Carbon Disclosure Project’in (CDP)’nin 600 şirket hakkında yaptığı detaylı analiz, Paris İklim Anlaşması’nın iş dünyasını dönüştürmeye başladığını gözler önüne seriyor. Paris Anlaşması’nın uluslararası bir yasa olarak yürürlüğüne girmesine ramak kala, uluslararası şirketler, Paris anlaşmasının, operasyonlarına, mal varlıklarına ve giderlerine dair etkilerini hesaplamaya ve iş planlarına iklim anlaşmasını yansıtmaya başladılar.
CDP’nin, Paris Anlaşmasının onaylandığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP21) tarihinden itibaren topladığı özel sektör verileri çarpıcı sonuçlar içeriyor. Verilere göre, toplam değeri 12 Trilyon Dolar olan 600 küresel büyük ölçekli şirket, iş planlarını Paris Anlaşması doğrultusunda düzenlemeye başladı. Şirketler arasında Nestle, Nike, L’Oreal, Anglo American, Lufthansa, AkzoNobel, BHP Billiton, E.ON ve Iberdrola gibi şirketler bulunuyor.
CDP, 827 kurum ve kuruluşu kapsayan kapsamlı bir iklim değişikliği analizi ve anketi yürütüyor. Kurumlara sorular sorular içerisinde, şirketlere, operasyonlarında, mal varlıklarında ve harcamalarında değişikliğe yol açabilecek, iklim değişikliği ile ilgili her hangi bir risk ve / veya fırsatlar olup olmadığı da soruldu.
Yüksek emisyonlu kamu hizmetleri sektöründe çalışan şirketlerin önemli bir kısmı (%47), iklim değişikliğinin işlerini etkilediğini ifade ediyor. Enerji gibi diğer yüksek emisyonlu sektörler de küresel iklim anlaşmasının sonuçlarını risk ve zorluk olarak belirtiyor. Ayrıca, anlaşmayı fırsat olarak nitelendiren şirketlerin sayısı (341) risk olarak nitelendiren şirket sayısından (272) daha fazla.
Paul Simpson
CDP’nin CEO’su Paul Simpson, “Anlaşmanın resmi olarak yürürlüğe girmesi, küresel şirketler için bir dönüm noktası olacak; Anlaşma iş dünyasının artık eski çalışma ile devam edemeyeceğini ve düşük karbonlu geleceğin kaçınılmaz olduğunu ortaya koyuyor. Topladığımız veriler, birçok şirketin, bu yeni gerçekliğin hali hazırda farkına varıldığını, anlaşmanın ticari faaliyetlerini etkileyeceğinin kabul edildiğini ortaya koyuyor.”
Ülkelerin Paris Anlaşması’na verdikleri azaltım hedeflerinin yasal olarak bağlayıcı olacak olmasıyla, tüm sektörlerdeki şirketlerin ticari faaliyetleri etkilenecek. Doğal olarak yüksek emisyon üreten sektörlerde faaliyet gösteren şirketler en çok etkilenecek olanlar. Örneğin, küresel emisyonların yüzde 5’inden sorumlu olan çimento sektörü, düşük karbon fiyatında bile (ton başına 10 dolar) yıllık ortalama 4.5 Trilyon dolar daha az kazanç elde etme riski ile karşı karşıya.
CDP’nin 2016 Küresel İklim Değişikliği Raporu, 25 Ekim 2016’da yayınlanacak, bu analiz çerçevesinde tüm şirketlerin detaylı verileri kamuoyu ile paylaşılacak.
Kırsal Araştırmalar Ağı, 8 Ekim 2016 Cumartesi Boğaziçi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde “Kır Araştırmlarında Yeni Perspektifler” başlıklı bir sempozyum düzenliyor.
Bu sempozyumda özellikle çalışmaları tarım, gıda, çevre, ekoloji, toplumsal cinsiyet, teknoloji, enerji, sağlık ve iklim değişikliği alanlarıyla kesişen araştırmacılar, hem kendi araştırmalarını paylaşmaya hem de daha geniş anlamda kırsala dair disiplinlerarası, çoğulcu ve katılımcı çalışmaların nasıl mümkün olabileceğine dair bir diyaloğa davet ediliyor.
8 Ekim 2016’da gerçekleştirilecek Kır Araştırmalarında Yeni Perspektifler Sempozyumu iki panel ve bir forum oturumundan oluşacak. Panel oturumlarında sahada çalışan araştırmacıların sunumlarını dinlenirken son oturumda ise, gün boyunca düşünülen konular ve yapılan tartışmalar ışığında, kırsal alanın bilgisini üretirken ve/veya üretilen bilgiye müdahale ederken karşılaşılan yöntemsel, kavramsal ve etik soru(n)ların ortak noktalarına değinilerek katılımcı bir tartışma yapılacak.
Katılımın ücretsiz olduğu sempozyumda kampüs giriştinde sıkıntı yaşamaması için kayıt yaptırmak gerektiği de organizasyon ekibi tarafından rica ediliyor.
Sınırlı sayıda katılımcının seyahat masraflarının karşılanacağı sempozyumla ilgili bilgi almak için taleplerinizi [email protected] adresine iletebilirsiniz.
Detay bilgi, sempozyum programı ve son dakika gelişmeleri için ise sempozyumun web adresi rrnsempozyum2016.wordpress.com/ üzerinden bilgi almak mümkün.
Almanya’da 1999 yılındaki seçimden sonra kurulan Sosyal Demokrat – Yeşil koalisyonun hazırladığı ve 2000 yılında kabul edilen Yenilenebilir Enerji Yasası (EEG= Erneuerbare Energien Gesetz) farklı kaynaklardan üretilen elektriğin, hangi önceliklerle, ulusal şebekeye verileceğini düzenlemektedir. Aynı zamanda üreticilere, şebekeye verilen elektrik karşılığı bu yatırım için belirlenen fiyatı belli bir süre için sabit tutmayı garanti etmektedir. Bu yasanın öncüsü 1991 yılında kabul edilen, şebekeye cereyan verme yasası (Energieeinspeisegesetz) dünyanın ilk Eko Cereyan Yasası olarak kabul edilmektedir. 90 lı yıllarda örneğin 1000 Çatı programı ve 1999-2003 arasında 100.000 çatı programı federal düzeyde uygulanmıştır, ayrıca eyalet hükümetlerinin de özgül programları olmuştur. Bu tür destekler kısmen hibe dahi içermekte iken, Yenilenebilir Enerji Yasası örneğin güneş enerjisinde yatırımcının 20 yıl önünü görmesini, yatırımın geri döneceğine kani olmasını sağlamıştır. Çatı programları ise başından itibaren GES için çatıların esas alındığını gösteriyor. (Yasa tüm yenilenebilir kaynakları ele almıştır. Bu yazıyı güneş enerjisi ile sınırlı tutuyorum)
EEG (Yenilenebilir Enerji Yasası) o zamandan beri defalarca fiyatlar ve diğer açılardan şartlara uyum sağlayacak şekilde değiştirildi. Burada tahmin edileceği gibi bir pazarlık söz konusu. Yani farklı gruplar arasında, farklı enerji üreticileri, sendikalar, siyasi partiler arasında bir çekişme, bir güce bağlı, lobilere bağlı kararlar, karar değişiklikleri söz konusu.
