Ana Sayfa Blog Sayfa 3097

AİHM, HDP’liler için Türkiye’den acil koduyla savunma istedi

HDP yöneticilerinin dava başvurusunu acil koduyla gündemine alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM Ankara’dan savunma istedi.

Strasbourg mahkemesi, Türk hükümetine HDP yöneticilerinin geçici tutukluluk koşullarının yasallığı ve bu koşulların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile uyumu hakkında sorular yöneltti.

Hahkeme, HDP yöneticilerinin, haklarındaki geçici tutukluluk kararına karşı Anayasa Mahkemesi önündeki itiraz süreçlerinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olup olmadığını da sordu.

HDP eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil, 12 HDP yöneticisi haklarındaki tutukluluk kararlarına karşı AİHM’ye başvurmuştu.

Türkiye’nin sonbahar aylarında savunmasını iletmesi gerekiyor. AİHM Türkiye’den siyasilerden gelen bir dava başvurusunu ilk kez acil koduyla işleme koydu.

(NTV, Cumhuriyet)

AKP’nin kentsel iflası – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

AKP iktidarlarının “çılgın projeler” diyarına çevirdiği İstanbul, yağan yağmurla birlikte tam bir kaos kentine dönüştü. Üstelik, günler öncesinden geleceği bilinen ama artık devasa çarpıklığı ve altyapısızlığıyla ne yapılsa hazırlıksız yakalanılan bir felaket halini aldı.

Araçlar suya gömüldü, trafik kilitlendi, fotoğraflara su taşkınlarının meydana geldiği yollarda yüzerek karaya çıkmaya çalışan insan görüntüleri yansıdı. Caddelerde, kavşaklarda, metrolarda, otobüs duraklarında binlerce insan mahsur kalırken, kentin deniz kenarı bölgelerinde yine yağan yağmur suyunun denize nasıl akıtılamadığı görüldü. Yağmur suları aşırı betonlaşma ve ormansızlaştırma sebebiyle akacak yer, sızacak toprak bulamadı, haliyle su baskınları meydana geldi.

Teknik üstünlükleriyle “tünel inşaatçılığında” çığır açtıklarını iddia ettikleri Avrasya Tüneli, önce tek yönlü daha sonra çift yönlü olarak saatlerce kapalı kaldı. Avrasya Tüneli’nin açılışında Cumhurbaşkan Erdoğan, “Avrasya Tüneli sayesinde İstanbul’un iki yakası arasında dışarıdaki iklim şartlarından etkilenmeden kesintisiz araç ulaşımı mümkün hale geldi” demişti. Gördük ki, maalesef mümkün değilmiş…

İstanbul’da su baskınlarıyla oluşan büyük risklerden sonra bir kez daha ne yerel ne de merkezdeki yöneticilerden sorumluluk alan, hesap veren açıklamalar geldi. Önlem almayan, riskleri azaltmayan yöneticilerin aldığı tek önlem vatandaşa “sokağa çıkmayın” uyarısı yapmak oldu. Siz rant çarkını rahat rahat döndüreceksiniz diye vatandaşın seyahat özgürlüğünü elinden alamazsınız…

“Yüksek mimar” tarafından yönetilen İstanbul Büyükşehir Belediyesi yoğun yağış miktarını gerekçe gösterirken, Orman ve Su İşleri Bakanı dahiyane fikir olarak “evden çıkmayın” dedi. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı, yağmuru “afet” olarak tanımladı. AFAD, “Allah’a şükür can kaybı olmadı” açıklaması yaptı. Sağolsunlar, afet ve acil durumlardan sorumlu kurum da işi Allah’a havale etmiş, böylece haberimiz oldu.

İstanbul’u planlı mı inşa ettiniz, fosil yakıtlardan vaz mı geçtiniz, altyapıyı mı güçlendirdiniz ya da yeterli ağaçlandırma mı yaptınız da yağmur afete dönüştü?

Önlemleri alınabilecek, riskleri azaltılabilecek olaylara afet denmez. Yaşanan bu tarz doğa olaylarının sonuçları sadece politiktir. Doğa olaylarının kentlerde, yaşam alanlarında felakete dönüşmemesi, merkezi ve yerel yönetimlerin sorumluluğundadır. Bilimden, teknikten, şehir planlamasından, çevre etki değerlendirme analizlerinden yoksun, plansız, programsız projelerin doğa olaylarının etkisiyle yarattığı riskler, afet değildir.

Herkes şu gerçeği kabul etmeli: 1994 yılından beri İstanbul’u yönetenler, 15 yıldır Türkiye’yi yönetiyor. AKP iktidarları, İstanbul’u dev bir şantiyeye dönüştürdü. Yıllardır yandaş müteahhit ve mimarlarla, inşaat sermayesiyle birlikte hem İstanbul’un doğal, kültürel, tarihi varlıklarını talan etti, hem de İstanbul’u yaşanmaz hale getiren projelere imza attı.

Bugün yaşananlar, “yağmur yağdı böyle oldu” denilerek geçiştirilecek bir durum değildir, hem afet riski azaltma, hem kentleşme, hem de iklim değişikliğiyle uyum alanlarındaki politikaların eksikliği, yanlışlığı ve/veya toptan yokluğunun göstergesidir, AKP’nin kentsel iflasının resmidir.

Daha birkaç ay önce Climate News Network, iklim değişikliğinin Avrupa’daki 19 mega kıyı kentinin karşı karşıya olduğu tehditleri inceleyen bir araştırma yayınladı. Kentler arasında İstanbul ve İzmir de vardı. İklim değişikliğinin etkileri arttıkça, deniz seviyesindeki yükselme ve iklim kaynaklı afetler (kasırga, fırtına, sel vs.) yüzünden ekonomik hasarın artacağını hesaplayan araştırma, Türkiye’deki iki büyük şehrin, ciddi ekonomik risk ile karşı karşıya olduğunu gösterdi.

Araştırmaya göre, İstanbul ve İzmir iklim değişikliği yüzünden en çok mali kayba maruz kalacak ilk üç şehir arasında. İstanbul, 2030’da yıllık ortalama 201 milyon dolar hasarla yüz yüze kalacak. Bu rakam, fosil yakıtlardan vazgeçilmez ve dolayısıyla iklim değişikliği durdurulamaz ise 2100 yılında yıllık 10 milyar dolara kadar çıkıyor.

