Ana Sayfa Blog Sayfa 3187

E eşittir emceğküp’e karşı #MarchForScience – Ömer Akpınar

22 Nisan Dünya Günü’nde, dünyanın 600’den farklı noktasında bilim insanları #MarchForScience yani #BilimYürüyüşü için sokağa çıktı. Eylemcilerin başlıca derdi, Trump’ın iklim ve bilim politikalarına karşı sessiz kalmamak, bilimsel araştırmalarda başı çeken bir ülkede iklim değişikliğini “hurafe”, bilimsel araştırma fonlarını ise “israf” olarak niteleyen bir yönetime tepkilerini göstermekti.

“Kansere çare bulmaya çalışıyoruz, lanet olsun [çeviri geleneğine sadık kalarak :)]” – “Bilimsel okur-yazarlığa politika oluşturmada ihtiyacımız var.”
Beyaz Saray’ın yeni bütçe önerisi, bilimsel fonlarda 7 milyar dolarlık bir kesintiye yol açarak tıp araştırmalarını destekleyen Ulusal Sağlık Enstitülerini özellikle vuruyor. Ancak bununla kalmıyor: Hava durumu tahminlerinden su altı araştırmaları ve kıyı koruma çalışmalarına kadar yeryüzünü ve tüm canlıları etkileyen koşulları daha iyi anlamamızı sağlayan bilim emekçilerinin maddi imkânlarını daraltıyor.

“Ne istiyoruuuz? Bilim temelli politikalar! Ne zaman istiyoruuuz? Peer review [akran ya da hakem denetimi diyollar] yapıldıktan sonra”
“Bilimin olmadığı bir dünyada, hemşireler de olmaz.” – “Buralar ısınmaya başladı.” – “Anama saygıda kusur etme.”

Karar vericilerin gerçeklere dayanan politikalar üretmesi, demokrasiyi güçlü kılan unsurlardan. Akademik bağımsızlık ve özgürlüğe vurulan darbelerin de ötesinde keyfî politikalardan, şaibeli referandum sonuçlarından, genel olarak ben-yaptım-oldu yaklaşımından ne yazık ki fazlasıyla aşina olduğumuz bir akıl fikir düşmanlığı protesto edildi yani #MarchForScience #BilimYürüyüşü’nde.

“Bilimsel yöntem işe yarıyor.” – “İklim değil, sistem değişmeli.”
Einstein’ın dil çıkardığı Trump’ı eğitim ve akıl dizginleyebilir.

Bilim insanları derken, laboratuvarlarda gecesi gündüzü olmadan çalışan, sınırlı fonlardan pay kapabilmek için kendini durmadan ispat etmek zorunda bırakılan, bilimsel hakem değerlendirmeleri karşısında “bence böyle yaw” deme gibi bir lüksü olmayan insanlardan bahsediyoruz.

“E eşittir emceğküp = Alternatif gerçek”

Moleküler Biyoloji ve Genetik eğitimi almış ama laboratuvar önlüğünü bir kenara bırakmış biri olarak, dünyanın önde gelen bilim merkezlerinde çalışan arkadaşlarımın, Türkiyeli bilim insanlarının bazı paylaşımlarını sizlerle buluşturmak istedim. Çünkü aklımıza hakaret etmeyen bir dünyada yaşamayı hepimiz hak ediyoruz.

“Dünya Günü’nüz kutlu olsun! Bilim, muhalafet partisi değildir. #MarchForScience #BilimYürüyüşü de politikaları değil, gerçekleri savunmaktadır.”

Sağ öndeki mavi montlu küçük kız, bugün bilim sayesinde burdaydı. Ona, 4 yaşındayken çok yüksek riskli, 4. seviyede nöroblastoma teşhisi konuyor. Klinik deneyler için seçiliyor ve iki kez kök hücre nakli yapılıyor. Tedaviden bir sene sonra, kanserden kurtuluyor ve bugün bilim için yürüyüşte konuşma yapanlardan biriydi. Diyeceğim o ki, geleceğiniz için bilimi destekleyin!

New York’tan Yıldız:

“Bilim ile günlük hayat ne ayrılabilir, ne de ayrılmalıdır – Rosalind Franklin.” – “Bilim bu, işe yarar, bitches!”

Heidelberg’den Veli:

Frankfurt’tan Nesli Ece:

“Sessizlik değil, bilim.”

Bilim insanlarının dünya çapında eylemler örgütlemesine yol açan politik gelişmelere dair daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz, Endişeli Bilim İnsanları Birliği Başkanı Kenneth Kimmell’ın kaleme aldığı Guardian makalesini İngilizce aslından ya da benim çevirimden okuyabilirsiniz: Bilim insanlarının Trump’a direnme gerekçesi: Gerçeklerle savaşmasından usandık artık!

Ömer Akpınar’ın “kocaya kaçtıktan” sonraki hayatını, yurtdışında yaşayan Türkiyelilerin deneyimlerini topladığı Gurbet Veri Bankası’nı ve çevirilerini Ev Geyi blogundan ve Twitter’da @ev_geyi üzerinden takip edebilirsiniz.

Bu yazı evgeyi.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

 

Ömer Akpınar

Meydan ve mühür. Gezi’den 16 Nisan’a siyasal tedrisat – Orhan Esen

16 Nisan’da çok değerli bir şey öğrendik: Azınlık olmadığımızı. Bizler, bu toplumun, en azından yarısıyız. Büyük ihtimalle, yarıdan fazlasıyız da, bin bir türlü manevra ile bu bilginin resmen ortaya çıkması ilk aşamada engellenmiş oldu. Varsın öyle olsun, bunu bilmek de engelleyene dert olsun.

‘Azınlık değiliz artık’ derken, ‘Biz’ kim? Sözettiğimiz hangi ‘Bizlik’?

Hayır!la birlikte, Biz’in tanımı değişti. Hayır!dan beri Biz, artık bir yaşam tarzı kulübünün üyelerine işaret etmiyor. Bundan gayrı Bizlik, dar anlamı ile bir kültürel gettonun adı değildir, olamaz, olmamalıdır. Bunu idrak edebilecek, hakkını verebilecek miyiz ? Tarihsel fırsattır, becerebilirsek tahminimizden uzun, hayallerimizden hızlı yol alırız.

Bugün, Hayır!ımızla, yeni bir Biz’de buluştuk: Pek alışkın olmadığımız bir Biz. Bildiğimiz küçük-Bizlik’lerin içermediği, dahası dıştaladığı insanlarla kendimizi aynı safta bulduk: Isınabilecek miyiz?

Eski bizlerimizin Türk, Kürt, Müslüman, Seküler, Alevi, Gayrımüslim, Ateist, Solcu, Yeşil, Liberal, Feminist, Kemalist, İslamcı, Muhafazakar, Milliyetçi, … gibi şapkaları vardı, hala da var; bunlar duruma göre birbiri ile uyuşur, sıklıkla da hiç uyuşmaz, hatta didişirdi: Oysa baktık ki, hepsi aynı sandığa sığmış. Burdan hayırlısıyla müşterek bir zemin çıkarabilecek miyiz?

Hayır!ı tercih etmeden önce, rahattık, gündelik hayatlarımızı kendi muhitlerimizde yaşar giderdik; sosyal medyada olsun, birbirimize pek değmezdik. Sanal alemdeki takipçi ve arkadaş listelerimizde farklı insanlara ne kadar yer var ? Oralara her girişte malumlarımızı kendi benzerlerimize ilan ederek, duruşumuzu bizim gibi olanlara her gün yeniden onaylatarak devam etmiyor muyduk? Hayır! kampanyalarımızı bile ayrı ayrı götürdük. Ötekilerin Hayır!larını görmezden geldik. „En büyük Hayır!, Bizim Hayır!“dan şaşmadık. Küsurat Hayır!larımızı yan yana koyunca baktık ki, bir yarım-millet etmişiz.

Hayır!la biraraya geldik, de hayırlısına erdirebilecek miyiz ? Bize bağlı. Bu zeminde niçin birlikte durduğumuzu iyi anlar, anlatırsak yeni Biz’den iş çıkar.

Böyle birbirine benzemez bir takım, daha önce de biraraya gelmiştik. O buluşma daha teklifsiz, daha gayrı resmi idi: Birlikte durmayı ilk kez Gezi’de denemiş, gına getirdiğimiz otoriteye karşı ortak zeminde buluşmuştuk.

Gezide eski aidiyet kabuklarımızı da kırmaya başlamıştık, mikro-bizlerimizden kafamızı uzatıp komşu muhite gözatmayı, hal hatır sormayı orda öğrenmiştik. Sosyal ve siyasal açıdan farklı olana fiziken değmekten keyif bile almıştık, ortak mekanı paylaşmaktan heyecan duymuştuk. ‘Tayyörlü teyzeler’, ‘tarlabaşılı gençler’le halaya durmayı Gezide denemiş, antikapitalist müminler namaza dururken, ateist olanları güvenlik almıştı.

Gezide uzun süre birarada kalamadık, bırakmadılar. İhtimal, ortaya karışık halimizden işkillendiler. Otokratik iktidar, farklı Biz’lerin ayrı durmasını yeğler. Yavaştan kabuklarımıza çekildik. Tadı damakta kalmıştı, ikinci fasıl 16 Nisan’a nasip oldu. Geziden çok daha geniş bir yelpaze bu kez referandum sandığından  çıktı. Hayır, burdaki çoğulluk Gezinin aynısı değil, sadece nitelikçe ve nicelikçe daha zengini, daha belirgini, toplumsal meşruiyet zemini daha sağlamı. Daha donanımlısı, daha akıllısı. Daha kafa karıştıranı.

