Ana Sayfa Blog Sayfa 3120

‘Kömürün terk edilmesi kaçınılmaz’: IDDRI ile İklim Stratejileri ‘kömürü terk edişi süreci’ raporunu yayımladı

Sürdürülebilir Kalkınma ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IDDRI) ile İklim Stratejileri adlı uluslararası düşünce kuruluşları, 26 Haziran 2017’de “Kömürü Terk Ediş Süreci” Raporu adlı çalışmayı yayınladı. Raporda, daha önce Hollanda, Birleşik Krallık, Çek Cumhuriyeti, Polonya, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan kömürü terk etme süreçleri incelenerek, bu süreçlerden çıkan temel dersler ortaya konuluyor.

Kömür kullanımını kısıtlamadan ve kömürden enerji üretimini zamanında sonlandırmadan Paris İklim Değişikliği Anlaşması’nın amaçlarına ulaşmak mümkün değil. Rapor, kömürün terk edildiği coğrafyalarda, bu geçişin işgücü ve yerel topluluklar açısından nasıl sonuçlar doğurduğunu ve adil bir geçişin mümkün olup olmadığını inceliyor.

Rapora göre;

– Kömürün terk edilmesi kaçınılmaz.
– Doğru hazırlıklar yapıldığı takdirde, adil bir dönüşüm mümkün.
– Ancak, adil bir dönüşüm için de vakit giderek daralıyor.

Rapor’da yapılan değerlendirmeye göre, tamamen ekonomik bir bakış açısı ile ele alındığında bile, adil bir geçiş süreci yürütmek, konu hakkında hiç adım atmamaktan daha ekonomik olduğu ortaya çıkıyor.

Raporun basın bülteni şöyle:

“Israrla kullanılmaya devam eden kömürü küresel enerji sisteminden zamanında çıkarmadan Paris İklim Değişikliği Anlaşması hedefleri doğrultusunda iklim sistemini stabilize etmek mümkün değil. Her geçen gün daha fazla kabul gördüğü üzere, bu geçişin işgücü ve yerel topluluklar açısından da “adil” olması gerekmektedir. Sürdürülebilir Kalkınma ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IDDRI) ve Climate Strategies bugün yayımladığı raporda, kömür üreten bölgelerin geleceği hakkında bilgilendirme yapmak için daha önce Hollanda, Birleşik Krallık, Çek Cumhuriyeti, Polonya, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan kömürü terk etme süreçlerinden çıkarılan temel derslerin altını çiziyor.

“Kömürün terk edilmesi kaçınılmaz. Paris Anlaşması’nı imzalayan büyük kömür tüketicisi ülkelerin iklim hedefleri, yerel hava kalitesi ve su kıtlığı sorunları, yenilenebilir enerji kaynaklarının ve enerji depolama maliyetlerinin düşmesi göz önünde bulundurulduğunda, karbon yakalama ve depolama teknolojilerinin geleceğine dair iyimser varsayımlarına rağmen, küresel kömür tüketiminin kademeli olarak terk edilmesi artık kaçınılmaz kılmaktadır. Kömür sektörü çalışanları, yerel madencilik toplulukları ve kömür tüketimine bel bağlayan şirketlerin tümünü zorlu bir adaptasyon süreci beklemektedir.

“Doğru hazırlıklar yapıldığı ve aktif şekilde yönetildiği takdirde, kömürü terk edildiği sürece geçişin adil olması mümkün. Gereken adaptasyonların büyüklüğü göz önüne alındığında, iş gücü, bölgeler ve şirketlerin mümkün olan ek kısa zamanda hazırlık yapmaları ve geçiş sürecine başlamaları çok büyük önem taşımaktadır. Climate Strategies Direktörü Andrzej Blachowicz’in görüşü şöyle:

‘Maden işçileri ve toplulukları açısından adil bir geçiş süreci, ekonomi size karşı dönmeden önce harekete geçmek anlamına geliyor. Bu geçiş sürecini erkenden kabullenmek ve ve hazırlıklı olmak, eski maden bölgelerinde çalışan yetişkinlerin %50’sinin iş bulamaması ya da hemen hemen %100’ün iş bulması arasındaki fark anlamına gelebilir.’

“Adil geçiş’ için vakit daralıyor. Geçiş süreçlerinin başarılı olabilmesi için, iş gücünün yeniden eğitilmesi ve alternatif işlere geçişlerinin yapılması, bölgesel ekonomilerin yeni ekonomik faaliyetlere yatırım yapmaları, şirketlerin hala kar ederken yeni faaliyet alanlarına yönelmeleri gibi, zorlu uyum süreçlerinin tamamlanabilmesi için vakte ihtiyaç vardır. IDDRI Uzman Araştırmacı Oliver Sartor’a göre:

‘Şoku hafifletmek ve değişimi yönetmek için, koşullar hala olumluyken, önümüzde ne kadar çok vakit olursa, sonuçlar herkes için o kadar iyi olacaktır. Ancak iklim politikaları hedeflerimiz açısından, fazla vakit kalmadı. Bu da adil bir geçiş sürecinin acilen ele alınması gereken bir konu olduğu anlamına geliyor.’

“Raporda adil bir geçiş sürecine olanak verecek temel önerilere yer veriliyor. Temel önerilerinden bazıları paydaşların kendi aralarında ‘geçiş olmalı mıdır ve neden olmalıdır’ gibi başlıca sorular konusunda temel fikir birliği oluşturmak, hükümetlerin yapıcı bir sosyal diyaloğu desteklemek için erkenden ağırlıklarını koymaları, paydaşların kendilerine ait ve yerel koşulları da yansıtan geçiş planı geliştirmeleri sayılabilir. Andrzej Blachowicz’in altığını çizdiği bir diğer nokta ise şöyle:

“Hükümetlerin ve paydaşların ‘adil geçişi’ sadece bir finansal bir tazminat konusu olarak görmekten imtina etmeleri, ve gelecek nesiller için ekonomik yenilenme ve öğretim fırsatlarına yatırım yapmaları gerekiyor.”

Tamamıyla iktisadi bir bakış açısıyla ele alındığında ise, yönetilen bir geçişin sürecinin maliyeti çoğu zaman hiç geçiş yapmamaktan daha düşük. Rekabet gücü olmayan bir sektörü desteklemenin maliyeti genel olarak çok yüksektir. Oliver Sartor bu konuyu şöyle açıklıyor:

“İş gücü ve topluluklar açısından adil bir geçişe yeterli kaynak yatırımı yapılmamış olması, hükümetleri çok büyük maliyet yükü altında bırakabilir. Bu maliyetlerin içinde çoğu zaman yüksek derecede uzun vadeli işsizlik ve iş göremezlik ödemeleri, bozulan çevrenin temizlenmesi ve nesiller arası sosyal ve ekonomik sakıncalar da bulunmaktadır.”

