Ana Sayfa Blog Sayfa 3092

10 maddede Cumhuriyet davası ve önemi – Mehveş Evin

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Dün başlayan ve hafta boyu sürmesi beklenen Cumhuriyet davası, sadece Cumhuriyet gazetesiyle veya tutuklu 11 gazeteci ve yöneticinin kaderiyle alakalı değil. Halkın haber alma hakkından ‘tek adam rejimi’nin inşasına, pek çok sembolik anlamı ve sonucu olacak.

Cumhuriyet davası, hepimizin bugününü, yarınını ilgilendiriyor: Yalan haberin, muhbirliğin, Ankara emrinde, nefret diliyle yüklü manşetlerin, kraldan çok kralcılığın geçer akçe olduğu bir ülkede, hayat memat meselesi.

Peki, 160’ın üzerinde tutuklu gazeteciyle dünyanın en çok gazeteci hapseden ülkesi konumuna düşen Türkiye için ‘Cumhuriyet davası’ neden bu kadar önemli? Neden yöneticilerle gazeteciler tutuklu yargılanıyor? Suçlamalar ne?

  1. Cumhuriyet bir sembol: Cumhuriyet gazetesi, ülkenin en köklü, etkin ulusal gazetesi. Atatürk, yeni rejimi savunmak, anlatmak üzere gazeteci Yunus Nadi’den ‘Cumhuriyet’ adıyla gazete çıkartmasını istemiş. Mayıs 1924 tarihinde kurulan gazete, modern, laik Cumhuriyet’in sembollerinden. Ayrıca basında çok önemli bir ekol; pek çok tanınmış, kaliteli gazetecinin yolu buradan geçti.
  2. Patron yok, vakıf yönetiyor: Türkiye’de medya sahipliği genelde iktidara yakın patronlara, hatta akrabalara dağıtıldı. Bu da sermaye-iktidar- medya ilişkilerini şekillendirdi. Ancak Cumhuriyet, hiçbir şirket veya şahsın mülkiyetinde değil. Nadir Nadi’nin vasiyeti üzerine, 1992’den beri vakıf tarafından yönetilen tek gazete.
  3. Vakıf yönetiminde çatlak: Cumhuriyet davasındaki çoğu tutuklu, vakıf yönetiminde bulunan isimler. Ancak gazetenin içinde yönetime muhalefet eden, talip olan bir ekibin ifadeleri üzerinden bu iddianame hazırlandığı biliniyor. Alev Coşkun, aynı zamanda CHP milletvekili olan Mustafa Balbay gibi yazarlar başta olmak üzere, kimi Cumhuriyet çalışanlarının, önce Can Dündar, daha sonra Murat Sabuncu idaresindeki ‘yeni yayın çizgisi’nden hoşnut olmadıkları ifadelerinde açıkça yer alıyor. Yaygın görüş, iktidarın, gazetenin içindeki fikir ayrılıkları ve iktidar savaşını, Cumhuriyet’i içeriden çökertmek için kullandığı. Önemli ‘tanık’lar arasında Cem Küçük, Hüseyin Gülerce gibi şahıslar da sayılıyor.
  4. Kalan son muhalif gazetelerden: Sosyal demokrat-laik yayın anlayışıyla bilinen Cumhuriyet, AKP iktidara geldiğinden beri en sert eleştirileri yapan yayınlardan oldu. Vakıf yönetimi ve yayın çizgisinde değişiklikler olsa da muhalif duruşundan ödün vermedi. Ne var ki iddianamede, gazetenin ‘Atatürkçü yayın çizgisini değiştirmesi’ suç unsuru olarak gösteriliyor. Suçlamalardan bir diğeri de gazetenin ‘terör örgütlerini sevimli ve meşru göstermesi’!
  5. MİT tırları davası: 2015’te Cumhuriyet’in yayın yönetmeni Can Dündar ile Ankara temsilcisi Erdem Gül, ‘İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar’ manşeti sonrası açılan davada tutuklandı. Habere göre MİT tırlarıyla Suriye’ye silah taşınıyordu. Hükümet bunları hararetle yalanlasa da Suriye’ye kime, hangi amaçla, ne gönderdiğini kamuoyuna kanıtlayamadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, haberi yapanın ‘bunun bedelini ağır ödeyeceğini’ söyleyecekti. Üç ay tutukluluktan sonra AYM, Dündar ve Gül’ün tutuksuz yargılanmasına karar verdi. Bu arada CHP milletvekili, Hürriyet gazetesinin eski yayın yönetmeni Enis Berberoğlu, Dündar’a belgeleri verme ve casusluk suçlamasıyla dava açıldı. Yirmi beş yıl hapis cezasına çarptırılan Berberoğlu, 14 Haziran 2017’de tutuklandı. Cumhuriyet davası dosyası, MİT tırları dosyasıyla da doğrudan olmasa da, bağlantılı olarak açıldı.
  6. Charlie Hebdo saldırısı: Erdoğan’ın Cumhuriyet’ten nefret etmesinin tek nedeni TIR davası değil. Hatırlarsanız Cumhuriyet gazetesi, Charlie Hebdo saldırısı sonrası çıkan ilk dergiden bir seçkiyi, iki yazarı da Hebdo kapağını köşelerinde yayınlayınca hedef tahtasına oturtuldu. Aşırı dinci gruplar günlerce gazetenin önünde gösteri yapıp tehdit ederken Erdoğan ailesinin fertleri Cumhuriyet’ten bizzat şikayetçi oldu.
  7. Karanlık darbenin arka planı: 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de kanlı bir darbe girişimi bastırıldı, sokak çatışmalarında yüzlerce insan canından oldu. Gülen cemaati darbenin baş sorumlusu ilan edilirken muhalif basının üzerinden silindirle geçildi. Kasım 2016’da, ‘FETÖ ve PKK’ye yardım’ gerekçesiyle Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticilerine operasyon düzenlendi. Evleri basıldı, savcılığa çıkartılanlar ‘terör örgütlerine yardım’ gerekçesiyle apar topar tutuklandı. Ancak iddianame, beş ay sonra hazırlanabildi. Suçlamaların neredeyse tamamı, editoryal çizgi, yazılar, görüş ve tvitler üzerine kurgulanmıştı. Suç ‘delilleri’ arasında, Gülen cemaatinin gizli haberleşme için kullandığı iddia edilen ‘bylock’ adlı uygulamayı edinen kişilerle görüşmek de vardı!
  8. Yalan medya, yalan dünya: Black Mirror(*) için senaryo yazmaya kalksanız böylesini yazamazsınız: Gazeteci Ahmet Şık, 2011’de Gülen’in devletteki yapılanmasını yazdığı için bir yıl hapis yatmıştı. Odatv davasından tutuksuz yargısına devam edilirken 2016 sonunda, tvitleri ve haberleri gerekçe gösterilerek, ‘darbe girişimi sürecinde FETÖ ve PKK koordineli hareket etme’ suçlamasıyla tekrar tutuklandı. Gazetenin yazarı ve yayın danışmanı Kadri Gürsel, ta 2009’da AKP ile cemaat ilişkisinin tehlikelerine dikkat çekiyordu. Güray Öz’e yöneltilen suçlamaysa okur şikayetlerini gerektiği gibi yönetime iletmemek! İşte bu gazeteciler, şimdi ‘Gülen’le birlikte hareket etmekle suçlanıyor.
  9. Vicdan yaralayan tutukluluk şartları: Farklı zamanlarda tutuklandıkları için kimi 110, kimi 268 gündür Silivri hapishanesinde bulunan Cumhuriyet çalışanları, ilk kez mahkemeye çıkıyor. Bu süre zarfında sadece 1. dereceden akrabalarıyla, bir camın ötesinden görüşmelerine izin verildi, avukatlarıyla görüşmeleri bile kayda alınıyor. Mektup alıp göndermeleri yasak. Yedi metrelik duvarların arasında, güneşten faydalanmak için bile dakika sayıyorlar.
  10. Halkın haber alma hakkı yok sayılıyor: Darbe girişimi sonrası farklı görüşlerden 200’e yakın yayın, hükümetin yayınladığı kararnamelerle kapatıldı. Bir avuç muhalif yayın ve cesur gazeteci dışında, bırakın iktidarı eleştirebilmeyi, başka bir ses veya farklı görüşü dillendirebilen basın kalmadı. Cumhuriyet, bunlardan biri.  Anayasa değişikliği referandumuna, OHAL koşullarını kat be kat aşan, tek adamın keyfi uygulamalarıyla gittik. Bu süreçte muhalefet partisi HDP’nin eşbaşkanları, insan hakları savunucuları, bacak kadar çocuklar bile tutuklandı. İşçiler, kadınlar, çocuklar her zamankinden çok şiddet gördü ve can verdi. İşkencenin boyutu tahmin edilemiyor, hesap sorulamıyor, parlamento her gün biraz daha işlevsiz hale getiriliyor. Çevre katliamına, eş dost kapitalizmine tam gaz devam ediliyor.Gerçekleri, hak ihlallerini araştıran, farklı görüş ve fikirleri dile getiren, demokrasi ve özgürlüğü savunan basın yayının alanı iyice daraldı.

