Ana Sayfa Blog Sayfa 3525

Hak İhlallerine karşı daha çok ‘ses’

Merakla beklenen “İnsan Haklarının İzlenmesi İçin Medya Okulu” Bursa’daydı.

Kaos GL Derneği’nin Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında 9 ayrı şehirde yapılması planlanan “İnsan Haklarının İzlenmesi İçin Medya Okulu” 16 -17 Ocak tarihinde Bursa’da başladı. Bursa’da Nilüfer Belediyesi ve Özgür Renkler LGBTi ev sahipliğinde gerçekleşen etkinlikte 2 gün boyunca haber yazım teknikleri, ayrımcılık kavramı, ayrımcılığın haberleştirilmesi, İnsan hakları ihlallerinin izlenmesi ve raporlanması konuları üzerinde duruldu. Katılımcılar kendi haberlerini yazma imkanı buldu.

10

Homofobi Karşıtı Yerel Buluşmalar Küçük Hibe Fonu kapsamında İsveç Kalkınma Fonu (SİDA) ve Açık Toplum Vakfı tarafından desteklenen “İnsan Haklarının İzlenmesi İçin Medya Okulu”, ilk durağı Bursa’da başladı. Bursa Nilüfer Belediyesi Dernekler Yerleşkesi’nde gerçekleşen etkinliğin ilk günü Kaosgl.org editörlerinden Yıldız Tar, haber yazma teknikleri, ayrımcılığın haberleştirilmesi bu haberleri yaparken hangi noktalara dikkat edilmeli konusunda bilgi verdi. Eğitimin ikinci oturumunda medyada LGBTİ tarihi ve haber örnekleri üzerinden konuşularak, katılımcılarla uygulamalı haber yazıldı.

“LGBTİ olmak görünmezlik duvarlarına hapsedildiği gibi her alanda yaşanan ayrımcılık da bu görünmezlik duvarının ardına atılıyor.”

Eğitimin ilk ayağını büyüdüğü Bursa’da gerçekleştirmiş olmaktan mutluluk duyduğunu belirten Yıldız Tar;

Yıldız Tar
Yıldız Tar

“LGBTİ olmak görünmezlik duvarlarına hapsedildiği gibi her alanda yaşanan ayrımcılık da bu görünmezlik duvarının ardına atılıyor. Haklarımızı, yaşadığımız hak ihlallerini görünür kılmak, aynı zamanda bir medya örgütü olduğumuz bilinciyle haberciliğin hepimizin yapabileceği bir ‘hikaye anlatıcılığı’ olduğunu göstermek için bu okulu farklı bir çok şehirde gerçekleştirmeye karar verdik. Hedefimiz büyük bir muhabir ağı kurup hak ihlallerini izleme ve raporlama sağlamak ve bu ağ sayesinde daha görünür kılmak” şeklinde konuştu.

Eğitim’in Bursa’daki ikinci gününde insan hakları savunucusu Murat Çekiç ile ayrımcılığın farklı boyutları ve LGBTİ’lere yönelik işkencenin, zalimane, onur kırıcı ve insanlık dışı muamelenin nasıl önlenebileceği üzerine konuşuldu. Örnek hak ihlali vakaları üzerinden olayın nasıl takip edileceği, nasıl raporlanacağı, nerelere başvurulabileceği üzerine uygulamalı atölye gerçekleşti.

Eğitim sonunda muhabir ağına eklenen katılımcılar, bu eğitim sonucunda hak ihlalleri konusunda daha fazla ‘ses’ olacaklarından dolayı umutlu olduklarını ifade ettiler.

Bursa sonrasında Adana, Mersin, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Ankara, Eskişehir, Denizli’de insan haklarının izlenmesi ve hak temelli habercilik atölyeleri ile 150 aktiviste ulaşmayı planlayan dernek, hem farklı şehirlerdeki insan hakları ihlallerinin raporlama ve izleme faaliyetleri ile görünür kılınmasını hem de internet gazetesi KaosGL.org’un gönüllü muhabir ağının genişlemesini hedefliyor.

 

Haber ve Fotoğraflar: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

2016: Kaliforniya’nın ‘’endişe verici’’ gaz kaçağı aylarca metan püskürtebilir

Lisa Song tarafından Inside Climate News’de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Kaçak yapan bir doğal gaz birikim yatağı her hafta havaya binlerce ton metan püskürtmeye devam ederken, durum sağlık ve iklim konusunda endişeye yol açıyor.

Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Örgütü, gaz ve petrol endüstrisinin metan salımını kontrol altına alacak olan düzenlemeyi 2016 yılında çıkartacak. Uzun süredir beklenen düzenlemeler, karbondiyoksitten onlarca kat daha yüksek iklim değişikliği potansiyeli taşıyan metan gazının yarattığı iklim riski konusunda yıllarca süregelen aktivizm ve bilimsel çalışmalar sonucunda oluştu.

Los Angeles’ın Porter Ranch bölgesinde meydana gelen kaçakla ilgili süren duruşma esnasında Los Angeles belediye binası önündeki protestocular. 1 Aralık 2015. Fotoğraf: REUTERS/Gus Ruelas
Los Angeles’ın Porter Ranch bölgesinde meydana gelen kaçakla ilgili süren duruşma esnasında Los Angeles belediye binası önündeki protestocular. 1 Aralık 2015. Fotoğraf: REUTERS/Gus Ruelas

Ancak düzenlemeler yüksek olasılıkla Aliso Canyon, Kaliforniya’da yaşanan olaylar dizisinin gölgesinde kalacak, çünkü burada, bir doğal gaz birikim yatağı kaçak nedeniyle her hafta havaya binlerce ton metan püskürtmeye devam ediyor.

