOR,
BOSTANI KIŞA HAZIRLIYOR…
‘Kış geliyor. Eve kapanmak yok.
Sahip olduğumuz en iyi şeye, doğaya dönüyoruz!’
Roma Bostanı, İstanbul Cihangir’de
‘Az laf çok iş’ diye başlamıştı her şey. Geçtiğimiz yaz, permakültür ilke ve prensipleriyle tasarlanan Cihangir Roma Bostanı’nında önce sebze yatakları, kompost kutuları yapmışlar, daha sonra bostanın çevresini ağaçlandırmışlar, teraslara çalılar ve baharatlar dikmişlerdi.
Bereketli oldu dikilenler. Bir kaç ay içinde domates, biber ve patlıcanlar yediler. Yolu bostandan geçen herkesle paylaşıldı ürünler. Lavanta, biberiye, fesleğen ve kekik topladılar.
Yaz boyunca atıklardan kompost, atık kumaşlardan halat yapmayı öğrendiler, halatları bostanı renklendirmek için kullandılar.
Mahallenin çocuklarıyla tohum topları yapıp tohumları toprakla buluşturdular.
Çöp topladılar.
Gitgide çoğaldılar, bostan yeni arkadaşlarla buluşma yeri oldu.
Sonbaharın gelişiyle yaz sebzelerini hasat ettiler, kompostlarına eklediler. Şimdi kış fidelerini toprakla buluşturma zamanı.
‘Evlere saklanmayalım, sokağa çıkalım’ diyorlar. 7 Kasım Cumartesi günü saat 12.00’de Bostan’da buluşup, kışlık fideleri bostanın sebze yataklarına dikmek için bir araya gelecekler.
Yeni bir hikaye: Gıda ormanımız olsun mu?
Roma Bostanı’nı sürdürülebilir, dört mevsim ürün alınabilen “Gıda Ormanına” ya da “Gıda Bahçesine” dönüştürmek istiyorlar. Yani, bir bahçede farklı boylardaki ceviz, akasya, erguvan gibi ağaçların aralarında çalıların, onların yanlarında çeşitli otların olduğu, toprağın yer örtücülerle kaplandığı, ağaç dal ve köklerinin sarmaşıklar ile sarıldığı bir yer. Tüm bu farklı katmanlardaki türler birbirleriyle uyum içinde yaşayabilen türler. Doğal bir orman ekosistemini örnek alarak oluşturulmuş bu sistemde kullanılan ağaçlar yenilebilen, toprağa yarar sağlayan, yararlı böcekleri çeken, hayvanlar için önemli türlerden seçiliyor. Gıda ormanı belli bir zaman sonra kendi kendine yeten bir sisteme dönüşse de ilk yıllarda bizim bakımımıza ihtiyaç duyuyor.
‘Mevsim olarak ağaçlarımızı dikmek için uygun zamandayız.’ diyorlar. ‘Önümüzdeki haftalarda da gıda ormanımız için fidanlarımızı dikmeye başlayacağız. Hem belki uyum içinde, birbirimizi besleyerek yaşayabileceğimizi de hatırlamış oluruz. Ormanımız olsun, birlikte orman olalım.’”
Biz, Yeşil Gazete olarak Roma Bostanı İnsanları’na çağrılarında tercüman olduk. Artık gerisi size kalmış!
Bu yıl otuz dördüncüsü düzenlenen Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, 7 Kasım 2015 Cumartesi gününden, 15 Kasım 2015 Pazar akşamına kadar Büyükçekmece’deki TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi’nde kitapseverlere kapılarını açık tutacak. Dokuz gün boyunca, 1500 imza günü ve 300 etkinlik gerçekleştirilecek olan fuara, yurt içi ve yurt dışından 750 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılırken, yurt dışından da otuz yazar konuk olacak.
Hayata gülümseyerek bakmak
Bu yılki teması “Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak” olarak belirlenen İstanbul Kitap Fuarı’nın onur çizeri ise karikatür sanatçısı Tan Oral seçildi.. Fuar süresince Tan Oral’ın da katılımıyla çeşitli paneller ve söyleşiler düzenlenecektir. TÜYAP tarafından Onur Çizeri Tan Oral‘ın yaşamı, çalışmaları ve eserlerinden seçmelerin bulunduğu iki kitap ve bir sergi hazırlandı. Küratörlüğünü Sadık Karamustafa’nın üstlendiği Tan Oral’ın çizgilerinin yer aldığı retrospektif özelliği taşıyan TanTan’a sergisi fuar süresince 8. holde ziyarete açık olacak.
TÜYAP’ın onur çizeri Tan Oral
Onur Konuğu Romanya
34. İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Konuğu Romanya olarak belirlendi. Onur Konuğu etkinlikleri kapsamında söyleşi, panel, şiir dinletisi, müzik dinletisi, yayıncılarla profesyonel buluşmalar ve çocuk etkinlikleri gerçekleştirilecek. Bu etkinlikler fuarın ilk 4 günü (7 – 10 Kasım) tarihleri arasında açık olacak Uluslararası Salon’da yer alacak. Bu süre zarfında aralarında Matei Vişniec, Dimitru Tepeneag, Mircea Dinescu, Dan Lungu, Octavian Soviany, Carmen Muşat, Daniel Cristea-Enache, Florin Bican gibi Romanya’nın önde gelen yazarları İstanbul Kitap Fuarı’nda okurlarıyla bir araya gelecek. Ayrıca Romanya’nın önemli yazarlarından Mircea Dinescu 7 Kasım Cumartesi günü izleyicilerine şiirsel ve gastronomik bir etkinlik gerçekleştirecek. Romanya’nın önemli karikatür sanatçılarından Ion Barbu da, onur konuğu etkinlikleri kapsamında “Çıplak Kral ve Akıllı Kıyafetleri” karikatür sergisi düzenleyecek.
Uluslararası konuklar
Fuar en önemli ama mütevazı konuğunu 8 Kasım 2015 Pazar günü ağırlayacak. Uruguay’ın eski devlet başkanı José Mujica, Tekin Yayınevi’nden çıkan, hayatını anlatan kitabı imzalayacak ve kitapla aynı adı taşıyan “Saraysız Başkan José Mujica:Hayatı ve Anıları” paneline konuşmacı olarak katılacak.
