Ana Sayfa Blog Sayfa 3096

Necdet İpekyüz’ün de aralarında olduğu 8 kişi gözaltına alındı

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Yönetim Kurulu üyesi ve eski Diyarbakır Tabip Odası başkanı Dr. Necdet İpekyüz’ün de aralarında olduğu sekiz kişi Diyarbakır’da gözaltına alındı.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında Diyarbakır Tabip Odası’nın eski üç başkanının da aralarında olduğu sekiz kişi bu sabah gözaltına alındı.

Eski Diyarbakır Tabip Odası başkanı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Yönetim Kurulu Üyesi, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Necdet İpekyüz de gözaltına alınanlar arasında.

Diğer gözaltına alınanlar şöyle: Eski Tabip Odası başkanları Dr. Şemsettin Koç, Dr. Selçuk Mızraklı ile Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Şubesi’nin eski başkanı Hülya Alökmen, Dr. Cengiz Günay ve öğretmen Sadrettin Kaya ile DTK Eşbaşkanı makam şoförü Fırat Tursun.

Aynı soruşturma kapsamında Adana’da da Dr. Osman Doğan gözaltına alındı. Doğan da Diyarbakır’a götürülecek.

Gözaltına alınanlar Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde tutuluyor.

Uyanık, Kaya ve Koç son yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmişti.

dihaber’in haberine göre, gözaltına alınanların bazıları Demokratik Toplum Kongresi (DTK) içinde görev almıştı, soruşturmanın da bu çalışmalara yönelik olduğu iddia ediliyor.

Dr. Necdet İpekyüz hakkında

Diyarbakır, Bismil doğumlu. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu.

1994-96 arasında Diyarbakır, Mardin, Siirt, Batman, Şırnak Tabip Odası Genel Sekreteri, 1997-98’de de aynı illerin Tabip Odası Başkanı’ydı. Bölgedeki tabip odalarından çoğunun kurulmasında görev aldı.

2001-2004 arasında, Diyarbakır Tabip Odası Başkanı’ydı. 2006-2008 yıllarında Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’nde yer aldı.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Yönetim Kurulu’nda. TİHV Toplumsal Travma ile Başetme programının koordinatörlüğünü sürdürüyor.

Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) Yönetim Kurulu Başkanı.

Zorunlu göç, bulaşıcı hastalıklar ve koruyucu sağlık, OHAL’de sağlık sorunları, sağlık ve insan hakları, bölgede adli tıp, işkencenin önlenmesinde sağlık çalışanlarının rolü, barış ve sağlık, travma ve ruhsal durum, anadili ve sağlık gibi raporların, GAP Bölgesi’nde Sağlık Master Planı’na önerilerin hazırlanmasında koordinatörlük yaptı.

(Bianet, dihaber)

Rusya, Greenpeace aktivisti Gizem’e 34 bin euro tazminat ödeyecek

2013 yılında Greenpeace örgütüne ait “Artic Sunrice” gemisini Barents denizinde alıkoyarak 30 kişiden oluşan mürettebatı tutuklayan Rusya, dört yıl aradan sonra Lahey Tahkim Mahkemesi tarafından BM Uluslararası Denizcilik Hukukunu ihlal ettiği için 5,4 milyon avro para cezasına çarptırıldı.

Rusya’nın ödemeye mahkûm edildiği cezanın içinde aralarında Türkiyeli aktivist Gizem Akhan’ın da payına yaklaşık 34 bin avro maddi ve manevi tazminat düşüyor.

Hollanda hükümetinin tahkime götürdüğü “Artic Sunrice” davası sonuca bağlandı. Yapılan açıklamada Rusya’nın BM Uluslararası Denizcilik Hukukuna ihlal ederek yabancı bir ülkeye ait gemili yasadışı alıkoyduğu belirtilerek “5,4 milyon euroluk cezanın 1,6 milyon euro bölümü gemiye verilen zarar için alınacak. 3 milyon euro gemide bulunan 30 kişilik mürettebatın maddi ve manevi zarının karşılanması için kesilecek. Geride kalan 800 bin avro ise tahkim mahkemesi ve banka garantileri harcamaları için yine Rusya’dan alınacak.

Türkiyeli aktiviste 34 bin euro

Kuzey kutup bölgesi Barents denizinde Greenpeace krizi 19 Eylül 2013 tarihinde patlak vermişti. Rusya’nın açık denizde petrol üretimini protesto eden “Artic Sunrice” gemisi Rus komandoları tarafından basılarak Rusya’nın Murmansk limanına silahlı kişiler refaketinde götürülmüştü. Aralarında  Gizem Akhan’ın da bulunduğu 30 kişi karaya çıkar çıkmaz tutuklanarak Rus savcılığı tarafından korsanlıkla suçlanmıştı. Ardından dava holiganlık suçuna dönüştürülmüş ve tüm sanıklar 3 ay cezaevinde kaldıktan sonra Kasım 2013’te 2 milyon ruble (o tarihte yaklaşık 60 bin dolar) kefaletle serbest bırakılmıştı. Greenpeace örgütünün Gizem için ödediği 60 bin dolar kefalet düşüldüğünde Türkiyeli aktivistin payına yaklaşık 34 bin euro kalıyor.

