Ana Sayfa Blog Sayfa 3526

Sacramento halk kütüphanesi kitaplardan daha fazlasını ödünç vermeye hazırlanıyor

Declara.com‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Mert Gevrek‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Hiç bir müzik birleştiriciyi kurcalamayı ya da bir maceraya çıkarken yanınıza GoPro kamera almayı arzulamadınız mı? Fakat bunlara sahip olmadan?

Tüm bunlar yakında mümkün olabilir, çünkü Sacramento halk kütüphanesi bu ay “Eşya Kütüphanesi” isimli yeni programını hayata geçiriyor. Kütüphanenin müdavimleri şu anda nasıl kitapları inceleyebiliyor ve ödünç alabiliyorlarsa, yakında çeşitli eşyaları, teknolojik aletleri ve ev aletlerini aynı şekilde inceleyecek ve ödünç alabiliyor olacaklar.

Fotoğraf: http://www.theopenworks.org/
Fotoğraf: http://www.theopenworks.org/

10 Şubat’a kadar halk çevrimiçi olarak kütüphanede görmek istedikleri ve daha sonra ödünç almayı düşündükleri sanat ürünleri ve yenilikçi ürünler için oy kullanabiliyorlar. Online oylama işleminin geçen sonbahardaki ilk turunda en çok teknoloji ürünleri, ikinci turda ise alet-edevatlar rağbet gördü.

Sacramento halk kütüphanesi sözcüsü Malcolm Maclachlan’ın ifadesine göre, kütüphanenin müdavimlerinin çoğunluğunu kentsel alanlarda yaşayan insanlar oluşturuyor ve bu insanlar yeterli maddi kaynaklara ya da ihtiyaç duymadıkları şeyleri muhafaza edebilecekleri depolara sahip değiller.

Maclachlan, “Eğer sen herhangi bir aleti yalnızca bir kez kullanacaksın, o alete sahip olman gerekmiyor,” dedi.

Eşyalar Kütüphanesi projesini yürüten Lori Easterwood’a göre, kütüphanenin kendisi işçilerin nadiren kullandıkları bir laminasyon makinesine sahip ve aynı şekilde birçok insan benzer şeyleri hiç kullanmamalarına rağmen evlerinde veya garajlarında tutmaktalar. Ona göre bu tarz eşyaları satın almak yerine ödünç almak daha makul bir seçenek olarak görünmekte ve belirttiğine göre de çevrimiçi oy kullanan insanların yüzde 94’ü de Eşyalar Kütüphanesi’ne bir laminasyon makinesi alınması gerektiği yönünde oy kullanmış.
Easterwood, “Konseptimiz bu.” dedi.

İlk tur oylama neticesinde çok fazla talep edilmesi nedeniyle 6 dikiş makinesi kütüphane tarafından satın alınmış durumdadır. Kütüphane söz konusu dikiş makinelerini şubat ayının ortasında hizmete sunmayı amaçlıyor. İkinci tur oylamanın sonuçlarına göre kütüphanenin yeni hedefi ise bisiklet tamir standı satın almak.

Eşyalar Kütüphanesi’nin bütün malzemeleri 2443 Marconi Caddesi’nde yer alan Merkez Kütüphane’nin çarşı şubesinde hizmete sunulacak. Söz konusu şube 5 adet 3-D yazıcısı ve tasarım yazılımlı bilgisayarlarıyla tasarım noktası olarak görülmekte.
Kütüphanenin tasarım noktasında gönüllü Stephanie Bucknam, ödünç verme planını duyar duymaz dikiş makinesi kursu vermeyi teklif etti.

Bucknam, “Bu, dikiş dikmeye ve el sanatlarına ilgili olup da yeterli finansal kaynaklara sahip olmayanlar için güzel bir fikir,” dedi ve devam etti: “ Halihazırda gönüllü olarak çalıştığım için, bunun için de vakit ayırmam gerektiğine inanıyorum.”

Bucknam(30) kütüphanenin tasarım noktasında çalışmaya başladığı için daha önce kullanma imkanına sahip olmadığı bir teknolojiyi deneme şansı olduğunun, bunun da zaten Eşya Kütüphanesi fikrinin temeli olduğunu belirtti.

“Aslında 3-D yazıcılara hep ilgi duyuyordum fakat çok pahalılar,” dedi ve devam etti “Gönüllülük onların nasıl çalıştığını görmek ve daha sonra kütüphaneye geri vermek için eşsiz bir fırsat doğrusu.”

Eşya Kütüphanesi projesi federal hibelerden bütçe alıyor ve Sacramento halk kütüphanesi proje için 10.000$ harcamayı planlıyor.
Easterwood, “Amaç ve araçları belli olan hükümet kurumlarının, ki bu durumda kitap ödünç verme, böyle bir alternatifi denemesi sık rastlanan bir durum değil,” dedi.

Eşya Kütüphanesi, devam etmekte olan Sacramento halk kütüphanesi sisteminin ve ülkedeki diğer kütüphanelerin kitap ödünç vermenin ötesinde bir role sahip olması amacının bir parçası.

“Biz bunu kitap ödünç vermenin ötesinde birşeyler amaçladığımız için yapıyoruz,” diye belirtti Maclachlan, “ve daha geniş bir “kendin yap” hareketi oluşturmak için çaba sarfediyoruz.”

Günümüzde kütüphanelerin ziyaretçi sayılarının düşmekte olduğu yönündeki genel kanaatin aksine, hem Maclachlan hem de Easterwood ödünç verilen elektronik kitapların yanı sıra düzenlenen kurslar ve etkinliklerle ziyaretçi sayılarının arttığı inancını paylaşıyorlar.

Kütüphanenin müdavimlerinden olan Nancy Gallerani(39) Pazar günü kütüphanenin şehir merkezindeki şubesinde Eşya Kütüphanesinin çağa ayak uydurmak için iyi bir fikir olduğunu belirtiyor.

“Ne yazık ki teknoloji yüzünden kitapların modası geçecek,” diyen Gallerani devam etti, “fakat sunulacak özgün hizmetler insanları bir arada tutmayı sağlayabilir.”

Kütüphane kitap ödünç verme dışında halihazırda birçok hizmette daha bulunmakta: Lise balo kıyafetlerini kiralama, Colonial Heights şubesindeki tohum kütüphanesi ve hevesli yazar adayları için eserlerini yayınlayabilecekleri kişisel yayıncılık merkezi.
Easterwood Eşya Kütürphanesi’nin insanlara Sacramento halk kütüphanesi’nin kitap ödünç vermek dışında farklı hizmetleri de olduğunu hatırlatacağını umut ediyor.

“İnsanların dikkatini çeken bir proje gerçekleştirdiğinizde onlara bir kütüphanenin ne tür aktiviteler gerçekleştirebileceğini de anımsatma imkanına sahip oluyorsunuz.” diye ekliyor Easterwood.

Ödünç verme mağazası ve kütüphane konsepti her geçen gün popülerlik kazanmaktadır. Örneğin Berkeley halk kütüphanesi ödünç verdiği 200’den fazla alet-edevata sahip.

Sacramento Kentsel Tarım Koalisyonu’ndan Matt Read, Sacramento kütüphane sistemini alet-edevat ödünç vermeye başlaması için iki yıldır çabalıyor. Beraber çalıştığı bahçe bahçe işleriyle uğraşan diğer kişileri de Colonial Heights tohum kütüphanesine yönlendiriyor.

Read (28) alet-edevat kiralamaya daha ilgili olsa da mutfak aletlerini ödünç alabilmenin cazibesini de görebiliyor.
“Gıda kurutucu gibi eşyalar: Sahiden bu tarz bir şeye sahip olmak zorunda mısın? Bu yolla sen bu eşyayı ödün alıp deneyebilir, temizledikten sonra da iade edebilirsin.”

Read, Eşyalar Kütüphanesi’nin söz konusu kütüphanenin müdavimlerinin portföyünü genişletebileceğini düşünmekte.
“Bu yolla içeride kendi işlerine yarayacak pek bir şey olmadığına inanan insanları da içeri çekebilirsiniz.” diyor.

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için Çeviri: Mert Gevrek

(Yeşil Gazete, Declara.com)

Kumi Naidoo: ‘Mücadele hiçbir zaman gezegeni kurtarmakla ilgili olmadı.’

Emma Howard ve John Vidal tarafından Guardian‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Çiğdem Külekçioğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Greenpeace halen sömürgeciliğe hizmet etmekle suçlanıyor; ancak Greenpeace’ın görevini yakında devredecek olan Güney Afrikalı uluslararası genel direktörü Greenpeace’ın daha fazla insan odaklı, gücünü insandan alan bir harekete dönüşmesine çalıştı.

Kumi Naidoo yeşil hareketin ırk ayrımcılığı karşıtı hareketten öğreneceği çok şeyin olduğunu söylüyor. Fotoğraf: Ted Aljibe/AFP/Getty Images.
Kumi Naidoo yeşil hareketin ırk ayrımcılığı karşıtı hareketten öğreneceği çok şeyin olduğunu söylüyor. Fotoğraf: Ted Aljibe/AFP/Getty Images.

Kumi Naidoo 2009’da Greenpeace’in uluslararası genel direktörü olması teklif edildiğinde, ağır bir kıtlıkla karşı karşıya kalan milyonlarca Zimbabwelinin dramına dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirdiği açlık grevinin 19. günündeydi. Güney Afrika Topluluğu’nun lideri olarak, sadece sıvıyla besleniyor, ıstırap çekiyor ve her geçen saat daha da güçsüzleşiyordu. Dünyanın en tanınmış çevreci örgütünü idare etmek için Amsterdam’a taşınmayı düşünmek için çok da doğru bir zaman değildi.