Almanya’da meseleyi anlamak için, partileri ve lobileri anlamak gerekiyor. Kömür lobisi Almanya’da çok güçlü. Bir yandan Sosyal Demokrat Parti(SPD) ile çok güçlü maden işçileri sendikası ile diğer yanda Hıristiyan Demokratlar(CDU) kömürün yanında özellikle nükleer güç santrallerini işleten tekellerin çıkarlarına, beklentilerine daha ağırlık veriyorlar. Herkes bol bol üretmek, herkes bol bol satmak istiyor. Paylaşım politikanın bir alanı. Bu konudaki regülasyonlar politikanın bir alanı. Fakat bir de yenilenebilir enerjiler alanında yine çıkar çelişkileri ve bunların siyasetle ilişkisi var. Çelişki büyük yatırımcı ile küçük yatırımcı arasında. (Burada küçük yatırımcıyı güneş enerjisinde 10 kW sınırı ile ifade etmek yerine, bireysel/doğrudan olmasını ya da kooperatif biçiminde olduğu gibi küçüklerin örgütlenmesini esas alıyorum.)
Yenilenebilir Enerjilere inanmayan ve yıllarca yatırım yapmayan tekeller bariz bir şekilde pazar payı kaybettiler. Şimdi hükümet (Hristiyan Demokrat – Sosyal Demokrat koalisyonu) desteğiyle pazar payını büyütmeye çalışıyorlar. Bunun için de üretim maliyeti düşük devasa rüzgar enerji santrallerini denizde kurmak (off shore) yolunu tuttular. Çok büyük kapasiteli devasa santraller, rüzgar çiftlikleri. Bunları bir enerji kooperatifinin yapması söz konusu değil. Burada hükümetin ya da hangi hükümet başta ise onun önceliklerini görebiliyoruz. Desantralize, yerinde üretim mi? Yoksa Enerji tekelleri mi? Bayan Merkel tekellere yakın politikayı temsil ediyor. Bu politikaya karşı ilginç bir noktada direniş var. Bu enerjinin Güney Almanya’ya dek yüksek gerilim hattıyla nakledilmesi lazım ve insanlar çevrelerinden kasabalarından bunun geçmesini istemiyorlar.
Yani nasıl ki kömür, nükleer güç santrali ve yenilenebilir enerjiler alanında bir çekişme, politika farklılıkları varsa aynı şekilde yenilenebilir enerjilerin mülkiyeti ve bir üretim aracı olarak tekellere ya da halka ait olup olmaması da farklı politikalarla kendisini ifade ediyor.
Almanya’da bir milyonun üzerinde, küçük ölçekli tabir ettiğimiz yenilenebilir enerji santrali var. Küçük ölçekli yani evin çatısında üç beş kilowatt kurulu gücü olan bir güneş paneli olarak, veya bir iki rüzgar gülü ve bir kaç yüz kW kurulu gücü olan güneş enerji santrali sahibi bir kooperatif . Ya da bir köylü, hayvan barınaklarını, tüm çiftlik evlerini, tüm çatılarını kullanarak belki 40- 50 kilowatt kurulu güce ulaşabiliyor. Bunları küçük ölçekli sayıyoruz. Ve bunlar ile; offshore üreten tekeller veya büyük sahra çöllerinde üretip Avrupa’ya nakletme hayalleri kuran tekeller arasında çelişki var. Bu çelişki de politik bir olay. Bazı çelişkiler kendiliğinden çözülüyor, hammaddesi yani güneş Afrika çöllerinde olduğu gibi Avrupa’da da bedavaysa, bunun nakliye masrafını düşünmek lazım.
2000 yılında çıkan yasa o zaman mevcut ve 2001 yılına dek kurulacak olan GES lere 50,6 Eurocent fiyat belirlemişti. 2015 yılındaki yasa değişikliği ile örneğin Ağustos 2015 te kurulan 10 kW ye dek kurulu gücü olan çatı tipinde (bunun için Y.E.S. tanımını tercih edelim, Yurttaşın Enerji Santrali) 12,36 Eurocent olarak belirlenmiştir. Bu fiyat satmak için ekonomik değil. Tüketilen 1 kWsaat elektriği 15 cente alıp üretileni 50 cente satmak artık yok. Ama desantralize ve çok sayıda insanın elinde bulunan, deyim yerinde ise bu demokratik ve halkçı enerji için yaratıcı çözümlerin sınırı yok. Meskenler için elektrik fiyatı çok kabaca 25 Eurocent olunca öztüketim için üretim yapmak çekici oluyor. Bunun dışında aynı trafoya bağlı bir komşunuza da elektrik satmanıza bir engel yok. Şebekeye 12,36 cente vermek yerine 19 cente komşuya satınca siz memnunsunuz, tüketici komşunuz da memnun 6 cent daha ucuza aldığı için.
Enerji dönüşümünün diğer alanı ise nükleerden çıkış. SPD ve Yeşiller hükümeti 2000 yılında uzun yıllara yayılmış bir nükleer santralleri tasfiye planını yasalaştırdılar. Daha sonra gelen Merkel hükümeti bunu iptal etti. 2011 Fukuşima faciasından sonra bayan Merkel aynı kanunu tekrar uygulamaya koydu. Arada olan sadece Fukuşima nükleer kazası değildi: Kazadan sonra Almanya’da 800 yerleşim biriminde sürekli antinükleer gösteriler sürdürüldü. İşte bu antinükleer mücadele 90’lı yıllardan başlayarak yenilenebilir enerjileri tanıtan, çatısına kuran, en azından bir kooperatife ortak olan aktivistleriyle enerji dönüşümünün motoru oldu. Termik santral karşıtı hareket, iklim hareketi, alternatif otomobil kulübünden bisiklet trafiğine öncelik isteyenlere dek hepsini saymak lazım.
Nick Meynen tarafından Ecologist‘de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
Nick Meynen tartışılmakta olan “yeterliliğin” yeni anlatım biçimini keşfediyor ve bunu yakalamak için geç olup olmadığını soruyor?
On yıl önce “küçülme” kelimesini neoliberal sürekli ekonomik büyümenin alternatifi olarak birkaç profesör ve bazı aktivistler kullanıyordu. Bugün “küçülme ekonomisi” uzmanlarca üst düzey değerlendirilmiş makaleler, geniş çaplı tercüme edilmiş Degrowth gibi kitaplarla bir aktivist akademik disiplin. Yeni bir dönem ve 2016 Budapeşte Küçülme Konferansı ve Haftası gibi 2 yılda bir gerçekleştirilen büyük ölçekli konferanslar için bir kelime.
