Ana Sayfa Blog Sayfa 3106

AB ilişkisi resetlenmeyecek, ilişkiye format atılacak – Cengiz Aktar

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

Mayıs sonundan bu yana pek yazmadım. Dönüp dolaşıp aynı şeyler üzerine aynı şeyleri yazmak beyni güdükleştiriyor. Bu tuhaf memlekette doğanların kaderi bu döngüsellik… Rahmetli Çetin Altan bilmem kaç yıl öncesinde yazdığı yazıları köşesine koyar siz de okur okur ve sonunda “bu yazı yirmi yıl önce yazıldı” tokadını yerdiniz ya hani… Sanılmasın ki bugün yaşananlar bugüne mahsus, bugünle açıklanabilecek, hadi bir adım daha gidelim, Erdoğan ile açıklanabilecek şeyler. Burası 1915’ten bu yana melanet biriktiren ve aklı sıra o melaneti öteleyerek yoluna devam edebileceğini sanan insanların ülkesi… Melanetlerin lanetinden kurtulabilmek, onlarla yüzleşebilmek, yeniden sevip yaşayabilmek için,her kula nasip olmayacak bir fırsat çıktıydı: Avrupa Birliği! Çıpa, dinamik, ivme, teşvik, payanda, baston, adı ne olursa olsun AB kırıp dökmeden ya da kırıp dökmekten usul usul kurtularak kendimizle barışma imkânı sunuyordu. Beceremedik. Kül oldu gitti. İhtimalen bir daha da geri gelmez. Sabilerin ömründe dahî… Bu fiyaskonun gerçekleşmesinde diğer taraf da elinden geleni ardına komadı, vizyonsuzlukta zirve yapan bir Avrupa ile cebelleştik yıllarca. Türkiye’yi örneğin bir Estonya ile aynı kefeye koyarak üyelik konuşmak Avrupa bürokrasisinin basiretsizliği kadar Avrupalı siyasetçinin sahtekârlığıydı da…

Artık çanak çömlek patladı, Türkiye yine tek başına ve bu yalnızlığa muktedirler de dâhil. AB üyeliği defteri kapandığı gibi daha uzun vadede derin bir batısızlaştırılmaya maruz Türkiye.  Türkiye’den bu sayede kurtulduğunu sanan Avrupa için de geçerli bu fiyasko. Sonuçta, içeride ve dışarıda neyi, neden ve ne zaman yapacağı belirsiz koskoca ve sorun yumağı ve faşist bir komşuyla yaşamak hoşnut olunacak bir durum değil. Artan göç ve iltica, bölgede askerî macera riski, IŞİD’le var olan gayrimeşru ilişki, Kıbrıs, Avrupa’daki Türkiyeliler, ikili ilişkilerde süregelen kronik hakaret dili… Avrupa kendini birebir ilgilendiren tüm bu sorunları sineye çekmeye ve ilişkiye başka bir zeminde devam etmeye razı.

Avrupa kurumlarının Türkiye denince külliyen bocaladıklarını gözlemlemek zor değil. Zira önlerinde Batı sisteminden hızla çıkmakta olan bir ülke var. Ne Strazburg’daki Avrupa Konseyi ne de Brüksel’deki Avrupa Birliği kurumları açıkçası Türkiye’yi nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Üyelik müzakerelerini, taraf olunan antlaşmalara riayeti ve çok taraflı ilişkileri yöneten bu kurumlar Türkiye konusunda havlu atmış durumdalar. Bırakın kamuoylarını, kendileri dahi kendi söylediklerini dikkate almaz hale gelmiş durumdalar. Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu, İnsan Hakları Komiseri, Parlamenterler Asamblesi, 15 Temmuz sonrası mağdurlarının başvurularını utanmazca reddetmiş olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hiçbir ağırlığı, yaptırımı, etkisi kalmamıştır.

Avrupa Birliği tarafında Avrupa Parlamentosu ile Avrupa Komisyonu’nun adet yerini bulsun diye söylediklerinin de hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Hal böyle olunca meydan maddî çıkarların temsilcilerine kalıyor ve bugün artık son sözü onlar söylüyor. Avrupa’nın Türkiye’nin demokrasisinin istikbali gibi bir derdi, endişesi, çabası kalmayınca bütün ilişkiler paraya tahvil ediliyor. Bugün bulunduğumuz yer burası ve Ankara’daki rejim bu ilişki biçiminden ziyadesiyle memnun. Avrupa’nın sinik umursamazlığı ile Ankara’nın sinik umursamazlığının buluştuğu ortak nokta: para!

Bulunduğumuz yeri açalım. Avrupa Gezi, yolsuzluk iddiaları ve Kürdlerle barış müzakerelerinin çökmesinden itibaren Türkiye’nin üyeliği defterini tamamen kapattı. Can çekişmekte olan ilişkiyi kafasında bitirdi. Rejim ise AB’nin katılım öncesi standartlarının, demokrasisiz ve hukuksuz kalkınma muradının önünde engel oluşturdukları hükmünden hareketle üyelik müzakerelerini çoktan savsaklar haldeydi. 2013 sonrasında hızlanan gayridemokratik gidişat 15 Temmuz sonrasında çığırından çıkınca taraflar açısından üyelik zemini çöktü. 16 Nisan’da rejim değişikliği çöküntünün üzerine tüy dikti. Nitekim AB, Dışpolitika Temsilcisi Mogherini’nin ağzından “Allah sizden razı olsun” dercesine referandum sonuçlarını saygıyla karşıladığını kayda geçirdi. Türkiye ilelebet AB’nin yakasından düşmüştü. Geriye kalmıştı ticaret!

Sadece 2016 yılı için Avrupa Türkiye’den 66.6 milyar avroluk ithalat, Türkiye’ye 78 milyar avro ihracat yaptı. Hem stok hem yıllık bazda AB şirketleri Türkiye’nin en önemli doğrudan sermaye yatırımcıları. Türkiye’de kurulu yaklaşık 60.000 uluslararası sermayeli şirketin 22.000’i AB ülkeleri ortaklı girişimler. Bu şirketlerin sırasıyla 7000’i Alman, 3000’iİngiliz, 2800’ü de Felemenk. Rakamlar AB’nin dünya ticaretinde çok bir şey ifade etmeseler de kayda değerler.

İkili ekonomik ilişkilere ilâveten AB’nin Katılım Öncesi Araç (IPA) fonları mevcut. Her ne kadar bu fonlar artık layıkıyla kullanılamıyorsa da (2014-2020 dönemi için bütçelendirilen4.45 milyar avronun bugün itibariyle sadece 186 milyonu projelere aktarılmış durumda)Türkiye kağıt üzerindeki aday statüsü sayesinde özellikle Avrupa Yatırım Bankası, EBRD ve Dünya Bankası kaynaklarına daha kolay ulaşabiliyor. Bir-iki veriyle özetlemeye çalıştığım ekonomik ilişki az değil ve AB’nin (ve tabii rejimin) gözü artık bundan başka bir şey görmüyor.

Hafta başında İnsan Hakları aktivistleri derdest edildiği sırada Türkiye’de bulunan AB Ulaştırma Komiseri VioletaBulç’un, tüm ciddî uzmanlar tarafından yersiz bulunan 3. havaalanı ve ebediyen zarar edecek olan 3. köprü ile ilgili yersiz güzellemeleri AB’nin ruh halini iyi anlatıyor. Aynı bağlamda burada proje peşinde koşan AB’li şirketlerin kendi ülkelerinde asla sahip olmadıkları çevresel ve çalışma hayatı ilintili hukuksuzluk kalkanını pek sevdiklerini de bir kenara not edelim.

Önümüzdeki onyıllarda AB-Türkiye ilişkilerini çıkarların sinik dünyası belirleyecek. İlişki bu anlamda resetlenmeyecek, formatlanacak. Bu bağlamda gümrük birliği kararının gözden geçirilmesi çok konuşuluyor olsa da ve taraflar bununla yetinmeye hazır olsalar da, çok zor. Bir defa Türkiye’deki yaygın hukuk dışılık gümrük birliğinin gözden geçirilmesini ve herhangi başka ekonomik ortaklığı olumsuz etkileme potansiyeline sahip. AB’nin gümrük birliği çerçevesindeki standartları ile rejimin ekonomik standartları arasında, örneğin şeffaflık, hesap verebilirlik, ekonomik iyi yönetişim gibi, kan uyuşmazlığı var. İkincisi gümrük birliği ancak üyelikle taçlanırsa anlamlıdır. Hiçbir ülke üye olmayacağı bir birliğe tek taraflı ekonomik taviz vermez. Üçüncüsü, iddia edildiği gibi Hizmet Sunma Serbestisi ve Tarım kapsam dâhiline alındı varsayalım, bu kallavi fasıllardaki müktesebatın içselleştirilmesi üyelik müzakeresinden farklı değildir; öyleyse ne anlamı var. Dördüncüsü pek çok AB politikacısı gümrük birliğinin güncelleştirilmesine karşı; karşı olmayanlar ise “kararın alınmasına siyasî koşul getirelim” diyor. Rejimin asla böyle bir niyeti yok.