Gazetecilerin tutuklandığı, soruşturulduğu, sansüre uğradığı, tehdit ve karalamalara maruz kaldığı bir ülkede bir toplum özgür olamaz, büyük acı ve haksızlıklara mahkum olur. Bu yüzden Cumhuriyet davasını yakından takip etmeye, yalan ve iftiralarla dolu suçlamaları çürütmeye ısrarla devam edeceğiz.

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Mehveş Evin

 

Keçiler, katırlar ve keşişler: Fransa’da bir Ta-Tu-Ta deneyimi – Bediz Yılmaz

(“Türkiye sen planlar yaparken başına gelendir” diye yazmıştı bir arkadaşım bir defasında, geçtiğimiz yıl bunu iyice idrak etmek için paha biçilmez fırsatlarla karşılaştık. Yaşadıklarımı, her ne kadar beklenmedik de olsa başımın üstüne koyup yoluma onlarla devam edebilmeyi öğrenmek için de kıymetli fırsatlardı bunlar. Sabretmeyi öğrenmek, her şeyden önce. Başardığım zamanlar ve mevzular oldu, öfke ve isyan yüklendiğim zamanlar da. Ama öfke ve isyanın kendiliğinden geldiği ve çok yakıştığı insanlar vardır, ben onlardan değilim, uysallığın itaat olarak görülmediği bir dünyayı hayal ediyorum daha ziyade. Yaşlı bir katırın tecrübeli inadıyla geri adım atmamayı, boyun eğmemeyi; bazen de bir keçinin çocuksu inadıyla ille de bildiğim patikadan yürümeyi istiyorum. Biraz da keşiş sabrım olsa…)

Gerçek şu ki buraya sabretmeyi öğrenmeye geldim.

Orta yaşlı bir şehir insanının o güne kadar biriktirdiği bilgi dağarcığının en küçük bir anlam taşımadığı bir yere gelmesi, yabancı bir dilde tanımadığı insanlarla iletişim kurmaya çalışması, bir nevi ahmaklaşma hali aslında. Olduğun kişi olmanı sağlayan unsurların neredeyse hepsinden soyunuyorsun bir nevi; dilsizleşiyor, beceriksizleşiyor, korunaksızlaşıyorsun. Bu da öğrenme sürecinin bir parçası ama.

Sabretmeyi öğrenmeyi asıl mümkün kılan ise alışık olduğun zaman ritminden farklı bir ritme geçmek. Burada önce mevsimlerce sonra da günlük hava durumuyla belirlenen ritmler var; hayvanların ve bitkilerin ritmi var. Ama salt onlar yok; hayatı kendi seçtikleri ritmle yaşamayı arzulayan ve bunu da beceren insanların ritmi var. Bu bazen tüm bir gün konuşmadan meditasyon yapmak, bazen sabahları uzun uzun tembellik yapmak, bazen keçileri otlatırken dağın tepesinde trompet çalmak, bazen de saçma sapan komedi filmlerine ağız dolusu gülünen uzun akşam yemekleri yemek oluyor. Ama en önemlisi, bu farklı ritmlerin hiçbiri birbirinin önüne geçmiyor. Ya da şöyle demeli, buradaki insan unsuru, bir denge esası çerçevesinde, sonsuz bir esneklik ve uyum içinde tüm bu ritmleri birbirine bağlıyor. Bir domates fidesini büyüdükçe sarılacağı ipe bağlarken atılan düğüm gibi, gevşek fakat sağlam bir düğümle bağlıyor birbirine.

Resminin çekildiğini görünce sanki az önce bulduğu her yaprağı iştahla yiyen o değilmiş gibi bakan güzeller güzeli Ewy

Aslında Ta-Tu-Ta yapma düşüncesi yıllardır aklımdaydı ama iş güç çocuklar derken bir türlü olamıyordu. Ta ki geçen sene 16 Temmuz’dan itibaren iki haftalığına Anadolu Meraları’na gitmeyi ayarlayıncaya dek bu bir hayal olarak kaldı.

Fakat malumunuz 16 Temmuz 2016 bu tür bir seyahat için pek elverişli bir dönem değildi, işten çıkarılacağım tarafıma tebliğ edilmiş dahi olsa halen bir devlet memuru olduğum için izinler iptal edilmişti. Sonuçta gidemedim. Ardından işten çıkarıldım, yurtdışına geldim, bir iki ayda bir Türkiye’ye dönerek Almanya’da bir üniversitede çalışmaya başladım; ardından bu defa KHK ile bir kez daha atıldım ve artık Türkiye’ye girip çıkamıyorum.

Bu sebepledir ki, yani ülkeye gidemediğim için yurtdışında bir Ta-Tu-Ta (ya da uluslararası adıyla Wwoofing) yapma ihtiyacı ve fikri doğdu. Çünkü günler ve geceler geçmek bilmiyordu, kaygı ve hasret içimde büyüdükçe büyüyordu, giderek kendi iç sesimde boğulmaya başladığımı hissediyordum. Toprakla uğraşmak iyi gelecek tek şeydi. Türkiye’de aşina olduğum coğrafyaya yakın bir şeyler olsun diye, Wwoof France’a üye oldum ve Fransa’nın güneyinde bir çiftlik aramaya başladım.