Romantik aşk romanları yazarı, birçok kitabıyla New York Times çok satanlar listesine giren Sarah Jio, İstanbul Kitap Fuarı’nda Pena Yayınları’nın konuğu olarak okurlarıyla buluşacak. Kitapları toplam 27 ülkede yayınlanan ve Türkiye’de de geniş bir okur kitlesine sahip olan Sarah Jio, son kitabı Agapi Ölümsüz Aşk romanını da imzalayacak.
Türkiye’de Kafes kitabıyla tanınan Amerikalı yazar Josh Malerman da fuarın yabancı konukları arasında. Ayrıca fuara Vassilis Papatheodorou, Yannis Kalpouzos, Manuel Vilas, Kirsten Reinhardt gibi değerli yabancı yazar ve şairler de konuk olacak.
Uruguay’ın eski devlet başkanı José Mujica
Aziz Nesin 100 yaşında
İstanbul Kitap Fuarı, 100. yaşını kutladığımız Aziz Nesin’i anmak üzere Nesin Vakfı ve Nesin Yayınları işbirliği ile bir program hazırlamış bulunuyor. Program kapsamında Aziz Nesin’in edebi kişiliği, yaşamı ve eserleri üzerine söyleşiler, paneller gerçekleştirilecek. Aynı zamanda Aziz Nesin’i edebiyatı, mizahı, hayat görüşü, politik duruşu ve geleceğe bıraktıklarıyla daha yakından tanımak amacıyla, Nesin Vakfı tarafından Işın Önol küratörlüğünde hazırlanan “Ömrüne Sığmayan Adam: Aziz Nesin 1915-2015” sergisi de fuar boyunca 8. holde ziyaretçileri ağırlayacak.
Aziz Nesin
Yemek ve kitap buluşmaları
Geçtiğimiz yıl ilki düzenlenen “Mutfak: Yemek ve Kitap Buluşmaları”, fuarın ilk 4 günü boyunca (7-10 Kasım) açık olacak Uluslararası Salon kapsamında gerçekleşecektir. Yemek kitabı yazarlarının bir yandan yemek sunumları yaparken bir yandan da söyleşi yapacakları Mutfak’ın programı kapsamında Ebru Omurcalı, Süleyman Dilsiz, Ömür Akkor, Eyüp Kemal Sevinç, Selin Kutucular, Jale Balcı, Sibel Güngör, Nilgün Tatlı, Cüneyt Ayral, Sevim Gökyıldız, Hubert Bourdon bulunuyor.
Wattpad
Türkiye’de aylık 2 milyon okura ulaşan ve 7 milyon Türkçe hikâyenin bulunduğu Kanadalı dijital kitap yazım ve okuma platformu Wattpad, ilk kez TÜYAP’a katılarak Türkiye’deki okurlarıyla buluşacak. Bir anlamda Türkiye’deki birinci yaşını kutlayacak.
Sanat Fuarı
34 yaşına basan kitap fuarıyla uzun yıllardır eş zamanlı düzenlenen Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı – Artist 2015 de bu yıl çeyrek yüzyılı geride bırakıyor. Ana teması “Geçmişe Tanıklık” olarak belirlenen sanat fuarı önemli sergilere ev sahipliği yaparak, resim ve heykel meraklılarının yanı sıra kitap fuarının yoğunluğundan kaçan kitap kurtlarına da görsel şölen sergilemeye devam edecek.
Giriş ücreti
Fuar için öğrenci, öğretmen, emekli ve engelliler ücret ödemezken, diğer vatandaşlar 5 TL. giriş ücreti ödeyecektir.
Uzmanlar, Batı Antarktika’daki buz tabakasını inceledi. Buz tabakasının büyük kısmı, deniz seviyesinin altında, ana kaya üzerinde yer alıyor. Söz konusu buz tabakasının şimdiye dek deniz suyuyla teması yoktu. Ancak okyanus suyundaki sıcaklık artışının bu durumu değiştirdiği, Batı Antarktika’daki buz tabakasının da erimeye başladığı belirlendi. Uzmanlar, tabakanın erimeye devam etmesi halinde buz tabakasının hızla istikrarını kaybedeceği tehlikesine işaret ediyor.
Deniz, 3 metre yükselecek
Potsdam İklim Araştırmaları Enstitüsü’nden Johannes Feldmann, elde edilen veriler doğrultusunda bilgisayar ortamında yapılan simülasyonlarda çarpıcı sonuçlarla karşılaştıklarını söyledi. Feldmann, Batı Antarktika’daki erimenin bu hızla devam etmesi halinde önü alınamayacak bir sürecin başlayacağına dikkat çekti. Feldmann’a göre, 10.000 yıl içinde deniz seviyesi dünya genelinde yaklaşık 3 metre yükselecek. Feldmann, “Elbette deniz seviyesi çok yavaş yükselecek. Ancak süreçte geri dönüş olmayacak” uyarısında bulundu.
Batı Antarktika’daki istikrar kaybının nedenlerine araştırma sonucunda yer verilmedi. Gelişmenin sera gazı salımı ve bununla bağlantılı küresel ısınmadan kaynaklandığına dair bilimsel veriler elde edilemedi.
Araştırma ekibinden Anders Levermann, sera gazı salımında artışın Batı Antarktika’daki buzulların erimesini hızlandıracağını vurguladı. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporunun hazırlanmasında da katkıda bulunan Levermann, bu gelişmenin de deniz seviyesinin yükselmesini hızlandıracağını ifade etti.
İnsanlığı hızla karbondioksit emisyonlarını azaltacak çözümler geliştirmeye davet eden Anders Levermann, “Deniz seviyesi yavaş yavaş yükseliyor, Hamburg ve New York gibi sahil kentleri, Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan birçok eseri tehdit ediyor” dedi.
Özellikle son 5-6 yıldır sıklıkla duyduğumuz bir kelime haline geldi “mera”. Geçtiğimiz hükümetlerin meralar hakkında yaptığı düzenlemeler hakkında internette yayılan muhalif yorumlarda “meraların imara açılması”, “meraların peşkeş çekilmesi”, “meracılığın bitirilmesi” argümanları öne çıkıyor. Son günlerde “Meralara imar izni geliyor” haberleriyle de yeniden gündemde meralar.