Sonuçta Türkiye herhangi bir üçüncü ülke gibi AB’nin “ekonomik coğrafyasında” yerini alacak. “Allahtan ilişki kopmadı” diye sevinenler AB’nin Kuzey Kore dışında her ülkeyle ilişkisi olduğunu nedense hep unutmayı tercih ediyorlar. Somut olarak, ilişkilerin eskiye dayanması ve epey yol katedilmiş olmasına binaen olabilecek en kapsamlı serbest ticaret anlaşması yapılacaktır.

Önümüzdeki aylarda üyelikten söz etmeyen yeni format gündeme geldiğinde, iş dünyası başta olmak üzere resmî Türkiye önce mırın kırın edip “istemem koy yan cebime” diyecek. Avrupa’dan demokratik medet umanların beklentileri ise maalesef boşa düşecek.

Cengiz Aktar – Artı Gerçek

[Kedi-Siz] Yıldıray Çınar: Sokak hayvanları şehirlere hapsolmuş durumda

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Ülkede günümüzde çizgi roman ilgilenen pek kimse yok maalesef. Adam bu konuda bir maden. Hem de öyle bir maden ki, tüm Dünya parmak ile gösteriyor. Elbette Dünya tanıyor ama biz?

Hayvan barınakları adına yapılan bir kermes için kapısını çalmıştım, imzalı bir kitabını hediye etmişti. İtiraf etmeliyim kazananı çok kıskanmıştım. Arada sosyal medyadan canlı olarak çizim yapıyor. Dev bir kadro ile seyrediyoruz.

Çocukluğundan belliymiş işin rengi aslında; ana sınıfı karnesinde resim yeteneğinin karşısında çok iyi yazıyor…

Yıldıray Çınar

Tıpkı birçok insani özelliği gibi “çok iyi”

Dünyaca ünlü çizgi roman Demir Adam (Iron Man) geçtiğimiz yıllarda onun kaleminden yayınlandı. Çizerliğini Çınar’ın yaptığı ‘Superior Iron Man’ adı altında basılacak çizgi romanın yazarı ise Tom Taylor oldu. Bu bir devrim olmalı.

Çünkü o Yıldıray Çınar,

***

12 – Yıldıray Çınar: Sokak hayvanları şehirlere hapsolmuş durumda

Tolga Öztorun: Evini, yaşantını Müjgan ile paylaşıyorsun ve Müjgan Hanım’ın hayatının büyük kısmı sen çizerken izleyerek geçiyor. Ne şanslı kedi! Tam da olmak istediğim hayatı yaşıyor. Hayatına karışma hikâyeleri nasıl?

Yıldıray Çınar: Müjgan eve yerleşeli tahmini olarak 6-7 yıl oldu. Aslında kendisi ara ara bahçeden bana uğrardı. O zamanlar köpeğim Boncuk vardı. Boncuk 17 yaşıda melek olduktan sonra Müjgan eve yerleşmeye karar verdi zannedersem. Sık sık ziyarete gelirdi. Sonra birkaç gün gelmedi ve meraklanıp aradığımda onu kömürlükte enfeksiyon kapmış olarak buldum. Ayakta duramıyordu. Tedavisini olurken tabii ki evde kaldı. Kalış o kalış.

Veteriner hekimi o zaman yaşının tahmini 7 olduğunu söylemişti. Müjgan şu an yaşlı.

O yüzden çok hoplayıp zıplamaz. Tek derdi yemeği ve onu ara ara mıncıklamam. Özellikle çizerken. Her kedi sahibi çalışmaya çalışırken kedilerin ne triplere girdiğini bilir.

Tolga Öztorun: Bir sürü kedi ve mutasyonu çiziyorsun, kediler ile yaşamanın bu anlamda, çizerliğine, sana ne gibi katkıları oldu? Estetik ve anatomilerini bilmek eminim ki işini çok kolaylaştırıyordur.

Yıldıray Çınar: Tabii. Kediler tüm hayvanlar gibi çok güzel varlıklar.

Bazen alakalı karakter çizmem gerektiğinde, kedilerin davranış tarzını bilmek işe yarayabiliyor. Ayrıca hepimizin bildiği gibi çok komikler.

Tolga Öztorun: Yakın zamanda hayvan hakları adına tüm Türkiye’de eş zamanlı bir eylem yapıldı. Bu tür başkaldırıların bir kediye sokakta bakılabilmesi için fazla anlamsız olduğunu düşünenlerden misin? Yani bir kediye kapımızın önünde bir kap su bir kap mama verebilmek için birilerinden izin almak, isyan çıkarmak ne hissettiriyor sana?

Yıldıray Çınar: Ben hayvan sevmeyenlere karşı oldukça tavırlıyım. Üzülerek söylüyorum ki onları hayatıma da katmam. Hayatta önemli bir detaydır bu benim için.

Hayvanlara karşı yapılan iki yüzlülük oldukça yaygın. Evinde etini, sütünü derisini tüketirken hayvanla sorunu olmayan biri kapının önünde hayatta kalmaya çalışan zavallı bir sokak hayvanını istemiyor. Nedense hayvanı ağzından sokup çiğneyip midesine indirirken her şey normal onlara.

Ayrıca şu detayı çoğu kişi unutuyor: Sokak hayvanları bizim şehirlerimizde hapsolmuş durumdalar. Tüm su kaynakları dahil birçok şeyi evlerimize, iş yerlerimize kapatmış durumdayız. Bu hayvanlar artık doğada yaşamıyorlar. Üstüne üstlük bir de insandan şiddet görüyorlar. Onlara karşı sorumluyuz ve hayatı paylaşmak zorundayız.

Kimseden bir şeyin iznini almam.

Mama da veririm, su da.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Yıldıray Çınar: Ben teşekkür ederim

 

Not: Yıldıray Çınar röportajı yaptığımız hafta büyük çizer Galip Tekin’i kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyiz.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

Bedenimizin içinde ne kadar rahatız? – Seran Vreskala

Kadın olarak neden çıplaklığı sevmiyoruz?

Nasıl oluyor da erkek arkadaşlarımızın, eşlerimizin yanında bikini ile gezebilirken, iş sevişmeye geldiğinde ışıkları kapatıyor, tişört giymeden tuvalete gidemiyoruz. Neden kendi çıplaklığımızdan utanıyoruz?

Bundan yıllar evvel, arkadaşımla birlikte o zamanlar dört yaşında olan kızına banyo yaptırıyorduk. Birden babası banyoya girince ben gayriihtiyari “A, ayıp babası çık dışarı” deyince, ikisi de bana dönüp “Biz ona ayıbı bu şekilde öğretmeyeceğiz” diye tepki göstermişlerdi. Daha o anda ne söylemek istediklerini çok iyi anlamıştım.

Çünkü çoğumuz daha ufacık çocukken bu ayıp duygusuyla yetiştirildik ve bu duyguyla büyüdük. Öyle ki sonunda kendi vücudumuzdan utanacak hale geldik ve bu his bizi ömür boyu her yerde takip etti. Eşimizin önünde kolayca soyunamıyor, spor salonlarında havluya sarılmadan dolaşamıyor ya da soyunan arkadaşlarımızın yanında arkamızı dönüyoruz. Bunun sonucu olarak da ailesiyle bırakın cinselliği, çıplaklığı bile konuşamayan ve cinselliği karanlıkta el yordamıyla öğrenen bir nesil olarak çıplaklığı yadırgıyor ve en yakınımızın hatta  partnerimizin bile bizi en savunmasız halimizde görmesini istemiyoruz.

Ayıbı öğretmek ve tu kaka çıplaklık

Uzman psikologlara göre, utanç daha çocukken öğrenilen bir duygu… Özellikle daha çok baskıcı ve muhafazakar ailelerde görülen bu ‘ayıp’ duygusu, çocuklukta ilk öğretilen duygulardan… Eşimizin yanında bile rahatça soyunamamamızın sebeplerinden biri de, çıplaklığın bizlere çevremizdekiler tarafından tu kaka, çirkin ve mahrem olarak lanse edilmesi. Böyle olduğu için bu zamanda bile hala kendi bedenini tanımayan, ondan utanan ve aynada vücudunu dikkatli bir şekilde incelememiş kadınlar var.

Uzmanlara göre, daha beş yaşında diğer insanların bizim hakkımızda yaptığı yorumları ve yargılamaları anlamaya başlıyoruz. Yedisine geldiğimizde ise vücudumuzda memnun olmadığımız yerlerin ayırdında olmaya ve o yaştan itibaren kapanma ihtiyacı hissediyoruz.

Toplumda çıplaklık hala bir tabu!

Çocukluğundan beri kendi çıplaklığıyla barışamamış, hala arkadaşlarının yanında bile giysilerini çıkarırken bir yerlerini örtmeye kalkanlar, spor kulüplerinin soyunma odalarında çırılçıplak halde rahatça dolaşan kadınlara hem özenerek hem ayıplayarak bakıyorlar. Kadınların, çıplaklıklarının farkında değillermiş gibi rahatça birbirleriyle sohbet etmelerini anlayamıyorlar.