Onlarca yeri inceledim ama hiçbirine mail atacak gücü bulamadım kendimde, ta ki sonunda Occitanie bölgesinin göbeğinde, tanıtım metniyle beni çarpan bir çiftlik buluncaya dek. Velhasıl buradayım. Metinde yazdığı gibi, merakla, alçakgönüllülükle ve hevesle buradayım, küçücük olduğumu ve öğrendiklerime daha da ufalacağımı bilerek, konuşmaktan çok dinleme isteğiyle, taşın, ineğin, halatın, tohumun, uğur böceğinin, suyun, keçinin, pırasanın, fasulyenin, salyangozun, havucun, kır faresinin, peynirin, köpeğin, yağmurun, ağacın, ayınü güneşin, bilumum otun, ve münhasıran, bilumum bokun… herşeyin bir denge halinde olduğunu görerek ve bu dengeyi hiç bozmadan içine dahil olmak isteyerek, bir nevi görünmezleşme isteğiyle, buradayım.

Keçiler ormanda ziyafet çekerken Kraçuk görev başında

Çiftliğin sahibi Stef tanıdığım en nevi şahsına münhasır insanlardan biri; topluma da siyasete de yaradılışa ve evrime bakışı da hep aykırı, ayrıksı…

Onu tanıyınca sevgili bir hocamın bir vakitler demiş olduğu bir şeyi daha iyi anladım: bazı kişiler için makro ve mikrokozmos ile anlaşmak insanların bulunduğu mezo düzeyle anlaşmaktan daha kolay. Hayatlarının bir evresinde toprağa sığınmış olan insanların ciddi bir kısmı toplumsal anlamda uyumsuzluk çeken insanlar.

Mesela Stef topraktaki karıncanın, solucanın, bir tohumun, bir katırın dilinden anlıyor, sütten peynir yapan bakterilerin sevdiği sıcaklığı biliyor, öte taraftan da ayın ve gezegenlerin döngülerini, o döngülerin toprağa olan etkilerini, hangi bitkinin ayın hangi evresinde veya hangi sıcaklıkta nasıl ekileceğini toplanacağını kozmosun döngüsüne bakarak belirleyebiliyor ama toplumsal anlamda kendisine dayatılanları yerine getirmek istemiyor, dışında veya daha doğrusu kıyısında yaşamayı tercih ediyor.

Doğaya uyum sağlama ve doğayı uyumlaştırma sihirbazı olarak da adlandırılabilecek bir çiftçinin varolan toplumsal düzen ile uyumsuz olması bir tesadüf mü? Yoksa tam da bunun için mi kendine ayrı bir dünya kuruyor ve bunu gerçekleştirebileceği yegâne yer de tarımsal alan. Toplumsal olanın tahakkümü altında değil, istediği zaman ve istediği kadar ona dahil olarak kendi belirlediği (ya da doğanın belirlediği demek daha doğru) bir ritimde varoluş belki de sadece tarımla toprakla mümkün.

Bu sakin görünümlü arkadaş birazdan coşacak, dörtnala peşimizden gelerek keçileri dört yana dağıtacak.

Bu çiftliği diğer pek çok benzerinden ayıran, AB’nin verdiği “bio” üretim sertifikasyonundan çok daha katı zorunluluklar getiren Nature et Progrès” (Doğa ve İlerleme) sertifikasyonuna sahip olması ve Stef’in üretim yanında bu alanda eğitim verme belgesine de sahip olması.

Nitekim Stef çiftliği hem uluslararası alanda Wwoof ağına bağlayarak kısa veya uzun vadeli gelenleri ağırlıyor, hem de Fransa’da organik sebzecilik eğitimi almak isteyenlerin staj zorunluluklarını yerine getirmeleri için onlara imkan sağlıyor. Kendisi, eğer bu evi başkalarıyla paylaşmasaydım onu elimde tutmam çok zor olurdu, şeklinde ifade ediyor bu ilişkilenmeleri. Müthiş bir öğretici, bir usta.

Fransızca’da sebzeci terimi (maraîcher) bataklık (marais) kelimesinden türetilmiş. Zira önceleri bataklık alanlarda suyun küçük yataklara sevk edilmesiyle oluşturulan sulak alanlarda üretim yapılırmış.

Stef için sebzecilik atalarından devraldığı bir bilgi. Makineleri bahçesine sokmuyor. En büyük yardımcısı da dedesinden kalma “sebzecinin sihirli değneği”. Bildiklerini cömertçe paylaşıyor, sabırla öğretiyor (belirtmeliyim ki, başka yerlerde nasıldır bilmiyorum ama burada iletişim kurabilmek ve bir şeyler öğrenebilmek için Fransızca bilmek elzemdi). Bu yüzden de daha önceden kısa süreli (staja veya Wwoofer olarak) gelenlerin bazıları yıllardır onunla beraber yaşıyor.

Burada her gün, yapılması gereken işler takvimi doğrultusunda bazen ağır ağır ilerleyen bir kağnı gibi bazen de coşkun akan bir dere gibi akıp gidiyor. Fakat yapılması gereken onca iş varken dahi herkesin hayattan kendi meşrebince keyif almasına imkan tanıyan esnek bir çalışma ritmi vardı ve sanırım beni de en çok rahat hissettiren bu oldu. Stef ara sıra trompetini çalıyor, bazen keçileri otlatırken bazen de köy bandosunda. Mühendislik mesleğini bırakıp buraya yaşamaya başlamış ve bir Budist keşiş olarak hayatına devam eden Antoine bazı günleri meditasyon yaparak geçiriyor, bir ağacın altına kurduğu çadırında yaşıyor yaz kış. Böyle anlarda ilişmiyorlar birbirlerine, onun dışındaysa bazen hoş bir sohbet bazense seslerin yükselebildiği tartışmalar oluyor; hepsi hayatın içinden, hepsi insana dair.

Stef ve sihirli değneği

İş ve dinlenme döngüsü içinde günler ve geceler ucuca eklenip geçiyor. Çiftlikte kısacık bir süre kalmış bile olsan çimlenmeye bıraktığın nohutun ekime hazır hale geldiğini görüyor alıp ekiyorsun, sağdığın sütün enfes bir peynire dönüştüğünü, kestiğin çavdarın kuruduğunu, tanesini ayırıp tarlada başka yere saçtığında orada bitecek bereketi taşıdığını, yağmurun ardından ormandaki patikanın anında otlarla dolduğunu keçilerin de bunları oburca yemek için nasıl koşturduğunu görüyorsun.

Aylarca kalsan daha neler görecek, nelere şahit olacak, buradaki yaşamın nefes alıp verişinin bir parçası olacaksın. Ama aylardır görmediğin çocuklarının günlerine ve gecelerine yoldaşlık edemiyorsun. Onların nefesinin bir parçası olamıyor, iniş çıkışlarına, büyüyüşlerine sevinçlerine üzüntülerine şahitlik edemiyorsun. Bu koparılışa dayanabilmek için geldiğin bu yerde binlerce başka şahitliğe tutunuyorsun, fakat buna sebep olanları unutmuyorsun.