İstanbul’da 3. havaalanı, 3. köprü, bunların bağlantı yolları için Kuzey Ormanları’nda 3 milyondan fazla ağaç kesildi. Kamusal alanlar, parklar, deprem toplanma alanları yapılaşmaya açıldı.

Yarın öbür gün tüm kent yine sele teslim olduğunda vatandaş, bu su taşan caddelerden, metrolardan, tünellerden 3. havalimanına nasıl ulaşacak hiç düşündünüz mü, merak ediyorum.

Kentsel dönüşümün sadece bina yıkıp yeniden yapmak olarak uygulandığı İstanbul’da kentsel dönüşüm uygulamaları, planlama, depremden korunma, altyapı bütünlüğü ilkeleri tamamen göz ardı edilerek gerçekleştiriliyor. Buralardaki toprak örtülü bahçeler, kent bostanları, parklar tarım alanları yok ediliyor.

İstanbul’da drenajı olmayan, projesi ya da üretimi yanlış uygulanmış karayolu dalış tünelleri su baskınlarının şiddetini arttırıyor. Dere yataklarının imara açılarak yerleşim yeri haline gelmesinin önüne geçilmiyor. İstanbul’da pek çok altyapı projesi, plansız, kalitesiz malzemeyle, teknik açıdan güvensiz şekilde yapılıyor. Yerel yönetimlerin İstanbul’da yapması gereken altyapı bakım, onarım ve iyileştirme hizmetleri yetersiz…

Siz bu kenti yönetmiyorsunuz adeta ele geçirmeye çalışıyorsunuz. Hırsınız sizi kentsel anlamda iflas noktasına getirdi. Maliyetini sır gibi sakladığınız çiçeklendirme faaliyetleri yerine biraz daha altyapı sorunlarına eğilirseniz, belki biraz daha İstanbul ile ilgileniyor gibi görünebilirsiniz…

Pelin Cengiz – Artı Gerçek

“Fosil yakıt bağımlılığından kurtulmazsak, kavurucu sıcaklar ve aşırı yağışlar ‘normalimiz’ olacak!”

İstanbul son 106 yılın en yoğun 3. yağışıyla güne başladı. Ne yazık ki bu durum iklim değişikliği çalışan insanlar için çok da şaşırtıcı değil. İklim değişikliği yüzünden, aşırı yağışlar, seller, sıcaklık dalgaları, kuraklık gibi felaketlerin giderek daha sık görüldüğü bilimsel bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Bugünkü yağışlar ile iklim değişikliği arasında bağlantı olabileceğini ortaya koyan bir çok bilimsel analiz bulunuyor.

En son yayınlanan Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) 5. Değerlendirme Raporu’nda “Kentlerde, iklim değişikliği ile ilişkili riskler (artan deniz seviyeleri, fırtınalar, ısıl stres, aşırı yağışlar, iç bölge ve kıyı seller, heyelanlar, kuraklık, susuzluk artışı, su kıtlığı) artmaktadır ve bu risklerin, insanların (ve onların sağlığı, yaşam alanları ve varlıklarının) ve yerel, ulusal ekonomiler ile ekosistemler üzerinde geniş olumsuz etkileri bulunmaktadır” deniliyor. IPCC aynı zamanda 1950lerden beri artan meteorolojik afetlerde iklim değişikliğinin önemli katkısı olduğunu düşünüyor.

İklim değişikliği dünyanın dört bir yanında aşırı yağışların sorumlusu olarak gösteriliyor. İstanbul’da bugün karşı karşıya kalınan aşırı yağışlarda da giderek artan iklim krizinin de rolü olabilir. Bugünkü yağışların iklim değişikliği ile doğrudan bağlantısını ortaya koymak için detaylı analizler yapılması gerekiyor. Ancak, yine de küresel ve yerel gelişmeleri göz önünde bulundurduğumuzda, bugünkü yağışlarda iklim değişikliğinin önemli rolü olduğu ifade edilebilir.

2014 yılında çıkan, “2013 Yılının Aşırı Hava Olayları” adlı raporda, Türkiye’nin de bulunduğu Güney Avrupa bölgesindeki yoğun yağışların iklim değişikliği ile ilgili olduğunu gösteren bulgular yayınladı. Bu raporda, anormal yağışların olduğu 2013 kışı ile iklim değişikliği ilişkilendirilmişti.

Bilimsel araştırmalar, iklim değişikliğinin Akdeniz bölgesinde yaz aylarında aşırı yağışların şiddeti ve boyutunda artışa neden olacağını gösteriyor. İklim değişikliğinin aşırı yağışları nasıl etkileyeceğini gösteren modellemeler, Akdeniz havzasının iklim değişikliğine karşı özellikle savunmasız olduğunu ortaya koyuyor.

İklim değişikliği yüzünden, havanın artan nem tutma kapasitesi yağışların daha şiddetli bir biçimde yaşanmasına neden oluyor. Özellikle içinde bulunduğumuz Akdeniz havzasında yaz yağışlarının şiddetleri giderek artıyor.

Türkiye’de iklim değişikliği ve aşırı hava olayları arasında ilişkiye dair çok az araştırma olsa da bu çalışmaların sayısı giderek artıyor. 2017 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Ahmet Öztopal “Aşırı Yağışlar, Türkiye için iklim değişikliği senaryo değerlendirmesi” çalışmasında iklim değişikliğinin Türkiye’deki etkilerini inceledi. Çalışmada, yakın gelecekte (2060 yılına kadar), iklim değişikliği yüzünden, İstanbul’un da bulunduğu bölgede, aşırı yağışların artacağını ortaya konuluyor.

Benzer bir biçimde, iklim kaynaklı afetlerin İstanbul’un da aralarında bulunduğu 19 şehirde önemli ekonomik kayıplara yol açacağını ortaya koyan çalışmalar da bulunuyor. Bu araştırmalardan Mart 2017’de yayınlanan bir çalışmaya göre “İstanbul ve İzmir iklim değişikliği yüzünden en çok mali kayba maruz kalacak ilk üç şehir arasında gösteriliyor. İstanbul, 2030 yılında, yıllık ortalama 201 milyon dolar hasar ile yüz yüze kalacakken, bu rakam, fosil yakıtlardan vazgeçilmez ve dolayısıyla iklim değişikliği durdurulamaz ise, 2100 yılında yıllık 10 milyar dolara kadar çıkıyor.”