Şunu tespit ederek başlamak lazım: Meraların önemi tahminlerimizin çok ötesinde bir etki alanına yayılıyor, gündelik hayatımızın nasıl olacağını ciddi biçimde değiştiriyor.
Bu yazının muradı, meraların gündelik hayatımıza ve “yarınlarımıza” olan etkileri hakkında üç başlık altında bir giriş yapmak. İleri araştırmalar için Anadolu Meraları’nın bu konuda muhtelif yayın, makale ve basında çıkanlarına göz atabilirsiniz. Aşağıdaki 3 başlığın her biriyle ilgili detaylı birer dosya da 2015 sonunda hazır olacak.
Başlamadan önce kısa bir not: Hukuki bir terim olarak mera, devlet dahil hiç bir özel veya tüzel kişiliğin sahibi olmadığı (yani mülkiyet hukukuna değil, egemenlik hukukuna tabi olan), üzerinde hayvan otlatmaya elverişli “müşterek” (The Commons) otlakları tanımlamak için kullanılıyor. Biz ise “mera” dediğimizde kırsalın gündelik dilini kullanıyoruz, yani mera olarak kullanılması ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan anlamlı olan tüm arazileri kastediyoruz.
Sağlıklı et, süt ve peynir tüketemiyoruz, çünkü meralar yanlış kullanılıyor
Hayvancılığın gerçekte tek bir girdisi vardır: Ot.
İnsanlığın yaklaşık 12.000 yıl önce evcilleştirmeye başladığı otçul hayvanların büyük-büyük torunları olan koyun, keçi ve sığırların tamamı sadece otlayarak yaşamaya evrilmiş türler. Bu türleri doyurarak etlerinden ve sütlerinden yararlanmak için tek yapmanız gereken, ot yemelerini sağlamaktır. Kısaca ot diye tanımladığımız bitkiler de, dünyanın tüm kara sistemlerinde yetişir.
2. Dünya Savaşı sonrasında ise şöyle bir şey oldu: Savaş sonrası aç ve hızla büyüyen nüfusları doyurabilmek için dünyanın 4 bir köşesinden devletler tahıl üretimine ciddi sübvansiyonlar (destek) aktardı. Dedesi/ninesi o yıllarda çiftçilik yapanlar, bununla ilgili hikayeleri dinlemişlerdir. Adnan Menderes’i iktidarda tutan da kısmen budur: 1950’li yıllarda ziraat, ciddi para kazandıran bir işti. 5-10 yıl sonra ise, dünyanın tahıl ihtiyacı fazlasıyla üretiliyordu, ama hükümetler sübvansiyonları kesmeyi göze alamıyorlardı (bkz: çoğu kırsal olan ülkede çiftçilerin tepkisiyle ilk seçimde iktidardan düşmek). Dahiyane bir çözüm bulundu: “Tüm bu fazla tahılı hayvanlara yedirelim!”
İşte size buğdayla başlayıp mısıra sıçrayan, oradan da GDO’lara kadar uzanan hikayenin kısacık ve kaba bir özeti. Aynı hikayeyi 12.000 yıla genişletirseniz, bildiğimiz anlamıyla uygarlık dediğimiz olgunun tarihine de ulaşabilirsiniz.
Ne de olsa uygarlık, normalde çoğunlukla mera biraz da orman olan ekosistemlerin ele bir saban alınıp sürülmesiyle (ve yani, toprağın öldürülmesiyle) başladı.
Konumuza dönelim. Tahılla beslenen hayvanın şöyle bir derdi var: Bu hayvanların milyonlarca yıllık evrimine tamamen ters bir durum bu. Hayvanın fıtratında yok. O tahılların veya küspelerin üretiminde kullanılan tonlarca kimyasal zehri ve sentetik gübreden bahsetmiyorum bile. Yaradılışında olmayan bir beslenmeyle zehirlenen hayvanların etleri ve sütleri de besleyicilikten uzak, hatta toksik. Normalde 30-35 yıl yaşayan ineğin 7-8 yıldan sonra devrilmesi, 10 seneyi rahatlıkla deviren koyunun 5. yıldan sonra bir köşede ölümü beklemesi de bu yüzden. Binbir çeşit otla beslenip her türlü mineral ve enzimi almak yerine bol karbonhidrat yüklemeli “fakir ama şişmanlatırıcı” tahılla yemlemenin etkisi gözardı edilemez boyutta.
Sadece otlayarak beslenen (ing: grass-fed) hayvanların et ve süt ürünlerinde yapılan gıda analizleri ise bambaşka bir fotoğraf çıkartıyor ortaya. Bu konuda yurtdışında çok iyi çalışmalar mevcut, Robb Wolf’dan Nicolette Hahn Niman’a kadar geniş bir yelpazeden başlayarak bu yeni ve kocaman dünyaya girebilirsiniz. Sadece otla beslenen hayvanların ürünlerinin kalp krizini azalttığını, alzheimer’ı engellediğini, alakasız gibi görünen bir çok hastalığı kökünden söküp attığını gördüğümüzde “bildiğin her şeyi unutmamak” kolay değil. Şunu da not düşelim: Türkiye’de “sadece otla beslenen” hayvancılık yapan kurum-kişi sayısı iki elin parmağını geçmiyor. “Köylüden alırım, o otla besliyordur” algısı da yanlış; endüstriyel üretime göre genelde daha fazla ot yedikleri doğru olsa da, köylü tipi üretimde (GDO’lular dahill olmak üzere) tahıllar ve küspeleri “kullanmayanı bulursan bana da haber ver abla” derecesinde yaygın.
Ot diyorduk. Ot üretiminin en doğal, en biyolojik çeşitlilik içinde, hiç bir ekonomik girdiye ihtiyaç olmadan gerçekleştiği yerlerin ortak bir adı var: Meralar.
Yani: Şu anda et ve süt niyetine bir dolu para ödeyip yediğimiz “şeylerin” yerine, gerçek/doyurucu/besleyici/şifa verici hayvansal ürünlere ulaşmak için adresimiz bariz adres meralar.
