Ana Sayfa Blog Sayfa 3156

Kürt siyaseti yeniden inkâr ve kart-kurt günlerine dönmekte – Tarık Ziya Ekinci

Tarık Ziya Ekinci’nin yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Kürt sorununun gelişme süreci

Kürtler, Türkiye’de, yüz yıla yakın bir süredir var olduklarını kanıtlamak için mücadele etmektedirler. Bu mücadelenin büyüklü küçüklü ayaklanmalar, yığınsal katliamlar ve sürgünlerle geçen ilk evresi 1938’de yapılan Dersim soykırımının ardından teslimiyetle kapandı. İnkâra karşı yürütülen var olma mücadelesi, baskı rejimi altında uzunca bir süre sessizliğe gömüldü. DP iktidarında bile henüz Kürtlerden söz etmek ve kimi basit demokratik taleplerini dile getirmek suç sayılıyor, ağır yaptırımlarla karşılanıyordu.  Buna karşın, 1950’lilerin ikinci yarısında, çok partili görece demokratik bir ortamın oluşmasını fırsat bilen Kürt öğrenci gençleri Ankara’da folklor gösterileriyle Kürt varlığını kanıtlama çabasını yeniden canlandırdılar. 49’lar hareketi olarak adlandırılan bu girişimin bedeli aylarca süren tutuklamalar, yargılama işkencesi ve ağır cezalık hükümlerle ödetildi. 1960’lı yıllarda sosyalist düşüncelerin görece meşruluk kazanması, TİP’in kurulması ve halkların kaderlerini belirleme hakkının toplum gündemine girmesine koşut olarak Kürt sorunu da yeniden tartışma konusu oldu. Toplumdaki bu hızlı gelişme 12 Mart askeri darbesiyle noktalanmak istendi… Nitekim cuntanın lideri Org. Memduh Tağmaç 16.06. 1970 günü yaptığı açıklamada darbenin gerekçesini “sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı” sözleriyle özetlemişti[1].

Hareketin görünürdeki amacı Sol’daki gelişmeyi durdurmaktı. Ama asıl hedefin çok geçmeden, gelişmekte olan Kürt hareketi olduğu ortaya çıktı. Nitekim darbeden kısa bir süre sonra Türkiye’de Kürt halkının var olduğunu savunan ve demokratik haklar talep eden Kürt aktivistlerinin tümü tutuklandı ve sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanarak çok ağır cezalar aldılar. Kürt gerçeği yeniden yasak kapsamına alındı. Kürt bölgesindeki yığınsal tutuklamalar, işlenen faili meçhul cinayetler, Kürt köylülerinin maruz kaldıkları insanlık dışı uygulamalar, askeri darbenin Sol’a değil, özünde Kürtlere karşı yapıldığını gösteriyordu.

1980’de yapılan mütemmim darbe Kürtler açısından çok daha vahim oldu. 1925’ten beri Kürtlere dönem, dönem çektirilen acılar, yaşatılan sıkıntılar, yapılan katliamlar 1980’li yıllarda katlanarak arttı. Sıkıyönetim Cezaevindeki zalimane işkencelerin dayanılmaz boyutlara ulaşması, pek çok gencin işkence altında can vermesi, köylerin yeniden yakılıp yıkılması, katliamlar, sürgünler vb. insanlık dışı olaylar karşısında 1984’te devreye şiddet ve terör girdi. Otuz yıldır süren şiddet ve karşı şiddet toplumda büyük can ve mal kaybına neden oldu. Nihayet 2005’te dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan Diyarbakır’da yaptığı tarihi bir açıklama ile Türkiye’yi rahatlatan olumlu bir adım attı: “Kürt sorunu ne olacak diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dâhilinde her sorunu, daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz.[2]” Sayın Başbakan, bu açıklamada Kütlerin var olduğunu ve ülkenin bir Kürt sorunu olduğunu kabul etmekteydi.
Daha sonra böyle bir açıklama yapmış olmaktan pişmanlık duyduğunu itiraf etmiş olsa bile[3] atılan ilk adım çok önemliydi. Başta Kürt bölgesi olmak üzere tüm Türkiye’de Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulunacağı umudu doğmuştu.

Sayın Erdoğan’ın Diyarbakır’daki tarihi açıklamasını izleyen 10 yıl boyunca Kürt sorununa değgin devlet politikası bazen umut, bazen umutsuzluk yaratan çeşitli evrelerden geçti. Ama toplumdaki kalıcı barış beklentisi hep canlı kaldı. 2013’te büyük ümitler yaratan yeni bir barış girişimi başladı. Artık silahlı mücadelenin son bulacağı sorunların demokrasi içinde ve demokratik yöntemlerle çözüleceği kararı kesinlik kazanmıştı. İki buçuk yıl süren barış dönemi bölgede huzurlu bir yaşamın kalıcı olacağı umudunu yarattı. Ülke genelinde de sevinç ve memnunluk iklimi oluştu. Bölge ekonomisi canlandı. Komşu ülkelerle ticaret gelişti, yeni yatırımlar halkın yüzünü güldürdü. Ama bu mutlu günler 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra son buldu.

7 Haziranda tek başına hükümeti kurma çoğunluğuna ulaşamayan Sayın Erdoğan, geçmişin acılı günlerini hatırlatan kırıcı bir ifadeyle ‘Kürt sorunu yoktur’ diyerek barışa değgin bütün umutları söndürdü ve yeniden başa dönüldü. O günden başlayarak, uzun mücadele yılları boyunca sağlanan, kimi sembolik kazanımlar teker, teker geri alınmakta… Ve 1930’ların inkâr politikasını geri getirmenin koşulları hazırlanmaktadır. Artık Kürtlerin en basit talepleri bile şiddetle bastırılmaktadır. “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur; Kürt vatandaşlarımızın sorunları vardır” sözleriyle formüle edilen yeni inkâr politikası eskisiyle aynı içerikte ama yeni bir üslupla sürdürülmektedir.

Sayın Binali Yıldırım’ın Başbakan olduğu 65.Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin kuruluşunu takiben yeni bir demokratikleşme hamlesi beklenirken pusudaki Fetocu hıyanet çetesi tarafından 15 Temmuz 2016’da beklenmeyen bir askeri darbe yapıldı. 240 vatandaşımızın ölümüne neden olan bu menfur kalkışma hareketi kısa zamanda yenilgiye uğradı ve darbeciler tutuklandı. Olayı tüm detaylarıyla açığa çıkarmak ve hainlerin kökünü kazımak için Fetocu canileri hedef alan OHAL ilan edildi. O günden itibaren ülke doğal hukuka aykırı biçimde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) idare edilmektedir. Evrensel hukuk normları ve yerleşik teamüle göre OHAL ve KHK’lerin sadece darbeci çete mensuplarına karşı uygulanması gerekirken, Anayasa Mahkemesinde dava açma yolunun kapalı olması nedeniyle OHAL yaşamın her alanında ve hemen her konuda uygulanmaktadır. İtiraz mercii olmayan KHK’lerin yaygın biçimde uygulanması toplumda büyük yaralar açtı ve derin huzursuzluklara neden oldu; olmaya da devam ediyor. Özellikle Kürtleri hedef alan asimilasyon amaçlı KHK’ler, haklı olarak, toplumda 1930’lu yılların inkâr politikasını hatırlatmakta ve derin endişelere yol açmaktadır.

Kürtler ve Kürtçe yeniden inkâr ediliyor

OHAL’in ilanından itibaren Kürtler konusunda yapılan açıklamalarla kimi uygulamaların önemli bir bölümü ret ve inkâr amaçlı olduğu dikkat çekmektedir. Ne var ki, bugünkü dünyada, hatta bugünkü Türkiye’de Kürtleri yok saymak ve yeniden kart-kurt günlerine dönmek artık olası değildir. Bir toplumda yaşayan başka halkları ret ve inkâr ederek homojen bir ulus oluşturma çabası tarihin derinliklerinde kalan anakronik bir siyaset anlayışıdır. Ne var ki, bugünkü Türkiye’de hala 1930’ların inkâr siyasetine dönmeyi ve Kürtleri ‘dağ Türkleri’ olarak tanımlayıp asimilasyona zorlamak isteyenler vardır. Özellikle OHAL’in yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak Kürt sorununa ilişkin şaşkınlık yaratan kararlar alındığı ve özümsemeci hızlı adımlar atıldığı dikkat çekmektedir.

Örneğin Fetöcü çetelerle uzaktan yakından ilgileri olmayan Kürtçe eğitim ve kültür kurumları, neredeyse tamamı, çıkarılan özel KHK’lerle ortadan kaldırılmıştır. Kürtçe yayın yapan televizyon kanalları, Kürtçe çıkan Azadiya Welat gazetesi ve Tiroj dergisi yasaklandı. Yazarlarının çoğu tutuklandı. Kürt dili ve edebiyatı konusunda verimli çalışmalar yapan İstanbul Kürt Enstitüsü, Kürdi-Der, Ehmedê Xanî Dil Akademisi ve Kürt Yazarlar Birliği gibi sivil toplum örgütleri de aynı akıbete uğradı.

Kimi bölge belediyelerinin desteklediği Kürtçe eğitim veren 3 pilot ilkokul kapatıldı. Programları Kürtçe olan Zarokistanlar (kreş, anaokulu vb. çocuk eğitim ve gözetim kurumları) hükümetin atadığı kayyumlar tarafından Türkçe eğitim veren kurumlara dönüştürülmüş. Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsünde Kürt dili üzerinde çalışmalar yapan genç akademisyenler görevden alınmış, Kürdoloji bölümü işlevsizleştirilmiş… Öğrencilerinin Kürtçe şarkı söylemeleri ve folklor çalışmaları yasaklanmıştır. Böylece, Kürtçe, KHK’lerin zoruyla, kamusal alandan uzaklaştırılmış ve yeniden yasaklı diller kapsamına alınmıştır.

2005’ten başlayarak her alanda kullanılan Kürt ve Kürdistan deyimleri, artık, dikkatli yazarların oto sansür kapsamında değerlendirmek zorunda oldukları sözcükler arasına girmiştir. Kürt ya da Kürdistan sözcüklerinin Meclis kürsüsünde bile dile getirilmesi AKP ve MHP’lilerin şiddetli tepkisiyle karşılaşmış ve fiilen yasaklanmıştır. Kürt Milletvekillerinin bölge sorunlarını anlatırken kimi zaman kullanmak zorunda kaldıkları Kürtçe sözcükler ya tutanaklara alınmıyor ya da bilinmeyin bir dildeki sözcükler şeklinde kayda geçiyor.

Sayın Erdoğan, 2005’te yaptığı açıklamadan sonra, uzun yıllar boyunca bölge halkına hitap ettiğinde ‘Kürt kardeşlerim’ sözcüklerini kullanmaya özen gösterirken, 2017’de Gaziantep’te yaptığı konuşmada Küt seçmenleri kast ederek “HDP’ye oy verenlerden de ‘Evet’ oyu istiyorum”[4] demesinin inkârcılığı resmileştirmek amacıyla yapılmış anlamlı bir tercih olduğunu iddia etmek bir abartı değildir. Nitekim Sayın Erdoğan ve AKP sözcülerinin referandum kampanyası boyunca Kürt halkına hitaben yaptıkları onlarca konuşmada Kürt sözcüğünü kullanmamaya özen göstermelerini bir tesadüf olarak değerlendirmek olanaklı görünmüyor. Bölge Belediyelerini tanımlayan Türkçe tabelaların yanında yer alan Kürtçe tabelaların kayyumlar tarafından kaldırılması ve köylerin Kürtçe isimlerinin silinmesi de aynı amaca yönelik girişimler olduğu açıktır. Kürtçe yayımlanan gazete ve dergilerin KHK’lerle kapatılması ve Kürt yazanların tutuklanmaları da Kürt varlığını inkâr etmeye dönük eylemlerden olduğu yadsınamaz. TRT’deki Kürtçe yayınların kalitesi düşürülmüş, Kültürel, dilsel ve sanatsal programlar tamamen kaldırılmıştır. Artık kimi folklorik gösterilere inhisar eden Kürtçe TV yayınları halkın ilgisini çekmiyor. İlgi çekmeyen kalitesiz yayınlar yüzünden Kürtçe TV’nin reytingi düşmekte ve ilan alınamadığı için de zarar etmektedir. Halkın ilgisizliği ve kanalın zarar etmesi gerekçe gösterilerek Kürtçe TV yayınlarına son verileceği söylentisi yaygındır. Bir süre sonra böyle bir sonuçla karşılaşmak ihtimal dışı değildir. Oysa Kürtçe TV yayınlarında amaç, ticari kazanç değil, toplumu oluşturan 20 milyon vatandaşa kamu hizmeti sunma görevi olmalıdır.

Devlet Televizyonları başta olmak üzere ulusal nitelikteki özel kanallarda da Kürt sorununun konuşulması fiilen yasaktır. Konunun Doğu ve Güneydoğu sorunu olarak tartışıldığı TV Programlarında bile bölgede yaşayan ve bölge sorunlarının tanığı olan Kürt konuşmacılara yer verilmemesi yaygın bir uygulamadır. Keza, konusu HDP olan ve münhasıran bu partiyle ilgili sorunların tartışıldığı programlarda bile parti sözcülerinin çağrılmaması, yayıncılık teamülü ile bağdaşmayan ve etik dışı bir davranış olmasına karşın, sıkça görülen bir uygulamadır. HDP’yi başka partiler aracılığı ile kamuoyuna tanıtmak, gerçekçi olmadığı gibi ahlaki de değildir.  Kuşkusuz, akılcılıkla bağdaşmayan bu gayri ahlaki uygulamalar, program yapımcılarının öznel bir seçimi olarak değerlendirilemez. Bu davranışlar, ancak, Kürt sorununu unutturmak ve yeniden inkâr politikasını canlandırmak isteyen yüksek bir iradenin dayatmasıyla icra edilen zorunlu uygulamalar olduğu yadsınamayacak kadar açıktır. Aksini düşünmek safdillik olur.

Diyarbakır’ı temsil eden futbol kulübünün adı başından beri Amed Spordur. Seçilmiş Belediye Eş Başkanlarının tutuklanmasından sonra başkanlık makamına atanan kayyum, Amed’in Kürtçe olduğunu düşünmüş olmalı ki, bu isim değişmeden spor kulübüne yardım yapılmayacağını buyurmuş ve bütçede yardım faslının açılması için isim değişikliğini şart koşmuştur. Oysa Amed ismi ilk olarak MÖ 2.000 yılında Asurlular tarafından kullanılmış, Roma ve Bizans dönemlerinde de sürdürülmüştür. Bu dayatmacı davranışın nedeni Kayyumun öznel tercihi olamaz. Büyük bir ihtimalle kayyumun verdiği karar, Kürtlerin ve Kürtçenin inkârına dönük yeni devlet politikasının ildeki uygulamasıdır.

1 Eylül 2014 Dünya Barış günü Beşiktaş Belediyesi ile Hakkâri Belediyesi aralarında anlaşarak kardeş Belediye olma kararı almışlar. Buna tanıklık etmesi için de Beşiktaş’taki Barış sokağına Kürtçe anlamlısı da eklenerek (Barış-Aşti) adı verilmiş, Hakkâri’de de bir sokağa Beşiktaş tabelası asılmıştır. Bu son derece barışçıl ve aynı ölçüde sempatik olan karar nedeniyle 27 Mart 2017 günü Beşiktaş Belediyesi hakkında bakanlık emriyle idari soruşturma başlatılmıştır.

Anayasa değişikliği için yapılan halkoylaması kampanyasında HDP örgütlerinin Kürtçe hayır yazılı pankartları asılı olduğu yerlerden kaldırılmış ve stantları kapatılmıştır. Örneğin 29 Mart 2017 günü HDP’nin Edirne’de kurduğu stanttın önündeki Kürtçe ‘Hayır de!’ anlamına gelen (Bêje Na!) yazısı sakıncalı bulunmuş ve kaldırılmıştır. Oysa AK Partililer, hiçbir engelle karşılaşmadan, Kürt halkının oylarını almak için kurdukları stantlarda Kürtçe pankartlar asmış, şehir ve kasaba sokaklarını Kürtçe renkli panolarla süslemiş ve Kürtçe el ilanları dağıtmışlardır. AKP’nin Kürtçeyi, konjonktürel olarak, salt oy almak için kullandığı açıktır. Bölgedeki siyasal rakiplerini (HDP) tasfiye ettikten sonra şimdilik kullandıkları Kürtçeyi devlet zoruyla yasaklamanın kolay olacağını düşünmektedirler. Oysa HDP, Kürt halkının kendi diliyle özgürce konuşmasını, okuyup yazmasını ve propaganda yapmasını temel bir hak olarak savunmakta ve bu hakkın devletçe de tanınıp, yaygınlaşması için mücadele etmektedir. Bunlardan ilki oy toplama diğeri de meşru bir hakkın tanınmasını sağlama amaçlıdır.

Kürtlere karşı yeniden inkâr politikasının yürürlüğe girdiğine ilişkin örnekler saymakla bitmez. Son olarak, Adana’da bir düğün konvoyunun, katılımcılardan bir bölümünün sarı, kırmızı, yeşil mendil salladıkları gerekçesiyle durdurulduğunu ve 2 kişinin gözaltına alındığını traji-komik bir olay olarak hatırlatmakla yetineceğim.[5] Oysa 1940’lı yılların tek parti döneminde bile İstanbul’daki Kürt öğrencileri, zamanın ünlü Taksim Gazinosunda, yaptıkları Dicle gecesinde Kürt renklerini özgürce teşhir edebilmişlerdi.