En azından bu aktivistleri ve eğitimcileri bir şey birleştiriyor: ekonomik büyümenin gerekliliği varsayımı ölümcül şekilde hatalı olduğunda ve bunun acilen düzeltilmesi gerektiğinde uzlaşıyorlar çünkü bu insanlığın gelişebileceği ortamını altını oyuyor.
Sürdürülebilir küçülme eşitsizlik ve büyüme odaklı büyüme paradigmasından kaynaklanan çevresel yıkımla mücadele ediyor; üretimin ve tüketimin azaltılması ve bununla birlikte insanlığın ve gezegenin iyiliğinin tekrar düşünmesi için çağrıda bulunuyor. Toplulukların kendi ekolojik imkânları içerisinde açık, yerelleşmiş ekonomilerin ve yeni demokratik kurumlar aracılığıyla kaynakların daha eşit dağıtıldığı bir gelecek için çağrıda bulunuyor.
Küçülme Kuzey ve Güneyle eş alakalı
Küçülen topluma varabilmek için öncelikle bir neoliberal distopya içerisinde yaşadığımızın farkına varmalıyız. Ardından yeni anlatılar inşa etmeli ve bastırılmış yerli topluluklar gibi sesi kesilmiş veya kenara çekilmişleri savunmalıyız. Ardından onları çeşitlilik ve dayanışma içinde kritik olarak dile getirmeliyiz.
Bu süreç geçen yıllarda Avrupa’da popüler hale geldi ve küçülme hareketi şimdi kendisine Avrupa’nın ötesinde de müttefikler buluyor. Research and Degrowth’da (Araştırma ve Küçülme) araştırmacı ve konferansın eş organizatörü Federico Demaria diyor ki “Küçülmeyi ihraç etmek istemiyoruz. Avrupa’da başladı ve çoğunlukla sözde gelişmiş (ya da endüstrileşmiş) ülkelere uygulanıyor. Fakat Avrupa’daki küçülme hareketleri bir sinerjiyi tartışıyoruz, Küresel İklim Adaleti Hareketi (Global Climate Justice Movement) ve diğerleri ile. Küresel İklim Adaleti Hareketi ile kurulan ittifakın bir örneği geçen iki yılda Almanya’daki iklim kampında kendini gösterdi. Hepimiz diyoruz ki – İklimi değil, Sistemi değiştir.”
Universitat Autonoma de Barcelona’da (Barcelona Otonom Üniversitesi) doktora araştırmacısı Daniela Del Bene diyor ki küçülme tartışmaları, orada da “büyümenin” insanların yaşam koşullarında bir iyileşme olacağı anlamına gelmediği Küresel Güneyle de alakalı. Arazilerin madencilik için kamulaştırılmasını, politik gücü zapt etmiş kibirli elitlerin konsolidasyonlarını ve şiddet yoluyla korunan devasa servetleri ve iklim adaleti aktivistlerinin suçlulaştırılmasını düşünün. Bu kötü yönetim ya da talihsiz kazalardan ötürü değil, bu bazı elitlerin “kolay büyümesi” için gerekli olan ortam.
Hint aktivist ve Churning the Earth (Dünyayı Çalkalamak – henüz Türkçe baskısı bulunmuyor) kitabının yazarı Ashish Kothari’nin de benzer bir küçülme yanlısı görüşü var. Kothari diyor ki Hindistan’da gayri safi yurtiçi hasılada 1991’den bu yana gerçekleşen artış “sadece yardım etmekle kalmadı, daha önceden kendine yetenleri marjinalleştirdi.” Hesapladığı üzere Hindistan’da geçen yarım yüzyılda toprakları ellerinden alınan 60 milyon insan fiziksel olarak yer değiştirirken 100 ila 200 milyon insan yerinde kaldı. Bu zaten sınırda yaşayan 300 ila 400 milyon insanın üzerine geliyor. “Aynı zamanda farkına varmalısınız ki Hindistan’daki işlerin sadece %7’si resmi sektörlerde ve tüm gayri safi yurtiçi hasıladaki artış bu küçük baloncuk içerisinde çoğunlukla da geri kalana masraf şeklinde yansıyarak gerçekleşiyor. Ortaya koyduğumuz üzere gayri safi yurtiçi hasılada geçen 20 yılda gerçekleşen büyüme 120 milyon yeni insan işe ihtiyaç duyarken 3 milyon yeni iş yarattı.”
Fakat Ashish Kothari farklı bir ekonomi için mücadele veren Hindistan’daki farklı grupları bir araya getirmede çok aktif. Kothari’ye göre hiçbir direnç alternatif bir vizyon olmadan yenilemez. “En dipten en tepeye, bir yenidünya görüşü yaratıldı ve bu görüş cömertlik, çeşitliliğe saygı, ekolojik uyum, eşitlik ve adalet üzerine kurulu.”
Başka bir çeşit demokrasi
Budapeşte’de gerçekleştirilen Küçülme (Degrowth) ekonomisini aktivist akademik bir disiplin olarak kabul eden 5. Uluslararası Küçülme Konferansı (5th International Degrowth Conference) delegeleri
Ekolojist için yakınlarda bir yazı yazan London School of Economics’den (Londra Ekonomi Okulu) Jason Hickel göre artık büyümeye son vermeliyiz – sadece gezegeni korumak için değil aynı zamanda insan ihtiyaçlarının karşılanmasına odaklanmak için. Budapeşte’deki birçok bilim insanı buna katılıyor ve tinsel bir sorudan çok bilimsel bir soru yöneltiyorlar: Ya eğer BM çevreleri tarafından savunuculuğu yapılan dünyanın en iyi siyasi uzlaşması, nam-ı diğer “yeşil büyüme” doğa bilimlerinin en uç noktasında fiziksel olarak imkânsızsa?
Birçok bilim insanın hesapladığı üzere eğer büyüme yolunda ilerlersek bu yüzyıl içerisinde bir toplumsal çöküş gerçekleşecek. Karar vericilerin büyük kısmının imkânsıza gitmek yönünde karar aldığı, eğer karar alırlarsa yerçekimi kanunu iptal edebilirmişlercesine bir dünyada yaşıyoruz.
Rotayı değiştirmek için alternatif bir modele ihtiyacımız var ve küçülme disiplini bunun için çalışıyor. Bir takım mitlerden kurtulmayı gerektiriyor. Parlamenter demokrasi konseptini sevmekle birlikte, uygunsuz gerçek şu sistem aracılığı ile ki bizi temsil eden insanların çoğunluğu her zaman haklı değil.