Ancak 16 yaşındaki kızının tehdidi onu işi kabul etmeye ikna etti. “ Kızım bana dedi ki, ‘Baba, eğer bu teklifi değerlendirmezsen seninle bir daha asla konuşmayacağım.’ 10 gün sonra -ki hala sıvıyla besleniyordum- pes ettim,” diyor Naidoo. “Evet, Greenpeace direktörünün, kızı tarafından yönlendirilmesi gerekti. O benim en acımasız eleştirmenimdir.”

Naidoo şu anda altı yılla sınırlı Greenpeace genel direktörlüğü görevinin sonuna geldi ve doğduğu topraklara, Güney Afrika’ya, dönmeye hazırlanıyor. Onun duruşu, insan hakları, sağlık, gelişme, barış ve güvenlik gibi daha kapsamlı ve birbirinden bağımsız oluşumları ortak hedefte birleştiren konulara karşı genelde fazla dikkat göstermeyen Greenpeace topluluğuna bambaşka bir bakış açısı kazandırdı.

Naidoo “Mücadele hiçbir zaman gezegeni kurtarmakla ilgili olmadı. Gezegenimiz kurtarılmaya muhtaç değil. Eğer onu kendi varlığımızı yok edecek derecede ısıtırsak, gidecek olan biziz: gezegen yine burada olacak,” diyor. “Gezegenimiz insanoğlunun yaptıklarından dolayı yaralı bereli olacak ama insan türünün soyu tükenince, ormanlar kendini toparlayacak, okyanuslar tekrar bereketlenecek. Mücadele, esasında insanoğlunun doğayla uyum içinde yaşamak için bir yol bulup bulamamasıyla; çocuklarımızın ve onların çocuklarının geleceğini korumakla alakalı.”

Naidoo görevi devraldığında, bir çevreci olarak değil de; ırk ayrımcılığına maruz kalmış bir çocuk ve bu ayrımcılığın düşmanı olarak tanınıyordu. Durban’da bir kasabada büyümüş, ergenlik çağında okuldan atılmış ve ırk ayrımcılığı karşıtı harekete atılmıştı. Yıllar sonra, sivil itaatsizlik göstererek olağanüstü hal koşullarını ihlal etmekle suçlanmış, Güney Afrika’yı terk etmeye zorlanmış; Oxford Üniversite’sinde bir eğitim bursu kazanarak iltica etmişti.

Greenpeace’in dışından ve Afrikalı olup en üst düzeyde göreve atanan ilk kişi olduğundan, Naidoo’nun görevlendirilmesi sembolik bir anlam kazandı. Naidoo, örgütü içe dönüklüğünden kurtarabilecek, köprüler kurabilecek, bu uluslararası sivil toplum örgütünün, başkaları adına savaşan gözüpek ve cesur bir topluluktan ziyade insan odaklı, gücünü insandan alan bir hareket olarak şekillenmesini sağlayabilecek kişi olarak görüldü.

Naidoo 2012’de Pechora Denizi’nde, Prirazlomnaya petrol platformuna tırmanırken ve üstünde Rusça “Kuzey Buz Denizi’ni öldürmeyin” yazan bir pankart taşırken eliyle tamam işareti yapıyor. Fotoğraf: Denis Sinyakov/AP
Naidoo 2012’de Pechora Denizi’nde, Prirazlomnaya petrol platformuna tırmanırken ve üstünde Rusça “Kuzey Buz Denizi’ni öldürmeyin” yazan bir pankart taşırken eliyle tamam işareti yapıyor. Fotoğraf: Denis Sinyakov/AP

“Değiştirmek istediğimiz algı şu idi: Greenpeace dünyayı kurtaracak; bizim gibi yürekli ve cesur aktivistlerimiz gelecek, bir eylem gerçekleştirecek, kamuoyununun ateşini fitilleyecek ve böylece değişim gerçekleşecek…” diyor Naidoo. “Bugün mücadeleyi halkla beraber yürütüyoruz; toplumun, farkındalık sorumluluğunu bizim üzerimize yükleyebileceği fikrini kırıyoruz.” Naidoo, yeşil hareketin ırk ayrımcılığına karşı mücadeleden öğrenebileceği çok şey olduğunu söylüyor. “Çevre hareketinin en büyük hatalarından bir tanesi iklim meselesini sadece çevreyle alakalı bir sorun gibi sunması oldu.”

“2009’da Kopenhag İklim Zirvesi gerçekleştiğinde göreve geleli iki hafta olmuştu. Bildiriyi okudum. Dedim ki, ‘Bu yeryüzündeki en savunmasız toplumların ölüm fermanı. O halde neden acilen harekete geçilmiyor? Bu durumun etkilerine maruz kalan insanların renkleri yüzünden mi?’ Irk ayrımcılığına karşı savaşı neden mi kazandık? Çünkü mümkün olan en geniş biçimde ittifak kurduk.

İklim değişikliğinden ilk önce etkilenecek olan insanlara kulak vermeliyiz. En çok bizim gibi ayrıcalıklı insanların sesinin çıkması gerektiğine inanmıyorum. Mücadelemizi savaş halindeymiş gibi vermeliyiz. Güney Afrika’da değişim insanların değişimin mümkün olduğuna inanması ile mümkün oldu. Bugün gittikçe daha fazla insan karbonsuz ekonomiye geçebileceğimize inanıyor. Bardağı taşıracak o son damla henüz düşmedi.”

Ancak insan odaklı bir harekete dönüşmek bir takım özürleri gerektirdi. Greenpeace, Grönland’da küçük boyutlu ancak hayati öneme sahip bir sektör olan balina avcılığına karşı takındığı istisnasız sert tutumu ve Kanada’daki fok avcılığına karşı yürüttüğü kampanya nedeniyle Kuzey Buz Denizi’ndeki yerel halkın en azılı düşmanı haline gelmişti. Daha sonra topluluk yerel halka özürlerini sundu ve ticari amaçla yapılan balina avcılığıyla eskimolar tarafından yapılan arasında bir fark koydu.

Son yıllarda Greenpeace Kuzey Buz Denizi’ne odaklanan hedefine bağlı kaldı. Tüm dünyada, içinde model Kate Moss’tan aktris Judi Dench’e ünlülerin de yer aldığı 7 milyon insanın desteğini alan bir kampanya yürüttü. Eylül ayında, Shell’in bölgede sondaj yapma faaliyetlerini kendisine 4 milyar dolara (2,4 milyar pound) mal olmasına rağmen bırakmasıyla topluluk şimdiye kadar elde ettiği en büyük başarısını kutladı.

Yürütülen kampanyanın bedelleri de oldu. 2013 yılında, Rusya sahil güvenliği Kuzey Buz Denizi’ndeki Greenpeace gemisine çıkarak gemi mürettebatını silah doğrultarak tutukladı. 2 ay boyunca hapiste tutulan aktivist topluluğu Lord Puttnam tarafından beyazperdeye aktarılacak olan özgürlük mücadeleleri sonucu Arctic 30 adıyla tanındı. Naidoo, Rusya’daki mücadele ile ilerleme kararından, her ne kadar bu yüzden geri planda kalmış olsa da, pişmanlık duymuyor.

“Her şeyin muhtemelen yolunda olacağı kanaatindeydim, ama açıkça görülüyor ki Rus politikası değişim göstermiş. Rus Devleti’nin karşılık vereceğini düşünmedim. Bir zamanlar meşhur bir Amerikalı büyükannenin söylediği gibi, eğer omlet yapacaksan biraz yumurta kırmalısın… Aktivistlerin göstermiş olduğu fedakârlık Kuzey Buz Denizi’nin korunması gerektiğini düşünen tüm dünyaya fayda sağladı.

Naidoo Maldivler Çevre Bakanı Mohamed Aslaam ve Güney Afrikalı çevreci aktivist Bobby Peek ile birlikte Durban’da 2011 yılında geçekleşen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Toplantıları sırasında düzenlenen bir gösteride. Fotoğraf: Stephane de Sakutin/AFP/Getty Image.
Naidoo Maldivler Çevre Bakanı Mohamed Aslaam ve Güney Afrikalı çevreci aktivist Bobby Peek ile birlikte Durban’da 2011 yılında geçekleşen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Toplantıları sırasında düzenlenen bir gösteride. Fotoğraf: Stephane de Sakutin/AFP/Getty Image.

Naidoo şimdi hayatının en büyük iki mücadelesini bir araya getirmek üzere: temiz enerji için yürütülen savaşı, hükümetin 85 milyar dolarlık bir maliyetle karbon ekonomisini yeni jenerasyon nükleer enerji santralleri ile değiştirme planları yaptığı Güney Afrika’ya taşımaya kararlı. Naidoo bu işle ilgili kendilerini bekleyen zorlu görevin ırk ayrımcılığının sona ermesinden beri gerçekleşen en acili olarak tanımlıyor. Greenpeace’in nükleer karşıtı duruşu uzun bir geçmişe sahip.

Greenpeace macerası Naidoo için bitmiş değil. “Greenpeace’teki en değerli ve en onurlu rütbe” olarak tanımladığı gönüllülüğe geri dönecek. Uluslararası Genel Direktör olmadan önce üç yıl boyunca bu rolü üstlenmiş ve en tepede görevliyken bile yıllık izinlerini gönüllü eylemlerine katılmak için kullanmak suretiyle bu pozisyonunu bırakmayı reddetmişti. Gülümsüyor, belli ki rolünü sevmiş.