Mesela çıplak biri sizinle konuşmaya başlarsa, neresine bakarsınız? Elbette direkt gözlerinin içine… Kafanızı aşağıya indiremezsiniz bile çünkü çok absürt bir durumla karşı karşıya kalmışsınızdır. Çıplak bir kadınla konuşurken hem kendinizi rahatsız hissedersiniz, hem de onun rahatsızlığınızı anlamaması ve bu durumdan rahatsız olmaması için daha fazla kasılırsınız. Fakat o kişi bu durumda sizinle konuşacak kadar rahatsa, bunu bu kadar büyütmeye gerek var mı gerçekten?

Bazı kadınlar çıplaklığı doğal görürken, bazıları bundan rahatsızlık duyuyor bazıları da bu durumu bilerek ve isteyerek gözünüze sokmak istiyor. ‘Bakın, vücudum ne kadar güzel ve kendimle barışığım.’ düşüncesi var kafalarında. Çıplaklığı doğal görenler arasında genelde sporcular var, çünkü onlar ufacık yaşlardan itibaren takımlarıyla beraber müsabakalara çıkmaya ve sonrasında birlikte duş almaya alışıklar. Maç sonrası kimse görmesin diye aceleyle bikini giyecek halleri yok tabii! Ne yazık ki çıplaklıktan rahatsızlık duyanlar, toplumumuzun çoğunluğunu oluşturuyor.

Kendine güven mi yoksa teşhircilik mi?

Birkaç arkadaşıma, soyunma odalarında çırılçıplak dolaşan kadınların hakkında ne düşündüklerini sordum. Büyük bir çoğunluk bu durumdan hiç hoşnut olmadıklarını, bazıları ise umursamadıklarını söylediler. Bu konuya nötr yaklaşanlar ise, soyunma odasındaki çıplaklığın bir iki dakika için normal olabileceğini ama kadınların ellerinde telefon, yarım saat o şekilde dolaştıkları veya birileriyle sohbet ettikleri zaman bu davranışın kesinlikle kabalık olduğunu söylediler. Bunun kültürlerarası değişiklik gösterdiği muhakkak! Avrupalıların çıplaklığı çok doğal karşılamalarının sebebi, küçükken onlara ahlakın öğretilmesi ama ayıbın bu şekilde öğretilmemiş olması… Bizim toplumumuzda ise kız çocuklarına ahlaktan önce ayıp öğretiliyor!

Psikologlara göre, bunun yetişkinlikteki hali kişinin hem bedenine hem ruhuna yabancı hissetmesi, hatta kendini sevmemesi… Öte yandan kişinin bu duygulara sahip olmasında ailelerin çocuklarına sadece ayıbı öğretmesi değil, ne olursa olsun güzel olduklarını söylememelerinin de payı büyük. Üstelik ebeveynler, kız çocuklarına güzel olduğunu söylemek yerine onları en acımasız şekilde eleştirip yargıladıkları zaman, buluğ çağında ve ileride genç bir kadın olduklarında, yabancıların da onlara aynı bakış açısıyla yaklaşacağını düşünüyorlar.

Annenizin devamlı size ‘kalçan büyük, maşallahın var, zayıfla biraz’, ‘saçların mısır püskülü gibi, git tara’ ya da ‘bilmem kim ne kadar güzel’ dediğini düşünün. Yetişkinliğinizde kendinizi başkasına çıplak olarak göstermek istemeyişiniz normal olmaz mı? Bunun sonucu olarak kişi kendi bedenini keşfetmekten de, kadınlığının uyanmasından da korkmaya başlıyor. Genel olarak erkek çocuklarına böyle bir baskı yapılmadığı için onların bu anlamda çok kayda değer bir rahatsızlığı yok! Yeni nesil de bizim neslimizden çok daha rahatlar bu konuda, yine de bu durum kadınlarımızın çoğunun kendi bedenleri içinde kesinlikle rahat olmadıklarını gösteriyor.

Peki, genelde durum böyleyse, o soyunma odalarındaki hiç tanımadığınız insanlar veya tatilde aynı odayı paylaştığınız arkadaşlarınız, bize öğretilen bu utanç duygusuna rağmen nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar? Kendileriyle tamamen barışık oldukları ve çıplaklığı doğal gördükleri için demeyi çok isterdim ama kadın dergilerinin yaptıkları araştırmaya göre, bu konuda bedenimizin içinde rahat olduğumuz duygusu değil de çoğunluktaki zararsız teşhircilik duygusu ağır basıyormuş.

 

Seran Vreskala

Göğü Delen Adam: Papalagi

Papalagi,  Samoa dilinde  “göğü delen adam” demekmiş. Samoa’ya ilk misyonerler bir yelkenliyle geldiğinde, yerliler bu yelkenliyi uzaktan bir delik olarak görüp beyaz adamın da bu delikten çıktığını düşündükleri için “ beyaz adama”  “göğü delen adam” yani “Papalagi“ demişler. “Göğü delen adam aynı zamanda ” Samoa Adasında bir köyün şefi olan Tuiavii’nin 1920’li yıllarda gittiği Avrupa gezisinden döndüğünde, kendi halkına ”uyarı için” anlattıklarından oluşan kitabın adı, çünkü Papalagi’nin tuhaf dünyasını anlatıyor. Kitap Erich Scheurmann tarafından kaleme alınmış.

Yeşil Gazetede eşyaların hikayesini yazmama kadar varan malı mülkü sorgulama sürecim yıllar bu kitabı okumamla başladı diyebilirim. Yıllar önce Sosyal Antropoloji dersi alırken karşılaşmıştım Göğü Delen Adam’la. Hoca ödev olarak herkese bir kitap incelemesi verirken benim şansıma da ne hikmetse o çıkmıştı. Sıkıcı olacağını düşündüğüm kitabı okudukça önümde beyaz yelkenden bir delik açıldı.  Hayatı her şekilde yaşama şansımız varken olabildiğince saçma kuralları olan, renksiz, katı ve tuhaf bir düzende yaşadığımızı düşünürdüm hep. İşte kitapta Tuiavii’nin anlattıkları bu düşüncelerimi onaylamakla kalmıyor üstüne üstlük  gerekliliğine inandığım, yapmayı marifet saydığım şeyleri bile sorgulamama yol açıyordu. Günlük hayatımda bana normal gelen bir çok alışkanlığımı, palmiye ağaçlarından,  kanolardan, kumlardan örnekler vererek çocuksu bir dille eleştirirken gerçekten de bir saçmalığın içinde yaşadığımı yüzümüze vuruyordu.

O günden bu güne iş, kariyer, kurallar, ciddiyet gibi konulara ne zaman takacak olsam aklıma kitapta yazanları getiriyorum ve yapabildiğimce gerçekliğe dönüyorum, çünkü yaşamın gerçekliğinde kravatın yeri yok. Yapabildiğimce diyorum çünkü etrafım bu kurgu dünyasıyla o kadar sarıp sarmalanmış ki, bir süre sonra ona yine kaptırıyorum kendimi. Belki etrafımdaki insanlar da bu kitabı okusa, kendi hayatına yabancılaşarak baksa daha da çoğalır gerçekliğe daha da yaklaşırız diye umut ediyorum. O yüzden olabildiğince çok insanla paylaşıp, hediye edip, anlatıp hayran kitlesini arttırmak gibi de kendimce  bir misyon üstlendim.

Geçen hafta bilgisayarımı temizleyip düzenlerken lisans zamanlarında yaptığım o ödevi bulup tekrar okudum ve dedim ki fırsat bu fırsat Yeşil Gazete’de paylaşayım bu notları. Kitabı okuma isteği uyandırması dileğiyle paylaşıyorum.

Zaman:

Papaplagi  her yeni günü bölüp parçalayarak her birine ayrı bir ad verir: Saniye, dakika, saat. Bir saate varmak için altmış tane dakika, bir sürü de saniye gerekir. Hiç zamanı olmadığını iddia eden Papalagiler vardır. Aklı başından gitmiş halde, ruhuna şeytan girmiş gibi koşuştururlar.”

Tuiavii’ye göre  güneşin  doğuşuyla batışı arasındakinden başka bir zaman yokken zaman Papalagi’ye yetmez. Zaman onu hep mutsuz eder, daha fazlasını vermedi diye Büyük Ruh’a yakınır da yakınır. Tuiavii Papalagi’nin zamanıyla ne yaptığını bir türlü anlamaz. Ona göre“ çok sıkı tuttuğu  için zamanın Papalagi’nin  ellerinden kayıp gider.”

Para:

Bir başka temel konu da para meselesidir. Tuiavii’ye göre batı toplumlarında en önemli değer paradır. Papalagi insanlara iyilik yapayım, haksızlık yapmadan şu dünyadan göçeyim diye düşüneceğine sabah akşam parayı düşünür.

