Ana Sayfa Blog Sayfa 3155

Çay ve su bardağı üreten işçilerin grevi ‘milli güvenliği bozduğu’ için ertelendi

Kristal-İş Sendikası’nın Şişecam’a bağlı bazı cam sanayi işyerlerinde aldığı grev kararı milli güvenliği bozucu nitelikte görüldüğünden iki ay süreyle ertelendi.

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yer alan Bakanlar Kurulu kararıyla, Kristal-İş Sendikası tarafından Trakya Cam AŞ, Paşabahçe Cam AŞ, Anadolu Cam Elyaf AŞ, Anadolu Cam Yenişehir AŞ, Trakya Yenişehir Cam AŞ ve Şişecam Otomotiv AŞ ile bunlara bağlı işyerlerinde aldığı grev kararı, milli güvenliği bozucu nitelikte görüldüğünden 60 gün süreyle ertelendi.

Şişecam ve bağlı ortaklıkları Trakya Cam ile Anadolu Cam, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde Kristal-İş sendikasının 24 Mayıs tarihinde grev kararı aldığını açıklamışlardı.

Şişecam işçilerinin grev kararının ertelenmesine, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) tepki gösterdi. TÜMTİS tarafından yapılan açıklamada, “Pencere, otomobil camı, çay ve su bardağı ile meşrubat şişesi üreten fabrikalarda uygulanan grevin ‘milli güvenliği bozucu’ olduğunun mantıklı, bilimsel izahı yoktur.” ifadeleri yer aldı.

TÜMTİS tarafından yapılan açıklama şöyle:

“Sendikal hakları ve ücret zammı talebiyle direnen cam işçilerinin grevinin Bakanlar Kurulu kararıyla bir kez daha ertelenmesini, yani açıkça yasaklanmasını son derece keyfi, hukuksuz ve anti demokratik buluyor, bu yasak kararını protesto ediyoruz.

“Son dönemlerde bütün grevler hükümet eliyle ‘erteleme’ adı altında yasaklanmış; toplu sözleşme görüşmeleri adeta işlevsiz hale getirilmiştir. Grev kararı alınsa bile nasıl olsa yasaklanır umudu, işverenleri keyfi ve pervasız davranmaya sevk etmiştir.

“OHAL, bir yönetme tarzı haline getirilmiş, son grev yasaklarıyla birlikte, grev hakkı yasal metinlerde yazılı, ancak kullanılamaz bir hak haline getirilmiştir. Hükümet bu yasaklama kararlarıyla, işçi sınıfına ve sendikalarına meydan okumakta; OHAL sürdüğü müddetçe yasal bir hak olsa bile hiçbir sendikaya grev hakkını kullandırmayacağını ilan etmiş bulunmaktadır.

“Erteleme adı altında grev hakkına getirilen yasak, açık bir insan hakkı ihlalidir. Hükümet işçi sınıfının kazanımlarına ve haklarına yönelik bu tutumundan bir an önce vazgeçmelidir.

“Cam işçilerinin grevi “millî güvenliği bozucu” nitelik taşıdığı gerekçesiyle yasaklanmıştır. Oysa kamuoyuna sunulan bu gerekçenin gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur. Pencere, otomobil camı, çay ve su bardağı ile meşrubat şişesi üreten fabrikalarda uygulanan grevin “milli güvenliği bozucu” olduğunun mantıklı, bilimsel izahı yoktur.

“Geçmişte Çaykur, THY, Metal ve Bankacılık grevlerinde olduğu gibi AKP Hükümeti bu karar ile tarihsel rolünü yeniden oynamış, işçi sınıfına karşı sermaye sınıfının hizmetinde olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

“Yasak, sadece cam işçilerini değil, tüm işçi sınıfını ve emekçileri hedeflemekte, hak ve kazanımlarını tehdit etmektedir. Bu nedenle işçi sınıfı ve emekçiler bu saldırıyı boşa çıkarmak için sendika ve konfederasyon ayrımı gözetmeden omuz omuza mücadele etmelidir.

“Kardeş sendikamız Kristal-İş’in ve cam işçilerinin haklı ve meşru mücadelelerinin yanındayız. Haksız ve hukuksuz yasaklama kararına karşı Kristal-İş sendikamızla dayanışma içinde olacağız.”

(Yeşil Gazete)

‘Biri sizi silmek istiyorsa Gülenci demesi yeterli’: Uluslararası Af Örgütü’nden Türkiye raporu

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ihraç edilen 100 binden fazla kamu çalışanının büyük zorluklarla yaşadığını söyledi.

“Gelecek Karanlık: Türkiye’de ihraç edilen kamu çalışanlarına yönelik sonu gelmeyen baskılar” adlı raporda ihraç edilmiş kamu çalışanları, birikimlerini kullanarak, aileleri veya dostlarından yardım alarak, düzensiz çalışmak zorunda kalarak ya da sendikalarından sağlanan az miktarda dayanışma katkılarıyla zar zor geçinebildikleri vurgulandı.

Rapor, ihraç edilen kişiler, sivil toplum kuruluşları ve yetkililerle Ankara, Diyarbakır ve İstanbul’da yapılan 61 görüşmenin ardından hazırlandı.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Araştırmacısı Andrew Gardner, raporun bulgularıyla ilgili “Türkiye’de darbe girişimi sonrası uygulanan baskının yol açtığı sarsıntılar, sadece işlerini kaybetmekle kalmayan, aynı zamanda mesleki ve aile hayatları da paramparça olan on binlerce kişinin hayatını tahrip etmeyi sürdürüyor” diyor ve ekliyor:

“Türkiye’de darbe girişimi sonrası uygulanan baskının yol açtığı sarsıntılar, sadece işlerini kaybetmekle kalmayan, aynı zamanda mesleki ve aile hayatları da paramparça olan on binlerce kişinin hayatını tahrip etmeyi sürdürüyor.”