(Hürriyet)

İstanbul’daki şiddetli yağış, barajlardaki doluluk oranını etkiledi mi?

İstanbul’da dün etkili olan şiddetli yağış sonrası barajlardaki doluluk oranlarının yüzde 73,12’den 74,06’ya çıktığı açıklandı.

İstanbul’a dün son 32 yılın en yoğun yağışı düştü.

Metrekareye; Silivri’de 128 kg, Üsküdar’da 108 kg, Beykoz’da 85, Sarıyer’de 80 kg yağmur yağdı.

Peki yağışın barajlara etkisi ne oldu? İstanbul’un barajlarda dün doluluk oranı yüzde 73,12’ydi.

İstanbul Valisi Vasip Şahin ve istanbul Büyükşehir Beledeyi Başkanı Kadir Topbaş’ın “afet” olarak nitelendirildiği yağışla İstanbul’da barajların doluluk oranı yüzde 74,06’ya çıktı.

(BirGün)

Kabinede değişiklik: 6 yeni isim Bakanlar Kurulu’na girdi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmek üzere saat 12.00’de Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne giden Başbakan Binali Yıldırım, görüşmenin ardından kabine değişikliğini açıklamak üzere kameraların karşısına geçti. Başbakan Binali Yıldırım’ın açıkladığı yeni kabinede 5 bakanın görevi değişti, 6 yeni isim de kabineye girdi. 5 Başbakan Yardımcısından 4’ü değişti.

Başbakan Binali Yıldırım, Bakanlar Kurulu’nda yapılan değişiklikleri açıkladı. Başbakan Yardımcıları Bekir Bozdağ, Mehmet Şimşek, Fikri Işık, Recep Akdağ ve Hakan Çavuşoğlu oldu. Adalet Bakanı Abdulhamit Gül olurken, Numan Kurtulmuş Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, Jülide Sarıeroğlu ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na getirildi.

Nurettin Canikli Milli Savunma Bakanlığı’na görevine getirildi.

Eski Milli Savunma Bakanı Fikri Işık Başbakan Yardımcılığı görevini üstlenecek. Eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da Başbakan Yardımcıları arasında.

Süleyman Soylu İçişleri Bakanlığı görevine devam ediyor.

Kabine dışı kalan Samsun Milletvekili Akif Çağatay Kılıç’ın yerine Spor Bakanlığı’na Osman Aşkın Bak getirildi.

Başbakan Yıldırım’ın açıklamasının satır başları şöyle:

“Bakanlar Kurulu değişikliğiyle ilgili bugün sayın cumhurbaşkanımıza arzda bulunduk. Yaptığımız görüşme ve istişare sonucu oluşan yeni bakanlar kurulunu kamuoyuna açıklıyorum.

Başbakan Yardımcı (Nurettin Canikli) – BEKİR BOZDAĞ

Başbakan Yardımcı Mehmet Şimşek

Başbakan Yardımcı (Numan Kurtulmuş) – FİKRİ IŞIK

Başbakan Yardımcı Yıldırım (Tuğrul Türkeş) – RECEP AKDAĞ

Başbakan Yardımcı (Veysi Kaynak) – HAKAN ÇAVUŞOĞLU

Adalet Bakanı (Bekir Bozdağ) – ABDÜLHAMİT GÜL

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya

Avrupa Birliği Bakanı Ömer Çelik

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı (Mehmet Müezzinoğlu) – JÜLİDE SARIEROĞLU

Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak

Gençlik ve Spor Bakanı (Akif Çağatay Kılıç) – OSMAN AŞKIN BAK

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı (Faruk Çelik) – AHMET EŞREF FAKIBABA

Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkçi

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu

Kalkınma Bakanı Lütfi Elvan

Kültür ve Turizm Bakanı (Nabi Avcı) – NUMAN KURTULMUŞ

Maliye Bakanı Naci Ağbal

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz

Milli Savunma Bakanı (Fikri Işık) – NURETTİN CANİKLİ

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu

Sağlık Bakanı (Recep Akdağ) – AHMET DEMİRCAN

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet ARSLAN”

(Hürriyet)

Birbirimize ihtiyacımız olan çağ – Charles Eisenstein

Charles Eisenstein’ın 5 Temmuz 2017 tarihinde bloğunda yayınladığı yazıyı Sıla Özkavaf’ın tercümesiyle yayınlıyoruz

15 yıl önce kitap yazmaya başladım, bir gün keşfedileceğime ve mesajımın milyonlara ulaşacağına, dünyayı daha iyi bir yer haline getirebileceğime dair büyük umutlarım vardı. Bu hırs, yılların emeğinden sonra yani “İnsanlığın Yükselişi (the Ascent of Humanity)” nin yayın dünyasında hiç alıcı bulamamasından sonra kısa sürede içinde dağılmaya başladı. Bu yüzden onu kendim yayınladım, ağızdan ağza yayılarak en çok satanlar statüsüne doğru ilerleyeceğini umuyordum. Böylece kitabı reddeden tüm yayıncıları ne kaçırdıklarını görecekti! Ağustos 2007’deki satış rakamlarına baktığımı hatırlıyorum- beşinci ay satışların hız kazanması gereken zamandı. O ayki tüm satışı ise toplam beş kopya idi. Yaklaşık aynı zamanlarda dairemden çıkarıldım (bütün ümitlerimi ve gelirimi kitaba yatırmıştım) ve önümdeki yarım yılı geçici olarak diğer insanların evlerinde geçirdim.

