Ana Sayfa Blog Sayfa 3093

Manidar – Tanıl Bora

Bu yazı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, 3 Temmuz’da Adalet Yürüyüşü’nün “15 Temmuz öncesine gelmesi manidardır,” demişti. (İktidar medyasında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşte taşıdığı pankarttaki “Adalet” yazısının harf karakteriyle, sabık Samanyolu TV kanalının harf karakterinin aynı oluşunu manidar bulanlar da çıkmıştı.)

Büyükada’da baskına uğrayan insan hakları savunucularının 15 Temmuz’un on gün öncesinde bir toplantı düzenlemiş olmaları da manidar bulundu iktidar medyasında. Geçen sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünden önce, “yine Büyükada”da, ABD’li istihbarat uzmanlarının katıldığı bir toplantı yapılmış olduğundan söz ediliyordu zira. İnsan hakları savunucularının toplantısında birilerini kulağına çalınan, bilgi tasnifi babında kullanılan “haritalama” teriminden de hemencecik bir “harita=ülkemiz=ülkemiz üzerinde oyunlar” çağrışımı türetilmiş, manâlara manâlar eklenmişti.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen sene 16 Temmuz’da dile getirdiği meşhur “Bu bize Allah’ın çok büyük bir lütfu” cümlesinden hemen sonra, darbe teşebbüsünün, Yüksek Askeri Şura öncesi yapılmasının “çok manidar” olduğunu söylemişti.

Bugün yargılamalar gösteriyor ki, 15 Temmuz günü olanlara dair bilgiler, hiç üzerinde durulmayan manidar zamanlamalar ve manidar boşluklarla dolu. Sadece mesela Hürriyet’te Sedat Ergin’in, en sakin, en serin bir muhakemeyle sıraladıkları, yeter.

***
Cumhurbaşkanı Erdoğan, on gün kadar önce, 9 Temmuz’da, G-20 zirvesindeki basın toplantısında: “Avrupa Birliği’nin ülkemizdeki sığınmacıların yükünü paylaşmak üzere vermiş olduğu sözü tutmaması manidardır,” dedi.

Ama en manidarı, her zaman yine zamanlamadır.

20 Temmuz 2013’te, yine Erdoğan –o vakit başbakan–, “önemli bir ay (abç. – T.B.) olan Mayıs ayında Gezi Parkı gösterilerinin başladığına” dikkat çekmiş, “zamanlama manidar,” kozunu oynamıştı. 10 Temmuz 2015’te, Doğu Türkistan’daki baskıları protesto ‘vesilesiyle’, memleketteki bilumum ‘çekik gözlülere’ saldırılar olması üzerine: “Çin’e bir ziyarette bulunacağım. Çin seyahati öncesindeki gelişmeler manidardır,” ikazında bulundu. 26 Ağustos 2016’da, bir tedhiş saldırısı sonrası “Fırat Kalkanı Operasyonu’nun gerçekleştiği sırada bu saldırının yapılması manidardır,” diyordu.

Bir buçuk ay kadar önce, internette iktidar yanlısı bir “haber” sitesi, Ahmet Davutoğlu’nun bir konuşmasını “Zamanlama manidar!” pususuna düşürmüştü. “Başbakan iken, küresel güçlerle işbirliği halinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘arkasından iş çevirirken suçüstü yakalanan’ ve ‘4 Mayıs darbesi’ ile görevden el çektirilen” diye bahsedilen Davutoğlu’nun, “uluslararası konjonktüre uygun olarak, yeniden piyasaya çıktığı” tespit ediliyordu. Konya’da bir televizyon yayınına katılan Davutoğlu, AKP’nin kendi değerlerini hızla zayıflattığını, partinin içine itibar suikastı virüsünün bulaştırıldığını iddia etmişti. “Haberi” yapanlara bakılırsa, “küresel çetenin, Katar üzerinden Türkiye’ye de hedef alan büyük bir operasyon-saldırı başlattığı bir süreçte, bugüne kadar sessizliğini koruyan Davutoğlu’nun birden, bu operasyonla ‘eşzamanlı’ olarak sahneye çıkması dikkat çek”mişti – velhasıl, zamanlama manidardı.