“ Daha doğar doğmaz para ödemeye başlarsın. Öldüğünde de, öldüğün için ailen para ödemek zorunda kalır. Ayrıca bedenin toprağa verildiği için ve mezarına dikilen taş için de para ödemek gerekir. Birçok beyaz adam, başkalarının kendisi için kazandığı paraları üst üste yığıp, bunları çok iyi korunan bir yere getirir. Sonradan da üstüne ekler durur. Günün birinde öyle bir an gelir ki kimsenin onun için çalışmasına gerek kalmaz. Çünkü parası tek başına onun için çalışır. Büyüye başvurmadan bunun nasıl gerçekleştiğini öğrenemedim, ama gerçek bu. Beyaz adam köşesinde uyuklasa bile, paraları bir ağacın yaprakları gibi durmadan çoğalır, sahibi de giderek daha fazla zenginleşir”.

Mülkiyet:

İnsanların paraya ihtiyaçları olabilmesi için bu düzenin yürümesi için alacakları “şey”ler olmalıdır. Papalagi bunu düşünmüş ve gerekli gereksiz yeni yeni şeyler oluşturmuştur. Papalagi’de bu şeylerden çok vardır fakat Tanrının yarattığı asıl güzelliklerden gitgide uzaklaşmaktadırlar.

Bu kadar para, bu kadar mal beraberinde “mülkiyet” kavramını da getirmiştir. Papalagi  nasıl yaparım da bir şeyi kendim için kullanırım ve bu kullandığım benim olur diye düşünür. Samoa dilinde “Lau” hem senin hem benim demektir, ikisi için ayrı kelimeler kullanılmaz, Samoa’da Tanrının güneşinden denizinden palmiyesinden herkes eşit faydalanır çünkü Tanrı onları hepimize vermiştir.

Şehirler:

Tuiavii’ye göre caddeler ve binalar derin yarıklar ve  üstüste koyulmuş sandıklardır.  Tuiavii için bizim yaşadığımız betondan oluşan şehirlerin, sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Kimi barınaklarda bir Samoa köyünde yaşayan insanlardan çok daha fazla insan oturduğu halde kimse birbirini tanımaz.

“Her aile bu taş sandığın belli bir bölümünü kendine ayırmıştır. Bir aile diğerlerinin ne yaptığını bilmez. Sanki onları yalnızca taş duvar değil, birçok ada ve deniz ayırıyormuş gibi. Giriş deliğinde karşılaştıklarında ya isteksizce selamlaşırlar ya da düşman böcekler gibi mırıldanırlar. Gören de bir arada yaşamak zorunda kaldıkları için hiddetlendiklerini sanır”.

Giysiler:

Papagali sadece başını ve ellerini açıkta bırakır çünkü sadece onlarla var olur, Samoa yerlileri içinse bütün vücut önemlidir o  yüzden çıplaktırlar. Ona göre ayakkabılar sabahtan akşama kadar giyilen ve ayağın şeklini bozan kanolar, kravat  ise bir anlamı olmayan beyaz bez ve beyaz alçı şerittir.

Sinema:

Sinema onun için bir yanlış hayatlar mekanıdır.” Papalagi, duvarda bütün olup biteni kalbi yokmuş gibi duygusuz bir şehvetle seyreder. Seyredenin kafasında hep tek bir fikir çakılıdır: Kendisi duvardaki göstermelik insanlardan daha iyidir ve karşısına çıkan bütün ahmaklıkların üstesinden gelebilir. Soylu bir suret gördü mü, işte bu benim diye düşünür. Papalagi’ye bu denli zevk veren, duvardaki yanlış suretlere ve o hayatın içine taşınmaktır. Bu karanlık mekânda, hiç utanıp sıkılmadan, başkalarıyla göz göze gelmeden yanlış bir hayatın içinde buluverir kendini”.

Sinemadaki karanlığın içinde herkes gönlü ne çekiyorsa, gerçek hayatta yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa yanlış hayatında onları yaşar. Tuiavii’ye göre bu bir hastalıktır. Çünkü aklı başında bir insan güneşin altında gerçek hayatı dururken, karanlık bir odaya hapsolmuş sahte hayatı ne yapsın? Bu acının sonucunda, yanlış hayatlar mekânından çıkan Papalagilerin çoğu artık bu hayatı gerçek hayattan ayırt edemez olurlar. Gerçek hayatta yapmayı akıllarının ucundan geçirmeyecekleri rezillikleri yaparlar. Yaparlar, çünkü gerçek olanla olmayanı birbirinden ayıramazlar.

Gazete:

Batı toplumu bütün bilgeliği gazete adını verdiği bu kalabalık kâğıtlara dökülmüştür. Her sabah ve akşam kafasını bunlara gömmek zorundadır. Yeniden doldurmak, doyurmak için. Böylece daha iyi düşünebilsin, kafasının içinde daha çok şey olsun diye. Tıpkı, muzları yiyip, gövdesini adamakıllı dolduran atın daha iyi koştuğu gibi. Uykuyu savdıktan sonra Papalagi’nin eline aldığı ilk şey budur. Ne denli budalaca olursa olsun her şey bu kağıtta  yazılıdır. Papalagi buna: “Olup biten herşey hakkında bilgilenmek” der. Güneşin batışından bir sonraki batışına kadar ülkesinde olan herşey hakkında bilgilenmek ister. Tuiavii’ye göre gazetenin en kötü yanı olup biten ve insanın yaptığı her şey hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini söylemeleridir. Gazete, bütün insanları tek bir kafa haline getirmeye çalışır. Tüm insanların kafasını ve düşüncesini ele geçirmeye çalışır. Bunu becerir de. Sabah kalabalık kâğıdı okursan, öğlene diğer Papalagilerin kafalarında ne taşıdıklarını bilirsin.

Meslekler:

“Her Papalagi’nin bir mesleği vardır. Bunun ne olduğunu anlatmak pek kolay değil. Aslında çok istenmesi gereken, ama hiç istenmeyen bir şey gibi. Bir meslek sahibi olmak sürekli aynı şeyi yapmak demektir. Mesela ellerimle kulübe yapmaktan, hasır örmekten başka hiçbir şey yapmasam, kulübe yapmak ve hasır örmek benim mesleğim olurdu… Papalagi’nin, nehrin dibinde yatan taşlar kadar çok mesleği vardır. Yapılan her iş bir meslektir. Birinin ekmek ağacının solmuş yapraklarını toplaması bir meslektir. Birinin yemek kaplarını temizlemesi de meslektir. Bir şey yapılıyorsa orada bir meslek var demektir. Elle ya da kafayla. Kafanda düşünceler olması ya da yıldızlara bakmak da meslektir”

”Erkeklik çağına gelmiş Papalagilerin çok azı bir çocuk gibi hoplayıp zıplayabilir. Sanki sürekli engelleniyormuş gibi yürürken bedenini havanın içinde zorlukla sürükler. O bu güçsüzlüğü yadsıyıp mazur göstererek, saygıdeğer bir adamın koşmasının, hoplayıp zıplamasının doğru olmadığını söyler. Ama tüm bunlar salt kuru bahanedir. Meslekleri onları uykuya ve ölüme mahkum ettiğinden kemikleri katılıp hareket edemez olmuş, kasları sevinçlerini yitirmiştir. meslek, yaşamı yok eden bir aitu*dur. İnsanlarin kulagina guzel seyler fisildayan, ama bedenindeki kani icen bir aitu.”

 

Selma Hekim

[Babil’den Sonra] Büyük Baba Elliot

New Orleans sokaklarının simgesi olan bu sevimli ihtiyar müzisyeni 1980’li yıllarda kentin sakinleri Remus Amca veya Küçük Elliot adıyla tanımışlar. Ben onu Grandpa (Büyük Baba) Elliot olarak tanıdım. İnternetin hayatıma daha çok girdiği 2000’li yılların sonuna doğru Youtube’da müzik avına çıktığım günlerde karşıma çıktı bu pamuk helvası sakallı ihtiyar müzisyen.

 

Elliot, 1944’de New Orleans’ın yoksul semtlerinden Lafitte mahallesinde dünyaya gelmiş. Yaşam koşullarının ağırlığını çok küçük yaşlarda sığındığı müzikle hafifletmiş. Amcası, Lloyd Washington ile birlikte çalışan bir müzisyenmiş ve sık sık küçük Eliiot’u çaldıkları kulübe, Dew Drop Inn’e götürürmüş. İlk ağız armonikasını da amcası hediye etmiş. Armonikanın sesine âşık olmuş ve müzik tutkunu annesinin evde hiç kapanmayan radyosundan dinlediği müzikleri armonikasıyla çalmaya çalışarak sürdürmüş bu tutkusunu.

6-7 yaşlarında üvey babasını terk ederek annesiyle birlikte, Broadway’e, New York’a gitmişler. New York’ta birlikte yaşadıkları adam bir gece her ikisini birden dövmüş ve annesi bu olay sonrası hayatını kaybetmiş. Büyükannesi onu New Orleans’a geri getirmiş.

İlerleyen yıllarda yerel kulüplerde Soul müzisyenliği yapmış.

1960’lı yılların başında ailesiyle yeniden New York’a taşınmışlar. Orada Harmonika Kralı olarak ünlenmeye başlamış. Uzun yıllar birçok müzisyenle ve müzik gruplarıyla birlikte sahne almış, turnelere çıkmış, plak kayıtlarında yer almış.