Kürtleri yok sayarak asimile etmek mümkün müdür?

Türkiye’de yaşamakta olan 20 milyon civarındaki Kürt halkını yok saymanın, dilini ve kültürünü yasaklama çabalarının nihai amacı asimilasyondur. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu yönde büyük çaba gösterilmiş, baskı, işkence, katliam, toplu sürgün vb. uygulamalara karşın sonuç alınamamış ve Kürtlerin asimilasyonu gerçekleştirilememiştir. 1925 tarihli Şark Islahat Planı ve 1935 tarihli Mecburi İskân Kanunu gibi radikal hükümleri olan mevzuatın uygulanması bile sonuç vermedi. 21. Yüzyılda, 1930’lu yılların ret ve inkâra dayanan kart-kurt siyasetini canlandırmak artık mümkün değildir. Çağımızda asimilasyon yoluyla homojen bir ulus oluşturmanın yolu kapalıdır. Kaldı ki, Bugünkü Kürtler 1930’ların Kürtleri değil. Geçen 90 yıl içinde Kürt toplumunun sosyal yapısı tümden değişti. Özellikle tarım ve ticaret alanında iki kanatlı etkin bir Kürt burjuvazisi oluştu. Öte yandan Kürt olmanın bilincini taşıyan aydın bir katman, etkin bir Kürt entelijansiyası da vücut buldu. 1930’larda Kürt halkının yüzde 90’ı köylü iken, bugün en az, yüzde yetmişi şehirli ya da kasabalıdır. Şehirleşen Kürtler birey olduklarının bilincindedirler. Eşit haklara sahip vatandaş olarak tanınmak istiyorlar. Artık Onları yok saymak ya da var olduklarından söz etmeyi yasaklamakla Kürtler yok olmuyor ve sorun kapanmıyor.

Kürtler Türkiye’de kendi kimlikleri, dilleri ve kültürleriyle eşit haklara sahip vatandaşlar olarak tanınmak ve kendi topraklarında özgürce yaşamak istiyorlar. Her türlü asimilasyoncu müdahaleyi şiddetle reddetmekte dillerini ve kültürlerini geliştirmek, yaymak ve yaşamın her alanında kullanmak istiyorlar. İnsan olmaktan gelen temel haklarına saygı gösterilmesini istiyorlar. Sıkça maruz kaldıkları bölücü, ayırıcı ve dışlayıcı nitelikte her türlü asimilasyoncu uygulamaların son bulmasını istiyorlar.

Devlet yetkilerinin tümünü özgürce kullanma imkânı veren yeni otoriter tek adam rejiminden güç ve MHP’den destek alarak üretilecek yeni bir ırkçı milliyetçilik ideolojisi Türkiye’de melce bulamaz. Faşizan nitelikli otoriter tek parti yönetimi kurulsa bile Kürt sorununu devlet zoruyla yok etmek ve kart-kurt günlerini geri getirmek olanaklı değil. Hiçbir yönetim Türkiye’nin tümünü karşısına almadan böyle bir hedefe ulaşmayı başaramaz. Böyle bir maceraya girişmenin sonu kaostur. Unutmamak gerekir ki, artık çağımız dünyasında zorbalıkla sürdürülen baskıcı ve inkârcı asimilasyon politikasının miadı dolmuştur. Yapılan bilimsel çalışmalar da bunu doğrulamaktadır. Millet ve milliyetçilik konularında tanınmış uzmanlardan Will Kymlicka “ (…)Geçtiğimiz yüz yıllık sürede hiçbir ulusal grup asimile olmamıştır”[6] Antony Smith de “(…) Bir ulusal kimlik bir kere biçimlenip yerleştikten sonra, onu hafızalardan silmek, toptan soykırım dışında, artık imkânsızdır”[7] diyerek asimilasyoncu baskı ve inkâr politikasının olanaksız olduğuna işaret etmektedirler.

Toplumdaki huzursuzluğun, uluslararası dayanışmadan uzak kalmanın, ekonomik ve sosyal kalkınmadaki yetersizliğin temel nedenlerinden biri siyasete musallat olan iradeci bireycilik, keyfilik ve hayalciliktir. Toplum sorunlarının güç kullanarak baskıyla ve şiddetle çözülebileceği düşüncesi yaygın olmakla birlikte yanlış bir algıdır. Türkiye’de de çağ dışı hayalci ideolojilerin itibar gördüğü günlerden geçiyoruz. Oysa Toplumsal barışın huzur ve sükûnun sağlanabilmesi çoğunlukçu güçte değil çoğulcu ve özgürlükçü demokrasidedir. Ne var ki, gidişat ters yöndedir. Ülke demokratikleşmeye değil, otoriterizme doğru yol almaktadır.

Çözüm özgürlükçü ve çoğulcu demokrasidedir
Toplumdaki genel huzursuzluğun ve Kürtlerdeki asimilasyon korkusunun son bulması barışın tesisi, ülkede ekonomik ve sosyal kalkınmanın gerçekleşmesi ancak çağdaş ve ileri bir demokrasiyle mümkündür. Demokratikleşmenin olmazsa olmaz ilk koşulu da özgür ve korkusuz bir tartışma ortamının yaratılmasındadır. Bu amaca ulaşmak için yapılması gereken ilk iş OHAL rejimini kaldırmak, toplumdaki ayırımcılığa ve asimilasyoncu uygulamalara son vermektir. Bu, Türkiye toplumun en acil beklentisidir. Çünkü OHAL’in son bulması barışın, kardeşliğin, huzurun, ekonomik ve sosyal kalkınmanın da ön koşulu haline gelmiştir.

Unutmamak gerekir ki, OHAL’in kaldırılması, demokratikleşme ve AB üyeliği yolunda süratli adımlar atılmasında sayılamayacak kadar çok toplum yararı vardır.

Tarık Ziya ekinci – t24.com.tr
[1] 13.03. 2014 günlü Sol Haber Portalı, 12 Mart darbesi ve Bilim
[2] Yeni Şafak Gazetesi, 12 Ağustos 2005
[3] 01. 11. 2012 günlü T24’te Cengiz Çandar’dan yapılan alıntı
[4] Erdoğan’ın 21.02.2017 günlü Gaziantep konuşması
[5] 07. 05. 2017 Artı-gerçek sitesi, Güncel Olaylar bölümü
[6] Will Kymlicka, Çokkültürlü yurttaşlık, s:280
[7] A. Smith, Journal Of Paece Research, 1993, 131 (nakleden Will Kymlicka)

 

Rana’nın sabunu

Babam, geçmişten hikayeler anlatmayı pek sever. Dedemin hakim olması sebebiyle, Anadolu’da oradan oraya gezmiş üniversiteye girene kadar. Ben de bu hikayelerle büyüdüm, hepsi ayrı yer etti kafamda. Mesela daha 12 yaşındayken, yaz tatilinde çalışması için bir sabuncu dükkanına yollamış babası. Dökülen sabunların üzerine logolarını basarmış. “Tak tak tak!” diye ses efektleri ekler anlatırken, gülümsemeden duramazsınız. Bir gün dükkan sahibi her şeyi babama emanet edip gitmiş, iki ay bounca 12 yaşındaki babam açıp kapatmış dükkanı, satışları artıracak fikirler üretip insiyatif almış.

Benim hayatımsa çok daha rahat geçti sayesinde. Üniversitede Malzeme Bilimi ve Mühendisliği okudum, daha sonra reklam sektöründe 4 sene harcadım. Hayatı ve dünyayı daha iyi anladığımda, “başka bir dünyanın mümkün olduğunu “ keşfettiğimde, kendime farklı bir yol çizmek istediğimi farkettim. Eğitimdi başta gelen. Ve acilen tüketim alışkanlıklarımı değiştirmem gerekiyordu. Gıdamı daha bilinçli satın almaya başladım hemen. Sonra, o dönem en fazla tüketim yaptığım şeylere döndüm, kozmetik ürünleri. Herhangi bir şişeyi alınca elinize, çevirip içindekiler etiketini okuyunca, görüyorsunuz poly-şu, poly-bu.. Bilmeyenler için polimerler, bildiğimiz plastiktir. Yani cildime plastik sürerken, lavabonun giderinden doğaya da plastik akıtıp duruyordum. Bunun yerine kendi kremlerimi, şampuanlarımı yapabilirdim!

Neyse ki şanslı bir çağda yaşıyoruz, internetten her şeye ulaşılabiliniyor. (Tabii ki bilgilerin geçerliğini akıl süzgecimizden geçirmeyi ihmal etmiyoruz) Krem yapmak kolaydı, ama sabun.. Eğitime ihtiyacım vardı. Bu vesileyle takip ettiğim sosyal medya hesapları sayesinde permakültürle tanışmış oldum. Önce onun eğitimine gittim. Sonra çok değerli insanlarla tanıştım, kendi çevremde paylaşamadığım düşünceleri paylaşma, öğrenme fırsatı yakaladım. Yaklaşık üç sene önce, İstanbul Permakültür Kolektifi’yle sabun yapmayı sonunda öğrendim.

Yaptığım ilk sabun

Hemen malzemeleri edinip ilk sabunumu döktüm. Hala çamaşırlarımın arasında saklıyorum ilk yaptığım lavanta sabununu (annem de ona verdiğim ilk sabunu çarşaflarının arasında saklıyormuş). İnsanın üretmeden aldığı hazzı başka bir şeyden alabileceğine inanmıyorum. “Üretmek”, yine babamdan aldığım en büyük miraslardan biri ve beni en mutlu eden şey. Onca şey ürettim, üretmeye de devam ediyorum ama sabun bambaşka bir keyif getirdi hayatıma. Durmadan sabun yapmaya, farklı formüller denemeye, yağların özelliklerini araştırmaya başladım. Gördüğüm herkese sabun hediye eder oldum. “Rana’nın Sabunu” demeye başladı sevdiceklerim yaptığım sabunlara. Sonra bu isim yapıştı, kaldı.

Saçı, sakalı gür olan arkadaşım çörekotu sabununun sakallarına ne iyi geldiğini söylediğinde, Kanada’nın soğuğunda egzamalı elleriyle çok zorluk çeken kuzenim, benim yaptığım sabunun iyi geldiğini söylediğinde, insanların “gerçek sabun” bulmakta ne çok zorluk çektiğini farkettim. Daha çok araştırdım. “Sabun kurutur” mitinin, başka ürünler üreten büyük markaların, sabun tepkimesinde doğal olarak ortaya çıkan gliserini çekip başka ürünlere koymalarının sebebi olduğunu öğrendim. Nemlendirici yağlarla zenginleştirilen sabunlar kurutmuyor, aksine besliyor. Kullandığım malzemeleri nerelerden tedarik edebileceğimden, aromatik yağların özelliklerine, her şeyi olabildiğince öğrenmeye çalıştım. Ürettiğim yöntem olan soğuk yöntemi iyice benimsedim çünkü yağlar ısı görmüyor.

Sabun çeşitleri: Lavanta, çörekotu, tarçın, kahve, portakal, papatya, keçi sütü, yasemin, üzüm çekirdeği ve biberiye

Bu sabunu bizim Roma Bostanı’nda yetişen biberiyelerden yaptım

Para yerine zamanın geçtiği alternatif ekonomi platformu Zumbara’daki ilanıma cevap veren arkadaş logo tasarımı yaptığında, artık her şey hazırdı. Doğal sabunun illa eciş bücüş şekillerde olması gerekmiyordu, o yüzden imzamı atabileceğim şekillerde üretim yapmaya başladım. Gerçi bu kadar düzgün olunca doğal olduğuna inandırmak güçleşti, ama ben ürettiğim sabunları seviyorum. Geçtiğimiz son birkaç aydır, geçmiş iş deneyimlerimin bana kattıklarını etik süzgecimden geçirerek daha çok insana ulaşmaya gayret etmekteyim.

Şu anda başta zeytinyağı ve hindistan cevizi yağı bolluğuyla lavanta, çörekotu, tarçın, kahve, portakal, papatya, keçi sütü, yasemin, üzüm çekirdeği ve biberiye sabunlarım var. Biberiyeler, bizim Roma Bostanı’nda yetişen biberiyeler! Zamanla yağları da kendim çıkarmayı hedefliyorum.

Nikah, doğum gibi davetlerde mutluluğunu minik hediyelerle paylaşmak isteyenlere de alternatif, el yapımı, doğal bir seçenek oluyor sabunlar. İstedikleri çeşit, boyut, şekil ve paketlemeyi seçebiliyorlar. Daha az önce 200 tane sabunu paketlemeyi bitirdim de oturdum bu yazıyı yazmaya.

İstanbul Permakültür Kolektifi’nde sabun atölyesi

Herkesin evde kendi sabununu üretebileceği bir gerçek! Bu yüzden, İstanbul Permakültür Kolektifi’nde daha önce katıldığım atölyeyi artık ben veriyorum. Eğitimler o kadar verimli oluyor ki. Öğretirken öğrenmek, her yaştan insanla deneyimleri paylaşmak, yeni insanlar tanımak, takdir almak, teşekkür almak.. Tüm bunlar  her seferinde kurumsal hayatı terketmemin ne doğru bir seçim olduğunu hatırlatıyor.

Kolektif Pazar

Küçük üretici olmak, destek gerektiriyor. Daha önce bir kermeste tanıştığım arkadaşım Melis aradı bir gün. Stand ücretinin çok yüksek olduğu bir festivale, 5 kişi birleşip katılmayı teklif etti. Kendini tüketim toplumundan ayrıştırıp, kendi üretimini yapan, yaptığı işlerde kendinden ve deneyimlerinden izler bırakan 5 kadın bir araya geldik. Kendimize “Kolektif Pazar” dedik, el emeğine değer veren, akılcı ve bilinçli tüketim yapan kişilere ulaşmayı hedefledik.

Üreten kadınların bir araya gelmesi gerektiğine inanıyorum. Dayanışmaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Bu yüzden Kolektif Pazar’la sizleri tanıştırmak istiyorum.

Atölyeden sokağa

UBIK LAB (Melis Yarman)

Melis’in hikayesini de kendi ağzından dinleyelim:

“Bundan 10 küsür sene önce öğrenim gördüğüm Kimya alanında çalışmama kararımla başladı takı tasarımı serüvenim. Gönlümü Olimpos’a kaptırıp,  yakınlarındaki küçük bir köye yerleşmemle birlikte dağ, deniz ve orman üçlüsünün büyüsüyle gelişmeye, hayatıma daha da anlam katmaya başladı. Renkler, dokular ve organik formlar bu dönemden kalan önemli bir miras oldu hikayelerime.  5 sene sonrasında işte bu hikayeleri bir çeşit kompozisyona / koleksiyonlara evirip UBIK LAB adıyla paylaşmaya başladım.

“Ubik”,  ‘var’ ile ‘yok’ olanı,  ‘gerçek’  ile ‘kurgu’ yu iç içe sokan ve algıyı altüst eden önemli bir bilimkurgu eserinin adı aslında.  Benliğimin orta yerine kök salmasından olsa gerek ben de şimdi onun bu oyuncu tavrını kendi hikayelerime /koleksiyonlarıma taşımaya/yansıtmaya çalışıyorum.

Genellikle pek de yanyana durmayı tercih etmeyen malzemeleri kaynaştırıp yeni formlar kurgulamaya, yerleşik algıyla oynamaya çalışıyorum takılarımı yaratırken. Her bir parçanın özgün bir karakter taşımasını ama bütünün bir parçası olmasını baz alıyorum bu süreçte.

Tüm koleksiyonlar birbirinden farklı tavırlar taşıyor olsa da totalinde tek 1 hikayeyi anlatıyorlar.  Her bir parça kendisine özgün yol arkadaşı edinse bile kocaman bir topluluğun ortak paydasına dönüşüyor. Böylece Tophane’ de 4 m2 lik ufacık tefecik Ubik Lab mağazasında ben de bu formlar /parçacıklar sayesinde birbirinden güzel ve özel hayatlara dokunuyor bazen de oldukça keyifli /değerli arkadaşlıklar edinme şansı yakalıyorum.

Quup craft (Siril Ünal)

“Her mandalanın kendi hikayesi ve bilinmeyen bir sahibi vardır” diyor Siril, ve elleriyle farklı renkli ipleri birleştirerek hayat verdiği şahane desenlere sahip mandalalarına gözü gibi bakıyor. Ayrıca, insanlara kendi mandalalarını yapmayı öğrettiği eğitimler düzenliyor. Bir defa denedikten sonra anlıyorsunuz ki, yaptığı iş hiç de kolay değil! İnanılmaz sabır ve dikkat gerektiren, ve şüphesiz ki şifa dolu bir emek işi. O da şöyle anlatıyor hikayesini:

“Uzun yıllardir beyaz yakalıyım. O yüksek katlı, aynalı camlı plazalardaki binlerden biriyim, IT sektöründeyim. Çok zaman oldu ofiste gerçekten bir seyler ürettiğimi hissetmeyeli, bu da beraberinde mutsuzluk getirdi. Bir şeyler yapmaliydim, üretmeliydim.