Oregon Eyalet Üniversitesi Çevre ve Sosyal Felsefe bölümünde Asistan Profesör (Yrd. Doç.) Barbara Murca bize sıkıştırılmış bir genel oturumda şunları aktardı: “Daha çok demokrasi daha çok referandum demek değildir. Ekonomik demokrasi üretim ve tüketim modellerini biçimlendirirken demokratik katılımdır.”
Deniela Del Bene aynı açıklamayı enerji için yaptı ve şöyle konuştu: “Enerji bağımsızlığı tüm zincir boyunca enerji hakkında karar alabilmek, aldığınız kararların diğer bölgelerde yaratabileceği etkinin sorumluluğunu almak ve dev alt yapıların dayatılmasına ve bölgenin rahatsız edilmesine karşı çıkmaktır.”
Birçok konuşmacı geçen birkaç on yıl içerisinde özelleştirme ve devlet denetiminde azalma sonucu kaybedilen birçok şeyin kontrolünün geri almaya ihtiyaç duyduğumuzun altını çizdi.
Tepeden aşağıya küçülme: kanun yapıcılar için dersler
Yiyecek, malzemeler, ürünler veya enerji hakkında olmasından bağımsız neoliberal pazar için birçok model mevcut ve aslında oldukça gelişmiş haldeler. Süpermarketlere karşı yerel gıda kooperatiflerine bir bakın. Avrupa Birliği’nin fonladığı Supply Cha!nge (Kaynak Değişimi) projesi süpermarketlerin hayatımıza soktuklarını değiştirmeye çalışan 29 STK’yi bir araya getirdi.
“Perakende market tekelliğine karşı küçülme alternatifleri” oturumda Supply Cha!nge ortakları, Avrupa Çevre Bürosu ve Friends of Earth’ün (Dünyanın Dostları) Macaristan ayağı neoliberal sorunları ve gıda tedarik zincirinde küçülme çözümlerini konuştular. Sadece 10 yılda modern perakendenin pazardaki payı %44 ila %62 oranında azaldı. Sebepler arasında özel markaların süpermarketlerden çıkması da yer almakta (şu an yaklaşık pazarın %40’ına sahipler). Onların tedarik zincirleri uzun, şeffaf değil ve çoğunlukla adil olmayan ticari uygulamalarla maliyeti küçük üreticilere ve doğaya yüklüyorlar.
İlginç bir şekilde perakende tekellerine dönük bu eğilim geçen yıllarda Macaristan gibi ülkelerde durdu. Daha çok insan artık yerel gıda, “milli” gıda alıyorlar ve yeni hipermarketlerin kurulması hükümet tarafından imkânsız ya da çok zor hale getirildi. Bristol belediye başkanı çok uzun süre önce şehirde marketleri yasaklamıştı. Yerel ve ulusal otoriteler neoliberale mi ya da küçülme ekonomisine mi gitmeleri gerektiğini seçebilirler. TINA’yı unutun, Hiçbir Alternatif Yok (There is No Alternative) mitini.
Tepeden aşağıyı ölçümler aşağıdan yukarı küçülme alternatifleriyle Cargonomia gibi uyumlu olmalı. Cargonomia carbobike ile sürdürülebilir dağıtımı olan yerel organik çiftliklerle kendin yap atölyelerini birleştiren bir proje. Sunulan başka bir vaka ise Macaristan’ın doğusunda 120,000 nüfuslu bir şehre en çok 50 km uzaklıktaki 60 kadar üreticinin şehirdeki 2000 tüketicinin ihtiyacını karşıladığı alışveriş sepeti kooperatifi. Gönüllüler Cuma günleri toplanan ahşap kutu içerisindeki haftalık siparişlerin dağıtıldığından emin oluyorlar. Saha gezileri üreticilerle tüketiciler arasında bağlantı kuruyor, bir ihtiyacın üzerine gidilmesi iki tarafta da hissediliyor: doğrudan ilişkilerin yeninden kurulması. Avrupa Çevre Bürosunda Küresel Politikalar ve Sürdürülebilirlik moderatörü ve direktörü Leida Rijnhout “Bu sadece gıda ile ilgili değil, sosyal kohezyonla ilgili” diyor.
Topluluk destekli tarımın artışı iyi bir örnek olarak görülmeli. Bu yazar 320 yurttaşla birlikte Belçika’daki ilk CSA çiftliğinin bir parçası. Gelecek hafta (Yazının yayım tarihi 2 Eylül 2016) bu sırada topraktan bitermiş gibi çoğalmış diğer 40 CSA çiftliği ile birlikte 10. yılımızı kutlayacağız.
Fakat tüm bu dipten tepeye girişimler kanun yapıcıların yapmaları gerekenleri tamamladıklarında daha anlamlı olacaklar. Bir ülke doğru kadar alma ile nelerin mümkün olduğunu göstermekte. Araştırmacı Julien Francois Gerber Bhutan’ın komşu ülkelerinde neoliberal anlatımları çalıştı. Burası küçülme ekonomisinin tepeden aşağıya uygulandığı bir örnek. Bhutan’da en tepedeki 3 karar verici Brüt Ulusal Mutluluğun (Gross National Happiness) gayri safi yurtiçi hasıladan daha önemli olduğuna karar verdiler ve bunu ölçmek için 9 parametre belirlediler.
Bhutan hükümeti sonsuz büyümeye yönelmemek konusunda bariz bir örnek: hatta verimlilik eşikleri var: tarım ilacı kullanımı gibi ülkenin aşmaması gereken limitler. Reklam yapmayı, parayı ülke dışına çıkaran zincirleri yasakladırlar ve çevresel etkileri sınırlamak için turist sayısına bir üst limit getirdiler. Tüm politikacılar herkesin ihtiyaçları için yeterli ama herkesin aç gözlülüğü için yetersiz bakış açısına sahip sürdürülebilir ekonomi vizyonu hakkında zorunlu bir eğitimden geçiyorlar.
Bu da bizi bu tür çevrelerde dile pelesenk olmuş yeni bir kelimeye getiriyor, yeterlilik. Verimlilik ekonominin büyümesi için yardım ederken ve yeterlilik bizim gezegen sınırlarında yaşamamıza yardımcı olur.
Araştırmacı aktivist Joachim Spangenberg “yeterlilik çevreciliği kapsar ancak ondan daha büyüktür. “Daha hızlı, daha yüksek, daha ileri ve daha fazlası” konseptinin tam tersidir. Küçülmeyi düşünenler her zaman uygun bir konumda olacaklar, hatırlamakta fayda var, neoliberal iktisatçılar neoliberalizm ana akım olana kadar 30 yıl boyunca bir çölde bağırıyor gibi hissetmişlerdi. Kaynaklar azalırken ve atmosfer, toprak ve okyanuslar daha çok kirlilikle dolarken en büyük soru geç kalmadan önce yeterlilik ekonomisinin küçülme anlatımı verimliliği yakalayabilecek mi?