Türkiye’den uzmanlar da karşı karşıya kaldığımız bu afet durumunun iklim değişikliği ile ilişkili olduğunu ifade ediyor.

Uzman görüşleri şöyle:

Dr. Ethemcan Turhan, KTH (Kraliyet Teknoloji Enstitüsü), Stockholm:

“İstanbul gibi mega-şehirlerin artık iklim değişikliğine uyum ve azaltım arasında seçim yapma şansı yok. Her ikisinin de hemen şimdi hızlı ve dönüştürücü şekilde yapılması gerekiyor. Burada al-ver hesabı yapılamaz. Yaşanan kayıp ve zarar ortada. Uyum çalışmaları statükoyu korumak değil onu aşmak için derhal arttırılmalı. Bu konuda politika yapıcılar hem ayranım dursun hem karnım doysun diyemez. Yani bizim özelimizde hem kömüre yatırımı savunup hem de uyum için uluslararası mekanizmalardan para isteyemezsiniz. Ayrıca, uyumun gerçek olması için sınıf, toplumsal cinsiyet, eğitim ve yaş gibi mevcut hassasiyetlerin gözetilmesi gerekiyor. 2009’da yaşanan selde bir minibüsün arkasında can veren yedi kadın işçiyi hatırlayalım. Adalet uyumun merkezinde olmalı.”

Arif Cem Gündoğan – İklim Bilimci, ODTÜ Yer Sistem Bilimi Doktora Öğrencisi:

“İstanbul’da bugün yaşananlar aslında hem afet risk azaltım, hem kalkınma ve şehirleşme, hem de iklim değişikliğine uyum anlamında politikaların eksikliğini, yanlışlığını veya yetersizliğini ortaya koyan çok çarpıcı bir örnek. Bu durum yetkililerin ifade ettiği gibi ‘doğal’ bir durum değil. Tehlike ve risklerin aksine afetler asla ‘doğal’ değildir; politikaların ve bu politikaların oluşmasına zemin sağlayan sosyo-ekonomik yapının bir sonucudur. Bu bağlamda İstanbul kaderden ziyade hâlihazırdaki kalkınma, kentleşme, şehirleşme, afet ve iklim politikaların iflasını deneyimliyor diyebiliriz. Bilim insanları özellikle 2000’li yılların başından bu yana insan kaynaklı iklim değişikliğinin sel, sıcak hava dalgası, kuraklık, fırtına gibi aşırı hava olaylarını nasıl etkilediğini araştırmaktalar. Bunu kısaca ‘atfetme’ araştırmaları olarak özetleyebiliriz. Atmosferin kompleks dinamikleri arasında tekil olayların iklim değişikliği ile bağlantısını doğrudan kurmak zor olsa da bilim insanları iklim değişikliğinin aşırı hava olaylarında kilit öneme sahip sıcaklık, nem gibi parametreleri değiştirdiği; bu durumun da doğru tedbirler alınmadığı takdirde bugün İstanbul’da yaşananlara benzer vakaların dünyanın her yerinde sayısını ve şiddetini arttıracağı üzerinde hem fikirler. Kalkınma, şehirleşme, afet yönetimi ve iklim politikaları tam da bu sebeple bilim temelli, sosyal adaleti gözeten ve kağıt üzerinde kalmayan politikalar olmalıdır.”

Elif Gündüzyeli – Avrupa İklim Eylem Ağı:

“Bugün İstanbul’da ve dünyanın her yerinde yaşanan aşırı hava olayları, küresel sıcaklık artışlarının sanayileşme döneminin yalnızca 1C derece kadar üzerine çıkmasının etkileri. Ancak bu daha başlangıç. Paris Anlaşması doğrultusunda sıcaklık artışları 1.5C derece ile sınırlandırılmazsa çok daha büyük ve geri dönüşü olmayan felaketlerle, tahminimizden çok daha erken karşılaşacağız. Ekonomik ve insani maliyetleri ise çok daha yıkıcı olacak. Göz göre göre Paris Anlaşması etrafında pazarlık yapılması kabul edilemez. Türkiye gibi henüz anlaşmayı onaylamamış devletler Paris’i onaylayarak 1.5C derece hedefi hizasında ulusal kalkınma planlarını gözden geçirmeli, şirketler ve bankalar da bir an önce portföylerini fosil yakıtlardan temizlemeliler.”

Cansın Ilgaz – 350 Türkiye:

“İklim değişikliği gelecekte yaşanacak ani bir afet değil. Burada. Yıkıcı iklim değişikliğini durdurmak için harekete geçmezsek, yani fosil yakıt bağımlılığımızdan kurtulmazsak, İstanbul’da bugünkü aşırı yağış da bir hafta önce yaşadığımız kavurucu sıcaklıklar da yeni normalimiz olacak. Ama otobüs duraklarında dizimize kadar suyun içinde beklemek normal olamaz. Bugün yaşadıklarımız bir fragman niteliğinde, biz filmi görmek istemiyoruz. Daha fazla geç kalmadan, adil, özgür, temiz, yenilenebilir enerji üretimine geçmemiz gerekiyor.”

(Yeşil Gazete)

Sağlıksız beslenecek kadar zengin miyiz? / Umut Kocagöz

Bu yazı karasaban.net sitesinden alındı

Geçtiğimiz günlerde, halkımızın büyük çoğunluğu için büyük, ülkemiz için ise küçük bir haber yayınlandı. Bu habere ve peşinden yapılan değerlendirmelere göre, açık açık ifade etmek gerekir, zehir yiyoruz! Başka bir ifade ile söyleyelim, yediğimiz yiyecekler içerisinde zehir barındırmakta.1 Çocuğundan yaşlısına, memurundan çiftçisine, kentlisinden köylüsüne, bu ülkenini milyonlarca insanı sağlıklı beslenmiyor.

Bu haber elbette ilk defa yayınlanmıyor. Daha önce bu konuda yapılan çeşitli araştırmalar, tartışmalar olduğu söylenebilir.2 Konu ne yazık ki kamuoyunda yeterli ilgiyi görmüş değil. Bunun çok çeşitli toplumsal, psikolojik, sosyo-ekonomik sebepleri bulunuyor. Bunların başında, “sağlıklı beslenme” meselesinin bir “ayrıcalık” olduğu düşüncesi geliyor. Doğru da. Sağolsunlar, bu meseleyi bir girişimcilik hikayesine çevirdiler. Sağlıklı, doğal ürünler belirli bir gelir düzeyinin üzerinde yaşayan kişilerin ulaşabileceği, satın alabileceği bir piyasa hizmetine dönüştü. “Organik dükkan”lar, köyden kente ürün getiren “web siteleri”, kentten köye göçen yeni girişimci “organik çiftlikler”, büyük marketlerin “organik” rafları, ve organik sertifikalı çiftçiler… Burada devasa bir kâr yatıyor; bunun farkında olan yatırımcılar, şirketler, ve küçük girişimciler, bu pazarın esas kazananları olarak karşımızda duruyor.