Tonla hobi denedim, hiçbirinde en iyisi olmaya çalışmadım, hepsinden biraz yaptım. Balkon bahçeciliği, hama boncukları, yün keçe işleri, resim, kağıt hamurundan modeller, atık kağıtlardan sepetler, yapma çiçekler, kitap kılıfları, köpek aksesuarları… Profesyonel bir maymun iştahlı! Denediklerim içinde en uzun soluklu olanlar suluboya resimler ve ip mandalalar oldu.

Üretmenin zevkini öğrendikten sonra bir başka duygu daha buna eşlik etti: Paylaşmak. “Bu ne güzel olmuş!” diyen arkadaşlarımın koltuklarının altına sıkıştırıverdim hemen beğendikleri mandalayı.

Yaklaşık üç yıldır mandala sarıyorum. Her mandala benim için farklı bir duygu taşıyor ve hepsinin bilinmeyen bir sahibi oluyor, zamanı gelince birbirleriyle buluşuyorlar.

Mandala yapmayi sevdiğim kadar nasıl yapıldığını öğretmeyi de seviyorum.Hep beraber sarıyor, sarmalıyor, gülüyor, paylaşıyoruz.

Benim hikayem böyle, söylemezsem içimde kalır, üretmezsem elim kaşınır!

No Vacancy (Buket Hasman)

Yeldeğirmeni’ndeki renkli dükkanında, ziyaret ettiği farklı ülkelerden getirdiği, kıyafetten takıya, seramikten koltuğa, çok çeşitte eklektik konseptli ürünleri bir araya getiren Buket Hanım, bunların yanı sıra Türk tasarımcıların ve sanatçıların işlerine de alan açıyor. Özgün tasarımları tek bir çatı altında toplamakla kalmıyor,  ayrıca kendisi de takı ve aksesuar üretiyor.

Pinavela (Deniz Arık)

“Bu bir gün işime yarar” diyip sağdan soldan atık toplayanlardan Deniz. Geri dönüşüme, ileri dönüşüme inananlardan. Uzun yıllardır topladığı atık kumaşları, deniz temalı, özel tasarım çantalara ve dekoratif ürünlere dönüştürüyor.

 

Rana Söylemez

‘İnsan kral yemiş bir kurtçukla balık avlayabilir. Sonra tuttuğu balığı ham diye yutabilir.’

İşbu, uzun gibi gözüküp aslen akıcı sohbet metni, spoiler dedikleri naneden içeriyor olabilir. Hatta bu keyifli muhabbete, Moda Sahnesi’nin Hamlet[1] yorumunu izledikten sonra daha iyi vakıf olacaksınızdır. Fakat ümidim, hamlamış, kötü bir tiyatro izleyicisi bendenizin, bu cesur ve meraklı hamlesinin, sizi Hamlet’e ve Shakespeare’e bir adım daha yaklaştırmasıdır. Severek başlayın! – Deniz Koloğlu

Moda Sahnesi‘nde sahnelenen Hamlet oyununun yönetmeni Kemal Aydoğan ve Hamlet’i Onur Ünsal ile Deniz Koloğlu konuştu

Kemal Aydoğan & Onur Ünsal  (Fotoğraf: Deniz Koloğlu)

Deniz Koloğlu: Nasılsınız, iyi misiniz?

Kemal Aydoğan: Çok iyiyiz. Sen iyi misin?

Onur Ünsal: Olağanüstüden bir tık daha iyi.

Deniz: Ben olabildiğince iyiyim.

Kemal: Böyle güzel bir ülkede yaşıyor olmak…

Onur: Olağanüstü virgül iki.

Deniz: Ama ben inanarak söylüyorum.

Kemal: Ben de! Tamam, bir sürü sıkıntı var ama hayat devam ediyor. Yaşıyor olmanın gereksiz bir sevinci var. Hiç bırakmıyorum onu. Bıraktık mı yandık zaten. “Tanrıya şükür!” bitmeyecek bende ya da “Doğaya şükür!”, artık ne diyorsanız.

Deniz: Öncelikle buraya geliş hikâyemi anlatmak isterim; ben çok kötü bir tiyatro izleyicisiyim…

Kemal: Süper!

Deniz: Olaylar şöyle gelişti, sevgili ev arkadaşım Sena Karahan bu sezon Hamlet’i izledi. Çok beğendi. Evin içinde bir süre oyundan replikler dolanır oldu.

Kemal: Eyvah! Bu riskli bir şeymiş yahu.

Onur: Sena, yükseltmeseydin beklentileri…

Deniz: Ben de onun sayesinde bu oyunu izlemiş oldum. İzledikten sonra Facebook’ta küçük beğeni notu ve künyesiyle paylaştım. Bunu üzerine Yeşil Gazete’den Alper Tolga AkkuşBize oyunla ilgili yazar mısın?” dedi. Ben de “Hayır ama seve seve bir söyleşi yaparım” dedim ve buradayım. Ortaya birkaç soru da hazırladım ama öncelikle 2013’den beri sahnelediğiniz Hamlet’le ilgili ne söyleyerek başlamak istersiniz?

 

Onur: Notlarına baktım da, çevirenler eksik yazılmış. Kemal Aydoğan da olmalı.

Deniz: Sitenizden aldım künyeyi.

 

Kemal: Hiçbir zaman yazmadı ki. İngilizce bilmiyorum ama çeviri sürecinde tabii ki vardım.

Onur: Bunun da bir adı olmalı bence. Her şeyi beraber yaptık aslında.

Kemal:Shakespeare ne demek istiyor”a dair birtakım sezgilerim var. Tabii o işe yarıyor. En azından ‘yanlış anlamalarım’ var, çok seviyorum onları. Galiba Hamlet üzerine söz bitecek gibi değil; üzerine en çok söz söylenmiş sanat eserlerinden biri. Büyük olasılıkla bizim söylediklerimiz de yeterli, bitmiş değildir.

Onur: Bu hem ilk çıktığımız üç oyundan biriydi, hem de mekânın prömiyeri gibi oldu. Bizi, bize hatırlatan bir oyun ve hoşumuza gidiyor. Her sahneye çıktığımda, bu oyunun niye böyle yapıldığının cevabını hatırlıyorum.

Kemal: Buranın tüm açılış bilgisini Hamlet taşıyor.

Onur: Evet, doğru.

Deniz: Yükünü de taşıyor mu peki?

Onur: Bir dönem taşıdı.

Kemal: Shakespeare ve Hamlet olma sebebiyle, yükünü taşımaya muktedir bir kuvvete ve kudrete zaten sahip. Onun için iyi bir yüklenici. Ama aynı zamanda iyi bir büyücü gibi, bize uğurlu geldi. Ben inanıyorum bu tür salaklıklara.

Deniz: Salaklıkları seviyoruz.

Onur & Kemal: Evet, evet!

➣ Tiyatronun zamanla çok değişik, çok güzel bir ilişkisi var

Hamlet afiş (Cem Dinlenmiş)

 Kemal: Burası açık kaldığı sürece Hamlet repertuvarda hep olsun gibi bir niyetimiz var. Nazar boncuğu o. Biz buradan yola çıktık. Başlangıç bilgisini unutmamak gerekiyor. Onunla hep hemhâl oluyor olmak önemli. Ayrıca zaten oyun da durduğu yerde durmuyor. Bünyesinde bizim hareketlerimizi taşıyor, bize ait izlerin hepsi onda da var. Mesela her yıl bir kere Hamlet izleyen izleyicilerimiz var. Zaman tiyatroya sahiden iyi şeyler kazandırıyor. Tiyatro, heykel gibi değil, yaparken de değişen bir sanat. Zamanla çok değişik, çok güzel bir ilişkisi var. Zaman, bozabilir de tabii.

Deniz: Bozulması oynayan, sahneleyen kişilerin kendini sorgulamayan bünyelerine bağlıdır diye tahmin ediyorum.

Onur: Tiyatro pratiğinde şöyle bir şey var, bu iş hakikaten, bir şeyi yapmakla değil, tekrar tekrar yapmakla ilgili. Onun da bir zorluğu var, hatta bence en zoru o.

Deniz: Tarif etmeni rica etsem.

Onur: Bir taraftan bir hayat yaşıyorsunuz ve bir oyuna çalışıyorsunuz. O oyunu çalışırken, o oyunun etrafında çok dönüyorsunuz. O oyun bir şekilde başlıyor, çok güzel başlıyor hem de. Fakat hayat aynı gitmeyebiliyor ya da o oyunu zamanla çok oynamış oluveriyorsunuz. Bazı negatif şeyler olabiliyor; oyunculardan biri ayrılabiliyor, oyunun seyircisi düşebiliyor. Oyun, çalıştığınız, başladığınız yerle bitmiyor. Bu bir pratik meselesi, galiba. Hayatta en çok da ona örgütlenmek gerekiyor.

Kemal: Biz başka türlü bir pratik kurmaya çalışıyoruz. Hızdan oluşan bir çağda yaşıyoruz. Çağ -kapitalist, neoliberal diyelim- bize “Sürekli yenile!” diyor. Tiyatro da diyor ki “Her gün aynı şeyi yapacaksın”! Çağın insanı, çok arkaik bir bilgiyle harmanlanmak zorunda. Aslında kökteki bir şeyi hatırlamak zorunda. Bu tekrar ederek, yavaş yavaş derinleşerek o izin üzerinden bir kere daha geçmekle ilgili bir şey. Zamanı başka türlü kullanma pratiğiyle, becerisiyle ilgili ve moda tabiriyle söyleyeyim, bu zamanın ruhunda barınmıyor. Ama siz bir oyuncu, bir tiyatrocuysanız onu hatırlamak zorundasınız, pratiğinizi o belirlemek zorunda. Çünkü aslında bunu iyi yapan ekiplerin hepsi biliyordur ki çok tekrarla birlikte bir şey değişiyor ve aslında iyi bir yere yerleşiyor. “Çok yaptık. Artık yeni bir şey yapalım” duygusuyla yapıldığında erozyon oluyor. Peki gerçekten yaptık mı, yüz oyunu sahiden oynadık mı?

Deniz:Moda Sahnesi var olduğu sürece Hamlet’i oynayacağız” mı dediniz biraz önce?

Onur: Hımmm… Vallahi kaldırmayı hiç düşünmedik.

Kemal: Ben oynasın istiyorum. En azından önümüzdeki yıl oynanacağı kesin. Ama, mesela hayat artık Hamlet’i istemez ya da seyircisi gelmez diyelim -bir sürü başka parametre de var- o zaman devam etmeye gerek yok. Ama şu haliyle onu taşımayı isteriz.

Onur: Aslında en çok seyirci belirliyor. Bizim hislerimizi de onlar belirliyor. İşin özü bu.

Kemal: Tabii.

Deniz: Tekrar, sizin için başat bir edim.

Kemal: Bizim bir bebemiz var Bengi’yle [Günay] üç buçuk yaşında, her şeyi tekrar ede ede öğreniyor. Dünya da sürekli dönüyor biliyorsunuz değil mi?

Deniz: Bir seyirci bir oyunu bir seferde anlar mı?

Onur: Hissedebilir.

Kemal: Bence anlar. Biz, bir kerede anlaşılacak bir oyun yapıyoruz. Ben iddia ediyorum. Ama o tadı üç kere talep etmesi de güzel tabii. Hem anlamak ne ki?!

Deniz: Anlamaktan kastım, oyunun seyirciye geçmesi. Mesela bu oyuna söyleşi yapacağım itkisiyle gelseydim, bambaşka izlerdim. Oysa çok daha özgür bir şekilde, Deniz olarak izledim.

Kemal: Şimdi, bir şeyin karşısına Deniz olarak geçtin ve durdun, sana bir şey dedi ve gittin. İşte o Hamlet zaten! Ama, mesela hâlâ “Aaa! Orada şunu diyormuş. Oğlum, şunu atlamışız yaa!” diyoruz. Çünkü Shakespeare bağlamında hep yeni bir şey öğreniyoruz.

Onur: Bir pencere açılıyor “Aaa! Bu, bunu diyormuş. Şunu şöyle mi söylesek” gibi şeyler oluyor. Ama Kemal Abi’nin dediği başka bir anlama biçimi.

Kemal: Bu kadar kasmamak lazım. Çünkü tiyatro aynı zamanda popüler de bir şey. Zaten Shakespeare de popüler düzlemde yapıyor; bir hikâyenin karşısına geçersin, dinlersin. Oradan kendi hayatına bakarsın, insana bakarsın, “Nasıl bir varlık bu?” dersin. Yapılar nasıl var oluyor, devlet nasıl bir şey, aşk nasıl, annelik nasıl vs. Tiyatro aslında her şeyi o gün, orada anlatmaz. Bir şeyleri anlamak için küçük uyaranlar gönderir.

Deniz: Uzama da ihtiyaç var. Sinema da öyledir ya; çıkarsın bir filmden, sahneler kafanda dönmeye devam eder.

Onur & Kemal: Tabii öyle.

Onur: Sadece çıkar çıkmaz değil ki, on- on beş sene geçtikten sonra “Haaa! Şimdi anladım filmi” dersin. Aslında filmi hissetmişsindir ama on sene sonra yaşadığın bir şeyle birlikte açılır kafanda.

➣  Hissetmek kıymetli bir şey

 Deniz: Serbest çağrışımlı bir soru olarak, izleyici izlediği oyundan ne kadar sorumludur?

Kemal: Bence yüzde yüz sorumludur. Kastım şu, seyircinin artık yapması gerekenler var; Dostoyevski bir kitap yazmış ve sen “Beş yüz sayfa yazmış, okuması zor değil mi?!”… Cin Ali mi okuyacağız arkadaşım!? Biri yazmış ve birileri de anlıyor, sen niye anlamıyorsun?

Deniz: Demek istediğim, bir izleyici bir oyunu anlamaktan yana ne kadar sorumludur?

Kemal: Anlamak bence çok tehlikeli bir kavram. Ben hissetmeyi daha kıymetli buluyorum. Anlamak, akla çok vurgu yapan bir şey. Hâlbuki biz bir duyular aracı, aygıtıyız.

Deniz: Metin çözümlemesi babında.

Kemal: Evet ama, tiyatro çok duyusal bir şey; bir tane insan var, orada, sahnede tepiniyor, bir şeyler yapıyor; biri geliyor, birini seviyor, birini sevmiyor… Niye yapıyor ki bütün bunları?!

Deniz: Onur, sen de hissetmek dedin az önce. Bu hususta ne zaman ortaklaştınız, fark ettin mi?

Onur: Çok uzun süredir beraber çalışıyoruz.

Kemal: Terminolojimiz birbirini tutmuş olabilir. Hissetmek kıymetli bir şey. Evet aklın da becerdiği bir şey var ama neden öncelik onun olsun?

Onur: Hissediliyordur çünkü biz yaparken hissettiğimizi düşünüyoruz. Tabii bazı günler hissedilmiyor de olabilir. Bazen de sadece cümlelerin söylendiği oyunlar oluyor.

Kemal: Oyuncunun bedeninden geçiyorsa senin bedeninden de geçiyordur bence. Geçmiyorsa da frekans cılızlaşıyordur. Ağza ve dudağa fazla yerleşmiş oyunlar da olabiliyor.

Onur: Aslında Hamlet ve diğer rejilerde bunu aşmaya çalışıyoruz. Kim diyebilir ki, “Hamlet’i sadece hissederek oyna!” Çünkü son derece ‘yazılmış’ bir metin ve her şey sözle oluşuyor. Ama yazım sebebi o değil; yazım, bir edim sadece.

Deniz: İkinizden biri bir söyleşide “Shakespeare şairdir, yazardır ama aslen bir tiyatrocudur” demişti.

Kemal: Evet doğru, sadece edebiyatçı değildir.

Onur: Evet. Biz Kemal Abi’yle, onu ‘dille öğrenmek’ tufasına hiç düşmedik. Hamlet’in içinde bile dili, sözü -retoriği de diyebiliriz- bozmaya çalışan bir adam var.

Deniz: Statükoyu sarsmaya çalışan biri.

Onur: Onu kendi yöntemiyle sarsmaya çalışan bir adam var. Aslında oyunlarına derinlemesine baktığında Shakespeare de çok hisli davranıyor.

➣  Her şey Hamlet’e çarptığında anlam buluyor

Fotoğraf: Mehmet Çakıcı

 Deniz: Size ulaşmamı Gülin Tekin sağlamıştı. İlk olarak ona meramımı izah etmeye çalışırken “Onur’un oyunculuğu diğer oyunculara oranla çok daha parlak, acaba oyun kurarken bu özellikle mi tercih edildi yoksa performans nitelikleriyle mi alakalı” dediğimde “Bence ona Hamlet ve diğerleri arasındaki frekans farklılığı diyelim” dedi.

Onur: Hamlet parlıyordur rol olarak.

Kemal: Bir kere oyun, Hamlet’in oyunu. Her şey ona çarptığında anlam buluyor. Diğerleri Hamlet’i var etmek için sahneye giriyor gibi.

Deniz: İtiraf edeyim, belki de ham bir izleyici olmamdan kaynaklanıyordur; izlediğimde Onur’un yeteneğinin daha ön plana çıktığını düşündüm.

Onur: Evet ondandır. Hamlet zaten yeteneği çok ön plana çıkaran bir rol.

Kemal: Onu yapamazsan olmaz zaten. Şöyle diyeyim, oynayamazsa yanarız!