Bu güzel haberin ardından “İşte bu! O halde meralarda eski düzen devam edelim!” dememizi engelleyen bir durum var yalnız. Şöyle ki, devlet ve hükümet(ler)in meraların kötü kullanıldığı ve mevcut hayvancılık ihtiyaçlarını karşılamadığı konusundaki tespiti doğru. Ve bu “yanlış” kullanımda bildiğimiz anlamıyla “suç devletin/hükümetin” diyip işin içinden sıyrılmak namümkün. Ayrıca bu konulara kafa yoran çoğu kişinin düşündüğünün aksine son 50 yıldır değil, 5.000 yıldır yanlış kullanıp zayıflatıyoruz meraları. Bu yanlış kullanımın son 50 yılda oranı ve etkisi arttı. Ortaokul tarih derslerinde öğrendiğimiz Anadolu medeniyetlerinin temel üretiminin yazın da yemyeşil kalan adamboyu ot kaplı meralarda hayvancılık olmasından “kıraç ve çölleşen meralarımız…” durumuna gelmiş olmamızın sebebi, doğadaki milyon yıllık örüntüye ters bir meracılık yapmamızdan, ve bunu binlerce yıldır yapmamızdan kaynaklanıyor. Ve evet, “köylüler en doğru şekilde yapıyor(du) ağbi” önermeleri gerçeklikten ne yazık ki uzak. Dün daha az kötüydü, bugün daha çok kötü.
Okuyucuyu bir ümitlendirip bir üzmek, ardından yine ümitlendirerek duygu girdabında dolandırmaktan özel bir zevk almadığımı belirterek sonlandırayım: Meraları besleyici ve şifalı bir hayvancılık üretimini mümkün kılacak, hayvancılığı GDO’dan tamamen azade edecek, et ve süt fiyatlarını da orta vadede mevcut fiyatların altına çekecek bir duruma gelmemiz mümkün.
Şöyle:
2) Dünyanın en kalitesiz/sağlıksız et ve sütünü, dünyanın en yüksek fiyatlarıyla tüketiyoruz, çünkü meralar yanlış kullanılıyor
Hayvansal üretim için esasında tek ihtiyacınız olan “ot”tur demiştik.
Bugün kullanılan alternatiflerin, yani GDO’lular dahil olmak üzere arpa, mısır ve çeşitli tohum küspeleriyle ekilip ardından ot biçimi yapılan yonca ve fiğ gibi yemlerin kullanılmasının tek sebebi var: Ekonomik olarak (henüz) daha mantıklı olmaları.
Tahıl ve ekilip biçilen yemlerin maliyeti, ağır ziraat yapılan topraklar öldükçe, sentetik gübre ve kimyasal zehir maliyetleri arttıkça, petrolün fiyatı yükseldikçe artacak. Bu noktada yapmamız gerekenin “ekonomik gerçeğe rağmen etik/politik bir duruş” geliştirmekten çok “hayal ettiğimiz durumun (yani, mera-temelli hayvancılığı) ekonomik gerçekliğini oluşturmak” olduğunu düşünenlerdenim. Mera miktarı az, meralar zayıf ve mera olan yerleri sürüp buğday vb. ekmek daha kazançlı, konvansiyonel yöntemle mera ıslahı yapmak çok pahalı ve ekseriyetle başarısız – nasıl olacak peki?
Denklemde herkesin “değişmez” olduğunu zannettiği faktörü, yani meraların doğal ot üretim miktarını “40 yıldır konuşulan ve çeşitli sebeplerle işe yaramadığını Tarım Bakanlığı’ndan yöneticilerin de itiraf ettiği klasik mera ıslahı” denemelerine bulaşmadan, safi Bütüncül Yönetim ve Bütüncül Planlı Otlatma’yla arttırabileceğimizi söylesek? Yani, “Meraların mevcut ot üretimini hiç bir ek ekonomik maliyet olmadan ilk yıl ortalama %20, beş yılda da ortalama %100 arttırsak? Aynı şekilde, ortalama 15 yıl içinde bugüne göre %400 artmış olsa?”
O zaman olur mu?
Cevabı sadece-otla beslenen %100 meracılıkla hayvancılık yapan birisi olarak söyleyeyim: Olur, çok da güzel olur.
“Peki mümkün mü bu?” sorusunun cevabı da kocaman ve heyecanlı bir evet. Allan Savory’nin Bütüncül Yönetim’i (ing: Holistic Management) en başta olmak üzere çeşitli onarıcı tarım yöntemlerinin küresel ölçekte her türlü arazide ve yağış rejiminde defaatle kanıtladığı, Anadolu Meraları olarak bizlerin de 2 yıldır kendi uygulama arazimizde ve çalıştığımız diğer çiftlik ve topluluklarda tekrar tekrar gördüğümüz gibi, meraların ot üretimini sadece hayvancılık/otlatma yaparak, ek bir maliyet olmadan yıldan yıla arttırmak mümkün. Son derece dinamik ve bağlam-temelli bir algoritma olan Bütüncül Yönetim’i her türlü arazi ve iklimde, sosyo-ekonomik yapıda, mülkiyet/erişim dinamiğinde uygulayabiliyoruz.
Gıdayla, özellikle tarımsal üretimle ilgili konular internette sadece belli başlı teknik forumlarda, bol “-dir, -tır”lı fiillerle, bi’ dolu teknik ve sıkıcı terimle tartışılan, “sade vatandaş”ın uzak kaldığı bir alan oldu, biliyorum ve anlıyorum. Burada ise son derece basit ve yaşamsal bir sorudan bahsediyoruz: Besleyici, kaliteli, sağlıklı, GDO ve kimyasalların safi “ekonomik sebeplerle” bile üreticilerin aklından geçmeyen, bir yandan da bedavaya ekolojiyi onarıp iklim değişikliğiyle mücadele eden bir hayvansal üretim anlayışına var mısınız?
“Ekolojiyi onarmak ve iklim değişikliğiyle mücadele etmek” diye yepyeni bir kulvar açtığımı farketmişsinizdir, o da şöyle:
3) Ekolojiyi ve çevreyi mahveden bir hayvancılıktan, ekolojiyi onarıp “dünyayı kurtaran” bir hayvancılığa geçiş mümkün
Şuradan başlayalım: Size “sürdürülebilir tarım”dan bahseden birine “Sürdürülebilir yetmez, onarıcı olmalı” demenizin zamanı geldi de geçiyor. Mevcut doğal kaynakların dörtnala değil de aheste hızda bozulmasını öneren bir anlayış 1990’lara kadar kabul edilebilirdi belki, evet, ama artık yeterli değil.