2011’de tazyikli su fışkırtma aracına ve mahkeme emrine kafa tutarak İskoç sondaj firması Cairn Enerji’nin petrol kulesine tırmandı. Tutuklandı ve Grönland’de bir hapishanede 4 gece geçirdi. Cesaretini kaybetmeyen Naidoo ertesi yıl Mursmank’ın 600 mil doğusunda bir petrol kulesine üstünde Rusça “Kuzey Buz Denizi’ni kurtarın” yazan bir pankart taşıyarak çıktı. Deneyimleri, onun örgütün söylemi ve bu duruşun 8700 mil (14000 km) uzaktaki Güney Afrika halkına ne kadar hitap ettiği ile ilgili derinlemesine düşünmesini sağladı.

Diğer aktivistlerle beraber petrol kulesine gitmek üzere yaptıkları gemi yolculuğunu hatırlıyor. “Sanırım hafiften ödümün koptuğunu gördüler… Eğer burada ölürsem geldiğim yer olan Afrika’daki pek çok insan bu sloganın ne anlama geldiğini anlamayacak diye düşünüyordum. Kızımla ve ailemdeki çocuklardan bazılarıyla sohbet ediyordum. Bana dediler ki, “Kumi Amca, şu daha iyi bir slogan olabilir: “Noel Baba’yı şimdi kurtar” -zira sıradan insanların dünyanın bu parçasıyla kurduğu tek bağlantı bu.”

Eğer Greenpeace daha insan odaklı olmaya karar verdiyse, bütün bu kutup ayıları da neyin nesi?

Naidoo masaya vuruyor ve diyor ki: “Hayvan ve bitki türlerini dikkate almadan yaşayabileceğimizi düşünmek insanlık için yanlış… Greenpeace’in bu düşünceden uzaklaşması gerektiğini düşünmüyorum. Kuzey Buz Denizi yeryüzünün buzdolabı. Bir Afrikalı olarak burada ne aradığımı merak edebilirsiniz: orası bir Afrikalı için dondurucu soğuklukta bir yer. Ancak deniz buzullarının iklim dengesinde oynadığı mühim rol nedeniyle buradayım… Devlet büyüklerimize bir uyarı alarmı gerekiyordu.”

Naidoo’nun Greenpeace’in başındaki mesaisinin başlangıç ve bitişi mühim iklim değişikliği münazaralarına denk geldi. Naidoo görevine Kopenhag’ta gerçekleştirilen ve bir anlaşmaya varma başarısı göstermeden sonuçlanan zirveden haftalar önce başlamıştı. Final gecesinde Danimarka Kraliçesi tarafından devlet liderleri için düzenlenen davete gizlice sızan Greenpeace aktivistleri tutuklanmıştı. Bu ayın başlarında Paris’te düzenlenen Birleşmiş Milletler iklim değişikliği Konferansı’nda Naidoo, Kiribati ve Filipinler gibi deniz seviyesinin altındaki ülkelerin liderliğini övmek için elinden geleni yaptı ve gelişmiş ülkelere bu ülkelerin liderliğinin gerekliliği konusunda seslendi. Ortaya konan tarihi öneme sahip küresel anlaşma konusunda iyimser olsa da, üstü kapalı bir ırkçılık türünün -“iklim meseleleri ırkçılığının”- uluslararası görüşmelerde etkin olduğunu söylüyor.

“Bir dünyanın iklim sorunu hakkında tarihsel sorumluluğu taşıyan bölgelerindeki nüfusa; bir de bu durumun bedelini ilk ve en sert şekilde ödeyen bölgelerine bakın: oldukça sorunlu bir demografik dağılım,” diyor. “Eğer Avrupa, Pasifik adalarındaki toplumlar gibi deniz seviyesinin yükselmesi problemi ile karşı karşıya olsaydı, bu münazaralarda 1,5 ya da 2 derece üstüne veyahut 2050 ya da 2100 yılları üstüne bir tartışma yaşamazdık… Dürüst olmak gerekirse, bu münazaralarda gizli bir ırk ayrımcılığı yaşanıyor.”

Naidoo, Küresel Eylem Grubu’nun lideri iken, 2005’de, Gleneagles’taki G8 zirvesi ile çakışan Live 8 organizasyonu öncesinde Bono ve Bob Geldof ile bir basın toplantısı düzenliyor. Fotoğraf: Odd Andersen/AFP/Getty Images
Naidoo, Küresel Eylem Grubu’nun lideri iken, 2005’de, Gleneagles’taki G8 zirvesi ile çakışan Live 8 organizasyonu öncesinde Bono ve Bob Geldof ile bir basın toplantısı düzenliyor. Fotoğraf: Odd Andersen/AFP/Getty Images

Ancak, Greenpeace halen kültürel farkındalıktan yoksun olmakla ve sömürgecilikle suçlanıyor. Bir yıl önce, topluluk, birçoklarınca kutsal kabul edilen Peru’daki Nasca çizgilerinde bir protesto gösterisi gerçekleştirmesinin ardından özür dilemek zorunda kaldı. Dünya liderleri Paris’e geldiklerinde, Greenpeace’in de dâhil olduğu sivil toplum örgütlerinin işbirliği ile düzenlenen bir yürüyüşe katılmak üzere binlerce insan Londra’nın soğuk caddelerine doluşmuştu. Yerlileri temsil eden bir grup ve güney yarımküre ülke toplumlarını temsilen gelenler o günden beri yürüyüşün arkalarına doğru itildiklerini ve yerlerine hayvan başlığı takmış kişilerin ve #kayakaşkına gibi sloganları taşıyanların kendilerinin yerine öne yerleştirildiklerini iddia ediyorlar.

“Ne hükümet ne de sivil toplum örgütlerinin liberal kesimi bizi adalete götürecek. Bu bir söylem savaşı ve bizimki ‘sömürgecilik karşıtı’,” diyor Muhalif Siyahiler Topluluğu’ndan bir aktivist. Naidoo Greenpeace aktivistlerinin bu işe bulaşmadığını söylüyor ancak tüm organizatörlerin sorumluluğu paylaşması gerektiğini kabul ediyor. Yerlilerin şikâyetlerini rahatsız edici buluyor. “Hepimizin ortak ve bilinçli kararı ön safta yer alacak toplulukların iklim değişikliğinden etkilenenler olması yönündeydi… Şaşırdım… Hala tam olarak neler olduğunu ortaya çıkarmaya çalışıyorum ama söylemeliyim ki bu olay benim canımı oldukça sıktı.”

Greenpeace’in finansmanındaki karmaşaya karşı tutumu da bir takım suçlamalara neden oldu. Üst düzey yöneticilerden birinin yaşadığı yer olan Luxemburg ile topluluğun merkezinin bulunduğu Amsterdam arasında bir ay içinde pek çok kez uçuş yapmasına izin verilmesi eleştiri oklarının hedefi oldu. Naidoo, o sıralar, söz konusu direktörün daha yeni bir aile kurduğunu ve Amsterdam’a taşınmasının imkânsız olduğunu belirterek bu uygulamayı savunmuştu. Belki de bu olaylara gönderme yapmak amacıyla, hemen Noel öncesi, destekleyicilere yönelik bir veda yazısında itirafta bulundu: “Örgütümüzün benim gözetimimdeyken yaşanan aksiliklerden aldığı yaralar halen kanıyor. Bunlar temsil ettiğimiz değerlere uygun bir yaşam sürmekte başarısız olduğumuz dönemlerdi.” Ayrıca, örgütün hatalarından ders çıkardığını da eklemeyi ihmal etmedi.

Ancak Naidoo Greenpeace’e önderlik ettiğinden beri değiştiğini belirtiyor. “İklim değişikliğini diğer tüm sorunlardan farksız bir mesele olarak ele alıyordum; ancak, iklim değişikliği oyunun tüm kurallarında beklenmedik değişimler yaşatan bir durum… Greenpeace’in bana en büyük katkısı çevresel adaletin ve çevreyi korumanın temiz su, katkısız gıda, toksin barındırmayan giysiyle alakalı olduğunu ve fakirliğin aslında bir çevresel mesele olduğunu öğretmesidir.”

Örgütün özünde korumasını umduğu bir mesaj var: “Yeryüzündeki son insanlar olduğumuzu, iklim değişikliğinin gerçekleştiğini hayal edin: insanlık tarihini yazıya döküp bir kapsülün içine koymaya karar vermişiz ki eğer insan ırkı bir daha ortaya çıkarsa aynı hataları tekrarlamasın. Varacağımız sonuçlardan birisi muhtemelen şu olacak: kendilerini tarihsel manada medeni ve geri kalmış olanlara – yani yerlilere- medeniyet götürmekle mükellef olarak tanımlayanlar yerine aslında en medeni insanlar yerlilerdir.”