_____________________________________________________________________

Raporun tamamını okumak için tıklayın

_____________________________________________________________________

(Yeşil Gazete)

Adalet Yürüyüşü 14. gününde: Kılıçdaroğlu’nun güzergâhına gübre döküldü, mermi atıldı!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde, partinin İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması sonrası başlatılan “adalet yürüyüşü” on dördüncü gününe girdi. 432 kilometrelik yürüyüşte bugüne dek yaklaşık 243 kilometre yol katedildi.

Yürüyüş öncesi açıklamalarda bulunan Kılıçdaroğlu, kortejin zaman zaman “protesto” edildiğini hatırlatarak, “Bizim ellerimiz asla şiddete kalkmadı, kalkmayacak. Her provokasyondan sonra alkışlıyoruz. Bu bizim adalete olan tutkumuz, güzel bir örnek olma açısından çok çok önemli” dedi. Kılıçdaroğlu, sözlerinin devamında şunları kaydetti:

“Adalet adalet dedik. Bu bağlamda yürüyüşe devam ediyoruz. İstanbul’a kadar güerek, eğlenerek yolumuza devam edeceğiz. Biz her türlü provokasyona karşılıklı hazırlıyız. Bizi sevgiyle karşılayan Düzce halkına da sevgilerimi iletiyorum.”

Dün (27 Haziran 2017) konaklama alanına gübre dökülen yürüyüşte, bugün yol üzerinde mermi bulundu. CHP’li yetkiler, merminin yoldan geçen bir arabadan atıldığını ifade etti.

Gübre döken kişi gözaltına alındı, 3 bin lira ceza kesildi

Kılıçdaroğlu’nun ”Adalet Yürüyüşü”nde mola verdiği Düzce’deki kamp alanının önüne bir kamyondan gübre döken sürücü ve iki arkadaşı gözaltına alındı. Sürücüye 3 bin lira da ceza kesildi.

Korteje bugün, Sosyalist Enternasyonal Genel Sekreteri Luis Ayala, ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş, TKP Genel Başkanı Erkan Baş, Birleşik Haziran Hareketi heyeti, oyuncu Rutkay Aziz ve Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök’ün eşi Tansu Özkök de katıldı.

(T24, Bianet, İleri Haber)

Zeytinlikler ‘sanayici tehdidi’nden kurtuldu, yazlıkçılara direnemiyor

Zeytinliklerde sanayi yapılaşmalarının önünü açan yasa tasarısının Meclis’te geri çekilmesine rağmen konut inşaatlarının zeytinlikleri tehdit etmeye devam ettiği belirtildi. Zeytinlikler içinde inşa edilen yazlık siteler için yasanın devre dışı bırakıldığı yorumu yapıldı.

Zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına izin verilmesine olanak sağlayan düzenleme, kamuoyunda gelen büyük tepkiler üzerine komisyonda iptal edildi. Ancak zeytinlikler için tehdit ortadan kalkmış değil. İmar Yasası’na göre zeytinliklerde konut imarı için 3 bin metrekareden küçük arazilerde yüzde 5 kısıtlaması var. 5 bin metrekare ve üstü arazilerde ise en fazla 250 metrekare sınırlandırılması olmasına rağmen yasaya uyan neredeyse hiç yok. Sahil kenarına yakın belediyelerde ise zeytinlikler imara açılmış durumda. Belediye meclis kararlarıyla açılan yeni imar alanlarında Zeytinlik Yasası dikkate dahi alınmıyor. Çünkü 3573 sayılı Zeytinlik Yasası’na göre de imarlı alanlarda da ancak yüzde 10’una konut yapılabiliyor.

TBMM Sanayi Komisyonu’nda zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına izin verilmesine olanak sağlayan ilgili düzenleme, Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve KHK’larda Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı’ndan üç partinin ortak kararıyla çıkarıldı. 3573 sayılı Zeytinlikleri Koruma Yasası’ndaki “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az üç kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek kimyasal atık oluşturulacak tesis yapılamaz ve işletilemez” maddesi değiştirilmek istenmişti. Sanayi yapılaşmasının önünü açmak isteyen değişiklik kamuoyunda gelen büyük tepkiler üzerine komisyonda iptal edildi.

Zeytinliklerin sanayi amaçlı imara açılmasının önüne geçildi ama uzun yıllardır özellikle sahil bölgelerinde konut yapılaşmasından kurtaracak yeni bir düzenlemeye daha ihtiyaç var. Özellikle büyük hektarda zeytinliklerin önemli bir kısmı villalara kurban edilmiş.

Yüzlerce villa yükseliyor

Hürriyet gazetesinden Ömer Erbil, Çanakkale-Edremit hattındaki sahil bölgelerini ve büyük zeytinlik alanlarını gözlemledi. Zeytinliklerin özellikle sahil kısımlarında yazlıkçılar tarafından villa olarak işgal edildiğinin aşikâr olduğuna değinen Erbil, Behramkale-Küçükkuyu arasındaki kilometrelerce uzunluğundaki sahil yolu üzerinde onlarca villa zeytinlikler arasında inşa edildiğini belirtti.

Erbil’in haberi şöyle:

Deniz kıyısı tamamen yazlıkçıların işgali altındayken yolun üst tarafında da büyük sitelerin yapıldığı görülüyor. Küçükkuyu’da binlerce hektar zeytinlikler içine yeni yapımına başlanan villa siteleri sahil yolundan Kazdağları’na doğru da yapılaşmanın genişlediğini gösteriyor. Diğer yandan Güreli-Babaliman arasında kalan Akliman Koyu’nda da zeytinlik alanlar siteler tarafından tahrip edilmiş. Yüzlerce villa yeşil zeytin bahçeleri arasında yükseliyor.

Zeytinliklere konut yapmanın şartları

Arazi belediye mücavir alanı dışında tarla vasfında ise arazinin kadastral yola cephesi olması zorunluluğu var, eğer cephesi yoksa yapılaşmaya uygun olmuyor. Kadastral yoldan cephe almak için yola cephesi olan bir başka parsel ile önce birleştirme, sonra 5000 metrekare büyüklük ve mevcut kadastral yola 25 metre cephe şartını sağlayacak şekilde ayırma yapmak gerekir. Kadastral yola cephesi olan araziler için ise 5000 metrekareyi aşan yerlerde en fazla 250 metrekare, 5000 metrekarenin altında olan yerlerde ise %5 yapılaşma sınırı bulunuyor.

Belediyeler nasıl imara açıyor?

Belediyeler zeytinlik alanları 3573 sayılı Yasa’yı görmezden gelip Meclis kararı alarak önce 1/5000’lik nazım imar planı daha sonra ise 1/1000 ölçekli uygulama imar planları yapılıyor. Bu planlara askıya çıkıyor. 2 ay içinde itiraz edip dava konusu edilmez ise zeytinlik alan imara açık hale geliyor.