Gezide yeniydik, tecrübesizdik. Bizlerden bir biz mesela, baskın çıktı: Taksim Hepimizin! şiarını, belki farkına bile varmaksızın, Taksim Bizim!e çevirdik. O güne dek kendi adına siyaset yapmayan, alanını korumayı vasilerine bırakmış bir kesim sivil siyasette artık biz de varız, burası da bizim alanımızdır, hodri meydan ! demiş oldu. Üç açıdan sorunlu idi: Birincisi oraya gelenlerin hepsi illa ki O Biz’den değildi. İkincisi, toplumun tümü ile diyalog kuramayacağımızı baştan kabulleniyor, sadece kendimize ait bir özel alan talep ediyorduk, üçüncüsü, İktidar, bunun üstüne atladı: Madem öyle, odası da benim’e oynadı. Manasız otoritesine haklı karşı çıkışı manipüle etmeye girişti. Bugünün mesafesinden bakınca daha iyi görülüyor ki, gezi direnişi, toplumu kutuplaştırma siyasetinin bahanesini sunmuş.

16 Nisan sandığı yoluna Gezi derslerini iyi çalışarak girdiğimizi kaydedelim, bununla gurur duyalım. Bu kez duygusal kutuplaştırmadan kaçındık, basitçe bir „anti“ olarak algılatamadılar bizi, o tuzağa ikinci kez düşmedik. Derdimizi tane tane, sakin sakin benzemezimize anlatmanın yolunu aradık, bulduk da. İyi kötü semeresini gördük, ikna ettik. Edemedikse de kafalarda sorular uyandırdık. Umacılarımızı başımızdan defettik, özgürleştik özgürleştirdik, kendimizi azınlık kuyusundan çıkartacak ışığı bulduk.

16 Nisan için her mahalle kendi Hayır! kampanyasını ayrı yürüttü, ama sonunda herkes gelip aynı tercih mührünü bastı, aynı sandığa attı. Gezi yazı’ndan sonra, muhitlerimize kulüplerimize geri çekildikti, peki bu sefer arkasını getirebilecek miyiz? Tarih buna olumlu yanıt versin diyorsak şurdan başlayabiliriz: Tercih mührünü Hayır!a basanları bir istemezükçüler güruhundan ayırd eden şeyi bir kez de hepbirlikte ifade edebilecek miyiz? Hayır!ı otoriteye itirazdan, ya da otoriteyi cisimleştiren şahsa itirazdan bir adım öteye taşıyacak söylemi hep birlikte inşa edebilecek miyiz? Hayır!ın içindeki farklılıklar kuşkusuz ciddi, bunları yok saymaksızın asgari müştereği tanımlayabilecek miyiz? Becerebilirsek eğer, bir imkan var önümüzde: ‘Hayırcı Biz’ derinden bölünmüş bir toplumu yeniden kuracak özne olabilir, ‘Hepimiz’i isimlendirebilir: 16 Nisan akşamı, bu gücü farkettik, yaşayarak hissettik.

Sandığın işi bitti görünüyor, sayılar son itirazlarla iki aşağı üç yukarı oynasa da genel tablo ortada. Sıra söylem savaşına geldi; önümüzdeki dönemin siyasal denklemi ve söylem hegemonyası 16 Nisan aritmetiğine getirilecek yorumlar üzerinden kurulacak. Mücadelenin bu aşamasında iktidar, Hayır! üzerinden oluşan sandık ittifakını yamalı bohçadan saymaya, böylece değersizleştirmeye çalışacak. Hayır! koalisyonunun ipe sapa gelmez bir benzemezler yığını olduğuna toplumu ikna etmek için elindeki bütün medya gücü ile yüklenecek. Bu yığının birarada durmasının mantıksız, gereksiz, ve beyhude olduğuna dair propagandayı malum belaltı araçları da kullanarak başımızdan aşağı boca edecek, Bizler’i yeniden eski muhitlerimize kovalamaya, oralara tıkıştırmaya çalışacak. Sandıkta birleşen kesimlerin olası ortaklığını gülünçleştirmeyi hedefleyen provokasyonlar şaşırtıcı olmayacak. Şerbetlendik artık, ama yine de sıkı duralım. Yamalı bohça tanımını ısrarla reddedelim.

Hayır!ın olumlu bir geleceğe işaret eden iradi duruşunu vurgulama gereği hala güncel, hala elzem. Yarın yine referandum varmış gibi: Kampanyaya devam!

Hayır! herşeyden önce güçler ayrılığı ilkesine seçmenin ilk kez bilinçle sahip çıkışıdır. Bu ilkeye Türkiyeli yurttaşın en zor koşullar altında atfettiği asgari net değeri ifade eder. Tarihçiler Osmanlı/Türkiye anayasa tarihini 1808’e Sened-i İttifak’a çeker, doğrudur da. Bu gerçeğin öteki yüzü ise şudur: Demokratik bir anayasanın olmazsa olmazı olan güçler ayrılığı ilkesi 1961’e kadar anayasal geleneğimizde yer bulamamıştır. Bu anlamda Meşrutiyetten 1961e dek siyasal rejimlerimizi çeşitli varyasyonları ile (sultanlı-sultansız, tek ya da çok partili, meclisli ya da danışma organlı) anayasal devletçi rejimler olarak adlandırabiliriz.

1961 darbe anayasası güçler ayrılığı ilkesini bu sisteme ilk kez „monte etti“. Ancak bunu yine bir devlet içi kriz anında, kendi devletçi mantığı uyarınca ihsan etmiş oldu. Güçler ayrılığı 1961’de bir toplumsal taban hareketi ile kazanılmış olmadı. Tabiri caizse yan cebimize kondu, oracıkta duradurdu. Arada bi yokladık hala yerinde mi diye, ne de olsa bize verilmişti. Bu iyi tanımadığımız nesneyi kaybederiz, çaldırırız diye ürkmüş olabiliriz, çok da fazla kurcalamadık, unuttuk yan cepte. Ara yolda birileri çıktı elbisenin üstümüze bol geldiğinden dem vurdu. 1980 darbesi ile elbise çok sıkı bi pens yedi gırtlağımıza dek daraldı, yan cebimize sağlamca yerleşen elleri de hissettik. Bu kez cebimizdekinin değerini biraz olsun farketmiştik; uğraştık didindik, elbiseyi yine içinde iyi kötü hareket edilebilir hale getirdik, yan cebe de daha bir dikkat eder olduk. Şimdi ise ceplerinde her ne varsa boşaltıp ceketimizi alıp kaçırmaya kalkıştılar. 1960 darbecileri urbamıza ceplerinin muhtevası ile birlikte topyekun göz dikenler karşısında ne yapılacağını yazmayı unutmuştu, onu da biz arayıp bulduk. İcabını elimizden geldiğince yerine getirdik.

Hayır! kampanyaları Gezi derslerini doğru okuyarak gelişti, güçlendi. Tepkisel kişi karşıtlığından itina ile uzak durdu, yönetim tekniği meselesine yoğunlaştı. Bu argümanı işlemeye devam etmekte fayda var. Geniş ölçüde kentleşmiş, sanayileşmiş, bir taraftan da sanayi sonrası toplumunun sancılarını yaşayan orta gelir düzeyindeki bir ülkenin „bir aile şirketi“ ya da „çiftlik“ gibi yönetilemeyeceğini ısrarla anlatmaya devam edebilir, ‘kampanyayı sürdür’ebiliriz. Ortak aklımızın öteki yarısı da iktidarın siyasal tabanına sıkışmış durumda: Makul fikirlere kulak aralamaya hazır hale geldi.  Yürütme Görevlisi bir (rakam ile:1) Kişinin bu işin altından kalkamayacağını onlar da hissediyor artık.

An itibari ile geçici bir sandık ittifakı gibi duruyor olabiliriz, iktidar zaten bizi böyle göstermeye çalışacaktır. Daha kötüsü şu olurdu: Bizzat kendimiz ittifak içindeki ‘doğal’ farklılıklarımıza gereksiz bir -olumsuz- anlam yükleyebilir, ve toplumun yarısını kapsayan bu tarihsel bloğu geçici ve tesadüfi bir durum olarak algılayabiliriz. Bu algımız iktidarın gökte ararken yerde bulacağı „Allahın lütfu“ olur. Bunu mu lütfetmek istiyoruz? Direniş ve konfor hattımız budur, mekanını kendi zihinlerimizden başka bir yerde aramak beyhudedir.

İktidarın 16 Nisan sonrası stratejisini boşa çıkarmak, iktidarın söylem hegemonyasını kendi zihnimizde kırmakla başlayacak. Sandık ittifakını Bizleştirecek makul, gerçekçi ve gerekli zemin nedir? Sandıkta Hayır!ın taşıdığı pozitif anlamı 16 Nisanın ötesine nasıl taşıyacağız ?

16 Nisanın hayrı, bizi demokratik bir toplum sözleşmesine taşıyacak ittifakı görünür kılmış olmasıdır. Teslim etmek lazım, Gezi dersi duygusal nedenlerle  zordu, öğrenmesi birkaç yılımızı aldı, 16 Nisan dersini daha hızlı geçebileceğimize dair emareler ise, zuhur etti.