Kaçak, 23 Ekim’de tespit edildi. Los Angeles’ın Porter Ranch mahallesinin yüzlerce sakini baş ağrısı, mide bulantısı, burun kanaması ve diğer sağlık sorunları nedeniyle taşınmak zorunda kaldılar. Tesisi işleten şirket SoCal Gas, sorunu merkaptanların, yani kaçakları saptamak için önlem olarak doğal gaza eklenen koku verici maddelerin solunmasının yan etkilerine bağlıyor.

Ancak kuyunun yakınında yaşayanları temsil eden avukatlardan R. Rex Harris, hidrojen sülfit ve benzen gibi toksinlerin havada tespit edildiğini söyledi.

Bu kimyasallar kısa vadede ve uzun vadede kanser de dahil olmak üzere, ciddi sorunlara yol açabilir. Ancak bilim insanları bu karışımların halk sağlığına etkisinin aylar geçtikçe nasıl olacağı hakkında pek az bilgiye sahip.

Parris bazı mahalle sakinlerinin göz ve dişeti kanaması gibi daha ağır semptomları yaşadığını söyledi.

‘’Bu bir kaçak değildi, bir patlamaydı.’’ Ofisi, R. Rex Parris Hukuk Firması, binden fazla Porter Ranch sakinini temsil eden firmalar ortaklığının bir parçası olan Parris. ‘’Tüm kuyu patladı. Bu ülke tarihinde, nüfusu yoğun bir bölgede görülen en büyük kaçak.’’ diyor.

Kasım’da Kaliforniya’lı denetleyiciler yaptıkları ilk ölçümler sonucunda, tüm eyaletin metan ayak izinin dörtte bir oranında arttığını tahmin ediyor. Aralık ayında alınan ek veriler kaçağın hızının azaldığını ancak toplamda saatte 40 ila 64 ton metan saldığını gösteriyordu.

Rakamları karşılaştıracak olursak; yakın zamanda yayınlanan bir araştırmaya göre, ülkenin doğal gazının yüzde 7’sini üreten Teksas Barnett Shale arazisi, saatte ortalama 65 ton sızıntı yapıyor.

Yani Aliso Canyon kuyusu, tüm Barnett Shale’den yüzde 62 ila 98 daha fazla metan salımı yapmakta.

Doğal gaz endüstrisinde metan salımını çalışan Cincinnati Üniversitesi profesörü Amy Townsend-Small, kaçağın boyutunun endişe verici olduğunu söylüyor.

‘’Bu tek tek kuyularda salımın azaltılmasına çalışsak bile felaket boyutunda olayların (ki bu her şeyi değiştirebilir) yaşanacağının tam bir örneği’’ diye konuştu.

Kaçağı kapatmak için girişilen altı başarısız denemeden sonra, SoCal Gas bir tahliye kuyusu kazarak sorunu çözeceğini söyledi. Bu üç ila dört ay alan bir süreç. SoCal temsilcisi Trisha Muse, bir e posta aracılığıyla şirketin kuyuya sıvı pompalamak gibi farklı çözümleri de değerlendirdiğini söyledi.

Kaçak iki buçuk kilometrelik bir kuyudaki borudan kaynaklanıyor. Muse’un açıklamasına göre, teşhis testleri kaçağın yeryüzünden 150 metre kadar aşağıda, kuyunun sığ bölgesinde olduğunu gösteriyor.

Muse, ‘’Tahliye kuyuları petrol ve gaz kuyularını kapatmak için kanıtlanmış bir yöntem. Tahliye kuyusu kaçak yapan kuyuya eriştiğinde SoCal kaçağı tıkamak için içeri beton pompalayacak. Daha sonra bu kuyu bir daha kullanılmayacak.’’ dedi.

Yer altındaki kaçağı bulma ve kapatma süreci, 2010’da yaşanan ve Meksika Körfezi’ne aylarca petrol dökülmesine yol açan Deepwater Horizon olayı ile benzerlik gösteriyor.

Parris, bu sırada binlerce Porter Ranch sakininin ise evlerinden taşınamadığın söyledi. SoCal mahallelilerin otel odalarına yerleşmesi için peşin ödeme yapıyor olsa bile, özellikle çocuğu olan aileler için bu elverişsiz bir durum. Bu ailelerin bir daire ya da eve ihtiyacı var ve birçoğu zaten ödedikleri ev taksitlerinin üzerine bir de kira için peşin ödeme yapamaz durumda.

SoCal sözcüsü Melissa Bailey, etkilenen kişilerin geçici ev bulmak için şirkette görevli 15 taşınma sorumlularından destek alabileceğini söyledi. Gönderdiği elektronik postasında yazdığına göre, ”SoCal doğrudan ve yüzde yüz ödemesini yapacak.’’ ‘’Ancak bu süreç zaman alabilir.’’ Kendi evlerini bulmayı tercih eden ailelerin ise ‘’en kısa zamanda masraflarının karşılanacağını’’ söyledi.

Parris ve meslek arkadaşları SoCal’e karşı birçok dava açtı ve devlet de olası zararlar ve hava kalitesi verilerine dair ek araştırma yapıyor.