Yasa ne diyor?

3573 sayılı Kanun’un 20’nci maddesi ikinci fıkrası şöyle diyor: “Zeytincilik sahaları daraltılamaz. Ancak, belediye sınırları içinde bulunan zeytinlik sahalarının imar hudutları kapsamı içine alınması halinde altyapı ve sosyal tesisler dahil toplam yapılaşma, zeytinlik alanının % 10’unu geçemez. Bu sahalardaki zeytin ağaçlarının sökülmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın fenni gerekçeye dayalı iznine tabidir. Bu iznin verilmesinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı araştırma enstitülerinin ve mahallinde varsa ziraat odasının uygun görüşü alınır. Bu halde dahi kesin zaruret görülmeyen zeytin ağacı kesilemez ve sökülemez. İzinsiz kesenler veya sökenlere ağaç başına altmış Türk Lirası idari para cezası verilir.”

(Hürriyet)

Kayyım atanan Erciş Belediyesi, Van Gölü’ne binlerce ton hafriyat dökülmesine izin verdi!

Van Erciş Belediyesi’ne bağlı Kasmabağı-Gölağzı sahiline binlerce ton moloz döküldü. Van Çevre Derneği Başkanı Ali Kalçık, “belediyenin özel şirketlerin molozlarını sahile dökmesine izin verdiğini belirterek suç işlediğini ve bu duruma sessiz kalınmaması gerektiğini” söyledi.

Van’ın Erciş ilçesi Kasmabağı-Gölağzı sahili özel şirketlerin tehdidi altında. Kayyım atanan Erciş Belediyesi, Hafriyat Yönetmenliği’ni yok sayarak, özel şirketlerin molozları sahile dökmesine müsaade ediyor. Görüntü kirliliği yaratan hafriyat atıkları, aynı zamanda Van Gölü’ndeki canlılara büyük zarar veriyor.

Hafriyatın dökülmesine tepki gösteren Van Çevre Derneği Başkanı Ali Kalçık, Erciş Belediyesi’nin Hafriyat Yönetmeliği’ni ihlal ettiğini söyledi. Hafriyat Yönetmeliği’nin belediyenin sorumluluğunda olduğunu, dökülen hafriyatın belediyenin gözetiminde gerçekleştiğini ifade eden Kalçık, bu durumun kabul edilemez olduğunu belirtti. Kalçık, dökülen hafriyatların geri dönüşüme girmesi gerekirken, sahile yığınak yapıldığını kaydetti.

(Dihaber)

Türkiye’de satılmaya devam ediyor: Tarım ilacı ABD’de kansere sebep olan kimyasallar listesine alındı

ABD’nin Kaliforniya eyaletinde, “Agro-kimyasal devi” Monsanto’nun ürettiği Roundup ilacı, “kansere sebep olan kimyasallar” listesine alındı.

Dünya genelinde en çok kullanılan tarım ilacı olan, sağlık açısından etkileri tartışılmaya devam edilen ve eleştirilerin odağı olan Roundup, Kaliforniya eyaletinde kansere yol açan ilaçlar listesine konuldu.

Kaliforniya Çevre Sağlığı Tehlike Değerlendirme Ofisi (OEHHA) yabani otların öldürülmesi için kullanılan Roundup ilacını “kanser izleme listesine” aldığını ve kararın 7 Temmuz’dan itibaren geçerli olacağını duyurdu.

Biyolojik Çeşitlilik Merkezi’nden Nathan Donley, kararın Kaliforniya’yı, “ABD’de kansere neden olan ilaçlardan korumada ülke lideri” konumuna getirdiğini belirtirken, Monsanto karara karşı hukuksal girişimde bulundu.

Kaliforniya’nın kararını memnuniyetle karşılayan aktivistler ve bilim adamları, bunu “adalet yönünde atılmış bir adım” olarak nitelediler ve karara karşı yasal girişimde bulunan Monsanto’nun bu manevrasının bilimsel bir doğruluk ya da halkın sağlığı için değil “yalnızca kar amaçlı” olduğunu dile getirdiler.

Biyolojik Çeşitlilik Merkezi de yaptığı açıklamada, yakın tarihli bir analize göre Kaliforniya’da kullanılan glifosatın yarısından fazlasının eyaletin en yoksul sekiz bölgesinde olduğunu bildirdi.

2015 yılında, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) glifosatın insanlarda muhtemel kanser yapıcı etkileri olduğunu açıklamıştı.

(Hürriyet)

Kolombiya barışında son perde: Silahlara Veda

Kolombiya hükümeti ile 52 yıl süren çatışma sürecini sonlandırarak silahlarını teslim eden solcu gerilla örgütü FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri), silahlı varlığına resmi olarak son verdi.

Silah bırakma sürecinin tamamlanması adına Mesetas kentinde düzenlenen törende, Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos ve Timoşenko” olarak bilinen FARC lideri Rodrigo Londoño Echeverri (Timoleón Jiménez) el sıkıştı.

BBC’nin haberine göre Cumhurbaşkanı Santos “barış gerçek ve tersine çevrilemez” derken, Echeverri de “Savaşa elveda, silahlara elveda, hoşgeldin barış!” diye konuştu.

Bir zamanlar FARC’ın “kalesi” olarak bilinen bölgedeki Mesetas’ta yapılan törende Echeverri, yasal ve demokratik bir biçimde varlıklarını sürdüreceklerini, FARC’ın tarihinde yeni bir evreye girdiğini söyledi.

Echeverri “Bugün Kolombiya’yı hayal kırıklığına uğratmıyoruz, silahlarımızı bırakıyoruz” dedi.

Bu aşamada FARC’ın adını da değiştirmesi bekleniyor.

Ülkesinde yarım asırdan fazla süren iç savaşı bitirmeye yönelik çabalarından dolayı Nobel Barış Ödülü kazanan Santos da “Bugün çok özel bir gün. Bugün silahların yerini sözler aldı” dedi.

Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, Mayıs ayı sonunda, FARC’a silahlarını teslim etmesi için 20 gün ek süre verildiğini söylemişti.

Santos, 4 yıl süren müzakerelerin ardından geçen yıl FARC ile barış anlaşması imzalamıştı.

FARC’ın elindeki silahların tamamını teslim etmesi, geçen yıl varılan barış anlaşmasının ana şartlarındandı.

Birleşmiş Milletler öngörülenden bir gün önce biten silah bırakma işleminde toplam 7,132 silahın alındığını bildirdi.

Gözlemciler ayrıca örgütün, kırsalda bulunan 900 gizli cephaneliğinden 70’inin de bulunup, boşaltıldığını duyurdu.

Kolombiya’daki iç savaşta yaklaşık 260 bin kişi ölmüş, 6 milyon kişi de evlerini terk etmek zorunda kalmıştı.