“100 bin kişinin çalışma hakkına erişimini engellemek, insanların mesleki yaşantısı açısından kitlesel çapta bir kıyım uygulamak anlamını taşıyor ve bunun da siyasi muhaliflere veya siyasi muhalif olarak algılanan kişilere yönelik daha geniş kapsamlı bir siyasi tasfiyenin parçası olduğu açık.”

“Biri sizi silmek istiyorsa Gülenci demesi yeterli”

Raporda bir hükümet yetkilisinin Af Örgütü temsilcisine söylediği “Eğer birileri sizi kurumdan silmek istiyorsa, adınızı Gülenci olarak vermeleri yeterli” sözleri de yer alıyor.

Af Örgütü’ne konuşan ihraç edilmiş bir asker ise yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Ben terörle mücadele eden, dağlarda operasyonlara giden, rahat yataklarda yatamayan, doğru düzgün yemek yiyemeyen veya temiz içme suyu bulamayan bir askerdim. Arkadaşlarımın gözlerimin önünde öldüklerini gördüm. Hiç kimsenin yapmak istemediği bir işi yapıyordum ama toplum tarafından da bir kahraman olarak görülüyordum. Fakat şimdi bir terörist ve bir hain olarak görülüyorum. Asker arkadaşlarımdan biri uğradığımız bir saldırıda yaralanmıştı. Kendisi yedi ay süreyle işe gelemedi, neredeyse ölüyordu. İşinin başına döndükten bir ay sonra da ihraç edildi.”

(BBC Türkçe)

‘Karanlık bir iş’: Çevreci çiftin katilinin eşi, cinayet gününü anlattı

Antalya’nın Finike ilçesinde Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin katil zanlısı Ali Yamuç’un cinayete iştirakle suçlanarak tutuklanan eşi 31 yayındaki Fatma Yamuç, eşi cinayeti işlendikten hemen sonra öğrendiğini ve eşinin ‘karanlık bir iş’ dediğini belirterek, gasp edilen eşyaları da dipsiz kuyuya birlikte atmaya gittiklerini itiraf etti.

Asırlık sedir ve çam ağaçlarının da bulunduğu Alacadağ, Gökçeyaka, Kızılcık ve Adala gibi bölgelerdeki taş ve mermer ocaklarına karşı bölge halkının da desteğiyle yaklaşık 6 yıldır hukuki mücadele sürdüren Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftini 9 Mayıs akşamı öldüren Ali Yamuç’un, eşi ile Elmalı Cezaevi’nde görüştüğü ortaya çıktı. Yamuç, bu görüşme ardından gözaltına alınıp tutuklandı.

Önceki ifadelerinde eşinin cinayetlerle ilgisi olduğunu bilmediğini öne süren Fatma Yamuç, mahkemedeki ifadesinde “Eşimin cinayetlerle bir alakası olduğunu bilmediğimi söylemişsem de eşime kapı önündeki malzemelerin cinayetlerle ilgisi olup olmadığını sorduğumda bana o olayla alakalı olduğunu ancak, bunun karanlık bir iş olduğunu, daha sonra anlatacağını söylemişti” dedi. 17 Mayıs günü Elmalı Cezaevi’nde tutuklu eşi Ali Yamuç ile görüşmeye gittiğini belirten Fatma Yamuç, şöyle konuştu:

“Ben tüfeği nereden aldığını ısrarla sordum. O da bana ‘Celal diye biri var Kızılcık’ta, onun evine girdim. Onun evinden alındı, kullanıldı, bırakıldı. Hatta evinin camı kırıktı, ben evde bulunan yüklüğün arkasındaki tüfeği aldım’ dedi. Ben suçsuzum. Olay anında Ali’nin yanında değildim. Hiçbir şekilde olayda Ali’ye yardımcı olmadım. Olaydan sonra bana malzemelerin cinayetle ilgili olduğunu söyledi ancak başka bir şey söylemedi.”

Önceki ifadesinde cinayet günü saat 19.00 sıralarında uyuduğunu, saat 01.00 gibi uyandığında eşinin de yanında olduğunu söyleyen Fatma Yamuç, mahkemede saat 19.30 gibi uyuduğunu ve 21.30 gibi uyandığını belirterek, eşinin, ‘Ben çok kötüyüm, hiç halim yok. Aşağıya gidip gelir misin?’ dediğini, ‘Ne oldu?’ diye sorduğunu belirterek, “Bana ‘Yuvalı ile Turunçova arasında bir köprü var, orada birisi var. Ona (Beni Ali gönderdi) de. Burada 2 bin 100 TL var, onu ver, o sana bir şey verecek’ dedi. Ben parayı aldım, saymadım, cebime koydum. Eşim evdeydi, motora bindim, aşağı indim. Köprünün oraya vardım, ‘Beni Ali gönderdi’ dedim. Adam ‘Bana parayı ver’ dedi. Verdim. Bana poşet içinde bir şey verdi” diye konuştu.

Gasp ettiklerini dipsiz kuyuya atarken yanındaymış

İfadesinde Ali Yamuç’un Büyüknohutçu çiftinin evinden cinayet sonrasında gasp ettiği cep telefonunun bataryası ve kapağını kendisine ait telefona takmak istediğini söylediğini anlatan Fatma Yamuç, “Evde kapının arkasında kırmızı sofra bezi vardı, hafiften açtım onu, bir tane laptop ve ip gibi bir şey vardı. Ali telefonu da sofra bezinin içine koydu. Bunun ne olduğunu sordum, ‘Bana kaybetmem için verdiler. Ben bunu anlatacağım şimdi değil’ dedi. Bunun üzerine bir müddet tartıştık, sonra hazırlandık, ben valize çarşafı koydum” dedi.

Motorla aşağı indiklerini ve dipsiz kuyu olarak adlandırılan yerde durduklarını belirten Fatma Yamuç, “Ali gitti, 4 dakika sonra geri geldi. ‘Naptın malzemeleri’ dedim. ‘Kaybettim işte’ dedi. Ben de ‘Bunu anlatmayacak mısın’ dedim. ‘Şimdi olmaz, eve varınca konuşacağız’ dedi” diye konuştu.