Açığa alınan öğretmenler Bursa Milli Eğitim Müdürlüğü önünde toplandı.
Tüm Türkiye’de 2016-2017 eğitim öğretim yılının başladığı 19 Eylül günü Bursa Eğitim Sen Şubesi, Bursa Milli Eğitim Müdürlüğü önünde açığa alına öğretmenlerle ilgili basın açıklaması düzenledi. Basın açıklamasına STK’lar ve öğretmenlerin dışında CHP milletvekili Lale Karabıyık ‘ta katıldı.
Basın bildirisini okuyan Bursa Eğitim Sen Şube Başkanı Cihat Uygur bildiriyi okumaya “2016-2017 Eğitim Öğretim Yılı 1 Milyonu aşkın öğrenciyi öğretmensiz bırakan darbeci zihniyetin hukuksuz uygulamaları ile açılıyor” ifadesi ile başladı.
Darbe girişiminin hükümet tarafından muhalif kesimlere karşı cadı avı başlatmaya gerekçe olarak kullanıldığı, terör suçu adı altında kamuoyu desteğinin alınmaya çalışıldığından bahseden Uygur; bu avın esas olarak açığa alınan, çoğu Eğitim Sen üyesi 11 bin 301 eğitim emekçisinin sendikal örgütlülüğüne karşı gerçekleştirildiğini ifade etti.
Sözleşmeli öğretmenlik uygulaması ve 4+4+4 eğitim düzenlemesinin eğitim sisteminin sonunu getireceğini ifade eden Uygur yeni eğitim müfredatı ile ilgili “Türkiye’nin eğitim müfredatı, ülkedeki kültürel ve dilsel çeşitliliği ve zenginliği yok sayan, farklı inanç ve kimlikleri dışlayan, piyasanın ihtiyaçlarına yanıt vermeye çalışan, bireyciliği ve özellikle dini değerleri öne çıkaran bir içeriktedir.” şeklinde konuştu.
Eğitim Sen olarak her türlü baskıcı ve anti-demokratik uygulamaya karşı eğitim emekçilerinin yanında olacaklarını ifade eden Uygur Eğitim Sen olarak taleplerini okudu.
”- 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kamuda başlatılan hukuksuz ihraçlara, açığa almalara derhal son verilmeli, darbe girişimi ile somut bağlantısı olmayan kamu personeli en kısa sürede görevine başlatılmalıdır.
– Hükümet sendikal eylemleri zorlama yorumlarla suç kapsamına almaktan vazgeçmeli, yasa dışı her türlü girişimden uzak durmalı, sendikal eylemleri nedeniyle açığa alınan tüm eğitim emekçileri, ayrım yapmaksızın en kısa sürede görevlerine iade edilmelidir.
– Hükümet eğitim sistemini uçuruma doğru sürükleyen eğitimi dinselleştirme ve ticarileştirme uygulamalarına derhal son vermelidir. Eğitim sistemini içinden çıkılmaz hale getiren MEB’in başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, bugüne kadar dini vakıf ve cemaatlerle yaptığı tüm ortaklıklar ve imzalanan protokoller iptal edilmeli, laik-bilimsel eğitim karşıtı uygulamalara derhal son verilmelidir.
– Eğitim müfredatında yer alacak bilgi ve değerler, demokrasi karşıtı (dini istismara dayanan, ırkçı, etnik ayrımcı, bölgeci, cins ayrımcı, farklı renk ve kültürleri aşağılayıcı, savaş yanlısı, çevre düşmanı, piyasacı vb) olmamalı, var olanlar çıkarılmalı, müfredat oluşturulurken tek referans bilim olmalıdır. Müfredatta yer alan konu amaç, hedef, öğretim ilke ve yöntemlerinin, kavramların çocukların sosyal ve kültürel gelişim düzeylerine uygun olmalıdır.
– MEB, eğitimde esnek, güvencesiz ve performansa dayalı çalışma uygulamalarının yaygınlaşmasına neden olacak olan sözleşmeli öğretmenlik uygulamasından derhal vazgeçmeli, herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır.
İstanbul’da belediye otobüsünde yolculuk yapan hemşire Ayşegül Terzi’ye (23) şort giydiği için tekme atan Abdullah Çakıroğlu tutuklandı. Zanlının mahkemeye sevk edildiği sırada Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı yasa tasarısı gündeme geldi.
Bakanlığın Kurban Bayramı öncesi hazırladığı yasa taslağıyla vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenen suçlardaki tutuklama yasağı kaldırılacak. Düzenlemenin, geçen hafta otobüste şort giydiği için tekmeli saldırıya uğrayan hemşire olayından sonra gündeme gelmesi dikkat çekti. “Basit yaralama” suçundan gözaltına alınan ve serbest bırakılan Çakıroğlu hakkında, aynı gün akşam saatlerinde yeniden gözaltı kararı verilmişti. Kartal’daki Anadolu Adalet Sarayı’na dün getirilen Çakıroğlu yeni bir savcıya ifade verdi.
Tutuklamaya sevk edilmişti
Kartal’daki Anadolu Adalet Sarayı’na getirilen Çakıroğlu yeni bir savcıya ifade verdi. Müracaat savcılığında ifade veren Çakıroğlu, Türk Ceza Kanunu’nun(TCK) 216/1. Maddesinde düzenlenen “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve TCK 115/3. maddesinde düzenlenen “İnanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme” suçlarından tutuklanması talebiyle nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edilmişti.
Ayşegül Terzi Maslak’taki evine giderken otobüste şort giydiği için Çakıroğlu’nun tekmeli saldırısına uğramıştı. Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri, otobüsteki güvenlik kamera kayıtlarını inceleyerek, Abdullah Çakıroğlu’nu gözaltına aldı. Ayşegül Terzi, şüphelinin yakalanması üzerine, önceki gece teşhis için Asayiş Şube Müdürlüğü’ne gitti. Şüpheliyi teşhis eden genç kadın, “Bugün benim bayramım. O gün bana bayramı yaşatmadı, yaşayamadım” dedi.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı: Takipçisi olacağız
Öte yandan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Ayşegül Terzi’yi telefonla aradı. Bakanlık kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Aile Bakanı Kaya’nın “Bakanlık olarak olayın takipçisi olacağız” dediği öğrenildi. Ayşegül Terzi’ye geçmiş olsun dileklerini ileten Bakan Kaya’nın, telefon görüşmesinde, kadına şiddetin ne sebeple olursa olsun kabul edilemez olduğunu ve bakanlık olarak olayın takipçisi olacaklarını vurguladığı öğrenildi. Aile Bakanı Kaya’nın ayrıca İstanbul Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’ne Ayşegül Terzi’ye her türlü desteğin sağlanması konusunda talimat verdiği belirtildi.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan protesto
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu üyeleri Maslak’ta bir otobüste yolculuk yapan Ayşegül Terzi’ye şort giydiği için tekme atan Abdullah Çakıroğlu’nun serbest bırakılmasını protesto etti. Galatasaray Meydanı’nda dün bir araya gelen platform üyeleri “Haklarımızdan ve özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz” pankartı açıp, “Ayşegül Terzi yalnız değildir”, “Laiklik için direneceğiz” ve “Yaşasın kadın dayanışması”, sloganları attı. Eylemde konuşan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platform Temsilcisi Gülsüm Kav, “En doğal haklarımızı ellerinizden almaya çalışıyorlar. Unutulmamalıdır ki bir yerde ne kadar zulüm olursa, o kadar direniş olur” diye konuştu. Kav, tüm kadınları mücadeleye davet etti. Ayvalık Bağımsız Kadın İnisiyatifi, yaşanan olayı ve saldırganı şort giyerek Ayvalık Cumhuriyet Alanı’nda protesto etti.