Acı verici ama yine de aydınlatıcı bir deneyim oldu, “Bu işi neden yapıyorsun? Ünlü bir entelektüel olmayı umduğun için mi?  Yoksa dünyanın iyileştirilmesine için uğraşmaya gerçekten değer veriyor musun?” Başarısızlık deneyimi benim gizli umutlarım ve motivasyonlarımı ortaya çıkardı.

İtiraf etmek zorundaydım ki, motivasyonlarım arasında kendi benliğim ve hizmet vardı. Pekâlâ, kabul ediyorum, ikisi diğerlerinden daha ağır basıyordu. İlk neden olan benliğimi bir kenara bırakmam gerektiğini fark ettim, yoksa ikincisinin önünü tıkayacaktı. O sıralar, “Charles, yaptığınız işin her şeyin gelişiminde potansiyelini yerine getirip doğru rolünü yerine getirmesini diliyor musunuz?” diye soran ruhani bir varlık bana göründü.

“Evet” dedim, “dileğim bu”

“Tamam o zaman,” dedi varlık. “Bunun gerçekleşmesini sağlayabilirim, ama bunun karşılığında bir bedel ödemelisin. Bu bedel ise hiçbir şekilde yaptığın iş üzerinden tanınmaman olacak. Bahsettiğin hikâye dünyayı değiştirecek, fakat bundan hiçbir şekilde pay çıkaramayacaksın. Hiçbir zaman zenginlik, ün veya saygınlık kazanamayacaksın. Bu bedeli ödemeyi kabul ediyor musun?”

Kendimden onun etkisinden kurtarmaya çalıştım, ancak varlık katiyen izin vermedi. Öyle ya da böyle bir şeklinde seçim yapmam gerekiyorsa eğer, nasıl kalbimin en derinlerinde kendi amacıma ihanet ettiğimi bilerek yaşayabilecektim? Ben de teklifini kabul ettim.

Tabi ki zaman bana bunun gerçekte iki şıklı bir seçim olmadığını gösterecekti. O aydınlatıcı anda önemli olan ise gerçek bağlılığımı ilan etmiş olmamdı. Böyle olunca, tanınma ve saygınlık yan ürün olarak gelebilirdi de gelmeyebilirdi de ama amaç olamazlardı. Sonuç olarak, yaptığım iş “benim” işim değildi. Bunlar zamanı gelmiş düşüncelerdi ve yetenekli katiplere ihtiyaçları vardı. Hayatta çalışmalarımız karşılığında gelen gerçek edinim, iyi yapılmış işten gelen tatmin duygusudur. Bunun dışında, yağmur adil ve haksız yere benzer şekilde düşer

Hırsımdan arınma sürecinin bir bölümü bundan ibaretti.  İlk adım, kişisel hırsımdan arınmaktı.  İkinci adım ise, dünyayı değiştirecek büyüklükte şeyler yapma hırsıydı. Büyük etkilere karşı küçük etkiler kavramları aslında iyileştirilmesi gerekenin ne olduğunu ile ilgiliydi, bunu daha iyi anlamaya başlamıştım. Kültürümüz yüksek yerlerden milyonlarca insana konuşanları onaylar ve kutlarken; alçak gönüllü, sessiz işleri yapan, hasta birine, çocuğa ya da gezegenin küçük bir yerini iyileştirip bakanları görmezden gelir.

Bu insanlardan biriyle tanıştığım zaman, yürekten davranışlarının etkilerinin internet üzerinde popüler hale gelmesinden ve milyonlarca insana ulaşmasından kaynaklanmadığını biliyorum. Hiç kimse bilmese de bunamaya başlamış yaşlı bir kadınla ilgilendiği ve kendi hayatından bir parçayı o yaşlı kadın için feda ettiği için teşekkür etmese de bu seçim nedenselliğin dokusu aracılığıyla dalgalanmalar yaratır. Beş yüz beş bin yıllık zaman ölçeğinde, bir etki, Başkan’ın etkisinden daha küçük değildir.

Bazı seçimler sebepsiz yere bize önemli gelir. Küresel problemler karşısında, kalbimiz, bizi aklımızın haklı çıkaramayacağı eylemlere çağırır. Büyüklüğün mantığı bizi ilgisizliğe sürükleyebilir, ekranlarımızda karşımıza çıkan insanlara büyüklük ve önem atfetmeye başlayabiliriz. Ancak, böyle insanların dünyayı iyileştirme adı altında aslında ne kadar zarar verdiğini bilerek, bu oyunun oynanışı konusunda daha ihtiyatlı hale geldim.