16 Nisan sandık ittifakında, iktidar blokundan oy kaymaları ile birlikte -Gezi’den farklı olarak- temsil edilmemiş herhangi bir altkimlik kalmadı. Kimi hayli güçlü, kimi daha zayıf bayrak gösterse de, her kesimden birileri var aramızda. Kimisi ana gövdesi ve ana akım örgütleri ile burda, ve biraz da ikiye katlanmanın şaşkınlığı içinde. Diğeri, hasarlı fireli de olsa sağ salim bu düze çıkabilmiş olduğuna memnun, burayı bir toparlanma pozisyonu olarak görüyor. Bir başka kesim bildiği siyasetin tıkandığı noktadan çıkış ararken yarı örgütlü refleksle katıldı kervana. Mantıksız seçim barajının marjinalliğe itelediği irili ufaklı, her görüşten eğilimler  referendumu safları sıklaştırma fırsatı bilmiş, tam kadro hazırlar. Bir kısım ise, bireysel ve vicdani bir kararla burda. Arkasında örgütlü bir siyaseti yok. Tersine riskini alarak alıştığı kırk yıllık siyasal yuvasını terketmiş, biraz da sudan çıkmış balık misali, sahipsiz kalakalmanın tedirginliğini içinde, yeni etrafına şaşkın ve öksüz bakışlar atıyor.

Farklı halet-i ruhiyelerle burdayız. Kimimiz korkularımız ile sığınarak geldik, kimimiz direniş ruhu ile, kimimiz meraktan, kimimiz için son çıkışı, kimimiz için ise gerçek bir umudu temsil etti bu zemin. Şu an hüzünlü, aldatılmış, yenik, ya da buna da şükürcü, gururlu, … olabiliriz. Ortak yönümüz, herbirimiz farklı gerekçelerle de olsa bir akşam önce tedirgin birer azınlığın mensubu idik. 16 Nisan’da kendimizi toplumun bir yarısı olarak bulduk, tedirginliklerimizden arınıp kendimize geldik. Artık azınlık değiliz.

Kendiliğinden sandık ittifakımızın bir anlamı olacak ise, yeni bir toplum için oyun kuruculuğu olurdu; farklılıklarımız ile hepbirlikte yaşama iradesini bu zeminden hareketle cisimlendirmek. Bu iradeyi gösteren bir toplumun gelecekte nasıl işleyeceğine dair ortak kurallara, demokratik bir anayasaya ihtiyacı olacaktır: Bizler ortak evin kurallarını -hayli didişsek de- birlikte yazma çizgisinde anlaşabilecek olanlarız, Hayır!ımızla buna niyet etmiş olduk. 16 Nisanın yazdığı kadük olacaktır, çok sürmez: Yeni bir anayasayı aşağıdan yukarıya yazacak dinamik ise bu zeminde vücut bulabilir. 7 Haziran sonrası tıkaçlanan süreci kaldığı yerden ilerletecek bir cevherimiz var, ve bu kendiliğinden ittifakın içinde gizli…bulup çıkartabilecek, yeni bir Biz’e doğru evrilebilecek miyiz?

Bu mümkün, ve niyetimiz bu aşamaya evrilebilirse tarihsel bir misyonu taşımış olacağız. İrademizi asgaride müşterekleştirmeyi becerebilirsek, ilk sivil anayasa sürecine damga vurabilir, Türkiye’yi demokratik bir ülke olarak inşa görevini üstlenebiliriz. Sandık İttifakının kurucu bir akıma dönüşmesi için başlangıç derslerini geçmesi, rüştünü ispat etmesi gerekir: Gelecekte nasıl bir Türkiye istiyorsak, burası da aynen öyle bir yer olmalı. Ülkeyi 16 Nisan’a getiren siyasal yöntemle işimiz olamaz. Orda bir anayasa dayatıldı, bizimkini müzakere edeceğiz. Çok zorlansak da -ki öyle olacak- yola müzakere ile devam edeceğiz. Dayatılan anayasa hepimizi kapsamıyor, bunu dert edinmiyor bile. Bizler, soyunursak eğer bu işe, hiçbirimizi dıştalamayacak bir anayasayı hayata geçirmek için titizlenmeliyiz..

Bastığı mühürle ortaklaşmış bir tür yarım-milletiz şimdilik; bu süreçte kendi içimizdeki eşitsiz güç dengelerini veri almayıp, aramızdaki yarı-örgütsüzleri, tam-temsiliyetsizleri de dikkate alan bir incelikle davranabilecek miyiz ? Geçmişte bizim adımıza davranmış vasilerin ‘ötekiler’e reva gördüğü muameleden farklısını geliştirebilicek miyiz ? Bugün yeni egemenlerin kendileri dışındaki herkese reva gördüğü muameleden farklısını ? İki yüzyılık siyasi kan davasına dönüşerek kangren olmuş bir meseleye ortak geniş ufku görecek zaviyeden bakabilecek miyiz ? Herbirimizin kendi politikalarımız, kuşkusuz çok önemli, ama bir de ortaklığı kurmanın politikası var. Oyunun kurallarını belirlemenin politikası. Zahmet ve gayret edip edip buna da bir bakacak mıyız ? Becerirsek, hayrımız bizlerden fazlasına, hepimize dokunacak. Nereden baksak bu ülke, hepimizin.

Orhan Esen

(Bu yazının basılı kopyasına aylık Birikim Dergisi, 337 nolu Mayıs 2017 sayısından erişilebilir)

 

 

Kedi-Siz Bukowski

Geçtiğimiz hafta Yeşil Gazete’ de epey bir zaman sürmesini umduğum bir dizi röportaj [Kedi-Siz]’in ilk bölümü yayımlandı. Yaklaşık beş- altı seneden beri yaşadığı evi kedilerle paylaşan bir Yeşil Gazete okuyucusu olarak gazetenin bu dizi röportajla önemli bir eksiğini giderdiğini düşünüyorum. Röportajın ilk bölümü editörün aşağıdaki cümleleriyle başlıyordu.

“Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.”

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.”

Ben artık arada bir kedileri de yazmak istiyorum. Ama daha çok sokak kedilerini. Küçükçekmece Gölü’ ne doğru akan Sazlıdere’ nin kenarında, uzun yıllardan beri onlarca sokak kedisiyle evini paylaşan Mukaddes Hanım ile en kısa zamanda bir röportaj yapmayı düşünüyorum.

Daha önce Bukowski’ nin “az bilip, çok şey öğreten” kedilerini yazsam mı diye düşünüyordum ama kısmet bugüne imiş. Tolga Öztorun’ un röportajları bana da ilham verdi diyebilirim. Sağ olasın Tolga.

Kediler, Charles Bukowski, Çeviren: Avi Pardo, Parantez Yayıncılık, 110 s.

Bukowski’ yi önce kadınlar için yazdıklarıyla tanımıştım. Sonra evini paylaştığı sokak kedilerine ithaf ettiği sözleri- şiirleriyle de tanıdım. 2016’ da Türkçe olarak yayımlanan “Kediler” kitabı Bukowski’ nin kedilerini veya kedilerin Bukowski’ sini merak edenler için güzel bir kaynak. Hele evinizi bir kediyle paylaşıyorsanız bu kitabı muhakkak edinin derim. Kitap şairin onlara ve onların algısıyla kendisine yaptığı göndermelerle, şiirlerle dolu bir sokak kedileri güzellemesi.

Kitapta ‘şirin’ kedi tasvirleri aramayın ama, bulamazsınız. Belki bir- iki tane. O kadar. Onun kedileri sokak kadar gerçekler. Evdeki varlıkları bir biblo, stres topu veya insan merkezli ne kadar tanım varsa, o tanımlara pek de uymuyor. Şair de bunları bilerek, isteyerek kabul ediyor onları. Belki de hayatta hüküm süren insani aptallıklara onlar sayesinde daha rahat göğüs gerebiliyor. Bilemiyorum…

Şair, Beş Kedi şiirinde ev arkadaşlarını anlatıyor: 1. Kedi: yaşlı nine, sivri dişli, çok şey gördü, Rus Devrimi’ ni ya da diğer devrimleri umursamaz; onun için Lauren Bacall kanepeye uzanmışken piyano çalan Harry Truman’ ın bir önemi yok; o sert çünkü, bazen hayatta kalmak için sert olmak gerekir// 2. Kedi: yavan bir tip, diğer dört kediyle iyi geçinir ve geceleyin bacağımın üstünde uyumayı sever, sırtımın üstünde yatmışsam sol bacak, yüzükoyun yatmışsam sağ bacak ve Johnny Carson’ u duymuşluğu var ve belki onu görmüştür de fakat hiçbir zaman ona gülmez benim gibi// 3. Kedi: soytarı, kocaoğlan, iri gözler, taba ve beyaz, kedi hastanesinin gözdesi, onu gülünç buluyorlar fakat geceleri dışarı çıktığında karanlıktan korkunç çığlıkların yükselmesi çok sürmez. Komşulardan birinin kedisini öldürdü, bir diğerini sakatladı. Ağzında tüy topaklarıyla, sayısız sıyrıkla, pıhtılaşmış kanla, şişliklerle, yırtık kuyrukla, yırtık patiyle döner, bir keresinde bacağı kırıldı, sürekli hastaneye döner, bandajı eksik olmaz, kırmızı ve beyaz bandajlar, onları parçalar, ağzına antibiyotik hapları tıkıştırır ve geceleyin içeride tutmaya çalışırız. Hiç Schopenhauer okumuşluğu yok ama okusaydı çok severdi. //4. Kedi: 2. Ve 3. Kedilerin annesi ve 2. Kedi dışında bütün kediler onu kovalarlar. 5. Kedi de kovalar ama size 5. Kediden söz etmedim henüz, okumaya devam edin. Her neyse, bizden en çok sevgiyi 4. Kedi görür, varlığı o denli lanetlidir ki, sürekli gizlenir ve acı veren yaralarını yalar. Okuyabilseydi tercihi Bronte kardeşler olurdu herhalde// 5. Kedi: bir gün kapıya geldi, kapkara, mükemmel bir hayvan, her hareketi uzayı sürtünmesiz yarar, o bir Leopar, o sarı gözleriyle sana bakar ve, ya öldürürsün ya da öldürülürsün, der, asırlık bir kedi, diğer kediler ondan uzak dururlar, büyük savaşçı 3. Kedi dahil sebebi GÖZLER, o GÖZLERLE baş edemezler. Asla evcilleşmeyecek. Yine de onu kucağımıza alır severiz, sonra yere bırakırız, bir süre mırlayıp bizi takip eder; onu öldürmediğimiz için bize teşekkür eder. Charles Manson’ un ödünü patlatırdı ve ılımlı anlarından birinde okuyacak bir şey seçmek zorunda kalsa Celine’ i seçerdi muhtemelen. // Her neyse, bütün bu tuhaf yaşam parçaları bize sonsuza dek ne kadar yalnız olduğumuzu fakat yine de o kadar yalnız olmadığımızı hatırlatırlar. // Bununla birlikte, bütün o ton balığı konserveleri için ikide birde süpermarkete gidiyoruz// Orada da bütün kasiyerler birbirilerinden farklı.