Cinayetlerle ilgili katil zanlısı Ali Yamuç’un ifadesindeki siyah cip ile kapatılan mermer ocağının çalışanı olduğunu belirttiği ‘Çirkin’ lakaplı azmettiriciye ilişkin araştırma ve incelemeler de sürüyor.

(BirGün)

Avukatları duyurdu: Gözaltı süresi uzarsa, Gülmen ve Özakça su ve şeker almayı da bırakacak

‘FETÖ’yle mücadele edileceği belirtilerek yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname’yle mesleklerinde ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça gece saatlerinde gözaltına alındı. Gülmen ve Özakça’nın avukatı Selçuk Kozağaçlı, gözaltılara ilişkin bilgi verdi.

Kozağaçlı, kişisel Twitter hesabından paylaştığı mesajda Gülmen ve Özakça’nın gözaltı süresinin uzaması halinde şeker ve su alımını sonlandıracağını duyurdu.

Avukat Selçuk Kozağaçlı

Twitter’daki açıklamalarının yanı sıra Yeşil Gazete’ye bilgi veren Kozağaçlı, Gülmen ve Özakça’nın ikişer kişilik nezarethanede 3 kişi kaldıklarını belirtti. Kozağaçlı, Gülmen ve Özakça’nın gözaltına alınırken hırpalandığını da belirtti.

Kozağaçlı, Gülmen ve Özakça’nın gözaltına alınmasına engel olmak isterken gözaltına alınıp sabah saatlerinde serbest bırakılan Esra Özakça, avukat Ebru Timtik ve avukat Ayşegül Çağatay’ın darp ve kötü muameleye maruz kaldığını da sözlerine ekledi.

(Yeşil Gazete)

Sırrı Süreyya Önder: Son dönemim, siyaseti bırakıyorum

Halkların Demokratik Partisi Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, siyasette son dönemi olduğunu, daha fazla devam etmek istemediğini söyledi.

Çözüm sürecinde müzakere heyetinde yer alan ve Halkların Demokratik Partisi Ankara Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 3 dönemdir yer alan Sırrı Süreyya Önder, “Aktif siyasette son dönemim. Siyaseti sinemayla devam ettireceğim. Bitirdiğim üç senaryom var. Politik film alanında bu birikimle önemli üretimler yapabilmeyi ümit ediyorum” dedi.

“Hayatımın en onurlu dönemi oldu”

BirGün’den Meltem Yılmaz’ın sorularını yanıtlayan Önder, “Siyaset, hayatımın hep büyük parçası oldu fakat parlamenter siyasetin bana kazandırdığı en önemli şey, Kürt halkıyla, Kürt siyasal mücadelesiyle daha yakından tanışmış olmaktı. Bu, hayatımın beni en çok geliştiren ve en onurlu dönemi oldu. Çünkü Kürt halkı büyük acıların ve kavgaların içinden geçerek, sistemin dışında kendini var etmek için yan yana durarak, bugünkü dünyada pek az halka nasip olan bir erdemlilik yaratmış. Bu Özellikle Kürt yoksullarının itiraz bilinci, yaşamı paylaşma ve örgütleme biçimleri, gelecek umutları bana büyük bir inanç, yeni bir motivasyon aşıladı. En büyük zenginliğimdir, Kürt halkına borçluyum” ifadelerini kullandı.

(BirGün)

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın evine polis baskını!

Kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren cuntacıların darbe girişiminin ardından hükümet tarafından ilân edilen Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi’yle ihraç edilen ve işlerine geri dönmek amacıyla 74 gündür açlık grevi yapan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın evine özel harekat polisleri tarafından baskın düzenlendi.

Haklarında adli kontrol kararı bulunan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça adli kontrol kararı gereği karakolda imza atmalarının üzerinden gün geçmeden ev baskını ile gözaltına alındı.

Gülmen ve Özakça’nın evine çıkan bütün sokaklarda polis ekiplerinin olduğu bildirildi.

Baskın esnasında evlerinden canlı yayın yapan Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça ise eve girmeye çalışan polislere tepki gösterdi.

Gülmen ve Özakça’nın adli kontrolleri nedeni ile imza atmak için sabah saatlerinde karakola gittiklerini belirten Esra Özakça, kapının ardından polislere “Gündüz ne zaman çağırdınız da gelmediler? Bu insanlar bugün adli kontrol imzalarını atmaya gittiler” diye seslendi.

Halkın Hukuk Bürosu tarafından Twitter’dan paylaşılan mesajda Gülmen ve Özakça hakkında yakalama kararı bulunduğu bildirildi.

Savcılık tarafından yakalama kararının gerekçesi ise avukatlara şöyle bildirildi: “Açlık grevinin ölüm orucuna dönüşebileceği, Gezi Direnişi ve Tekel Direnişi eylemleri gibi büyük eylemlere meydan verebileceği…”

Gözaltı sonrasın açıklama yapan avukat Selçuk Kozağaçlı şunları söyledi:

“Beklemediğimiz ve kötü bir saldırı gerçekleştirildi ve savcıyla görüşme taleplerimiz reddedildi. Evrakların örneğini alamadık. Bu açlık grevinin ileride ölüm orucuna dönüşmesinden, Ankara’da Gezi veya Tekel eylemleri gibi eylemlere dönüşmesinden söz ediliyor. Yakalama kararı vermiş savcı. Bugün öğle saatlerinde adli kontrol için gittiler. İfadelerini almak istiyorlarsa bugün oradalardı. Gelecekte meydana gelebilecek olaylar ile ilgili bizim hukukumuzda bir yakalama kararı olamaz. Avukatlarımız da bugün hırpalanarak gözaltına alındılar. Esra da işkence ile gözaltına alındı. Burada seslerinizi sloganlarınızı duydular ve size sevgilerini teşekkürlerini ilettiler. Direnişe devam ediyor olduklarını söylediler sizlere Yüksel’i emanet ettiler. Gecikmeden sakıncadan söz ediliyor, tamamen hukuka aykırı bir gözaltı yakalama. İkisinin önlüğüne kitaplarına ve bilgisayarlarına el koydular. Evde annelere ve kardeşlere el koymadılar. Durum budur. Hassasiyet gösteren herkese ve meslektaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Sağlık durumları iyi. Şimdiki hırpalanmanın sonucunu öğreneceğiz. Çok ciddi bir şey olmadığını umuyorum, biz de orada engel olmaya çalıştık. Gözaltına alınanlar kolları bükülerek, sürüklenerek götürüldüler. Gece ilerleyen saatlerde şubede görüş yaptığımızda daha detaylı bilgi verebiliriz. Nuriye ve Semih hiçbir biçimde vazgeçmeyecekler bunu söylediler. Bu şekilde aynı şube tarafından 3. kez gözaltına alıyorlar. Aynı savcılık ilk ikisinde görmediği örgüt üyeliğini gördüğünü söylüyorsa bir hukuksuzluk yapmış olur. Yüksel’i size emanet ettiler. Ben de annelerle görüştükten sonra sizlere tekrar bilgi veririm.”