 

(BBC)

Bergama Ovacık’ta altıncılar yeniden ÇED peşinde

Altıncılar bayram tatilinin araya girmesini fırsat bilerek yeniden saldırıya geçtiler. Çanakkale – Ayvacık Kısacık altın madeni projesi için Bayramın hemen ertesinde 28 Haziran’da İDK toplantısının şokunu yaşayan doğa savunucuları bu kez de Bergama -Ovacık Altın Madeni işletmesi için jet hızıyla yeni bir ÇED raporu hazırlandığını öğrendiler.

Haberekspres Gazetsinden Zeynep Kaya’nın haberine göre İzmir Çevre İl Müdürlüğü internet sayfasında  3 Temmuz’da İnceleme Denetleme Komisyonu toplantısı yapılacağı duyuruldu.

Bergama Ovacık Altın Madeni işletmesi ile Kozak Gelintepe Altın Madeni Ocağı’na ilişkin, 2009 yılında verilen ÇED olumlu belgelerinin iptali kararı açıklandı. Bergama Belediyesi , Kozak Çevre Derneği, Egeçep ile TMMOB odaları tarafından 2009’da açılan davalar olumlu sonuçlanarak, Ovacık işletmesi  ve Gelintepe madenine ilişkin verilen ÇED raporlarının hukuka aykırı olduğuna karar verildi. Kararın 30 gün içinde uygulanması gerekirken, şirketin Ovacık Maden işletmesi için  yeni bir ÇED ile başvurduğu ortaya çıktı.

EGEÇEP’in vekili Avukat Arif  Ali Cangı, ‘Bunun anlamı şudur, Ovacık’taki altın madeni işletmesinin ve  Gelintepe’de planlanan altın madeni ocağının, bölgenin ekosistemine zarar vereceği tartışmasız hale gelmiştir. Bu Ovacık’ta ve  Kozak Yaylası’nda hukuken kazanımın kesin olduğunu gösterir’ dedi. Ovacık ve Gelintepe kararlarının uygulanması için Çevre Bakanlığı ve İzmir valiliğine mahkeme kararlarının derhal uygulanması istemiyle başvuruda bulunan Cangı, Yaptığım başvurunun ardından şirketin Ovacık Altın Madeni işletmesi için jet hızıyla yeni bir ÇED raporu hazırladığı ortaya çıktı, İzmir Çevre İl Müdürlüğü internet sayfasında  3 Temmuz’da İnceleme Denetleme Komisyonu toplantısı yapılacağı duyuruldu. Yeni ÇED süreci  Çevre Bakanlığının 2009/7 sayılı genelgesine dayanıyor. Bu genelge ise hukuk devleti ilkesini ortadan kaldıran bir düzenlemedir. Bergama’da ne yazık ki yine iptal edilmiş bir mahkeme kararının arkasından dolanılmaktadır. Kararın 30 gün içerisinde uygulanarak, Ovacık Altın Madeni’nin kapatılması gerekirken şimdi kararı yine aşmaya çalışıyorlar. Ovacık Altın Madeni’nde bir şey değişmiş sayılmaz. Bergama’da 1997 tarihinden beri yargı kararları hep yok sayılmıştır. Koza firmasının işlettiği süreçlerden sonra şimdi TMSF’nin kayyımlığında da  aynı yöntemler kullanılıyor. Bir yandan da TMSF devletin kurumu olarak uyması gereken yasaları yok sayarak, Bergama’da mahkeme kararlarını bir kez daha aşmaya çalışıyor” diye konuştu.

Kozak’ta yeni izinlere yer verilmemeli

Mahkemenin vermiş olduğu iptal kararının sevindirici bir karar olduğunu söyleyen Cangı, ‘Yıllardır Bergamalıların yaşamı savunma mücadelesinin mahkeme kararıyla tekrar belgelendirilmesi anlamına gelmektedir. 30 gün içinde mahkeme kararlarının uygulanması gerekiyor. Kozak’ta maden ocağı açma düşüncesinin tamamen yok edilmesi gerek. Yeni izinlerle maden çocağı açılmasına kalkışılmamalı. Ovacık Altın madenine ilişkin ise maden işletmesinin kapatılması, alanın olabildiğince eski haline getirilmesi, oluşan zararın, zarara yol açanlardan tazmin edilmesi ve aradan geçen 20 yıllık süre içinde hukuka aykırı işlem yapan, suç işleyen tüm sorumluluların soruşturulması ve yargılanması gerekiyor” şeklinde konuşarak şöyle devam etti: 97 yılında Danıştay’ın vermiş olduğu mahkeme kararı uygulanmış olsaydı, Ovacık Altın Madeni işletmesi kurulmayacaktı. Tüm siyasi iktidarlar her biri mahkeme kararlarını yok saymak, etkisiz hale getirmek için yeni yeni izinlerle Ovacık Altın Madeni’ni bugüne kadar çalıştırdılar. Bu süreç içinde aslında büyük bir krater gibi bir maden ocağı oluştu. İki tane pasa dağı oluştu. İki tane atık havuzu doldu, üçüncüsü şu an yapım aşamasında. 97 yılında Danıştay’ın vermiş olduğu karardaki öngörü ortaya çıktı. O gün karar uygulanmış olsaydı, şu an Ovacık Altın Madeni’nin bulunduğu bölge bu halde olmayacaktı’ dedi.
Cangı, “Ovacık Altın Madeni’ne karşı başlatılan ve yürütülen Bergama direnişi, Türkiye’nin ekoloji hareketine çok şey kattı. Bergama hareketi dendiği zaman, aynı zamanda çevre hukukunun yerleşmesine önemli katkısı olan bir hareket oluştu. O nedenle bu hareket kaybedilmiş değil, kazanılmış bir direniştir. Mücadelenin kendisi önemli kazanımlar içeriyor” diyerek düşüncelerini ifade etti.

‘Halkın yanında olacağız’

Ovacık Altın Madeni’ne ilişkin dava süreci yaklaşık 25 yıla yaklaşıyor. Bu süreç çevreci avukat Arif Cangı’nın avukatlığa başladığı süreç. En başından beri bu davayla ilgilenen Cangı, ’24 yıldır Bergama halkının yanındayız. Önce Ovacık’ta altın madeni çıkarılmaya ve işletilmeye başlandı. Ovacık’taki rezervlerin azalması, bitmesi üzerine işletmeyi çalıştırmak için yeni rezerv arayışlarına girişildi. Bunlardan birisi de Kozak Yaylası’ydı’ dedi. Cangı, ‘2009 yılında 4 yerde maden ocağı açılmasına dair izin verildi. Bunların 3 tanesini açtığımız davalarla kazandık, açılmasını engelledik. Sadece Dikili alanında bir faaliyet sürdürülüyor şu an. Onun dışındakilerin hiçbirisi faaliyete geçmedi. 2009 yılından beri ise Kozak Yaylası’yla ilgileniyoruz. Burada da halk istemediği sürece maden açılmasına izin vermeyerek, halkın yanında olacağız’ diye konuştu.