Güney Yakası Hava Kalite Yönetim Birimi medya ilişkileri sorumlusu Sam Atwood, Ekim sonu ile Aralık ortası arasında kirliliğe yol açan madde testi için yedi örnek aldıklarını söyledi. 3 Kasım’da alınmış olan örneklerden biri, Los Angeles şehir merkezinden görülen benzen seviyesinin üç ila beş katı kadar benzen gösteriyor. Atwood durumu izlemek için daha gelişmiş hava izleme donanımları edindiklerini söyledi.

Parris, daha önce böyle bir durumun yaşanmadığını söyledi; bu nedenle uzun dönemde sağlığa etkisinin ne olacağını ”kimse bilmiyor’’.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Lisa Song

Yeşil Gazete için çeviren: Yaren Köse

(Yeşil Gazete, Inside Climate News)

 

Kilis’te okul bahçesine havan mermisi düştü: 1 ölü, 3 yaralı

Kilis’te, Eyüp Gökçeimam Ortaokulunun bahçesinde meydana gelen patlamada 1 kişi öldü, 3 kişi yaralandı.

7

Karataş Mahallesi’ndeki Eyüp Gökçeimam Ortaokulunun bahçesinde meydana gelen patlamada yaralananlar arasında bulunan ve okulda hizmetli olduğu belirtilen bir kişi, kaldırıldığı Kilis Devlet Hastanesinde hayatını kaybetti. Diğer yaralıların tedavisi sürüyor.

Bu arada, patlamaya neden olan ve havan mermisi olduğu değerlendirilen mühimmat, uzman ekiplerce çıkarılarak incelenmek üzere emniyete götürüldü. Emniyet güçleri, sınıra yaklaşık 10 kilometre mesafede bulunan okulun bahçesine düşen mühimmatla ilgili araştırmalarını sürdürüyor. Öte yandan, Kilis’te okulun bahçesindeki patlamanın yaşandığı saatlerde boş araziye 2 havan mermisi düştüğü öğrenildi.

8

Patlama nedeniyle okulda ve okulun bahçesindeki bir araçta hasar meydana geldi.

NTV canlı yayınında konuşan Belediye Başkanı Kara “Birden fazla mermi düştü. Birisi okula diğeri bahçesine düştü. Mermiler büyük ihtimalle Suriye tarafından geldi”dedi. Vatandaşlara sağduyu çağrısında bulunan Başkan Kara “Halkımız sakin ve sessiz olsun. Halk provokasyona izin vermemeli. Kilis halkı kendisine yakışanı yapsın” dedi. Kara ayrıca Valiliğin okulları boşalttığını da söyledi.

 

(Milliyet, Hürriyet)

Engizisyon, McCarthy, Miloseviç vs. – Ferhat Kentel

Henri Lefebvre’e göre, her sosyal mekan o toplumdaki ilişkilerin yansımasıdır. Mekanı sosyal ilişkiler üretir; mekan da sosyal ilişkileri…

İsterseniz Marx’a, isterseniz Weber’e, isterseniz Hz. Ömer’e dayanarak bu tespitleri genişletebilirsiniz: inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınıza inanırsınız… İnancınızdan ötürü çok çalışıp, para biriktiriyor olabilirsiniz; ama bir zaman sonra o para sizi yönetmeye başlayabilir. Para sizin duygu, düşünce, akıl, kalp neyiniz varsa, yönetmeye başlar.

İstediğiniz kadar adına “sosyalizm” falan denmiş olsun; Sovyetler Birliği’nin üretim tapıncının yarattığı kentlerin hiçbir “sosyalist” özelliği olmadı…

Muhafazakar ve kendilerini çok otantik zanneden yönetici elit altında “kalkınan” bugünkü Türkiye kentleri dibine kadar kapitalist; bu mekanlarda Müslümanlar da kapitalistleşiyorlar.

Hiçbir sınıf kültürsüz konuşamaz. Ya da her kültür, sınıflarla ilişkisinde başkalaşır; iç içe olduğu sınıfı da anlatır. Ama bunun tersi de doğrudur: her sınıf kültürünü yaratır.

Düne kadar muhalefette olan; ceberrut devletin altında nefes almaya çalışan, modernleşmeci seçkin sınıflara karşı sosyal adalet mücadelesi veren, yönetimde pay sahibi olmaya çalışan sınıflar da kültürleriyle konuşmaya çalıştılar. Bu çoğunlukla dindarlık dairesi içinde oldu.

Ama bugün “Müslümanlık” paydası altında kendi seçkinlerini üreten ve başkalaşan sınıf, kuralı bozmadıve bu başkalaşımın kültürünü üretti.

Türkiye’deki hakim sınıf konumuna yükselen, adında “Müslümanlık” olan bir sınıfın dünyası, dünyanın herhangi bir bölgesinde görebileceğimiz toplumsal tezahürleri sunmaya başladı.

Bu dünya, “hesap-kitap-tüketim”üzerine kurulu bir dünya… Ve esas derdi gücünü korumak; sınıfsal üstünlüğünü, iktidarını korumak…

Ve bunun için “hiçbir şeyden” kaçınmamak…

Sadece bugüne mahsus da değil; tarihin çeşitli zamanlarında İbadullah örneğini görebileceğimiz sıradanlık söz konusu…

O kadar ki; Sultanahmet’te bomba patlayıp, onlarca insan ölüp, yaralanınca “Turizmimiz etkilenmeyecek , borsa düşmeyecek” diye demeç verebilen sınıfsal, insansız ve ruhsuz bir sıradanlık söz konusu…

Herşeye “yol, bina, kalkınma, para ve ‘ne işe yarar?’” diye bakabilen bir sınıfın kültürü…

Ve “barış isteyen akademisyenler”e dönük linç kampanyasına başladı bu tahakkümün propaganda araçları. Sultanahmet’te insanların daha cesetleri kaldırılmadan…

Evet, akademisyenlerin bildirisi sertti… O bildiride anlatılmak istenen her şey, siyaseten, daha başka şekilde de anlatılabilirdi. Şiddeti yeniden üreten herkese dönük bir şeyler söylenebilirdi.