Hesaplar yapan zihin, bir kişiye yardım etmenin, binlerce kişiye yardım etmeye kıyasla dünyada daha küçük bir etkiye sahip olduğunu düşünmektedir. O ölçek büyültmek, büyümek ister.  Farklı bir nedensel mantıkta, tanrının her şeyi gördüğünü bilen mantıkta ya da bir yerde meydana gelen herhangi bir değişikliğin aynı tür değişikliklerin başka yerlerde olmasını sağlayan bir alan yarattığını bilen morfik rezonans mantığında bu gerekli değildir. İyiliksever davranışlar iyilikseverlik alanını güçlendirir, sevgi eylemleri sevgi alanını güçlendirir, nefret fiilleri ise nefret alanını güçlendirir.

Hayatın önümüze koyduğu görevlerde, bizi tam olmamız gereken zamanda olmamız gereken yerde olmaya iten ince bir zekâ tarafından yaratılmış daha büyük bir resmin parçası olduğuna güvendiğimiz zaman büyük ölçekli bakmak da elzem değildir.

Yakın zamanda, Pennsylvania merkezinden bir çiftçi olan Roy Brubaker’ın yüzlerce insanın yas tuttuğu cenazesine katıldım. Konuşmalardan biri, şunları söyleyen genç bir çiftçi tarafından yapıldı: “Roy bana başarının gerçekte ne olduğunu öğreten kişidir. Başarı, komşularının her zaman yanında olabilme kapasitesine sahip olmaktır. Biri ne zaman bir sorun için arasa, Roy her ne yapıyorsa bırakıp, yardıma koşardı.”

Bu çiftçi Roy’un stajyeriydi. Kendisi iş yaşamına atıldığında, Roy’un rakibi oldu, Roy ona maddi destekle beraber tavsiyelerde bulunuyordu ve rakibinin çiftlik paylaşım programını kendi posta listesinde bile duyurmuştu. Konuşmasının bitiminde genç çiftçi, “Roy başarılı bir çiftçi olduğu için bu kadar çok insana yardım edebildiğini düşünüyordum” dedi. Ama şimdi, ilgi için bekleyen elli sebze ekini ve milyonlarca yapacak işle muhtemelen aynı benim gibi olduğunu düşünüyorum. Her ne olursa olsun, o insanlar için oradaydı.”

Roy cömert olmaya başlamak için beklemedi.

Dünyayı bir arada tutan bu tür insanlardır. Kılgısal düzeyde, topluma nüfuz etmiş bunca adaletsizlik, yoksulluk, travma ve benzeri duruma rağmen toplumun bir arada durmasının nedenleri onlardır. Geri kalanlarımızın kişisel hırslarından ziyade kendi amaçlarına hizmet etmesine yardımcı olan sevgi alanını ayakta tutan da onlar.

Bu tür daha çok insana denk geldiğimde ve hikayelerini duyduğumda, izleyicilerimin sayısı konusunda ya da “nüfuzlu insanlara” ulaşma konusunda endişelenmeme gerek olmadığını fark ettim. Benim vazifem, işimi yapabildiğim kadar çok sevgi ve samimiyetle yapmak. Doğru kişilerin okuyacağına güveniyorum. Seyahatlerimde ve kendi topluluğumda tanıştığım Roy gibi insanlar beni etkiledi ve onurlandırdı. Hizmette, sevgide, büyük imanla ve cesaretle yaşıyorlar ve benden farklı olarak, binlerce kişi onlara çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu söylemiyorlar. Nitekim, yaşadığımız sistem ve kültür, çoğu zaman onların cesaretini kırar, onlara aptal, naif, sorumsuz, beceriksiz olduklarını söyler ve onlara çok az maddi ödül verir. Size kaç kere güzelliğe, büyütmeye ya da iyileştirmeye adanmış bir hayatın gerçekçi olmadığı söylendi? Belki çiftliğinizde her şey düzene girdikten, belki sağlam bir kariyere ve güvenli yatırımlarla ulaştıktan sonra, belki o zaman biraz fedakâr olabilirsiniz. Bu yüzden, önceliklerine fedakarlığı, kendi hayatlarından fedakarlığı koymuş insanlara gıpta ediyorum. Onlar benim öğretmenlerim. Onlar, gayeme hizmet etme bahanesini kullanarak büyüklüğe erişme hırsımı törpüleyenlerdir.

Zen ustasına imparatordan gelen bir elçinin yaklaştığı bir Zen öğretisi hatırladım. “İmparator öğretilerini duymuş ve sizin resmi imparatorluk öğretmeni olmak için mahkemeye gelmenizi istiyor.”

Zen ustası daveti reddeder.

Bir yıl sonra davet tekrarlanır. Usta bu kez gitmeyi kabul eder.

Neden diye sorulduğunda, “Daveti ilk aldığımda hazır olmadığımı biliyordum, çünkü heyecan uyandırdığını hissettim. Bunun Dharma’yı tüm dünyaya yaymak için büyük bir şans olacağını düşündüm. Sonradan, bir öğrenciyi diğerinden daha önemli gören bu hırs, beni onun öğretmeni olmaktan diskalifiye ettiğini fark ettim. İmparatoru başka birisi gibi görebilene kadar beklemek zorundaydım. ”

Dünyayı bir arada tutan alçak gönüllü insanlar sayesinde, imparatoru başka herhangi bir insana tercih etmemeyi öğreniyorum. Bana rehberlik eden şey, belirli bir titreşim, merak veya haklılık hissidir.