***

Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Zühtü Arslan, 1 Mart 2016’daki bir toplantıyı açarken, toplantının zamanlamasının manidar olmadığını belirtme gereği duymuştu. Zira Mahkeme, kısa bir süre önce Can Dündar ve Erdem Gül’ün bireysel başvuru hakkını kullanarak yaptıkları itiraz üzerine, tutuklanmaları hakkında verdiği “hak ihlâli” kararının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından tenkit edilmişti ve Arslan’ın açtığı toplantı da tam bu konuda, “Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru sisteminin desteklenmesi” üzerine bir konferanstı. Arslan, konferansın çok daha önceden planlandığını hatırlatarak, “zamanlama manidar değil,” diyordu. Deme gereği duyuyordu.

***
Ma’nidâr, Farsçadan geliyor. Dümdüz çevirisiyle: ‘anlam sahibi’, yani anlamlı. Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Sözlüğü’nde “bir şeye delâlet eden, bir şey demek isteyen,” diye açıklanıyor. Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü’ne göre: “Bir anlam taşıyan; bir şey ima edercesine; gizli ve ince bir anlam taşıyan,” demektir. Yani, anlamdan öte, bir imâ, bir nevi gizli ‘işaret’ veya alâmet manâsı var manidar’da…

İngilizce karşılığını ararsanız, meaningful, yani ‘anlam dolu’, veya significant, yani “dikkate değer, bir noktaya dikkat çeken, önem taşıyan”a varırsınız. Fransızca karşılığında yine significatif çıkıyor, veya important (önemli) veya kimileyin parlant, yani “bir şey söyleyen, bir şey ifade eden.” Amanca bedeutungsvoll, meaningful’la aynı; sinnvoll, biraz ‘mantıklı, akılcı’ya yaklaştırıyor. Fransızcadaki parlant gibi, bir vielsagend seçeneği de var: “çok şey söyleyen”.

***
Cari politik dilde kol gezen ‘manidar’ kelimesi, gizli imâ arama düşkünlüğünü çoğaltıyor. Zihinde hazır bekleyen ‘hakikati’ fâş etmeye, onu delillendirmeye yarayacak alâmeti temsil ediyor, ‘manidar’. Bir bağlantıya yapışarak, bir benzerliğe el atarak, bir eş zamanlılığa, bir imâya, bir çağrışıma tutunarak, bütün anlamı çözdüğünü ilah eden, bütün tartışmayı bitiren bir pusu aklının maymuncuğudur.

Bir manidarlık keşfetmek için en bereketli kaynak da, her zaman zamanlamadır.

Tesadüfe, tevafuka yer yoktur o zihniyet dünyasında. Bir garibin kendince düşünüp bizatihi ve sadece onu söylemek için, onu kastederek söylediği bir söz, olabilemez. Beyanı o ana denk gelmiş ya da çok daha basiti, zamanlama analistinin o an yeni öğrendiği bir fikir, bir bilgi, bir söz, olabilemez. Her fail gibi, her söz de, “büyük resim”de bir leke, “büyük oyun”da bir piyon hükmündedir sadece. Veriyi, bilgiyi lojistik levazımat olarak stratejik amaçlarla ‘işleyenlerin’ ve –gününü bekleyerek– saklayıp stoklayanların zihni, böyle çalışır.

Zamanlamanın manidar olduğu, başlıbaşına ‘bir şey söylediği’ durumlar yok mudur? Vardır elbette. Fakat aklı-fikri büsbütün zamanlamadaki manâya kilitlemek, başka bir şey. O, işte, kendi Kartaca’sı dışında her insanî ve beşerî hakikate gözü, aklı, kalbi kapanmış bir halin alâmeti. ‘Manidar’ın peşinde, aklı ve kalbi manâsızlaştıran bir tutulma…

***

Sadece politikada değil ki… İnternette, sıra sıra “manidar söz” siteleri var: “Manidar sözler”, “Manidar ve güzel sözler”, “manidar mesajlar”, “manidar sözler, manidar aşk sözleri”, “özlü&anlamlı ve manidar sözler”, “bize gerçekleri gösteren manidar sözler”, “manidar sözler damar sözler duygusal sözler”…

Orhan Koçak Tehlikeli Dönüşler’de, –yine geçerken!–, “manidar sözcüğünün kazandığı yeni güncelliğe” değinir; “aynılaşmaya, istatistikleşmeye, manâsızlaşmaya” direnmenin bir alâmeti olarak okur bunu. Manidar’a düşkünlük, büyüsünü yitiren dünyada bir yeniden-büyülenme arzusunun alâmetidir. Orhan Koçak da, “komplo kuramları ve fantastik ‘tarih’ anlatıları” ile aynı yere koyar, “manidar” merakını. [1]

Manidar, manânın kıt kaynak olduğu bir zamanda, manâsızlık içinde, bir manâ arayışının alâmeti.