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Emma Howard ve John Vidal

Yeşil Gazete için Çeviri: Çiğdem Külekçioğlu

(Yeşil Gazete, Guardian)

 

G7’nin “Yeni İttifak”ı Afrika’lı çiftçileri yüzüstü bırakıyor

Aisha Dodwell tarafından Newint.org‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Alper Çevirgel‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Tanzanya’daki çiftçi gruplarının mesajı çok açık. Onlar büyük ulusaşırı şirketlerin egemen olduğu bir tarım sistemi istemiyorlar; onlar sentetik gübre, zararlı böcek ve otları öldüren ilaçlar satın almaya bağımlı olmak istemiyorlar; ve kesinlikle onları her sezon yeni tohum almaya iten bir ticarileştirilmiş tohum sistemi istemiyorlar. Peki o zaman Birleşik Krallık hükümeti neden bu çeşit şirketleştirilmiş tarımın yayılmasıyla son bulması apaçık olan projelere desteğini sürdürüyor? G7’nin Gıda Güvenliği ve Beslenme İçin Yeni İttifak gibi projeler,, isminin önerdiğinin aksine, aslında endüstriyel tarımı yaygınlaştırmak ve yabancı yatırım çekmek için gerekli yasal zemini hazırlayan projelerdir.

net Moro, Sürdürülebilir Tarım Tanzanya. © Global Justice Now
net Moro, Sürdürülebilir Tarım Tanzanya. © Global Justice Now

“Hükümetine, büyük şirketlerin Tanzanya’ya gelmesine yardım etmeyi durdurmasını ve şirket imparatorlukları kurmak için küçük ölçekli çiftçilerden kar sağlamalarını durdurmasını söyle,” mesajı Janet Moro’nun Birleşik Krallık’a verdiği mesajlarından biriydi. Sürdürülebilir Tarım Tanzanya(SAT)’nın kurucu yöneticisi olan Janet 2011’de organizasyonu kurduğundan beri Uluguru dağlarındaki binlerce küçük ölçekli çifçtiyi eğitmekle sorumlu. SAT’ın odak noktası olan sadece yerel kaynakların kullanımıyla yapılan organik tarım teknikleri kendi kendine yetebiliyor ve toprak ve yerel çevre korunuyor. Verim artışı açısından da sonuçlar göze çarpıyor. Eğitime katılan çiftçilerden biri olan Hadije Kibwana açıklıyor; Janet’in eğitimine katıldığından beri ürün verimi o kadar belirgin bir şekilde artmış ki artık yerel marketlere satacak fazladan ürünü oluyor. Bu sayede yeni bir evin inşaatına başlayabilmiş.

Hadije’nin ki gibi başarı hikayeleri SAT kurslarına olan talebi hızlıca arttırdı. Haber o kadar uzaklara yayıldı ki Janet’in eğitimi şimdi Burundi ve Kenya’daki çiftçtiler tarafından da talep ediliyor. Janet’in yeni açılmış yerleşik eğitim merkezi artık geniş çiftçi gruplarını bir hafta süren çeşitli organik tarım eğitimi programları için yer sağlayabiliyor.

Tek örnek SAT değil. Ülke çapında küçük ölçekli çiftçilerin mekanize üretim metodlarını reddeden başka projeler de mevcut. Dodoma’da, ülkenin bilhassa kurak kısmında, Chololo Ekoloji köyü de bir başka örnek. 2011 ve 2014 yıllara arasında çiftçiler ürün rotasyonu, birlikte ekim ve açık tozlaşma gibi teknikleri benimseyerek ürün verimlerini iki katından daha fazlaya çıkardı.

Sonuçlar apaçık gösteriyor ki Tanzanyalı çiftçilerin ürün verimlerini arttırmak ve dünya nüfusunu beslemeye devam etmek için G7’nin Yeni İttifak gibi planlara ihtiyacı yok. Sonuçlar çok daha ikna edici çünkü bu çiftçiler içselleştirilmiş şirket karşıtı bir tutuma sahip değiller. Onlar sadece üretimlerinin arttığını görmek istiyorlar ve verimi en hızlı şekilde arttırmak yabancı sentetik ürün ve teknolojilerin alınması yerine yerel doğal kaynakların kullanılmasından geçiyor. Şu bir gerçek ki geleceğimizin yiyecek sistemi şirketler yerine küçük ölçekli çiftilerin güvenceye alınmasına bağlı.

Birleşik Krallığın, devletin 900 milyon dolar yardım parasını SAT gibi organizasyonlar tarafından uygulanan tarım sistemine tümüyle karşı olan bir sistemi desteklemesi büyük bir soru işareti doğuruyor. Birleşik Krallığın resmi çizgisi küçük ölçekli çiftçilere ulaşmakken, Afrika tarımında yalnızca büyük şirket yatırımlarını elverişli hale getirmeye yönelik projeleri desteklemekle ne yapıyorlar? Başlamasının üzerinden geçen üç yıl içerisinde Yeni İttifak projesi, yapılan yasal düzenlemelerin ve yatırımların nasıl feci sonuçlar doğurduğunu vurgulayan pek çok sivil toplum kuruluşu tarafından geniş ölçüde eleştirildi. Toprak alımlarından çiftçi borçlarına ve çiftçiler yerine işletmelerin çıkarına yapılan yasal düzenlemelerden ülkenin yüzyıllık tarım yöntemlerini tehlikeye sokan tohum yasası gösteriyor ki Yeni İttifak küçük ölçekli çiftçilere destek olmak yerine köstek oluyor.

Bu endişe verici sonuçlar ulusal ölçekte 200,000 küçük ölçekli Tanzanyalı çiftçiyi temsil eden Mviwata’da siyaset analisti ve devlet memuru olan Stanslaus Nyembea’yı endişelendiyor. Janet gibi Stanslaus da Tanzanya’nın tarım sektörünün uluslararası şirketler tarafından ele geçirilmesinden endişe duyuyor. “Yabancı şirketlerin Tanzanya’daki tarım ve özellikle de tohum, gübre, kimyasal ve diğer tarım girdileri sektörünü kontrol etmek istemesini büyük bir risk olarak görüyoruz .” “Geçimlerini sağlayan topraklarını kaybetme tehlikesinde olan küçük ölçekli çiftçiler için bu ciddi bir sorun.” diyor.

Daha kötüsü, Birleşik Krallık Uluslararası Kalkınma Departmanı’nın (DFID) Yeni İttifak’a yapılan milyon dolarlık destekten kaynalanan herhangi somut bir yararı göstererek bu eleştirilere cevap veremediğini görüyoruz. Uzun süredir beklenen yıllık ilerleme raporu iki aydır geçikmiş durumda. Yeni İttifak’a devam eden desteği sorgulandığında, DFID sonuçların Ekim 2015’te açıklanacağını kamuoyuna bildirdi. Bu yazının hazırlandığı şu anda da ufukta herhangi bir açıklama görülmüyor. Daha detaylı sorgulamda ise DFID’nin bu sürecin kim tarafından idare edildiğinden tam olarak emin olmadığı görüldü. Yeni İttifak’ın belirttiği küçük ölçekli çiftçilere gıda güvenliği ve iyileştirilmiş besin ulaştırılması gibi hedefler düşünüldüğünde DFID’nin, harcanan paraların belirtilen amaçları sağlayıp sağlamadığını takip etmesi beklenirdi .

Avrupa Birliği de Yeni İttifak için resmi incemele başlattı. Aralık ayı başında, gıda hakkı eski sözcüsü Olivier De Schutter tarafından kaleme alınan inceleme raporunun yayınlanmasıyla birlikte soruşturma başlatıldı. Oliver De Schutter, Yeni İttifak’ın “sürdürülebilir tarım tekniklerine geçiş ihtiyacına sessiz kalma”, “çiftçilerin tohum haklarını desteklemede başarısızlık” ve “ortaya çıkan arazi hakkı piyasasının tehlikelerini göz önüne almama” gibi çeşitli alanlarda ciddi derecede yetersiz olduğunu bildirdi. Bunların yanısıra Schutter, Yeni İttifak’ı, kasıtlı olarak yalnızca tarımda sorumlu yatırıma dair mevcut uluslararası standartlara yer vermek ve kadınların ihtiyaçlarına hitaben de, nihayetinde kadın haklarının olumsuz etkilenmesine yol açacak olan, sözde destekler vermekle suçladı. En önemlisi, gıda güvenliği ve beslenme adına hazırlanmış bu proje deyim yerindeyse besin değeri düşük, tarımsal üretim, gıda ve sağlık arasındaki bağları kurmakta ve sağlıklı ve dengeli beslenmenin desteklenmesinde etkisiz kalmakta.

Çiftçilerin ve sivil toplumun endişelerini yansıtan bu raporun ışığında Birleşik Krallık hükümeti, durumu ciddi bir şekilde gözden geçirme gerekliliğini kabul etmelidir. Ya da, Yeni İttifak’ın belirttiği amaçları yerine getiremediğini itiraf etmeli ve devletin desteğini bu projeden tamamen çekmelidir. Yüz milyonlarca sterlin Birleşik Krallık yardım fonundan Yeni İttifak’a gidiyorken hükümeti bu parayı Janet gibi çiftçilerin leyhine kullanmayı kesmeleri için zorlamalıyız.

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Aisha Dodwell

Yeşil Gazete için Çeviri: Alper Çevirgel

(Yeşil Gazete, Lifehack)

Dünya, Küresel Isınmada ani bir artış yaşıyor

John Upton tarafından Guardian‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Duygu Kutluay‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Küresel ısınmada 15 yıldır yaşanan yavaşlamanın ardından Pasifik Okyanusundaki döngüsel değişiklikler yeryüzünde belki de daha önce eşi görülmemiş bir ısınmaya neden oluyor.

El Niño, Dünya çapında yaşanan sel, fırtına ve mevsim normalleri dışındaki sıcaklıklar için sorumlu tutulurken, Pasifik Okyanusu’nda çok daha yavaş hareket eden bir diğer döngü de rekor sıcaklıklarda rol oynuyor. Her iki okyanus döngüsünün son dönemde yaşanan etkileri, iklim değişikliğinin katkısıyla daha da güçlü hissediliyor.