Peki, ne pahasına? Başta söylediğim gibi, öncelikle çocuğundan yaşlısına, kentlisinden köylüsüne, bu pazara erişimi olmayan, dolayısıyla “diğer” pazardan beslenmek zorunda kalan, bu ülkenin milyonlarının sağlığı ve yaşamı pahasına. Başta dünyanın en büyük zirai ilaç ve sağlık sektöründe payı olan şirketler olmak üzere, gıda ve sağlık sisteminin iç içeliği ürperticidir. Bu devasa şirketler, milyonlarca insanın sağlığı pahasına bu sağlıksız, adaletsiz sistemi yaygınlaştırıyor.3

Eskilerde adalet arayışı “ekmek kavgası” olarak da ifade edilirdi. Ekmek meselesi ise daha çok çalışma karşılığında elde edilen ücretler üzerinden düşünülürdü. Ücretler bölündü, parçalandı, un ufak hale geldi. Şimdi, ekmeğimize, kelimenin gerçek anlamıyla, göz dikilmiş durumda. Daha doğrusu, bizi ekmek adı altında zehir yemeye mahkum eden bir gıda sistemi içinde yaşamaktayız.

Sağlıksız beslenmenin elbette ciddi “maddi” sonuçları da olacaktır. Sağlığı kaybetmenin iş gücünü, yaşam kapasitesini, kalitesini kaybetmek olduğunu bir yana koyarsak, bir de iyileşmek için içine gireceğimiz sağlık sisteminin yaratacağı maddi tahribatı düşünebiliriz. Sahi, sağlıksız beslenecek kadar zengin miyiz?

Sağlıklı, nitelikli, besleyici gıdaya erişim meselesinin azınlık ve varlıklı bir grubun ayrıcalığı değildir. Aksine, bu ülkenin tarımsal üretimi, gıda güvenliği, gıdanın dağıtımı, kamunun gıda üretim ve tüketim süreçlerindeki rolü, asgari ücret ilişkileri gibi bir çok şeyin iç içe geçtiği, birbirine bağlandığı en hayati meselelerinden bir tanesidir.

Bu konuda bir yandan kamunun rol üstlenmesini savunmak gerekir. Gıdanın üretim sürecinden denetimine, dağıtımına kadar bütün süreçte, yani “gıda sistemi” üzerinde halkın çıkarlarını güvenceye alacak gıda egemenliği tesis edilmelidir. Bunun için de, bugünden başlayarak gıda alışkanlıklarını, gıdaya eriştiğimiz kanalları, gıda üretimini tartışmak, sorgulamak; gıda sistemini değiştirmek gerekmektedir. Gıda ve tüketim kooperatifleri kurmak, gıda topluluklarına katılmak, üretici sendikalarına katılmak, ekolojik tarım yöntemlerini halk için geliştirmek ve yaygınlaştırmak çözüm olabilir.

Sağlıklı, nitelikli, besleyici gıdaya erişim, kelimenin bütün anlamlarıyla “ekmek kavgasıdır”. Dolayısıyla, adalet meselesinin en başında gelmektedir. Türkiye toplumu, ekmeğinden vazgeçebilir mi?

Umut Kocagöz –  karasaban.net

1 “Yasaklı zehir ihraç ürünlerinin iade sebebi oldu” http://www.hurriyet.com.tr/yasakli-zehir-ihrac-urunlerinin-iade-sebebi-ol-40520883

Ayrıca bknz:” Türkiye’de yasaklanmasına rağmen kullanılan zehir: klorpirifos” http://t24.com.tr/haber/turkiyede-yasaklanmasina-ragmen-kullanilan-zehir-klorpirifos,414879
2 Bu konuda kamuoyunu bilgilendiren çalışmaların başında gıda güvenliği uzmanı Bülent Şık’ın çalışmaları çok önemlidir. Bülent Şık’ın bu konudaki bir çok yazısı için bknz: https://bianet.org/yazar/bulent-sik?sec=bianet
3 Bu konuda detaylı bir çalışma için bknz: Abdullah Aysu (2015) Gıda Krizi. İstanbul: Metis.

İstanbul’u yağmur esir aldı: Sağanak yağış öğleden sonra etkisini artıracak

İstanbul’da gece aralıklarla yağan yağmur sabah saatlerinde şiddetlendi. Sabah 8.30’da havadaki siyah bulutlar nedeniyle gün aydınlanmadı. Şiddetli yağış nedeniyle bir çok yeri su bastı, yollarda araçlar mahsur kaldı.

Çeşitli metro istasyonlarını da su bastı. Yoğun yağış İstanbul’da trafiği kilitledi, toplu ulaşımı da olumsuz etkiledi. AKOM sel ve su baskınlarına karşı İstanbulluları uyardı.

Yollar sular altında

Kent genelinde etkisini gösteren kuvvetli yağış nedeniyle E-5 karayolu ve bazı ara yollar sular altında kaldı. Sağanak sebebiyle sürücüler ve vatandaşlar zor anlar yaşıyor, trafikte aksamalar yaşanıyor. Özellikle alt geçitlerin sular altında kalması nedeniyle bazı araçlar mahsur kaldı.

Metro istasyonlarını da su bastı

Aralarında Zeytinburnu’nun da bulunduğu bazı metro istasyonları da yoğun yağıştan etkilendi.

Valilikten uyarı

İstanbul Valiliği de, yurttaşlara aşırı yağış nedeniyle özel araçlarla trafiğe çıkılmaması konsuunda uyarıda bulundu. Valilik, “Bugün ilimiz yoğun yağış aldığından ulaşımda sıkıntı yaşanmaması için zorunlu olmadıkça özel araçlarla trafiğe çıkılmaması rica olunur” dedi.

Öğleden sonra etkisini artıracak

Kentte etkili olan yağmurun öğlen saatlerinde etkisini artırıp, akşama kadar fırtına şeklinde devam etmesi bekleniyor.