Onur: Küçük bir gözdağı…

Kemal: Hayır, hayır şöyle, ortada bir Hamlet var ve o da oynayamıyor Hamlet’i… Yandık yani.

Onur: Diğer oyuncuların Hamlet’i var etmek için sahneye gelmesi tespitine katılıyorum; onlar beni ne kadar irite ederlerse Hamlet de o kadar iyi oynamak zorunda kalıyor. Herkes Hamlet’i besliyor. Zaten rolde de acayip bir şey var. “Ben deli taklidi yapacağım” deyip oynamak o kadar eğlenceli ki!

Kemal: Oyunculukla muhasebeni doğru yapamamışsan, oraya doğru akmamışsan kötü oynanır. O zaman bir kalıp olur ki, Hamlet bir kalıp değil.

Onur: Civa yani. Shakespeare’in döneminde en meşhur materyallerden biri olduğu için genelde bu örneği veriyoruz. Bütün tedavilerini civa buharıyla yapıyorlarmış.

Deniz: Daha önce yapılmış bir tespitten yola çıkarak; oyun boyunca herkesin hep sahnede olmasının arkasında yatanı merak ettim.

Kema: Daha önce iki-üç Shakespeare oyununu öyle yaptık galiba.

Onur: Othello’yu ve zorunlu giriş-çıkışları hariç Hırçın Kız’ın neredeyse tamamını.

Kemal: Shakespeare’den korkmamızı gerektirecek bir şey yok. Burada bir oyun oynanıyor sadece. Onu alımlamak, anlamak zor değil.

Deniz: Yüceltmeye gerek yok.

Onur: Ben Hamlet değilim, o da zaten Gertrude değil. Danimarka’da da değiliz.

Kemal: Bu sahneleme biçimi, olayın seyirciye geçmesine ve olayı tanıtmaya yarıyor. Hamlet’in ya da öbürünün başına gelenleri -Shakespeare’in dehası da bu bence, ironi!- rol kişisinden önce anlıyoruz. Oyunu seyrederken hep üstün konumdayız. Bu sahnelemenin işte buna hizmet etmesini istiyoruz. Çünkü Türkiye hikâye edişle anlıyor.

Deniz: Bu söylediklerinizi özgüven olarak da okuyorum naçizane.

Kemal: Estağfurullah ama aynı zamanda da evet öyle. Bu seyircinin hissine güvenerek oluşan bir özgüven. Gerilecek hiçbir şey yok, sakin olalım. Bir oyun oynayacağız sadece. Mesela benden önceki kuşak için Shakespeare herkesin temas edebileceği biri değildi. Zor ve biraz sınıfsal bir malzeme idi. Bu kuşak ve yeni kuşak için bu kutsiyetlere gerek yok. Bu kadar da dokunamayacaksam zaten istemem. Dolayısıyla tabii ki, bir temas isteği var bu sahneleyişte. Bunların hepsi o temasın getirdiği anlayışlar, kendiliğinde doğan fikirler. Shakespeare benim zamanımda, benim için gerçekten bir problemdi. Onur daha iyi anlatır.

Deniz: Sen, “Eyvah Shakespeare!” mi diyordun?

Onur: Şimdi, Shakespeare’in başka bir çalışmasına keşke daha önce girseydik diyorum. Çünkü bizim hocalarımız da Kemal Abi’nin tarif ettiği gibiydi. Her esere öyle yaklaşıyorlardı. Eserleri hep büyük büyük görüyorduk. Aşırı felsefi konuşuyorlarmış gibi düşünüyorduk. Tabii ki Shakespeare’in felsefesi var ama avamlığı da var. Eğlenceli yönünün hep kaçırıldığını söyleyebilirim.

Kemal: Yeni yeni insan muamelesi görmeye başladı. O bir tanrıydı.

Onur: Biz çalışırken bayağı bir araştırdık. Mesela dünyada da o avam dili oluşturamadıklarını düşünüp tekrar çevirmeye girişenler var.

➣ Bence her oynayan, kendi çevirsin

 Deniz: Çeviri demişken, Sabahattin Eyüboğlu, Hamlet[2] çevirisinde kendi sürecini çok samimi bir dille anlatmış. İnsanın içi ısınıyor.

Kemal: Onlar kurucu kuşak. Ama mesela biz şimdi onların yaptığı şeyi yeniden değerlendirmeyince problem çıkıyor. Mesela Emine Ayhan, En Kısa Gecenin Rüyası’nın çevirmenlerinden biri; Emine politik bir insandır, kadın hareketleriyle de ilişkisi vardır. Dolayısıyla metnin içindeki bazı kelime tercihleri tamamen o yönde. Dil değişen bir varlık. 1960’da yapılan bir çeviriyi artık bir tarafa bırakıp -emeklerini, çabalarını tabii ki yok saymadan konuşuyorum- yeniden yapılması gerekir diye sanıyorum.

Onur: Hatta ben her oynayan kendisi çevirsin diyorum.

Deniz: Sizin faydalandığınız çeviriler de olmuştur değil mi?

Onur: Tabii, Can Yücel, Orhan Burian, Sabahattin Eyüboğlu… hepsine baktık.

Kemal: Ama bununla birlikte iyi çeviriler de olabilir. Mesela Sabri Esat Siyavuşgil’in Cyrano de Bergerac çevirisinin bir daha yapılmasına gerek yok. O burun tiradı çok güzeldir ve o da çok güzel çevirmiş. Öyle çeviriler var ki, ‘damıtık’. Öte yandan Can Yücel’in Bahar Noktası [En Güzel Gecenin Rüyası], çok Can Yücelce, biz onu tercih etmedik.

Deniz: Kullanmamak, beğenmemek anlamına gelmiyor.

Onur: Biz zaten en iyi çeviriyi yaptık demiyoruz ama çevirmek bize yaradı. Bugün, bir oyunun çevirisine bakmak oyuncunun -yönetmen için zaten!- unuttuğu bir şey. Bundan daha bir iyi çalışma olabilir mi?!

Deniz: Ne kadar sürdü çevirmeniz?

Onur: Üç-dört ay. Araya Gezi Parkı girdi.

Deniz: Bugün hiç geri döndüğünüz oluyor mu metne[3]?

Onur: Oluyor. Şimdi tekrar bir yerin çevirisi için oturdum başına. Şu an fazlaca içindeyim. Hatta Kemal Abi’ye de bazı sunacağım önerilerim var.

Deniz: Hamlet bir yana, oyuncular içinde en edilgen karakterler hangileri?

Kemal: Ophelia değil! Ophelia’yı tartışmayı ve konuşmayı o kadar seviyorum ki ve hele de kadınlarla konuşmayı! Neden edilgen? Biz sana soralım.

Deniz: Tabii, severek söylerim fikrimi. Ama bu soruyu şimdilik bir kenara koyalım.

Onur: Yooo! Dur şimdi!

Deniz: Onu beslemesi için bir soru daha ekleyeceğim, Ophelia neyin kurbanı?

Kemal: Buna senin düşüncelerini aldıktan sonra cevap verelim…

Deniz: Bu sefer sorumu sordum.

Onur: Çaylar gelsin öyle cevaplayalım…

Kemal: Bir kere, Ophelia kendinin kurbanı.

Deniz: Peki, Ophelia aptal mı?

Kemal: Ophelia aptal değil, güçsüz. Hem, Shakespeare’deki tiplere, tipolojilerin temsilleri olarak bakalım. Ophelia neyi temsil ediyor?

Deniz: Cinsiyetleri değil kişilikleri veya onların duygu hallerini temsil ediyorlar, doğru mu?

Kemal: Cinsiyetle hiçbir ilgisi yok bence de. Ophelia’nın yaşadığı tam da şu: İki arada bir derede kalır isen, vaaz veren bir babanın boyunduruğundan çıkamazsan ve sevdiğini savunamazsan delirirsin arkadaşım!

Onur: Hem Ophelia, henüz aptal olup olmadığını anlayamayacağımız kadar küçük.

Kemal: Hamlet babasının hayaletini gördükten sonra ilk olarak Ophelia’ya koşuyor[4]. Hamlet, bir hayalet görmüş ve gördüklerini bir türlü aktaramıyor ona. Ophelia “Neyin var?” diye sorsa olacak. Aslında bence Shakespeare bize, “Neden sormuyorsun ne olduğunu, sorsana! Sormuyorsun ve hemen yargılıyorsun” diyor. Ophelia “Aaa herhâlde benden nefret ediyor” diyerek yanlış okuyor Hamlet’i.

Deniz: Ophelia’nın kişiliğiyle ilgili bir şey mi bu?

Onur: On altı-on yedi yaşında bir kız, babası onu sürekli şamarlıyor… O kıza nasıl bir güç atfediyorlar da ona edilgen diyorlar, ya da onu iyi ya da kötü yapıyorlar?! Ophelia çok güçsüz bir kız.

Kemal: Şuradan da bakalım, devlet -baba yani Polonius, o da devletin bir aygıtı ya!- nasıl bir yapılanma ki, içgüdüsel olanı, aşkı bile bastırıyor. Biz aslında o presin bu insaniyeti, bu içgüdüyü bastırma ve insanı delirtme faaliyetini görüyoruz. Hamlet ise dilsiz bir düzlemde ve gerçekleri söyleyemiyor. Bugün herhangi biri gelip “Arkadaşlar benim amcam babamı öldürdü ve annemle de böylece evlendi. Bana da bunu babamın hayaleti söyledi” dese…

Onur: Adama “Nereden biliyorsun?” derler.

Kemal: Bunu bugün ben söylesem hemen Bakırköy’ü ararlar. Hamlet koca bir gerçeği biliyor ve susmak zorunda. Nasıl olacak?! Ancak delilik enerjisinin saçılmasıyla direnebilir Hamlet.

Deniz: Ophelia güçsüz olduğu için deliriyor mu peki?

Kemal: Sevgiliyle baba arasında, yasayla içgüdü arasında bir yerde çırpınıyor kız.

Onur: Bir gün bir yerde yemek yiyordum. Lokantanın kapısında da, o eski, elinde menü olan bol renkli maket şeflerden bir tane vardı. Genç bir kız annesiyle yanımızdan geçiyordu ve kız maketteki o renklere ve güzelliğe bakıp ne yapacağını bilemeyip dudağından öpüverdi maketi ve annesi kızın ağzının ortasına bir tane koyuverdi. Ne olduğumuzu şaşırdık. Kız da salak oldu, ben de. Annesi, ben onu öyle gördüm diye delirdi herhâlde. O genç kız, Ophelia işte! Şimdi o kız edilgen mi, niye olsun?! Hamlet’le beraber oluyor Ophelia. Hamlet onun memelerini tarif ediyor[5]. Mesela Ophelia tiradında “Danimarka’nın güzel majesteleri nerede?”[6] diyor. Orada, ama nerede? En son giderken de “Sağ olun kadınlar, bütün hanımlar, sağ olun, sağ olun!”… Başka kadın yok ki! Ophelia’nın etrafında sadece erkek var ve onlar da onu baskılıyor.

Deniz: Sanırım, edilgenleştirilen demek gerekiyor.

Onur & Kemal: Evet, aynen öyle!

Kemal: Ophelia için sadece, bir direnişinin olmadığı söylenebilir. Ama Hamlet direniş sahibi.

Deniz: Ophelia’dan şu an uzaklaşmak istemiyorum ama… Gertrude acaba arzularına mı yenik düşüyor?

Onur: Güzel geldin soruya.

Kemal: Öyle bence. Gertrude bir tuhaf kadın ya!

Deniz: “Kadın zaaf demekmiş meğer”[7] derken Shakespeare Hamlet üzerinden, “Kadın işte böyle bir şey” demek istiyor olabilir mi?

➣ Ophelia’yı güçsüz göstermedik, biz bir durum gösterdik

Fotoğraf: Mehmet Çakıcı

 Onur: Ben burada bir hata olduğunu düşünüyorum. Bazı karakterlerin söylediği şeyleri Shakespeare söylüyormuş gibi geliyor. Her zaman öyle olmayabilir. Ona, tarafların tezini çok sağlıklı bir şekilde ortaya atabilen bir adam olarak bakmak gerekiyor. Amiyane tabiriyle, Shakespeare’in kötüleri, aslında kötü değildir denir ya, dolayısıyla her birinin bir nedeni, bir gerçeği, bir penceresi; her birinin sosyolojik bir durumu, konumu, varlığı, travması var. Iago için [Othello’nun karakterlerinden] en kötü karakter derler, iyi ama onun da başına neler gelmiş! Şimdi o da onu nasıl kaldırsın?! Bunlar hep oluyor. Dolayısıyla ‘edilgenleştirilen’ en doğru kavram bence.

Deniz: Bu ortaklaşma çok iyi oldu.

Onur: Bazen “Shakespeare böyle mi düşünüyor?” diyorlar hatta iş, Shakespeare kadın düşmanı mı noktasına kadar geliyor.

Kemal: “Ophelia’yı neden güçsüz gösterdiniz?” diyenler var. Ophelia’yı güçsüz göstermedik, biz bir durum gösterdik. Şöyle, Türkiye’de sol bugün çok güçlü bir konumda değil. Ne yapacağız şimdi?! Şimdi Türkiye’de solu niye iyi bir yerde anlatalım? Somut durumun tahlilini yapıyor olmak bence birincil. Belli ki Shakespeare döneminde kadın baskılanıyor. Ophelia’nın üzerinde baba üzerinden bir din baskısı, devlet baskısı görüyoruz. Bundan kaçabilen bir de Gertrude var. Hadi Gertrude ve Ophelia aynı yerden başlamış olsunlar. Ama Gertrude, bir noktadan sonra arzunun peşine düşüp kudreti ele geçirdi… Yani bir tarafta arzusunu gerçekleştiremeyen, babasını aşamayan bir kadın var; diğer tarafta ise arzusunu gerçekleştiren bir kadın var. Kocasının öldürülüşünün hemen üzerinden amcayla ilişkiye geçebiliyor. Hatta öldürülüşünden bile şüphe ediyor belki.

Onur: Belki de bunu hiç sormuyor, onun için çok fark etmiyor.

Kemal: Belki de cinayete ortak. Gertrude’u arzunun eylemliliğinin içine giren bir kadın olarak da anlayabiliriz. Oysa Ophelia bunu yapamadığı için deliriyor zaten.

Deniz: Peki oyunda Hamlet Ophelia’ya neden bu kadar öfkeli? Bize yansıtılan bu öfkeyi nasıl okumalıyız?

Onur: Tam da bu konuştuklarımızdan dolayı.

Kemal: Bence hiç öfkeli değil. Yani şöyle öfkeli değil…

Onur: Yok bir öfke kusuyor canım!

Deniz: Teknik bir soru: Ophelia’yı üzerine saldıkları sahnede Hamlet “Baban nerede?”[8] diye soruyor; kimi yorumlarda Hamlet Polonius’un orada olduğunu tahmin ediyor, biliyor ya da öğreniyor. Ama sizin sahnelemenizde onu gördüğünü görmüyoruz ya da bildiğine emin değiliz değil mi?

Onur: Güzel!

Kemal: Bir şey diyeceğim, o arada Ophelia ve Polonius konuşurken nerede Hamlet? Seyircinin arasında, bizim içimizde. Yani Deniz sahnede ne olup bittiğini gördü, e Hamlet de gördü!

Deniz: Bu okumayı yapamamışım.

Kemal: Olabilir.

Onur: Şöyle, biz Hamlet’in bunu gördüğünü net göstermek isteseydik yapardık. Arden serisinde “To be or not to be” tiradının yeri doğru değil diyorlar. Bu sayfa buraya sonradan mı eklendi? Aslında falan mıydı filan mıydı” derken o tirad kaotik bir şey olmuş. Shakespeare ise bir kurgu dehası ve sahnede biri varken Hamlet kendi kendine bu şekilde konuşmaz… Dolayısıyla Ophelia oradayken ve babası da saklanırken Hamlet arkadan bu tiradı atıyorsa orada bir durum var demektir. Biz de şöyle düşündük, görüyor ya da görmüyor, bakıyor ya da bakmıyor ama onların orada olduğunu biliyor. Aslında ironik bir soru ve o yüzden biz de “Baban nerede ya?!” diye sorduk.

Kemal: Aslında neden öfkeli olduğunu biliyoruz Ophelia’ya.

Onur: Bence o bir aşırı bir kırgınlık hali.

Deniz: Neden, gerçeği görmeye gayret etmediği için mi?

Onur: Ophelia’nın yerine koy kendini; Hamlet’le birbirinizi çok seviyorsunuz ya da sevdiğinizi düşünüyorsunuz. Gençsiniz, ateşlisiniz. Fakat sen “Neyin var” demek yerine babana gidip diyorsun ki “Buna bir şey oldu”… Hamlet’in gözünde Ophelia onlar konuşurken babasının bir kenarda saklanmasına izin veren bir sevgili.

Deniz: İzleyici olarak bir yanı zihnimde eksik kalıyor, hatta okurken de; Hamlet’in o dönüşümünü hiç vermiyor Shakespeare; Ophelia’yla Hamlet’in öncesini hiç görmediğimiz için, olay bize sadece sonradan söylenenlerle geçiyor.

Onur: Mektup?

Deniz: Mektup yetmiyor bana.