Gerçek şu ki buraya sabretmeyi öğrenmeye geldim, asla unutmaya değil.

 

 

Bediz Yılmaz

“Marmara’da deniz mevsim normallerinin üzerinde ısındı, ağustos veya eylülde bir depremin habercisi olabilir”

Deprem Uzmanı Kadir Sütçü, deniz ısınmasının ve kayaç hareketlerinin büyük depremi 1 ay önceden haber verdiğine değinerek, “Bunun çok iyi takip edilmesi gerekiyor. Eğer bu, gelecekte, ağustos veya eylül aylarında büyük bir deprem çağrıştıracaksa bunun işareti verilmiş durumda” dedi.

Deprem Uzmanı Kadir Sütçü, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Meteoroloji Mühendisi Adil Tek’in, ‘süper hücre’ açıklamasına göre Marmara Denizi’nin mevsim normallerinin üzerinde ısınmasının, büyük deprem habercisi olabileceğini söyledi. Sütçü, deniz ısınmasının ve kayaç hareketlerinin büyük depremi 1 ay önceden haber verdiğine değinerek, “Bunun çok iyi takip edilmesi gerekiyor. Eğer bu, gelecekte, ağustos veya eylül aylarında büyük bir deprem çağrıştıracaksa bunun işareti verilmiş durumda” ifadelerini kullandı.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Adil Tek, İstanbul’da yaşanan yüksek miktarda kaydedilen yağışlara kuzeyden gelen serin hava ve yüksek deniz suyu sıcaklıklarının birleşmesi sonucu oluşan ‘süper hücre’ diye adlandırılan yapıların neden olduğunu açıklamıştı.

(Cumhuriyet, Yeşil Gazete)

Marmara Denizi’nde alg patlaması: Erdek sahilleri kahverengiye büründü

Balıkesir’in Erdek ilçesinin Aşağı Yapıcı, Tatlısu ve Dalyan sahilleri alg patlaması nedeniyle kahverengine büründü.

Erdek sahillerinin alg patlaması nedeniyle kahverengiye bürünmesinin ardından Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, Bandırma ve Erdek’e bir an önce arıtma tesisi kurulmasını istedi.

Prof. Dr. Mustafa Sarı, sahildeki alg patlaması nedeniyle denizin kahverengine döndüğünü kaydederek şöyle dedi:

“Tam bir alg patlaması olayı yaşanıyor. Bunun nedeni, aşırı sıcaklar nedeniyle sudaki organik maddelerin artması, son olarak yaşanan çöl sıcaklarıyla gelen demirin suya karışması, sudaki azot ve fosforun artmasıdır. Sudaki mikroorganizmaların, denizdeki azot ve fosforu yok etmek istemesi, suyun renginin kahverengiye dönüşmesine yol açıyor. Aslında bu alg patlamalarının mayıs veya haziran aylarında gerçekleşmesi doğaldır. Ancak organik maddeler, yani evsel atıkların çok birikmesi bu sonuca yol açmıştır. Bu durum da acil önlem alınması gerektiğini ortaya koyuyor.”

Acilen arıtma gerekiyor

Prof. Dr. Sarı, hem Erdek’e, hem de Bandırma’ya acilen deniz arıtma tesisi yapılması gerektiğini kaydederek, şöyle konuştu:

“Erdek’te şu anda arıtma tesisi hiç yok. Bandırma’da ise derin deşarj uygulanıyor. Yani, evsel ve kanalizasyon atıkları, denize sıvılaştırılarak veriliyor. Bu bir arıtma değildir. Bandırma ve Erdek körfezi artık bu yükü taşıyamıyor. Her iki ilçeye de acilen çağdaş arıtma sistemleri gerekiyor.”

 

Basın örgütleri: Cumhuriyet davasının ana akım medyada yer almaması utanç vericidir!

Aralarında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve Basın Konseyi’ninde bulunduğu basın örgütleri bugün ilk kez mahkeme karşısına çıkan Cumhuriyet çalışanlarının davasına ilişkin olarak açıklama yaptı.

Basın örgütleri, “Farklı ülkelerden gelen gazetecilerin izlediği bu yargılamaların ülkenin ana akım medyasından tek tük birkaç gazete dışında hiçbir gazetede yer almaması utanç vericidir” tepkisini göstererek, “Bunca sayıda ve bilinen gazetecinin yargılanması dünyanın her yerinde haber niteliği taşır” dedi.

“Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” iddiasıyla tutuklanan Cumhuriyet gazetesinin yönetici, yazar ve avukatları hakkındaki dava, gözaltılardan 9 ay, iddianamenin hazırlanmasından 3 ay sonra bugün başladı. Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç, Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Almanya’da bulunan gazetenin eski yayın yönetmeni Can Dündar, Cumhuriyet Gazetesi Yayın Danışmanı Kadri Gürsel, Cumhuriyet Kitap Eki Yayın Yönetmeni Turhan Günay, gazetenin okur temsilcisi Güray Öz, gazetenin çizeri Musa Kart, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri Önder Çelik ve Bülent Utku, Cumhuriyet Vakfı Danışma Kurulu üyesi avukat M. Kemal Güngör, Cumhuriyet muhabiri Ahmet Şık ve gazetenin köşe yazarlarından Hakan Kara, Aydın Engin ile Hikmet Çetinkaya’nın de aralarında bulunduğu 19 kişi hakkında, Türk Ceza Kanunu’ndaki ‘anayasal düzene karşı suçlar’ ve Terörle Mücadele Kanunu’nun ceza artırımını öngören düzenlemesi kapsamında 7,5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezaları isteniyor. 24 Temmuz Basın Bayramı’yla aynı güne denk gelen dava 27’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülüyor.

Basın örgütlerinin ortak yaptığı açıklamanın tam metni şöyle:

“267 gündür tutuklu olan Cumhuriyet gazetesi yazar, yönetici ve çalışanlarının ilk duruşması 24 Temmuz günü İstanbul Adliye Sarayı’nda gerçekleşmiştir.

Farklı ülkelerden gelen gazetecilerin izlediği bu yargılamaların ülkenin ana akım medyasında tek tük birkaç gazete dışında hiçbir gazetede yer almaması utanç vericidir.

Bunca sayıda ve bilinen gazetecinin yargılanması dünyanın her yerinde haber niteliği taşır. Örneğin bugün Fransız “Liberation” gazetesi altı tam sayfasını bu davaya ayırmıştır.

Bu haberi görmeyen, mesleğine ve meslektaşlarına sahip çıkmayan; kendine oto-sansür uygulayan tüm basın yayın organlarını kınıyoruz. Kamuoyuna bu ortak açıklamayla duyuruyoruz.

Gazetecilik Suç Değildir.

Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği, DİSK Basın-İş, PEN Yazarlar Derneği, TGC, TGS.”