(Yeşil Gazete)

Rusya’da 7,8 büyüklüğünde deprem!

Rusya’nın kuzeydoğusunda bulunan Kamçatka Adası’nda 7.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.

ABD Jeolojik Araştırma Merkezi’nden (USGS) yapılan açıklamada, Kamçatka Yarımadası açıklarında, Bering Denizi’nde 7.8 büyüklüğünde bir yer sarsıntısı tespit edildiği duyuruldu.

Açıklamada, depremin merkez üssünün Alaska’nın güneyindeki Near Takımadaları’nın batısı olduğu bildirildi.

Depremin bölgede 200 kilometrelik bir mesafeyi etkilediği aktarılan açıklamada, biri 5.2 büyüklüğünde olmak üzere artçı sarsıntılar kaydedildiği bilgisi de paylaşıldı.

ABD’den de hissedilen depremle ilgili açıklama yapan ABD Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi ise merkez üssünden 300 kilometre boyunca kıyılarda ‘tsunami tehlikesi’ uyarısında bulundu. Merkezin açıklamasında, ABD’nin Kaliforniya, Oregon, Washington veya Alaska kıyıları için böyle bir endişenin olmadığı ifade edildi.

(T24)

Büyükada’da gözaltına alınan insan hakları savunucularından 6’sı tutuklandı!

Büyükada’da gözaltına alınan insan hakları savunucusularından altısı tutuklandı, dördü serbest bırakıldı.

Büyükada’da bir otelde toplantı yaparken gözaltına alınan insan hakları savunucuları, 5 Temmuz’da gözaltına alındı. ‘Terör örgütü üyeliği’yle suçlanan hak savunucuları, başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve iktidara yakın medya tarafından da ‘kalkışma planı’ yapmakla itham edilmişti.

İnsan hakları savunucuları hakkında yedi gün gözaltı kararı alınmıştı. Son olarak, gözaltındaki 10 ismin gözaltı süresi yedi gün daha uzatılmıştı.

Günler sonra adliyede

Terörle mücadele şubede sorgulanan 10 isim, Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne dün getirildi.

Hak savunucuları, savcılık ifadelerinin ardından ‘terör örgütüne yardım etmek’ suçlamasıyla tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.

Altısı tutuklandı, dördü serbest

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser ve aynı örgütten Veli Acu, Helsinki Yurttaşlar Derneği’nden Özlem Dalkıran, İnsan Hakları Gündemi Derneği’nden Günal Kurşun, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nden Ali Garavi ve Hivos üyesi Peter Steudtner tutuklanırken, Nalan Erkem, Şeyhmus Özbekli, Nejat Taştan, İlknur Üstün ‘adli kontrol’ şartıyla serbest bırakıldı.

(Diken)

Hollanda Avrupa Birliği’nin en sürdürülemez ülkesi

Rogier van Rooij  tarafından cleantechnica.com yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Peki, bu yeşil imajı nasıl kazandılar?

Hollanda, tüm yolcu trenlerinin rüzgâr enerjisi ile çalıştırıldığı, tüm bakkaliyenin elektrikli kamyonetlerle teslim edildiği, solar bisiklet yollarında herkesin bisiklet sürdüğü için sürdürülebilirlik şampiyonu olmalılar değil mi? Hayır.

İşin aslında Hollandalılar sürdürülebilir değiller, hatta buna yakın bile değiller. Avrupa Birliği (AB) üye ülkeleriyle kıyaslandığında enerji kaynaklarında yenilebilir enerjinin payı yönünden Hollanda utandırıcı seviyede düşük bir şekilde 26. sırada geliyor. 2014 yılında Hollanda’nın enerjisinin %5,5’i sürdürülebilir bir şekilde üretildi. Avrupa Birliği üyesi 28 ülkeden sadece Malta (%4,7) ve Lüksemburg’un (%4,5) sonuçları daha kötü. Fakat bu ülkelerin çok az yurttaşı var ve yüz ölçümleri küçük, Lüksemburg denize kıyısı olmayan bir kara ülkesi ve Malta kişi başına gelirde Hollanda’nın çok gerisinde nüfus yoğun bir ada.

Diğer tüm ölçütlerde de Hollanda daha iyisini başaramıyor. Avrupa Enerji Ajansının 2015 raporunun ortaya koyduğu üzere Yenilenebilir Enerji Direktifinde (Renewable Energy Directive – RED) belirlenmiş hedeflere ulaşmak için doğru yolda ilerlemeyen bir AB ülkesi. RED, AB’nin bir bütün olarak 2020 yılında %20 ve 2030 yılında %27 yenilenebilir enerjiye ulaşmasını güvence altına alan bir Avrupa Komisyonu programı. Aynı rapora göre Hollanda bu çabasında gittikçe geri kalmakta, daha bir yıl önce RED hedeflerine ulaşmakta zorlanacak birden çok ülke vardı. Tüm üye ülkeler için hedefler farklı ve ulusun başlangıç pozisyonuna göre ne başarılabileceğine bağlı olarak “gerçekçi”. Yukarıda tarif edildiği gibi Hollandalıların hedefi zaten %20 ortalamasının altında.

Diğer ülkelerin performanslarının ortaya koydukları üzere hedefler adil ve makul: 28 üye ülkeden 20’si hedefini aşmış durumda.

Hollanda’da Avrupa Birliği ortalamasına kıyasla kişi başına gelir.

Reddedilemez şekilde, ülkenin kayda değer bir kısmının ortalama sürdürülebilirlik performansına rağmen enerji sektörü basit bir etkenden daha fazlası. Kişi başına düşün ortalama karbon salım seviyeleri daha tamam bir manzara ortaya koyuyor. Dünya Bankası verilerini kullanarak ortaya çıkarılıyor ki kişi başına karbondioksit salımları, 2013 yılı Avrupa Birliği salımlarının %50 üzerinde. Geçen on sene içinde aradaki fark daha da açılmış durumda.

Hollanda’da Avrupa Birliği ortalamasına kıyasla kişi başına karbon salımı.

Hollanda’da kişi başına düşen gelir oranlarının yüksek olduğu doğru fakat bu kabaca %40’lık bir fark. Bu durum Hollanda gelir seviyelerindeki yüksekliğin, salımların artmasından tek başına sorumlu olmadığı anlamına geliyor. Bunun haricinde bile Hollanda ekonomisi karbon verimliliği konusunda oldukça düşük skor elde ediyor.