‘Gençlerimiz bile Bergama’yı terk etti’

Kozak Yaylası’ndaki altın madenleri yüzünden çok sıkıntı çektiklerini belirten Kozaklı köylüler, ‘Fıstıklarımız olmuyor. Gençlerimiz bile Bergama’yı terk etti’ diye konuştu. Hatice Konuk, ‘Bizde hiç göç olmazdı. Şimdi öyle değil. Onun için biz de ayaklanmak zorundayız. Gelintepesi’ne giderek, orada mücadele ettik. Maden ocağı açmak isteyen kişilerle yağmur çamur demeden, genç yaşlı demeden hepimiz konuştuk. Burası bizim ocağımız, ocağımızı yakmayın diye haykırdık. Bize saldırdılar ama biz de jandarmayla gittik.’ dedi.

3-5 kişi işe girecek diye, Kozaklıları mağdur etmeyeceğiz

Bergama Çevre Platform Sözcüsü Erol Engel, Kozak’ın kadınlarının her konuda erkeklerden 3 adım önde olduğunu vurgulayarak, ‘Kozak Gelintepe mevkiinde, bu işin yapılmasında kamu yararı olmadığı yönünde karar çıktı. Bu karar aslında bir nevi 2009’daki kararın özeti niteliğindedir. Kararın özeti olarak, 5 profesör gelip incelemelerde bulundu. Yörenin bitki örtüsünün zarar göreceği kanaatine varıldı. Çam fıstıkları zarar görecek diye karar reddedildi. Ama bu ret kararı bizi rahatlatmamalı. Bunlar her zaman gözlerini Kozak Yaylası’na dikecektir. Bergama Belediyesi, Kozak Çevre Derneği, Ege Çevre Platformu ve İzmirliler olarak hepimiz Kozak köylülerinin yanındayız. 3-5 kişi işe girecek diye Kozaklıları mağdur etmeyeceğiz.

( Haberekspres – Yeşil Gazete )

Belçika’nın çatlayan reaktörlerine karşı üç ülkeden 90 kilometrelik sınıraşırı insan zinciri!

25 Haziran Pazar günü(dün)  Hollanda, Almanya ve Belçika sınırları üzerinde yaklaşık 50 bin kişi, inşa edildiği tarih itibariyle 40 yaşını doldurmuş bulunan,  Tihange 2 ile Doel 3  reaktörlerinin tespit edilen 16 bin çatlak bulgusuna rağmen ömrünün  uzatılma kararına karşı  90 kilometrelik insan zinciri oluşturdu, Belçika Hükümeti’nden  Thiange 2 ve Doel 3 reaktörlerinin derhal kapatılmasını talep etti.

Belçika Nükleer Güvenlik otoritesi(FANC)’nin reaktörlerin ömrünü uzatma kararına dikkat çekmek amacıyla  Belçika’ın Liege, Hollanda’nın Maastricht, Almanya’nın ise Aachen şehirleri üzerinde üç ülkenin nükleer karşıtı sivil toplum örgütleri tarafından  organize edilen insan zinciri, bu üç ülkede kullanılan dillerde hazırlanmış olan nükleer karşıtı pankart ve sloganlarla renkli görüntüler oluşturdu. Bu şekliyle, Belçika, Hollanda ve Almanya’da nükleer karşıtı grupların uluslararası ortak eylemi nükleer felaket halinde ülke sınırlarının anlamsızlığına dikkat çekti.

Hollanda’nın Liege, Belçika’nın Maastricht ve Almanya’nın Aachen şehirleri üzerinde 90 kilometrelik insan zinciri

 

Tihange 2 ve Doel 3, Belçika’nın elektriğinin %55’ini karşılayan 4 reaktörlü Doel Nükleer santraliyle ve 3 reaktörlü Tihange Nükleer Santrali’ne ait. 1975 yılında inşa edilerek 1982 yılında faaliyete geçen bu iki reaktör  40 yaşını doldururken üzerinde tespit edilen çatlaklara rağmen Belçika Nükleer otoritesinin  güvenli olduğu gerekçesiyle ömrünü uzatma kararı almış olması nedeniyle  başta bulunduğu coğrafyada  Belçika için olduğu kadar komşuları  olan Almanya ve Hollanda için büyük risk teşkil ediyor.

Belçika Hükümeti daha önce de bu reaktörleri kapatması için komşu ülkelerin sivil toplum örgütlerinden uyarı almıştı.  İlgili haberimize buradan ulaşabilirsiniz.

Tihange 2 ve Doel 3’ün diğer reaktörlere göre daha tehlikeli olma sebebi ise reaktör basınç kabında toplam olarak onbinden fazla çatlağın tespit edilmiş olması ki bazılarının çapı 18 santimetre civarında.  Uzmanlar reaktör basınç kabında özellikle nükleer fizyon sürecinde oluşan deformasyon, reaktörde meydana gelen ani basınç değişiklikleriyle, acil durum halinde  direnç gösteremeyerek patlamaya yol açabileceğini belirtiyor.

Tihange Nükleer Santrali

Belçika’da nükleer karşıtlarının seslerini Belçika Hükümeti’ne duyurma isteğini bir kez daha gündeme getiren olay ise, Tihange 2 reaktörünün basınç kabında önceden tespit edilmiş olan 3149 çatlak bulgusuna 70 yeni çatlak bulgusunun eklendiğinin anlaşılması. Uzmanların verdiği bilgiye göre FANC 2015 yılında basınç kabındaki çatlaklara rağmen reaktörün ömrünü uzattı ancak, sonraki testlerde 70 yeni bulgu tespit edildi. Neticede bu sayının 2015’ten sonra 3219’a tırmanmış olması  bu üç ülkede gerek sivil topum örgütleriyle komşu ülkelerin belediyelerinin bu reaktörün sebep olabileceği tehlikeye dikkat çekmeye  ve reaktörlerin bir kez daha kapatılmasını talep etmeye yöneltti. Yine bu reaktörlerde 2012-2013 yılı itibariyle bulunmuş olan çatlak sayısı ise 13 bin civarındaydı.

Bununla beraber Belçika’da  diğer reaktörler de tehdit oluşturmuyor değil. 2016 yılının eylül ayında  kapatılarak 2017 yılının Mart ayında yeniden devreye alınmasına karar verilen  Tihange 1 reaktörü de endişe yaratıyor.