1980’li yılların başlarında görme yetisini kaybetmeye başlamış. New York müzik sektöründen de pek hoşnut değilmiş artık, New Orleans’a geri dönmüş ve müziğini bu kez sokaklara taşımış. Fransız mahallesinde, Toulouse caddesinde bir köşe başında gitarist Michael Stone ile birlikte çalmaya başlamışlar. Bu ikili The New York Times’a da konu olmuş. Sonra birçok müzisyenle uzun yıllar sokak şarkıcılığı yapmaya devam etmiş.

2002’de Amerikalı ses mühendisi ve yapımcı Mark Johnson, Ran Williams ve Whitney Kroenke ile birlikte Amerika sokaklarının nabzını tutmak için bir mobil kayıt stüdyosu ve kamera ile yola çıkmışlar.

Bu çalışma ilerleyen yıllarda müzik aracılığıyla dünyayı birleştirmek, küresel barışa-toplumsal dönüşüme pozitif ilham vermek- geliştirmek için bir multimedya projesine dönüşmüş: Playing For Change. Bu proje bağlamında Johnson ekibiyle birlikte dünyanın dört bir tarafından sokak şarkıcılarının performanslarını kaydetmeye başlamış. New Orleans başta olmak üzere, Barcelona, Güney Afrika, Hindistan, Nepal, Ortadoğu, İrlanda ve daha birçok ülkeye seyahat etmiş. Buralardan seçilmiş, milyar dolarlık müzik piyasasına bulaşmamış, en iyi bildikleri işi, sadece müziği yapan, farklı kültürlerden gelen usta müzisyenler aynı şarkıyı kendi yorumlarıyla seslendirmişler ve sonra bu kayıtlar stüdyoya girip birleştirilmiş. Ortaya nefis armoniler çıkmış.

Bu multimedya projesi 2008’de dünyada gelişmekte olan ülkelerdeki çocuklar için müzik ve sanat okulları kuran, kâr amacı gütmeyen bir vakıfa dönüşmüş. Bugüne kadar 3 müzik okulu kurulmuş ve 12 tane de müzik programı gerçekleştirilmiş. Bu vakıfa vakfın sitesine girip, üye olarak, ürünler satın alarak destek olabilirsiniz. Projenin bugüne kadar yapılan bütün video kayıtlarını da buradan izleyebilirsiniz: www.playingforchange.com

https://youtu.be/oiPzU75P9FA

Büyükbaba Elliot, 2009’da New Orleans’da, Royal Caddesi’nde kaydedilen Stand By Me şarkısı ile bir anda dünyanın dört bir tarafında tanınan bir müzisyen haline gelmiş. Bu video bugün 105 milyona yaklaşan sayıda insan tarafında izlenmiş. Büyükbabayı ben de ilk kez bu videoda dinledim ve büyülendim. Mavi askılı kot tulumu, hasır şapkası, görmeyen gözlerini örten bir camı düşmüş gözlüğü, armonikası ve nefis sesiyle onu tanıdım ve takip etmeye başladım.

Bu videoyu takip eden günlerde PFC projesinde yer alan Grandpa Elliot (USA), Titi Tsira (Güney Afrika), Tal Ben Ari “Tula” (İsrail), Roberto Luti (İtalya), Paulo Heman (Brezilya), Peter Buneta (USA), Vasti Jackson (USA), Pablo Correa (Kolombiya), Mermans Mosengo (Kongo), Louis Mhlanga (Zimbabve), Keiko Komaki (Japonya), Juan Carlos Portillo (Portekiz), Jason Tamba (Kongo), Cortney “Bam” Diedrick (Jamaika), Clarence Baker (Hollanda), Mathieu Auprita (Fransa) birlikte küresel barış bandosu The Playing For Change Band’i kurmuşlar. Televizyonların ve basının da ilgisini çeken bu grupla ilk kez Los Angeles’ın Dodger Stadyumu’nda 40 bin kişiye bir konser vermişler. Bu konseri dünyanın birçok yerinde gerçekleştirilen konserler izlemiş.

Bugün 16:00’da Açık Radyo 94.9’da “Babil’den Sonra” programında The Playing for Change Band’den şarkılar dinleteceğim.

Mark Johnson için Elliot’un New York müzik piyasasında yaşadığı hayal kırıklığından sonra onun hayatını değiştiren, yeniden sahnelere taşıyan isim oldu diyebiliriz. Büyükbaba Elliot, Playing For Change’in birçok videosunda yer aldı. Bir anlamda bu projenin gerçek anlamda da büyükbabası oldu.

Video: You Can Rich Me https://youtu.be/ZRPYoNyORtc

Dünya bugün karabasan günlerden geçiyor. Savaşlar, adaletsizlik, yoksulluk, açlık, iklim değişikliği, göçler… daha iyi bir dünyayı müjdelemiyorlar. Ama umut hala var ve belki de dünyayı gelecekte müzik kurtaracak; Babil’den sonra ayrılan diller- kültürler birbirlerini bu kez belki de müziğin ortak diliyle anlayacaklar. Tıpkı bu projede olduğu gibi, dünyanın herhangi bir yerinde, belki de birbirini hiç tanımamış, hiçbir zaman da tanıma şansı olmayacak milyonlarca insan, tıpkı dünyanın sokak müzisyenleri gibi aynı şarkının tınısında birleşecekler, şarkının bir yerlerinde birbirlerine gülümseyecekler.

Evet dünya pek de iyiye gitmiyor ama umut hala rüzgâra bırakılmış bu şarkılarda yaşıyor ve belki de geleceğe dair sorularımızın cevapları da rüzgârın önünde yer yüzünü dolaşan bu şarkıların sözlerinde saklı, kim bilir?

2011’den bugüne her yıl 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne en yakın cumartesi günü dünyada Playing For Change Günü olarak kutlanıyor. Bugüne kadar birçok ülkede binden fazla etkinliklerle kutlanan bugün umarım bir gün Türkiye’de de kutlanır.

 

Ercüment Gürçay

Son dönemin Yeşil Kitapları

Doğanın Anatomisi

Julia Rothman’ın doğada çıktığı büyüleyici görsel gezi sırasında sanat ve bilim iç içe geçiyor. Hayatınızda bir kez bile dağların nasıl oluştuğunu öğrenmek istemiş ya da mantarın yaşam döngüsünü, bir kuşun üzerindeki farklı tüy tiplerini merak etmişseniz Rothman’ın çizimlerini ve şemalarını incelemekten keyif alacaksınız. Rothman’ın toprağa ve suya, hayvanlara ve bitkilere ilişkin canlı açıklamaları, sizlere doğanın harikalarıyla ilgili yepyeni bakış açıları sunacak.

(Tanıtım Bülteninden)

 Doğanın Anatomisi
Julia Rothman
Çeviren: Şeyda İşler
ODTÜ Yayıncılık
2017

 

İklim Adaleti Mücadelesi için 10 Durak

Ekoloji Kolektifi Derneği tarafından yayınlanan “İklim Adaleti Mücadelesi için 10 Durak” adlı çalışma, tartışmanın önemli ayaklarından biri olan iklim adaleti konusuna odaklanıyor. Çalışm, iklim adaleti bakış açısıyla Paris Anlaşması’nı değerlendirerek başlıyor. Kitapta ülkeler arası sorumluluk ve ekolojik borç, kayıp ve zararlar, toplumsal cinsiyet, enerji demokrasisi ve karbon bütçesi gibi kavramlar ve bu kavramların iklim adaleti perspektifinden ele alınıyor. 

İklim Adaleti Mücadelesi için 10 Durak
Ethemcan Turhan, Arif Cem Gündoğan, Cem İskender Aydın ve Mustafa Özgür Berke
Ekoloji Kolektifi Yayını
2017

Kitabı indirmek için
http://iklimadaleti.org/i/upload/Iklim_Adaleti_Mucadelesi_Icin_10_Durak_978-605-82832-8-2.pdf

 

Öykülerle Doğa ve Çevre

Geleceğimiz olan değerli öğrencilerimizin eğlenerek okuyacakları öğretici öykülerin, onlara çevre farkındalığı kazandırması ve çevre bilincine sahip bireyler olmalarına katkı sağlaması dileklerimizle…

(Tanıtım Bülteninden) 

Öykülerle Doğa ve Çevre
Yazan: Ülkü Duysak
Çizen Murat Birgül
Yuva Yayınları
2017

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

İyi ama sorunun adı nedir? – Sinan Şanlıer

Sayıları neredeyse beş yüze yaklaşan Roman STK’ların hemen hepsi kuruluş amaçlarını açıklarken kullandıkları bir tanımlama vardır: “Roman davası”. Bunu genel gidişat içinde bir yere koymak gerekirse “sorun” kelimesine denk düştüğü görülür. Ancak bu “dava” ya da “sorun” kelimesiyle ne ifade edildiği, nereye gönderme yapıldığı, mecrasının politik mi, ekonomik mi yoksa sosyolojik mi olduğu henüz yerli yerine oturtulabilmiş ve tartışılabilmesi için de düzgün bir zemin oluşturulabilmiş değildir. Konuyu doğru bir yere oturtma sorumluluğu, kıyısından köşesinden bulaşan herkese aittir…

Artık, neredeyse atasözü diyebileceğimiz bir cümle vardır: “İki şeyi aynı cümle içinde kullanırsan, ikisini de aynı cümleden addederler.” Roman ve sorun kelimeleri de böyledir. Bir mıknatıs gibi birbirini çeken “sorun” kelimesiyle birlikte bir cümle içinde bu iki kelimenin nerede kullanıldığı, bu kelimelerin önüne, arkasına ya da arasına başka kelimeler eklenip eklenmediği de konunun tartışılacağı alanı etkilemekte, belirlemekte ve hatta tartışmanın seyrini değiştirmektedir.