Son yıllarda yenilebilir enerjisinin toplam enerji üretimine oranı şaşırtıcı şekilde durgun. 2014 ve 2016 yılları arasında oran sadece %0,4 artarak %5,9 olmuş durumda. Gerçi büyük projeler yapım aşamasında olsalar bile rüzgar ve güneş tüm güç üretiminin beyhude kısmını oluşturuyor. Bu sebeple Hollanda’da yenilebilir enerjisinin bir kısmı başka kaynaklardan, özellikle de biokütleden geliyor. Teşviklerinin rüzgar ve güneşe aktarılması yönünde siyasi bir momentum olduğu (yani kaynaklar hâlâ biokütleye akıyor) halde biokütle gelişmiyor.

Kaynaklarına göre yenilenebilir enerji tüketimi

Hollandalıların savunmasına göre, yüksek nüfus yoğunluğu yeni güneş ve rüzgar tarlalarının inşası önünde bir engel teşkil ediyor. Ülkede hiç tepe olmaması da Norveç ve İsveç’te olduğu gibi hidroelektrik kullanımını engelliyor. Fakat mesele bundan daha derin görünüyor. Hollanda geçen on yıl boyunca, yenilebilir enerjiye hiçbir ilgisi olmayan merkez sağ muhafazakâr partilerce yönetildi. Bununla birlikte Hollanda’nın doğal gazdan kaynaklanan serveti, Avrupa’nın en büyük, dünyanınsa en büyük 10. doğal gaz sahasına sahip olması, bunlara ek olarak Kuzey Denizinde kıyıdan açıkta petrol kuyularının yer alması, Hollanda’nın fosil yakıtlara bağımlılığına katkıda bulunuyor.

Sürdürülebilirlikte muazzam şekilde zayıf ilerleyişlerine rağmen Hollanda doğa dostu imajını harika bir şekilde korudu. Hollandalılar, her yere bisikletle giden ve elektriklerini rüzgardan sağlayan, elektrikli araçlar süren ve bu sebeple düşük karbon ayak izine sahip olmak zorunda insanlar olarak değerlendirildiler. Bu durum kısmen, gerçekten harika olan pazarlama yöntemine bağlanabilir. Tesla’nın Hollanda’da fabrika kurmasını sağlamayı hedefleyen şu harikulade İnternet sitesi gibi.

Fakat Hollanda sürdürülebilirlik imajı büyük ihtimalle yüksek sayılardaki bisikletçilerden, çok sayıdaki geleneksel rüzgar değirmenlerinden, ülkenin yenilikçiliğinden, iş dünyası ve sosyal iklimde ilerlemeciliğinden, sürekli olarak gezegeni daha ucuza kurtarmak için fikirler ve teknolojilerle ortaya çıkarmasından kaynaklanıyor. Hollanda yüksek eğitimli bir nüfusa ev sahipliği yapıyor. Bu durum ise satın alma tercihleriyle iş dünyasını sürdürülebilirliğe ya da en azından öyleymiş gibi görünmeye iten müşteriler oluşturuyor. Bu sebeple Hollanda trenlerini rüzgar gücüyle çalıştırıyor ve Amsterdam havalimanı taksileri tamamıyla elektrikli Teslalardan oluşuyor. Fakat tüm bu çaba ülkenin salımlarında dramatik bir değişikliğe yol açmıyor.

Hollanda, sürdürülebilirliği arttırmak ve geleneksel uygulamaları çevre dostu alternatifleriyle değiştirmek isteyen yurttaş ve işletmelerin ilerlemeci girişimleriyle dolu. Bu çabalar sadece uluslararası olarak tanınmıyor aynı zamanda Hollanda ekonomisi içinde, enerji arzı da dâhil olmak üzere, bir düşük karbon Eldoradosu imajı çiziyorlar. Ne yazık ki bunun tersi doğru. Gigavatlarca güneş ve rüzgâr kapasitesi inşa halindeyken Hollanda Avrupa’nın en sürdürülemez ekonomisi ve büyük ihtimalle yakın gelecekte de böyle olmaya devam edecek.

Makelenin İngilizce orijinali 

Makele:  Rogier van Rooij 

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil Gazete, cleantechnica.com)

[İklim İçin] Dünya Savunucuları ve G20

Sevgili Yeşil Gazete’nin İklim İçin köşesi okuyucuları,

Naber? Uzun bir süredir sesim çıkmıyordu biliyorum. Şöyle bir geriye gittiğimde en son 3 Temmuz 2017 saat 18.25 sularında ÇOK SICAK başlıklı bir yazı girmişim ama sıcaklardan burnum kanadığı için yazıyı bitirememişim. Şöyle yazmışım:

Sizlere gölgede 33C, gerçekte 39C, bizim ofiste 47C hissedilen İstanbul’dan yazıyorum. Daha uzun ve güzel bir başlık bulabilmek isterdim ama sıcaktan genleşen damarlarımın saldığı beyin hücrelerim buna el vermiyor. Siz bu satırları okurken Balkanlardan gelen fırtına İstanbul’a girmiş ve dahi etrafınızı sel götürmüş olabilir! İşte bu ahval ve saçmalık içerisinde göreviniz iklim değişikliğiyle mücadele etmektir.

Dün (Pazar) gününü kendimi fıs fıs ile sulayarak geçirdim. Gerçekten hiç bu hale düşeceğimi sanmazdım ama tam olarak elimde bir fıs fıs su ile kendimi ara ara sulayarak geçirdim tüm günü.

Ülkemizin üzerinde sıcak hava akımları geziyor. Normalde 40-45Clerde ve genelde Cizre ve Silopi dolaylarında süregelen çılgın sıcaklar Perşembe günü özellikle Akdeniz ve Ege’de çılgın attı. Pazar günü Bodrum’da 46.8C ölçüldü. Şu ana

(burada yazı kopuyor)

Bugün ise şu satırları yazarken İstanbul’da 23,6C. Hayat işte böyle bir şey, lunaparktaki tahta at gibi, bir ileri bir geri.

Peki bu süre içinde neler oldu ona bir bakalım?