Tanıl Bora – birikimdergisi.com

[1] Orhan Koçak, Tehlikeli Dönüşler, Metis Yayınları, İstanbul 2017, s. 158.

Çıralı’da bilinçsiz turizm faaliyetleri caretta carettaların yuva sayısını azalttı!

Antalya’nın Kumluca ilçesine bağlı dünyaca ünlü tatil beldesi Çıralı’da, nesli tehlike altındaki caretta caretta türü deniz kamlumbağalarının yuvalandığı alanlarda gece saatlerinde denize girilmesi, sahilde ateş yakılması, çadır kurulması gibi nedenlerle geçen yıl 141 olan yuva sayısı bu yıl 68’e düştü.

Dünyada nesli tehlike altındaki türlerden deniz kaplumbağası caretta carettaların, en önemli yaşam alanlarından Çıralı sahilinde bu yıl yuva sayısı ciddi oranda azaldı. Caretta caretta yuva sayısındaki düşüşün en büyük sebebi olarak ise bilinçsiz turizm faaliyetleri ve tatil için Çıralı’ya gelenlerin caretta carettaların yuva alanlarının bulunduğu sahilde gece çadırlarda konaklamaları, gece denize girmeleri, ateş yakmaları, eğlence partilerinin düzenlemesi gibi uygulamalar gösterildi.

Bu yıl geç çıkmaya başladılar

Çevre Koruma, Geliştirme ve İşletme Kooperatifi yönetim kurulu üyesi Bayram Kütle, Çıralı’da 1996 yılından beri her yıl sahilde caretta carettaların yuvalarının belirlenmesi, koruma altına alınması ve yuvadan çıkıp denizle buluşan yavruların kayda alınması yönünde çalışmaları yürütüyor. Bu yıl soğuk hava döneminin biraz uzadığını belirten Bayram Kütle, “Normalde Caretta carettalar Mayıs ayının ilk haftasından itibaren sahile yumurta bırakmak için çıkmaya başlardı. Ancak bu yıl soğuk geçmesi nedeniyle 29-30 Mayıs gibi çıkmaya başladılar. Yaklaşık iki ay yumurta bırakma dönemi sürer. Yumurta bırakma dönemi de 10-15 güne kadar sona erecek. Geçen sene 141 adet yuva vardı, bu yıl yuva sayısı çok az ve 68 yuva var” dedi.

Yuva sayısı yüzde 50’ye yakın düştü

Yuvalardan yavruların da çıkmaya başladığını anlatan Bayram Kütle, her sabah sahile inip yuvalardan çıkan yavruların denizle buluşturulduğunu söyledi. Bir yuvadan 90 canlı yavru çıktığı, 14 yumurtanın dölsüz ve 6 yavrunun da ölü bulunduğunu belirten Bayram Kütle, “Verim iyi ama yuva sayımız çok az. Bunun nedeni sahilin bilinçsiz kullanımı. Sahildeki yoğunluk nedeniyle kaplumbağalar gece çıkıp yumurtalarını bırakamıyor. Bu yıl yuva sayısında yüzde 50’ye yakın çok ciddi bir düşüş var. Eylüle kadar yavruların çıkışı devam edecek” dedi.

Ateş yakıp çadır kuruyorlar

Çıralı sahilinde tatilcilerin çadır kurduğu, bu dönemde girilmemesi gerekirken 20.00 ile 05.00 saatleri arasında denize girildiğini belirten Bayram Kütle, kaplumbağaların gece sahile yumurta bırakmasını engelleyen bu nedenlere ek olarak sahilde ateş yakılıp, müzikli eğlenceler düzenlendiğini ve yoğun bir şekilde sahilde sabahlayanlar olduğundan yakındı. Dünyada nesli tehlike altındaki Caretta carettaların üremesinin bu nedenlerle engellendiğini belirten Kütle, “İnsanlarımızın biraz duyarlı olması gerekiyor. Burada çadır kurulmaması, gece denize girilmemesi, ateş yakılmaması gibi uyarılar da var ama dikkate alınmıyor” dedi.