İlla bu iki kelime aynı cümlede kullanılacaksa buradan yola çıkarak birbirine yakın birçok önerme yapılabilir. Örneğin: “Roman sorunu”, “Romanların sorunları”, “Romanların yaşadığı sorunlar”, “Romanlarla birlikte anılan sorunlar”, “Romanlardan kaynaklanan sorunlar”, vs… Dolayısıyla bu iki kelimeden yola çıkılarak seçilen cümle, tartışanların duracakları noktayı, bakış açılarını, vs. belirleyeceği gibi varacakları sonucu ve yapacakları önerileri de farklılaştıracaktır.

Yukarıdaki satırların ışığında konuya bakıldığında sıkça telaffuz edilen barınma, sağlık, istihdam ve eğitim sorunlarının dışında, bunlardan önce, bu sorunlara yol açan iki konu daha vardır ki, evvel emirde onlar çözülmez ise diğerlerinin çözümü de pek mümkün görünmemektedir. Birincisi: her toplumda olduğu gibi Romanlar hakkındaki basmakalıp ve negatif yargılar; ikincisi: Gaco* ile Romanın karşılıklı bir şekilde birbirine güvensizliği. Ne yazık ki hak ettiği yoğunlukta tartışılmadığı gibi ayrıca bu iki sorun çözüme kavuşturulamazsa, daha önce saydığımız sorunların çözümü de olanaksız gibidir. Öncelikle, yargılarımızı gözden geçireceğiz, sonra karşılıklı güvenin yollarını oluşturmaya çalışacağız. Ancak ortak işler yapıldığında birbirini tanıma ve aynı mekânları (iş, eğlence, siyaset, sokak, cadde, okul vs…) paylaşma olanağı doğar.

Romanlarla bir arada yaşamayı ve bir şeylere ortak imza atmayı denemek gerekir. Aynı zamanda bir arada yaşama ve bir şeylere ortak imza atma şansını Romanlara da tanımak gerekir… “Romanlardan bi cacık olmaz kardeşim” demek, bir taraflara sıvışmanın en ucuz yolu olsa gerek. “Ben Romana kız veremem” diyeni çok duyduk ve gördük, ama hiç değilse ekmek parası kazanacağı bir işe sahip olmasını sağlamak lazım.

Söz konusu mesele dünden kalan değil, bin yıllık bir mevzudur. Dolayısıyla niyet ve sabır ister…

*Gaco: Roman dilinde (Romanes), Roman olmayan herkes ve her kültürü karşılamak üzere kullanılır, sözlük anlamı “yabancı”dır.

Sorun her yerde aynı: Çözüme yönelik radikal adımlar atmamak…

 

Sinan Şanlıer

Bulgaristan izlenimleri – Nursel Demir

Ne çocukluğumda ne de gençlik yıllarımda gezi turlarından habersizdim. Haberim olduğunda da yaşam telaşı ve geçim zorlukları bu turlara katılmamın önünde engeldi. Yıllar içinde çok az parayla hatta parasız, seyyah yaşayan insanların gezi yazılarını okumaya başladım. Babamın işi ve sonra kendi işim nedeniyle zaten çok gezen biri olduğumdan sanırım çok çekici gelmezdi bana.

Algımın açılması emekli olduktan sonra Yeşiller olarak Almanya’ya yaptığımız yaz üniversitesi seyahati ile oldu. Farklı kültürel yapılarla tanışmak, okuduklarımızın ete kemiğe bürünmesi en az bunlar kadar önemli tarihsel süreçlere tanıklık etmek yaşam algısını değiştiren bir durum. Bu nedenle kültürel gezilere de kapım ardına kadar açık.

Bu yılın başlarında Bursa’dan dostlarım Bulgaristan’a bir gezi düzenleyeceklerini söylediklerinde heyecanlandım. Çünkü ben gezilerde orada yaşayan insanlara dokunmadığımda, sohbet edemediğimde hayvanat bahçesinde maymunlara fıstık atar gibi gezmeyi sevmiyorum. Bu nedenle hem Bulgaristan’da yaşamış hem de Türk vatandaşı olan gönüllü rehberimiz sayesinde tam bir kültür gezisi yaşamış olduk.

 

Seyahatimiz Bursa’dan başlayacağı için Mersin’den Bursa’ya 13 saat otobüsle gittim. Ocak ayından seyahatimizin başladığı 23 Haziran tarihine kadar whatsapp grubumuzda organizasyon çalışmaları sürdü. BAKUT’un ilk yurt dışı seyahat organizasyonu olması nedeniyle arkadaşlarımız çok titizlenerek ince ince çalıştılar. BAKUT yapısı itibariyle kar amacı gütmediğinden hem uygun fiyata denk geldi hem de herkes gönüllü olarak seyahatin keyifli ve kültürel anlamda katkı sağlayıcı olması için elinden gelen herşeyi kolektif bir ruhla yaptı.

Çok şanslıydık. Çünkü BAKUT çalışanları ki buradan tek tek teşekkür etmeyi borç bilirim. Cihat, Necla, Sevgi, Gencay gösterdikleri dostluk ve dayanışma ruhuyla her zaman yola çıkabileceğimizi hissettirdiler bize. Rehberliğimizi üstlenen Müren, Bulgarca’ya hakimiyeti ve fil hafızası ile bize gezdiğimiz her yeri kişilerle, tarihlerle, olaylarla bir bir anlattı. Gezi boyunca lokantalardan, alıverişe, tarihçeden sorun çözmeye kadar tam zamanlı çalışarak dayanma gücüyle herkes tarafından taktir topladı.

Gelelim Bulgaristan’a

23 Haziran cuma akşam yola çıktık. 45 kişilik katılımcıya ek olarak iki şoförümüz ve bir host ile 48 kişilik eğlencemiz başladı. Çanakkale üzerinden Edirne ve Kapıkule’de 5 saatlik bekleyişimizle 7-8 saat sürecek yolculuğumuz 13 saat sürdü.

İlk gün Plovdiv’e gittik. Rodopi Otel’e yerleştik. 8.000 yıllık ve Bulgaristan’ın ikinci büyük şehri Plovdiv, Meriç nehrinin şehirle özdeşleştiği yer. Yedi tepeli ya da tepelerin altındaki şehir diye anılıyor. 2019 Avrupa Kültür Başkenti. Roma, Bizans, Osmanlı antik eserleriyle dolu bu yer Filibe adını Makedonya Kralı II.Filib’den alıyor.

İkinci gün, Şipka zirvesi , Etır, Gabrovo Veliko Tırnovo’ya gittik. Şıpka geçidi Tuna nehri boylarındaki Rusçuk kentinden başlıyor ve Edirne’ye kadar uzanıyor. En yüksek noktasında 1.150 rakımda bulunan şıpka zirvesine 1.000 basamaklı merdivenlerle ulaştık. Sadece küçük araçların ulaşabildiği bir de yol var bu zirveye ulaşan. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarında Rus ordusu için en büyük engel oluşturan bu geçit ele geçirildiği taktirde Edirne’ye kadar ulaşabilecekti. Bu nedenle dört ayrı savaş yaşanmış bu topraklarda. Çıkmak kadar inmek de meşakkatli olan bu zirveden indiğimizde dizlerimiz titriyordu.

Zirveden sonra 1964 yılında açılışı yapılan, Sivek deresinin iki yakasına yerleşmiş Gabrova şehrine 8 KM mesafede bulunan Etır etnografya müzesini gezdik. Buraya müze demek çok da oturmuyor işlevine. Çünkü burası 22 mesleğin yaşandığı ve her mesleğin alet ve edevatının dağlardan gelen suyla çalıştığı bir yer. Bulgaristan’da bir ilk olan mimari ve etnografya açık hava müzesi Etır’ı açma fikri Lazar Donkov’a ait. Donkov müzenin kuruluş sebebini şöyle açıklıyor; “Şimdiye dek mevcut müzelerde, geçmişe ait realitelerde izleyene doğrudan temas imkanı sağlanmıyor. Bütün bunlar bende açık alanda faaliyet gösteren bir müze kurma fikrini doğurdu. Böylece geçmiş gözle görülür, kolay anlaşılır ve algılanır hale gelecek, bu koskocaman ulusal zenginlik muhafaza edilmiş olacaktı.”