Bir G20 zirvesi daha oldu bitti. 7-8 Temmuz’da Hamburg’da yapılan zirvenin ana gündem maddelerinden biri de iklim değişikliğiydi. Malumunuz G20 ülkeleri arasında Paris Anlaşması’nı onaylamayan bir biz, bir Rusya, bir de ABD kaldı. (ABD Barack Obama yönetimiyle Paris Anlaşması’nı onaylamıştı ancak Trump Paris Anlaşması’ndan çekileceğini duyurdu)

G20 sonucunda ise G20 Liderleri Deklarasyonu yayınlandı. Bu deklerasyonun sayfa 9’unda der ki:

“Biz (G20 ülkeleri) sürdürülebilir ve temiz enerji icatlarını ve enerji verimliliğini arttırarak ve de düşük seragazı emisyonlu enerji sistemleri için çalışarak seragazı emisyonlarını azaltmaya kararlıyız.”

Sayfa 10’da da ABD hariç diğer G20 ülkeleri Paris Anlaşması’dan dönülemez diyorlar.

Heyo! Yani Türkiye Paris Anlaşması’nı onaylayacak mı?

Yok artık. G20’nin çıkışında Cumhurbaşkanı Erdoğan şunları söyledi:

“Müzakerelerin yapıldığı dönemde imzayı attık fakat dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Hollande’ın bize vermiş olduğu bir söz vardı. Gelişmekte olan ülkeler sınıfında olduğumuz için oradaki mali yaptırımların karşılanacağı taahhüdünde bulundular. Bizler de dedik ki ‘Eğer bu gerçekleştirilirse parlamentodan geçer, aksi takdirde bu, parlamentodan geçmez’.Nitekim şu anda henüz parlamentodan geçmemiştir” diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Dolayısıyla Amerika’nın attığı bu adımdan sonra bizim de durduğumuz konum şu anda parlamentodan geçmemesi istikametindedir. Bunu da özellikle ifade etmek isterim.”

Nasıl yani? Yanlış mı okuyorum? Erdoğan Paris Anlaşması’nı onaylamamak için Trump’ı mı öne sürdü? Daha önce Trump’ın iklim anlaşmasından çekilmesiyle bizim de çıkmış sayılmamız veya Trump’a gelen tepkiler konulu bir yazı yazmıştım:

https://yesilgazete.org/blog/2017/06/05/trump-iklim-anlasmasindan-cikinca-biz-de-cikmis-sayildik/

Hani öyle bir gaf ki yazık Almanya Federal Çevre Bakanlığı müsteşarı durumu kurtarmaya çalışıyordu:


Deutshce Welle’nin haberine göre Almanya Çevre Bakanlığı’ndan bir sözcü Almanya’nın bu konuda “arabulucu” olarak görev yaptığını açıkladı. Sözcü zirve ertesinde bu konuda görüşmeler yürütüldüğünü, Federal Çevre Bakanlığı müsteşarı Jochen Flasbarth’ın Ağustos ayında da temaslarını sürdüreceğini duyurdu.

Öte yandan ABD de boş durmuyordu. Hamburg’da G20 Zirvesi biterken İstanbul’da 22. Dünya Petrol Kongresi başlıyordu. Kongre esnasında ExxonMobil’in eski CEO’su ve ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ikili görüşme de yaptılar. Erdoğan da Türkiye’nin kömür enerjisindeki kararlılığını bir kere daha yineledi.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ise Talinn’de düzenlenen AB Çevre Bakanları toplantısında yaptığı konuşmada

Türkiye iklim değişikliği ile ilgili mücadele çabalarına verdiği önemin bir göstergesi olarak Paris Anlaşmasına ilk imza atan ülkelerden biri olmuştur. Bu kapsamda da 2030 yılına kadar sera gazı azatlımını yüzde 21’e kadar azalttım yapma niyetimizi açıklamış bulunuyoruz. Yeşil iklim fonu ve teknoloji desteklerine erişmeye yönelik haklı beklentilerimizin henüz karşılanmamış olması nedeniyle Paris anlaşmasına taraf olma hususunda değerlendirme aşamasındayız. Bizim etrafımızdaki ülkeler adeta yanıyor ve ateş çemberi içerisindeyiz. Son birkaç yıl içerisinde sadece Suriye’den 3 milyon mülteci aldık. Onlar için 30 milyar dolardan fazla harcama yaptık. DEAŞ ile fiili olarak savaşan tek ülke de biziz. Bunca sıkıntılar içerisinde uğraşırken bir kez daha vurgulamak isterim ki 2020 sonrasında Türkiye’nin uluslararası finans ve teknoloji desteklerine ve özellikle yeşil iklim fonuna erişim talebi haklı bir taleptir. Bunu adil olarak değerlendirmek gerekir.