Ne gariptir ki, kariyer odaklı tutkularımı kaybetmem ile birlikte, bu yıl Oprah Winfrey beni (daha da ilginci) programı için bir röportaj yapmaya davet etti. Beş yıl önce kalbim büyük şeyler yapacak olmanın beklentisiyle güm güm atabilecekken, şimdi ise merak ve macera hissediyorum. Tanrı’nın bakış açısına göre, geçireceğim bu bir saat, bu zamanı ihtiyacı olan bir arkadaşımla geçirmekten daha mı önemlidir? Ya da bir yabancıyı acil servise götürmek için harcadığın bir saat?

Buna rağmen cevabım hemen dünyamın onunla kesiştiği şaşkınlık hissi eşlik ettiği evet oldu. Anlıyorsunuzdur ki, Oprah benim kendi karşıkültürel sınırlarımın ötesinde neredeyse başka bir evren teşkil ediyor. Yüreğim hoplayarak, acaba dünyalarımızı ayıran uçurum kapanmaya mı başladı diye düşünüyordum. Hizmet ettiğim fikirlerin ve konuştuğum bilinç ana akımın içine girmeye hazır mı?

Sanırım Oprah ile olan konuşma değişen zamanlara bir işareti. Onun konumundaki birinin yazdıklarımı ana akım içindeki herhangi bilindik söylemin çok dışında olduğu için fark edebilmesine çok şaşırdım. Ana akım medyada, onun dikkatini çeken seçimler hakkındaki makaleme uzaktan bile olsa benzeyen bir şey göremedim. Toplantımız belki de ülkemizin bildik, kutuplaşmış sosyal söyleminin kırıldığının bir işaretidir ve onun hitap ettiği geniş ve oldukça ana akım izleyici de bu söylemin dışına bakmaya isteklidir.

Bunu söyleyerek, onun olağanüstü kişisel özelliklerini indirgeme niyetinde değilim. Onu sanatının efendisi, akıllı, algısal, samimi, içten ve hatta mütevazi buluyorum. Ama onun iletişimi tüm bu kişisel niteliklerden daha fazlasını yansıttığını düşünüyorum.

Bazen kendimi insanlığın belirli bir kesiminin talep ettiği bilgi için bir anten alıcısı gibi görüyorum. Lisedeki tuhaf çocuğa da bir iş çıktı sonunda! Oprah çok daha büyük bir ölçekte buna benzer bir şey: sadece kendinin değil, o ortak aklın avatarı. İzleyicisine yeni bir şey sunacağı zaman, onlara derinlemesine uyum sağlar; bu muhtemelen o şeyi görme zamanları geldiğini bildiği içindir.

Konuşmamız sırasında, bazen bilgiçlik taslayıp ve daha derinlere dalmaktan hoşlanacağını hissettiğim zamanlar olmasına rağmen izleyicisinin anteni olarak ve benim her zamanki uzun söylemlerime elverişli olmayan program formatında kalma konusunda kendini kontrol altında tuttu. Bu arada, temel çalışma kavramlarıma aşina olmayacağını beklediğim bu ana akım izleyici kitlesi için düşüncelerimi düzenlemeye çalışıyordum. Konuşmamız zaman zaman biraz garip hissettirdi, bir yapıya girmekte zorlanıyordu sanki hepsi birbirinden farklı, güzel ama garip mobilyalar bütünü ile çok geniş bir evi döşemeye çalışırmışız gibi. Yine de insanları yeni bir perspektifte ağırlamak için elverişli bir bölge yarattığımızı düşünüyorum.

Ruhsal varlık ile karşılaşmamdan bu yana geçen yıllarda, çalışmalarımın yerini bulduğu kültürel sınırlarımın içinde rahat hale geldim. Sevdiklerimle daha fazla vakit geçirmek ve doğadaki bilgi kaynağı, sessizlik ve samimi ilişkiler ile bağlantı kurmak için seyahat etmeye ve konuşmaya geri döndüm. Şu anda kardeşimin çiftliğinde ailem ile birlikteyim, günün bir kısmını çiftlik işleri uğraşıyorum ve diğer bölümünde ise yazıyorum. Oprah’ın duruşunu takip edebilecek tanınma telaşı bana bir önceki başarısızlık sorunuma tamamlayıcı olacak başka bir sorun doğuruyor (belki de değil, yanlış alarm da olabilir). Eğer bu işe yararsa, sevmeye başladığım münzeviliği feda etmem gerekir mi? İşe yararsa, sunucunun Oprah kadar iyi niyetli olmayabileceği diğer programlara da çıkmaya istekli miyim? Kamusal bir figür olmaya ve olumlu ya da olumsuz olsun, katılımcı tahminleri ile ilgilenmeye hazır mıyım? Gösterdikleri sabırdaki devasa çabanın dünyaya etkilerini hayal bile etmeyen Roy Brubakers, yunus kurtarıcıları, hastane çalışanları, bakıcılar, barış şahitleri, ücret almayan şifacılar, çocuğu meyve toplamaya götüren mütevazı dedeler, her şeyi bir arada tutmaya çalışan yalnız anneler gibi süper ruhları hatırlamaya gücüm olacak mı?