Bu nedenle Belçika’ya  komşu  Almanya’nın Aachen Belediyesi ile  Lüksemburg Belediyesi bu reaktörlerin ömrünün uzatılma  kararına karşı  yasal yollara da başvurarak dava açmış bulunuyor. Aachen şehrinin bulunduğu Kuzey Ren Westfelya Eyalet Hükümeti Aachen Belediyesi’nin hukuki mücadelesini destekliyor. Diğer taraftan komşu ülkelerden çevre örgütleri  Belçika’nın öncelikli olarak yaşlanan reaktörlerini devreden çıkartması ve enerji ihtiyacını yenilenebilir enerjilerle karşılaması için alternatif yollar öneriyor.

(Wiseinternational, Nsnbc,Chain-reaction,Yeşil Gazete)

Bu yasaya itirazımız var! – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

Bir ülkenin enerji, iklim ve doğa koruma politikalarına bakarak, yasalarla açılan yollardan o ülkenin nereye doğru gittiğini, doğayı korumayı mı öncelik verdiğini yoksa doğayı tüketilecek bir meta haline mi getirdiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Şimdi bahsedeceğim kanun tasarısı tam da bu tanıma uyan bir örnek…

İlk kez bundan tam 14 yıl önce, 2003 yılında Biyolojik Çeşitlilik ve Doğal Kaynak Yönetimi Projesi sürecinde hazırlık çalışmaları başlatılan, 10 yılda beş kez değiştirilen ve 2010’da “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu” adıyla ortaya çıkan yasa taslağının TBMM’de görüşmelerine 2013 yılında başlandı. Ancak, gerek çevre örgütlerinden ve toplumdan yükselen muhalefet ve gerekse o günlerde Gezi Direnişi’nin yarattığı atmosfer sebebiyle tasarı geri çekildi.

Taslak, 2013’te Meclis gündemine geldiğinde, hem hazırlık aşamasında toplumsal mutabakattan yoksun olması sebebiyle hem de içerdiği talanı kurumsallaştıran düzenlemeler nedeniyle çok fazla eleştiri almıştı. Tasarının yasalaşmaması için pek çok sivil toplum kuruluşu mücadele verdi, protesto gösteriler, imza kampanyaları düzenlendi. Hatta, farkındalık yaratmak ve gelişmeleri izlemek için 100’den fazla sivil toplum kuruluşunun dahil olduğu “Tabiat Kanunu İzleme Girişimi” oluşturulmuştu.

Tasarı, dört yıl aradan sonra bu kez önümüze, Avrupa ile son dönemlerde her geçen gün köprüleri biraz daha atarken, “Avrupa Birliği’ne uyum” bahanesiyle getirildi. AB İlerleme Raporları’nda tasarının gündemde olduğu yıllarda ciddi eleştiriler gelmişti. 27. fasıl olan “Çevre ve İklim Değişikliği” başlığı altında, “taslak halindeki yasanın AB standartlarına uygun olmadığı” eleştirisine yer verilmişti.

Her ne kadar kanun tasarısının adı, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu olarak geçse de, adındaki koruma sözüne sakın aldanmayın. Tabiatı koruma değil tam bir kullanma yasası. İktidarın her türlü doğal, kültürel ve tarihi varlığı metalaştırma ve rant sağlama yaklaşımının gerçek bir aracı niteliğinde. 24 Mayıs’ta ilgili komisyona havale edilen tasarının yasalaşması durumunda, Türkiye’de yürürlükte olan doğa korumayla ilgili yasalar tek bir çatı altında toplanacak, milli parklar kanunu yürürlükten kaldırılacak.

Doğayı korumaktan çok doğayı sınırsız şekilde kullanıma açmaya, yağma ve talana imkan veren bu yasayla, doğal, kültürel ve tarihi varlıkların üzerindeki her türlü koruma kararı kaldırılabilecek, koruma alanlarının sınırları değiştirilebilecek, kısmen veya tamamen farklı bir statüye geçirilebilecek.

Tasarıda tüm bunlar için güzel bir kılıf da hazırlanmış: Yeniden değerlendirme. Yasa yürürlüğe bu haliyle girerse bugüne kadar ilan edilmiş tüm koruma alanlarının statüsü yeniden değerlendirilecek.

Bunun için Madde 14’e bakmak yeterli: “Kanunda korunan alan kategorileri yeniden düzenlendiğinden korunan alanların yeniden değerlendirilmesi söz konusu olabilecektir. Bu doğrultuda madde ile, korunan alanların bilimsel gerekçeleri ortaya konmak suretiyle izleme çalışmalarının sonuçları dikkate alınarak yeniden değerlendirilebilmesine imkan tanınmaktadır.”

Yani, ilgili Bakanlıklar, herhangi bir kişinin ya da kurumun talebi üzerine yeniden değerlendirme işlemi başlatabilecek. Yeniden değerlendirme kararları ile daha önce belirlenmiş ve ilan edilmiş korunan alanların sınırları bu kanun hükümlerine göre değiştirilebilir, daha önceden ilan edilmiş koruma kararı kaldırılabilir.

Bazı maddeler, yatırıma ve turizme öncelik verilmesi gibi pek çok tehlikenin kapısını açıyor. Korunan alanların yatırımcıdan gelecek talepler doğrultusunda kullanıma açılıp açılmayacağı belirsiz.

Bunun için de Madde 30’a bakmak gerek: “Korunan alanlar sahip olduğu değerler açısından aynı zamanda turizm potansiyeli taşıyan alanlar da olabilmektedir. Bugün birçok korunan alan ile kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgesi ve turizm merkezleri çakışmaktadır. Madde ile, bu alanların korunan alanlarla çakışması durumunda Kültür ve Turizm Bakanlığınca kanunla düzenlenen korumaya ilişkin hükümlerin uygulanacağı öngörülmektedir.”

Üstelik bunlar “üstün kamu yararı” gibi içeriğini kimin belirlediği muğlak, suistimale de son derece açık bir temele dayandırılıyor. Koruma altındaki alanlar, “üstün kamu yararı” gerekçesiyle birtakım kurulların kararıyla kullanıma açılacak, bugüne kadar alınan tüm koruma kararları gözden geçirilecek. Üstün kamu yararına kim karar verecek, politikacılar mı, bakanlıklar mı, mahkemeler mi kim? Gerçi cevabı hepimiz biliyoruz…

Diğer yandan, tasarının son halinde dikkat çekici şekilde istisna hükümlerinin genişletildiği görülüyor ki, bu da kanunun uygulanma safhasında koruma tanımını güdükleştirip ibreyi her zaman yaptıkları gibi kullanımdan yana kırmaya zemin hazırlayacak.

Her dereye bir elektrik santrali, her dağa bir maden arama ruhsatı, her ormana bir inşaat projesi onayı, her vadiye bir turizm projesi, onlarca termik santral, otoyol, köprü derken, tek tek kaybolacak ve bir daha yerine gelemeyecek tabiat varlıklarının yok olmasını AB’nin istediğini bir tek AKP sanıyor olabilir. Bizim onlarca itirazımız var da AB’nin olmayacak mı?