 dedi.
İklim değişikliği alanında çalışan birisi olarak ben Türkiye’nin yeşil iklim fonuna erişim talebiyle ilgili görüş vermekten sıkıldım, Türkiyeli politikacılar ve bürokratlar bu talebi yinelemekten sıkılmadılar.
Sayın Özhaseki’nin açıklamalarına madde madde yorum getireceğim:
1. Türkiye Paris Anlaşması’na ilk imza atan ülkelerden biri değildir, Türkiye 197 tarafın neredeyse hepsiyle birlikte 22 Nisan 2016 tarihinde New York’ta anlaşmayı imzalamıştır.
2. Türkiye Paris Anlaşması’nı hala onaylamamış 44 taraftan beridir. 197 tarafın 153’ü Paris Anlaşması’nı onaylamıştır.
3. Türkiye geçen hafta yapılan G20 zirvesinde “Paris Anlaşması’ndan ABD çıkıyorsa biz de çıkacağız” diyerek -her ne kadar Türkiye medyasında pek duyulmasa da- politik bir gaf yapmıştır. Yeşil Gazete okuyucuları iyi bilirler, Trump’ın Paris Anlaşması’ndan çekilmesi kararı dünyada sansasyon olmuştu ve tüm gelişmiş ülkelerden kınama gelmişti. Böyle büyük bir sansasyondan sonra kimse hele hele ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilmesini öne sürerek anlaşmadan çekilmek gibi bir gaflete düşmez diyorken Türkiye…
(G20 arasında Paris Anlaşması’nı onaylamayanlar sadece Türkiye, ABD ve Rusya)
4. Türkiye’nin seragazı azaltım hedefi azaltım hedefi falan değildir.
Şöyle, Türkiye resmi politika olarak her sene %5 büyüyeceğini öngörür.Diyelim ki Türkiye her sene %5 sabit olarak büyüdü. Bu durumda 2030 yılında Türkiye’nin CO2 emisyonu 1 milyar ton olması öngörülmektedir. Oysa resmi olarak verilen hedefte 2030 yılında Türkiye’nin CO2 emisyonunun 1 milyar 175 milyon ton olacağı varsayılmıştır.
İşin ilginç yanı ise gerçekte Türkiye senelik ortalama %3 büyümektedir ve bilirsiniz ki ülkeler büyüdükçe büyüme oranları da azalır. Realist anlamda düşünürsek 2030 yılında Türkiye’nin CO2 emisyonu 800 milyon ton olacaktır.
Türkiye’nin verdiği %21 azaltım hedefi ise 929 milyon ton CO2 anlamına gelir. Kısacası, Türkiye’nin azaltım hedefi şişirilmiş bir seragazı emisyon projeksiyonundan azaltım yaparak gerçekçi olan senaryodan bile daha fazla gezegene karbon salmayı taahhüt eder.
Türkiye’nin göçmen politikasının iklim değişikliği politikasıyla da alakası yoktur. Eğer siz iklim değişikliği görüşmeleri yapmaya gittiğiniz bir ortamda “Son birkaç yıl içerisinde sadece Suriye’den 3 milyon mülteci aldık. Onlar için 30 milyar dolardan fazla harcama yaptık.” derseniz, AB’ye, BM’ye ve tüm uluslararası kurumlara sağılması gereken fon sağlayıcıları olarak baktığınız çok belli olur.
Bu tutumla maalesef Yeşil İklim fonundan faydalanmak talebi haklı olamaz. Siz petrol ve fosil yakıt endüstrisine ev sahipliği yapıp, konferanslarda fosil yakıtları övüp, Exxon Mobil CEO’su Rex Tillerson’larla pazarlıklar yaptıkça bu talepler hiçbir şekilde değerlendirilemez. Marakeş’te İklim Zirvesi olurken Enerji Bakanı çıkıp “anti-kömür lobisi” derse, Cumhurbaşkanı kömürde kararlıyız derse kimse Yeşil İklim fonundan faydalanma talebini ciddiye almaz.
Türkiye eğer Yeşil İklim fonundan faydalanmak istiyorsa şunları yapmalı:
1. Paris Anlaşması’nı Meclis’ten geçirmeli
2. Gerçekçi ve iddialı bir karbon emisyon azaltım hedefi ortaya koymalı
3. Planlanan tüm kömürlü termik santral projelerini iptal etmeli
4. Fosil yakıt teşvikleri bitirilmeli
5. Acilen adem-i merkeziyetçi yenilenebilir enerji projelerini teşvik verilmeli
İşte o zaman hep beraber Türkiye’nin yeşil iklim fonundan faydalanması için kampanya bile yaparız, ama bu şartlarda olmaz.
***
Yazıyı bitirirken bu kadar bürokrattan ve yalandan, dolandan, çakma deklarasyonlardan bahsedip insanlardan bahsetmesem olmaz. Dünya’nın Savunucuları raporuna göre 2016 yılında her hafta dört kişi toprağını ve doğal yaşamı büyük şirketlerden koruduğu için öldürüldü.
Şu cümleyi tekrar okuyun ve yüreğiniz ağrımasın.
2016 en ölümcül yıl oldu. İşin korkunç tarafı cinayetler sadece artmıyor, yayılıyor. 2015’te 16 ülkede cinayet işlenmişken 2016’da 24 ülkeye yayılmıştı. Pek çok cinayetin de raporlanmadığını, soruşturulmadığını belirtmek gerekir.
Bu doğa savunucularını daha fazla kar elde etmek için insanlar ve de doğa üzerinde tahakküm kuran maden, orman, hidro-elektrik ve tarım şirketleri öldürdü, devletler şirketleri ve katilleri korudu.
Son olarak geçtiğimiz hafta Kuzey Kutbu’ndan kopan buzul şehirlerimize oranla ne büyüklükte resimlerini biraz ilham için buraya bırakıyorum:

“Sera atıkları Demre Çayı’nı tehdit ediyor”

Antalya’nın Demre ilçesindeki Demre Çayı yatağında toplanan sera atıkları ve bu atıkların yakılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşındı.

CHP Antalya Milletvekili Dr. Niyazi Nefi Kara tarafından bir araştırma komisyonu istemiyle TBMM’ye sunulan araştırma önergesinde bölge halkının sağlığının tehdit altında olduğundan ve sera atıklarının sebep olduğu çevre ve hava kirliliğine dikkat çekildi.

Yerel makamların sorumluluğu ortadan kalkmıyor

Demre Belediyesi ve Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin çay yatağında toplanan sera atıklarının kimler tarafından yakıldığını bilmediklerine dair yaptıklarının hatırlatıldığı önerge hakkında açıklama yapan Kara, “Kimler tarafından yakıldığının bilinmemesi yerel makamların sorumluluklarını ortadan kaldırmamaktadır. Sera atıklarının toplanması için bir atık tesisinin yapılması için gerekli adımların atılması yerine ‘kimler yaktı bilmiyoruz’ diyerek sorumluluğu atmaya çalışmak halkın sağlığının tehdit edilmesine ve çevre ve hava kirliliğine göz göre göre izin vermektir” dedi.

Önergede ayrıca Demre’nin Yaylakaya, Beymelek ve Köşkerler Mahallelerinin sera atıklarının yakılmasından doğrudan etkilendiği ve bölge sakinlerinin zor anlar yaşadığının altı çizilirken, halkın sağlığının olumsuz etkilenmeye devam ettiği ve çevreye verilen zararın doğal yaşama da zarar verdiği hatırlatıldı.

Çevre ve hava kirliliği ile halk sağlığı vurgusu

Cam seraların tadilatı sırasında çıkan demir parçalarının da Demre Çayı yatağına bırakıldığını ve bu atıkların çay suyuna karışarak denize döküldüğünü belirten CHP Antalya Milletvekili Dr. Niyazi Nefi Kara, araştırma komisyonu kurulmasının gerekçesini ‘Atıkların rastgele bırakılıyor olması ve yakılarak imha edilmeye çalışılmasının sebebiyet verdiği çevre ve hava kirliliği ile özellikle bölge halkının sağlığındaki olumsuz etkilerin giderilmesi, bölge halkının mağduriyetlerinin giderilmesi, atık tesisinin yapılması konusunda gerekli çalışmaların tespit ve takip edilmesi’ olarak ifade etti.

(Evrensel)