Yüksek sıcaklıklar, Florida kıyılarındaki *bent sea rod off*  (Latince: Plexaura flexuosa) gibi mercanların ağarmasına (beyazlaşmasına) sebep oluyor.  Kredi: ABD Jeolojik Araştırmalar / Flickr
Yüksek sıcaklıklar, Florida kıyılarındaki *bent sea rod off*  (Latince: Plexaura flexuosa) gibi mercanların ağarmasına (beyazlaşmasına) sebep oluyor. 
Kredi: ABD Jeolojik Araştırmalar / Flickr

2014 yılında Pasifik On Yıllık Salınımı (PDO- Pacific Decadal Oscillation) olarak bilinen yavaş ve anlaşılması güç okyanus döngüsünde bir hareket saptandı. PDO temel doğası hakkında belirsizliğe rağmen, bilim insanları 2014 yılındaki bu değişiklik ile küresel yüzey sıcaklıklarındaki hızlı yükseliş arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor.

Küresel ısınma üzerindeki PDO etkileri bir merdivene benzetilebilir. Isınma, genellikle on yıldan uzun dönemlerde sabit kalırken,
bunu takip eden dönemlerde ani yükseliş gösterebilir.

Atmosferik Araştırmalar Ulusal Merkezi’nden Kevin Trenberth bir sonraki adımı yepyeni bir seviyeye taşımış olabileceğimizi düşünüyor.

2014 yılında yaşanan ve uzun süren bir El Nino olayına benzeyen, serin PDO döneminden sıcak döneme bu sapma, gezegendeki rekor yüzey sıcaklık artışlarına katkıda bulunmuştur.

2014 yılında sıcaklıklardaki bu rekor 2015 yılında tekrar kırılmış, sıcaklıklar sanayileşme dönemi öncesi ortalamalarının 1 ° C (1,8 ° F) üzerine çıkarak yaşanan sel, sıcak hava dalgaları ve fırtınaları artırmıştır.

Trenberth, 1990lı yılların sonlarında başlayan yüzey sıcaklıklarının ısınma oranlarındaki bu yavaşlamayı anlamaya çalışan çok sayıda bilim insanından biri. Bazıları bu döneme küresel ısınma arası gibi takma adlar veriyor.

Son dönemde yapılan araştırmalar bu yavaşlamanın daha önce iddia edildiğinden daha az belirgin olduğunu belirttiğinden bazı bilim insanları bu takma adların yanlış ve biran önce terkedilmesi gerekliliğini yeniliyor.

“PDO gibi doğal değişkenlikleri de düzgün olarak hesaba kattığınızda bu yavaşlama istatistiksel olarak anlamlı değil” diyen Trenberth  “gerçekten yavaşlama, ara veya ne derseniz deyin, yaşanmasına rağmen bu ona bir etiket koyacak kadar kabul edilebilir eşiklerin dışında değil.’ diye ekledi.

Yaklaşık 15 yıl boyunca yaşanan ısınmadaki yavaşlama aynı zamanda serin dönemi olarak da adlandırılan PDOnun negatif dönemine bağlıydı. Bu dönem deniz yüzeyleri altında daha fazla ısı gömen güçlü ticaret rüzgarlarını kamçılayarak, okyanuslarda kaydedilen olağandışı sıcaklık seviyelerine katkıda bulunuyordu. Benzer bir dönem 1940’lardan 1970’lere kadar gezegenin bir miktar soğumasına yol açmıştı.

Soğuk PDO dönemleri mavi, sıcak dönemler kırmızı olarak belirtilmiştir.   Kredi: Ağustos ayında Science Dergisinde yayınlanan Kevin Trenburth imzalı "Bir ara mı oldu?" adlı makaleden.
Soğuk PDO dönemleri mavi, sıcak dönemler kırmızı olarak belirtilmiştir. 
 Kredi: Ağustos ayında Science Dergisinde yayınlanan Kevin Trenburth imzalı “Bir ara mı oldu?” adlı makaleden.

“Negatiften pozitife en son geçişi 1970li yılların ortasında gördük’ diyen Atmosferik Araştırma Ulusal Merkezinden bilim insanı Gerald Meehl, 70’lerden 90’lı yılların sonuna kadar önceki 30 yıldan daha yüksek oranda küresel ısınma gözlemlediklerini ekliyor.

“Bu sadece artış gösteren bir eğim değil, bazen daha derin bazen daha yavaş” diyor Meehl.

PDO sıcak dönemi ve şu anki El Niño kümülatif olarak gezegenin ısınmasını etkilemiş olabilir. Ayrıca, okyanus döngülerindeki değişikliklerin de bağlantılı olması yüksek ihtimal ve El Niño ile La Niña arasındaki değişiklikler PDO döngüsündeki değişikliklere neden olabilir.

Ya da, belki PDO düzenli veri noktaları yığınından başka birşey değildir ve sadece El Niño ve La Niña arasında kısa süren döngüsel değişikliklerin bir yansımasından ibarettir.

“Düşük frekanslı salınımların varlığı üzerine bazı tartışmalar var. Onyıllık başlı başına bir salınım var mı?” Penn State Üniversitesi Meteoroloji profesörü Michael Mann soruyor, “ya da kısa frekanslı salınım dediğimiz şey sadece El Niño ve La Niña olaylarının  sıklığı ve büyüklüğünde zaman içinde olan münferit değişiklikler mi?”

Ne olursa olsun, “biz La Niña koşullarının yaygın olduğu bir dönemden geçtik” diyor Mann. “Geçtiğimiz birkaç yıl içinde çok yıllık El Niño dönemindeydik ve bu son derece büyük bir El Niño olayı ile doruğa çıktı.”

PDO dönemlerinin geleceği küresel ısınma oranlarını uzun dönemde yavaşlatıp hızlandırmayacak. Bu kirlilik seviyeleri ile artmaya devam edecek. Ama bilim insanları önümüzdeki aylarda aşırı hava olayları ve beraberinde getireceği dengesiz hava koşulları bekliyor.

Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresinden Nate Mantua “2016 yılına gerçekten sıcak bir başlangıç yapmak için bütün koşullar yerinde gözüküyor,”  diyor ve “2016 yılının en azından ilk yarısında rekor düzeyde veya rekor düzeylere yakın küresel ortalama yüzey sıcaklıkları yaşamayacağımızı söylemek için bir neden göremiyorum” diye ekliyor.

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: John Upton

Yeşil Gazete için Çeviri: Duygu Kutluay

(Yeşil Gazete, Guardian)

Linç kampanyasına nefer yazılanlar asıl siz kendinizden utanın! – Nuray Mert

Hiç şaşırmadım, tüm otoriter rejimler “aydın” düşmanıdır. “Aydınlar”a büyük anlam yüklüyor değilim; tam tersine eğitimin, unvanın, diplomanın, insanlık olmayınca hiçbir anlamı olmadığını gayet iyi biliyorum. Bugün hedef alınanlar için, “kendi doğru bildiklerini, hesapsız ve sadece vicdanlarının sesini dinleyerek ifade etmekten kaçınmayan insanlar” diyelim, daha doğru olur. Bu türden insanların her söylediği doğru, haklı olmayabilir, ama doğru bildiklerini çekinmeden söylemek ahlaki bir tutumdur, bu nedenle önemlidir. Tam da bu nedenle her dönem başları belaya girer, çünkü her dönem, farklı düşünenleri tehdit görenlerin hışmına uğramaları mukadderdir. Böylesi bir tutum takınmakta, herkesin tek tek farklı düşünceleri, yaklaşımları, çelişkileri de olabilir, bu ayrı bir mevzudur, işin esası değildir.

Hesabı fatura etmek

Farklı düşünceden rahatsız olunan her devirde, her yönetimde, her ülkede, özelikle de işlerin iyi gitmediği dönemlerde, bu insanlar hışma uğrarlar. Çünkü, işlerin neden iyi gitmediği sorusuna cevap vermekten, sorumluluk almaktan kaçınanlar, hesabı, sözlerinden başka güçleri olmayanlara fatura etmek yolunu tutar. En kötüsü, siyasetçiler bir yana, “her devrin muhafızları”nın güçlünün yanında saf tutmak üzere linç kampanyalarının önünde koşmasıdır. Bir dönem, o devrin muktedirlerinin yanında olmak adına, başörtüsü polisliğine, “asayişçi”liğine nefer yazılan devir değişince yeni muktedirlerin dalkavukluğuna soyunmaktan utanıp sıkılmaz. Bir devir, halkın seçimine “yanlış seçim” diye burun kıvıranlar, güç “yanlışlıkla seçilenlerin” eline geçince, yeni devrin teorisyenliğine soyunmaktan mahcubiyet duymazlar. Eski devrin mağdurları nezdinde de bunlar muteber, zamanında yanlarında olanlar “vatan haini” olur.

Mevcut iktidar, mağdur olduğu dönemde, özgürlükler, hakkaniyet adına söylediği, yaptığı her şeyi tersine çevirmekte tereddüt etmedi. O devir, kendilerine hak veren yabancıların desteği makbulken, Refah Partisi ve Fazilet Partisi kapatıldığında AİHM’ye başvurmak makul bir hak arama iken, şimdi “işbirlikçilik, vatan hainliği” oldu. Geçmişte kendilerine yapılanları, misliyle şimdi onlar yapıyor. Bu işler böyledir, böyleymiş, bir kez daha yaşayarak görüyoruz.