Bukowski bir röportajında “Beni kedilerime sorun” demiş, başka da bir şey dememiş. Röportajcı da bu cümleyi kedi fotoğrafları ile bezemiş ve röportaj o haliyle yayımlanmış!

Kedilerin en özgür olduğu evlerden birisi de onun eviydi sanıyorum. Bir Okur şiirinde, özgün şiirlerinin üzerine sıçan kedisine şöyle seslenmiş şair: Kedim arşivime sıçtı. / Golden State Sunkist portakal sandığımın üstüne çıktı ve şiirlerimin üstüne sıçtı, üniversite arşivleri için ayırdığım özgün şiirlerimin üstüne/ bitirdi beni tek kulaklı şişman kara eleştirmen.

Kitabın bir yerinde “Hayvanlar, insana esin verir. Yalan söylemeyi bilmezler. Doğal güçler gibidirler. Televizyon beni beş dakikada hasta eder fakat bir hayvanı saatlerce seyredebilir, zarafetten ve görkemden başka bir şey görmem, olması gerektiği gibi hayat.” diyen Bukowski kapıya gelen ne kadar sokak kedisi varsa onunla evini hemen paylaşmaya, evde onlara dilediği kadar özgür hareket edebileceği bir yer açmaya hazır bir adam. Kaçımızın bunu yapmaya cesareti var?

Çok sayıda köpeğim oldu ama bir köpekle aynı evde yaşayamam. Köpekler sevgilerini hemen belli ederler. Ne kadar samimidirler, anlamak pek de kolay değil. Kediler öyle değil ama. Bir kedi sadece KENDİ’ dir. Eğer sabırlıysanız gün gelir sevgisini öyle bir hissettirir ki. Şu an birlikte yaşadığım Pamuk’ la 3. Yılın sonlarına doğru birbirimize olan dostluğumuza, sevgimize güvenimiz tam. Muhteşem bir kedi o, gerçek bir kişilik.

 

Ercüment Gürçay

Avrupa’nın kömüre vedası beklenenden de hızlı olacak: Güle güle kömür!

Dünyanın önemli ekonomi gazetelerinden Bloomberg’de Avrupa’nın enerji görünümü hakkında detaylı bir analiz yayınlandı. Analize göre, Avrupa gelecek on yıl içinde kömürü tamamen terk etmiş olabilir.

Güneş ve rüzgar gibi yenilebilir enerji kaynaklarının maliyetlerinin düşmesiyle, enerjide dönüşüm Avrupa’da beklenenden hızlı ilerliyor. 2017 yılında ilk defa Batı Avrupa’da güneş kurulu gücünün kömürlü termik santralleri geçmesi bekleniyor.

Birleşik Krallık, Fransa, Portekiz, Avusturya ve Finlandiya gibi ülkeler elektrik üretiminde kömür kullanılmasını sonlandıracak politikalarla kömürü aşamalı olarak terk ediyor. Avrupa dışında ise, yeşil enerjiyle daha düşük maliyete elektrik üretildiği ve daha fazla istihdam yaratıldığı için, fosil yakıt endüstrisi ölüm kalım savaşı veriyor.

S&P Global Inc’e göre, kömürlü termik santrallerinin devre dışı bırakılma hızı göz önüne alındığında, bu yıl Batı Avrupa’da güneş enerjisi kurulu gücünün ilk defa kömürü geçeceği anlamına geliyor.

Güle Güle Kömür
Avrupa ülkeleri kömürlü termik santrallerini devre dışı bırakıyor
(Açık Kırmızı: Birleşik Britanya. Mavi: Portekiz. Turuncu: Fransa. Mavi: Finlandiya. Koyu Kırmızı: Avusturya.)

Bloomberg New Energy Finance’ye göre ise Avrupa’da artık yeni bir rüzgar santralı tarlası ya da güneş santralı projesi kurmak, yeni bir kömürlü termik santral kurmaktan daha ucuz ve verimli. BNEF analisti Jonas Rooze’ye göre ise 2030 yılında yeni bir rüzgar santralı tarlası kurmak eski bir kömürlü termik santralı devrede tutmaktan daha ucuz olacak, 2036 yılında ise aynı şey güneş enerji santralları için de geçerli olacak.

Düşük maliyetli rüzgar ve güneş enerjisinin yarattığı rekabet, Avrupa kıtasında Drax Group Plc, Steag GmbH ve Uniper SE gibi şirketlerin kömürlü termik santrallarını rekor hızda kapatmalarına yol açıyor.

Almanya hükümetinin güneş ve rüzgar enerjisini destekleyen Energiewende politikası ülkede yenilenebilir enerji fazlası olmasına ve elektrik fiyatlarının düşmesine yol açtı. Birkaç hafta öncesine kadar 4,5 milyon konuta 2,2 Gigawatt elektrik sağlayan Almanya’nın Voerde kentinde Steag şirketine ait Avrupa’nın en büyük kömürlü termik santralı, yarım asır sonra kapatıldı. Steag Yönetim Kurulu Başkanı Joachim Rumstadt santralı kapatma nedenini, “en iyi kömür yakma teknolojisine” sahip olmalarına rağmen, hükümetin politikasının artık kâr etmelerine olanak bırakmaması olarak açıkladı. Almanya’da 13 milyon eve enerji sağlayan, toplam 6,6 Gigawatt kurulu güçte 27 eski kömür ve doğal gaz termik santral şirketi kapatma onayı almayı bekliyor.

Kömürlü termik Santalleri Kapatmak Daha Ucuz
Yeni Yenilenebilirlerin ve Kömürlü Termik Santralları Devre İçinde Tutmanın Seviyelendirilmiş Maliyet Karşılaştırması
(Beyaz: Rüzgar. Mavi: Güneş. Pembe: Kömür)

2016 yılında Avrupa’da kapatılan 10 Gigawatt’lık kömürlü termik santral kurulu gücünün yaklaşık yarısı İngiltere’de, Birleşik Krallık hükümetinin karbon fiyatını iki misli arttırmasının ardından, kapatıldı. Hükümet kaynaklarına göre, Britanya’nın enerji üretiminden kaynaklanan sera gazı emisyonları yaklaşık beşte bir oranında düştü. Adının açıklanmasını istemeyen bir hükümet yetkilisi ise, Bloomberg’e hükümetin 2017 yılın üçüncü çeyreğinden önce, 2025 yılı itibarıyla kömür kullanımı sonlandıracağını ilan etmeyi planladığını belirtti.

Fransa’da Engie SA 2018 sonu itibarıyla kömürü terk etme planının bir parçası olarak geçtiğimiz yıl toplam 15 Gigawatt’lık kömürlü termik santral kurulu gücünün yarısından fazlasını sattığını ya da kapattığını açıkladı. Electricite de France SA ise kömür ticaretinden çıktığını açıkladı.

Temiz Enerji Kömürü Geçti
Batı Avrupa’da rüzgar ve güneş kurulu gücü ve kömür kurulu gücü karşılaştırması
(Beyaz: Kömür ve Linyit. Mavi: Rüzgar. Pembe: Güneş)

Danimarka’nın en büyük elektrik üreticisi Dong Energy A/S ise bu yıl yaptığı açıklamada, mevcut elektrik üretiminin %46’sını karşılayan kömürü 2023 yılına kadar terk edeceğini söyledi.

Aralık 2013’te yenilenebilir enerjideki büyümeyi kömürlü termik santrallarıyla ele ele devam ediyor diye tanımlayan Eurelectric (Avrupa Elektrik Sanayi Birliği) ise, dört yıl sonra bu ay 2020’den sonra yeni kömürlü termik santrallara yatırım yapmayacağını açıkladı.

 

(Bloomberg350.org)

[Eşyaların Hikayesi] Hayatta bir eşyaya bağlanacaksam ben bu dala bağlanayım

1 Aralık 2014 – 1 Aralık 2015 arasında 1 yıl süre ile gıda/ilaç gibi temel ihtiyaçları ve sayısı 5’i bulan istisnalar dışında hiçbir şey satın almama üzerine yaşadığı deneyimi ALMADIM blogundan paylaşan Selma Hekim ile gönüllü bir anlaşma yaptık.

Selma Hekim’in gönüllü sadelik deneyimini paylaştığı “ALMADIM” blogundaki ilk yazının ilk paragrafı

Anlaşmamız da şu; Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki [ha-ki]’de evindeki ve elindeki ‘şey’leri [Eşyaların Hikayesi] yazı dizisi üzerinden okurlarımız ile paylaşacak. “Satın almadan edindiğimiz, hayatımıza kattığımız şeylerin bir öyküsü, ardında bıraktığı bir hatırası var” diyor Hekim. Biz de sözü ona bırakıyoruz.