Kemal: Senin seyrini şöyle tamamlıyor aslında Shakespeare, ya da tamamlar mı? Ophelia’nın öldüğü sahnede Hamlet “Ophelia’yı seviyordum ben!”[9] diyerek yakarıyor ya; zaten bu, aslında dramayı sığıştırdığı yer, kuvvetini oradan alıyor. Öbür türlü her şeyi çok erken anlayıp, izlemezdik. Ama finalden başa dönebiliriz.

Deniz: Sizlerin sahnelediğiniz Hamlet’i izlediğimde sanırım Hamlet’in aşkına ikna olmadım. Hâlbuki, bu oyundan çok önce Kenneth Branagh ve Mel Gibson’ın sinema yorumlarını izlemiştim. Yani aslen Ophelia’ya aşık olduğunu biliyordum. Fakat size soracağım soruların arasında şu da vardı “Hamlet, Ophelia’ya gerçekten aşık mı sizin nazarınızda?

Kemal: Yüzde yüz aşık.

Deniz: Aslında kendinden mi kurtarmaya çalışıyor?

Kemal: Aynen öyle. Hamlet aslında; sen düşündüğünde haklı ol, beni böyle bil diyor.

➣ Gerçekliğin dışına çıkmak istediğinde Ütopya…

Fotoğraf: Mehmet Çakıcı

Deniz: Burada direksiyonu kırıyorum çünkü vaktimiz daralıyor. Hamlet neden Ütopya okuyor?

Onur: Ütopya rüyası gördüğü için olabilir. Thomas Moore okumasının da bir manası olduğunu düşünmüştük. Shakespeare, Thomas Moore’la ilgilenen bir adam.

Kemal: Thomas Moore’un hakkında yazılan bir oyun var.

Onur: Ve o oyunun Shakespeare’in el yazısından olduğu söyleniyor. Sahnede Ütopya sadece kitap olarak var. Ama benim tabutumda Thomas Moore ve Thomas Moore’un fikrinin etrafında örgütlenen bir sürü başka yazarın da ismi var.

Kemal: Biraz ütopyayla da ilgili. Hamlet’in bu dünyayla arasında mesafe koyacak başka bir bilgiye sahip olduğu için bir ütopya kuruyor diyelim. Bu taktiği zaten sadece gerçekliğin dışına çıkma isteğin olduğunda geliştirebilirsin; bu dünyada yaşamanın zeminini bir başka şeyle çarpıştırmazsan işin zor. Ursula Le Guin okumadınız mı? Mesela o olmasa ben bu dünyada yaşamayı beceremem. Ütopyaları okuyoruz, hayatımıza alıyoruz çünkü bu dünyayı bir de oradan düşünüyoruz, algılıyoruz.

Deniz: Claudius o sahnede neden suçluluk duyuyor?

Onur: Bence tam bir suçluluk duymuyor. Soruna bu cümlelerle cevap verilebilir; “Gerçekten suçluluk duyan ve suçlarımın affedilmesini isteyen bir insan mıyım ben, bütün hileyle kazandıklarım hâlâ bendeyken”[10]. Bu güzel bir cümle. Claudius bunu böyle gerçekten hissederek mi söylüyor, yoksa Shakespeare bunu gerçekten Claudius’a söyletmek mi istiyor, yoksa bu parantezi açmak mı istiyor?

Deniz: Ama burnuna pis kokular da geliyor.

Kemal: Hamlet’in aşktan delirmediğini tahmin ediyor, zeki bir adam sonuçta.

Onur: Bunun biraz günah çıkartmanın saçmalığıyla ilgili bir bölüm olduğunu düşünüyorum. Kimse hiçbir şeyden vazgeçmiyor ama günah çıkartmaya da devam ediyor.

Kemal: Ben bundan, dinin, ibadet denen şeyin ne tür bir suç barındırdığını anlıyorum; aslında kilisenin de nasıl bir aklama mekanizması olarak iş görebileceğini, iktidarın bunu nasıl kullanacağını…

Deniz: O zaman da kilise ayrı bir devlet zaten.

Onur: Tabii ki!

Kemal: O dönem çok karışık.

Onur: Şu anki Orta Doğu orası.

Kemal: O zamanlar, Katolik’lerin ortadan kaldırılıp Protestanlığın hâkimiyetinin başladığı dönem. Shakespeare de Katolik.

Onur: Shakespeare’in bütün travmalarının başladığı yer de orası. Kaydının kaybolduğu zamanlar.

Kemal: Aslında din, Shakespeare döneminde çok hakim bir yapı, kilisenin neyi nasıl anladığı, neyin nasıl üstünü örttüğü, egemenin işine nasıl geldiği…

➣ Shakespeare doğanın döngüsüne güvenen biri

 Deniz: O zaman buraya tam, cuk oturan bir soru, Hamlet kaderci mi?

Kemal: Abi zor sorular ben sana söyleyeyim!

Deniz: “Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin”[11] derken babasının ölümünü kaderden saymıyor mesela.

Kemal: Bence Shakespeare’in de, Hamlet’in de kaderci olma ihtimali yok. Çünkü Shakespeare doğaya çok güvenen ve inanan biri. Doğanın döngüsüne diyelim, tüm o dönüşüme. Mesela tüm oyunları dönüşüm üzerine kurulu. Hamlet akıllıdan deliye, deliden akıllıya dönüşüyor. Doğadaki dönüşümlerden de bahseder. Fırtına’da vardır; babası ölür, “Baban denizin dibini boyladı. Şimdi onun gözleri mercan olma oluşumuna girdi, bir inci olacak şimdi” der. Sürekli doğanın bu faaliyetinin peşindedir. Kader dediği bu aslında, doğanın hareketi.

Deniz: Zaten o yüzden serçeyle imgelemiş herhâlde.

Onur: “İnsan kral yemiş bir kurtçukla balık avlayabilir. Sonra tuttuğu balığı ham diye yutabilir”[12],  “Ne demek istiyorsun?”, “Hiçbir şey”… O ‘hiç’ de bizim Kemal Abi’yle çok üzerinde durduğumuz bir şey. O bir hiçlik değil de, dönüşümde sabit olmama hali. Ona, sen bu kurtçuğun osuruğu olacaksın diyor.

Kemal: Krallığa da güvenme, bel bağlama diyor. Dolayısıyla kaderci olamaz.

Deniz: Sahneyle ilgili bir sorum var, gerçi tasarımcısı Bengi Günay biraz önce yanımızda oturuyordu ama kalktı, ona da sormak isterdim. Sizden başlayayım, Hamlet prova videosunda Murat Tüzün “Aslında hepimiz tabutlarla yaşıyoruz” diyor…

Kemal: “Biz aslında ölümle birlikte yaşıyoruz” diyor. Doğduğumuz andan itibaren ölüm her an peşimizde.

Onur: Mezarcılar sahnesinde[13] de, yine fikri olarak çok önemli şeyler olur; mezarcının Hamlet’i konuşmasıyla alt ediyor olması ve “Bu herifin gerçekliği hepimizi aşar” diyerek Hamlet’in bunu kabul ediyor olması… Bu, mezarcılar sahnesini bütün oyuna da taşıyan bir dekor. Bu arada tasarımcımız de geldi!

Deniz: Direkt neden tabut diye soruyorum?

Bengi Günay: Sence neden?

Deniz: Öncelikle estetik olarak çok beğendim, sonra da bir çözümleme olarak algıladım.

Bengi: Daha önce Othello yapmıştık. Orada, hepsi farklı şeyleri ifade eden sekiz sandalye vardı. Geleneksel sanatlarda ‘eli belinde’ motifi vardır, onları dönüştürüp sandalye yapmıştık. Hepsinin farklı farklı sembol ve anlamları vardı. Orada da hep sahnedeydiler. Bu oyunda da bir mekân arayışı doğdu. Sonra zaten hepsi finalde öldüğü için ve bir başka anlamda da yaşamıyor oldukları için tabut koymaya karar verdik. Evet bir artistliği var o nesnenin, ama aynı zamanda ölümü çağrıştırdığı için de ürkütücü. En azından benim için öyle. Zaten o ürkütücülük oyunun kendisinde de var. Bu, hoşlandığımız bir görüntü ama neden hoşlandığımızı pek düşünmüyoruz bence.

➣ Onu çok sevdiğimiz için bize açıyor kendini

 Deniz: Teşekkür ederim Bengi! Şimdiki sorum eleştiriye dair; bir şekilde size yaradığını düşündüğünüz eleştiriler alıyor musunuz? Tiyatronun ve tiyatronuzun eleştiriye ihtiyacı var mı? Maalesef toplumumuz, bir şeyi beğenmediğinde neden beğenmediğini söylemekle yükümlü hissetmiyor. Ben müzik camiasına hakim sayılırım, eleştiri mahiyetinde yok denecek kadar az. Tiyatro cenahında belki durum biraz daha iç açıcıdır…

Kemal: Tam senin tarif ettiğin gibi. Bence tiyatronun eleştiriye çok ihtiyacı var. Onur belki biraz daha iyi durumda olabilir ama ben on yedi yıldır oyun yönetiyorum, yaptığım işin ne olduğuna dair on yedi tane yazı okumadım. Bunun ihtiyacını duyuyorum. Bu yönetmenlik denen şey Kemal özelinde nasıl çalışıyor’u birinin anlamasına benim ihtiyacım var. Gaia kuyusu gibi orası. Bir şey yapıyorsun, atıyorsun ve şunlar söyleniyor “Allah belanı versin sakın bir daha oyun yönetme!” veya “Ayyyy! Ne kadar iyi yönetmen, hep yönetsin!”. İkisi de hiçbir şey ifade etmiyor benim için. Ayrıca şöyle olması gerekiyor, bir eleştirmenin bizim ortaya koyduğumuz tüm unsurların bilgisine çok iyi hâkim olacak, belki dönemlerini biliyor olacak, belki bir sürü değişik tarz tiyatro hakkında fikri olacak, onun niye oynandığını bilecek, Shakespeare bilecek… Metni okumadan gelenler var. Tabii ki bir şeyleri yanlış yapabiliriz. Temelde sorun şundan kaynaklanıyor, birbirini sevmeyen insanların bulunduğu bir ortamdayız.

Deniz: Sevmemeye niyetli olan.

Kemal: Ve çabanın çok kıymetsizleştiği bir çağda yaşıyoruz.

Deniz: Kötüyü ve beceriksizliği görmek için bakıyor yahu!

Kemal: Tam onu diyeceğim; gerçekten çok sinirleniyorum! Burada biz Deleuze ve Spinoza semineri yapıyoruz. Deleuze’ün şöyle bir cümlesi var: “Bir şeyin karşısına geçtiğinde onunla, onu yoğun bir şekilde severek temas edebilirsin”. Temeldeki ilişkiyi, hayranlık ilişkisine bağlıyor. Eğer bir şeyi anlamak istiyorsak önce ona hayran olmak zorundayız. Sahneye, onu sevmek için bakmalıyız.

Onur: Yapılan şeyin, yapılma sürecini kabul edeceğiz önce.

Kemal: O olmaya yanaşmazsak, yapılan hatayı nasıl fark edeceğiz?

Deniz: Hayranlık, biraz tehlikeli bir tanım gibi geldi bana.

Kemal: Günümüzdeki hayranlık gibi değil bu.

Onur: Seminerlere ben de katıldım, üne duyulan bir hayranlık değil bu. O aslında, o şeyin seninle tecelli etmesi.

Kemal: Sevmezsen üzerine düşünemezsin. Bence Shakespeare, biz onu çok sevdiğimiz, ona hayran olduğumuz için bize açıyor kendini. Yoksa açmaz. Biz de zaten onunla o kadar yoğun bir ilişkiye girmeyiz.

Onur: Shakespeare hayata bu kadar hayran olmasa nasıl yazacak bu kadar şeyi?

Kemal: Bir şeyin bizi etkilemesine izin verelim. “Beni hiçbir şey etkileyemez zaten” diyen insanlar var. Hâlbuki bunu bir geç ve…

Deniz: Bir rahat bırak kendini, değil mi?

Kemal: Bak bir bakalım! Oturmuşsun oraya ekşi ekşi izliyorsun. İyi duygularla başlayabiliriz izlemeye. Sonunda onu onaylamak ve ona biat etmek için değil onunla temasa geçmek için bu gerekli bir şey. Hayranlık ya da çok sevmek diyelim, tutkuyla sevmek.

Onur: Belki de Türkçe’de tam bir karşılığı yok.

Kemal: Ama hayranlıkla bakmak diye bir şey var ne güzel değil mi? Ben Deleuze’e, Spinoza’ya öyle bakıyorum. “Allahım nasıl güzel kurabilmiş bu aklı, bu düşünceyi buraya nasıl somutlamış?!” diyorum. Ne kadar önemli bir insan edimi! Peter Brook ne kadar iyi bir tiyatrocu, Thomas Ostermeier ne kadar iyi bir yönetmen! Nasıl yapıyorlar bu işleri diye baktıkça anlamaya başlıyorum onların ne yapmaya çalıştığını.

➣ Biz Hamlet miyiz? Biz neyiz, kimiz? Onlar, onlar mı?

 Deniz: Üçümüzün bu sohbetinden yola çıkarak kafamda şöyle bir soru belirdi: Referandum sonuçlarına baktığımızda, radikal seçmenleri bir kenara bırakırsak evet diyenler birer Ophelia mı sizce? Onları suçluyor muyuz, onlara kızgın mıyız? Biz Hamlet miyiz? Biz neyiz, kimiz? Onlar, ‘onlar’ mı?

Onur: Tabii ki Ophelia’lar var. Hamlet miyiz, kızgın mıyız bilmiyorum. Benim tanıdıklarımdan kızgın olduğum ve kendilerine karşı Hamletleştiğim insanlar var. Ama bu sorunun böyle çözülemeyeceğine de vakıfım. Bir sürü şeyle hiç temas etmemiş insanlarla, bir sürü şeyle temas etmiş insanları karşılaştırıp kötülüyoruz insanları. Bu sohbetlerde standart çizgisini yanlış yere koyuyoruz ve o zaman da bir kısım insan türbanlı, bir kısım da türbansız gibi oluyor.

Deniz: Ve niyeyse bütün türbanlılar kötü oluveriyor…

Onur: Fakat işin içine hile ve dezenformasyon girdiği zaman, kime kızmam, kime kızmamam gerektiği kısmına benim tevellüt yetmiyor. Ben bizim etrafımızda evet verenlerle karşılıklı konuşuyorum ama, evet’in gerçekten yüzde elli olduğundan emin olamayınca, hangi kesime ne söylememiz gerekiyor, yüzde elli bize ne anlatmak istiyor… işte bu bende karışıyor. Bence doğru bir soru sordun ve cevabım kısmen evet.

Kemal: Cumhuriyet tarihine “Sen nasıl bir insan yaptın ki bugün ‘evet’ diyor?” diye sorabiliriz. Bence ilk soru AKP’ye sorulmamalı. Köke dönüp nerede ne problem olduğunu anlamadığımız sürece güncel sonuçlara bakıp, oradan tahlil yapmamız hep yanlış sonuçlar verecek. Bugün Orta Doğu’da Dünya, başka türlü yaşamaya karar verdi. Biz isteyelim ya da istemeyelim. Geçen yüzyılın başında imparatorluktan cumhuriyete dönmeyi biz istemiş olamayız; şimdi de parlamenter sistemden başkanlığa dönmeyi biz istemiş olamayız. Dolayısıyla, egemen ne istiyorsa biz de onu yaşıyoruz aslında. Yaşanılacak şeyi iyi planladıklarını düşünüyorum. Gezi’nin de gerçek olmadığını düşünüyorum mesela. Şöyle ki, evet Gezi’deki potansiyelin gerçek olduğunu ama…

Onur: Duygusu da gerçekti.

Kemal: Evet duygusu gerçekti ama tüm o hareketin kurgulandığını düşünüyorum.

Deniz: Gezi’den yana size kalan duyguları aktarabilir misiniz?

Kemal: Benim için, bunu bize onlar da yaşatmış olsa çok iyi bir deneyimdi.

Onur: Benim için de.

Kemal: Ben kısa süreli bir devrim oluşumu tadı yaşadım. Aslında Hamlet’i yapma sebebimiz de oydu.

Deniz: Ben çok şanslı hissediyorum.

Kemal: Ben de. Bir yandan da ağzımıza bir parmak balı çaldılar ve bizi sürekli uyanık tutuyorlar.

Onur: Ben de öyle düşünüyorum; Fuat Avni’sinden şimdiki Türkiye gerçeklerine kadar hepsinin planlandığını…

Kemal: Ama kötü oynuyorlar.

Onur: Evet kötü oynuyorlar. Ben de iktidar olsam ve bu kitleyi yönetiyor olmak istesem “Merak etmeyin içeride casuslar var, sizin işinizi yapıyorlar” dedirtirdim. Ben bile bunu bu kadar düşünebildiğim için bu işi kötü yapıyorlar diyebiliyorum. Çünkü bu işi çok daha iyi yapan ülkeler var. Biraz Fabrikası’na gelirsen anlarsın, yani biliyorsun zaten de…

Kemal: Ama biliyorsun ülkeye göre program satıyorlar. Mesela Almanya’da biraz daha pahalı bu. Türkiye’ye ucuz versiyon satıyorlar. Kapasiteyle doğru orantılı bu.

Onur: Goebbels hâlâ geçerli bence bizde.