Pelin Cengiz – Artı Gerçek 

 

Hatt-ı müdafaanın askeri: Linç – Zeynep Koçak

Bu yazı p24.org sitesinden alındı

Bir süre önce Sakarya’da Suriyeli işçiler linç edildi. Mart sonunda Urfa’da Suriyeli sanılan bir vatandaşa kalabalık bir güruh saldırdı; grup hızını alamayıp Suriyelilerin iş yerlerine zarar verdi. Linç, Türkiye tarihinde önemli bir yerde duruyor. Özellikle linç edenlerin değil edilenlerin gözaltına alınmasının bir gelenek haline geldiği, Bursa’da bir onur yürüyüşünün “linç ederiz” tehdidiyle engellendiği bir yerden bahsediyoruz. Linçin nedeni, vigilante iddiası altında aslında “farkı olanı farklı olduğu için cezalandırmaktır”. Yani, kendisini kanun adamı yerine koyup hukuk uygulayıcılığına soyunan vigilantenin aksine linç kitlesi, farklı düşünene, farklı yaşayana ve farklı hissedene karşı harekete geçer; ama ne yazık ki hep bir kanun varlığıyla beslenir, arkalanır.

Modern devlet yapbozu, ya da daha doğrusu Leviathan’ı, her şeyi hukukun üstünlüğü ilkesiyle mümkün kılınmıştır. Yani Thomas Hobbes’un bir elinde yasa bir elinde kılıç bulunan bir canavar olarak devleti tasvir etmesi, sadece bir edebî latife değildir, çok önemli bir illüstrasyondur. Devletin şiddet tekeli, sadece ve sadece hukukun üstünlüğü bunu mümkün kılıyorsa sağlanabilir. Veya, en azından dış görünüşte böyledir. Çünkü modern devletin bir kuruluş iddiası vardır, Max Weber bunu devletin şiddet tekeli olarak anlatır. Yani modern bir devlette, devlet ve devletin bu yetkisini devrettiği organları ve kuvvetleri dışında kimse kimseye şiddet uygulayamaz.

O zaman bir modern devlet altında gerçekleşen linçler, nasıl oluyor da hâlâ gerçekleşebiliyor? Daha doğrusu modern devlet olma iddiasındaki Türkiye’de linçler neye hizmet ediyor?

Örneklendirmek açısından iki hikâye anlatacağım. Biri Scottsboro’da 1931 yılında geçer ve kanun ve devlet yoluyla linçin temellerini atar. İkincisi de, devletin göz yumarak izin verdiği linçlerdir. Yapılan linç kanunsuzdur fakat cezasız bırakıldığında icazet verilir.

Scottsboro’da neler yaşanmıştı?

Scottsboro Alabama’da bir kasabadır. 1931 yılında yaşları on üç ile on dokuz arasında değişen dokuz siyahî genç, trende beyaz bir Amerikalı kadına tecavüz etmekle suçlandı ve böylece 2013 yılına kadar yankıları sürecek ve dokuz çocuktan sekizinin idam cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanacak dava başlamış oldu.  Bu sekiz genç, trene binmeden önce birbirlerini tanımıyorlardı ve iş aramak için kendi kasabalarından uzaklaşıyorlardı.

Trende siyahîler ve beyazlar arasında kavga çıktı ve beyazların eşsiz üstünlüğü tabii ki galip geldi. Trenden atlayan siyahlar tutuklamadan ve diğer suçlamalardan kurtuldu; trende kalan tüm siyahiler tutuklandı. O kargaşa içinde Price ve Bates adlı iki genç beyaz kadın, kendilerine trende tecavüz edildiğinden şikâyetçi oldu. Mahkemede bu gençler suçlu bulundu. Kadınlardan biri daha sonra kendi iddiasının yalan olduğunu ve çeşitli beyaz erkekler tarafından böyle bir yalan iddiada bulunmaya itildiğini açıklasa da, ne cezalar düştü, ne kamuoyunda bir şey fark etti.

Herhalde Amerika’nın güney eyaletlerinde, özellikle ırkçılığın çok yükseldiği bir dönemde, kölelik kurumu üzerinden para kazanan toprak sahiplerinin bu olayı çok büyük bir hevesle ve hırsla benimsediğini söylemeye gerek yok.

Scottsboro, 1931 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde, kanunî linç dediğimiz devletin hukuku eliyle linçin tanımlanmasını sağlayan olaydır. Bu, bir. İkincisi de, linç suçlaması ve temaları hep aynıdır: Namus, hijyen, kamu düzeni. Bu yabancılar (genellikle siyahîler) öncelikle kültürleri gereği pistir ve pis yaşarlar; ikincisi tertemiz ve eğitimli beyazların kadınlarına ve kızlarına tecavüz ederler; üçüncüsü de toplumun kurallarına kesinlikle uymadıkları için kamu güvenliğini tehdit ederler. (Bu arada, mart sonunda Sakarya’da gerçekleşen linçin sebebini olaya tanık olan bir işçi şöyle açıklamış: “Suriyeliler kavga çıkarmış, kadınlara laf atıyorlarmış.”)

Burası Teksas mı?

Biz de, linçlerle ilgili konuşurken, herkesin birbirinin cezasını kendi verdiğini, hukukun olmadığını ya da olsa bile işlemediğini anlatırken Burası Teksas mı? diyoruz ya… İşte o Teksas, aslında fark etmeden linç ile ilgili birçok cevabı bize sunuyor. Teksas’ın o bahsettiğimiz Teksas olduğu zamana dönersek karşımızda ilk bakışta gördüğümüz tablo, devlet otoritesinin, hukukunun ve cezaî uygulamalarının tam olarak ve gerektiğince tesis edilemediği ve/veya uygulanamadığı bir yeri tasvir ediyor.

Teksas bu anlamda iyi bir örnek—devlet otoritesinin tesis edilememesinin nedenlerinden en önemlisini de gözler önüne serer: Fetih ve işgal amacıyla ilerlemiş misyonerlerin yerleştiği sınır bölgesi olduğu için, neyle karşılaşacağını bilemeyen fatihlerin bir şekilde (hangi ve ne şekilde olursa olsun) bir çeşit düzeni sağlamak ile görevlendirildikleri için kullanabilecekleri her türlü kuvveti kullandığı bir alan.