***

5 – Hayatta bir eşyaya bağlanacaksam ben bu dala bağlanayım

Dala karşı duramıyorum. Kıyıda köşede formu biraz güzel bir dal görsem hemen almak istiyorum. Bir tek dal da değil; taş, kozalak, deniz kabuğu bazen yaprak ama en fazla dal. Bazen yürürken beğendiğim bir dalı elime alıp yolun sonuna kadar taşıyıp bırakıyorum, bazen otururken dış kabuğunu soyup  kendimi oyalıyorum, eğer deniz kenarındaysam denizin aşındırdığı dal parçalarını topluyorum, sonra onları boyayıp adam yapıyorum. Topladığım bazı dalları  da birgün bir şey yaparım  diye saklıyorum.

Burgazada’dan getirdiğim bir dal var mesela, duvara çaktığım iki çivinin üstüne oturttum, üzerine de küçük çiviler çaktım. Şimdi evdeki 2. önemli dal olarak kolye askısı görevi yapıyor.

Evdeki 1. önemli dal’ın hikayesine  gelirsek 15 yıl geriye Gümüşlükteki Tavşan Adası’na dönmemiz lazım. O yıl Sema’yla Gümüşlük’e  Duygu’yu ziyarete gitmiştik. Tatilimizin son günü Tavşan Ada’sında yürüyüşe çıktık. Bodur bir bitkinin kurumuş o dalını ilk gördüğüm anı hatırlamıyorum ama  şimdi düşününce görür görmez vurulmuş  olduğumu farzediyorum.

Dalı aldıktan sonra elimde dal minik bir patikadan yürümeye devam etmiştik. Deniz sağda devam ediyordu, patika gitgide yukarı tırmanırken yamaç da dikleşti ve sonra bir an fark ettik ki ne olmuşsa olmuş denize doğru bayağı dikleşen bir noktaya gelmişiz ve  patika da kaybolmuş. Ben bunu fark eder etmez bir paniğe kapıldım sanki o yamaçtan kayıp uçurumdan denize düşecekmişim gibi geldi, sonum geldi korkusuyla kendimi yere attım. Yerde bir süre bekledikten sonra sürüne sürüne düz bir alana çıkmaya çalıştım, aşağıda denizden gezi tekneleri Türk pop müziği eşliğinde geçerken ben bir taraftan titreyip ecel terleri döküyordum ama diğer taraftan da elimdeki dalı sıkı sıkı tutmaya devam ediyordum.  Be kadın yuvarlanıp denize düşsen elinde dalla düşeceksin. Neyse ki düşmedim, sonuçta bir düzlüğe ulaştık. Sema da benim kadar panik olmuş muydu hatırlamıyorum ama elimden dalı bırakmadım diye dalga geçtiğini hatırlıyorum. Olayın sonrasında Tavşan adası sınırlarını henüz terk etmeden dal elimde bir fotoğrafımı çekmişti. O fotoğraf bende yok şimdi, Sema’da var mı acaba sorayım.

Ben o dalı otobüsün baş üstü bagajında Bodrum’dan İstanbul’a taşıdım, sonra cilalayıp Boyova apartmanındaki evimizin duvarına astım. O evden sonra 3 ev değiştirdim, dal da benimle geldi, taşınmalarda ucundaki bazı  minik dallar kırıldı.

Bazen duvara astım bazen bir rafa koydum. Dönem dönem ucuna süsler bağlamışlığım da oldu yeni yıl ağacı hesabı. Şimdi evin salonunda asılı durur kendisi. Hayatta bir eşyaya bağlanacaksam ben bu dala bağlanayım değil mi?

Bu arada dal yazmaktan dal kelimesine yabancılaştım şu an.

 

Selma Hekim

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Babam Amazon Ormanları’nda

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Babam Amazon Ormanları’nda

Babam Amazon Ormanları’nda Gusti’nin yazıp Anne Decis’in resimlediği, Düşün Yayınevi’nden çıkan bir resimli çocuk kitabı. Kitabı özel kılan şeylerden biri konusu, diğeri ise içinde kır çiçekleri ve ağaç tohumları gömülü bir kart bulunması. Sürdürülebilirlik kavramını pek çok yönden ele alan kitap aynı zamanda çocuklara tohum filizlendirme deneyimi yaşatıyor.

Öyküde küçük Theo, babasının Amazon Ormanları’na yaptığı yolculuğu ve bu yolculuk sırasında edindiği ilginç anıları anlatıyor. Babasının bu sıra dışı anıları, her şehirli çocuğun ilgisini çekecek türden anılar. Çocuklar öyküyü okurken yaban hayata yönelik birçok ilginç bilgi de ediniyor. Örneğin bir tarantulanın tabak boyu kadar büyüyebildiği ya da Amazon Ormanları’nda yaşayan yerlilerin en sevdiği yemeğin ‘tucus’ adında bir solucan yemeği olduğu gibi.

Kitabın diğer güzel yanı, içerdiği hiçbir mesajı didaktik şekilde vermiyor olması. Bana göre bir çocuk kitabını en başarılı kılan şeylerden biri de bu. Mesaj ne kadar hissettirilmeden veriliyorsa o kadar etkili oluyor. Elbette bir de mizah unsuru var. Kitap bu iki ögeyi çok güzel birleştirmiş görünüyor.

“Gelelim yemeklere… Şaşırtıcı. Babam yemek konusunda oldukça seçicidir. Fakat bana oradayken tabağına konan her şeyi yediğini söyledi, balık bile! Babam ormandaki insanların, buzdolapları olmadığı için balığı duman kullanarak tütsülediklerini, bu sayede balığın tazeliğini koruduğunu söyledi. 

Bunu arkadaşlarımla denedik. Bir gümüş balığını pencereye bıraktık. Böylece yoldan geçen arabalar egzoz dumanlarıyla balığı tütsüleyebileceklerdi. Birkaç gün sonra, balık o kadar kötü kokuyordu ki, kedi bile onu yemek istemedi.” 

Gusti hikayeyi öyle bir kurgulanmış ki, kitabın her sayfasında doğaya ve sürdürülebilirliğe yönelik başka bir konuya değiniyor. Yerlilerin beslenme şeklinden yemek israfına, ineklerin ağaçlara verdiği zarardan avlanmaya dek birçok farklı konu hikayede eğlenceli bir şekilde anlatılıyor. Kitabın her sayfasından başka bir etkinlik oluşturulabilir ve her konu ayrı ayrı ele alınarak evde ya da sınıfta işlenebilir.

Benim en sevdiğim sayfa ise ruhlarla ilgili olan sayfa oldu. Ölüm gibi çocuk kitaplarında çok tercih edilmeyen bir konuya değinen yazar ölümü trajik bir son değil, bir dönüşüm olarak ele alıyor ve bu yolla doğanın döngüsünü vurguluyor. Küçük Theo da ormanın ruhlarıyla tanışmaya ve onlara çikolata ve bisküvi ikram etmeye can atıyor!

Kitabın çizimleri metinle uyuşan, sade ve eğlenceli tarzda çizimler. Arada gerçek resimlere de yer verilmiş, metinler ise dinamik bir şekilde sayfaya yerleştirilmiş. Kitabın en arkasında yazarın Amazon Ormanları’na olan seyahatiyle ilgili bir not bulunuyor.

Babam Amazon Ormanları’nda; birçok yönden tavsiye edebileceğim, çocukların ve büyüklerin keyifle okuyacağını düşündüğüm bir ‘yeşil kitap’. Hikayenin sıra dışılığı, gerçekten yaşanmış deneyimlere dayanıyor olması, içerdiği mizah, keyifli çizimleri, yanındaki tohum kartı ve yazarın notuyla oldukça nitelikli bir çocuk kitabı olduğunu söyleyebilirim. Amazon Ormanları’na doğru eğlenceli bir yolculuğa çıkmak isteyenleri bu tarafa alalım…

 

Gonca Mine Çelik

[Kuşlar, Orman ve Ben] İtiraf ediyorum, aslında ben kuş değil kuşçu gözlemcisiyim

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

19 – İtiraf ediyorum, aslında ben kuş değil kuşçu gözlemcisiyim

Geçen bir arkadaşımla konuşuyorduk. Çamtepe’nin avlusunda, gün batımının sessizliğinde oturmuş ona tatlı tatlı kuşçuları anlatıyordum. Genel kuşçu davranışından, tanıdığım, ortak tanıdıklarımız ve benim anlatmamdan tanıdıkları üzerinden. Serde anlatıcılık var, konuş dur.

Tek tek anlatınca bir güzel gözüktü gözüme başımdan geçenler. Hani tanıklık diyoruz ya, güzel bir tanıklık olmuş dedim, selam ettim geçen zamana.

Ağaçlar nokta netten konuşuyorduk önce. Nasıl başladı, nasıl devam etti. “Bayağı bir bilgi de birikti” orada dedik. Meraklı insanların herhangi bir legal uzmanlık kaydı olmadan sadece tutku ile bir konuya bağlı olmaları nedeniyle oluşan herşeye de bir selam ettik. Çamtepe’nin avlusunda.

Sonra dedim “Kuşçuların da kocaman bir veri tabanı var. Kuş kayıtlarının olduğu”. Orada herkes gözlediği kuşları ekliyor, bilimsel bir veri birikiyor. Kullanılabilen. Birkaç kişi var, enteresan kayıtları inceleyen, sorgulayan.