Dürüst olacağım: Başarı fantezilerimin tamamen çöküşünü görmemiş olsaydım, muhtemelen ruhani varlığın teklifini kabul etmezdim. Yeri gelmişken, bu sürekli yenilenen bir teklif. Her gün bize “Neye hizmet edeceksiniz” diye soruluyor. Hizmetle geçecek bir hayata evet diyecek güç içimde yoktu. Beni cömertlikleri, içtenlikleri ve bencil olmayan tutumlarıyla gün be gün mütevazılaştıran bu alandaki diğer insanlardan aldığım yardımlar hariç şu an da yok. Yaptığım şeyde ne ölçüde etkiliysem sebebiz sizsiniz.

Eğer doğruysam, benim Oprah’ta görünmem bir zamanların hâkim dünya görüşlerinin çözülmesinin (küçük de olsa) bir işaretidir; zira bunun gerçekleşmesinin sebebi ise adına konuştuğum gelişmekte olan dünya görüşünün şimdi çok daha fazla insan tarafından şiddetle savunuluyor oluşudur. Bunu cesaretlendirici bir işaret olarak ele alın. Tartıştığımız empati ve karşılıklı anlayış kavramları için bir dönüm noktası olduğunu kanıtlasın kanıtlamasın, bu durum ortak bir kanıda bir araya geldiklerini düşündürüyor. Burada uzun süre daha yalnız kalmayacağız. Bahsettiğim bilgi alanındaki diğer insanlara, benden daha çok benim sözlerime inananlara ve bu nedenle size destek olan çalışmalarda bana destek olan herkese teşekkür ediyorum. Bu şekilde “Ayrılma Çağından” “Birbirimize İhtiyaç Duyduğumuz Çağa” geçiş yapıyoruz.

Charles Eisenstein yazının orijinali

Yeşil Gazete için çeviren Sıla Özkavaf

Fukuşima’dan okyanusa 700 000 ton radyasyonlu su

2011 yılında  deprem sonrası oluşan tsunami nedeniyle tarihin en büyük nükleer felaketlerinden birinin yaşandığı Fukuşima santralinden kötü haberler gelmeye devam ediyor.

Japonya’daki Tokyo Elektrik Enerjisi Şirketi (Tokyo Electric Power
Company)’ nden üst düzey bir yetkili, Fukuşima nükleer santralinden
çıkan 700.000 tondan fazla kirletilmiş suyun Pasifik Okyanusu’na
döküleceğini açıkladı.

Yerel balıkçılar, suya daha fazla radyoaktif
atık boşaltmanın balıkçılık sektörünü tehlikeye atacağını belirterek
planı protesto ediyor. Bahsedilen su, yiyecek veya içecek olarak
yüksek miktarlarda tüketildiğinde kansere sebep olan trityum ile
kirletilmiştir.

(Democracy Now )

“İstanbul’un içinde bulunduğu vahim tablo kuzey ormanlarını yok etmekte sakınca görmeyenlerin eseridir”

İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) İstanbul Şubesi, dün İstanbul’da hayatı felç eden yağmura ve alt yapı yetersizliğine ilişkin açıklama yaptı.

İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, dün gün boyu yağan yağmurun ardından yaşananlara ilişkin açıklama yayımladı. İMO’nun açıklamasında, kentleşme ve yapılaşma gerçeğinin gözler önüne serildiği belirtilerek, “Betona teslim edilen bir kentin yağmura teslim olması kaçınılmazdır.” ifadeleri yer aldı.

“İstanbul’un içinde bulunduğu vahim tablo, helikopterle köprü ve bağlantı yolları belirleyen bir zihniyetin, Üçüncü Boğaz Köprüsü ve Üçüncü Hava Limanı için Kuzey Ormanlarını, su havzalarını yok etmekte sakınca görmeyenlerin eseridir.” denilen açıklamada, kentleşme konusunda yanlış kararlara imza atanlar şu ifadelerle eleştirildi:

“Kentleşmede her türlü yanlış karara imza atanlar, ‘takdiri ilahi’ diyerek iç rahatlatmakta, sorumluluğu üzerinden atmakta ve TV ekranlarına çıkıp yara sarma çalışmaları ile övünmektedir.”

İMO’nun açıklamasının tamamı şöyle:

“Dün gece başlayan yağmurun neden olduğu su taşkınları İstanbul’da hayatı bitme noktasına getirdi. TV ekranlarına yansıyan görüntüler vahametin boyutunu gözler önüne sermeye yetiyor.

Dünyanın sayılı metropollerinden olan İstanbul’un karşı karşıya kaldığı tablo, kentleşme ve yapılaşma gerçeğimizi gün yüzüne çıkardı. Su taşkını İstanbul’la birlikte Trakya bölgesindeki kentlerimizi de etkiledi.