Kemal: Mesela Avrupa’da devlet başka türlü bir görünüm kazanmak zorunda çünkü orada halk yemiyor bunu. Ama bizim burada daha başka türlü. Çok iyi yönetildiğimizi düşünüyorum, yani dünya öyle yönetiliyor. Sermaye bunun peşini bırakmayacak. Gezi, aslında bir sürü yeni insan ilişkisi üretti. Bunun karşılıkları da gündelik hayatın içinde oluştu. Biraz da içi boşalarak kendi potansiyellerini kapattı, örttü. Ama içimizde bir arzu olarak dolaşıyor.

Deniz: İnsan ilişkileri ve sosyal dinamiklerle duyarlılık geliştirdiğinize vakıfım peki ekoloji Moda Sahnesi’nin gündeminde yer alıyor mu?

Onur: Melis Birkan sayesinde çokça yer alıyor.

Kemal: Şu kutuların hepsini o koydurttu. Atıkları tek tek geri dönüşüm kutularına attırıyor.

Onur: Çöpleri toplayıp kendi götürüyor çünkü burada attığımız geri dönüşebilir atıkların normal çöple karıştığını öğrendi. Mesela ben bunu öğrendikten sonra, “Ben buraya nasıl yetişeceğim?!” diyorum… Abi şimdi bir kişi şunu yapmaya nasıl muktedir olabilir ki?!: Oyu atıyorsun, oy oraya yazıldı mı diyorsun, yazılan oy oraya gitti mi, sayan doğru saydı mı, bilgisayara doğru girildi mi? Ben bunu ne kadarını kovalayacağım? En son çatlağı bulduğum yerde de dayak yiyorsam ben bunu nasıl yapacağım?!

Deniz: Ama sanırım tam öyle bir zaman, inat etmek gerekiyor sanki.

Onur: O zaman, o inadı biz başka bir yerde veriyoruz bence. İnadı, bu düşüncelerin çoğalmasında veriyoruz galiba. Birebir mücadeleyle, copa copla girmek değil de…

Kemal: Geçen yıl, insanın kıyıcılığını kavradığımız bir yerde Bengi’yle vejetaryen olduk. Bir süre sonra da vegan olmayı düşünüyoruz. Oraya nasıl gideriz bilmiyorum ama bu bile büyük adım benim için. Ekolojik anlamdaki tüm bu problemleri görüyor olmak… Onur’un dediği gibi, o kadar büyük ki!; oradan otoyol yapıyorlar, buraya termik santral, şuraya nükleer santral. Hangisine yetişelim?!

Onur: Bu arada çok çok özür diliyorum ama çıkmam lazım.

Deniz: Hadi bitirelim o zaman, daha fotoğraf çekeceğim. Kapatıyorum.

Kemal: Bence iyi oldu.

Deniz: Mükemmele yakın oldu bence!

[1]Yazan: William Shakespeare, Çeviren: Onur Ünsal – Emre Adıyaman, Yöneten: Kemal Aydoğan, Sahne Tasarımı: Bengi Günay,   Işık Tasarımı: İrfan Varlı / Hamlet: Onur Ünsal, Gertrude: Esra Kızıldoğan, Ophelia: Kübra Kip, Claudius: Murat Tüzün, Polonius, Osric: Timur Acar, Laertes, Guildenstern: İnan Ulaş Torun, Horatio, Rosencrantz: Çağlar Yalçınkaya, Hayalet, Oyuncu, Kral: Mert Şişmanlar, Oyuncu Kraliçe, Mezarcı: Alper Baytekin / Süre: 2 perde 120′  [09.10.2013 tarihinde oynanmaya başlamış]

[2] “Hamlet” – William Shakespeare / Çev. Sabahattin Eyüboğlu / Hasa Âli Yücel Klasikleri Dizisi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008 Sf.169

[3] Moda Sahnesi çeviri için, Shakespeare’in Arden serisini esas almış.

[4] II. Perde 1. Sahne – Sf.42

[5] II. Perde, 2. Sahne – sf.48

[6] IV. Perde, 5. Sahne – sf.118

[7] I. Perde, 2. Sahne – Sf. 13

[8] III. Perde, 1. Sahne – Sf. 74

[9] V. Perde, 1. Sahne – Sf. 148

[10] III. Perde, 2. Sahne – Sf. 95

[11] V. Perde, 2. Sahne – Sf. 159

[12] IV. Perde, 2. Sahne – Sf. 112

[13] V. Perde, 1. Sahne

 

Söyleşi: Deniz Koloğlu

(Yeşil Gazete)

Balçova Ekolojik Komşu Bahçesi – Başak Altan

Balçova Ekolojik Komşu Bahçesi‘nin fikri temeli 2003 yılının Mayıs ayında düzenlenen uluslararası bir seminer sonucu atıldı. Berkeley’de ekolojik evin ve komşu bahçelerinin koordinatorlüğünü yaparken tanıştığım Karl Linn’in bahçelerin insan psikolojisi üzerindeki pozitif etkileri üzerine çalışmalarından çok etkilendim. Organizasyonun Türkiye’deki ayağını oluşturan annem Sema Altan ile birlikte bahçelerin hızla kaybolduğu İzmir’deki ilk ekolojik komşu bahçesinin kuruculuğunu yaptık.

Dünyada ekolojik bahçe oluşumu ve organizasyonu için önemli çalışmalar yapan dostlarımız Avustralyalı bilim insanları Evan Raymond ve Morag Gamble çiftinin teknik ve bilimsel katkıları ile oluşturulan proje, gönüllülerin de katılımı ile 2003 yılında dokuz gün süren seminer sonucu hayata geçirildi.

Bahçenin oluşumunda ABD’de yaşayan benim, eşim Mark Schirmer’in ve İzmir’de ikamet eden annem Sema Altan’ın gayretlerinin yanı sıra bahçeyi meydana getirdiğimiz alan da dönemin Balçova Belediyesi Encümeni tarafından tahsis edildi. Bu bahçe Balçova’da yaşayan doğa severler, bahçesi olmayan apartman sakinleri, bir grup ögrenci, çesitli meslek gruplar ve sosyal ekonomik çevrelerden gelen bireylerden oluşan gönüllülerin tarafından tasarlanıp özverili çabaları ile devam ettirilmektedir.

Konusunda uluslararası literatürde ve elektronik iletişim alanında Türkiyeyi ve Balçovayı temsil eden 13 yaşındaki bahçemiz dünya genelinde sürdürülebilir ekolojik tarim (permakültür) alanında dikkat çekici ulusal bahçe olarak geçmektedir. Üyelik icin sadece Balçova Belediyesine ödediğimiz aylık su parasi toplanır. Ümidimiz sizin gibi doğa severlerin desteğiyle kaybolan bahçelerin İzmir’imizde de yaygınlaştırılmasi ve bahçemizin şimdiki ve gelecek kuşaklar tarafindan sürdürülmesidir.

Balçova Ekolojik Komşu Bahçemiz tehlike altında.  

Özellikle apartmanlara sıkışmış insanları toprakla buluşturma amacıyla, hem insanların hem toprağın nefes alma alanı olarak kurduğumuz bahçemiz bugün rantın hedefinde. Bahçemizi buldozerlerle yıkma tehditlerinde bulunan Balçova Belediye’sini yanlışından dönmeye çağırıyoruz.

Dünya ve ülkemiz çapında vahim sonuçlarını yaşadığımız ekolojik tahribattan ve tüm dengeleri bozacak büyük çaplı betonlaşmadan bolca nasibini alan Balçova”da semt sakinlerinin emekleriyle, kendi imkanlarımızla oluşturduğumuz bu vahayı terk etmeye niyetimiz yok.

Balçova Ekolojik Komşu Bahçesi, yaşamaya değer bir dünya ve gelecek istiyorsak herkesin yapabileceği bir şey vardır diyerek semt sakinlerince kuruldu. 2003 dönemi Balçova Belediye Başkanı Ali Ihsan Ülker’in izniyle ve Belediye Encümeninin aldığı karar ile şu anda yurtdışında yasayan ama çocukluğunu İzmir’de geçirmiş olan benim ve annem Sema Altan öncülüğünde, Ekoloji ve Permakültür dersleri veren Avustralyalı Seed International eğitimcileri Evan ve Morag rehberliğinde bir ekolojik workshopla başlayan süreç sonunda yoktan varedildi ve doğayı seven, önemseyen başka bahçe gönüllüleri ya da dağcılık yapan bir çok insan tarafından da benimsendi. İzmir’de yeşil alanlar hızla yok edilirken bir vaha niteliği taşıyan Bahçe’de sayıları şu an 40’a varan semt sakini katılımcı 13 yıldır sürdürülebilir ekolojik tarım yapıyor.

Kuruluş amacımız 13 yıldır değişmedi. Giderek betonlaşarak nefes almamızı imkansız kılan kent içinde de doğayla ilişki kurulabilecek alanlar oluşturulabileceğini göstermek, apartmanlara sıkışarak kaybolan komşuluk ilişkilerini yeniden kurmak, organik sebze ve meyvenin önemini anlamak, toprağın doğal yöntemlerle yenilenmesini sağlamak ve bunları yaşam tarzı haline getirmek istiyoruz.

Ancak apartmandaki insanları toprakla buluşturan bahçemiz bugün yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Buldozerle yıkma tehditlerinde bulunan Belediye, önce arazinin Ekonomi Üniversitesi’ne kiralanmış olduğunu bildirmişken, şimdi laf değiştirerek yeşili koruyacağını, alana kafeterya yapacaklarını, herkesin bundan yararlanacağını iddia ediyor. Ama bizler, belediye’nin bunları söylerken diğer yandan  ağaç kesimlerine başladığını göz önüne alarak, şu anda yaptıklarını gelecekte yapacaklarının garantisi olarak görüyoruz.

Hiçbir resmi bildirim ya da açıklama yapmadan tehditlerle iş yürütmeye çalışan Belediye yönetimini yaptığı yanlışlardan dönmeye, Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya’yı rantı merkezine alan politikalardan vazgeçmeye, semt halkını taleplerini dikkate almaya ve bahçemizi yıkarak, zeytin ağaçlarını sökerek kaybedeceği itibarını düşünmeye davet ediyoruz. Belediye, kamunun isteğine kulak vererek sürdürülen bu tür anlamlı projelere köstek değil tam tersine destek olmalıdır.

Semt ve bahçe sakinleri olarak gerekirse buldozerlerin önüne yatarak direnmeye kararlıyız.

Herkesi, büyük zahmetlerle kurmayı ve korumayı başardığımız bahçemizin ve alanımız içinde bulunan asırlık zeytin ağaçlarının yok edilmesine karşı duyarlı olmaya, kısa vadeli ve küçük hesaplar yüzünden nefes alma alanlarının giderek daralmasına karşı direnmeye, ses çıkarmaya çağırıyoruz. 

Seyirci kalmayalım ve lütfen müdahil olalım. Sizleri change.org kampanyamızı imzalamaya da davet ediyorum.

 

Başak Altan

[Kedi-Siz] Luxus: Kedi Dili ve Edebiyatını destekliyoruz!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

 

Bu Kedi-Siz köşesinin en güzel yanı ben kimi seviyorsam, onlar konuk oluyor. Ne de güzel, pek keyifli…

Bu kadın ve adamlar sadece ağızları ile sesleri ile değil, gözleri ile kalpleri ile şarkı söylüyorlar. Eğer bir gün canınız çok sıkkın ise açın dinleyin bakın nasıl ilaç gibi gelecekler size. Hele şanslıysanız canlı seyredebilirseniz saatlerin nasıl geçtiğini asla anlayamayacaksınız. Dans etmekten yorulduğunuz için durmak zorunda kalacaksınız.

Mesela apartman boşluklarından, TV kanallarından, Ülkedeki tüm radyolardan, otobüslerden, minarelerden sırf onlar çalsa Ülkeye toptan barış gelir.

O derece güzel insanlar onlar… Öpmeli, sevmeli onları…

Çünkü onlar LUXUSÇünkü o Alper Bakıner, çünkü o Kamucan Yalçın

***

6 – Luxus: Kedi Dili ve Edebiyatını destekliyoruz!

Tolga Öztorun: Grup arasında en favori kedi Ruhi Bey, Nasıl oldu dâhil oldu hayatlarınıza? Huyu suyu nasıl? Neler öğretti size bu küçük adam?

Kamucan Yalçın: “Bendeniz şahane bir tekirle, 13 yıl boyunca, yani kendisi göçüp gidene dek pek neşeli bir gönül ilişkisi yaşadım. Kızım (adı buydu, annesinin adı da Kedi idi zaten.) gittikten sonraki yas halinde, takdir edersiniz ki hızlıca “üzerine hayatta gül koklamam” kanalına geçtim ve kedi aşkımı,  dostlarımın kedileri ya da sokakta gördüğüm kedilerle muhabbet ederek,  ya da hastaları tamir edip sahiplendirmeye çalışarak yaşadım. Bu arada kızım hastayken, biraz fantastik bir rüya görmüştüm, ölmüyor, beyazlayarak rengi değişiyor (bizim montofonun tipi ve renklerine bir hayli benzeyen) başka bir kediye dönüşüyordu. Aradan 1 yıl kadar geçti…

Sevgili Ruhimizi 3 yıl önce bu vakitler, Birgün Gazetesinin düzenlediği “Birgünlük Festival” kapsamında verdiğimiz konserin dönüşü, Selimiye’ deki evimizin kapısında bulduk.

 

Ozan ve Alper’le (? biraz da sallanarak) kapının önüne vardığımızda mahallelinin bir kedinin etrafında toplandığını gördük… Büyük erkek kediler etrafını çevirmiş Ruhiciğimin işini bitirmek üzereyken mahalleli müdahale etmiş. 1 aylık kedi bebeğe bakkaldan alınmış soğuk inek sütü içirmeye çalıştıklarını görünce ben de onlara müdahale ettim tabii…

Bendenizin elleri hayli küçüktür. Tek elimin içinde bile ufak görünen bu bücürü,  ilerleyen vakitlerde bir küçük ineğe dönüşeceğini henüz bilmediğimiz bu kedi şeklindeki manda tohumunu böylece evimize aldık… Süper Japon gözleri yüzünden ben kendisinin adını Ryu ichi koymaya karar vermiştim fakat, aile büyüklerimiz telaffuzda zorlanmasın diye bir sey ekleyeyim derken “Ruhi?!” dedim kendi kendime yüksek sesle. Hunharca biberondan mama çekiyordu top patlasa duymaz.. Dönüp “miv?” dedi bana.

İşte kupa heyecanıyla dili sürçerek “…… kolombiyeli futbolcu” diyerek birayı burnumuzdan püskürtmemize ve benim “az önce galiba Ruhi’nin soyadı geldi… “ dememe sebep olan spikerin de yardımıyla Ruhi Beyin adı sanı belli oldu…

Alper Bakıner: Ruhi’yi bulduğumuz o haziran akşamından sonra iki yıl üç ay üçümüz birlikte yaşadık. Gerçi çok küçükken uzunca bir turne için bir süreliğine bizim jonglör taifesinden Irmak’a bırakmıştık. Onu Kamu’da anmış ben de anayım. İtiraf edeyim, ‘Kızım’dan sonra yeni bir kedili hayata girmesek iyi olur diye düşünüyordum. Tam da bu turneler sebebiyle. Kediyi mutsuz etme ihtimali yüksek bir meslek bizimkisi. Bu anlamda Ruhi Efendi bir davetsiz misafirdir. Gerçi birkaç ay içinde ev sahipliğine terfi edip bize misafir muamelesi yapmıştır, o ayrı. Sonuçta arada bir tekrarlanan küçük ayrılıklar konusunda bize anlayış gösterdi. Daha doğrusu biz yokken ona mama veren arkadaşlarımızın hepsinin kalbine ayrı ayrı girdi Ruhi. Müstakil arkadaşlıklar kurdu.

Ruhi birlikte yaşadığım veya samimi olduğum kediler içinde yüzünü yüzüme sürtme eylemini en yakın, en haşin, en sevgi dolu, en mırmır yapan kedi. Ev döndüğümde ilk yaptığım şey gitarımı alıp büyük masanın başındaki sandalyeye oturmaktır. Dakikası dolmadan küçük bey masaya çıkar. Patisini elimdeki gitarın kasasına koyar ve yüzünü olabildiğince yaklaştırıp dik dik gözlerimin içine bakar. Artık benim yapmam gereken tek şey ona karşılık vermektir. Ben de yaklaşırım. Yüzlerimiz temas eder. Sonra parti başlar. Şimdi Gümüşlük’te en çok özlediğim şeylerden biri bu.

Tolga Öztorun: İkinizin de Instagram’ı baştan sona hep kedili paylaşımlar var. Nedir bu Kedi-Siz yaşayamama durumunun sebebi?