O yüzden “onarıcı tarım”dan bahsediyoruz Anadolu Meraları olarak. İnsanlığın doğaya en uzun süredir en çok zarar verdiği alan olan tarımın (her şey, 6000 yıl önce kullanılan ilk pullukla başladı) bu müthiş zararlı etkisinin zirve yaptığı alan da, köylülerimizin de en iyimser yorumla “kısmen” dahil olduğu konvansiyonel hayvancılık.
Toprak dediğimiz yaşam kabuğu, Türkiye’de ortalama 20 santime kadar düşmüş olsa da gerçekte 6 metre kadar derinlikte olabilen, bu “ölü” haliyle bile dünyanın en geniş ve karmaşık yaşam ağına sahip bir daracık kuşak. Ve atmosferdeki mevcut karbon miktarının (farklı hesaplara göre) en az 5, belki 8 katı karbon toprakta “organik madde” (yani tüm yaşamın temeli ve bereket) olarak var.
Kötü haber şu: Topraktaki karbon miktarı, pulluk/saban, sentetik gübre, kimyasal zehirler ve yanlış otlatma nedeniyle hızla azalıyor. “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken yok olmaz” prensibini hatırlayın: “Azalmak” dediğimiz olgu, toprakta bereket ve yaşam olan karbonun atmosfere karışıp iklim değişikliğine sebep olması hakikati.
Türkiye’deki tüm tarımsal arazilerin (kabaca 30 milyon hektar diyelim) organik maddesinin yüzde 0.1’ini kaybetmek, gayet basit ve gerçek bir hesapla 300 milyon ton karbondioksiti toprakta besin olmaktan çıkarıp atmosferde “iklim değişikliği” haline getirmek demek. Mevcut uygulamalarla bunun ortalama ve iyimser tahminle her 5-6 yılda bir gerçekleşen bir süreç olduğunu bildiğinizde, Türkiye’nin her yıl 50-60 milyon ton karbondioksit emisyonunu sırf bu yüzden gerçekleştirdiğini görebilirsiniz.
Şimdi de şahane haber: Bütüncül Yönetim, Bütüncül Planlı Otlatma ve diğer onarım yöntemleriyle “üretime ara vermeden” hesabı tersine çevirebiliyoruz: Hayvancılık yaparak yılda dönüm başına ortalama 1 ton karbondioksiti atmosferden çekip (yani iklim değişikliğini durdurup!), toprağa bereket olarak gömebiliyoruz.
Organik madde miktarı ve toprak üstü örtü oranı artan toprağın su tutma kapasitesinin katbekat artması, yani sellerin ve kuraklıkların aynı anda azalması da cabası. İstanbul’da kurak geçen bir yazda hala duş alabilmenizin yolu da İstanbul’a su sağlayan barajların “su toplama havzalarında” Bütüncül Planlı Otlatma uygulanmasından geçiyor yani (su yönetimi başta olmak üzere diğer ama ilintili faktörlerin önemi de ayyuka tabi) Biyolojik çeşitliliğin yeniden yükselişe geçmesi, yaban hayatın korunması, arıcılık ve meyvecilik gibi diğer üretim yöntemleriyle entegrasyonun mümkün olması gibi “kaymağın da kaymağı” artıları da hayalgücümüze ve sonraki yazılara bırakalım.
En geniş anlamıyla meraları nasıl değerlendireceğimiz işte bu derecede hayati öneme sahip. Kalitesiz ürünleri pahalıya tüketirken doğayı mahvettiğimiz ve duş alamayacağımız bir gelecek mi, kaliteli ve sağlıklı ürünleri tüketirken doğayı onarıp duş altında şarkılar söyleyebileceğimiz bir yarın mı?
Soru bu kadar açık, bu kadar basit.
Cevabı da öyle olsa gerek.
Not: Önümüzdeki hafta düzenlenen İklim Forumu’nda, 13 Kasım günü saat 13:30 – 15:00 arasında bu konuda detaylı ve keyifli bir oturumumuz olacak. Facebook linki burada. Bekleriz.
Suriye’deki Süryani ve Ermeni kurumları ortak bir bildiri yayınlayarak, Kürt güçlerinin Suriye’nin Haseke ilinde özel mülkleri gasp ettiğini ileri sürdüler.
Agos Gazetesi’nde yer alan habere göre bildiride imzası bulunan 18 kurum, Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) ve Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) adını zikrederek, Kürt güçlerini insan haklarını ihlal etmek, özel mülkü gasp etmek, zorla askere almak, haksız vergi koymak ve kilise okullarının müfredatına müdahale etmekle suçladı.
Son dönemde, YPG’nin ‘terk edilmiş göçmen mülkü’ adı altında, iç göçle yer değiştirmek zorunda kalan Süryanilere ait mülklere el koyma kararı aldığı ileri sürülürken, Süryani ve Ermeni kiliseleri, siyasi ve sivil kuruluşlar, bu karara karşı bir mektup yazarak, şunları dile getirdi:
“Dört yıldan fazladır ülkemiz Suriye, trajik olaylarla boğuşuyor. Savaşın getirdiği yıkım ve terörizm, bütün etnik toplumların acı çekmesine neden oldu. Fakat Cezire’de yaşayanlar olarak bizler, bölgemizdeki çeşitli gruplarla beraber barış içinde yaşama ideallerini koruduk. Olağanüstü durumlardan ötürü aklımızda güvenlik fikriyle, bazı kurumlarla beraber yerel özyönetim oluşturuldu. Fakat bu yönetimin kuralları ne düzgün şekilde hazırlandı, ne de etraflıca ele alındı. Bu bazı etnik gruplar arasında endişelere yol açıyor. Bunlar olurken resmî otorite hâlâ idari, hukuki, askerî ve mali görevlerini yerine getirmeye devam ediyor.”
Hıristiyan toplumu temsilcileri, mülk konusu dışında, PYD ve YPG’yi zorla askere almak, haksız vergi koymak ve kilise okullarının müfredatına müdahale etmekle de suçluyor.