Her gün sahilde dolaşıp kaplumbağaların soyunu devam ettirebilmesi için gece denizden sahile çıkıp kumullar içine yumurtalarını bırakması gerektiği şeklinde uyarılarda bulunduklarını da anlatan Kütle, “Bazı vatandaşlar bilmediklerini ve üzgün olduklarını belirtip uyarıyı dikkate alıyor. Ama bazıları ‘Biz zaten iki günlüğüne geldik’, ‘Yetkililer gelsin’, ‘Bakanlık gelsin’ gibi ters söylemlerde bulunuyor. Güvenlik yok, jandarma veya zabıta bir işlem yapamıyor. Jandarmayı arasak da zaten 20 kilometre uzaktan gelebilirse geliyor ama ‘Bizim yapabileceğimiz bir şey yok’ diyor. Dolayısıyla burada kurallar hiçe sayılıyor” dedi.

Neler yapılması gerekiyor?

Bayram Kütle, Caretta carettaların yumurtlama dönemleri ve yuvaların korunmasına ilişkin yapılmaması gerekenleri şöyle sıraladı:

“Sahilde çadır kurularak veya diğer şekillerde konaklama yapılmamalı. Saat 20.00’den saat 05.00’e kadar denize girilmemeli. El fenerleri veya lazerle sahilde dolaşılmamalı. Sahilde ateş veya ışıklı sistemlerle eğlence partileri olmamalı. Sahile araç girmemeli. Ses ve gürültü yapılmamalı. Evcil hayvanlar sahilde dolaştırılmamalı. Ayrıca sahilde çay demleyip sıcak suyunu, mangal yakıp ateşini ağaç diplerine döküyorlar ve ağaç kökleri kurutuluyor.”

(Cumhuriyet)

‘Bu iddianamenin için aynen bu balon gibi bomboştur’: Cumhuriyet’in yönetici ve yazarlarının davası başladı

“Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” iddiasıyla tutuklanan Cumhuriyet gazetesinin yönetici, yazar ve avukatları hakkındaki dava, gözaltılardan 9 ay, iddianamenin hazırlanmasından 3 ay sonra bugün başladı.

Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç, Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Almanya’da bulunan gazetenin eski yayın yönetmeni Can Dündar, Cumhuriyet Gazetesi Yayın Danışmanı Kadri Gürsel, Cumhuriyet Kitap Eki Yayın Yönetmeni Turhan Günay, gazetenin okur temsilcisi Güray Öz, gazetenin çizeri Musa Kart, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri Önder Çelik ve Bülent Utku, Cumhuriyet Vakfı Danışma Kurulu üyesi avukat M. Kemal Güngör, Cumhuriyet muhabiri Ahmet Şık ve gazetenin köşe yazarlarından Hakan Kara, Aydın Engin ile Hikmet Çetinkaya’nın de aralarında bulunduğu 19 kişi hakkında, Türk Ceza Kanunu’ndaki ‘anayasal düzene karşı suçlar’ ve Terörle Mücadele Kanunu’nun ceza artırımını öngören düzenlemesi kapsamında 7,5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezaları isteniyor. 24 Temmuz Basın Bayramı’yla aynı güne denk gelen dava 27’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor.

Cumhuriyet davası için IFJ, EFJ, IPI, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, PEN gibi çok sayıda uluslararası gazeteci ve yazar örgütlerinin temsilcileri Türkiye’ye geldi. CHP, Haziran Hareketi, EMEP, Halkevleri, DİSK gibi birçok parti ve sivil toplum örgütü de adliye önünde yer aldı.