Müzede su teknolojileri, zanaat atölyeleri bulunan evler ve kamu yararına açılmış mekanlar olmak üzere 50 işyeri bulunuyor. Müzenin amacı 18.YY’ın ikinci yarısını ve 19.YY’ın ilk yarısını kapsayan Bulgar Rönesansı döneminde Gabrovo’nun ve yöresinin mimarisini, törelerini ve iktisadi yaşamını ortaya koymaktadır. Buradan elde edilen ürünler Bükreş, Viyana, Marsilya ve Anadolu’da pazarlanma imkanı bulmuş.

Asırlar öncesinde olduğu gibi binaların alt katı imalathane yada ticarethane olarak faaliyet gösteriyor. Üst katlar ise döneme ait ev dizaynı, el yapımı ürünlerin teşhir yeri olarak kullanılıyor.

Buraya kadar gelmişken sanayinin temelinin atıldığı, bir kültür ve sanat merkezi daha da önemlisi dünyada bir ilk olan mizah ve hiciv müzesini gezmeden olmazdı. Şehre girdiğimizde şehrin yeşilliği ile tezat oluşturan sanayi kavramı bizde soru işaretleri uyandırdı. Hem sanayi şehri olup hem bu kadar yeşil nasıl sağlanmış diye düşündük. Mizah ve hiciv müzesi mutlaka gezilmesi gereken müzelerde önlerde yer almalı. Pintilikleriyle nam salmış Gabrovo’lular biz pinti değil tutumluyuz diyorlar.

Mizah yüklü bu müzede güç yaşam koşulları ile dalga geçiyorlar. Gerçekte en büyük mizah insanın kendisiyle dalga geçebilmesidir ya, işte bu insanlar da bunu yapıyorlar. Şehrin sembolü haline gelmiş kuyruksuz kedinin hikayesi de buradan çıkıyor. Soğuk kış günlerinde kedilerin eve girip çıkarken kuyrukları nedeniyle evi soğuttuğunu düşünerek eve giriş çıkış süresini kısaltmak amacıyla kuyruklarının kesildiği miti. Bu arada şehirde kedilerin kuyrukları kısa falan değil.

Tutumlu olmaya daha bir çok örnek vermek mümkün. Mesela dış görünümü kocaman ama iç hacmi çok küçük çorba kaseleri, bira bardakları var. Kahve fincanları da çok farklı burada. Büyük kahve fincanını elinize aldığınızda yarısının fincan tabağında kaldığını fark ediyorsunuz. Böylece bir fincandan iki kişi kahve içmiş oluyor.

Örneğin bebek beşiğini ayağıyla sallayan bir kadın aynı zamanda örgüsü örerken ipin ucuna yapılan bir mekanizmayla aynı ayak hareketi o mekanizmanın ucundaki yayığı sallayarak ayran yada tereyağı yapabiliyor.

Gabrovo’dan biraz zor da olsa ayrılmayı başardık ve Velıko Tırnova’ya doğru yola çıktık.

Otelimize yerleştikten sonra 36 bin dönüm arazinin üzerinde yer alan Tsarevets Tepesindeki ışıklı ve sesli şov için çok sabırsızlandık ancak yetkililerin tasarruf tedbiri alarak bu şovu bir sonraki gün sergileyeceklerini öğrenip biz de küçük bir şehir turu atıp otelimizin bulunduğu tepeden şehri seyrederek günümüzü tamamladık.

Tırnovo, Bulgaristan’ın eski başkenti. Tsarevets tepesinde bulunan kale İkinci Bulgar Devleti’nin kurulduğu ve başkentliği 1879 yılına kadar süren yer. Tepelere konuşlanmış bir şehir. Yantra nehrinin bir gerdanlık gibi dolandığı ve üzerinde bulunan köprülerin taç gibi süslediği bu şehirden ertesi sabah ayrıldık.

130 Km uzaklıkta bulunan Plevne 1877 yılında Rusların eline geçmiş. Sadece 11 ay gibi kısa bir zamanda inşa edilmiş Pleven Panoraması bu şehirde ilk akla gelen yapı. Panorama Pleven Epik Destanını dört ana bölümden kronolojik olarak baştan sona Osmanlı ile birlikte teşhir ediyor. 15 metre yüksekliğindeki yağlı boya tabloları 40 metrelik bir çemberin içindeler. Bu nedenle bir savaşın ortasındaymış hissini yaşıyorsunuz dolaşırken. Ve eğer açık olsaydı bir mağaranın içindeki şarap müzesini de gezme olanağımız olacaktı.

 

Son durağımız tabii ki başkent Sofya oldu. Sofya adını Azize Sofya’dan alıyor. Başkent olma öyküsü ise şöyle; 3 Nisan 1879 yılında Prof. Marin Drinov’un önerisi ile o zamanki şartlar gereği Türk sınırından uzak ve çok eski bir Bulgar şehri oluşu.

Başkenti gezerken Azize Sofya Katedralini, Aleksandır Nevski Katedralini, Rus Kilisesini, Banyabaşı Camiini, Parlamento, Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlar kurulu binalarını gördük. Binlerce yıl öncesinden gelen tüm eserleri çok iyi korumuş bu şehir bizi sardı sarmaladı.

Tüm gezimiz boyunca bir kez korna sesi duyduk. Çok sayıda bisikletli ve kıyafeti ne kadar açık olursa olsun, günü herhangi bir saatinde kadınların özgürce dolaşabildiğini gördük.

Güzel arkadaşlıkların kurulduğu, daha önce kurulmuş dostlukların pekiştiği bu güzel gezi Bursa’da son buldu.

Tüm emekleri için BAKUT dostlarına kucak dolusu sevgiler ve başka gezilerde buluşmalar dileğimle…

 

Nursel Demir

Hamburg’da G-20 zirvesine protestolar damga vuruyor

Almanya’nın Hamburg kentinde düzenlenen ve dünyanın en zengin 20 ülke liderinin katıldığı G-20 zirvesi kitlesel protestolar eşliğinde sürüyor.

Önceki akşam başlayan ve dün gün boyu süren gösteriler nedeniyle bazı devlet liderleri ve heyetleri Hamburg Fuar Alanı’ndaki zirveye yaklaşık 1 saat gecikmeli gidebildi. Zirve karşıtı göstericiler şehir merkezinde heyetlerin geçtiği bazı kavşakları bloke ederek geçişi engelledi. Polis, ‘barikatları kaldırın’ çağrısına uymayan küreselleşme karşıtı göstericileri dağıtmak için tazyikli su ve göz yaşartıcı gaz kullandı. Görgü tanıkları, kentin lüks semti Elbchaussee Caddesi’nde 25-30 aracın kundaklandığını aktardı. Gösteriler daha çok Altona ve Liman bölgesinde yoğunlaştı.

Çevre örgütü Greenpeace kentte uzaktan kumandalı 5 metre yüksekliğinde bir balon uçurdu. Balonun üzerine ‘Planet Earth first’ (Önce Dünya gelir) yazıldı.

Hamburg kent merkezi zirve güvenliği nedeniyle tamamen trafiğe kapatıldı. Gün boyunca kentte sadece polis sirenleri ve helikopter sesleri duyuldu.

G- 20 karşıtı göstericilerin dün öğleden sonraki hedefi ise akşam G-20 liderlerine konser verilen Elbphilharmonie Konser Salonu’nun çevresi oldu. Binlerce gösterici liderlerin gelişini engellemek için bölgeye yaklaşmaya çalıştı. Polise eylemcilere göz yaşartıcı gaz ve tazyikli suyla karşılık verdi. Bir grup eylemci ise botlarla nehir üzerinden konser salonuna sızmaya çalıştı.

20 bin polisin görevlendirildiği Hamburg’da farklı noktalarda toplam 100 bin kişinin eylem yaptığı tahmin ediliyor. Polis, 100 bin eylemciden 8 bininin şiddet kullanmaya meyilli olduğunu ifade etti. Olaylarda 159 polis yaralandı. Yaralanan eylemcilerin sayısı ise netleşmedi. 45 eylemci gözaltına alındı, 12 kişi tutuklandı. Hamburg polisinin ‘yardım’ talebi üzerine Baden Württemberg’den 200 polis takviyesi yapıldı.

Otonomların Schanzenviertel’deki merkezi sayılan ve 1989’dan bu yana işgal edilen Rota Flora adlı tiyatronun önünde yanan barikatlar oluşturulduğu kaydedildi. Semtte çatışmaların sürdüğünü duyuran Reuters, polisin tazyikli su ile Pferdemarkt’taki kavşağı bloke eden otonomlara müdahale ettiğini aktardı.

Protestocular, dünya liderlerine yönelik düzenledikleri eylemlere “cehenneme hoşgeldiniz” adını verdi. Hamburg’un Balık Pazarı’nda G-20 zirvesini protesto için toplanarak yürüyüşe geçen 13 bin göstericinin önü daha yürüyüşün hemen başında zırhlı polis araçlarının desteğinde polis tarafından kesildi. Polis, kortej içinde yüzlerini kapatan “Siyah Blok” adlı grubun üyelerini ayırmak isteyince içlerinden biri polise şişe fırlattı. Gösteriyi izleyen basın mensupları da şişe fırlatan muhtemelen içkili bir göstericinin kendi arkadaşları tarafından etkisiz hale getirilmesine karşın polisin yürüyüş yoluna saldırmasını provokasyon olarak değerlendirdiler.