(Yeşil Gazete)

Bonn’da iklim değişikliği ve kadın oturumu: Bu iklimi biz bozmadık, düzeltecek olan biziz!

1.5 derece hedefi gittikçe uzaklaşırken, küresel ısınma dünyanın her yerinde zayıf ve hassas grupları daha çok etkiliyor. Sera gazının büyük kısmından sorumlu olan, daha iyi ekonomik ve sosyolojik şartlara sahip olan gruplar ise bu etkilerle daha kolay başa çıkabiliyor.

Birleşmiş Milletler’in hazırladığı bir rapora göre kadınlar, dünyadaki fakir nüfusun çoğunluğunu oluşturduklarından daha hassaslar, ayrıca hayatlarını doğal kaynaklar üzerinden sürdürme oranları daha yüksek.

Climate Tracker‘ın, UNFCCC raporunu baz alarak hazırladığı, kadınların iklim değişikliğinden daha fazla etkilendiğin gösteren infografikteki örneklerden bazıları şöyle:

New Orleans’daki kadınlar Katrina Kasırgası’ndan sonra %7 daha az para kazanmaya başlarken, erkeklerin kazancı %23 artmış.

İngiltere’de 2007’de gerçekleşen sel baskınlarından sonra, kadınlardaki depresyon artışı erkeklerden 1.7 kat daha fazla olmuş.

Afrika’da kadınların su taşımak zorunda oluğu mesafeler, küresel ısınma ile bazen 15 kilometreyi buluyormuş.

Etkilenen kadınlar sorumlu olan ise erkekler

Raporda buna benzer örnekler oldukça fazla. Küresel ısınmadan kadınlar daha fazla etkileniyor ancak sera gazlarından erkekler daha fazla sorumlu.

Rapora göre eşit gelir seviyelerindeki kadın ve erkeklerde, erkek daha fazla dışarı çıktığı, araç kullandığı ve tükettiği için daha fazla sera gazı oluşturuyor. Buna karşılık Avrupa’daki bir kadının emisyon oranı Afrika’daki bir erkekten yüksekken, araştırma aynı gelir seviyesindeki kadın ve erkekler arasında yapıldığında bütün seviyelerde erkeklerin emisyon oranı daha yüksek.

UNFCCC‘de düzenlenen Kadın ve Cinsiyet oturumu öncesinde WRI Cinsiyet Çalışmaları Baş Danışmanı Natalie Elwell ile İklim değişikliğinin kadınlar üzerinde etkileri hakkıında konuşstuk.

WRI (World Resources Institute – Dünya Kaynakları Enstitüsü), bir küresel araştırma organizasyonu. Dünya çapında pek çok STK çalışmalarında WRI’nın raporlarından yararlanyor.  WRI, İklim değişikliği, sürdürülebilir şehirler, yenilenebilir enerji, su, yiyecek ve orman restorasyonu gibi konular üzerine çalışıyor.

Bonn’da WRI Cinsiyet Çalışmaları Baş Danışmanı Natalie Elwell ile kadınlar ve iklim değişikliği konusunu konuştuk (Fotoğraf: Arthur Wyns)

Natalie kadınların sürece dahiliyetinin en önemli nokta olduğunu ve bunun yapay bir şekilde sağlanamayacağını söylüyor. “Kadınlara gelip burada kadınlar adına konuşun diyorlar bu mantıksız. Kadınların dahiliyetinin süreçler boyunca sağlanması gerek, biz çalışırken bütün süreçlere bunu dahil ediyoruz. Mesela toplu taşıma üzerine çalışırken, neden kadınlar toplu taşıma kullanıyor ya da kullanmıyor bunu araştırırız. Ama bir kadına gidip kalabalık bir durakta hiç toplu taşımada tacize uğradın mı diye soramazsınız ya da bir ülkeden bir kadını getirip o ülkedeki bütün kadınlar adına konuşmasını isteyemezsiniz.”

Emisyon açısından toplu taşıma oldukça önemli. Mesela Hindistan’da kadınların toplu taşımada çok sık tacize uğradığını öğrendik. Toplu taşıma kullanabildikleri sürece kullanıyorlar ama bazen bu mümkün değil. Bu konuda ne yapabiliriz? Pembe otobüsler, anlık çözüm olabilir ama kadınlar topluma karışınca yine tacize uğrayacak çözülmesi gereken bu. Bu konuda politikalar, uygulamalar olmalı. Amerika’da da bu çok yaygındı, kadınlar toplumda tacize uğrardı. Bu konuda çalışmalar yaptık. Otobüslerde, okullarda, polisler için öğrenciler için herkes için eğitimler düzenledik ve değişmeye başladı. Tamamen bitmedi ama değişim başladı.”

En az yüzde otuz kadın temsiliyeti

Bu süreçlerin inşa edilebilmesi için kadın temsiliyetinin her aşamada sağlanması lazım. Düzgün yapılmış araştırmalar lazım. Birleşmiş Milletler Raporuna göre temsiliyetin sağlanması için en az yüzde otuz kadın katılımı gerekiyor. Ben yaşarken bu olur mu bilmem ama bir gün olacak.”

