Biten bir fuarın ardından – Mehmet Fırat Pürselim

Tüyap Kitap Fuarları kitapseverler için hac farizası gibidir. Bütün yıl listeler yapılır, bir kenara para atılır, bu kutlu günler beklenir. Yaklaştıkça insanın içini tatlı bir heyecan kaplamaya başlar.  Yolu da haccı aratmayacak uzaklıkta ve meşakkatte olduğu için, kot kazakla gidenler dönüş yolunda ihram niyetine kadife ceket pantolona bürünür. Eli kolu kitap poşetleriyle dolu olarak dönenlerin içinde, kutsal topraklardan zemzem taşıyan inanların saf hissiyatı vardır. (Bu yıl metrobüsün fuarın içine kadar girmesi, aşkın kavuşamamak olduğunu düşünen hacılar, pardon kitapseverler tarafından hoş karşılanmamıştır.)

Fuarın içine girmenizle insan, ses ve sıcak dalgasına çarpmanız bir olur. İnsanlara omuz atarak ilerlemeyi ve duymadan da yaşamayı öğrenmek kısa zaman alır ama üzerinizdekileri vestiyere bırakmazsanız terlemeniz cebinizdeki paranın azalmasıyla doğru orantılı olarak artar. Bütçe dikiş tutmayacak kadar delindikten sonra artık sıcaklık da hissedilmez olur. Fuar güzel yüzünü ilk olarak fuayedeki promosyon gazete ve kitap ekleriyle gösterir. Akit’le Evrensel’i aynı anda okuyanlara, beleş gazete ve kitap eklerini toparlayıp tüm yıl gazeteye dergiye para vermeyenlere rastlamak mümkündür.

Salona girme hamlelerinizin önünüze çekilen iplerden labirentlerle kesilmesi mümkündür. Kimi öğretmenler ip gibi dizilmek deyiminin aslında mecazi anlamda kullanıldığını bilmediklerinden olacak, çocukları bir ipe dizerek yürütürler.  Bu arada iplere dolanıp kaybolan nice çocuğu aileleri Edirne’de, Artvin’de Hakkari’de bulmuştur. Yıllar sonra kendilerini fuardaki kitap kurtlarının büyüttüğünü söyleyerek ortaya çıkanlar bile olmuştur. Bu iplerden kurtulup salona girmeniz mümkün olsa bile gürültüleri ve çarpma kuvvetleriyle Ankara Ekspresi’ne benzeyen öğrenci gruplarından kurtulmanız mümkün değildir. Her kitapsever bir zamanlar Ankara Ekspresi’nin içinde yer aldığından çarpıp geçen trenin arkasından nefretle değil özlemle bakar.

Fuarda en sağdan en sola pek çok yayınevi bir arada olsa da, kavgaya çok az rastlanır. Dışarıda biber gazı yemeye alışmış olan sol muhalefet fuardaki kavgalarınsa mutlak galibidir. İslami çizgidekiler kitapları ellerine almadan önce üç kez öpüp başlarına koyana kadar, solcular tuğla kalınlığındaki Marx – Engels külliyatını defalarca kafalarına indirir ve kavgalar da başlamadan biter.

Yayıncılık sektörü büyüdükçe, kimi yayınevleri standına sığmaz olup taşmaya başladı. Önceki fuarlarda dikilen gecekondular, kentsel dönüşüm sonrası yerlerini gökdelenlere bırakır oldu. Harem otogarının çığırtkanlarının transferleriyle zirve yapan yayınevleri arasındaki görünür olma savaşı, neonlarla ışıklandırılmış kimi stantlarda müşterilerin pardon okurların solistin pardon yazarın başından gül dökmeleri üzerine şimdilik ateşkesle sonuçlanmış gibi görünmektedir. Ancak gelecek sene yayınevlerinin fuar alanının içine Burj Al Türki dikmeleri ya da lazer, havai fişek gösterileri yapmaları şaşırtıcı olmayacaktır.

Kitap fuarı asla sadece kitap fuarı değildir, daha başka bir şeydir. Çevre semtlerden hafta sonu gezmelerine gelen aileler vardır. Bunlar hem olağan AVM ziyaretlerine değişik bir çeşni katarlar hem de İstinyePark kadar olmasa da ünlüleri görmenin hazzına ererler. Yazarların imza günlerinde kalemlerinin kapaklarını açma sayısı sıfırla dört arasında değişirken, başkaları tarafından yazılmış kitaplarını imzalayan ünlülerin kuyrukları Beylikdüzü’nden Taksim’e kadar uzanır. Fuar yönetiminin onlar için ayrı imza salonu açması, kimin kuyruğu daha uzun polemiklerinin de doğmasına yol açmıştır.