Gazetenin yöneticilerinden Emre İper de farklı bir soruşturma nedeniyle, Akın Atalay, Murat Sabuncu, Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Güray Öz, Hakan Kara, Turhan Günay, Musa Kart, Önder Çelik, Bülent Utku ve Kemal Güngör ile birlikte hapiste bulunuyor. Aydın Engin, Hikmet Çetinkaya, Bülent Yener ve Günseli Özatay davanın tutuksuz sanıkları arasında yer alıyor. Akın Atalay, Murat Sabuncu, Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Güray Öz, Hakan Kara, Turhan Günay, Musa Kart, Önder Çelik, Bülent Utku ve Kemal Güngör 267 günür, Ahmet Şık 206, Emre İper de 109 gündür Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. Cumhuriyet çalışanları “FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” ve “FETÖ, DHKP-C ve PKK propagandası yapmak”la suçlanıyor.

Dava öncesi balonlu eylem

Duruşma öncesinde, Cumhuriyet Gazetesi yönetici ve yazarlarına destek veren meslektaş ve yakınları Çağlayan Adliye’si önündeki meydanda ellerinde balonlarla toplanarak açıklamalarda bulundu. CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, “Bu iddianamenin için aynen bu balon gibi bomboştur” diyerek elinde bulunan balonu patlattı. Açıklamaların ardından davayı izlemeye gelenler ellerindeki balonları bıraktı.

(T24, CNN Türk)

Aşiyan Parkı sac levhalarla çevrilip ağaçlar işaretlendi; İBB açıklama yaptı

Aşiyan Parkı, Rumeli Hisarüstü-Aşiyan Füniküler Hattı istasyon yapımı için sac levhalarla çevrildi.

Bebek Aşiyan’da şair Orhan Veli Kanık’ın satırlarının hayat bulduğu Aşiyan Parkı, Rumeli Hisarüstü-Aşiyan Füniküler Hattı istasyon yapımı için sac levhalarla çevrildi. Parkın içindeki ve sahil yolunun hemen yanında yer alan ağaçlar kırmızı renkle işaretlendi.

Orhan Veli’nin heykeli bulunuyor

Orhan Veli Kanık’ın İstanbul Türküsü şiirinde yer alan dizelerinin hayat bulduğu parktı Aşiyan Parkı. Orhan Veli’nin arkadaşları, şairin vefatının ardından “Urumelihisarı’na oturmuşum; Oturmuş da bir türkü tutturmuşum: ‘İstanbul’un mermer taşları; Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları; Gözlerimden boşanır hicran yaşları; Edalım, Senin yüzünden bu halim” dizelerini vasiyeti kabul etti, şairi Aşiyan Mezarlığı’na defnetti. Orhan Veli’nin anısına da, mezarlığın hemen yanında bulunan parka elinde kitabı ile Boğaz’ı seyreden Orhan Veli heykeli ile yanı başına martı heykeli yaptırıldı.

Parkın içindeki ve sahildeki ağaçlar işaretlendi

Orhan Veli heykeli ile bilinen park, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından Rumeli Hisarüstü ile Aşiyan arasında yapılacak füniküler hattı için saç levhalarla kapatıldı. 2,5 dakika sürecek füniküler hattının bir istasyonu Rumeli Hisarüstü’nde Boğaziçi Üniversitesi’nin ana giriş kapısında, diğer istasyon ise Aşiyan Parkı’nda yer alacak. Parkın içerisinde genç-yaşlı pek çok ağaç numaralandırıldı. Ayrıca iki şeritli sahil yolunun karşısında, deniz kenarında yer alan bazı ağaçlar da kırmızı boya ile işaretlendirilerek numaralandırıldı.

“İsterse havaalanı yapsınlar, yazıktır”

Eşi ile balık tutmaya Aşiyan sahiline gelen Avni Gökşan, “Kaç yıllık ağaçlar var burada. Ne yaparsa yapsınlar, isterse havaalanı yapsınlar, yazıktır. Ağaçları boşu boşuna katledeceklerö diye yakındı. Ailesiyle birlikte sık sık piknik yapmaya geldiklerini anlatan Gökşan, “1992’den beri buraya geliyorum, çocuklarım torunum oynuyor. Zaten ufacık bir yer kaldıö dedi. Gökşan’ın eşi Hanım Gökşan ise “Buradaki ağaçların kesilmesini ben de istemiyorum. Burada piknik yapıyoruz. Başka gidecek bir yerimiz yok. En yakın burası. Aşiyan’ın özelliği bitiyor” dedi.