(T24)

Şehir Hatları’ndan açıklama: Vapurlarda evcil hayvan taşıma kuralları güncellendi

İstanbul’da vapurlara köpeklerin kafessiz ve ağızlık olmadan bindirilmesinin yasaklanmasına hayvan hakları savunucularının tepkileri üzerine Şehir Hatları, uygulamasını güncelledi.

Şehir hatları vapuruna binmek isteyen bir yurttaş, köpeği kafes içinde olmadığı gerekçesiyle vapura alınmayınca oturma eylemi yapmıştı.

İstanbul’da vapur seferlerini düzenleyen Şehir Hatları, hayvan hakları savunucularının mücadelesi sonucunda evcil hayvanların taşınma kurallarını güncelledi.

Şehir Hatları’ndan yapılan açıklama şöyle:

“Değerli yolcularımız,

Sizlerden gelen talep üzerine 25.07.2017 tarihinden itibaren geçerli olacak evcil hayvan taşıma kurallarımız şu şekilde güncellenmiştir;

1- Evcil hayvanlar kafeslerinde olmak koşulu ile yolcu salonlarının dışında ve gemi görevlilerinin gösterdiği emniyetli yerlerde taşınabilecektir; gemi tipi ve alanların uygunluğuna göre taşımada sınırlama getirilebilir.

2- Kafesi olmayan evcil hayvanlar ağızlık takmak koşulu ile gemilerde yolcu salonlarının dışında ve gemi görevlilerinin gösterdiği emniyetli yerlerde sefere kabul edilecektir.

3- Kafeslerinde olmak koşuluyla sadece küçük evcil hayvanlar (kuş, kedi, tavşan, vb.) ile yolcu beraberinde seyahat eden rehber köpekler (tıbbi destek veren/görme ve duyma engelli yolcuya refakat eden/duygusal destek veren rehber köpekler) belirlenen yolcu salonlarının içerisine kabul edilirler.

Duygusal destek amacıyla yetiştirilmiş, manevi destek ve psikiyatrik hizmet veren köpeklerin yolcu salonlarının içerisine kabul edilmesi için yolcu adına düzenlenmiş geçerli bir sağlık raporunun (akıl sağlığı uzmanından alınmış) mutlaka yolcu beraberinde bulunması gerekmektedir.

Rehber köpekler temiz, özel tasması takılı olarak sahibinin ayaklarının dibinde oturtulmalıdırlar.

4- Evcil hayvanın sağlıklı, zararsız, temiz ve kokusuz olması gerekmektedir. Hayvanın durumu şüpheli görülürse, (huzursuz, saldırgan, hastalıklı vb.) ŞEHİR HATLARI A.Ş. görevlileri tarafından gemiye kabul edilmeyebilir.

5- ŞEHİR HATLARI A.Ş., taşınan hayvanın seyir esnasında veya sonrasında sağlık durumunun kötüleşmesi, ölmesi, kaybolması veya yaralanması halinde hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmemektedir. Bu sebeple ortaya çıkabilecek masraf ve sair zararlardan Şehir Hatları A.Ş. hiçbir şekilde sorumlu değildir. Gerekli önlemlerin alınması evcil hayvan sahibine aittir.

6- Şehir Hatları A.Ş’nin sorumluluk sahası olan iskele ve gemilerde evcil hayvanların verebileceği her türlü zarardan (üçüncü kişilere verilecek zaralar da dahil) evcil hayvan sahibi sorumludur.”

(Yeşil Gazete)

Nükleer savaş iklim felaketini başlatabilir

Climate News Network’de Tim Radford imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cansu Yılmaz‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Küçük bir nükleer savaş bile küresel ısınmayı durdurabilir. Fakat bu kesinlikle yıkıcı iklim değişikliğini hızlandıracaktır.

ABD’li dört bilim insanı, kısa bir süre önce nükleer bir savaş başlatmamak için bir iyi neden daha ileri sürdü. Bu savaş sadece taraflarının karşılıklı yıkımını temin etmekle kalmayacak; ayrıca yıkıcı iklim değişikliğini hızlandıracaktır.

Bu bilim insanları, Environment Magazine dergisinde tek bir füze saldırısının bile gökyüzünü karanlığa gömebileceğini, atmosferi soğutabileceğini, yağışları durdurabileceğini, hasatları mahvedebileceğini ve bir milyar canlı yaşamına mal olabileceğini tartışıyor.

Anıları Soğuk Savaş’a ve ABD’nin bir yanda NATO güçleri, diğer yanda SSCB ile arasındaki silahlanma yarışına dek uzanan gözlemciler, bunun hakkında zaten bir şeyler bilecektir.

Astronom Carl Sagan ve arkadaşları, 1983 yılında, karşılıklı bir nükleer silah kullanımı sonucu yaşanacak olan “nükleer kış” kapsamında küresel imha ya da en azından insan uygarlığının sonu fikrini[1] ortaya attılar.

Yıllar sonra, Sovyetler Birliği çöktüğünde ve yerine Rusya Federasyonu doğduğunda, aynı bilim insanları hesaplamalarını tekrar yaptı ve bu tehdidi bir tür “nükleer güz”e indirgedi.[2]

Nükleer Kulübü

Sekiz ülkenin şu anda nükleer silah deposu mevcut: ABD, Rusya ve Çin’in nükleer bir felaketi hızlandırmaya yetecek büyüklükte nükleer silahları var ve dokuzuncusu Kuzey Kore, şu sıralar nükleer kapasitesi olduğunu iddia ediyor.

Bu durum, Nebraska-Lincoln Üniversitesi’nden araştırmacı ve siyaset bilimcileri, 15,000 ton TNT’nin patlayıcı gücünde 15 kiloton nükleer savaş başlığının etkisine dair kuramsal bir çalışmayı temel alarak problemi yeniden değerlendirmeye yönlendirdi.

Bir kez patladığında, bir şehrin 1300 kilometrekarelik kısmını ve çevresini yakıp kül edebilir. Bu ise, beş milyon metrik ton siyah karbon dumanı parçacığının tümüyle stratosfere itilmesi için yeterli olacaktır.

Bu patlama, güneş radyasyonunu taramaya, tarımsal ürün mevsimini en az beş yıl boyunca yılda 10 ile 40 gün arası bir sürede azaltmaya ve küresel sıcaklıkları en az 25 yıl boyunca normalin altında bir seviyeye düşürmeye yetecektir.

Bu soğuk hava dalgası, çok kısa bir sürede son bin yılın en soğuğu olacaktır. Yağış miktarı, Asya muson bölgesinde neredeyse %20 ile %80 arası bir oranda azalacaktır.

“Amerika Birleşik Devletleri’nin dâhil olmadığı bir çatışma bile bizi ve dünyadaki insanları etkileyebilir.”

Amerika’nın güneybatısı ve batı Avustralya, %20 ile % 60 arasında daha kurak hale gelebilir. Güney Amerika ve Güney Afrika da daha az yağmur görebilir. Bu küresel “nükleer kuraklık” ve ortaya çıkan kıtlıklar, “bir milyar insanın açlıktan ölümüne sebep olabilir.”