Dünyada yankılandı
Olay İtalya’nın en çok okunan gazetesi Corriere della Sera tarafından “Şort giydiği için otobüste dayak yedi. 23 yaşındaki hemşire hakarete ve saldırıya uğradı. Saldırgan ‘Şort giymişsin, sen şeytansın, ölmelisin’ dedi” şeklinde duyuruldu. Gazetenin sitesinin manşetinden yayımlanan otobüsün güvenlik kamerası görüntüsü son 24 saatte uluslararası medyada Türkiye ile ilgili en çok paylaşılan içerik oldu. Sosyal medyada olaya tepki gösteren pek çok kişi #AyşegülTerzinin- SesiOlalım etiketiyle Terzi’ye destek mesajları paylaşmıştı. Çakıroğlu’nun serbest bırakılması da tepki çekti.
İngiltere Parlamentosu önündeki meydana Avrupa’daki sığınmacı krizine dikkati çekmek için göçmenlerin kullandığı 2 bin 500 can yeleği konuldu.
Uluslararası yardım ve insan hakları kuruluşları tarafından ABD’nin New York kentinde yapılacak Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu öncesi, Avrupa’daki sığınmacı krizine dikkati çekmek için İngiltere’nin başkenti Londra’da bir protesto eylemi yapıldı.
Tarihi İngiliz Parlamentosu’nun önündeki meydana sığınmacıların kullandığı 2 bin 500 can yeleği yerleştirildi. Aralarında BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, Uluslararası Kurtarma Komitesi (IRC), Sınır Tanımayan Doktorlar, ‘World Vision’ın da bulunduğu kuruluşların temsilcileri, parlamentonun önündeki 2 bin 500 can yeleğinden 625’inin çocuk sığınmacılar tarafından kullanıldığına işaret ederek, 2015’in Ocak ayından geçen aya kadar 6 bin 940 kişinin Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken boğulduğunu ya da kaybolduğunu vurguladı.
World Vision Politika Danışmanı Johan Eldebo, “Avrupa’daki sığınmacı krizinin büyüklüğüne dikkat çekmek için bunu yaptık. Ayrıca bugün New York’ta başlayacak BM Genel Kurulu’nda soruna değinilmesini istiyoruz” dedi.
Eldebo, sığınmacı krizinin sona ermesi için insanların ülkelerini terk ettiren sebeplerin ortadan kaldırılması gerektiğini belirterek, sığınmacıların ulaştıkları ülkelerde eğitim, sağlık gibi alanlarda desteklerin verilmesinin önemini de dile getirdi.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre, bu yılın 8 ayında 281 bin 740 kişi Avrupa’ya deniz yoluyla geçmeye çalıştı. Türkiye ile AB arasındaki anlaşmanın ardından Yunanistan’a ulaşan sığınmacı sayısında düşüş yaşandığına dikkati çeken BM, Ocak ayında Avrupa’ya 67 bin sığınmacının geçmeye çalıştığını, Ağustos ayında ise bu sayının 3 bin 437’e düştüğünü bildirdi.
Yaşam savunucuları, Cerattepe’de doğal varlıkların geri dönülmez zararlara uğratılması pahasına maden işletme planları karşısında özellikle bu yıl başından itibaren diken üstünde. Yaklaşık 50 bin ağacın kesilmesine; dünyada eşi benzeri bulunmayan, çeşitli endemik türleri barındıran bitki örtüsünün zehirlenmesine, doğal ortamın hayat verdiği canlıları olumsuz etkileyerek ekolojik dengenin tümüyle bozulmasına yol açacak, yine bu doğanın bir parçası olan insanlar ve evcil hayvanlar için hastalıkların başlangıcı olacak hatta insanların evlerini, yaşam alanlarını terk etmelerine varan sosyal olaylara neden olacak bu projeye, devlet kanadından destek verilmesi, yaşamdan yana olanların saflarını sıklaştırıyor.
“Mahkeme tarafsızlığını yitirmiştir!”
19 Eylül’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Artvin Cerattepe maden sahası için verdiği, “Çevresel Etki Değerlendirme”(ÇED) Olumlu Raporu’nun iptali istemiyle, Rize İdare Mahkemesinde başlayan dava hakkında Davacı Yeşil Artvin Derneği Avukatının yaptığı bu açıklama ne Artvin Valisi tarafından her türlü yürüyüş, basın açıklaması, toplantı, miting, çadır kurma, oturma eylemi, stant açma, afiş, pankart, bildirilerin 19 Eylül-19 Ekim 2016 tarihleri arasında yasaklanmasından, ne Rize Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin Rize Adliye binasının etrafını, cadde ve sokaklardan geçiş yapılamayacak şekilde bariyerlerle kapatmasından ne de farklı illerden Rize’ye gelenlere yönelik “çoraplara kadar arama” uygulamasından uzak. Peki davanın müdahillerinin bile mahkemeye ulaşmasına devletin polisinin engel olduğu bir ortamda adil yargılama yapılabilir mi? Ya Rize’de halka dağıtılan ve ardından sosyal medyada paylaşılan “Rizeli vatansever gençler” imzalı mektuba ne demeli? Bu mektubu hazırlayanlar sizce “ Türkiye’de bakır üretimini arttımanın önündeki tüm engellerin kafasını koparacağız. Bu kadar açık ve net” diyerek Cerattepe Maden işletmesinin faaliyetine karşı olan binlerce yurttaşı tehdit eden Artvin Valisi’ne ne kadar yabancı olabilir?