Ülkemizde kitap makbul bir nesne değildir ama ayracının meraklısı boldur. Ayraç topladığımız kadar kitap okusak, her mahalleden Nobelli bir yazar çıkması kaçınılmazdır. Ayraca ağırlık verdiğimiz için her evden ancak televizyon dizisi izleyicisi en fazla gazete şairi çıkartabilmekteyiz. Ayraç dışında, katalog, kâğıt çanta, az bulunduğu için çok değerli olan bez çanta avına çıkanların sayısı her zaman için kitap peşinde koşanlar fazladır.

Ceplerinde listeleri, sırtlarında çantaları, ellerinde poşetleriyle stantlar arasında dolaşanlara rastlarsınız şaşırmayın. Onlar pazar alışverişi düzen şaşkınlar değil, bilin ki has okurlardır. Bunlara son yıllarda peşleri sıra sürükledikleri valizlileriyle çekçekliler de eklenmiştir. Kimilerinin kitaplarla birlikte yazarını da paketleyip evine götürdüğü olmuştur. Saatlerce valizin içinde kalan yazarları klostrofobik metinlerinden de tanıyabilirsiniz.

Paneller ve söyleşiler, fuarın olmazsa olmazlarındandır. Genellikle panelistler izlemeye gelenlerden fazladır. Fotoğraf çekileceği zaman konuşması bitenlerin izleyici koltuğuna geçerek salonu kalabalık gösterme çabaları, bilinen en eski photoshop taktiklerindendir. Şarkılı türkülü etkinlikler ise her zaman full çekmektedir. Yazarın başından gül dökenler burada da kitap sayfasına istek şarkı yazarak ya da mürekkep açtırarak sevgilerini göstermektedir.

Fuardan ayrılmadan bir parça huzur bulmak, hem gürültüden uzaklaşmak hem de ruhunuzu dinlendirmek isterseniz, hemen yanındaki salonda yer alan sanat kısmına geçmeniz yeterlidir. Türkiye’den ve dünyadan önemli ressam ve heykeltıraşların eserlerini çıplak gözle görme fırsatı yakalarken, salona yayılan hafif müziği dinleyebilir, bir yandan da ikram edilen kanepe ve içkilerle açlığınızı susuzluğunuzu bastırabilirsiniz. Eserler hakkında, “Ne var ki, bunu ben de yaparım! İki ters bir düz çizgi…” demediğiniz sürece istediğiniz kadar gezebilirsiniz. Aksi takdirde sonunuz, zamanında % 92 oranında el üstünde tutulurken, bir anda kendini hâkim karşısında bulan darbeciden fena olur, netekim.

Ayaklarınıza karasular inmişken, kollarınız kitap poşetlerinin ağırlığından sarkmışken, cüzdanınız içine kazara düşecek olsa Ord. Prof. Dr. Cahit Arf’ın kafasını yaracak bir kuyu kadar boşalmışken, kredi kartınız kilitli kalmanız halinde kapıyı açmak dışında başka bir işe yaramazken fuardan çıkarsınız. Durağa kadar güçlükle yürürsünüz. Fuarda çok oyalandığınız için daha fazla gecikmemek için ilk otobüse atlarsınız. Eliniz kolunuz doluyken ayakta bir yerlere tutunmaya çalışırsınız. Telefonunuzu cebinizden güçlükle çıkartıp, gelen mesajı okursunuz. Ev sahibiniz, kiranın bir hafta geciktiğini -sanki siz bilmiyormuşsunuz gibi-  hatırlatmaktadır. Bir an faturaları, ödemeleri düşünürsünüz, moraliniz bozulur. Ne yapacağım diye kara kara düşünmeye başlarsınız. Öyle ki boşalan yeri bile göremezsiniz. Otobüsün sert freniyle elinizdeki poşetlerden birini yere düşürürsünüz, kitaplar etrafa saçılır. Etgar Keret’dan Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Emile Ajar’dan Onca Yoksulluk Varken, Derviş Şentekin’den Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi, Barış Bıçakçı’dan Baharda Yine Geliriz, Bilge Karasu’dan Ne Kitapsız Ne Kedisiz’i toplarken, akşam kediniz omuz başınızdan bakarken, kitapları odanızın ortasına yaydığınızı düşünürsünüz. Dudağınıza mutlu bir tebessüm yerleşmişken, otobüse bindiğinizden beri gözlerinizi alamadığınız kız, “Bu da sizden düştü galiba…” diyerek, Ah O Müstehcen Salınışı uzatır. “Reha Mağden’i ben de çok severim. Yazgıların Tableti’ni okumuş muydunuz?” diye sorar. Gülerek, “Okuyacağım…” dersiniz, eliyle gösterdiği yanındaki boş koltuğa oturursunuz.

KASIM – 2012

 

 

MEHMET FIRAT PÜRSELİM