Hal böyle diye, mücrim gibi susmak, ithamların gölgesinde kalmak olmaz. Bizler ne “asayişçi- kariyerist”, ne yalvar yakar olan “showman”iz; haysiyet sahibi insanlarız, vatan sevgisini de, insan sevgisini de kimseden öğrenecek değiliz. Akademisyenler bildirisinde imzası olan pek çoklarımız, izledikleri çatışmacı siyaset yüzünden Kürt çevrelerini eleştirmekten, onlarla tartışmaktan, zaman zaman kötü olmayı göze almaktan imtina etmeyen insanlar. Ama, kime ne denileceğini kimseden öğrenecek değiliz. Hele, arkasına iktidar gücünü alıp esip savuran gazeteci, yazar bozuntularına söylenecek çok şeyimiz var; 28 Şubat’ta açıkça haklarınız ihlal edilirken neden sesiniz bu kadar güçlü çıkmıyordu? İktidar arkanızda diye kendinizi adam mı sanıyorsunuz? Pek çok haysiyetli insana, “aptal veya hain deme” cüretini nereden bulduğunuzu bilmiyor muyuz? Bir gün ak dediğine diğer gün kara diyen, utanmazlığı ile meşhur bir adam bizden “utanç” duyuyormuş, güldürmeyin insanı. Yürüttüğünüz linç kampanyaları ile, peşine düştüğünüz rant kavgalarının üzeri örtülür mü sanıyorsunuz, biz size bakıp insanlığımızdan utanıyoruz. Bırakın bizi, liderinizin, mesai arkadaşlarınızın, pek çoğunuzun neyin peşinde olduğunu bilmediğini mi sanıyorsunuz?

Perdeyi yırtamaz…

İktidarların, çirkinlikler, pislikler ve şahsi dertlerin peşinde verilen kavgaların üzerini örten perdesi kalın ama “şeffaf”tır, korkudan kimse o perdeyi yırtamaz, ama gerisini görür, bunu hiç aklınızdan çıkarmayın! Kesin bağırıp çağırmayı, ülkede yaşanan çatışma ve savaş halinin tek sorumlusu iktidar olmayabilir, ama kırmadan dökmeden, barışçı bir yol ile bu hale son vermek iktidarın sorumluluğudur, söylenen bu.

Bir şey daha var; her gün bayrağa sarılı tabutlar içinde evine dönenler kendi çocuklarınız olsa, böyle asıp keser miydiniz, onları savaş zaiyatı sayar mıydınız? Bırakın mafya ağzıyla konuşmayı, önce bu soruya cevap verin! Belli olmaz, belki yarın bir gün, kan banyosundan dem vuran mafya lideri için de, “hepimizin hissiyatını dile getiriyordu, hepimiz için tehdit savuyordu” da dersiniz, bizden vatan haini olmaz, ama sizden her şey beklenir.

Nuray Mert – CumhuriyetNuray Mert

MESA’dan Davutoğlu’na “Barış için Akademisyenlere karşı tutumunuzu değiştirin”

Kuzey Amerika ve Dünyanın her yerinden Orta Doğu üzerine çalışan akademisyenlerin alan-odaklı meslek kuruluşu olan MESA’nın (Middle East Studies Association) Yönetim Kurulu Başkanı Beth Baron ve Yönetici Müdürü Amy W. Newhall imzası ile Başbakan Davutoğlu’na hitaben yayınladığı ve  Barış İçin Akademisyenler’e karşı endişe verici söylem ve girişimleri üzerine Türkiye hükümetine ikaz mahiyetindeki mektubun tamamını Yeşil Gazete ekibinden Alidost Numan‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

***

“Sayın Başbakan Davutoğlu,

Kuzey Amerika Orta Doğu Çalışmaları Derneği (MESA) ve bu kurumun Akademik Özgürlük Komitesi adına, Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) ülkenin Kürt bölgelerinde barış çağrısında bulunan dilekçeye (Barış Dilekçesi) imza atan akademisyenler hakkında bir soruşturma başlatmak için olağanüstü topladığı haberleri üzerine, ciddi kaygımızı ifade etmek için yazıyoruz. YÖK yetkililerinin, bu dilekçeyi akademik özgürlüğün koruma alanının dışında kalan PKK taraftarı  bir “terör propagandası” olarak ele aldıkları bildiriliyor. Dahası, YÖK’ün, üniversite rektörlerini kendi üniversitelerindeki dilekçe imzacılarına karşı ek tedbirler almak için toplantıya çağıracağı haberleri geliyor. YÖK’ün bu tedbirleri akademik özgürlük ihlâlidir ve devletin, devlet politikalarını eleştirenleri cezalandırma yönündeki daha geniş çabalarıyla örtüşmekteler.

2

MESA, 1966’da Orta Doğu ve Kuzey Afrika üzerine araştırma ve eğitimi teşvik amacıyla kuruldu. Alanındaki önde gelen kurum olarak Dernek, International Journal of Middle East Studies’i yayınlar ve dünya çapında 3000’e yakın üyesi vardır. MESA, gerek bölgede gerekse bölge hakkında çalışmalarla alâkalı olarak Kuzey Amerika’da ve başka yerlerde akademik özgürlük ve ifade özgürlüğünü güvene almak konusunda kararlıdır.

Hükümetin Barış Dilekçesi ve imzacıları hakkındaki tedbirleri en az üç sebepten dolayı endişe verici.

1

 

İlk olarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir hitabında bu kampanyayı ve imzacılarını “vatan haini” diyerek eleştirmesi ardından imzacıları soruşturması, YÖK’ün tedbirlerinin münasip olmayan bir derecede siyasallaşmış olduğunu gösteriyor. 7 Ocak 2016 tarihinde gönderilmiş olan mektubumuzda da belirttiğimiz üzere, hükümet, YÖK’ün idari yetkilerini üniversite özerkliğinin hilâfına bir şekilde güçlendirmiştir. Bu ortamda, üniversitelerin, hükümetinizin tedbirlerini öngörüp kendi başlarına cezalandırıcı tedbirler alıyor olması şaşırtıcı değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hitabının ve YÖK soruşturmasının ilânının üzerinden bir gün geçmeden, birkaç üniversite öğretim üyelerine karşı cezalandırıcı tedbirler aldılar. Haberlere göre, Bartın Üniversitesi’nden Yar. Doç. Dr. Hülya Doğan hakkında dilekçeye imza attığı için üniversitesi tarafından soruşturma açıldı. Kezâ, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi de dilekçeyi imzaladığı için Prof. Dr. Ali Çelikgöz hakkında soruşturma açtı. Doç. Dr. Latife Akyüz, Düzce Üniversitesi’nce görevinden uzaklaştırıldı, ve hakkında “terörizm propagandası” yapmak suçlamasıyla tahkikat başlatıldı— bu sadece bir dilekçeye imzacı olduğu için yapıldı. Kayseri’deki Abdullah Gül Üniversitesi rektörünün ise sadece Barış Dilekçesi’ne imzacı olması gerekçesiyle Prof. Dr. Bülent Tanju’nun istifasını istediği bildiriliyor. Rektör’ün hareketini takip eden Kayseri’deki yerel savcı, Prof. Tanju hakkında Ceza Yasası’nın 216. ve 301. maddeleri temelinde tahkikat başlatmıştır. Bir dilekçeyi imzalama fiili, Prof. Tanju’yu “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ve “Türk milletine hakaret” suçlamasıyla karşı karşıya bırakmıştır. Hakkâri Üniversitesi’nden Öğr. Gör. Ümran Roda Suvağcı, dilekçeyi imzaladığı için gözaltına alındı. Dört diğer üniversitenin rektörlerince —Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Antalya Akdeniz Üniversitesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, ve Ankara Hacettepe Üniversitesi— imzacı öğretim üyelerine yönelik tedbirler alınmıştır. Birçok üniversitenin bu davranışları tekrarlaması, sadece hükümetin Güneydoğu illerindeki siyasetini eleştirdikleri için, akademisyenlere yönelik bir cezalandırıcı tedbirler dalgası oluşması bekleniyor. Rektörlerin devlet tarafından atandığı ve YÖK’ün akademisyenlere karşı siyasallaşmış soruşturmalar başlatmakta özgür olduğu bir üniversite sisteminde Barış Dilekçesi imzacılarına karşı alınan tedbirler, Türkiye’de akademik özgürlüğe getirilen kısıtlamaların devlet politikası hâline geldiğinin sert bir işareti.

İkinci olarak, imzacılar arasında araştırmaları Kürtler, diğer azınlıklar, siyaset, tarih ve diğer ilgili alanlar üzerine olanlar var. Yani, akademik çalışmaları dilekçe metninde dile getirilen kaygılarla ilişkili. Barış Dilekçesi’ni vatan hainliği olarak ele alıp imzacılar hakkında soruşturma açarak hükümet, bu araştırmacıların araştırmalarını devam ettirebilmelerine fiilen müdahale ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, dilekçenin yabancıların Türkiye’deki vaziyeti düzeltmek için müdahalede bulunmaları çağrısında bulunduğunu öne sürüyor. Aslında, dilekçe ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin Kürt bölgesindeki vaziyeti gözlemlemesi çağrısında bulunuyor. Bu, dış müdahale çağrısı değil, aksine hem insan hakları gözleminin hem de akademik araştırmanın alamet-i fârikası olan bağımsız gözlem için bir çağrıdır. Akademisyenlerin, kuşatma ve sokağa çıkma yasağı altında olan, sivil ölümlerin bildirildiği bir bölgede bağımsız gözlemci ve gözlem çağrısında bulunduğu bir dilekçeyi soruşturmaya tâbi tutup suç saymak, akademik girişimin kalbine, bağımsız araştırma yapabilmeye, bir hançerdir.