Çok değil, yaklaşık iki ay önce 11 Temmuz’da Akkuyu Nükleer Santrali’nin ÇED onayı iptali için gerçekleştirilen Bilirkişi Keşif İncelemesi kapsamında çok sayıda meslek örgütünün ve sivil halkın müdahil olduğu davada, dava gerekçelerinin açıklanması için verilen sürenin Artvin davasına dair müdahil avukatların söylediği gibi sıradan bir meram anlatmaya bile olanak tanımayacak kadar kısa tutulduğunu görmedik mi? Bugün Akkuyu için nihai karar henüz açıklanmamış olsa da inceleme sonrasında hakimler tarafından kaleme alınan kapanış raporunun saatler süren mahkeme ve saha turuna rağmen aslında daha önceden Bilirkişilerin kaldığı otelde yazıldığına dair bir şüphe düşmedi mi içimize?
Bir nükleer santrale karşı açılan dava ile maden işletilmesine karşı açılan davanın ortak noktası şüphesiz doğal yaşamın ve o yaşamın sunduğu canlı cansız tüm varlıkların bugün ve gelecek adına korunması gerekliliğidir. Anayasanın 56. maddesi “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”demektedir. Yatırım planlarının rasyonel sayılabilmesi için, feda edilen alternatiflerin toplam maliyetlerinin, yapılan tercihten fazla olmaması gerekirken yaşamdan daha değerli ne olabilir? Nitekim bu görüşü savunarak Artvin’de maden işletilmesine karşı verilen 25 yıllık mücadele, 1980’lerden günümüze geri çekilen ihaleleri ve bu uğurda yapılan araştırmaların ortaya koyduğu raporları deneyimlemiştir.
Örneğin TMMOB Orman Mühendisleri Odası tarafından görevlendirilen uzmanlar, 13.09.2013 tarihinde verdiği raporda söz konusu orman alanları ve sağladığı sayılamaz/ölçülemez çevresel hizmetlerin hiçbir kısa süreli ekonomik faaliyetler uğruna gözden çıkarılmaması gerektiğini ifade etmiştir. Raporda açıkça Artvin Cerattepe ve Genya Ormanlarında Madencilik yapılmamalıdır ” denilmektedir. (TMMOB 2014 Cerattepe raporu) 1998 yılında da Maden tetkik Arama (MTA) yaptığı araştırmaların ardından “Artvin ilinin Çevre jeolojisi ve Doğal Kaynakları adlı bir rapor yayınlamıştır. Bu rapora göre Artvin linin jeolojik yapısı ve metalik yatak ve problemli noktaları saptanmıştır. Bu rapor çok önemli heyelan risklerine dikkat çekmektedir. Rapor Cerattepe’deki madenin işletilmesi durumunda buradaki yapay titreşimlerin(patlamaların) bölgede heyelanları etkilemesinin doğal olacağını söylemektedir.
Kafkas Üniversitesi Artvin Orman Fakültesinin Akademik Genel Kurulunun 18.04.2006 tarihinde toplanarak oybirliği ile aldığı ve “Fakülte Görüşü” olarak kabul ettiği raporda ise, Cerattepe’de madencilik faaliyetinin durdurulmasının kamu yararına uygun olduğu belirtilmiştir. Artvin Orman Bölge Müdürlüğü ise 08.11.2012 tarihinde ÇED İnceleme ve Değerlendirme Formu müracaatında, yeraltı üretim yöntemiyle üretilecek madenin yerüstü tesisleri için ormanlık alanda yapacağı tahribat nedeniyle olumsuz görüş vermiştir.
Bunlara ek olarak Yeşil Artvin Derneği’nin itirazları arasında işletme esnasında ve sonrasında beklenen olumsuzlukların üzerine, siyanür ve diğer atık havuzlarının sorunları da eklendiğinde belirtilen tehlike ve risklerin çok daha artacağı da önemli bir argümandır. Cerattepe ÇED raporunda Yeraltı sularının ve akarsuların nasıl korunacağı konusundan ise hiç bahsedilmemektedir.
Tüm bu raporlara ve bilimsel araştırmalara, bilim insanlarının, meslek örgütlerinin itirazlarına rağmen projelerin hayata geçirilmeye çalışılması maden Kanununa göre devletin payının %2 olduğu gerçeğiyle okununca devletin 60’li yıllardan beri kullandığı “kalkınma” söylemlerinin de arkasına saklanamayacağını bilakis alenen bir şirketin elde edeceği “rant” lehine elindeki imkanları sunduğunu göstermektedir. Çok açıktır ki önümüzdeki günlerde önce 80 sonra 75. Madde olarak karşımıza çıkartılan paket içerisinde yaşam alanlarımızı şimdikinden daha çok değişim değerine maruz bırakacak uygulamalar sırasını beklemektedir.
Sonuç ne olursa olsun Artvin halkının ve yaşamdan yana olanların direnmeye devam edeceği açıktır zira, Sinopta kurulması planlanan nükleer santral için yerleşen Mitsubishi çalışanlarının halkla karşılaşmamak için kendilerini ev hayatına mahkum ettiği gibi Artvin’de maden için izin çıkarsa söz konusu şirketin istihdam edeceği 80 küsur işçinin hayatı pek de kolay olmayacağını düşünebilirsiniz. Kaldı ki bu durumun ilk emareleri Artvin’de Cengiz inşaat adına çalışan polis ve görevlilerden kiracı olanların varlığı tespit edildiği gibi bunların konuttan çıkarılması gibi esnaf protestoları şeklinde yaşanmıştır. Hatta bakarsınız belki de Bodrum’da yaşam alanları daraltıldığı için insanlara saldıran carettalar , Kuzey kutbunda teknisyenlerin ekipmanlarını rehin alan boz ayılar ya da Gerze Termik santral direnişindeki halkın yanında jandarmaya saldıran arılar gibi Kafkasör yaylasının arıları hatta belki de ayıları Cengiz’in etrafını sarıverir.
Yılın ilk aylarında maden projesine karşı Artvinlilerin düzenlediği sokak gösterileriyle gündeme gelen Cerattepe için kritik bir karar aşamasına gelindi.
Rize Adliyesi’ndeki davada, Artvinliler Cengiz Holding’in bünyesinde bulunan Eti Bakır’ın Çevre Bakanlığı’ndan aldığı olumlu Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunun yürütmesinin durdurulmasını talep ediyor.
Olaylı başlayan davada, maden faaliyetlerine karşı çıkan Artvinlilerin avukatları reddi hakim istedi.
Yıl başında polisin eylemlere sert bir şekilde müdahale etmesi nedeniyle yaralananlar ve biber gazından etkilenerek hastaneye kaldırılan gösterici ve basın mensupları olmuştu.
BBC Türkçe 8 madde altında Cerattepe davasında merak edilenleri sıraladı.
Peki Cerattepe neresidir? Artvinliler burada madencilik yapılmasına neden karşı? Cengiz Holding burada maden aramak isteyen ilk şirket mi?
Cerattepe neresi?