“Niye yapıyorlar anlamış değilim”

Aşiyan Parkı’nda gazetesini okuyan Mahmut Turan ise “Haftada bir gün buraya gelip burada dinleniyorum, gazetemi okuyorum. Buranın bozulmasını hiç tasvip etmiyorum. Hiç olmasa insanlar gelip oturuyor, manzara seyrediyorlar, niye yapıyorlar anlamış da değilim” dedi.

“Çocuk gibi büyüttüğümüz ağaçlar yok edilmek isteniyor”

İki nesildir Aşiyan’da oturduğunu söyleyen Zeynep Ataç, “Benim çocuklarım bu evde doğdu, ben de bu evde doğdum. Bizim yıllardır emek verdiğimiz Aşiyan parkı ne yazık ki yok edilmeye çalışılıyor. Ufak ve keyifli bir park. Buraya metro indirecekler. Bundan vazgeçiremedik, önleyemedikö diye konuştu. Ağaçların taşınacağını ve yeniden bir yere dikileceğine inanmadığını söyleyen Ataç “Arazinin kayalık olmasını bir kenara bırakın, burada yıllardır emek verdiğimiz ağaçlar var. Çocuk gibi büyüttük, onlar yok edilmek isteniyor. Aşiyan dar bir yoldur. Oraya insanlar gelince, büyük bir keşmekeş olacak. Trafik daha beter olacak. Baltalimanı ya da Ortaköy’e indirilse daha rahat ulaşım sağlanabilir. Ağaçların kesilecek olmasından dolayı büyük bir üzüntü duyuyorum” dedi.

Aşiyan sahilinde balıkçılık malzemeleri satan Selahattin Ay ise “Hisarüstü’nden gelen müşterilerim iki dakikada buraya inecek. Otopark sorununu düşünmeyecek. Güzel bir şey olacak ama parkın talan edilmesi, ağaçların kesilmesi bizi üzüyor. Buranın bu hali daha güzel” dedi.

İBB: Eski haline getirilecek

İstanbul Büyükşehir Belediyesi(İBB) yaptığı açıklamada, parkta bulunan ağaçların kesilmeyeceğini söyledi. Bir belediye yetkilisi “Anıtlar Kurulu ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, orman mühendislerinin gözetiminde bazı ağaçlar aynı bölgede taşınacak. Şantiye bittikten sonra park yeniden düzenlenecek, eski haline getirilecek” şeklinde açıklama yaptı.

‘Bağa gel bostana gel’: Beyoğlu İmar Planı iptal edildi, Roma Bostanı bu akşam kutlamaya çağırıyor

Beyoğlu Semt Derneklerinin açtığı davada Beyoğlu İmar Planı’nın iptal edilmesine karar verildi. Kararın ardından Roma Bostanı, “Bağa gel bostana gel” diyerek bugün saat 18:00’da Cihangir’deki Roma Bahçesi’nde buluşarak kutlama çağrısı yaptı.

Beyoğlu’ndaki İmar Planı’nın mahkeme tarafından iptal edilmesi, Roma Bostanı’nda kutlanacak. Roma Bostanı’nın yaptığı çağrıyla Cihangirliler ve tüm İstanbullular pikniğe davet edildi.

Kararın emsal ve ilham olması gerektiği vurgulunan çağrıda, “Müziği, yiyecekleri, gün batımını ve sevincimizi paylaşıyor olacağız. Toprağa ve birbirimize değmeye devam edelim. Başka bir hayatın mümkün olma ihtimalini seviyoruz.” denildi.

Roma Bostanı tarafından yapılan çağrı şöyle:

“Kazandık, Beyoğlu Planları İptal!