Kamucan Yalçın: Onu ilk bulduğumuz travmatik gecenin etkisiyle ke(n)disinin bağışıklık sisteminin zayıflığından endişelenen bendeniz Ruhinin üzerine titredim. Sanırım biraz fazla titremişim… Ruhi bey hızla büyüdü, büYÜdü, büYüDÜ, BÜYÜDü. Ya Ruhi biraz iri bir kedi oldu. Mizacı da ne kadar iriyse o kadar ürkek olsun şeklinde tasarlanmasın mı? Bu da ani tırmık şenliklerine sebep oldu. Bir kardeşi de olmadığından (yani hiç tırmık yemenin acısını bilmediğinden) tuval bedenler senin,  grafiti sanatı benim, hepimize yaza çize yetişkinlik yolunda ilerledi. Irmak ona kendi oyuncağını hediye etmişti. O oyuncak dışında manitası olmadı. Kendisi 3 yaşına yaklaşmakta. Hastasıyız. Tam vazgeçmişken gerçek bir küçük Emrah gibi, miyavlayarak gelip “bi kıçlık yer açın bakiyim, ehm… Tamam 2 kıçlık… ” der gibi hayatımızın ortasına kuruldu…

Bir de en yakın arkadaşlarımdan Öznur, yine yakın arkadaşım olan kedisi Ennu ‘yu küçükken az da olsa ekmek yemeye alıştırmış.. Nedenini sorduğumda… “Her ihtimale karşı dedi… İleride bana bir şey olur da Ennu sokaklara düşerse aç kalmasın, çok zorlanmasın diye…” Ben buradaki vahşi anne tavrının pek hastası oldum. Bunun üzerine benzer bir şekilde,  Ruhiyle aramızda bir parola olsun ve kaybolursa bir de aklımı kaybetmeden onu bulabileyim diye bebekliğinde beyefendiye bir ıslık öğrettim. Anlamını sadece ikimizin bildiği bir aşk ıslığı… Bir keresinde dördüncü kattan düştü (Burnu bile kanamadı) ve saklandığı yerden bu ıslığı duyunca çıktı ancak…

Şimdilerde ben, ailemin sahiplendirmeye çalıştığımız dünya tatlısı köpeğine göz kulak olduğum için, Ruhi bey ayrı eve çıktı. Geçici olarak Akordeoncumuz Ozan’da kalıyor. 2 erkekle eve çıkmış üniversite öğrencisi tafraları yapıyor bana. Bir ekstra bireysellik, “bir anne tamam yemek yedim iste/zırt pırt arama/burada Playstation oynuyoruz./tamam sıkı giyinirim” tipi tafralar…

Ben de Ozanda yaşıyorum tabii Ruhi-siz yapamadığım için…  Ozan, dünyanın en nazik, incelikli kedisi olduğunu söyler. Ama tabii Ozan’ın bacağına (her ne demek istediyse) “A I ”  yazmış. Benim bacağımın arkasındaysa ”  X- ” ve sağ elimde de bir ” T” harfi var. Eh ne yapalım Kedi Dili ve Edebiyatını destekliyoruz.

Alper Bakıner: Kedisiz yaşayamamaktan ziyade, kedi göremediğim bir günü tahayyül dahi edememek. Yoksa o kadar büyük anlamlar ithaf etmiyorum bendeki kedi (ve bilumum hayvan) sevgisine. Hep beraber doğal seyrimizde akalım istiyorum. Bütün kediler benim kardeşimdir. Birbirimizi kollarız. Birbirimizin hâlâ hayatta oluşu, benzersiz bir güven duygusu oluşturur. Ruhi ise artık ev arkadaşımdır. Yaşadık ve birbirimizden çok memnun kaldık. Bir daha beraber yaşayacağımız günleri hasretle bekliyoruz.

Tolga Öztorun: Mesela yeni çıkartılmaya çalışılan Hayvanları Koru(ma) yasasaına göre sokaklarda kediler olsun istenmiyor. Şuradan 2 çift laf etme şansınız olsa ne dersiniz?

Kamucan Yalçın: Demem o ki, kendilerine duyduğumuz aşk, ettiğimiz yoldaşlığın yanında,  biz birbirimize sığınıyoruz sanki biraz da. Eşitliğin bir tarafında hayvan diğer tarafında insan diye çağırdığımız iki yaratık duruyor. Bir kedinin mimari olarak bir mekâna, insana, eve sığınmasıyla bir insanın, bir hayvanın ya da kedinin ruhuna sığınıp onda konaklaması benim açımdan benzerlik gösteriyor.

Yansıra benim elimin gücümün, onların da muhabbetinin yettiği kadar sokaktaki hayvanlarla da karşılıklı birbirimizin ruhuna sığınıyoruz…  Dolayısıyla bu Hayvan Koruyamama yasası midemi bulandırıyor…

Üstenci, insan merkezli düzenlemelerin doğaya verdiği hasar yeteri kadar can sıkıcı değilmiş gibi bir de bu tip yeni düzenlemeler, hali hazırdaki yapının daha ferah hale getirilmesi varken iyice katliam ve tecride göz kırpan hamlelerle şekillendirilmesi hiçbirimize soluk alacak alan bırakmıyor. Mücadeleden bir an bile olsun geri durulmaması gerektiğini düşünüyorum… En biriciği bence lokal ve otonom çözümler.

Teyze tipi bir analojiyle bitirmek gerekirse, “Herkes kapısının önündeki kedi/köpeği/kuşu sevse… Bu iş çözülür zaten…” Mini vejetaryen şakalı not: Sevince ertesi gün de sevebilmek istiyorsak onları yemiyor, yanlarında yatıyoruz. Ve bu tüm hayvanları kapsıyor.”

Ciddi not: Sevsek de sevmesek de, rahat bırakıyoruz.

Herkesin bedeni kendine.

Alper Bakıner: Kedi ve sokak bir bütündür, bölünemez. Buna yol kenarı bitkilerini de ekleyebiliriz. Ama ne çare, bu erk manyakları ellerinden gelse sokak denen şeyi tümden yok edecekler. Her ne şekilde olursa olsun sokağı tutmamız, sokağa sarılmamız lazım.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Frederick – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Frederick

Dünyaca ünlü tasarımcı, çizer ve grafik sanatçısı (doğumu 5/5/1910 ölümü 11/10/1999) Leo Lionni‘nin yazıp resimlediği Frederick (ilk yayımlanma tarihi 1966) ödüllü bir kitap. 1966 Caldecott Onur Kitabı, 1966 ALA Dikkate Değer Kitap, 1967 New York Times Yılın En İyi Resimli Kitabı ödüllerini kazanan Frederick aradan geçen 51 yıla rağmen güncelliğini koruyor.

Lionni’nin yapıtları resimli çocuk kitapları kategorisine girse de sürekliliğini koruyan temaları, yalın anlatımı, uyandırdığı felsefi sorular, sade çizgiler ve göz alıcı kolaj çalışmaları nedeniyle yediden yetmişe geniş bir okur kitlesinin gönlünü çeliyor ve Lionni, Chicago Tribune’ün kendisine verdiği “yalın öykünün ustası” payesini ölümünden sonra da layığıyla taşımaya devam ediyor.

Frederick’in basit bir konusu var. Kış kapıda. Tarla fareleri harıl harıl çalışıyor ve yuvalarına yiyecek taşıyor, mısır, fındık, buğday, saman… Günlerini hayal kurarak, etrafı izleyerek geçiren Frederick hariç. Kış gelince yuvalarına çekilen fareler, yaz boyu biriktirdikleri gıdaları yiyor, birbirlerine şakalar yapıyor,  başlarından geçen hikâyeleri anlatıyor. Bir süre sonra gıda da tükeniyor, şakalar ve hikâyeler de… Kara kış olanca kasvetiyle çöktüğünde, umut etmek için hiçbir neden kalmadığında, topluluk üyelerinden biri Frederick’in topladıklarını hatırlıyor. İşte o zaman Frederick sahneye çıkıyor, renklerini, hayallerini kaybeden topluluğa ihtiyaç duydukları renkleri, hikâyeleri, şiirleri sunarak onların ruhunu doyuruyor, kalplerini ısıtıyor.

Frederick diğer Lionni kitapları gibi kısa, yalın ve derinlikli. Ağustos Böceği ve Karınca hikâyesine benzer bir girişle başlayan anlatı, Frederick’in alışıldık şekilde çalışmamasına karşın dışlanmaması, hor görülmemesi, kış geldiğinde toplanan yiyeceklerden eşit pay almasıyla farklı bir yöne evriliyor, topluluk olma bilincine atıfta bulunarak eşitlik, paylaşma ve dayanışmayı vurguluyor. Çocuklarla pek çok konu ve kavram hakkında sohbet etme imkânı tanıyor. İş nedir? Frederick çalışmış mıdır? Eşit yiyecek yeme hakkı var mıdır? Eşit yemek için eşit emek mi üretilmelidir? Topluluk nedir? İçinde yaşadığımız topluluğa nasıl katkıda bulunabiliriz? Açlık ve barınma dışında başka ihtiyaçlarımız var mıdır? Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Sadece karnımızın doyması, bir barınağa sahip olmamız bizi mutlu etmeye yeter mi?

İyi bir hikâye, masal, şiir ya da şarkı dinlediğimizde, bir tabloya baktığımızda, birinin hayal ederek geliştirdiği bir video oyunu oynadığımızda ne hissederiz? Doğru cevabı veren kişi olmak yerine çocuklara doğru sorular sorarak, onları düşünmeye, konuşmaya teşvik edersek onların bilgeliğinden nasiplenebiliriz çünkü felsefe merakla, merak çocuklukla başlar.

Yazan ve resimleyen: Leo Lionni
Çeviren: Kemal Atakay
Elma Çocuk
Okul öncesi

 

Tuğba Alaybeyoğlu

Sagalassos’u gördüğümde…

Bu kenti görmek, beni fena halde yıktı diyebilirim.

Beri yandan da inanılmaz bir zevk aldım, bu kenti gezmekten.

Bu kente neden hayran olduğum zaten çok açık. Onu yazmayacağım. Ama neden yıkıldım, bu kenti gezerken ve sonrasında neler düşündüm, onları yazacağım.

Burası Psidia’nın Helenistik dönemden başlayarak Roma ile görkeminin doruğuna kavuşmuş kentlerinden biri. Küçük Asya’nın batısında, güneyinde hatta iç bölgelerinde Frigya’ya doğru, bu kente benzer belki binlerce yerleşme var. Hitit kentlerini ve ticaret kolonilerini, Karadeniz kıyısındaki kentleri, Ermenistan’ı (küçük ve büyük), daha doğudaki ve Mezopotamya’ya doğru olanları, saymıyorum bile…

Sagalassos, Torosların üzerinde, Akdeniz’den oldukça uzak bir konumda, şimdiki yol ağının oldukça dışında. Ama Roma döneminde, hem Akdeniz’le (Likya kentleri ve limanları), hem Anadolu’nun iç kısımlarıyla hem de çevresindeki diğer kentlerle olan bağlantılarının, güçlü bir yol ağı ile kurulmuş olduğunu kestirmek güç değil.

Sagalassos hakkında, sadece gördüklerim üzeninde düşündüklerimi yazıyorum. Kent, olağanüstü güzellikte bir kent. Doğanın içine, Torosların güney yamaçlarına usturuplu bir biçimde ilişivermiş. Bu nedenle yokuşu bol bir kent. Ama bu, onun kendisine uygun büyüklüklerde kamusal açık alanlar, düz açıklıklar, meydanlar ve pazar yerleri yaratmasını engellememiş.

Benim için büyüleyici olanın ne olduğunu artık hemen yazmalıyım: Burası, nüfusu 5 000 civarında olan bir kent. Hemen aşağıdaki Ağlasun’u düşünecek olursak, orası da 4 000 nüfuslu. Türkiye’de bildiğiniz 5 000’lik yerleşimleri (köy ile kasaba arası olan yerleri) bir düşünün. Hatta gördüğünüz diğer ülkelerdeki, Avrupa’da ve Asya’da, Amerika’da gördüğünüz ve nüfusu 5 000 civarında olan yerleri bir düşünün.

Sagalassos, küçük bir kent. Nüfusu toplam 5 000 kişi civarında, belki 10 000’e kadar da büyümüş olabilir… Buralar, şimdi Burdur dediğimiz Psidia’ da, Toros yamaçlarında yerleşmiş Küçük Asya halklarından küçük bir bölümün yaşadığı yerler. Ama burada yaşamış olan insanlar, kabaca 2 000 yıl önce, içinde yaşayacakları kente öylesine bir özen göstermişler ve onun güzel, yaşanası ve kentin içinde bulunmanın herkese mutluluk ve zevk veren bir yer olması için, öylesine müthiş bir bilgelik göstermişler ki, kalıntıların küçük bir kısmı bile, bunu kanıtlamaya yetiyor.

Sagalassos kadar kentin güzelliğine, bütünlüğüne ve sahip olması gereken kentsel işlevlerine [meydanlar, çeşmeler, bouleuterion (kent meclisinin toplandığı yer), kütüphane, tiyatro, hamam, pazar yeri (borsa da olabilir deniliyor) ve tapınaklar, heroon ve belki stadyum vb ] kaç kentin özen göstermiş olduğunu ve bunlardan kaçının, kentsel mekanın bütünlüğü ve harmonisi içinde bir kent bütünlüğüne kavuşturulmuş olduğunu, gözünün önüne getrin. Örneğin, Ağlasun’u hatırlayın. Ancak şunu da hatırlatmadan geçmek istemiyorum: Ağlasun da güzel bir yer. Ancak kırsal yönü ağır basan ve kolay kolay “kent” diyemeyeceğimiz bir yer. Burada üzerinde durmak istediğim konu, Sagalassos’un bir yerleşim olarak, nüfusu bunca küçük olmakla birlikte, kent olmak, kentsel estetik değerler yaratmak ve onlarla yaşamak için bunca özenli davranmış olması.

Burası küçük bir kent, ama hem kentin görkemini, hem de kendi ölçeğinde, içinde bulunduğu uygarlığın (Helen ve sonra Roma) sağladığı bütün kazanımları nasıl değerlendirildiğini görüyoruz. Bu uygarlığı benimseyen 2 000 yıl önceki hemşerilerimiz (bildiğimiz tarımcı ve hayvancılık, yapan basit Toros halklardı, biraz da ticaret ve esnaflık/ zanaatkârlık yapıyorlardı sanırım), bu uygarlıkları kentlerine, kendi yerleşimleri ölçeğinde, ama oranları, estetik standartları ve değerleri mükemmel bir biçimde kullanarak, yansıtmayı bilmişler. Uygarlığın bu kentte kendini nasıl gerçekleştirdiğini, kentin açık mekanlarından, mimari eserlerden, heykellerinden anlıyoruz. Ama bir akşam tiyatrolarına gidebilseydik, belki oynayan oyunda, ya da koronun anlattıklarında veya kütüphanelerine girebilseydik, okudukları metinlerde ve edebiyatta da, görecektik.

Yaptıkları ticaret nasıl işliyordu, kent meclisinde kentin işleyişi ve geleceği üzerine nasıl tartışılıyordu, kentsel gelişmenin maliyeti nasıl karşılanıyordu, nasıl spor yapıyorlardı vb, bunları Sagalassos’a özgü haliyle bilmiyoruz. Roma uygarlığının bir parçası olduğuna göre, burada da köle emeği kullanılıyordu ve egemen sınıfların diğerleri üzerindeki şımarık baskısı, belki bu kentte de vardı. Hatta belki bu kentten bazıları, mevsimine göre korsanlık yapıyordu,

Biliyorum, her şey, yukarıda yazdığım kadar mükemmel değildi. Ama yine de düşünüyorum: Sagalassos, bu kadar küçük bir kent, nasıl kendi kentsel mekanını bu kadar büyük bir özen ve üstün bir estetik duygusu ile gerçekleştirmeyi başarabildi? Helen ve Roma uygarlıkları, birbirinden bunca uzak, aralarında binlerce kilometre olan kentlere nasıl kendi özgün değerlerini ve anlayışlarını, standartlarını böylesine kusursuz bir biçimde aktarabildi? (Bugün, AB standartlarının oluşturulması ve uygulanması, uygulamaların denetlenmesi vb için bunca geniş bir bürokratik ağ olduğunu düşünürsek, bu, nerdeyse her kentte kendiliğinden gelişen kültürel aidiyet, insanı şaşırtıyor.)

Burası, insan ölçeğinde bir kent. İnsan, kendini ne cüceleşmiş hissediyor, ne de önemsizleşiyor. Tam tersine, anlıyorum ki insana, yani bana/ bu kente gelecek herkese önem verilmiş. Doğal veriler ve insanın estetik değerleri önemsenmiş. Kent, doğa ile uyum içinde kurulmuş, onu ezmemiş ve onu yeniden biçimlendirmemiş. Eğimini, güneşini, sularını, bitkisini, dağların taşını, doğal topografyasını, mümkün olduğunca iyi kullanmaya özen göstermiş. Belli ki bu kentte, harmoni ve uyum içinde, pek öyle kavgalı-dövüşlü olmayan, kültür düzeyi gelişkin kentliler yaşıyordu. Belli ki bu kent halkı, hep birlikte ortak ürünleri olan kentin nasıl güzelleşebileceğine (ve diğer kentsel sorunların nasıl çözülebileceğine) dair, birbiriyle konuşabiliyor, karar alıyor ve uygulayabiliyorlardı.

Sagalassos’luların, en iyi mermeri Afyon’dan veya başka bir yerden getirmek, en iyi heykeltıraşları bulmak, en iyi mimarlarla çalışmak ve olağanüstü maharetli taş ustalarıyla o taşları bir nakış gibi işlemek ve o çeşmeleri, o kamusal meydanları ve Pazar yerlerini, heroon’u, tiyatroyu, kütüphaneyi vb yapmak üzere, bu ısrarlı çabayı yüzyıllarca nasıl sürdürmüş olduklarını anlamak için, sadece kente bakmak yetiyor.