Son olarak, bu, 2011’deki genel seçimlerden beri, hükümetinize Türkiye’de akademik hürriyeti korumak için çağrıda bulunan yirminci mektubumuz. Ne yazık ki, bu mektuplar pek sık, hükümetiniz üyelerinin yetkilerini, Türkiye üniversitelerinde kendilerini eleştirenleri akademik çalışmaları sebebiyle veya ifade özgürlüğünü barışçıl siyasi değişim çağrısında bulunmak için kullanmış olmaları yüzünden, onları terörist veya hain ilân etmek suretiyle susturmak için kullandığı vakalara dikkat çekmiştir. Eşit derecede, bu vakalar sıkça akademisyenlerin hükümetinizin Kürt vatandaşlarına veya ülkenin Kürt bölgesine dair siyasetine eleştirel araştırmalarda bulunmaları veya bulgularını neşretmeleri çerçevesinde vuku bulmuştur. Yüksek öğrenim üzerindeki idari yetkilerin, muhalifliği cezalandıracak şekilde ve Kürt hakları dahil farklı konularda hükümetinizin siyasetini eleştirenleri cezalandırmak üzere siyasallaşması akademik özgürlüğün, ifade özgürlüğünün ve toplanma özgürlüğünün ciddi bir ihlâlini temsil ediyor, ve hükümetinizin demokratik şöhreti üzerinde büyük bir lekedir.

Avrupa Konseyi’nin üyesi bir devlet ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi’nin imzacısı olarak Türkiye, düşünce, ifade ve toplanma özgürlüğünü korumak zorundadır. Türkiye, ayni zamanda İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) Helsinki Son Senedi’nin de imzacısıdır ki bunların hepsi akademik özgürlüğün temelinde yatan ifade ve örgütlenme özgürlüklerine olan hakları korur. Bu haklar ayni zamanda Türkiye Anayasası’nın 25.-27. Maddelerinde sabittir. Hükümetinizi, bu hakların korunması için gerekli adımları acilen atmaya çağırıyoruz.

Hükümetinizden, YÖK’ün, Barış Dilekçesi imzacılarına açılan tüm soruşturma ve tedbirleri bırakması, YÖK’çe, üniversitelerce veya suç tahkikatı veya suçlama şeklinde alınmış tüm tedbirlerin geri çekilmesi, ve öğretim üyeleri Bülent Tanju, Hülya Doğan, Latife Akyüz, Ümran Roda Suvağcı ve diğerleri hakkındaki tedbirlerin lağvı için gerekli adımları derhal atmaya saygıyla rica ediyoruz. Bu mektubun yazılma anı itibariyle, ek tedbirler, disiplin soruşturmaları ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi ve “terör örgütü propagandası” itham ederek Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. Maddesi temelinde başlatılan bağımsız bir ceza soruşturması haberleri gelmekte; bu çeşit soruşturmaların da düşürülmesini saygıyla talep ediyoruz. Hükümetiniz yönetiminde demokratik hak ve özgürlüklerin aşınmasına karşı yığılan bir uluslararası kınama arka-planına karşı, akademik özgürlükleri ve eğitim hakkını korumaya yönelik atacağınız adımlar, Türkiye’de insan hakları üzerine kaygıları gidermek için önemli bir adım olacaktır.

Bu konu üzerine ihtimamınız için teşekkür ederiz. Müspet cevabınızı beklemekteyiz.

Saygılarımızla,

MESA conference 2014
Beth Baron

 

Beth Baron
MESA Yönetim Kurulu Başkanı
Profesör, New York Şehir Üniversitesi (CUNY)

 

 

 

Amy W. Newhall
Amy W. Newhall

 

 

Amy W. Newhall
MESA Yönetici Müdürü
Doçent, Arizona Üniversitesi”

 

 

cc:

  • Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
  • İsmail Kahraman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
  • Bekir Bozdağ, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı
  • Yekta Saraç, Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı
  • İhsan Sabuncuoğlu, Rektör, Abdullah Gül Üniversitesi
  • Hüseyin Akan, Rektör, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
  • Ramazan Kaplan, Rektör, Bartın Üniversitesi
  • Mustafa Inal, Rektör, Akdeniz Üniversitesi
  • Hayri Coşkun, Rektör, Abant İzzet Baysal Üniversitesi
  • Faruk Kocacık, Rektör, Cumhuriyet Üniversitesi
  • Murat Tuncer, Rektör, Hacettepe Üniversitesi
  • Nigar Demircan Çakar, Rektör, Düzce Üniversitesi
  • Ebubekir Ceylan, Rektör, Hakkari Üniversitesi
  • Barbara Lochbihler, Avrupa Parlementosuİnsan Hakları Alt Komitesi Başkan Yardımcısı
  • Monika Kacinskiene, Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Savunma Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini kabinesi üyesi,
  • Johannes Hahn, Avrupa Birliği  Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakerelerinden sorumlu Komiser
  • Nils Muižnieks, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri

 

Mektubun İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Alidost Numan

(Yeşil Gazete, Mesa.org)

Kocaeli Üniversitesinde barış savunucularına gözaltı

kocaeli“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalayan Kocaeli Üniversitesi’nden 21 akademisyen gözaltına alındı.

Hürriyet gazetesinin haberine göre, akademisyenler, Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı yürüttüğü soruşturma kapsamında, “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve devletin yargı organlarını alenen aşağılamak” ile “terör örgütü propagandası yapmak” gerekçesiyle gözaltına alındı.

Polis ekipleri, sabah saatlerinde evlere baskın düzenledi, gözaltı işlemlerinin ardından 21 akademisyen emniyet müdürlüğüne götürüldü.

Kocaeli Üniversitesi öğrencileri İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi önünde saat 12.00’de basın açıklaması yapacak.

Üniversite de soruşturma başlattı

Kocaeli Üniversitesi Senatosu da dünkü basın açıklamasında bildiriyi imzalyanlar hakkında rektörlükçe soruşturma başlatıldığı belirtilmişti.

“Terörün her türlüsünün karşısında yılmadan duran Kocaeli Üniversitesi, bazı akademisyenlerin bu yaklaşımını teröre destek olarak görmekte ve yayımlanan bildiriyi şiddetle kınamaktadır. Bu bağlamda kurumumuzdaki ilgili kişiler hakkında Rektörlüğümüzce idari soruşturma süreci başlatılmış olup, kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Gözaltına alınan akademisyenlerin listesi şöyle:

Adem Yeşilyurt, Ar. Gör., Kocaeli Üniversitesi

Aynur Özuğurlu, Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Burcu Yakut ­Çakar, Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Derya Keskin, Yrd. Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Güven Bakırezer, Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Hakan Koçak, Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Hülya Kendir, Yrd. Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Kuvvet Lordoğlu, Prof. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Mehmet Cengiz Erçin, Prof. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Mehmet Rauf Kesici, Yrd. Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Mehmet Ruhi Demiray, Yrd. Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Nilay Etiler, Prof. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Onur Hamzaoğlu, Prof. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Özlem Özkan, Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Ümit Biçer, Prof. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Veli Deniz, Prof. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Yücel Demirer, Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesİ

Zelal Ekinci, Prof. Dr., Kocaeli Üniversitesi

Selime Güzelsarı, Yrd. Doç., Abant İzzet Baysal Üniversitesi

Ne olmuştu?

Barış İçin Akademisyenler’in öncülüğünde Türkiye devletine şiddete son verme ve müzakere koşullarını hazırlama çağrısı yapan bildiriye Türkiye’den 89 üniversiteden 1128 akademisyen ve araştırmacının imzasıyla yayınlandı.

1

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiri 11 Ocak’ta açıklandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Aydın müsveddeleri” dedi, YÖK “gereği yapılacaktır” açıklaması yaptı.

Cadı avı her yerde

Birçok üniversite, resmi sitelerinde bildiriye tepki gösteren açıklamalar yayınladı. Açıklamalarda devletin operasyonlarını desteklediklerine dair vurgu ve bildiriyi “teröre destek” olarak tanımlama öne çıktı. İmzacı akademisyenler hakkında soruşturmalar açıldı.

Hakkari Cumhuriyet Savcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında Hakkari Üniversitesi’ne bağlı yabancı Diller Yüksek okulunda okutman olarak görev yapan Ümran Roda Suvağcı, ‘Barış için Akademisyenler inisiyatifi’ tarafından yayınlanan bildiriye imza attığı gerekçesiylegözaltına alındı. Suvağcı, sağlık kontrolü için Hakkari Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Daha sonra adliye binasına getirildi. Savcılıkta ifadesi alınan Suvağcı serbest bırakıldı.

Diyarbakır ve Mardin Cumhuriyet Başsavcılıkları da bildiride imzası olan Dicle ve Mardin Artuklu Üniversitelerindeki öğretim üyeleri hakkında soruşturma başlattı. Soruşturmanın, Türk Ceza Kanunu’nun “Terör örgütü propagandası yapmak”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme veya aşağılama” ve “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini, devletin kurum ve organlarını alenen aşağılamak” suçları kapsamında başlatıldığı belirtildi.

Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı da resen soruşturma başlattı. Başsavcılığın açıklamasında, “Bildiri metninin içerik itibarıyla Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 maddesinde düzenlenen ‘Terör örgütünün propagandasını yapmak’ ve Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesindeki ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve devletin kurum ve organlarını alenen aşağılama’ suçlarını oluşturabileceği” iddiasına yer verildi.

Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, yargı alanı içerisinde bulunan Avcılar, Başakşehir ve Küçükçekmece’deki üniversitelerde akademisyen olarak görev yapan ve “Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi” bildirisine imza atanlar hakkında resen soruşturma açıldı.