En yakın kurbanları, hâlihazırda fakir ya da gıda yönünden tehdit altında olan ülkelerde yaşayanlar olacaktır. Bilim insanları, bir savaş başlığının nükleer enerji tesisine düşmesi durumunda, zehirli radyonüklidlerin yayılımı ve bunların uzun dönemli etkilerinin çok geniş bir alanda etkili olacağı konusunda uyarıyor.

Onlar, ayrıca yağışta meydana gelecek düşüşün, küresel sıcaklıktaki azalmanın Amerika ve diğer gelişmiş ülkelerde toplumsal şiddeti zayıflatabilmesine rağmen, gelişmekte olan bölgelerde çatışmayı arttıracağı konusunda da uyarılarda bulunuyor.

Uluslararası güvenlik ve nükleer politika üzerine çalışan siyaset bilimci ve yazarlardan biri olan Tyler White[3]; “Soğuk Savaş’a dair belleğimizi yitiriyoruz ve dahası bunu doğru şekilde yerine getirmenin ne kadar önemli olduğuna dair belleğimizi yitiriyoruz.” dedi.

“Amerika Birleşik Devletleri’nin dâhil olmadığı bir çatışma bile bizi ve dünyadaki insanları etkileyebilir.” – Climate News Network

 

[1] Turco, R. P., Toon, O. B., Ackerman, T. P., Pollack, J. B., & Sagan, C. (1983). Nuclear Winter: Global Consequences of Multiple Nuclear Explosions. Science, Cilt 222, Sayı 4630. Erişim adresi: http://www.atmos.washington.edu/~ackerman/Articles/Turco_Nuclear_Winter_83.pdf.

[2] Malcolm W. Browne. (1990).  Nuclear Winter Theorists Pull Back. New York Times. 23 Ocak. Erişim adresi: http://www.nytimes.com/1990/01/23/science/nuclear-winter-theorists-pull-back.html.

[3] Yazar hakkında ayrıntılı bilgi için, bkz. http://polisci.unl.edu/tyler-white.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Tim Radford

Yeşil Gazete için çeviren: Cansu Yılmaz

(Yeşil Gazete, Climate News Network)

Neoliberalizm iklim değişikliğine birey olarak karşı koymayı bize yutturuyor

The Guardian’da Martin Lukacs imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Aslıhan Ulu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Birey olarak ne kadar yeşil yaşadığınıza takılıp kalmayı bırakmanın ve kolektif bir şekilde şirketlerin gücünü yerinden etmenin zamanı geldi.

Yanan evin içinde kalmış birine havlu atmasını tavsiye eder misiniz? Silahlı çatışmaya sineklikle girmesini? Oysaki iklim değişikliğiyle alakalı verilen tavsiyeler kriz anlarında verilmesi beklenen tavsiyelerden ancak bu kadar saçma  olabilirdi.

Geçen hafta gelen bir mail otuz adımda ofisimi nasıl daha yeşil bir hale getirebileceğimden bahsetmiş: geri dönüşümlü kalem kullan, açık renklerle yeniden dekore et, asansör kullanmayı bırak.

Eve döndüğümde, merdivenleri oflaya poflaya çıktım ve artık diğer seçeneklerle başa çıkabilirdim: ampulleri değiştir, yerelde üretilmiş sebzeler ve doğa dostu elektronik aletler satın al, çatıya güneş enerjisi kur.

Ve Perşembe günü yayınlanan bir araştırmanın iddiasına göre iklim değişikliği ile mücadele etmenin en iyi ve tek yolu bulunmuştu: çocuk sahibi olmamak.

Bu yaygın teşvik etme biçimi bireyin eylemine dayanıyor- özellikle batıda kurumsal reklamlar, okul kitapları ve ana akım çevreci grupların kampanyaları,- ve bu nefes almak kadar doğalmış gibi görülüyor. Bundan daha kötü bir şey teşvik edilemezdi.

Londra, Wimbledon’dan bir reklam afişi. Dirty (Kirli) Harry adında bir atık yönetimi şirketi Lord Kitchener posteri ile halkı geri dönüşüm yapmaya çağırıyor

Biz kişisel hayatlarımızı yeşillendirmekle meşgulken fosil yakıt şirketleri bu çabaları boşa çıkartıyor. 1988’den beri karbon emisyonunun dağılımına baktığımızda ne görürüz? Sadece, yüz şirket şaşırtıcı bir şekilde bu durumun yüzde yetmiş birinden sorumlu ve  sen hangi kalemi ya da paneli kullansam diye düşünürken onlar gezegene işkence etmeye devam ediyor.

Bu şirketlerin çevreyi kirletme özgürlüğü- ve buna cevaben çelimsiz bir yaşam tarzındaki saplantı- tesadüf değil. Olası kolektif bir harekete karşı son kırk yıl boyunca süren ideolojik savaşın sonucudur. Tahrip edici bir şekilde başarılı ama bunu yerinden etmek için çok geç değil.

Thatcher ve Reagan tarafından ilerletilen neoliberalizmin politik projesi iki ana eksende sürdürüldü.  Birincisi, şirketlerin gücünü hesap vermeksizin kullanmasına engel olan her şeyi ortadan kaldırmaktı. İkincisi, bunları demokratik bir halk iradesiymiş gibi uygulamaktı.

Ticari markaların özelleştirilmesi, yeniden düzenlemeler, vergi muafiyetleri, ve serbest ticaret anlaşmaları: tüm bunlar özgürleştirilen şirketlerin muazzam bir kar elde etmelerini ve atmosfere kanalizasyonmuş gibi davranmalarına sebep olurken devlet eliyle kendi kolektif refahımızı yaratma konusunda elimizi kolumuzu bağladı.

Şirket gücünün üzerinde, herhangi bir kolektif kontrol sistemine benzer örgütlülük, elitlerin hedefi haline geldi; lobi faaliyetleri ve şirket bağışları, demokrasinin içini oymaları, yeşil politikaları engellemeleri ve fosil yakıt sübvansiyonlarının akışını sağlamaları; ve işçilerin bir araya gelerek kullanabilecekleri en etkili araç olan sendika ve dernek gibi haklarını mümkün olduğunca kısıtlamaları buna örnek oluşturmaktadır.

Şu anda, iklim değişikliği hareketi ne zaman eşi benzeri görülmemiş kolektif bir halk tepkisi talep etse yolunda neoliberal ideolojinin durduğunu görüyor. Bu nedenle eğer emisyonların hızla azaltılmasını istiyorsak tüm serbest piyasa mantralarını aşmamız gerekecek. Demir yollarını, kamu hizmetlerini ve enerji ağlarını kamusal kontrol altına almalıyız; şirketlerin fosil yakıt kullanımını aşamalı olarak durdurmalıyız ve iklim değişikliğine dayalı yatırımlar yapabilmek için vergileri artırmalıyız- altyapı düzenlemeleri, yenilenebilir enerji gibi- ki güneş panelleri sadece onu karşılayabilecek olanların değil, herkesin çatısına girebilsin.