Natalie’nin bizimle paylaştığı çarpıcı araştırma sonuçlarına WRI sitesinden ulaşılabilir.

Peki çözüm ne? Yine Birleşmiş Milletler Raporu üzerinden Climate Tracker’ın hazırladığı infografike göre en önemli nokta en az yüzde otuz kadın temsiliyetinin sağlanması.

Raporun önerdiği Uluslararası düzeyde uygulanabilecek çözüm önerileri şöyle:

Bu temsiliyeti sağlanması için, hedefler belirlenmesi ve zaman çizelgesi oluşturulması gerekiyor.

Karar alma noktalarında eşbaşkanlık veya cinsiyet temelli dönüşümlü başkanlık uygulanmalı.

UNFCCC Güven Fonu’nda özellikle az gelişmiş ülkeler ve küçük ada ülkelerinden kadın delegelerin katılımını desteklemek için pay ayırılmalı.

Ulusal düzeyde yapılabilecekler için başlangıcı ise rapor şu şekilde özetliyor:

Birleşmiş Milletler delegasyonları için yüzde otuz kadın delege katılımını hedefleyin ve bunu altı yıl içind yüzde elliye çıkarın.

Kadın delegeler için özel seyahat ve kapasite geliştirme fonları ayırın.

Cinsiyet dengeli bir iklim eylemini teşvik edin.

Ülke delegasyonlarına yerel kadın temsilcileri dahil edin.

Ulusal bir cinsiyet duyarlılığı olan iklim değişikliği eylem planı geliştirin.

Raporun özeti şimdilik böyle. Benim tanık olduğum ise kadın ve cinsiyet atölyeleri UNFCCC’de en hızlı ve sonuç odaklı ilerleyen ve en çok ilgi gören atölyeler.

Tanık olduğum daha güzel bir şey var, Climate March (İklim Yürüşüyü) önderleri ve katılımcıları çoğunlukla kadın. İklim için hem müzakerelerde hem alanlarda kadınlar büyük emek harcıyor ve büyük değişim yaratıyor.

O zaman ben de Kızılırmak’ın şarkısını biraz uyarlamakta sıkıntı görmüyorum: “Bu iklimi biz bozmadık, düzeltecek olan biziz.”

 

Haber: Elif Cansu İlhan

(Yeşil Gazete)

 

ICLEI’dan Yunus Arıkan: Yenilenebilir enerjide geri döndürülemez bir eğilim var

UNFCCC iklim zirvesi dönüşü, zirvenin benim için en umutlu gününü de paylaşayım dedim. Herkes ne kadar yol aldığımızı hesaplamaya çalışırken ve çok yoğunken, Sevgili Yunus Arıkan bana vakit ayırdı ve kendisi ile konuşma şansım oldu.

Yunus Arıkan, ICLEI – Local Governments for Sustainability (Uluslarası Sürdürülebilir Kentler Birliği)‘de, Küresel Politika ve Destek Yöneticisi. Kendisini ilk kez, iş dünyasını temsil eden kuruluşlarla ilgili “çıkar çatışması” oturumunda panelist olarak dinleme şansım oldu. Daha sonra da bilgi edinmek istediğim pek çok konuda, farklı STK’lardan insanlar, Yunus Arıkan’a ulaşmamı önerdi.

Ben de, kendisini bulmuşken yerel yönetimlerden çıkar çatışmasına merak ettiğim her şeyi sordum.

Yunus Arıkan, 1994 ODTÜ Çevre Mühendisliği mezunu, çevre alanında uluslararası süreçler ve politikalar kendisinin her zaman ilgisini çekmiş. 2002’de Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın Türkiye Çevre Bakanlığı Destek Programı ile, 2002 Dünya Çevre Zirvesi‘ne katılmış ve bu da uluslararası çevre camiasına geçişinin başlangıcı olmuş.

Çevre Bakanlığı’nın 2002’deki projesi sırasında, Türkiye’nin iklim değişikliği sözleşmesine katılımının önünü açan altyapıyı oluşturmuşlar. Daha sonra Bölgesel Çevre Merkezi (REC Türkiye), ile Kyoto Protokolüne katılım süreci için çalışmış ve iklim sözleşmesinin 6. maddesi olan “kamu bilinçlendirilmesi ve katılımı” çerçevesinde Türkiye’de iklim değişikliğini hem bakanlıklara hem sivil topluma anlatma çalışmaları yapmışlar.

Kyoto Protokolü’nde Türkiye’nin lehine maddeleri bulan ve bu konuda çalışan Arıkan, Protokole katılımın sağlanmasının da önünü açmış.

2009 yılında ICLEI ile birlikte çalışmaya başlayan Arıkan, o zamandan beri çevre mücadelesini ICLEI ile birlikte veriyor.

Arıkan, belediyelerin, yerel yönetimlerin, bölgesel yönetimlerin nasıl etkin katılabileceğine dair iklim sözleşmesi sekreteryasında ulusal odak noktası. 2009’dan beri yerel yönetimlerin Birleşmiş Milletler’deki temsilciliğini sürdürüyor.

İklim değişikliğine karşı güçlü duruşumuz

ICLEI, iklim değişikliği ile mücadele sürecinin daha hızlı ilerlemesine katkı sağlamak için. hem yerelde kendi üyelerinin iklim değişikliği ve çözümleri konusunda daha donanımlı olmasını sağlıyor, hem de uluslararası alandaki bu süreçlerin birbiri ile daha entegre ve uyumlu çalışmasını sağlıyor.

Yunus Arıkan: Bu sürece Kopenhag’la başladık, o sırada süreç (yerel yönetimlerin katılımı) kesintiye uğradı ama geri adım atmadık belediyeler olarak. Daha sonrada sürekli ivmelenen bir süreçle Paris’deki sözleşmenin kabul edilmesine büyük katkılar sağladık.