Bu akademisyenler hakkında “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik, halkı kanunlara uymamaya tahrik, Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama ve terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından işlem yapılacağı belirtildi.

Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı da bildiride imzası bulunan Abdullah Gül Üniversitesi (AGÜ) öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Tanju hakkında resen soruşturma başlattı. Savcılık, Tanju’nun TCK’nın 216. maddesindeki “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” ile 301. maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve devletin kurum ve organlarını alenen aşağılama” suçlarını işlemiş olabileceğini ileri sürdü. AGÜ Rektörlüğü de bildirideki imzası nedeniyle Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tanju’nun istifasını istemişti.

Bartın Cumhuriyet Başsavcılığı, Bartın Üniversitesinde öğretim üyesi olan H.D. hakkında “terör örgütü propagandası yapmak” suçunu işlediği iddiasıyla soruşturma başlattı.

Elazığ Fırat Üniversitesi’nde görevli bir grup akademisyen, Sivas’ta ise bir avukat bildiride imzası bulunanlar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Türkiye’nin farklı illerinden üniversitelerde “üniversite senatoları” bildiri yayımlayan akademisyenleri kınayan açıklamalar yaptı. Ayrıca öğretim üyeleri hakkında soruşturmalar da açılmaya başlandı. Düzce Üniversitesi, bildiride imzası bulunan öğretim üyesi  Doç. Dr. Latife Akyüz hakkında soruşturma başlattı. Doç. Dr. Latife Akyüz Üniversiteden yapılan açıklamada soruşturma bitene kadar öğretim üyesini görevden uzaklaştırdı.

Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. A. Murat Tuncer, idari işlem başlatıldığını duyurdu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi, bildiri imzalayan üç öğretim üyesi hakkında, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Rektörlüğü, altı öğretim üyesi, Cumhuriyet Üniversitesi bir öğretim üyesi hakkında soruşturma başlattı.

 

(bianet.org, aljazeera, dha, T24)

Hangi halk ve hangi yönetim biçimi? – Ahmet İnsel

Giderek şiddet sarmalında boğulan Kürt sorunu, artan ölümler, parçalanan hayatlar, bir devlet terörü aracına yeniden dönüşen özel konumlu mahkemeler, devletin en tepesinden artık neredeyse her gün haykırılan hakaretler, tehditler ve bundan cesaret alanların dile getirdikleri kanlı sapık fanteziler ve bir yandan devam eden cihatçı intihar saldırıları arasında hayatımız kararıyor. Türkiye’nin geleceğiyle ilgili iyimser beklentiler hızla eriyor. Devletin tüm kuvvetlerini elinde toplayan güç odağının ise gündeminde aslında tek bir konu var: Muhafazakâr-İslamcı iktidarının bekâsını güvene almak. Bu da başkanlık sistemiyle eşanlamlı olarak algılanıyor. Muktedir, tetikçileri ve hınk deyicileri her türlü eleştiri veya karşı çıkmayı tehdit ve hakaret sağanağıyla susturmaya çalışıyorlar.

Halbuki bugün birincil sorunumuz özünde nasıl bir toplum olduğumuzun tanımlanması, nereye gittiğimizin ve nasıl bir toplum olmak istediğimizin tartışılmasıdır. Tabu kavramların dokunulmazlıklarının arkasına saklanmayan, özgür bir toplumsal tartışmanın yürütülmesidir. Örneğin üniter devlet kavramıyla başlayabiliriz. Bunun ne tür bir ulus ve halk tanımına dayandığının tartışması, 200 yıl önce yapıldı. Üniter devlet, halkın bir ve bölünmez bir ulus olarak tanımlanmasına dayanır. Başta yargı ve eğitim olmak üzere, bütün kamu hizmetleri ve hukuki normlar ülke çapında aynı olmak zorundadır. Bütün yurttaşlar aynı kamu hizmetine ulaşım hakkına sahip olarak eşit kabul edilirler.

Kendi içinde çeşitli dereceleri olan federal sistemde ise halk daha çok kendi özel tarihi, kültürü (din, dil, gelenekler), kendine ait bir gelecek projesi olan insan toplulukları birliğini ifade eder. Aynı devlet çatısı altında yer alan ama çoğul bir niteliğe sahip bu insan toplulukları birliği, tekil (Amerikan veya Alman halkı) ya da çoğul ifade edilebilir (Rusya halkları). Federal sistemi oluşturan toplulukların ortak yürüttükleri konular ülkeden ülkeye değişebilir. Genellikle dış politika, savunma ve paranın ortak olması asgari genel kuraldır. Buna adalet yapısının ortak olması büyük çoğunlukla ilave olur.

Son otuz yılda, Fransa gibi, üniter devletin evrensel modeli olan bir ülkede dahi, birçok konuda yerindenlik ilkesi çerçevesinde merkezi idarenin bir dizi yetkisinin bölge ve kent yönetimlerine devredilmesi eğilimi ağır basıyor. Fransa’da, 2003’teki anayasa değişikliğiyle, Cumhuriyet’in ademi merkeziyetçi biçimde örgütlenmesi ilkesi benimsendi. Yargının yürütme ve yasamadan bağımsızlığı üniter veya federal, sistemin bir baskı rejimine dönüşmemesi için olmazsa olmaz bir gereklilik.

Bu iki farklı halk kavramının yanında, iki farklı yurttaşlık kavramı da iki yüzyıl önce tartışıldı. Birincisi, egemenliğin birçok öğesine yurttaşlar doğrudan ama ortak biçimde sahiptir ve bu egemenlik haklarını doğrudan kendileri kullanır. Karşılığında, herkesin alınan ortak karara uyması mutlak bir şarttır. Bu siyasal özgürlük ağırlıklı yurttaşlık anlayışıdır. Bir de sivil özgürlükler ağırlıklı yurttaşlık anlayışı vardır. Yetkiyi ve gücü elinde tutan kişinin keyfi iradesine maruz kalmama, fikrini özgürce söyleme, istediği gibi toplanma, dini inancını yaşama, mülkiyet hakkından yararlanma güvencesine ve yönetimi etkileme hakkına sahip olması demektir sivil özgürlükler.

Üniter veya federal sistemlerin uygulandığı toplumlarda ortak sorun, kurumların demokratik denetimidir. Bunu Fransız siyaset bilimcisi Pierre Rosanvallon, “karşıdemokrasi” ilkesi olarak adlandırıyor. Halk egemenliğinin olmazsa olmaz üç tamamlayıcı ilkesi, halkın yöneticileri denetlemesi, gereğinde onları engelleyebilmesi ve yargıya havale edebilmesidir. Böylece demokrasi, seçimlerde yurttaşların seçilenlere açık çek verdikleri bir yetkilendirmeyle sınırlı olmaz. Yurttaşların ilgili oldukları her alanda seçtikleri yöneticilere müdahil olmalarını mümkün kılar.

Bütün bu tartışmalarda alınan tavırlar nasıl bir toplum ve nasıl bir yöneten-yönetilen ilişkisi istediğimizle ilgilidir. Esip gürleyip hakaret ederek, tehditle, müsadereyle, yasakla, hapisle, dayakla, öldürmeyle dayatılmak istenen yönetim biçimi ise amacına ulaşmak için benimsediği yöntemlerin sadece kurumsallaşmış hali olabilir.

Ahmet İnsel – Cumhuriyetahmet_insel

Erdoğan’dan kelime oyunu, “Onlarınki greenpistir, bizimkisi tam manasıyla yeşil”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, hükümet politikalarının ne denli çevreci olduğunu çevre örgütü Greenpeace üzerinden kelime oyunu yaparak “Onlarınki greenpistir, yani adı üstünde pis gri, bizimkisi tam manasıyla bir yeşildir” sözleriyle anlattı.

24

Ankara’da katıldığı ‘99 Baraj ve HES’ açılış töreninde konuşan Erdoğan, operasyonların son bulmasını talep eden bildiriyi imzaladıkları için ‘aydın müsveddeleri’ dediği akademisyenlere bir de çevre bağlamında yüklendi.

https://youtu.be/YgzPC_8olzM

Ülkenin gündemine dair yaptığı konuşmanın sonunda, Türkiye’nin farklı noktalarına yaptığı canlı bağlantılarla açılış gerçekleştiren Erdoğan, “Burada bizimle beraber olan işadamlarının her türlü desteği ve teşekkürü hak ettiğine inanıyorum. Bu barajların inşaasında emeği geçen mimarlarımıza, mühendislerimize, işçilerimize şükranlarımı sunuyorum. Bu sözde akademisyenlerin HES’lere karşı neler yaptığını bilirim, Greenpeace’ler bir araya gelirler, böyle bir şeyler yapıp ön kesmeye çalışırlar” diye konuştu.

Bu noktada, bir kelime oyunuyla espri yapmayı da ihmal etmeyen Erdoğan, “Yeşili biz isminde yeşil olanlardan çok daha fazlasıyla severiz. Onlarınki greenpistir, yani adı üstünde pis gri, bizimki temiz, tam yeşildir” dedi.

 

(Diken, Yeşil Gazete)

Mustang, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar ödülüne aday

Deniz Gamze Ergüven’in yönettiği Mustang, Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a adayı olarak belirlenen son 5 filmin arasına seçildi.

23

Fransa, Türkiye, Katar ve Almanya ortak yapımı Mustang, Oscar yarışına Fransa’nın adayı olarak katılmıştı.

Film, Karadeniz’de yaşayan kızkardeşlerin toplumsal baskıdan kurtulma mücadelelerine odaklanıyor.

 

(Yeşil Gazete)