İtiraf ediyorum. Aslında ben bir kuş gözlemcisi değilim. Kızılcahamam ormanlarında gözlediğim ve beni hiç umursamayan o büyük baştankarayı gözlediğimden bu yana değilim. Ben bir kuşçu gözlemcisiyim. Tanıklığım bu noktadandır.

Baştankara

İnsan, “bir tür” olarak ilgi alanımda. Gözüm üzerinde. Kendim üzerinden. Yaptığı ettiği ile yakından ilgiliyim. Doğaya yaptıkları, türdaşlarına yaptıkları, kendine yaptıkları ekseninde. Her düzlemde.

Ya kendi öykümdeki insanlar. Onlardan öğrendiklerim. Şu hikayelerin tatlılığına bakar mısınız?

Sancar’ın Sabine Martısı

Sancar Barış. Türkiye’deki ikinci kuşak kuş gözlemcilerinden. O vakitler bir elin parmağını geçmeyecek sayıda insan varmış kuşlarla ilgilenen. İstanbul’un o zengin çeşitliliği ve derin kültürü ile kuşçuluğa merak salmış bir hekimdir kendisi. Gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla büyük oranda kuş ve doğa kitaplarıyla bezeli, sigorta güvencesi altında bir kütüphanesi vardır. Türkiye’de yapılan ilk bilimsel kuş çalışmalarında bizzat çalışmış, ornitoloji üzerine araştırmalar yapan bir merkez kurulması için var gücüyle çaba sarf etmiş birinden bahsediyoruz. Sayesinde pek çok genç insan kuş gözlemcisi olmuş, aralarından bu konuda bilimsel çalışmalar yapanlar çıkmıştır ve bana göre Türkiye’nin belki de en güzel (diğerleri alınmasınlar) sulakalanı olan Kızılırmak Deltası’nda uluslararası bir halkalama istasyonunun kurulmasına ön ayak olmuş bir şahsiyettir.

Gernant Magnin ve Sancar Barış dağ taş dolaşırken. (Foto: Gernant Magnin arşivi)

Bir vakitler, Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde (DHKD) Türkiye’deki kuşçuluğu nasıl geliştiririz konularına kafa yorarken, yaptığımız toplantılardan birine katılmak üzere İstanbul’a gelmişti. Toplantının ardından akşamüstü bir saatte DHKD ofisinden ayrılırken günün geri kalan zamanını geçirmek için yaptığı planı açıkladı, bu bir çeşit davetti.  “Arkadaşlar, ben şimdi Sarayburnu’nda bir çay bahçesine oturacağım ve salebimi yudumlarken az sonra önümden geçecek olan Sabine Martısı’nı bekleyeceğim” . Yıl 1999 olabilir. O gün güneşi Sarayburnu’ndaki o çay bahçesinde bitirdik. Sabine martısı geçmedi. Saleplerimizi içtik, dağıldık.

Sabine Martısı, Türkçe adıyla Çatal Kuyruklu Martı, normal şartlar altında Grönland’da yaşayan ve nadir olarak da en fazla Hollanda’da görülebilen bir kuş. Türkiye’de olma ihtimali imkansıza yakın bir tür anlayacağınız. Peki Sancar bu imkansızı neden istiyordu?

Serde kertikçilik var da ondan. Bu kuşçular arasında bir alt grup vardır ki; kertikçiler (İngilizcesi twitcher) olarak bilinirler ve nadir kuşların peşinde koşarlar, olmadık yerlerde o imkansızı ararlar, gördükleri kuş listesine kuş türü eklemeye çalışırlar. Kuşlar hakkında kıtalar ötesi bir bilgi hazinesidirler.  Anadolu coğrafyası da bu konuda oldukça eli açıktır. Türlü çeşit kuşlar bu coğrafyayı geçit olarak kullanır, kendi ortamları ekstrem koşullara girdiğinde buralara kadar gelirler, on yılda yirmi yılda bir gelirler. Artık kuşçular onları yakalarlarsa ne ala. Görün o zaman siz temaşayı.

Öte taraftan uuzun yıllardır ortalıkta bilindik yerlerde görünmeyen kuşlar da vardır. Sakallı Akbaba mesela. Eskiden İstanbul Boğazı’ndan göç eden sakallı akbaba sürüleri varken artık görmek için neler çekiyorduk bir bilseniz.

Güven’in sakallı akbabası

Yıl 2000. Mevsimlerden bahardı yanılmıyorsam. Mart ayı bile olabilir. DHKD içinde Biyolojik Çeşitlilik Departmanı olarak Türkiye’nin Biyolojik Çeşitlilik Atlası projesi için çeşitli rotalara yolculuklar yapıyorduk. Uzun süredir gidilmemiş, kuş varlığı açısından keşfedilmemiş yerlere. Güven (Eken), Bahtiyar (Kurt) ve bendeniz Doğu Anadolu’ya giderken bulduk kendimizi. İstanbul’dan çıkıp doğuya vardık, yollarda kona göçe. Ardahan, Erzurum, Erzincan, Bingöl, Bitlis, Van derken ovalar,  ırmak vadileri, yüzen adalar gibi pek çok yere girip çıktık. Bunlardan birinde vadilerde dolanırken etrafa bakıyoruz ne var ne yok diye. Bahtiyar’la ben olanı kabullenmek derdinde, Güven ise sakallı akbaba peşinde idi. Baktığı her yönde uzun süredir görülmemiş bu nadir hayvanı görmeyi arzuluyor, bir yandan da bize kızıyordu: “biraz inansanız göreceğimize, şurada, az sonra bulacağız onları”… Bahtiyar her zaman hayran olduğum rasyonelliği ile “evet, evet” diyor, ben de kuşçu gözlemciliğimle her şeye razı olduğumu belli ediyordum zaten.

Yıl 2005. Atlas Dergisi’ne İstanbul’un Biyoçeşitliliği yazısını yazıyorum. Ali İhsan Gökçen’le İstanbul mücavir alanı kazan biz kepçe misali geziyoruz. Allah sizi inandırsın bugünlerde Formula 1 yarışlarının yapıldığı yerler o zamanlar hep fundalıktı, dutluktu!

O araştırma sırasında St. Joseph Lisesi ve Robert Kolej’in doldurulmuş hayvan koleksiyonlarına girdik çıktık (o iki koleksiyon artık birleştirildi, sanırım St. Joseph Lisesi’nde bir yerde sergileniyor). 60 lı yıllardaki kayırlardan ve koleksiyonlardaki tahnit edilmiş hayvanlardan anlıyoruz ki o zamanlar Sakallı Akbaba’lar Boğaz’daki göçe katılırlarmış.

Kerem’in kitap oyunu

Üçüncü kuşak kuş gözlemcilerinden Kerem Ali Boyla’nın sergilediği hünerler hem görsel hem de ses hafızası bakımından hep çok etkileyici olmuştur. Öyle ki Kerem, (daha pekçok sayabileceğimiz özelliğinin yanında) ellerimizden düşürmediğimiz o kuş kitabını ezbere biliyordu. Kuşlar hangi sırayla dizilmiş, bir kuşun kaç farklı tipi olabilirmiş, hangisinin kanadı hangi tüyü ile farklıdır, hangi kuş hangi ortamda kaç çeşit halde görülebilir gibisinden bilgileri hemen her kuşçu belli bir oranda bilir. Kerem’in bilişi gerçekten farklıydı. Bu merakı ve yeteneğini ortaya çıkaran Alman Lisesi’ndeki öğretmenini tanımadan sevmişizdir her zaman. O dönemden sınıf arkadaşlarının her biri de iyi birer kuşçu idiler. Bazıları ciddi ciddi doğa konusunda çalışan bilim insanları, hatta aktivistler oldular. Çağan Şekercioğlu en tanınanlardan örneğin.

Kerem’in bu hangi sayfada hangi kuş var oyunu bir süre sonra pek çok kişinin dikkatini çekince bir show halini aldı ister istemez. Doğal Hayatı Koruma Derneği’ne yurtdışından misafirler geldiğinde Nergis Hanım’ın (Yazgan) , “bakın bizde böyle kuşçular var” diyerekten, “hadi oğlum şu bizim akrabalara göster nasıl keman çaldığını” tadında bir takdimle Kerem’den bu fantastik gösterisini icra etmesini  istediğini hatırlıyorum.

Kerem Ali Boyla (Foto: Gernant Magnin Arşivi)

Her an herşeye hazır haliyle Kerem oyuna başlayıvermişti. Oyunun iki tarafı var elbette. Katılımcı bir gösteri bu. Malum kitabı elinize alırsınız. Rastgele bir sayfasını açarsınız, o sayfadaki kuşun adını söylersiniz ve Kerem de sayfa numarasını söyler. Ya da bir kuş ismi sorar, sayfa numarası söylemesini istersiniz, söyleyiverir. Ya da kendisinden isterseniz hangi kuşun hangi sayfada olduğunu söylemesini. Sonuçlarda sapma olduğunu hiç görmedim.

Kerem şu sıralar Türkiye’deki kuş gözlemlerinin işlendiği ve analiz edildiği Türkiye Kuş Atlası’nı yapmakla meşgul.

Velhasıl bunları niye anlattım şimdi?

Çamtepe’nin avlusunda muhabbet ettiğim arkadaşım: “Güneşin bunları yazmalısın” demişti. Ben de eve gelip yazdım. Durum budur.

Devam edecek…

 

Güneşin Aydemir

[Kedi-Siz] Jehan Barbur: Norma Jean, evimizin halası gibi

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Bu hafta iki yüz yaşına gelsem de bir tek şarkısından bile sıkılmadan dinleyebileceğim, sesi benim için şifa bir “sarı” kadın konuğum… Yüzlerce konu aklımda uçuşuyor. Az sonra ona kedileri soracağım, yine fazlası ile heyecanlıyım…

Çünkü o Jehan Barbur.