Artvinliler bu soruyu, “internette Artvin kentinin bir fotoğrafına bakın, arkada gördüğünüz tepe Cerattepe’dir” diye yanıtlıyor. Artvin’e kuş uçuşu 4 kilometre uzaklıkta. Artvin kent merkezinin yamaçlarında yer aldığı tepelerden birinin zirvesine verilen isim Cerattepe.
Türkiye’nin ve dünyanın en zengin bitki örtüsüne sahip noktalarından ve kuşların göç güzergahlarından biri.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin raporuna göre (TMOBB) projenin hayata geçirilmek istendiği bölgenin tamamına yakını orman arazisi niteliğinde.
Ladin, sarıçam, göknar ve kayın ağaç cinsleri ağırlıklı olarak yer alıyor.
Yine aynı rapora göre bu alanda madencilik faaliyeti yapılması halinde 50 bin ağaç kesilecek.
Cerattepe’nin maden işletme girişimi geçmişinde hangi şirketler var?
Artvinliler Cerattepe’de maden arama girişimlerine yabancı değil.
Zira Kanadalı şirketler Cominco ve daha sonra da Inmet Madencilik sırasıyla bu bölgede maden çıkarmak için ihaleleri aldı.
Ancak o yıllarda da yerel halkın tepkisi ve açılan davalar nedeniyle buradan maden çıkaramadan ayrılmak durumunda kaldı.
Twitter’da” Burası Artvin nasıl direnmeyeceksin” sloganı fotoğraflarla birlikte kullanıldı.
1990’ların başında Cominco Madencilik bakır, altın, gümüş ve çinko çıkarma ruhsatı alırken açılan davalar nedeniyle buradan çıktı. 1998 yılında buradan ayrılan şirket yerini, yine Kanadalı Inmet şirketine bıraktı. Ama benzer şekilde bu şirket de madencilik faaliyeti yapamadan bölgeden çekilmek zorunda kaldı.
2012 yılındaki ihaleden sonra hukuki süreçte neler oldu?
Cengiz Holding, Cerattepe’deki altın ve bakır madenin işletmesini, ruhsat sahibi Özaltın Şirketi’nden redevans anlaşması ile aldı.
Böylece Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır A.Ş. buradaki çalışmalara başlamak için gerekli ilk adımı attı.
Yılın ilk aylarında maden faaliyetlerine karşı düzenlenen protestolara polis biber gazıyla müdahale etmişti.
Ancak bu maden işletmesine karşı olan Artvinlilerin 2013 yılında yaptığı yürütmeyi durdurma başvurusu nedeniyle süreç askıda kaldı.
2014 yılında burada maden işletilemeyeceğine dair karar yerel mahkemeden çıktı ve Danıştay tarafından onaylandı.
Danıştay’ın kararı üzerine şirket, ikinci bir ÇED raporu aldı. Bu raporun olumlu olması sayesinde şirket çalışmalara başlamaya karar verdi.
Bedrettin Kalın, şirkete verilen olumlu ÇED raporu kararına karşı dava açtıklarını belirtiyor.
Altın mı, bakır mı?
Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır AŞ, sadece bakır çıkarmak için izne sahip.
Ancak, altın ve bakır madeninin bir arada olması nedeniyle yerel halk burada altın da çıkarılması ihtimalinden kaygılanıyor.
Artvinliler madene neden karşı?
Madene karşı çıkan Artvinliler, buranın heyelan bölgesi olmasının madencilik açısından ayrı bir sakınca olduğuna dikkat çekiyor.
Artvinliler aynı zamanda bölgenin kültürel, turistik ve ekolojik zenginliğine dikkat çekiyorlar.
Zira Cerattepe’nin altı Kafkasör Yaylası, sağ tarafı Hatila Milli Parkı, sol tarafı Kent Ormanı ve arkası ise Atabarı kayak merkezi.
Artvinliler ayrıca madencilik faaliyetiyle su kaynaklarının kirlenmesinden de kaygı duyduklarını anlatıyorlar.
Eti Bakır bu risklere karşı ne diyor?
Eti Bakır şirketi ise bakır madeninin çıkarılmasında ve işlenmesinde siyanür kullanılmayacağını, bir teleferik sistemi yapılacağı için yol yapılmayacağını, bu nedenle de ağaç kesilmeyeceğini belirtiyor.
Şirket ayrıca madencilik faaliyetlerinin “Artvin ve çevre köylerin hiçbirinde heyelan tehlikesine yol açmayacağını” söylüyor; bunun da bilimsel raporlarla kanıtlandığını iddia ediyor.
Davacılar kim?
ÇED raporunun yürütmesinin durdurulması için açılan davada müştekiler Yeşil Artvin Derneği ve Artvin halkı.
Yeşil Artvin Derneği Başkanı ve 20 yıldır burada madene karşı mücadele eden kişilerden biri olan Neşe Karahan “Sorunumuz da çözümümüz de aynı” diyor ve Rize’den ya da başka illerden pek çok kişinin desteğe geldiğini söylüyor.
Bundan sonra ne olacak?
Rize Adliyesi’nde görülen davadan, ÇED raporunun yürütmesinin durudurulması kararı çıkarsa, Eti Bakır, Cerattepe’deki madencilik faaliyetlerine devam edemeyecek. Ancak kararı bir üst mahkemeye temyize götürme hakkı olacak.
Eğer mahkeme ÇED raporunun yürütmesini durdurmaz ve davayı düşürürse bu kez davacı Artvinlilerin kararı temyize götürme hakkı olacak.
İstanbul Maslak’ta bir otobüste yolculuk yapan Ayşegül Terzi’ye şort giydiği için tekme atan, emniyete ilk götürüldüğünde basit yaralama suçlamasıyla ifadesi alındıktan hemen sonra serbest bırakılan Abdullah Çakıroğlu (35), serbest bırakılmasının ardından bu sefer de ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek’ suçlamasıyla ikinci kez adliyeye sevk edildi.
Saldırgan Abdullah Çakıroğlu emniyete ilk götürüldüğü sırada kamerelara gülümseyerek poz verdi
Çakıroğlu hakkında İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı ile dün “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlamasıyla ile tekrar yakalama kararı çıkartılmıştı.
İstanbul Maslak’ta bir otobüste yolculuk yapan Ayşegül Terzi’ye şort giydiği için tekme atan Abdullah Çakıroğlu (35) ifadesinin ardından serbest bırakılmıştı. Çakıroğlu’nun ifadesinde “Vandalların saldırısına uğradım, 20 tane solcu terörist bana saldırdı. Her şey İslam hukukuna göre oldu” dediği öğrenilmişti.
https://youtu.be/vSHF0PhSFcg
Saldırganın yakalanmasının ardından Show Haber’e konuşan Ayşegül Terzi, röportaj gerçekleştiği sırada kendisine otobüste tekme atan serbest bırakıldığını öğrenir öğrenmez sinirlerine hakim olamayıp baygınlık geçirdi.