Tekrar en başta söylediğime, yani Sagalassos’u görmenin benim için neden bir yıkım olduğu konusuna geri dönecek olursak, biliyorum ki, artık Burdur’da, hatta Anadolu’nun her hangi bir yerinde, daha da kötüsü belki dünyanın her hangi bir yerinde, bu kadar güzel 5 000 kişilik bir kent kurulmayacak.

Hiçbir plancı, bugün ne Türkiye’de ve belki de dünyanın başka bir yerinde, Sagalassos kadar güzel bir kent planlayamayacak. Plancıların olmamasından da kötüsü, artık böyle bir kent halkı da olmayacak. Dünyanın neresinde, böyle bir kent topluluğu bir araya gelip, kendi küçük kentlerinin böylesine güzel, yaşanabilir kent yapacak? Bir sanat eseri yaratır gibi, kenti tek tek her bir taşından bütünlüğüne kadar titizlikle gözetecek? Hem kamusal açık mekanları, hem de, tek tek görkemli mimari eserleri ile böyle bir kent yaratmak için uğraşacak? Uğraşsa bile, böyle bir kentin yaratılması için gereken parayı (kamusal bütçeyi) nereden bulacak? Bulsa bile, böylesine korkunç bir savaş ve mücadele alanına dönmüş, sağcı nefretin bütün halkların gözünü bürümüş olduğu bir dünyada, kentlerini/ kentsel yaşamlarını ne kadar sürdürebilecekler?

Bugünün dünyasında, artık Sagalassos gibi bir kent yaratılamayacak. Artık Sagalassos’lular gibi, küçücük bir kenti, üstün bir estetik ve bilgelik donanımıyla kurmak isteyen barışçıl ve kültürel iklimle kendiliğinden eğitilmiş kentlileri, bulamayacağız. Artık böyle bir kenti düşünebilecek/ düşleyecek plancılar da olamayacak… Bugün görebileceğimiz, ancak ürettiği 5-10 000 kişilik konut sitesini/ konut birimlerini en yüksek fiyata satmak isteyen müteahhitlerin, yapıların üzerine yapıştırmalar gibi ekledikleri görgüsüzlükler, beğenisizlikler ve “mış gibi” yapmalar/ ucuz ve yapay taklitler olacak…

Dünya, kendi tarihine göre kısacık bir dönemde, nasıl bu duruma geldi?

İşte beni yıkan bu düşünceler oldu.

Ancak Sagalassos’u görmek, bu öz yıkımı göze almaya değecek kadar müthiş bir kazanım.

 

Akın Atauz

 

 

Murat Beşer’in yoldan çıkmış simaları!

“Murat Beşer’in sıkı bir takipçisiyim!” dersem yalan olur. Cumhuriyet’te zaman zaman karşılaştığım yazılarıyla ismini bildiğim bir müzik yazarıydı Beşer. Belki Rock müziği önceliğim olsaydı Murat’ın keyifli yazılarını daha sık arardım. Her zaman folk müziği önceliğim oldu ve bugün de bu müziğin izlerini merakla ve keyifle sürmeye çalışıyorum.

Geçenlerde Beyoğlu’nda Muammer Ketencoğlu ile çay içerken ilk kez yüz yüze tanıştım Murat’la.  Önce arkadaşım Dede Hüseyin’i gördük, onunla hoş beş ederken Murat da yanımıza geldi. Söz Beyoğlu’ndan açıldı, sonra müziğe geldi. Murat’ın İletişim Yayınları’nda geçen yıl yayımlanan kitabı Yoldan Çıkmış Simalar’dan da ilk kez o gün haberdar oldum. Kalktık hep birlikte Çukurcuma’ ya gittik. Tayfun’un plakçı dükkanında muhabbet sürdü ve imzalı kitabını da orada edindim.

Kitabı bir çırpıda okudum desem yeridir.

Murat Beşer’in kitabında müzik kültürüne emek vermiş, müziğe adanmış yaşamlar var: Apaçi Ayhan, Roker Hakan, Tebeya Birol, Deep Purple Ahmet, Cumhur Oceano, Stüdyo İmge’nin keriz yatırımcısı Levent Erseven, Küçük Dev Adam Pepo, Melodi Adnan, Laterna Bülent, Uzelli Plak’ın Ali okulundan yetişme kurucusu Muammer Uzelli, Piccatura Mustafa, Narmanlı’ nın ilk plakçılarından Deniz, Remix ihsan, Plakların Noel babası Zihni, Shades Süleyman, Hayri Plak, Beyazıt Çınaraltı’nın kasetçisi Fahri- Tarık- Hamit Kardeşler, Eloy Hakan, Port Mehmet, Gizli Bahçe Nilgün, Doktor Gökhan, Himmet Ağabey, Jay Dobis, Peştenkerani Tuncer, DJ Chet, Postmodern Amele Tahsin, Solak Orhan ve ağabeyi basçı Bülent, Çingene müzisyen Florin, Parkinson Şeref, Garajyen Barbo, Demiryolu çocuğu veya İngiliz Kemal X, Unkapanı plakçılar çarşısının Necati amcası ve diğerleri.

Kitapta 37 isim var. Murat Beşer’in anlatımıyla uyumsuz, üşütük, çatlak, meczup, deli… ama bir o kadar da faydalı ve güzel 37 müzik ve yaşam misyoneri. Murat Beşer isimleri belirlerken titiz bir seçki yapmış. Kitabın ilk meczubu olan Apaçi Ayhan ile tanışması 6 yaşına rast geliyormuş. Apaçi ondan birkaç yaş daha büyükmüş. Aynı mahallede yaşıyorlarmış. Evleri yakınmış. Apaçi o yıllarda henüz Apaçi değilmiş, çadıra geçmesi daha sonraki zamanlarda olmuş. Önce saçları uzamış, eve plaklarla gelip gitmeye başlamış. Kitabın sonrasına çok girmeyeyim de siz Apaçi Ayhan’ı ve diğer müzik- yaşam misyonerlerini kitaptan okuyun isterseniz.

Aslında kitapta yüzlerce isim daha geçiyor. Umarım Murat Beşer bu serinin (öyle olmasını umuyorum) devamında o isimleri de bizlerle tanıştırır. Tanıştırır diyorum ya aslında benzer kitaplar daha önce de yayımlandı. Şimdi adlarını hatırlamıyorum ama, Beyoğlu’nun Kaybolan Yüzleri vs. benzeri kitaplardı. Bazılarını da okudum. Ama sanki bana dışarıdan bakılmış, belki biraz hikayeler için muhabbet edilmiş ve sonra oturup yazılmış duygusu veriyordu. Bu kitap öyle değil. Murat Beşer’in yaşam hikayesi de bütün hikayelerin satır aralarında gizli. Dışarıdan bir gözlemci gibi değil, bütün bu acayip hayatların bir yolcusu- yoldakilerin yoldaşı olarak yaşanmış- yazılmış gerçek hikayeler. Murat Beşer de aslında bana pek normal biriymiş gibi gelmedi: Bir plağın izinden Tekirdağ’a gidip, sadece ona dokunup, dinleyip, sonra otobüse atlayıp geri dönmek pek akıllı adam işi değil!

Murat Beşer’in yazı macerasında Stüdyo İmge Dergisi’nin önemli bir yeri olmuş. Sonra birçok müzik dergisinde, gazetelerde yazılar yazmış.

Bu kitabın 10 yıla yayılan hikayesi (Açık Radyo’ da Mint programının takipçileri anımsayacaklardır) Mert Emcan ve Efkan Kula’nın gri- kapalı bir günde, Beyoğlu’nun izbe ve sırların dökülmesine müsait bir bar köşesinde ona kurdukları tuzakla başlamış. Aslında bu tuzağa düşmeye o da meyilliymiş ama hafiften naz yapıyormuş. Ona demişler ki Stüdyo İmge sitesi için arşivindeki (arşivinde 8 bin plak olduğunu duydum) en “leş” ve genelde gün ışığına çıkmamış gençlik zevklerini yansıtan fetiş plakların kişisel hikayelerinle karışık, arz ettikleri öneme dair dizi yazılar yaz!

Önce kolay gelmiş. En sevdiği, en çok dinlediği plaklardan, isimlerden başlamış işe. Plakları ve ona çağrıştırdığı isimleri- anıları kaleme almış. Bunu da nostaljik basitliğe, ucuzluğa düşmeden yapmaya çalışmış. Zaman ilerledikçe yazılar kendisini ona yazdırmaya başlamış. Bir zaman sonra kitap kendisine sorduğu “Ben yazmazsam hiç kimsenin yazmayacağı şey ne olabilir?” sorusuna verdiği yanıtları üzerine şekillenmeye başlamış. Sonra bir günden diğerine ıkına sıkına geçen, özgürlüğüne ölümüne düşkün, bilerek ya da bilmeyerek boyun eğmeyen, hizaya girmeyen, toplumun kendisine biçtiği karikatür rolü kabul etmeyen portreler birbirinin peşi sıra düşmeye başlamış aklına. Plağı değil onu elinde tutanı yazmış.

Murat Beşer “Şaşaaya, sınıf atlamaya, paraya pula, kariyere, şöhrete yüz değil, sırt çeviren, birçoğumuza anlamsız görünen ancak meşrebimizce ehemmiyet verdiğimiz bazı ana yoldan çıkmış ama müziğin izinden milim şaşmamış simaların unutulup gitmesine seyirci kalmaya gönlüm elvermedi…” diyor kitabın ön sözünde.

Kitap, ona dolaylı veya doğrudan dokunarak hayatına yön veren saklı kahramanlarına karşı sıkı bir vefa duygusuyla yüklü. Kitapta müzik dinlemenin- biriktirmenin bugün olduğu gibi kolay olmadığı, plaktan doğrudan Schaub Lorenz teybe yerleştirilen kasetlere kayıt yapılarak avcılık- toplayıcılık yapılan günlerin hikayeleri var.

İstanbul’da plak satılan tezgahların yavaş yavaş ortaya çıktığı günleri de anımsadım kitabı okurken. Beyazıt Meydanı’na açılan plak tezgahlarını da. 1980’lerin başında Beyazıt’ta çalışıyordum ve her hafta sonu iş çıkışı bu pazar yerine giderdim. Plakların değil daha çok fotoğraf makinesi ve eski fotoğraf kitaplarının izini sürerdim.

Ben plak biriktirmedim ama kitabı okurken sevgili arkadaşım Muammer Ketencoğlu için eski folk plaklarının peşine düştüğümüz günleri anımsadım. Bugün ölü sessizliğine bürünmüş, kısa bir zaman öncesine kadar bir kediler ve plak cenneti olan Narmanlı Hanı anımsadım. Hanın ikinci katında diş hekimliği cihazları üreten Yahudi kökenli ustayı ve yardımcısı Nurullah ağabeyi hatırladım. Uzun yıllar emek verdiğim işime onların teşvikiyle girmiştim. Hanın gıcırdayan ahşap merdivenleri, küf kokan yüksek tavanlı koridorları daha dün gibi aklımda.

Bu kitap bir müzik kitabından öte Sait Faik tadında sıcacık İstanbul semt ve insan hikayelerin yer aldığı bir anı-deneme kitabı aslında. Kitabın çizimleri de Aptülika’ya ait.

Daha çok Cumhuriyet Gazetesi’ne yazdığı yazılarla tanıdığım Beşer’in öykücü tarafını bu kitapla öğrendim. Müzik tercihlerimiz farklı. Rocker olmak için de geç bir yaştayım. Tahsilimi yarıda bırakıp göç etmek istemiyorum bu dünyadan. Galiba Folk yolunda devam etmek benim için daha hayırlı olacak. Ama Beşer’in öykü dili bana çok sıcak geldi ve artık öykülerinin devamını bekleyeceğim.

Kitap kısa sürede 3. baskısını yapmış. Kitapçılarda bulabilirsiniz ama eğer size zor gelmezse İstiklal Caddesi’nden Galatasaray Hamamı’na giden yola girin, hamamı geçince sola, Çukurcuma’ya doğru yürüyün. Turnacıbaşı caddesi üzerinde solda 45 numarada bir plakçı dükkânı var: Deform Müzik.  Arkadaşımız Tayfun Aras’ın dükkânı. Kitabı oradan alın. Bir kitapla ne olur demeyin. Dayanışmaya ve dost muhabbetine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulan günlerden geçiyoruz. Biraz müzikten muhabbet eder, bir çayını içersiniz. Yıllardır biriktirdiği plak koleksiyonuna göz atma şansınız da olur.

 

Ercüment Gürçay

Sözcü’ye yapılan operasyonun nedeni belli oldu

Sözcü’nün imtiyaz sahibi Burak Akbay ile üç çalışanı hakkında gözaltı kararı çıkarılan soruşturmanın gazetenin iki haberini kapsadığı öğrenildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Bürosu’nun soruşturma dosyasında iki haber var. İlki, 15 Temmuz 2016’da gazetenin internet sitesinde 16.25’te yayınlanan ‘Sözcü Erdoğan’ın buldu’ başlıklı haber.

İzmir muhabiri Gökmen Ulu’nun haberinde, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Marmaris’te tatil yaptığı otelin adres ve görüntüsü yer alıyordu.

Darbe girişiminden birkaç gün önce Erdoğan’ın basına çıkmadığı ve etkinliklere katılmadığı dikkati çekmiş, tatil yaptığına ilişkin haberler basına yansımıştı.

İkinci haber

Sözcü’nün suçlandığı ikinci haber ise 1 Ocak 2016’da manşetten yayınlanan “2016 falınız” başlıklı haber.

Haberde kullanılan, ‘Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yönelik ifadelerin yer aldığı görsel’ de soruşturma dosyasında.

 

Sözcü’ye operasyon

 

Sözcü’nün imtiyaz sahibi Burak Akbay, internet sorumlu müdürü Melda Olgun, mali işler müdürü Yonca Kaleli ve muhabir Gökmen Ulu hakkında ‘FETÖ’ye üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işledikleri’ iddiasıyla gözaltı kararı çıkarılmıştı.

Savcılık talebi üzerine nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’nce arama ve el koyma kararı alınmış, dört ismin evinde arama yapılmıştı. Anadolu Ajansı, gazetenin internet sitesinin sorumlu müdürü Melda Olgun’un gözaltına alındığını duyurmuştu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan, operasyona ilişkin, “Yöneticileri hakkında. Şu anda zaten firari. Hakkında yakalama var. Gözaltı var. Soruşturma işlemleri devam ediyor” demişti.

Fidan, operasyonun kimlere yönelik olduğuna ilişkin soruyu da “Sadece patronu ve birkaç çalışanı” diye yanıtlamıştı.

(Diken)

‘Bu şekilde devam edemez’: Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye anketi

Avrupa Parlementosu’nun (AP) en büyük grubu olan muhafazakarlar, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğine yönelik kamuoyu anketi yaptırdı. Çoğunluk, Türkiye’nin AB üyesi olmayacağının net şekilde ortaya koyulmasının önemli olduğu görüşünde.

AP’deki en büyük grup olan muhafazakar Avrupa Halk Partisi’nin (EVP) yaptırdığı kamuoyu anketine katılanların büyük bölümü, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyor.

​Müzakerelerin sonlandırılmasını istiyorlar

Deutsche Welle’nin Bild gazetesinden habere göre, dokuz AB ülkesinde yapılan ankete katılanlar, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin sonlandırılması gerektiği görüşünde. Anket sonuçlarına göre, katılımcıların yüzde 77’i Türkiye’nin AB’ye tam üye olmayacağının net şekilde ortaya koyulmasını önemli buluyor.

Almanya ve Hollanda başı çekiyor

Türkiye’nin AB üyesi olmayacağının net şekilde ortaya koyulmasından yana olan ülkelerin başında ise son dönem Türkiye’yle siyasi kriz yaşayan Almanya ve Hollanda oldu. Almanya’da anket katılımcılarının yüzde 86’sı, Hollanda’da ise yüzde 84’ü Türkiye’nin AB üyesi olmayacağının net şekilde ortaya koyulmasına yönelik ‘önemli’ ve ‘çok önemli’ yanıtını verdi.

Oranın en düşük olduğu ülke ise, yüzde 60’la İspanya oldu.

“Bu şekilde devam edemez”

Anketin sonuçlarını değerlendiren EVP Grup Başkanı Manfred Weber, “Avrupalılar, siyasetten Türkiye ile yürütülen müzakerelerde son noktanın koyulmasını bekliyor. Özellikle de olanlardan sonra bu şekilde devam edemez” şeklinde konuştu.

AP’nin en büyük grubu olan muhafazakar EVP, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin sonlandırılmasından yana. EVP Başkanı Manfred Weber daha önce de tarih vererek, müzakerelerin Haziran ayında düzenlenecek AB hükümet ve devlet başkanları toplantısında sonlandırılması gerektiğini ifade etmişti.

Avrupa Halk Partisi’nin kamuoyu anketi, Almanya, Fransa, İrlanda, İtalya, Hollanda, Polonya, Romanya, İsveç ve İspanya olmak üzere dokuz ülkede yapıldı. Her ülkede ankete bin kişi katıldı.

Anket katılımcılarına, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmayacağının net şekilde ortaya koyulmasının ne kadar önemli buldukları soruldu.

(DW)