***

2 – Jehan Barbur: Norma Jean, evimizin halası gibi

Tolga Öztorun: Oturmuş soruları hazırlarken, Norma Jean’i düşünüyorum. Neden kuyruğu yok, neden adı Norma Jean? Marlin Monroe’den mi geliyor? Geçmişte heavy metalci olamazsınız değil mi? Kesin Marlin’den geliyor olmalı. Mesela evde siz söylerken o hep dinliyor. Ne şans. Nasıl bir karakter Normiş? Hikâyesi nedir?

Jehan Barbur: Norma Jean bir siyam kedisi olduğu için kuyruğu doğuştan kırık. Çoğu ya şaşı oluyor ya da kırık kuyruklu… Alımlı, cilveli ve afet-i devran bir hanımefendi olsun istedim. Tabii ki Monroe’nun gerçek adı olan Norma Jean’i seçtim böylece.

Geçmişte hiç metal müzik dinlemedim. Şimdiyse sevgilimle bir şekilde o açığı kapatmaya, metal müzikten bir şeyler anlamaya çalışıyorum ama biraz geç kaldım sanırım; olmuyor, olamıyor :)

Normiş ve ben birbirimize çok benziyoruz. Ona seslendiğim tonlarda bana cevap veriyor ya da benzer melodilerle benimle konuşuyor. Sakin, yalnızlığına ve evine çok düşkün, herkesle anlaşabilen, canı istediğinde sırnaşan tuhaf bir birey kendisi. İlgili bir kedi. İnsanların ruh hallerinin nabzını tutabiliyor. Sevecen… Evimizin halası gibi:) İnternette bir ilanda, kedisi yavrulamış bir bayanın ‘yuva arıyoruz’ çağrısına dönerek evlat edindim onu. Kardeşlerinin arasında en sakin ve vakur duranı oydu. 8 yıldır beraberiz ve ikimizin de doğum günü aynı gün. 12 Nisan

Tolga Öztorun: Sokak kedilerini sormak istiyorum. Tekirler, sarılar, üç renkler, siyahlar filan. Mesela Norma Jean bir ev kedisi, sokak kedisinden sayılmaz. Bodrum, İstanbul arasında mekik dokuyan genç bir seyyah hanım o. Oysa Avrupa’da bazı şehirlerde kediler yok. Kedisiz şehir olur mu?

Jehan Barbur: Ben kedilerin bir de sokak kedisi olanları olarak bir sınıfa ayrıldığına inanmıyorum. Sokakta kalmış kediler onlar. Yaşam mücadelesi verip ölmemeye, insanın gazabına uğramamaya çalışan travmaları ağır canlılar.

Kedisiz şehir olur. Olmalı da… Kediler araba altlarında ezilmeden evlat edinilmeli. İçim ağrıyor benim sokakta hayvanları görünce.

Tolga Öztorun: Peki ya gençken de yine kedici miydi Jehan? Hep siyamlar yoktu belli ki geçmişte. Mesela Sarı albümünde iki portakal renkli kediden bahsediyor,  İskenderun’da, Ankara’da güzel kedi hikâyeleri var mı?

Benim çocukluğumdan beri hep köpeğim oldu. Kedilerle tanışmam Norma’nın sayesinde. Sokaktakilere hep baktım hep sevdim onları ama kedilerin dilini bana Norma öğretti. İlk kedi hikâyem odur.

Eskiden evimin camına konardı kediler; onlarla konuşurdum. Şimdi hem köydeki kedilerim var hem de hayat arkadaşım Norma

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Jehan Barbur: Ben teşekkür ederim.

 

*** Röportaj fotoğrafları Volkan Zengin tarafından çekilmiştir. Desteklerinden dolayı teşekkür ederiz.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

[Dünyadan Kent Bahçeleri] ABD’den 6 ilham verici örnek

[Dünyadan Kent Bahçeleri] yazı dizisindeki tüm yazıları buradan okuyabilirsiniz

Kentsel tarımın, yerel ve doğal beslenmenin yanı sıra, karbon ayak izimizi düşürmenin en iyi yollarından biri olduğundan bahsetmiştik. Son dönemde Amerika’da da kentsel tarım ile ilgili ilham verici örnekler boy gösterdi.

1 Cleveland AVM

Cleveland, Ohio’da yer alan Erieview Alışveriş Merkezi’ndeki Galleria, “Gardens Under Glass” (Cam Altında Bahçeler) projesi sayesinde kent çiftliği olarak yeniden doğuyor.

Dükkanların yer aldığı iki katlı alan, senelik ısı kontrolü sistemi ile çiftliğe dönüşmek için ideal bir ortam. Ürün yetiştirmek için hidroponik sistemler yer alıyor.

Organizasyonun başkanı Vicky Poole, bu proje ile vejeteryan restoranlar, sağlıklı gıda dükkanları, bahçe ekipmanları dükkanları ve geri dönüşüm ürünlerin satıldığı dükkanlar ile Cleveland’ın ekonomik büyümesine ayak uydurabilecek bir eko-köy yaratılabileceğine inanıyor.

Projenin bir diğer hedefi ise, halkın kentsel tarımı benimsemesini sağlamak ve insanları doğal enerji kaynakları hakkında eğitmek.

2 San Francisco Otoyolu

San Francisco otoyolunda bir zamanlar araçların geçtiği bir şerit, şimdilerde Hayes Valley Farm (HVF) adlı bir kent çiftliği projesine dönüştü. Proje şu anda devam etmiyor olsa da, Amerika’daki ilham verici projeler altında yer almasını uygun buldum.

Projenin yöneticisi Chris Burley, 1989  Loma Prieta depremi sonrası kullanılmayan alanı fark etmiş ve daha sonra San Francisco valiliğini de ikna ederek 101 no’lu otoyolda bir çiftlik yaratmaya başlamış.

Hayes Valley Çiftliği, kentsel tarım odaklı bir eğitim ve araştırma projesi olarak işlemiş. Komün alanda, gönüllüler tarafından gıda yetiştiriliyormuş. Bahçe tasarımı, kompost ve permakültür kursları veriliyormuş. Burley, bir röportajında esas amaçlarının eğitim olduğuna değiniyor ve şöyle diyor, “Halka kendi gıdalarını balkonlarında, arka bahçelerinde, açık otoparklarda ve kaldırım kenarlarında dahi yetiştirebileceklerini anlatmaya çalışıyoruz.”

Proje ne yazık ki sona erdi. Bu alan için yapılan şehir planlarına kurban olan çiftlik hakkında ilerleyen günlerde detaylı olarak değineceğiz.

3 Denver

Denver Urban Gardens (DUG), geçtiğimiz sene, 100. Bahçe olan Ruby Hill Park’ın açılışı ile toplum bahçesi projelerinin 25. Yılını kutladı. Çoğunlukla Denver’ın düşük kazançlı kesimlerinde yer alan bu bahçeler, halk tarafından başlatıldı ve sürdürülüyor. 100 projeden bir örnek verelim:

Delaney Topluluk Çiftliği, 500 aileye gıda sağlayan 30 dönümlük bir çiftlik. Topluluk destekli tarım (CSA) programı ve WIC (Kadınlar, bebekler ve çocuklar için federal yardım) üyeleri için çalışma programı sunuyor. Katılımcılar her hafta bir saat çalışma karşılığında bir çuval taze ürün alıyorlar. Stajer ve gönüllüler tarafından sürdürülen çiftlikte aynı zamanda çiçek ve baharat da üretiliyor. Kompost, arıcılık, organik gıda yetiştiriciliği, baharat ve gıda saklama atölyeleri gibi eğitimlere de yer veriliyor.

4 Seattle

Topluluk bahçesi ve kentsel tarım, Seattle bölgesi için yeni bir oluşum değil. 35 yılı aşkın süredir 2056 aileye gıda sağlayan toplam 23 dönümlük 73 bahçe, P-Patch programı ile destekleniyor.

Batı Seattle’da yer alan Magic Bean FarHayes Valley Çiftliği, kentsel tarım odaklı bir eğitim ve araştırma projesi olarak işlemiş. Komün alanda, gönüllüler tarafından gıda yetiştiriliyormuş. Bahçe tasarımı, kompost ve permakültür kursları veriliyormuş. Burley, bir röportajında esas amaçlarının eğitim olduğuna değiniyor ve şöyle diyor, “Halka kendi gıdalarını balkonlarında, arka bahçelerinde, açık otoparklarda ve kaldırım kenarlarında dahi yetiştirebileceklerini anlatmaya çalışıyoruz.”

Proje ne yazık ki sona erdi. Bu alan için yapılan şehir planlarına kurban olan çiftlik hakkında ilerleyen günlerde detaylı olarak değineceğiz.

 

5 Growing Power (Büyüyen Güç)

Growing Power, Will Allen tarafından Milwaukee, Wisconsin’da başlatılan küçük bir projeydi. Bu proje, şehirdeki gençlerin temiz, sağlıklı ve ekonomik gıda yetiştirerek iş sahibi olmasını hedefliyordu. Daha sonraları, Wisconsin and Illinois’da kentsel ve kırsal tarım projelerini kapsayarak büyüdü.  

Growing Power’ın ana merkezi 20,000 bitki, binlerce balık, tavuk, keçi, ördek, tavşan ve arıya ev sahipliği yapıyor.

Growing Power, sürdürülebilir ve şu anki organik standartlarının üzerinde üretim yapması ile ön plana çıkıyor. Herhangi sentetik kimyasal kullanılmıyor. İstenmeyen otları elle yoluyorlar ve pestleri yararlı böceklerle kontrol altında tutuyorlar.