İyi de… En tepedeki saraydan, avlusundaki kulübedekilere, bahçe duvarlarındaki bekçilere kadar “atalım, asalım, keselim!” diye bağıranların kendilerini bu memleketin patronu hissetmeleri; kolay hedef ilan edilen insanlara mafya destekli, aleni ölüm tehditleriyle varlıklarını sürdürme çabaları başka bir şey anlatıyor olmasın?

Bu ölçüde kendine güvensiz bir rejimin meşruiyet sorunu apaçık… Meşruiyeti eksildikçe, totalitarizme doğru koşusu hızlanıyor.

İşte bütün bu olup bitenler gayet sıradan… Sahip olduğu çıkar dünyası ve meşruiyeti çok kırılgan iktidar sahibi bütün sınıfların ve rejimlerinin gayet bildik yöntemleri…

Gözlüklü insanları bile el emeği ile çalışan insanlara karşı fazla seçkin olmakla suçlayıp, ölüm tarlalarında kurşuna dizdiren Pol Pot…

“Ya onlardan yanasın ya da bizden” diyen Stalin…

Müslüman Boşnakları “hain” ilan eden; etnik temizliğe karşı çıkan herkesi “ihanet”le suçlayan Miloseviç…

“Dışarıdaki tehlikeli düşmanlar” karşısında sürekli iç temizlik yapan Enver Hoca…

Üniversitelerde, sanat dünyasında komünist avına çıkan McCarthy…

Ya da biraz daha gerilerde, hani “biz medeniyetin timsaliyken”, Avrupa’nın geriliğini temsil eden “karanlık orta çağ”…

Hani engizisyonda insan avlayan, cadı avıyla var olabilen Hıristiyan kiliseleri…

Ne kadar benzer ve ne kadar sıradan…

Ferhat KentelFerhat Kentel – basnews.com

Buzun 800bin yıl öteden fısıldadığı sır: İklimi değiştiren İnsan

“Benim adım Claude Lorius ve sonsuza dek 23 yaşında kalacağım” diyerek başlıyor belgesel film. Hayatını buz bilimine adayan Claude Lorius, buz ile tanışmasını sağlayan 1956 yılındaki ilk antarktika ekspedisyonuna katılma tarihinde donduruyor yaşını, “Bundan sonra sonsuza dek 23 yaşında kalacağım.”

3

Yıl 1956, Fransa’da 23 yaşındaki bir delikanlı için kendisini serüvene çağıran bir ilan, “Fransız kutuplar keşif ekibi bir yıl sürecek Antarktika bilimsel çalışmaya katmak için genç bir öğrenci arıyor. Adayların mükemmel bir fiziksel kondisyona ve mecerasever bir ruha sahip olması beklenmektedir.”

Bunları bize 2015 yılında kendi çalışmalarını aktardığı ve yönetmenliğini  dünyaca ünlü belgeselci Luc Jacquet’in “Buz ve Gökyüzü” (La Glace Et Le Ciel) belgeselinde tane tane aktarıyor artık 83 yaşına gelmiş olan bilim insanı.

Film boyunca buzullarda geziniyor, gökyüzüne bakıyor. Hayatını adadığı bilimin ona öğrettiklerini bizlere açıyor.

1956 – 2015 yılları arasındaki 60 yıl içinde 22 defa kutup ekspedisyonlarına katılmış Lorius, önceleri öğrenci olarak, yıllar geçtikçe ve deneyim kazandıkça uzmanlığının da katkısı ile kendi ekiplerinin liderliğini üstlenerek. Yeni Zelanda, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve daha birçok ülkeden bilim insanların oluşturduğu sinerji ile her sene buzullar hakkında bilinmezlerin üzerini teker teker çizerek.

Ve bir gün. Yeni Zelanda ekibi bir kutlama sırasında viskilerine buzulların o güne erişebildikleri en dip bölgeden elde ettikleri buzu attıklarında hayatı boyunca aradığı gizeme ulaştığını hissediyor Fransız bilim insanı.

Buzulların en derinindeki buz viski kadehinde erirken ortaya çıkan hava kabarcıklarının binlerce yıl öncesinin iklim koşulları hakkında kesin veriler sunacağını öngörüyor Lorius ve bilimsel çalışmalarının o andan sonraki sürecini bu öngörüsünü ispatlamak üzerine kuruyor. İspatlıyor da. “Her kar tanesi yeryüzüne düştüğü zamanın iklim bilgisi ile yeryüzüne düşer. Buzullara düşen kar taneleri ise bu bilgiyi depolayarak buzulun bir parçası olur” diyerek özetliyor keşfini.

4

Louis’in bu aşamadan sonraki hedefi olabilecek en eski zamana dair bilgilere ulaşmak, bunu sağlamanın yolu da buzulun olabilecek en derin bölümüne ulaşmaktan geçiyor. 40 bin yıl öncesi ile başlıyor mesai, derken  200bin, 400bin ve en nihayet 800bin yıl öncesine ait buz kalıplarına ulaşıyor kutup kaşifleri ekibi.