Ortak bildiriye Süryani Ortodoks Kilisesi, Ermeni Apostolik Kilisesi, Cezire ve Fırat Ermeni Kilisesi Önderliği, Kamışlı’daki Suriye Keldani Kilisesi, Süryani Doğu Kilisesi, Kadim Süryani Doğu Kilisesi, Süryani Katolik Kilisesi, Süryani Ortodoks Sivil Barış Komitesi, Ulusal Evanjelik Kilisesi, Süryani Demokratik Organizasyonu, Arami Özgür Parti, Süryani Kırsal Tarım Arazileri Komitesi, Hıristiyan Kent Birliği, Suriye Ana Gençlik Derneği, Ulusal Uzlaşma Gençlik Enstitüsü ve Suriyeli Hıristiyan Gençliği Merkei imza attı.
Biyogüvenlik Kurulu, beyaz et üreticilerinin talebi üzerine GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) yem ithalatını onayladı.
Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği’nin (BESD-BİR) başvurusunu değerlendiren kurulun, genetiği değiştirilmiş altı mısır ve iki soya çeşidinin ithalatına vize veren kararı Resmi Gazete’de yayımlandı.
BESDBİR Başkanı Sait Koca, daha önce yaptıkları başvurunun sonuçlandırıldığını, izin verilen genlerin daha önce kabul edildiğini, ancak modifiye edildiği için tekrar izin sürecinde geçtiğini söyledi.
BESD-BİR, genetiği değiştirilmiş 14 mısır, dokuz soya, dört kolza ve 10 pamuk olmak üzere 37 çeşidin hayvan yemi olarak kullanılabilmesi için 11 Mayıs 2015’te başvuruda bulunmuştu. Türkiye’de bugüne dek 32 çeşide onay çıktı.
İlk, Diyarbakır’dı. Türkiye’nin geçirdiği şiddet, terör ve savaş dolu son beş ayın başlangıcında, Haziran seçimlerinin iki gün öncesinde HDP’nin Diyarbakır’daki mitinginde patlayan bombalar vardı. Akabinde gelecek olanlarla kıyasla, en kanlısı bile değildi. Beş ölü, 16 ağır yaralı.
Söylemesi kolay: Beş ölü, 16 ağır yaralı.
Bu ağır yaralılardan birisiyle bir kaç hafta sonra tanıştım: Lisa Çalan, 28 yaşında bir sanat yönetmeni. Dizinin üstünde iki bacağını kaybetmişti. Temmuz ayında başka bir iş için gittiğim Diyarbakır’da hastanede ziyaret ettim. Ertesi gün taburcu olacaktı. Onu korkutuyordu: “İnsan, iyileşir de taburcu olur” diyordu. “Ben, yarın çıkacağım. Ama iyi değilim, olmayacağım.”
Öyküsünü anlatacaktım. Bu yaz, erkek arkadaşıyla birlikte sahile gitmeyi planladığını (deniz kenarında ilk tatili olacaktı bu Lisa’nın). İlk yönetmenlik işine girmek istediğini. Fantom acılarıyla yani olmayan bacaklarının acısıyla mücadelesinden yazmak istiyordum ve kendi içindeki mücadelesinden: Bir yandan yaşadıklarına politik bir açıklama hatta bir anlam verme isteği , öte yandan artık o çok sevdiği Kürdistan dağlarında yürümeyeceğine, dans edemeyeceğine ilişkin hüznü. İçindeki parçalanmışlıktan söz edecektim: Güçlü olmak zorundaydı zayıf olmak istediği kadar.
Görüşmemizden bir kaç gün sonra Suruç’ta, bir intihar eylemcisi bomba patlattı. Mağdurları, Kobani’ye yardıma gitmek isteyen sosyalist gençlerdi. 32 ölü, 35 ağır yaralı.
32 ölü, 35 ağır yaralı.
Hemen arkasından PKK taraftarları, Ceylanpınar’da iki polisi evlerinde öldürdü. 2009 yılında devlet ve PKK arasında başlayan müzakere süreci içerisinde her iki taraftan da benzer kanlı sabotaj eylemleri olmuştu. Fakat bu sefer, AKP iktidarı bu cinayeti iki yıldan fazla sürmekte olan ateşkesi iptal etmek için sebep gördü. Hesapları açıktı: Ülkeyi gerginlik ve şiddet ortamında daha o günlerde gündemde olan tekrar seçime sürüklemek ve bu atmosferden faydalanmak istiyorlardı.
Yaklaşık 600 kişi hayatını kaybetti
Fotoğraf: Deniz Yücel
Durum birden değişmişti. İzleyen haftalarda, altı yüz civarında insan hayatını kaybetti. Askerler, polisler, PKK militanları, siviller. Doğal olarak benim de gündemim değişti. PKK’nin Dağlıca’da öldürdüğü 17 askerin ikisinin cenazesine katılmak ve taziye evlerini ziyaret etmek üzere Balıkesir ve Turgutlu’ya gittim. Oradan hemen Cizre’ye geçtim. Sekiz gün süren çatışmalar ve sokağa çıkma yasağının hemen sonrasıydı. PKK, sivil kayıpları göz ardı ederek savaşı şehirlere taşımıştı.
Bu dönemden belki üç, dört isim geride kalacaktır: Muhtemelen polis kurşunuyla vurulan ve sokağa çıkma yasağı nedeniyle bedeni ailesi tarafından buzdolabında korunan 10 yaşındaki Cemile Çağırgan. Silvan’da PKK’nin döşediği bir mayına basarak parçalanan 13 yaşındaki Fırat Simpil. PKK’nin Diyarbakır merkezde çalıştığı bir çorbacıdaki polislere yönelik saldırısında, muhtemelen PKK’liler tarafından vurulan 22 yaşındaki Şeyhmus Sanır. Ve bedeni bir polis aracının arkasında Şırnak sokaklarında sürüklenen 24 yaşındaki Hacı Lokman Birlik.