Neden 1931 Scottsboro’sundan da geriye gittim ve sınır devletçiği Teksas’tan bahsediyorum? Teorisini biraz daha açmak için şöyle bir tasavvur yapalım: Öyle bir yer düşünün ki, devletin sınırı. İster yerli olsun, ister savaşamaz durumda, ister dini savaşmaya elvermiyor olsun ister özgürlük savaşçısı, sınırın dışında düşman var. Siz oraya işgal etmek için gitmişsiniz, giderken bir yerleşim kurmak, istihdam alanı yaratmak ve ülke sınırlarını coğrafi olarak genişletirken vazgeçilemeyecek tesisler kurmayı da ihmal etmemişsiniz. Böylece, bu vazgeçilemez tesislerde yerli halkı çalıştırma amacı güdüyorsunuz, sınır dışındaki düşmanı en nihayetinde satın almak amacınız. Eğer olmazsa, fabrikalarınızda, atölyelerinizde ve tarlalarınızda çalışan bu dışarlıklılar sorun çıkarırsa ya da beraberinizde götürdüğünüz hukuk kitaplarında yazanlara uymayan olursa diye öldürmekten kaçınmamışsınız. Fakat elinizde ne bu hukuku tesis edecek kadar kuvvet var, ne de toplu bir katliam yaparsanız ülke merkezine bir hesap verebilirsiniz. Hukuk üreten kurumlarınız da yavaş, bir mahkemeyle ve iki hakimle bütün yargılamayı yürütmeye çalışıyorsunuz. Kolluk kuvveti ve yeter miktar asker olmadan hukuku nasıl uygulayacaksınız?

Linç kelimesinin ortaya çıkış hikâyelerinden biri 1700’ün ilk yarısında Hâkim Charles Lynch’ten bahseder. Hakim Lynch Virginia eyaletinin batı sınırlarından birinde hâkimlik yapar. Sınır ötesindeki düşmanı (aslında tarlalarında artık kullanamadığı köleleri) İngiliz yanlısı ve kendisinin mensup olduğu Bedford County’e karşı işbirlikçilik ile suçlar ve yukarıda sorduğumuz soruya, yani “yeter miktar asker olmadan hukuk nasıl uygulanacak?” sorusuna bir çözüm bulur: Açık yetki verilmese de izin verilen, yaptıklarına göz yumulan adalet dağıtıcıları ve suçlular. Lynch’in Hukuku da böylece linç pratiğinin çok bilinen tanımına temel oluşturur.
 
Türkiye’de linç

“Peki Türkiye Cumhuriyeti devleti, nasıl linçlere izin veriyor?” sorusu, Scottsboro ve sınır kenti Teksas’la birleştirmek adına önemli bir soru.

Çünkü Türkiye Cumhuriyet devleti, düşmanlar ve düşmanlık üzerine kurulmuş bir sınır devleti. Sadece coğrafî olarak bir sınır devleti de değil. Devlet, kendi içinde yöntemsel, kurumsal ve fikirsel sınırlara sahip. Ülke içinde ülke değil bu.

Belki de Türkiye Cumhuriyeti’ni ve vatandaşlarını tam bu nedenle ikiye bölmeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti, kanlı tarihi, korku ve baskı politikalarının nedeni üzerine düşünürken, kendimizi onun bir parçası olarak görmekten belki de artık vazgeçmeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti’ni bu anlamda sadece coğrafî bir bütünlük (ki o bile yok) iddiasındaki bir totaliter rejim olarak değil, sınırlarını daha soyut bir takım parametrelerle belirlenmiş bir ülke olarak anlamaya çalışmalıyız. Öyle ki, bir tarafta gerçek Türkiye Cumhuriyeti var, ister Kemalist olsun ister İslamcı, ister pragmatist olsun ister ahlakçı, o dönemde hangi ideolojiyle yönetiliyorsa yönetilsin kendi sınırlarını çok net belirleyen bir devlet. Kendi içinde bu anlamda dönüşen, devinen ve değişen bir dinamik devlet. Kendi müritleri, yandaşları, takipçileri var ve işte, asıl Türkiye Cumhuriyet vatandaşları bunlar. Boşuna değil yüzde elli konsensüs.

O zaman, bu sınırların dışında olan her şey, düşman. Ve bu düşmanlara karşı, hukuk yetmediğinde güç ile, güç yetmediğinde kendi vatandaşları ile saldırmakta sorun görmüyor. Biz, bu cumhuriyetin birer vatandaşı, birer parçası değiliz—ve bu nedenle artık bizim olan ile kavga etmek yerine, bizim olmayan ile kavga etmeye başlamalıyız.

Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti, Teksas’tan ya da Scottsboro’dan çok da farklı değil, neden olsun ki? Bir sınır devletçiğinin her türlü özelliğini gösteriyor.

Kendi vatandaşları kendi ikincil vatandaşlarını, aynı Scottsboro’da ve belki de kolonilerdeki yerlilerin suçlanmasında olduğu gibi, “namus-hijyen-kamu düzeni” üçlemesine dayanarak linç ederken devlet, olduğu yerde oturuyor, herhangi bir kolluk işlemi, hukukî işlem yapmadığı gibi kafasını diğer tarafa çeviriyor. Zorla Atatürk büstü öptürülen adamdan tutun da, mahallede işlerini büyütmeye ve esnafın gelirine ortak olmaya başlayan Suriyelilerin, Mudanya’da Ramazan zamanı oruç tutmayıp bir de üzerine yemek yiyen iki kişinin, Erzurum’da oruçluların karşısında sigara içen kadının, otelde yakılanların, 1955 İstanbul Pogromu’nun karşısında, linçin Tanıl Bora’nın dediği gibi bir medeniyet kaybı olmadığını, aksine devlet teşkilatlanmasında gayet etkili kullanılan bir toplumsal kontrol aracı olduğunu görüyoruz.

Sadece Türkiye’de mi, yoksa dara düşen tüm ülkelerin iktidarları aynısını mı yapıyor, herhalde örnekler üzerinden tekrar incelemek gerekir. Fakat bakın Stefan Jonsson kendisiyle yaptığımız söyleşide ne demişti:

“Avrupa’da, Avrupalı olmayanlara karşı gaddarlık ve insanlıktan çıkarma pratikleri, bu insanların toplama kamplarına yerleştirildiği ve hapsedildiği bir seviyeye geldi ve çok da kamusal bir itiraz bulunmuyor. Bu ülkelerdeki otoritelerden birinin sağ kanat militanların ya da vigilante gruplarının bu kamplara girerek istediklerini yapmasını görmezlikten gelmesi, yani izin vermesi an meselesi. O zaman çok kötü şeyler olacak. Ve bunun yakın zamanda vuku bulacağına inanıyorum. Hiçbir hükümet bunun sorumluluğunu almayacak fakat gerçekleşmesine izin verecekler. Sorumlu otoriteler sorumluluğu reddedecekler ve failleri lanetleyerek gösteriş için yargılamalar yapacaklar. Fakat bunun olmasına izin verecek olanlar da kendileri.”

Sonuçta, Selçuk Candansayar’ın da söylediği gibi, unutmamak gerekir linç eyleminin hedef kitlesi linç edilenlerin yanında, linçlere tanık olanlardır.
Zeynep Koçak – p24