İklimi insanın değiştirdiği bilgisi de buzulların yüzbinyıllar öncesinden sakladığı bilgi ile ortaya çıkıyor. “Gezegen, bizim tespit ettiğimiz en eski tarihinden bu yana 5 derecelik iklim değişikliliklerine maruz kalmıştır” diyor Claude Lorius kendisine “Yeni buzul çağı ne zaman başlayacak?” diye soran gazeteciye ve ekliyor, “Günümüzde insanın yol açtığı iklim değişikliğine karşı gereken tedbirleri almaz isek yeni bir buzul çağı da yaşanmayacak maalesef”

Bu keşfinin ardından iletişim kanallarını kullanarak insanlığı uyarmayı görev ediniyor Lorius. Televizyonlara çıkıyor, gazetelere röportajlar veriyor.

Peşinden İklim Zirveleri başlıyor, daha aşina olduğumuz kısaltma adı ile COP’lar. Filmde hızlı bir şekilde arz-ı endan ediyor BM İklim Değişikliği zirveleri. Bazılarında Claude Lorius de konuşamalar yapıyor zirveye katılan tüm liderlere. Filmin sonlarına doğru, “Bazen 60 yıllık çalışmalarımın beyhude olduğunu düşünüyorum” diye sesleniyor izleyiciye Lourius, “Bu kadar çalışma, bu kadar veri sağladık ama hala insanlık gerekena adımları atmaya başlamadı.”

“Henüz geç değil” seslenişi ile sona eriyor film. Buzullardaki sonu gelmez adımlarını 2015 yılında da atmaya devam eden daima 23 yaşındaki bilim insanı bize seslenerek bitiriyor, “Artık siz de gerçekleri biliyorsunuz. Şimdi harekete geçme zamanı”

 

LA GLACE ET LE CİEL
Yönetmen LUC JACQUET
Fransa, 2015

*Türkiye’de Başka Sinema kapsamında vizyona girmiştir

Çankırı’da kimyasal sızıntı: 100 işçi hastaneye kaldırıldı

Çankırı’nın Şabanözü ilçesinde bulunan bir çorap fabrikasında sızan kimyasal maddeden etkilenen 100 işçi hastaneye kaldırıldı. 15 işçinin durumunun ciddi olduğu bildirildi.

Kimyasal sızıntının meydana geldiği Çankırı Şabanözü Organize Sanayi Bölgesi
Kimyasal sızıntının meydana geldiği Çankırı Şabanözü Organize Sanayi Bölgesi

Alınan bilgiye göre, çorap fabrikasında 16.00-24.00 vardiyasında çalışan bazı işçilerin kimyasal bir maddeden etkilenerek bayılması üzerine diğer işçiler durumu 112 Acil Servis ekiplerine bildirdi.

Çankırı merkez ve çevre ilçelerden gelen ambulanslarla gazdan etkilenen 100 kişi hastanelere sevk edildi. Kimyasal maddeden etkilenen işçilerin 38’i Şabanözü Devlet Hastanesi’ne, 62 işçi ise çevre il ve ilçelerden de gelen ambulanslarla Çankırı ve çevredeki ilçelerdeki hastanelere kaldırıldı.

Çankırı Devlet Hastanesine kaldırılan 15 işçinin sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu öğrenildi.

Bölgedeki yoğun kimyasal madde ve gaz kokusu nedeniyle sağlık ve güvenlik açısından OSB’deki diğer tesislerin de gece vardiyaları da iptal edildi. Yaklaşık 3 bin kişinin çalıştığı OSB geçici olarak kapatıldı. Güvenlik güçleri OSB’ye girişleri yasakladı.

Bölgede ekiplerin incelemesi devam ediyor.

(Hürriyet, Zaman)

Dizginsiz kibire karşı sivil itaatsizlik – Pelin Cengiz

Erken dönem gerçek bir çevreci olarak ifade edebileceğimiz Amerika’nın en özgün düşünür ve yazarlarından Henry David Thoreau, kült kitabı “Doğal Yaşam ve Başkaldırı”da Walden Gölü kıyısında iki yıl boyunca yaşadığı doğal hayat deneyimini anlatır. Thoreau’nun çevreciliğini ileriki yazılarda dile getirmek üzere sözleşelim. Zira, içinden geçmekte olduğumuz gündem tam da Thoreau’nun bir diğer önemli yönüne denk düşüyor. Thoreau, “sivil itaatsizlik” (civil disobedience) terimini siyasi literatüre ilk kazandıran kişidir.

Thoreau, 1849’da “Civil Disobedience” adlı makalesini yazdığında, ortaya attığı kavramla geleceğin en önemli siyasi eylemlerine ilham vereceğini öngörmüş müydü bilinmez ancak, ortaya koyduğu fikrin siyasi tarihte bıraktığı iz tartışma götürmez. Thoreau’ya göre, devlet bir makineye benzer ve bu makine zamanla çok fazla adaletsizlik oluşturabilir. Makine, çok fazla adaletsizlik ürettiğinde vatandaş, makineye müdahale etmek ya da makineyi durdurmak için bir direnç oluşturur. Bu da vatandaşın “sivil” olmasının gereği olarak, “şiddetsiz” şekilde gerçekleştirilir.