Toplulukları için kaliteli gıda üretmenin yanında eğitim veriyorlar ve ülke çapında insanlara benzer projeler yaratmaları konusunda güzel bir örnek sunarak teşvik ediyorlar. İnternet sitelerinde şu söz yer alıyor: “Metodlarımız süslü değil, etkili ve verimli, ve umarız yakında sizin mahallenize de gelecek”

6 New Roots For Refugees (Mülteciler İçin Yeni Kökler)

New Roots for Refugees (Mülteciler için Yeni Kökler) Katolik hayır kurumları ve Kansas şehrinin ortaklığıyla kurulmuş bir kent tarımı projesi.

Program, göçmen kadınların yetiştirdiği sebzeleri satarak kendi küçük çiftlik projelerini kurmasına yardım ediyor.

En az bir yıl topluluk bahçesinde çalışma şartını yerine getirdikten sonra programa kabul edilen kadınlara çeyrek dönümlük bir alan tahsis ediliyor. İlk yıl, tohum, bahçe aleti, su ve pazarlama gibi giderleri karşılanıyor. Daha sonradan çiftçiler kendi sürdürebilirliklerini sağlıyorlar.

Bu örneklerin ilham vermesi umuduyla…

 

Rana Söylemez

 

Hatırlayın, yürümeyi: Karia yolu

’Ormanlarda, yollarda ya da patikalarda yürümek dünyanın düzensizlikleri karşısında gittikçe artan sorumluluklarımızdan uzaklaştırmaz bizi, soluklanmamızı, duyularımızı keskinleştirmemizi, meraklarımızı yenilememizi sağlar. Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.’’  Yürümeye Övgü, David Le Breton

Mart ayının 9’unda Marmaris’e vardığımız gibi Berdü’l Acüz soğuklarının kucağına giriyoruz. Güneş, beş koca gün üzerimize yığılan yağmur bulutlarının ardında kalıyor. Kocakarı soğukları derler adına, Mart’ın bu vakitleri mutlaka olur Acüz. Beş güneşsiz gün geçiriyoruz dağlara bakarak. Yürüyeceğimiz yolda yağmur; kaynakları dolduruyor, toprağı bereketlendiriyor ve biz Mart’ın 13’ünde hareketleniyoruz, Akdeniz’e sokulan Muğla’nın Bozburun yarımadasına doğru…

Marmaris’teki pansiyonumuzun banyo pervazından Berdü’l Acüz

Dışarıda bir çam ormanı, ormanın ardı derya deniz

Anadolu’nun eski medeniyetlerinden Karia yolunun izini takip ediyoruz. Sırtımız yüklü fakat militan trafiğin güzergahı dışındayız ve her birimizin yaşamını zorbalıklarıyla istismar eden otorite figürlerinden uzaktayız. Yükümüz çok fakat zihnimiz kaostan arındıkça hafifliyor. On beş kilo kadar sırtlanmışız çantalarımızı. Bozburun’ a taşlık, kayalık anlamındaki Trakhei derlermiş eski zamanlarda. Tam da öyle! Ayağımızın tabanından taş eksik kalmadı. Marmaris’e bağlı İçmeler’den, Hisarönü’ne kadar taşa yan basa basa devam ediyoruz yürüyüşe. Karia yolunun Datça, Gökova, İç Karia, Muğla ve çevresi ya da Dalyan bölgelerine de gidecek olursam ya da siz evvelden giderseniz sırtınızı yükten mümkün olduğunca arındırın hatta yüklenmeyin dostlarım.

İlk adım

Yürümenin zihin açıcı bir gerçekliği var. Ne için yürürse yürüsün insan; ister St. James Yolu (el camino de santiago) gibi kutsal sayılan bir hac yolunda maneviyatını güçlendirmek için ister sadece keyiflenmek için olsun zihnimizdeki akış artar, berraklaşır düşünceler. Doğada hayatta kalma mücadelesinde insan evladı bilincini geliştirdi. Oklu kirpiler gibi derimizi delip geçebilecek bir savunmamız yok bizim. Tosbağalar gibi de başımızı ve gövdemizi koruyan bir çatımız yok. Biz, beynimizi geliştirerek hayatta kaldık ve yüzyıllarca bunu bilincimize aktardık. Yürüdük ana vatanımız olan doğada. Tanıdık ve anlamaya başladık, anladıkça da kıymet verdik ona.

İlk adımımızı Karia yolunun başlangıcına yani İçmeler’e atıyoruz. Uzun bir çıkışın belirişi yavaş yavaş acemi bacaklarıma titreme olarak hücum ediyor. Çantamın ağırlığı belimi büküyor ve daha neredeyse on beş dakika olmadı! Ayaklarım şehir asfaltındaki telaş alışkanlığını bırakmalı yoksa doğru düzgün yürüyemeyeceğim. Bir arabayla iki saatte alınabilecek yolu ne diye patikalardan deli divane gibi yürümek ister ki insan? Şehrin karamsar ve beton hayaleti peşimden geliyor. Ardım sıra taciz ediyor beni konfor isteği. Ayakkabılarım boğazlı değil. Oysaki bu yola boğazlı bir ayakkabı çünkü boylu boyunca her yer taşlık Bozburun’da. Ayak bileklerim büküldükçe gözüm korkuyor yoldan fakat geri dönmek korkuyu bir ömür büyütmek demek. Dikkatimi topluyorum, acelesiz bir zaman içinde olduğumu kavramaya başlıyorum yavaşça. Tırmandıkça mavinin akışına bırakıyorum adımlarımı ve pervasızlaşıyorum gönlümce.

Cemre düştü havaya, suya ve toprağa. Filizlenmeye başladı tohumlar. Karia yolunun en güzel vakitleri bu zamanlar olsa gerek. Yürüdüğümüz yolda uyanışı görmek, toprağa basarken hassasiyetli olmamı gerektiriyor çünkü yeşermeye can atan bir yolda yürüdüğümü her adımımda farkediyorum. Hayvanlar henüz kış uykularında ve bizi tosbağalar karşılıyor sık sık. Nemli, karanlık ve su kaynağının olduğu; ağaç dallarının in oluşturduğu yerlerden geçerken domuz yuvalarının yamacından geçtiğimizi biliyorum. Ayak izleri, dışkıları, sesleri biz buradayız diyor. Bu kadar yakınlarından geçmem onları tedirgin ediyor olmalı.

Domuzlar insandan korkar peki insan neyden korkar? Ben o anlarda domuzları öldürmelerinden korkuyorum. Doğanın omurgasından bir domuz eksilmesi büker belini toprağın. İnsan kendi omurgasını yitirdi zaten, her şeyin kendi için olduğuna aldanarak. Ne büyük yalan!

Mesela ben, asırlık zeytin ağacının gövdesinden kesilmesinin intikamını almasını çok isterdim insanlardan. Böylece tüm dünyayı zeytin dalları sarabilirdi. İnsan ırkının kibirleşen doğasını kökünden sarmaşık gibi kavrayabilir, bizi toprağın dibinde çürütüp fayda sağlayabilirdi. Doğanın intikamı keyifli geliyor kulağıma fakat doğa intikam almaz!

Doğa dünyanın bir dekoru ya da kapalı bir müzesi değil. Betonların arasından görünen bir avuç yeşil manzara da değil… Yaşamaya başladığımız ilk yuvamız ve korumak zorunda olduğumuz dünya bahçemiz. İntikam gibi yıkıcı duyguları evimize yakıştıramayız.

Ufuk sayıklamaları

‘’Bütün ‘hazır olmamalar’, bütün ‘zamana ihtiyacım varlar’ anlaşılabilir, ama sadece kısa bir süre için. Gerçek şu ki, asla bir tamamen hazır olma durumu söz konusu değildir, asla bir gerçekten doğru zaman yoktur. Bilinçdışına her inişte olduğu gibi, öyle bir zaman gelir ki, sadece en iyisi umularak burun sıkı sıkıya kapatılır ve en derin sulara atlanır. Eğer böyle olmasaydı, kadın kahraman, erkek kahraman ve cesaret sözcüklerini yaratmaya ihtiyaç duymazdık.’’ Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes

Turunç’a doğru

Doğada özgürlüğüme yakın hissediyorum, şehir üniforması kuşananların içinde ise her an vurulabilir ya da kırılabilir tehtidiyle savunmada yaşıyorum bir ordu gibi. Daha düne kadar dikkatsiz ve dağınık biriyken, şimdi düzene yaklaşıyorum. Kayaya bastığım ayağımı sağlamlaştırıyorum. Oysaki ben şehirde takılıp düşmekte ustayımdır bazen kendi ayağıma dolanıp bazen de birilerinin ayağıma dolanmasıyla tepetakla olurum.

Bozburun, ayağımızın dibinden dağlara kadar taşlık.  Mevsimin rüzgarı, orman orkestrasından çok sesli ezgilerini söylüyor kulağımıza. Orman sesine kulak kabartırken aklıma Mezarlık Gülleri kitabında Erkin baba’nın: ‘’TRT çok sesli korosu var ama tek ses çıkıyor.’’ Dediği eleştirisi geliyor. Gülmemek elde değil! Oysa, ormanın çok sesliliğini hangi tek ses bastırabilir? Kaldı ki bağırmaktan diğer sesleri duymayanlar; yok sayarlar seni, beni ve ormanı işitmezler. Onlar kendi sağır talihlerinin ot bitmez çoraklığını yaşarlar. Halbuki dinlemek; tanımanın ve değer vermenin bir ölçütü değilse nedir?

Devamı gelecek…

 

Gökçe Atik