Tüm diğerleri için ama, bu ülkenin tarihinde sayısız başka canlar için de olduğu gibi Tevrat’ın Sirak kitabından bir söz geçerlidir: “Bazıları bir isim geriye bıraktılar. Onlar, şimdiye dek övgüyle anıldılar. Bazıları ise hiçbir anı bırakmadı. Öldükleri an yok olmuşlardı. Onlar, sanki hiç yaşamamışlar gibiydi.” Bu ülkede iyi bilinen bir duygudur aslında, argo lafı bile vardır.
Böylesi bir ortamın içinde Lisa ile ilgili yazımı yazamadım. Ama Diyarbakır’a bir dahaki gidişimde (“öz yönetim” adı altında Sur mahallesinde hendeklerin arkasında çatışan genç insanlarla konuşmak için gitmiştim) Lisa’yı yeni evinde ziyaret ettim. Yazıyı niçin yazamadığımı anlattım, utanarak. “Önemi yok”, dedi Lisa. “Anlıyorum. Biz, bu ülkede üst üste felaketler yaşıyoruz, yas tutmaya bile zaman bulamıyoruz. Ben halen daha bacaklarımın yasını tutamadım.”
Türkiye’nin yakın tarihini, hatta son yılları, on yılları çok yerinde, sessizce ve bir o kadar etkileyici şekilde özetleyen bir cümle: Yas tutmaya bile zaman bulamıyoruz.
Bir kaç hafta sonra yine bombalar patlayacaktı: Bu sefer Ankara’da, bir barış mitingine katılmak isteyen kalabalığın ortasında. 102 ölü, 65 ağır yaralı.
102 ölü, 65 ağır yaralı.
Ertesi gün Ankara’ya gittim. Batıkent semtinde bir cenazeye katıldım, morgun önünde sevdiklerinin parçalanmış bedenlerini teslim almak için bekleyen aile fertleriyle konuştum. O günlerde bir gazetede Lisa’dan bir haber okudum: “Hiçbir görüntüye, hiçbir fotoğraf karesine bakmama gerek yoktu. O kadar çok içimde hissettim ki o çığlıkları, bağrışı, haykırışı, kan, barut kokusunu bir an ordaymışım gibi hissettim“ demiş Dicle Haber Ajansı’na.
Katliamlar göz göre göre gelmişti
Ankara’dan Adıyaman’a devam ettim. Mağdur tarafından sonra faillere gelmişti sıra. Ve Diyarbakır, Suruç ve Ankara bombacıları oradan gelmeydi, orada IŞİD’e katılmışlardı. O genç insanların yakınlarından ve avukatlarından dinledim, çocukları için verdikleri çaresiz mücadeleyi. Defalarca resmi makamlara gitmişler, kendi çocukları hakkında suç duyurusunda bulunmuşlar, sonunda bizzat Ahmet Davutoğlu ile konuşmuşlar. Ama onları kimse dinlememiş, katliamlar göz göre göre gelmişti.
Lisa, 1 Kasım seçiminde oyunu kullandı (Fotoğraf: JinHa)
Konuştuğum yakınlardan biri, Orhan Gönder’in annesiydi. 20 yaşındaki Orhan, Diyarbakır saldırısının zanlısı olarak şimdi cezaevinde. Lisa’yı tekerlekli sandalyeye hapseden kişi. Konuşmamızın sonunda, Hatice Gönder’e Lisa’nın fotoğrafını gösterdim ve ona iletmek istediği bir şey var mı diye sordum. Durdu. “Keşke oğlum ölseydi ve öldürdüğü insanlar yaşıyor olsaydı, keşke oğlum ölseydi ve bu kız bunları yaşamasaydı” dedi yaşlı gözlerle.
Lisa’ya bu mesajı iletmekten kaçındım. Ağırdı. Ve zaten yapılacak bir sürü iş vardı. Bir kaç hafta sonra yeniden seçim olacaktı.
Fakat bu seçim Avrupa’daki, hatta Türkiye’deki önceki seçimlere benzer bir seçim olmayacaktı; falanca parti mi dört yıl iktidar olsun filanca mı meselesi değildi. Türkiye toplumu, geleceğe yönelik rota belirleyecek gibiydi. Dinci, engelsiz kapitalizmden yana ve gitgide diktatörlük yanlarını gösteren bir rejim mi, özgürlük ve barış umudunu taşıyan bir perspektif mi? (Yok, AKP’yi yerin dibine gömmek değildi mesele, bir süreliğine muhalefete oturtmaktı; zira iyi-kötü işleyen demokrasilerde böylesi hadiselerden sonra bu olurdu.)
Başka bir ifadeyle: Daha fazla Lisa’lar yaşanmaması hakkında bir seçimdi.
Çünkü Türkiye’nin tarihi, siyasi nedenlerden dolayı öldürülen insanlarla dolu bir tarihtir. Çoğu otuzunu, bazıları yirmisini bile doldurmamıştı. Çocuktular. Kimse bilemez, kaçı bir kere aşık olmadan gözlerini yummuştur.
Ama Türkiye toplumu değişmişti. Bir süre AKP, bu değişimin, açılmanın parçasıydı. Fakat orduya ve eski egemen sınıflara karşı kendi iktidarını sağlamlaştırdıkça, daha fazla demokrasinin, daha fazla özgürlüğün önünde engel olmaya başlamıştı. 2013 yılı baharında, Gezi Parkı’nda başlayan isyanla, bu çelişki dünyanın gözü önüne sergilendi: Bir tarafta özgürlükçü bir toplum yolunda devam etmek isteyen, özellikle kentli genç nesil, öteki tarafta artık kendisi “eski rejim” olan AKP iktidarı.
Fakat Gezi direnişi ve – ki bunu unutmamak gerek – yine aynı hükümet ve PKK arasındaki müzakere sonucu varılan ateşkes ile beraber bir umut filizlenmişti: Geçmişteki acıların bir daha tekrarlanmayacağı, herkesin ağzında olan fakat gerçek hayatta karşılığı olmayan çoğunlukçu, tüm farklılıklarına eşit yer veren bir yaşam.