Sivil itaatsizlik, temel olarak şiddeti dışlayan, haksız bir uygulamaya karşı tüm yasal yollar denendikten sonra başvurulan bir yöntem olarak benimseniyor. Bir eylemi sivil itaatsizlik eylemi haline getiren en güçlü faktör, toplumun bir kısmının hak ve özgürlüklerinin tehdit altında olmasıdır. Yine, kavramın en önemli unsurları arasında eylemin kamuya açık şekilde hareket etmesi, kişisel çıkar arayışının ötesinde herkesin “adaletsizlik” karşısında çözüm arayışına katılması, dolayısıyla sivil itaatsizliğin kitlesel olması yer alıyor. Bireyler açısından bakıldığında ise, vicdani bir düşünsel ve duygusal süreçten söz edilebilir.

Zaman içinde direnme hakkıyla birlikte başvurulan sivil itaatsizlik, en kritik anlarda tarihin seyrini değiştirdi, hep yönetenlere, yasalara karşı ama şiddetsizliğiyle ve barışçıllığıyla karşı okunan tarafı şaşkınlığa uğratan bir özelliğe sahip oldu.

Günümüzde genel olarak, anti-otoriter, anti-ırkçı, ekoloji tabanlı hareketlerin, etnik kimlik, inanç ya da LGBTİ referanslı grupların oluşturduğu pasif direniş ve sivil itaatsizlik eylemleri, yeni toplumsal hareketlerin ortak paydasını oluşturuyor. Eylem ve ifade biçimleriyle de geleneksel işçi ve sınıf mücadelesinden ayrışır. Küresel krizin derinleştiği yıllarda Avrupa’da ve ABD’de yayılan Occupy, Indignados benzeri eylemler dikkat çekmişti.

Thoreau’nun sivil itaatsizlik kavramının etkileri 20. yüzyılda Mahatma Gandhi’ye, ortalarındaysa Martin Luther King’e ve onları takip eden binlerce adalet arayan insana uzanıyor. Gandhi’nin pasif direnişin sembolü haline gelen Tuz Yürüyüşü, ilhamını esas itibariyle Thoreau’dan alır. ABD’de 1955’te belediyenin otobüslere koyduğu ırklara göre oturma düzeninin çiğnenmesi, hafızalara en fazla yer etmiş sivil itaatsizlik eylemlerindendir. 1967’de Vietnam Savaşı’nı protesto etmek için askerlik dairesinin önündeki oturma eylemi de bunlardan biri.

Thoreau, sivil itaatsizliği tarif ederken, “En iyi yönetim en az yönetendir” diye başlıyor ve bunun hayata geçmesi halinde“en iyi yönetim hiç yönetmeyendir” durumuna gelineceğini ifade ediyor. Ve çoğunluk hükümetinin her durumda doğruluk üzerine kurulmadığını düşünen Thoreau, “İyi ve kötü üzerinde çoğunluğun değil yalnızca vicdanların karar verdiği bir hükümet olmaz mı” diye soruyor.

Bugün, 7 Haziran seçimlerinin ardından kendi iktidarını sürdürebilmek, Başkanlık dayatmasını hayata geçirebilmek için Kürt coğrafyasında başlatılan çatışma hali, sokağa çıkma yasakları, sivillere yönelik infazlar, gözaltılar, tutuklamalar, Kürt coğrafyasına yönelik topyekün insansızlaştırma ve yok etme uygulamalarına karşı ortaya çıkan “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi ve ardından dalga dalga gelen imza destekleri, bu anlamda bakıldığında gerçek bir sivil itaatsizlik eylemine dönüştü. Gazeteciler, edebiyatçılar, psikologlar, mimarlar, avukatlar gibi pek çok meslek grubu, akademisyenlerin yanında durdu.

Barışa karşı tehdit söz konusu olduğunda bireylerin sivil itaatsizlik hakkı doğar. Ne diyordu akademisyenler? Devletin Kürt illerinde sürdürdüğü baskı, şiddet ve katliam politikalarından vazgeçmesi, sorumluların cezalandırılması. Devletin kendi halkına yönelik olarak giriştiği kirli bir savaşın sona erdirilmesi, hakkaniyet ve vicdan çerçevesinde hareket edilmesi.

Elbette kışkırtıcılığı en üst seviyeden seslendirilen faşist çıkışlar da gecikmedi. Tehditler, fişlemeler, kan banyoları, üniversite kapılarına atılan kırmızı çarpılar, gözaltılar derken tetikçiler adeta sıraya girdi.

Ne yaparsanız yapın, bu ülkenin aklıselim insanları, sizinle savaşın yanında yer almıyor, eleştirisini yapıyor, kamuya açık, şiddetsiz, barıştan yana sivil itaatsiz tepkisini ortaya koyuyor, ölümden değil yaşamdan yana olduğunu ifade ediyor.

Maalesef, siyasetin kemikleşmiş ezberleri, öfkesi ve kibiri, toplumda dalga dalga yayılan örgütsüz, lidersiz hak arayışını, bu vicdanı duruşu anlamaya yetmiyor.

Bu yazının son cümlesini Thoreau’nun sivil itaatsizliğinin birinci temel ilkesiyle bitireyim: “Bir insanın ülkesinin yasasından daha yüce bir yasa vardır, o da vicdan yasasıdır.”