Şimdi de diyoruz ki bu herkesin sorunu, herke adına katkı sağlamamız lazım. Bunu uygulamada hayata geçirmeye çalışıyoruz. Ulusal bildirimler çokta gerçeği yansıtmıyor. Pek çok ülke yerel yönetimlerin kendilerinin aldıkları yükümlülükleri dikkate almadan bildirimlerini hazırlıyor. Uygulamada da yerel yönetimlerin yapabileceklerini, sunabilecekleri çözümleri dikkate almıyorlar. Dolayısıyla bu yeni gözden geçirme sürecinde eğer ülkelerin, belediyelerin kentleşme alanında yaptığı çalışmaları da ulusal planlara dahil etmesini sağlayabilirsek hem uygulamayı kolaylaştırabiliriz hem de küresel anlamda hedeflerin artması için de bunun bir fırsat olduğunu düşünüyoruz. Şu anda yaptığımız çalışma bu.

Elif Cansu İlhan: İyi ki bu organizasyona geçmişsiniz… Peki çalışma sisteminiz nasıl?

Arıkan: Biz uluslararası kar amacı gütmeyen bir derneğiz, belediyeler, yerel yönetimler veya ülkenin konumuna göre bölgesel yönetimler de olabiliyor, bizimle çalışmak istediklerini beyan ediyorlar, biz de özellikle hibe fonlarından aldığımız kaynaklarla bu üyelerin bize yönelik olarak kapasite geliştirmesi, planlama, envanter hazırlanması ve bu çalışmaların diğer belediyelerle paylaşılması ve son olarakta bunun uluslararası süreçlere anlatılması gibi üç ayaklı bir çalışma yürütüyoruz.

Dünya çapında bin beş yüze yakın üyemiz var, bu alanda en geniş örgütlenme ağına sahip ve en eski kurum. 1992 yılındaki Dünya Zirvesi (Earth Summit)‘ne yönelik olarak hazırlanan bir kurum. Oradan gelen bir bilinç var, küresel sorunlara yerelden gelen katkılar sağlayabiliriz. Think Global Act Local (Küresel Düşün Yerel Hareket Et) düşüncesini öne atanlardan en önce gelen kurumuz. Bunu iklim alanında da uyguluyorlar.

Uzun süre, özellikle Amerika ve Avustralya Kyoto’ya katılmadıkları dönemlerde, Amerika’daki belediyelerin veya Avrupa’da yine aynı şekilde hükümetlerden bağımsız olarak yapabilecekleri çok şey olduğunu ortaya koyuyorlar. Çünkü belediyelerin bütçeleri var, çeşitli yaptırım güçleri var, vatandaşların yapabileceklerine dair belediye meclislerinden alabilecekleri kanunlar var, bütün bunları bir araya getirerek, onlar adım atmasa da biz iklim değişikliğinin var olduğunu ve buna katkı sağlayabileceğimizi biliyoruz ve etkilerine de uyum göstermek zorunda olduğumuzu biliyoruz şeklinde uzun soluklu bir çalışma yapılmış.

ICLEI, sivil toplum kuruluşu olarak nasıl katkı sağlıyor?

ICLEI’nin üyeleri yerel yönetimler, dolayısıyla hepsi ülkelerinde kamu personeli, çoğu seçilerek geliyor, bir kısmı meşru olarak atanıyor. Kamu kaynaklarını kullanıyorlar ve kamu yararına çalışmak zorundalar. Dolayısıyla ICLEI bir STK olmasına rağmen, savunuculuğunu yaptıkları kesim aslında kamunun bir parçası. ICLEI son yıllarda daha yoğun bir şekilde müzakerelere katılan ülke heyetlerine zamanında doğru bilgi ileterek karar alma süreçlerine destek sağlıyor. Bu sayede de kentsel gelişmeler müzakerelerde resmi olarak görüşülmüş oluyor. Yerel yönetimlerin sürece katılımının uzun süre bir tabu olduğunu söyleyen Arıkan, uzun süredir bir güven ortamının sağlandığını ve bu tabunun yıkıldığını söylüyor.

Arıkan’a son olarak panelisti olduğu çıkar çatışması oturumunu soruyorum. Oturumda kendisi, Paris Anlaşması Çalışmaları’nda iki kızıyla geçirdiğinden daha fazla vakit geçirdiğini, bu anlaşmanın artık çocukları gibi olduğunu söylemişti ve anlaşma’yı korumak zorunda olduğumuzu vurgulamıştı.

Aslında kendisinin konuşmalarından sonra ben başlangıçtan daha umutluydum ama yine de umut var mı?

Arıkan’a göre evet sorun ciddi, iklim değişikliğinin etkileri gözle görülebilir durumda ama umut etmekten başka seçeneğimiz yok. Dünya’da inanılmaz hızlı bir dönüşüm var, tüm dünyada yenilenebilir enerji teknolojileri inanılmaz bir hızla yayılıyor ve geri döndürülemez bir eğilim var.

Eski dünya, fosil uygarlığının kalıntıları her şeye rağmen direniyor ve onlarda bu dönüşümü durdurmak için çabalıyor ama çok ciddi bir devinim var. Bunun önünü açmak lazım, karşı tarafın çabalarının büyüklüğünden ziyade bizim çabamızın ne kadar hızlı büyüdüğünü koyabilmek lazım önümüze. Geçmişe de baktığınızda bu kırılma noktaları, teknolojik dönüşümler, sanayi devrimi veya otomotiv, çeşitli enerji sektörlerinin yaygınlaşmaları çok uzun süre değil 10 – 15 yılda dönüşüm oluyor. Yenilenebilir enerji teknolojileri çok daha hızlı ilerliyor. Eşik bir dönemden bahsediyoruz, önümüzdeki beş yıl çok kritik. Beş yıl önce daha umutluyduk ama çok hızlı bir dönüşüm de var. Karşı taraf da boş durmuyor tabi ki ama biz kendimizden sorumluyuz.”

Cansu: Siz BINGO oturumunda panelisttiniz, o konuda umut var mı sizce? Kick out of (Kirleticileri dışarı atın) diye kampanya var.