Neoliberalizm sadece bu gündemin siyasi olarak gerçek dışı olmasını sağlamakla kalmayıp aynı zamanda bunu kültürel olarak da düşünülemez hale getirmeye çalışmaktadır. Rekabetçi ve kişisel çıkara dayalı hiper-bireysellik, merhamet ve dayanışma duygularını damgalayarak kolektif bağlarımızı aşındırıyor. Bu durum anti- sosyal sinsi bir toksin gibi yayılmakta, Margaret Thatcher’ın da savunduğu gibi: “ toplum diye bir şey yoktur.”

Araştırmalar, bu çağda büyümüş insanların daha çok bireyci ve tüketici hale geldiklerini gösteriyor. Kendimizi vatandaş olarak değil de tüketici olarak, karşılıklı dayanışma içinde olan değil de sadece kendine güvenen, bağımsız kişiler olarak görmemizi söyleyen bir kültüre batmış durumdayken sürüler halinde sistematik bir problemle etkisiz, bireysel çabalarla baş etmeye çalışmamız ne kadar şaşırtıcı değil mi? Hepimiz Thatcher’ın çocuklarıyız.

Kapitalist ekonomi, neoliberalizm ortaya çıkmadan önce bile sömürge sisteminin yapısal sorunlarından kaynaklanan-yoksulluk, işsizlik, kötü sağlık koşulları, yerine getirilmesi gerekenlerin getirilememesi gibi- unsurların gerçekte insanların kişisel eksiklikleri olduğuna inandırarak kendisini geliştirdi.

Neoliberalizm, bu içselleştirilmiş kendini suçlamayı pekiştirdi. Öyle ki,  iyi bir işiniz yoksa, borca batmış durumdaysanız, aşırı stresli ve arkadaşlarınızla geçirmek için ayırdığınız vakitte de çalışmışsanız sadece bunlar için suçluluk ve utanç duymamalısınız. Çünkü olası ekolojik çöküntüden de siz sorumlusunuz.

Tabi ki de daha az tüketen insanlara ve yaratıcı düşük karbonlu alternatiflere, sürdürülebilir çiftliklerin inşasına, yeni akülerin icadına, sıfıra yakın atık çıkarmamızı sağlayacak yöntemlere ihtiyacımız var. Ancak ekonomik sistem herkes için uygulanabilir, ekolojik seçenekler sağladığı zaman bireysel tercihler göz önünde bulundurulur; yalnızca zengin ya da cesur olan için uygulanabilir olduğu zaman değil.

Eğer düşük ücretli toplu ulaşıma geçilemiyorsa, insanlar arabayla işlerine giderler. Eğer yerel organik besinler çok pahalıysa, fosil yakıt tüketen süper market zincirlerinden vazgeçemezler. Eğer ucuz seri üretim mallarının akışı sürekli olarak sağlanırsa onlar da satın alacaklar, satın alacaklar ve satın alacaklardır. Bu neoliberalizmin bize yutturduğu şeydir: iklim değişikliğine güç ve politikayla değil de cep kitaplarımız aracılığıyla ikna ediyor.

Ekolojik tüketim suçluluğunuzun kefareti olabilir. Ancak sadece kitle hareketiyle iklim krizinin bu ölümcül gidişatını değiştirecek gücü elde edebiliriz. Bunun için öncelikle neoliberalizm tarafından büyülenmiş zihnimizi iradeli bir şekilde ondan koparmamız gerekir: birey gibi düşünmeyi bırak.

İyi haber şu ki insanların bir araya gelme düsturu bastırılamaz ve kolektif tahayyül çoktan politik bir geri dönüş sağladı. İklim adaleti hareketi boru hatlarının döşenmesine engel oluyor, trilyonlarca dolardan yoksun bırakıyor ve dünyanın dört bir yanından devletler ve şehirlerden yüzde yüz yenilenebilir temiz enerji ekonomilerinin desteğini kazanıyor. Siyahların Yaşamı Değerlidir (Black Lives Matter) hareketiyle, göçmen ve yerli halkın hak arayışıyla ve daha iyi maaş için mücadeleyle yeni bağlar kuruluyor. Bu hareketleri takiben, sonunda siyasi partiler de bu neoliberal dogmanın karşısında durmaya hazır görünüyorlar.

İklim değişikliğine dikkat çekmek için bir yeniden dağılım projesiyle ekonomiyi halka açık bir şekilde yeniden düzenleyen ve şirket oligarklarının bundan böyle istedikleri gibi at koşturmamaları konusunda ısrar eden ve bunu kendi İşçi Partisi Manifestosunda ayrıntılı bir şekilde açıklayan Jeremy Corbyn’den başkası değildi. Zenginlerin bu dönüşümün finanse edilmesi için kendilerine düşen payı ödemesi gerektiği fikri siyasi ve medya elitleri tarafından gülünç karşılandı. Milyonlar aynı fikirde değil. Uzun süredir ayrı olduğu söylenen toplum şimdi büyük bir öfkeyle geri döndü.

Sonuç olarak, havuç yetiştirmek ve bisiklete binmek sizin daha mutlu ve sağlıklı olmanızı sağlayabilir. Ancak birey olarak ne kadar yeşil yaşadığınıza takılıp kalmayı bırakmanın ve kolektif bir şekilde şirketlerin gücünü yerinden etmenin zamanı geldi.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Martin Lukacs

Yeşil Gazete için çeviren: Aslıhan Ulu

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

İzmir Yamanlar’da sokaktan mahkemeye giden bir atık mücadelesi – Gökhan Ersoy

Türkiye’de 2000’li yıllar bugüne kadar yüzlerce atık protestosuna sahne oldu ve bunların ağırlıklı bir bölümü atık depolama ve bertaraf etme yöntemlerinin, belediyeler tarafından konumlandırıldığı kırsal alanlarda gerçekleşti. Karadeniz protesto etkinliklerinin yoğunlaştığı bir coğrafya olarak ilk sırayı  alırken bunu sırasıyla Marmara Bölgesi ve Ege Bölgesi takip ediyor. Ege’de yer alan bu mücadelelerden bir tanesi de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2013 yılında katı atık tesisini İzmir, Karşıyaka’da yer alan Yamanlar Köyü’ne kuracağını açıklaması ile başladı.[1]

2014 yılının Eylül ayında İzmir Valiliği Mahalli Çevre Kurulu’nun Belediye’nin tercih ettiği tesis alanını oybirliği ile uygun bulması ile projenin ÇED süreci başladı.[2]  Bu süreçte dikkati çeken açıklama ise, tesisin yer seçimi ile ilgili kararı alırken genel eğilimleri değerlendirdiklerini anlatan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun [3] bahsettiği eğilimlerin sadece belediyeye bağlı kurulan kurumlar ve merkezi hükümetin taşra örgütünde yer alan birimler ile sınırlı olması oldu. Şehir yönetiminde, vatandaşların günlük yaşamını doğrudan etkileyen projelerde katılım prensibinin kurumsal düzeyde kalması, bazı vakalarda, vatandaşların sokak hareketine yönelmesi ile sonuçlanıyor. Nitekim, bu sonucu Yamanlar vakasında kurulan Yamanlar Dağı Çöplük Olmayacak Platformu, Karşıyaka Çevre Platformu gibi toplum temelli örgütler tarafından düzenlenen protesto vakalarında gözlemleyebiliyoruz.