Pelin Cengiz – Haberdar.com58-pelin-cengiz

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Soğanlı ve Havuçlu Akdarı – Sevin Turan Bettscheider

Bu hafta yazımda burada keşfettiğim iki lezzetli malzemeden bahsedeceğim. İlki akdarı, kuraklığa dayanıklı, buğdaygillerden bir bitki. Almanya’da hirse deniliyor. Kuskus ve bulgura bir alternatif. Pişme süresi ve tat olarak da kuskus ve bulgura çok benziyor. Sulu yemeklerin yanında veya ekstra malzemelerlIMG_0910e yalnız da yenilebilecek lezzetli ve kolay bir yemek. Aslında pilav yerine geçebilecek güzel bir alternatif bence. Birazdan vereceğim tarifi akdarı bulamazsanız kuskusla da yapabilirsiniz.

IMG_0914İkincisi de hindistan cevizi yağı. Daha önce bildiğim bir yağdı ama alıp kullanmamıştım. Bu yağla tanışmam da ablamın siparişi üzerine oldu. Cilde iyi geldiği, hamilelikte çatlakları önlediği için ablama bu yağdan aldım ve gönderdim ama postada bir sorun çıktı ve bana geri geldi. Bende madem geri geldi deneyeyim dedim ve saçıma ve cildime kullanmaya başladım. Gerçekten iyi geldiğini söylemem gerekiyor, özellikle saçım için. Daha sonra asya mutfağından birkaç tarif denerken yağı yemeklerde kullanmaya başladık. Çok güzel bir aroma veriyor ve eğer yağa ısı uyguluyorsanız kavurma veya kızartma işlemi gibi, zeytinyağını kullanmamayı öneriyorlar ama bu yağ bunun için uygun bir yağ. Özellikle ben pilav, akdarı,kuskus yaparken kullanıyordum ama  şimdi bütün yemeklerde kullanmaya başladım.

Tarife gelirsek ; eğer yemeklerde tatlı malzeme kullanmayla ilgili bir sorununuz yoksa bu yemeğe isteğe bağlı olarak kuru kayısı veya kuru incir de ekleyebilirsiniz. Değişik bir aroma veriyor. Kuru kayısı ve inciri çok seviyorum ama sürekli olarak yemeklerde kullanmıyorum. Yemeklerde tatlı malzeme kullanmaya yeni yeni başladım, halen benim için çok alışılmış bir tat değil . Ama bu tarifte denemenizi tavsiye ederim.

IMG_0906

Malzemeler:

1 adet orta boy soğan

2 adet havuç

2 tatlı kaşığı hindistan cevizi yağı

170 gr akdarı(hirse)

500 ml sebze suyu

Tuz

Karabiber

50 gr ayçekirdeği içi (isteğe bağlı ayarlayabilirsiniz)

 

Hazırlanışı: IMG_0900

Soğanları ince ince doğrayın. Daha sonra havuçları ince ve uzun kestikten sonra tavaya yağı koyun, soğan ve havuçla beraber 5 dk terletin.

Akdarını yıkayın ve tavaya ekleyin. 2 dk diğer malzemelerle karıştırın ve sebze suyunu ekleyin. Tuz ve biberini ekleyin ve kapağını kapatın. Kaynadıktan 5 dk sonra ocağın altını kapatın ve kapağını açmadan 15 dk dinlendirin. Diğer tarafta ayçekirdeği içini tavada yağsız olarak rengi değişene kadar kavurun. Akdarı hazır olunca içine ayçekirdeğini ve isteğe bağlı kuru incir veya kuru kayısıyı ekleyip servis yapabilirsiniz. Afiyet olsun…

Sevin TURAN BETTSCHEIDER5-Sevin-Turan-Bettscheider

Bir cumhurbaşkanı bir meslek grubuna hakaret ederse… – Taha Parla

Bir “cumhurbaşkanı” düşünün ki, zaten devletin üç erkinden birinin ikinci başı durumunda (temsili ve sorumsuz), ama 1982 darbe anayasasının tam da parlamenter olamaması nedeniyle atipik yetkilere ve yetki rezervlerine sahip. Bu yetmiyormuş gibi, mutlak kontrolündeki çoğunluk partisi üzerinden yasama meclisini tam güdümüne almaya çalışıyor. 2010 “referandum”uyla birlikte büyük ölçüde yürütmenin etki alanına soktuğu yargıya da hükmetmek istiyor. Bu kısmen sakat anayasal, kısmen de marazi fiili durumu tamamen “resmileştirmek” için siyasi kampanya yapıyor. Çok çeşitli anayasal ihlâller içinde ama, ülkenin fiili rejimi değişmiştir, işin kalan kısmı bunu resmileştirmektir diye “başkanlık rejimi” getirmeye çalışıyor. Sanki bugüne kadarki gayrı hukuki ve gayrı meşru tasarruflarına artık meşruiyet kazandırabilirmiş gibi.

Üç devlet erkine –Yasama-Yürütme-Yargı–, devlet bürokrasisine, kolluk kuvvetlerine direktif veriyor, telkin yapıyor, emir veriyor, ceza salıyor. Orada durmuyor: Toplumsal örgütlere, TÜSİAD gibi büyük sermayenin zirve organizasyonlarından işçi sendikalarına kadar herkese ders veriyor, hakaret ediyor, tehditler yağdırıyor. Ya rahatsız ediyor ya bedel ödetmekten söz ediyor ya cezalandırırım diyor. Erkler arasında Yürütme’nin Üstünlüğü’nü, milli planda tek-adam yönetimine dönüştürmeye doğru ilerliyor.