Arıkan: Çok yanlıştı o. Şöyle bir gerçeklik var, divest hareketinde (Fosilden arındırma hareketi) biz de yer alıyoruz, biz de destekliyoruz. Belediyelerin, emeklilik fonlarının petrol kaynaklarından yatırımlarını çekmelerini, yenilenebilir enerji kaynaklarına dönüştürmelerini destekliyoruz. Dolayısıyla fosil yakıt sektörünün önümüzdeki yıllarda bir gelecek bulmaması konularında çabalarımız var ama buradan hareketle, bu sektördekilerin hiç birisinin burada söz söyleme hakkı olmamalı derseniz bu salonlarda konuşacak kimse bulamazsınız.

Bir örnek vereyim, bizim şu anda Avrupa Komisyonu’nun “Yeşil Kent” olarak ilan ettiği, Almanya’nın Ruhr Vadisi’ndeki Essen Belediyesi, en büyük kömür vadisinde. Essen belediyesinin kaynaklarının çoğu hala kömürden geliyor. Essen Belediyesi ciddi bir dönüşüm yapmaya çalışıyor, Essen Belediyesi kömür elde edilen bir bölgenin belediyesi diye, fosil yakıttan faydalanıyor diye dışarı atacak halimiz yok. Fosil sektörü müzakerelerden çıksın konusunu savunan arkadaşların en büyük eksikleri ne yazık ki tam olarak ne istediklerini ortaya koyamamaları.

Belki de hatırlarsın, oturumda özel sektörden birisi “Şimdi kömür fabrikalarındaki işçilerin sendikalarını buraya almayacak mısınız?” dedi. Sendikaların buradaki sözlerini duymak istemiyor muyuz? İşlerinin yok olmasını istemiyorlar, bu haklı bir talep. Buna çözüm bulmak zorundayız. Onları dışlayarak değil onlarla birlikte bunu yapacağız.

Tamamen hükümet tarafından finanse edilen kömür firmaları var, o hükümetleri de mi atacağız? Sağlık sektörü ve sigara konusuyla arada bariz bir fark var. Fosil yakıtlar hayatın her alanındalar. Sigara sektörünün olmadığı bir sağlık sektörünü düşünebilirsin ama fosil yakıtlarla ilişkilendirilmeyen şu anda bir kişi, kurum, birim yok. Bizin onlara önerimiz net olarak neyi talep ettiklerini söylemeleriydi, bunu yapmadılar. Verilerini yazılı sunmak yerine tartışmayı domine ederek gündem oluşturmayı seçtiler.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının daha çok desteklenmesi, daha çok teşvik verilmesini hep savunuyoruz ama fosil yakıtlardan tamamen bağımsız hiç bir kurum yok, biz o uygarlıktan çıkmaya çalışıyoruz, herkese de kapımızın açık olması lazım.”

Cansu: Bu alanda çalışmaları mümkün mü bu şirketlerin? Fosil yakıt şirketinin kendisi burada mesela, bu konuda çalışmak istemesi mümkün mü?

Arıkan: Tabi ki mümkün, burada müzakerelerde kapalı kapılar arkasında herkes bilgilerini sunabiliyor. Önemli olan o bilgiler nasıl kabul ediliyor. Elbette ki herhangi bir şekilde bir şantaj, baskı, rüşvet ile karar etkileniyorsa buna herkesin karşı çıkması lazım. Ama bunu sadece fosil yakıt sektörü değil otomotiv sektörü de yapıyor, başka sektörler de yapıyor. Burada yanlış olan kimin yaptığı değil yapılan yanlışın ne olduğu. CAN’ın bu konuda henüz resmi bir pozisyonu yok. Farkındalar aslında söylenenlerin hayata geçirilebilir olmadığının. Burası bir siyaset sahnesi, siyaset de hayata geçirilebilen uygulamaların çarpıştığı bir alan.”

Seferihisar Belediyesi’ne selam

Konuşmamızın sonunda benim umudum artarken Yunus Arıkan da birlikte çalıştıkları belediyelerden Seferihisar Belediyesi’ne selamlarını iletiyor.

Mücadele her zaman devam etmek zorunda diyerek bir kez daha iklim meselesine ve bütün dertlerimize karşı direnme enerjimi yükseltiyor.

Ben bu röportajdan sonra umutluyum, önümüzdeki yıllarda daha da umut veren konuşmalar yapmayı umarak ayrılıyoruz.

 

Röportaj: Elif Cansu İlhan

(Yeşil Gazete)

 

İran’da reformist Ruhani yeniden Cumhurbaşkanı

İran’da yapılan seçimlerin resmi olmayan sonuçlarına göre, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani oyların yüzde 57’sini alarak ikinci kez cumhurbaşkanı oldu.

İran İçişleri Bakanı Abdulrıza Rahmani Fazli, “Verilen 41.2 milyon toplam oydan 23.5 milyonunu Ruhani aldı ve seçimleri kazandı” dedi.

Reformcu kimliğiyle bilinen Ruhani’nin rakibi muhafazakar İbrahim Reisi’nin ise 15.8 milyon ile oyların 38.5’ini alarak seçimi kaybettiği belirtildi.

Devlet televizyonu, seçim sonuçları için Ruhani’yi kutladı.

BBC’nin haberine göre 56 milyon kayıtlı seçmenden en az 40 milyonu sandık başına gitti. Oylamalar gece geç saatlere kadar uzatılırken, uzun kuyruklar oluştu.

Seçim kurulu yetkilileri, “halkın coşkulu katılımı” ve “talepler” nedeniyle süreci uzattıklarını açıkladılar. Katılım oranı yüzde 70’i buldu.

2013 yılında göreve gelen 68 yaşındaki din adamı Ruhani, 5+1 ülkeleriyle nükleer müzakerelerde anlaşmaya varılmasını sağlamış, bunun sonucunda İran’a uygulanan pek çok yaptırım ve ambargo kaldırılmıştı.

Ancak İran ekonomisinin durgunluğu, Ruhani’nin önündeki en büyük sorunlardan biri olarak görülüyordu.

Yeniden göreve gelecek Ruhani’nin gücü ise, dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in çizdiği sınırlar çerçevesinde kalacak.