Ancak asıl büyük etki İstanbul’da görüldü. İstanbul kent içi ulaşımı durma noktasına geldi. İnsanlar evlerinde iş yerlerinde mahsur kaldı, deniz ulaşımı aksadı, evleri, iş yerlerini su bastı. Su taşkınının bilançosu henüz çıkarılmadı ama söylenebilir ki, ekonomik açıdan telafisi zor sonuçlarla karşı karşıya kalacağımız açıktır.

Dünyada son birkaç on yılda meydana gelen doğal afetlerde 1,5 milyon insanın hayatını kaybettiği, milyarlarca liralık ekonomik kayıp yaşandığı bilinmektedir. Afetle yüz yüze gelen nüfusun yüzde 15’i gelişmiş ülkelerde yaşamakta, buna rağmen can kayıplarının ancak yüzde 1,8’i bu ülkelerde görülmektedir. Az gelişmiş ya da yoksul ülkelerdeki can ve mal kaybı ise gelişmiş ülkelere göre 20 kat daha fazladır.

İşin ilginç tarafı, merkezi ve yerel yöneticilerin, hemen her yağmurdan sonra oluşan su taşkınlarıyla ilgili yaptıkları değerlendirmeler, beklenmeyen bir durumla karşı karşıya kalındığı, yani beklenenden daha fazla yağmur yağması nedeniyle bu duruma maruz kalındığı yönündedir. Oysa ülkemizde yağış rejiminin düzensizliği ve taşkın gibi doğa olaylarının olabileceği bilinmektedir. Yani ne yağmur ne de su taşkınları ülkemiz açısından sürprizdir.

İstanbul’un beklenenden fazla yağış alması, yağmurun bir doğa olayı olduğu gerçeğini değiştirmez. Yağmur bir doğa olayıdır, kentleşme ve imar konularında yapılan yanlışlar doğa olayını doğal afete çevirmektedir. Tıpkı depremde olduğu gibi.

O halde, kentlerimizi bu vahim tablo ile karşı karşıya bırakan yanlışlara dikkat çekmek gerekmektedir. Siz plansız, programsız, hiçbir bilimsel kabule dayanmadan imar planları hazırlarsanız; dere yataklarını yapılaşmaya açarsanız; imarsız kentler yaratırsanız, kaçak yapılaşma ve sağlıksız kentleşmeye dönüşen tasarruflarda bulunursanız; kentleri imarsızlığa ve sağlıksız yapılaşmaya mahkûm ederseniz; yolları, köprüleri, barajları inşa ederken kentlerin yeşil alanların, su havzalarının korunmasını asli sorumluluk saymazsanız, alt yapı yatırımlarını ihmal ederseniz, bugün karşı karşıya kaldığımız görüntü kimse açısından şaşırtıcı olmayacaktır.

Betona teslim edilen bir kentin yağmura teslim olması kaçınılmazdır. Her doğal afetten sonra yaranın açılmasına neden olanlar kamuoyunun karşısına çıkıp “devlet yaralarınızı saracaktır” diyerek yaranın iyileştirileceğinden söz etmekte, yani adeta aklımızla dalga geçmektedir.

İstanbul’un içinde bulunduğu vahim tablo, helikopterle köprü ve bağlantı yolları belirleyen bir zihniyetin, Üçüncü Boğaz Köprüsü ve Üçüncü Hava Limanı için Kuzey Ormanlarını, su havzalarını yok etmekte sakınca görmeyenlerin eseridir.

Kentleşmede her türlü yanlış karara imza atanlar, “takdiri ilahi” diyerek iç rahatlatmakta, sorumluluğu üzerinden atmakta ve TV ekranlarına çıkıp yara sarma çalışmaları ile övünmektedir.

“Beklenenden” fazla yağan yağmur İstanbul’un makyajının akmasına neden olmuştur. 2009 yılındaki su taşkınlarında İstanbul ve Trakya’da 33 insanımız hayatını kaybetmişti. 2010 yılında ise Trakya ve Antalya’da 10 canımızı yitirmiştik. Tek tesellimiz ise can kaybı olmamasıdır.

İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, merkezi, bütünlüklü, sürdürülebilir imar planının bir an önce hazırlanması, dere yataklarındaki yapılaşmaya son verilmesi, alt yapı yatırımlarına ağırlık verilmesi, orman ve su havzalarının korunup çoğaltılmasını sağlayacak projelerin hayata geçirilmesi, kentlerin betondan kurtarılması çağrısında bulunmaktadır.

Bunlar yapılmadığı takdirde, ne yazık ki son yaşadığımız felaket bu olmayacaktır.”

(Yeşil Gazete)

Manisa’da 4,0 şiddetinde deprem!

Manisa’nın Saruhanlı İlçesi’nde Richter ölçeğine göre 4 büyüklüğünde deprem kaydedildi.

Deprem 7,5 büyüklüğünde

Manisa’nın Saruhanlı İlçesi’nde Richter ölçeğine göre 4 büyüklüğünde deprem kaydedildi.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Baskanlığı (AFAD) Deprem Bilgilendirme Servisi, ön değerlendirme sonuçlarına dayanarak depremin saat 07.42’de meydana geldiğini açıkladı. Saruhanlı’da yerin 8.87 kilometre derinliğinde kaydedilen deprem yörede hissedildi.