Buraya kadar, biraz da geniş tutarak söylersek, otoriterlik yapıyor. Yani siyasal alanı denetliyor. Anayasal sınırlarına çekilmesini hatırlatan herkese suçlama perdesini hep çok yüksekten açıyor. Kendisi vatan hainliğinden başka bir şeyle suçlanamıyor, cezaî sorumluluğu da yok.

Burada kalmadı, siyasal alandaki otoriterliği aşacak şekilde, toplumsal yaşamın diğer bütün alanlarına girmeye, kişilere, gruplara, özerk kuruluşlara hükmetmeye de başladı. Teknik terimiyle totaliterliğe başladı. En son, tanım gereği toplumun en özerk olması gereken kurumlarından biri olan üniversiteye de hükmetmeye kalkıştı ve bütün bir meslek grubuna (“barış isteyen” akademisyenlere) saldırdı. Deklarasyonlarındaki bir-iki ibare ittifak sağlayamayacak olsa bile, bütün amacı ve yönelişi barışı ve insan haklarını korumak olan şimdilik iki bin imzalı (iki yüz de yurtdışından) bir bildiriye karşı hücuma geçti. Düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlama ölçülerini çok aşan bir biçimde akademisyenleri devlete sadakatsizlik ve terör suçu işlemekle suçladı. Haklarında soruşturma, kovuşturma ve ceza mahkumiyeti istedi ve üniversite yönetimleri ile savcılıkları harekete geçirdi. Ayrıca bir dizi hakaret etti: Cahil, karanlık, hain, güruh diyerek bir meslek grubunun birçok üyesini rencide ve tahrik etti. (O perdeyi yükselttikçe, imza sayısı artmaya devam etti.) “Bedel ödeyecekler, cezalandırılmalılar” dedi.

Cumhurbaşkanlığı bir cezalandırma mercii değildir. Halkına / milletine / nüfusuna / vatandaşlarına, toplum kesimlerine, meslek gruplarına hakaret hakkı ve yetkisi de vermez.

Cumhurbaşkanı, son tahlilde devletin (milletin) 1 numaralı memurudur. Onu oraya getiren seçmenin memurudur. Böyle yaparsa, kendisi ceza almayabilir, hakaretleri kanuni/cezai sonuç doğurmayabilir, ama bu, belli bir suçu işlediği vakıasını ortadan kaldırmaz. Devletin 1 no’lu memuru halkına karşı saygılı olmak zorundadır. Aksi halde kamu vicdanında kendi mahkûm olur –yurtiçinde ve yurtdışında.

Kenan Evren de böyle yapardı. Generaller ve işadamları dışında herkes “faziletsiz” idi. Ünlü konuşmalarından birinde “üniversite hocalarına şu bayrağın bir köşesinden de siz tutun diyoruz, kaç para verirsiniz diyorlar” demişti. (Bir başka konuşmasında da “maitre d’hotel benden fazla maaş alıyor” demişti.) Özellikle aydınlara ve üniversite hocalarına bu denli husumet duyan bir anti-entelektüalizm, totalitarizmin ayırt edici özelliklerindendir. Eğer bu cumhurbaşkanı en kısa zamanda mahçup olup “görüş farklılığımız beni fevrî bir çıkışa yöneltti, bir an için haddimi bilemedim, sözlerimi geri alıyorum” demezse, tarih huzurunda kendi fermanını koyu mürekkeple kendi imzalamış olacaktır.

Özellikle hukuk fakülteleri öğretim üyeleri, barolar, hukukçular dernekleri yaratıcı hukuki muhakeme yürütmeli ve eğer cumhurbaşkanı nedamet beyan etmezse, karşı dava açmanın, hakaret davası açmanın formülünü bulmalılar. Ben bir ipucu vereyim:

Türk Ceza Kanunu’nun 8. Bölüm’ündeki “Şerefe Karşı Suçlar”dan (Md.125-131) Hakaret suçu (Md.125) işlenmiştir. Dokunulmazlık sayesinde cezai sonuç doğurmayabilir, ama bu suç işlenmiştir. Md.125:

“Bir kimseye onur, şeref, ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.”

Bunu bir küçük memur yapmış olsa idi, herhalde cezalandırılırdı. Büyük memurun yapmış olması görev suistimalinden ibaret mi kalacaktır? Yoksa bu son vesile (sabıka sicilindeki birçok kayıttan sonra), toplumu tehlikeye karşı bir kez daha ve belki bu sefer daha etkili biçimde uyaracak mıdır? Yoksa, kanı oluk oluk akıtılacak toplum kesimlerine üniversitelileri de ekleyeceğini alenen beyan eden, iktidar sempatizanı mafya şefleri hakkında savcılar öbür tarafa bakmaya devam mı edeceklerdir?

Taha Parla – Birdirbir.org

[Manzum Serzenişler] Seskinlik

Ses’sizliğe inat…

Sanat ve barışla kalın…

Seskinlik

Susmak
içine yükseltmekti
sesini

Kükreyen büstlerden çok
kuytunun sükutu
korkuturdu
beni

Seda etmez nutkuma hapis
içimdeki bağırış çağırış,
bir de…

Korkmak,
yaşama tutunmaksa
sinmekten daha mı
ayıplıydı
dönüşmek?

Yoksa onu da mı
can sevdasına
vermek gerek?

Dar bir geçitten
geçerken
çizikli
sızılı
ama sessiz
bir yerlere varmak umuduyla
ilerlemekteyiz…

Geride mayhoş anılarım
şimdilerde korkuyorum
öyleyse
varım(!)

 

1601152036
Usk Ist