Kaynak: BBC

Sivil itaatsizlik hem hak hem görevdir – Ahmet İnsel

Ahmet İnsel’in yazısı cumhuriyet.com.tr sitesinden alındı

Modern dünyada bir hukuk düzeninin meşru olmasının başat ölçütü özgürlüktür. Hukuk düzenlerinden özgürlüğü sağlamaları beklenir. Bu, aynı zamanda, iktidarın meşruiyetinin en önemli dayanaklarından biridir. Özgürlükleri keyfi biçimde sınırlayan, haklı ve adil olmayan düzenleme ve uygulamaları yürürlüğe koyan iktidarlar ve onların dayandıkları hukuk düzenleri meşruluklarını yitirirler. Bu uygulamaların süreklilik kazanması, baskı ve zulüm derecesine varmaları, sivil itaatsizlik hareketlerini doğurabilir.

Sivil itaatsizlik tabirini, ilk kez, 1849’da Amerika’da Henri Thoreau, hükümetin Meksika’ya karşı yürüttüğü savaşı finanse etmek için topladığı vergiyi haksız bularak ve ırk ayrımcılığını reddetmek için yurttaşları şiddet içermeyen eylemlere davet ettiği bir kitapçıkta kullandı. (1997’de Ayrıntı Yayınları’nın yayımladığı İtaatsizlik, Kamu Vicdanına Çağrı başlıklı derlemede bu metin de yer alıyor.) Tiranlaşmış iktidara karşı özgürlüklere yeniden kavuşmanın yolunun itaatsizlik olduğunu birçok düşünür daha önce belirtmişti. Bunların başında 16. yüzyılda Etienne de la Boétie gelir (Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, İmge Yayınları). Thoreau bu fikre bir isim verdi. Daha sonra, yürürlükteki yasalara aykırı ama hepsi sonradan aklanmış, insanlığa özgürlük mücadelesinde eşik atlatmış birçok eylemin adı oldu. Bir ülkede ve belli bir zamanda yasal olan ama toplumsal vicdanın meşru kabul etmediği uygulamalara karşı, şiddete başvurmadan harekete geçmek sivil itaatsizliktir.

Sivil itaatsizlik kavramında sivil sözcüğü itaatsizlik kadar önemlidir. Sivil, bir yandan yurttaş olma niteliğine, yurttaşın talep etme hakkına vurgu yapar. Sergilenen itaatsizlik, yurttaşlık ilişkisini koparmak amacıyla değil, tam tersine bunu güçlendirmek için yapılır. Sivil itaatsizlik bireysel yarar amaçlı değil, genel yarar amaçlıdır. Bu nedenle, gizli saklı yapılmaz. Kamusal alanda gerçekleştirilir ve mümkün olan en geniş iletişimin sağlanmasına çalışılır. Diğer yandan, Latince “civilis” kavramından da türeyen sivil, aynı zamanda “criminalis”in karşıtıdır. Sivil itaatsizlik, yürürlükteki yasa ve hâkim otoriteye itaatsizliktir ama medeni/sivil olmanın ilkelerine, kurallarına riayet ederek, kriminal olmayarak bunu yapmayı öngörür.

Halen Avrupa Parlamentosu üyesi olan Fransız siyasetçi ve eylemci José Bové, Gilles Luneau ile yazdıkları İtaatsizliğe Çağrı başlıklı kitabında (İletişim Yayınları, 2006), bir eylemin sivil itaatsizlik olarak nitelendirilmesi için birkaç kriteri yerine getirmesi gerektiğini belirtiyorlar. Bunların başında, sivil itaatsizliğin “yüzü açık yapılan bir eylem” olduğu geliyor. Bunun anlamı, bu tür eylemlerin kamunun gözü önünde yapılması ve eylemi yapanların yaptıklarından dolayı yürürlükteki yasalar çerçevesinde cezalandırılma riskini bilerek göze almalarıdır. Diğer kriter, şiddetsizliktir. Sivil itaatsizlikte amaç, bir karşı şiddeti kışkırtmak, polis veya asker şiddetini, silahlı tepkiyi tetiklemek değil, kamuoyunu ve özellikle karşı tarafı ikna etmektir. Eylem, bireysel çıkar elde etmek için değil, genel yarara aykırı bir yasa veya uygulamaya karşı yürütülür. Başka bütün diyalog ve yasal başvuru yolları tükenince veya ortadan kaldırılınca sivil itaatsizliğe başvurulur.

Nazi savaş suçlularının yargılandığı Nürnberg askeri mahkemesinde tartışılan konulardan biri, “ne dereceye kadar yasallık ilkesi adalet ilkesinden üstün addedilebilir” sorusuydu. Sanıklar genellikle askeri disiplin, devlet hiyerarşisine tabi olma gibi nedenlerle, şimdi savaş suçu addedilen işleri yaptıklarını beyan ediyorlardı. Nürnberg yargıçları, kişilerin şerir yasalara boyun eğmeme hakkını vurgulamakla yetinmedi. Bu tür yasalara, kararnamelere, emirlere uyup bunları harfiyen uygulayanları da mahkûm ettiler. Böylece, şerir yasalara boyun eğmemeyi yalnız bir hak değil aynı zamanda insanlık değerleri adına bir görev olarak tanımladılar.

Sivil itaatsizlik hukukun genel reddi değildir. Ne de herkesin kendi kafasına göre kendi yasallığını ilan etmesidir. Evrensel kabul görmüş ilkeler adına, hak ve özgürlükler alanının genişletilmesi için veya bunun daratılmasına karşı çıkmak için verilen, şiddet içermeyen mücadelelerin bir parçasıdır. Meşru olmayan yasaya, meşruluğunu yitirmiş iktidara hayır demek ve bu meşruluk yitimi devam ettikçe bunda ısrar etmektir. Adam sendeciliğe, her şey boşunacılığa, kısacası sinizme ve konformizme teslim olmamak, insanlık onurunu savunmak demektir.

Ahmet İnsel – Cumhuriyet