Geziyle birlikte Almanya’da bir Türkiyeli işçi ailesi çocuğu olarak doğan benim de Türkiye ilgim yeniden canlandı. Bu yeni, “kahrolsun bağzı şeyler” diyen neşeli başkaldırıyı kendi gözlerimle görmek istediğim için Gezi’ye geldim. Tabii ki o zamanlar çalıştığım Die Tageszeitung gazetesine yazdım. Arkasından, iktidarın kendisinden saydığı “yüzde elliyi” değil ama tüm farklılıkları, hatta zıtlıklarıyla diğer “yüzde elliyi” anlatmaya çalıştığım bir kitabı kaleme aldım, ülkeyi gezdim. Ve nihayet, Gezi isyanından iki yıl sonra Die Welt gazetesinin Türkiye temsilcisi olarak yeni işime başladım.
Haziran’da yapılan ve malum sebeplerden ötürü Kasım’da tekrarlanan seçimler, Taksim Gezi Parkı’nda başlayan bu dönemi noktalayacaktı.
Olmadı.
Daha doğrusu: Oldu. Ama 2013 baharında zannedildiği, 2015 baharında somutlaşır gibi göründüğü şekilde gibi değil, tam tersine. Seçmenlerin yarısı o veya bu nedenle (onu tartışmanın yeri değildir burası) mevcut otoriter rejimin sürmesini istedi.
Seçim akşamını birlikte geçirdiğim Türkiyeli bir gazeteci arkadaşım, “bundan sonra nasıl gazetecilik yapacağımı bilinmiyorum” diyordu. Kastettiği, çalıştığı gazeteye de dahil olmak üzere çeşitli medya kuruşlarına yönelik AKP’li siyasetçilerin açık tehditleri değildi. Başka bir şeyden söz ediyordu: “Ne yapayım yani? Oradan bir haksızlığı yazmak, buradan bir katliamın mağdurlarıyla konuşmak, bu mu? Ufukta bir umut yoksa, mağduriyet kâtipliğini yapmak istemem.“
Ne dediğini çok iyi anlıyordum.
Ertesi gün bir başka gazetede çalışan genç bir arkadaşımla konuştum. Çok kötü morallerle geçen konferanslardan bahsetti: “Bu kadar bağıra bağıra haksızlıklara rağmen kazandılar. Her şey anlamsız geliyor.”
Lisa, aynı duyguları yaşıyordu. Hayır, onunki farklıydı. Çünkü hayatı farklıydı. “İki gündür yataktan çıkmadım”, dedi aradığımda. “Bu ülkeye, bu insanlara küskünüm. Bu parti iktidarı bir daha elinden vermeyecek. Ve ben, istediğim gazeteleri okuyamayacağım, istediğim filmleri izlemeyeceğim. Kendime soruyorum: Yaşanan her şey boşuna mıydı? Ben boşuna mi bacaklarımı kaybettim, bunca insan boşuna mı öldü?”
Zannederim ki, Gezi’de gözünü kaybeden insanlar, Suruç’ta, Ankara’da kolunu, bacağını kaybedenler, bundan iki yıl önce Antakya’da ziyaret ettiğim Ali İsmail Korkmaz’ın, Abdullah Cömert’in, Ahmet Atakan’ın yakınları ve nice başkaları aynı soruyu soruyorlardı: Her şey boşuna mıydı?
Lisa’nın buna cevabı yoktu. Benim de yok.
Yalnız, aramızdaki tüm sohbetlerde kendisinden daha zor durumda olan insanların olduğunu, kendisinin bacaklarını, başkalarının ise hayatlarını kaybettiklerini, herkesin kendisi kadar ilgi görmediğini hep vurgulamıştı Lisa. HDP ilgileniyormuş, protez ameliyatı için gereken 300 bin lirayı toplamak için hem Türkiye’de, hem Avrupa’da kampanya başlatılmış. Yılbaşında ameliyat için Almanya’ya gidecek.
“Belki bir kaç hafta sonra farklı düşünürüm. Ama şimdiki ruh halimle orada kalmak istiyorum. Bu ülkeye dönmek gelmiyor içimden”, diyordu Lisa.
O açıdan şu günlerde pek çok insan aynı duyguları yaşıyor, hele ki Lisa’nın yaşıtları. Bu ülke, koskoca bir nesli kaybetme riskiyle karşı karşıya. Belki şimdiye kadar bu toprakların gördüğü en zeki, en açık görüşlü, en neşeli nesli.
Deniz Yücel, 1973 Almanya doğumlu, Die Welt gazetesinin Türkiye temsilcisi. Bu makale, 4 Kasım günü Die Welt’te yayınlanmıştır. Bazı küçük değişiklerle Türkçe versiyonu yazar tarafından Zete için hazırlanmıştır.
Mersin’de HDP İl Başkanlığı’nın bazı sandıklara yaptığı itiraz üzerine Toroslar ilçesinde geçersiz oyların yeniden sayılmasıyla ikinci milletvekilliğini kaybettiği oy sayısı 98’den 42’ye düştü. HDP bunun üzerine Akdeniz, Yenişehir, Mezitli ve Tarsus ilçelerinde de oyların yeniden sayılması için YSK’ya başvurdu.
1 Kasım’da seçimlerinin resmi olmayan sonucuna göre AKP ile CHP 4’er, MHP 2 ve HDP 1 milletvekili çıkarttı. HDP Mersin İl Başkanlığı, CHP’nin 98 oy farkla kazandığı 4’üncü milletvekili hakkının partilerinde olduğunu iddia ederek İl Seçim Kurulu’na itirazda bulundu. Merkez Akdeniz, Yenişehir, Mezitli ve Toroslar ile Tarsus İlçesi’nde oyların yeniden sayılması talep edildi. Ancak İl Seçim Kurulu bu ilçelerden sadece Toroslar’da bazı sandıklarda yeniden sayım yapılmasına karar verdi, diğer talepleri reddetti. Parti temsilcilerinin de katıldığı sayım sonucunda HDP’nin geçersiz oylarının 56’sı geçerli sayıldı. Bu durumda HDP’nin ikinci vekilliği kaybettiği oy sayısı 98’inden 42’ye düştü.
HDP Mersin İl Başkanlığı bu gelişme üzerine merkez Toroslar ile birlikte Akdeniz, Yenişehir, Mezitli ve Tarsus İlçelerinde de oylarının yeniden sayılması için Yüksek Seçim Kurulu’na itiraz etti. 42 oy daha bulunursa HDP 1 vekil daha kazanacak.