Mart 2015’te ÇED sürecinde yapılan Halk Toplantısı’nda Belediyenin yaptığı sunumun ardından hazırladıkları dövizler ile vatandaşların projeyi protesto etmesi üzerine toplantı yarıda kesildi ve yetkililerin verdikleri beyanatlara göre herhangi bir tartışma ya da müzakere ortamı oluşturulmadan vatandaşlar tarafından olumsuz görüş bildirildi notu düşülerek bu süreçte vatandaş katılımını sağlayan tek mekanizma da yöneticiler tarafından etkisiz hale getirilmiş oldu. Bunun üzerine Yamanlar’daki vatandaşlar tepkilerini dile getirmek için konvansiyonel mekanizmaların dışına çıkarak sokak hareketine başladılar.[4]

Nisan 2015’te proje için yürütülen ÇED raporu sürecine itirazlarını dile getiren Yamanlar Dağı Çöplük Olmayacak Platformu üyeleri, İzmir Büyükşehir Belediye Saray’ı önünde bir basın açıklaması düzenledi.[5] Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi tarafından hazırlanan raporlara referans veren platform üyeleri, tesisin yaratacağı ekolojik tahribatın altını çizerek, yer seçiminin yeniden gözden geçirilmesini talep etti. Tatlı su kaynağı, yerleşim birimleri, milli park, tarım alanları ve bölgedeki volkanik dokuya olan yakınlığı nedeniyle meydana gelecek zararlar yöre halkının harekete geçmesinin ana nedenlerini oluşturuyordu.

Mayıs 2015’te ise Karşıyaka Birliği ve Dayanışma Derneği tarafından yaklaşık 100 kişinin katılımıyla, tesisin yapılacağı alandaki yeşil alana dikkat çekmek amacıyla yapılan piknikte, dernek başkanı bir önceki protesto etkinliğinde dile getirilen nedenleri tekrar dile getirdi. Ayrıca tatlı su havzası ve kapasitesi ile ilgili raporların ÇED sürecine dahil edilmediğini belirtti.[6]

Toplumsal hareketler literatüründe kimi zaman protesto eylemini gerçekleşiren toplulukarın, taleplerini güçlendirmek adına hukuki kanalları da kullanmaları sokak hareketlerinin zaman zaman başvurduğu bir repertuar unsuru olarak biliniyor. Yamanlar vakasında da topluluk üyeleri konvansiyonel mekanizmaları devreye sokarak, İzmir Valiliği Mahalli Çevre Kurulu’nun verdiği uygunluk kararının iptali için dava açtı. 2016 yılında Mahkemenin verdiği iptal kararı ile yürütülen ÇED süreci askıya alındı.[7]

Ancak ilgili mahkemenin verdiği iptal kararına rağmen, belediyenin ÇED sürecini devam ettirmek adına merkezi hükümet ile yürüttüğü lobi faaliyetleri Yamanlar’daki hareketliliği yeniden gündeme getirdi. 2017 yılında Karşıyaka Çevre Platformu’nun düzenlediği basın açıklaması[8] ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kurumsal gücünü karar verme mekanizmalarını etkilemek için kullanmasını kınayan platform üyeleri yer seçiminin yeniden değerlendirilmesi gerektiği gerçeğini terkar kamuoyu ile paylaştı.

Yamanlar’daki son mücadelede ise İzmir Büyükşehir Belediyesi açılan iptal davasında mahkeme heyetine sunduğu yeni bir uzman görüşü ile belirlenen alanda tesisin kurulması konusundaki ısrarını sürdürüyor. Bunun üzerine, bilirkişi heyeti hazırladığı ek rapor ile daha önce mahkemeye bildirdiği olumsuz görüşünü yineledi. Türkiye’deki diğer atık mücadelelerine baktığımızda, mahkemelerin yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen, yerel yönetimlerin ÇED süreçleri ve tesis inşaatlarına devam etmeleri alışık olmadığımız bir durum değil. İzmir Büyükşehir Belediyesi de henüz bu yönde bir adım atmadı

Bugüne kadar gözlemlenen atık ithilaflarında uzun süren mahkeme süreçlerinin yarattığı maddi ve manevi zararlar taraflardan birini söz konusu eylemin daha fazla fayda getirmeyecek fikrini aşılaması ile son buluyor. Bu senaryoda tesis alanının akıbetinin ne olacağını belediye ve bölge halkının sürece karşı olan inancı ve direnme kapasitesi belirleyecek.

[1] Harmandalı’nın Bitmeyen Çöp Kabusu

[2] İzmir’in Yeni Çöp Tesisi Yamanlar’da Kurulacak

[3] Yamanlar Çöp Bertaraf Tesisi Son Durum

[4] İzmir’de çöp tesisi toplantısında gerginlik

[5] İzmir Büyükşehir önünde ‘Çöp’ eylemi

[6] Yamanlar’da çöp tesisi protestosu

[7] Büyükşehir’e “Katı Atık Tesisi” şoku

[8] Yamanlar Çöp Tesisi’ne Karşıyaka Çevre Platformu’ndan tepki!

 

Gökhan Ersoy

Yeditepe Üniverstesi Kamu Yönetimi Proje Asistanı

Rus bilim insanları: İklim değişikliği nedeniyle Sibirya’da nüfus ve tarımsal faaliyetler artabilir

Rusya’nın Krasnoyarsk bölgesindeki Sukaçev Orman Enstitüsü’nden bilim insanları, iklim değişikliğinin hava sıcaklıklarını arttırması nedeniyle, Sibirya’nın gelecekte daha fazla yerleşime açık ve tarıma daha elverişli olabileceğini belirtti.

Sukaçev Orman Enstitüsü’nden bilim insanlarının Japonya’da katıldığı bir konferansta, iklim değişikliğinin Sibirya toprakları üzerinde yaratabileceği etkiler anlatıldı.

100 Sibirya hava istasyonun verilerine dayanılarak yürütülen araştırmanın anlatıldığı konferansın ardından Eos gazetesine konuşan Dr. Yelena Parfenova, etkiler arasında daha ılıman hava koşulları, donmuş toprakların azalması ve tarımda büyüme gibi faktörlerin sayılabileceğini aktardı.

“Pirinç yetiştirilebilir”

Parfenova “21. yüzyılın sonlarında Sibirya’nın orta bölgelerinde tarıma elverişli bölgeler oluşabilir. Toprakta tarım için engel teşkil eden koşullar iklim değişikliğiyle azalacak ve daha ılıman iklim pirinç, fasulye ve Avrupa’daki üzümlerden yetiştirilmesi olanağını yaratabilir” dedi.

“Nüfus artışı yaşanabilir”

Parfenova ayrıca “Nüfusta 3 katı artış gözlenebilir. Bu yalnızca potansiyel. Bu insanların Sibirya’ya gitmesinin gerekeceği anlamına gelmiyor” ifadelerini kullandı.

Bölgedeki donmuş toprakların tamamen bataklık haline gelebileceğini de belirten Parfenova, hava sıcaklıklarının artışı nedeniyle kışların şimdiki kadar sert geçmeyeceğini ifade etti.

(Sputnik)