Protestoculardan bazıları da “Başka bir dünya mümkün” sloganının yazılı olduğu bir pankartla yürüyüş yaptı.

Almanya Başbakanı Merkel gösterilerde şiddet kullanılması ve otomobillerin ateşe verilmesini sert şekilde eleştirdi. Merkel gösteri özgürlüğünün bir hak olduğunu, ancak şiddetin asla kabul edilemeyeceğini vurguladı.

Perşembe akşamından başlayan gösteriler dün artmakla birlikte asıl dev eylemin bu sabah gerçekleştirilmesi bekleniyor.

( Hürriyet, DW, Yeşil Gazete)

Kısacık, altın değil hayat için direniyor

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin önemli tarım merkezlerinden biri olan Çanakkale yine altın madenciliğiyle gündeme geldi. Mayısta merkeze bağlı Kirazlı köyünde bir altın madeni açılacağı haberlerinden sonra bu sefer de Ayvacık İlçesi’ne bağlı Kısacık köyü yakınlarında Pumice Madencilik tarafından planlanan altın madenine karşı köylüler harekete geçti. 2015’te de aynı proje için ÇED toplantısını yaptırmayan köylüler altın madenine karşı olduklarını göstermişti.

Bu süreç içinde Kazdağı Doğal ve Kültürel Koruma Derneği, 26 Mart 2016 tarihinde Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunlarını Araştırma Derneği’ne başvurarak Çanakkale’nin Ayvacık İlçesi’ne bağlı Kısacık, Baharlar ve Akçin köyleri ile Bayramiç ilçesine bağlı Dağahmet köyü sınırları içinde yapılması planlanan altın madenciliğinin nelere mal olacağını incelemeleri için başvurdu. Kısacık Altın Madeni İnceleme Raporu[1] işte böyle yazıldı. Rapora göre maden alanı ve çevresindeki köyler altın madenciliği nedeniyle ciddi boyutlarda hayvan ve bitki örtüsü kaybı yaşayacak, su kaynakları kirlenerek yok olacak, civardaki pek çok köydeki tarım ve hayvancılık faaliyetleri zarar görecek. Eğlence Köyü’nde (Yozgat), Hasangazi’de (Niğde), Orhaneli’nde (Bursa) ve daha Türkiye’nin pek çok yerinde insanlar altın madenciliğine benzer sebeplerle karşı çıkıyor.

Altın madenine ÇED yenilemesi

Kısacık’a dönecek olursak, halkın protestolarını pek de önemsemeyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Kısacık altın madeni için yeni ÇED raporu talebinin değerlendirileceğini duyurdu.

Kazdağı Doğal ve Kültürel Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan (siyah elbiseli) İDK toplantısı için Çanakkale’den gelen mücadele arkadaşları ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı önünde

 

İki gün sonra Ankara’da gerçekleştirilen İDK (İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu) toplantısından ÇED sürecini durdurma kararı alındı. Karar büyük sevinçle karşılandı[2]. Böylece Kısacık en azından bir süre altın belasını uzaklaştırmış oldu. Ancak hukuk kararlarının hiçe sayıldığı bir ülkede maalesef herkesin yaşadığı toprağı, içtiği suyu ve soluduğu havayı her an gözetleyip kollaması şart. Yani uyurken bile bir gözümüzü açık tutmamız gerek.

Altının kirli yüzü

Kısacık vakasında tehlike bir süreliğine savıldı ama altın madenciliği Türkiye’yi ve dünyayı kirletmeye devam ediyor.

Dünyanın en kirli endüstrilerinden biri olan altın madenciliği toprak, su, hava ve gürültü kirliliğine neden olurken, kırsal kesimi yerinden ediyor, insan eli değmemiş doğal alanları yok ediyor ve kısa vadeli istihdam için köylüleri topraksızlaştırıp iş güvenliği olmayan madencilere dönüştürüyor.

Arsenik, kurşun, cıva, petrol yan ürünleri, asitler ve siyanür gibi 30 civarında toksik maddeyi içeren atıklar üreten altın madenciliği sularımızı bu maddelerle kirletiyor. Kirlenen sularla besin zincirine de dâhil olarak sadece toprağı ve yer altı sularını değil, bizleri de zehirliyor. Bu şekilde bir senede 180 milyon ton atık sularımıza karışıyor.

Türkiye’de altın madenciliği

Türkiye altın madeni bakımından zengin bir ülke olarak kabul ediliyor[3]. Maden Tetkik ve Araştırma (2016) Türkiye’deki altın üretiminin tüketimi karşılamadığını ve Türkiye’nin bu zenginliğine rağmen dünyadaki önemli altın ithalatçılarından biri olduğunu vurguluyor. Buradan hareketle Türkiye’nin altın madenciliğine gereken ağırlığı verirse sadece işlemeye dayalı ticaretten kazanmayacağı, aynı zamanda döviz tasarrufu ve istihdam yaratacağı da iddia ediliyor. Ancak Türkiye ana sermayesini yani doğasını hızla tüketen bir mirasyedi gibi davrandığı için aslında kendi geleceğini yok ediyor.

1985’te Maden Kanunu’nda yapılan değişiklikle yabancı sermayeli şirketlerin ruhsat almasını mümkün kılındı. Bunun ardından 17 şirket aramalar için Türkiye’ye geldi. İlk altın madeni 2001 yılında Bergama’da (İzmir) faaliyete geçti. Bu madeni Kışladağ (Uşak), Mastra (Gümüşhane), Çöpler (Erzincan), Efemçukuru (İzmir), Kaymaz (Eskişehir), Sart (Manisa), Himmetdede (Kayseri), Altıntepe (Ordu) ve Bakırtepe (Sivas) izledi. Bunların dışında yirmiden fazla yerde aktif arama projesi var.

2016 Nisan ayı itibariyle 5 bölgeden 95 altın işletme ruhsatı bulunuyor. 464 bin hektar civarında alanda altın madenciliği ruhsatı verilmiş durumda. Yani ülke topraklarının yüzde 0,6’lık bir kısmı altın madenciliği çalışmalarına teslim edilmiş durumda. Bu küçük bir oran gibi gözükse de altın madenciliğinin su varlıklarını etkileyerek kirliliklerini çok daha geniş bir alana yaydıklarını da hesaba katmak gerek.

Altın madenciliği varsa başka bir şeye yer yok…

Şunu unutmamak gerek. Bir yerde madencilik varsa, orada başka bir faaliyet gerçekleştirilemez. Toprağı deşilmiş, su varlıkları kirletilmiş ve üreten köylüsü maden işçisi haline getirilmiş bir yerde ne tarım, ne de turizm yapılabilir. Bunun örneklerini Bergama’da olduğu gibi sadece altın madenciliğinde  değil, Soma gibi kömür madenciliğine teslim olmuş ve canı çekilmiş ilçelerde de gördük. Ya göçüğe ya da göçe kurban edilen insanların dramları hepimizin kararan geleceğinin sembolü oldu ve olmaya devam ediyor.

İçinde bulunduğumuz günlerde altın madenciliği için şirketler daha cesur hamlelerde bulunuyor. Artvin Cerattepe’de planlanan madencilik faaliyeti için geçtiğimiz hafta Yeşil Artvin Derneği öncülüğünde açılan karşı davada Rize İdare Mahkemesi’nin “madencilik yapılabilir” yönündeki kararı Danıştayca onandı[4]. İki hafta önceyse Bergama Ovacık Altın Madeni işletmesi için jet hızıyla yeni bir ÇED raporu hazırlandığı ortaya çıktı[5].

Görünen o ki Türkiye’nin altında olan sınavı daha da çetinleşecek. Yargı kararlarının yok sayıldığı bu yaşam mücadelesi sadece Kısacık köylüleri için değil hepimizin için önemli. “Ya hayat, ya altın” demenin ve hayatı seçmenin vakit geldi de geçiyor.

Son notlar

[1] Kısacık Altın Madeni İnceleme Raporu (2016). https://cdn.yesilgazete.org/wp-content/uploads/…/Kısacık-Altın-Madeni-Raporu.pdf

[2] Alper Tolga Akkuş (28 Haziran 2017). Kaz Dağları’ndan müjdeli haber: Kısacık Altın Madeni için ÇED süreci durduruldu! Yeşil Gazete. https://yesilgazete.org/blog/2017/06/28/kaz-daglarindan-mujdeli-haber-kisacik-altin-madeni-icin-ced-sureci-durduruldu/

[3] MTA (Temmuz 2016). Türkiye ve dünyada altın.  

[4] Yeşil Gazete (6 Temmuz 2017). Danıştay ‘Cerattepe’de madencilik yapılabilir’ kararını onayladı. https://yesilgazete.org/blog/2017/07/06/danistay-cerattepede-madencilik-yapilabilir-kararini-onayladi/

[5] Yeşil Gazete (26 Haziran 2017).  Bergama Ovacık’ta altıncılar yeniden ÇED peşinde. https://yesilgazete.org/blog/2017/06/26/bergama-ovacikta-altincilar-yeniden-ced-pesinde/

 

Akgün İlhan