Merkel aktivistlerin tutuklanmasını kınadı: Tutuklama kararı tamamen haksız

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye’nin aralarında bir Alman vatandaşının da bulunduğu altı aktivisti tutuklama kararına ilişkin açıklamalarda bulundu.

Angela Merkel, Büyükada’da gözaltına alındıktan sonra tutuklanan aktivistlerden Alman eğitmen Peter Steudtner için verilen kararın “tamamen haksız” olduğunu söyleyen Merkel, “Alman hükümeti olarak bunu kınıyoruz” dedi.

Salı günü yaptığı açıklamada Merkel, kararın Türkiye’de “masum insanların adalet sisteminin çarkına takıldığına” başka bir örnek daha teşkil ettiğini belirtti.

10 insan hakları savunucusu İstanbul Büyükada’da yaptıkları toplantıdan sonra kaldıkları otelde gözaltına alınmış, yaklaşık iki hafta sonra mahkemeye çıkarılmışlardı. Aktivistlerden Steudtner dahil altısı tutuklanmış, dördünün adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına karar verilmişti.

Tutuklanan isimler arasında Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Direktörü İdil Eser de bulunuyor.

“Bu Türkiye’deki hukuk için bir sınavdır”

Uluslararası Af Örgütü’nden Andrew Gardner, aktivistlerin tutuklandığı gün mahkeme önünde yaptığı açıklamada, “Bu Türkiye’deki hukuk için bir sınavdır” demişti.

Örgütün Türkiye araştırmacısı Andrew Gardner, toplantının amacının “zor şartlar altında insan hakları savunuculuğu yapmak” olduğunu söyledi.

Gardner, şu ifadeleri de kullanmıştı:

“Bugün mahkemeye çıkıyor oluşumuz Türkiye’deki şartların da zor olduğunu gösteriyor”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ’15 Temmuz’un devamı için toplandılar’ demişti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise insan hakları savunucularının ’15 Temmuz’daki darbe girişiminin devamını getirmek’ için toplantı yaptıklarını söylemişti.

Erdoğan kendisi belediye başkanıyken hapse atıldığında Af Örgütü’nün serbest bırakılması için kampanya yaptığı hatırlatılınca, “İnsan hakları savunucusu dediklerinin, benimle ilgili yapmış oldukları açıklamanın neticesi ne oldu? Neticesi benim 4 ay 10 gün hapiste yatmış olmamdı. Yaptığım sadece bir şiiri okumaktı. Söyledikleriniz Büyükada’da niye toplanmıştı. Onlar adeta 15 Temmuz’un devamı niteliğinde bir toplantı için bir araya gelmişlerdir. Gelen istihbarat üzerine gözaltına alınmışlardır” demişti.

(BBC Türkçe, Yeşil Gazete)

Türkiye’den Katar’a askeri sevkiyat

Türkiye’den Katar’a 2 fırtına obüsü ve 171 askeri personel sevk edildi. Personel, Katar ile ortak tatbikatta yer alacak.

Katar’ın başkanti Doha’daki Türk askeri üssüne üçüncü askeri sevkiyat bugün gerçekleşti. 2 obüs 171 askerden oluşan sevkiyatın Katar’a ulaştığı açıklandı. Bölgeye sevk edilen birliklerin, Katar’da yapılacak bir Türkiye-Katar ortak tatbikatına da katılacağı bildirildi

TSK unsurlarının Katar’da daimi konuşlanmasına imkan sağlayan “Türkiye Cumhuriyeti ile Katar Devleti Arasında Askeri Eğitim, Savunma Sanayi ile Katar Topraklarında TSK’nın Konuşlandırılması Konusunda İş Birliği Anlaşması” 15 Haziran 2015’te yürürlüğe girmişti.

“Katar Topraklarında Türk Kuvvetlerinin Konuşlandırılmasına İlişkin Uygulama Anlaşması” ise 28 Nisan 2016’da imzalanmış, 7 Haziran 2017’de TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek, TSK unsurlarının Katar’da konuşlandırılmasına yönelik Türkiye’nin iç hukuk süreci tamamlanmıştı.

İlk sevkiyat 19 Haziran’da yapıldı

TSK unsurlarından oluşan ilk grup, 19 Haziran’da Katar’a ulaşmıştı. Söz konusu grup, ilk tatbikatı Tarık bin Ziyad Taburu’nda gerçekleştirmişti.

Bölgeye gönderilen personel, Katar ile ortak tatbikatta yer alacak.

Geçtiğimiz günlerde de 1. Ordu’ya bağlı yaklaşık 45 kişilik komando (mavi bereli) birliği Katar’a gitmişti.

Erdoğan, Katar Emiri ile görüştü

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani’yle telefonda görüştü.

Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Katar Emiri Temim’in 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’ndeki coşkuya, bir yıl önce darbe girişimini önlemiş olan Türk halkının kahramanlığına işaret ettiği görüşmede, ikili ilişkilere de değinildi. Katar Emiri Temim’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, İstanbul’da şiddetli yağmur nedeniyle yaşanan sorunlarla ilgili üzüntülerini de dile getirdiği belirtildi.

(Sözcü, Hürriyet)