Beyoğlu Semt Dernekleri tarafından açılan davada, Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planları’nın iptaline karar verildi.
Cihangir’de nefes alabileceğimiz, ortak ürettiğimiz, ortak paylaştığımız, birbirimizi bulabildiğimiz müşterek bir yeşil alana zamanını, emeğini ve sevgisini veren Roma Bostanı İnsanları olarak bu kararı kutluyoruz.
Karar yeşil alanlar konusunda çok net.
Cihangir Roma Bahçesi örneğinde olduğu gibi, mevcut yeşil alanlara, Sosyal-Kültürel Tesis Alanı işlevi dahil planla önerilen her tür yapılaşmanın yeşil alanları betonlaştıracağı ve olumsuz etkileyeceği yönünde verilen karar çok net. Mahkeme, yeşil alanlara ilişkin Plan kararlarının uygulanmasının sakıncalarını şöyle özetliyor:
‘Beyoğlu gibi yoğun ve sık yapılaşmanın olduğu ve açık alan elde etmenin neredeyse imkânsız olduğu koruma alanlarında mevcut yeşil alanlar içerisinde yapılması öngörülen her türlü yapılaşmanın yeşil alanın niteliğini bozacak ve yeşil alan standartlarını olumsuz etkileyecek bir işlem olacağı, yapılaşma ile ağaçların mevcut durumunun kısmen korunabilse de betonlaşma sonucunda yeşil alan / park niteliğinin ortadan kalkacağı, açık yeşil alanların bir afet durumunda acil toplanma noktaları olarak işlev gördüğü, Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliğinin 21/13 maddesi de “imar planlarında afet ve acil durumlarda ihtiyaç duyulabilecek açık alan, yol ve diğer mekânsal ihtiyaçlar gözetilir.” ifadesini içerdiği, yeşil alanların kısmi de olsa yapılaşma ile daraltılması ya da tamamen kaldırılmasının acil toplanma noktalarının da daralacağı / yok olacağı anlamına geldiği, mevcut yeşil alanlar üzerine öngörülen her türlü yapılaşma kararının şehircilik ilkeleri ve kamu yararı ile örtüşmediği’.
Emsal olsun, ilham olsun!
Yeni plan hazırlığı sürecinde de sivil toplum kuruluşları ile birlikte çalışmaya devam ederek, bostanın ve tüm yeşil alanların kent halkının ihtiyacı gözetilerek bütüncül bir yaklaşım ile planlanması için çalışmaya devam edeceğiz. Roma Bahçesi alanının mahalleli tarafından kullanılan, mahalleliye ekolojik ürünleriyle, yetiştiricilik kurslarıyla, rekreasyon ve dinlenme imkanlarıyla hizmet eden canlı ve güzel bir yer olmasını sağlayacak planlama yaklaşımını ortaya çıkartmak için uğraşacağız. Cihangirlilerle, İstanbullularla hep beraber, bunu başarabiliriz.
Kendi bahçemizi yaşamla dolu tutmakta, geleceği hayal etmekte ısrarlıyız.
Bu Pazar Bostan’dayız, herkesi bekliyoruz.
İatanbulluları, Cihangirlileri, bostan insanlarını, nefes alacağımız alanları kendimizin yaratması gerektiğinin bilincinde olan herkesi, 23 Temmuz Pazar günü saat.18.00 te Roma Bostanı’nda pikniğe bekliyoruz. Muziği, yiyecekleri, gün batımını ve sevincimizi paylaşıyor olacağız. Toprağa ve birbirimize değmeye devam edelim.
Başka bir hayatın mümkün olma ihtimalini seviyoruz.”

(Yeşil Gazete)

Climate Tracker, COP23’e beş genç gazeteciyi tam burslu olarak götürüyor

Yeşil Gazete’den, bence yapabileceğimiz en güzel duyurulardan birini yapma şansı bana denk geldi.

Climate Tracker, COP23’e, beş genç gazeteciyi tam burslu olarak götürüyor.

Climate Tracker, yıllardır iklim değişikliği ile mücadelenin kaderini büyük ölçüde belirleyen konferanslar olan, COP ve UNFCCC’de, müzakereleri takip eden, pek çok dilde makaleler ve infografikler yayınlayan bir organizasyon.

Müzakere takipçisi” ekip, toplantıların gidişatını dünyaya duyurmak için de burs programlarını kullanıyor. Çeşitli ülkelerde verdikleri eğitimler ve yaptıkları yarışmalar sonucu seçtikleri gazetecileri bu konferanslara götürüyorlar. Her bursiyer kendi ülkesinde ve kendi dilinde konferans hakkında yazılar yazıyor, böylece aslında çok küçük olan ekip pek çok ülkeye ve insana ulaşmış oluyor.

Herkese açık yarışmaya katılmak için belirlenen üç konu hakkında, üç adet makale yayınlamanız gerekiyor. Kendi deyimleri ile “İnanılmaz bir deneyim için sadece üç makale yazmanız gerekiyor!”. Makaleleri kendi bloğunuzda, bir gazetede, dergide veya herhangi bir yayın aracı ile yayınlayabilirsiniz (Yeşil Gazeteye de her zaman bekleriz.).

Yazmanız gereken makalelerin konusu ve son katılım tarihleri ise şöyle: Konu 1 (1 Temmuz – 31 Temmuz): Temiz Enerji Devrimi, Konu 2 (1 Ağustos – 31 Ağustos): İklim Bütçesini Destekleme, Konu 3 (1 Eylül – 30 Eylül): İklim ve Sağlık.

Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Kendileri, “inanılmaz bir deneyim” olarak özetlemişti ama dayanamadım bu ekiple çalışmayı ve Bonn’da olmayı bir de ben anlatacağım. İklim ile az çok ilgilenen her insan için UNFCCC ve COP’a katılmak gerçekten inanılmaz bir deneyim.  Climate Tracker’la katılmak ise daha inanılmaz.

Climate Tracker Ekibi, bence dünyanın en güzel, en verimli ve en tatlı ekibi. Tamamen objektif bir değerlendirme ile ise en Potterhead ekibi.

Konferansa katıldığınız bir hafta boyunca sürekli danışabileceğiniz, ne yapacağınız konusunda yardımcı olan insanlar etrafınızda olacak. Daha önce COP’u takip etmeye çalıştığım halde, bir hafta içinde neler öğrendiğime inanamamıştım. Takip ettiğiniz konulara hakimiyetiniz (başta neyi takip edeceğinizi bile bilmezken) tahmin edemeyeceğiniz boyutta gelişecek.

Kendi adıma, sonradan takip ederken bile ne olduğunu anlamadığım gelişmeleri, önceden kestirebilir hale geldim. Çok kıymetli “negotiator tracker” tişörtünüz sayesinde, size gelip açıklama yapan delegasyon ekipleri ile de karşılaşacaksınız.

Yan etki olarak da, bir daha aynı heves ve aynı verimlilikle çalışma ihtimaliniz bence yok. Bir de dahil olduğunuz hiçbir ekip, bu ekibin yerini tutmayacak. Ben tabi ki katılıyorum, siz de mutlaka şansınızı deneyin derim.

 

Elif Cansu İlhan

Neden tohumluk olarak bir GDO kullanılmamalıdır? – Hakan Ozan Erzincanlı

Aşağıdaki yazı, “Kutadgu Bilig Tarım ve Yaşam Sistemi”ni anlatmaya çalıştığım kitabın taslağından bir kısımdır. “Teşbihte hata olmaz” düsturu ile tohumluk ıslahını vişneli pasta yapımına benzeterek anlatmaya çalıştım. Umarım faydalı olur (HOE).

Gen, bir bilgi dizisidir. Örnek olarak bir yemek tarifine benzetirsek DNA, bir web sitesinde veya dergide bulunan sabit bir yemek tarifidir diyebiliriz. RNA ise (mesajcı RNA) birinin bu tarifi elindeki not defterine kopyalaması ile oluşan bilgi notudur. Bu notu alıp mutfağa giderseniz bu tarifle yemek yaparsınız. Yemek, yani ürün ise PROTEİN’dir. Bu yemek yapma olayının canlı bilimdeki (biyoloji) adı “protein sentezi” dir. Yani DNA’daki bilginin, yaşamsal işlemleri yürütmek amacıyla kullanılması.

GDO, genetiği değiştirilmiş organizma demektir. Şimdi yine yemek yapma örneğine dönelim. Diyelim ki vişneli pasta yapmak istiyorsunuz. Okuduğunuz dergide de çok güzel bir vişneli pasta tarifi var. Bu tarifte çikolata da var ama olsun. Sizin için önemli olan bir pasta yapmak ve bunun vişneli olması. Tarifi küçük bir not kâğıdına yazdınız. Mutfağa gittiniz. Vaktiniz var ve mutfak vişneli pasta yapmaya uygun. Gerekli tüm malzemeleriniz var. Tarife bakıp, aşçılık becerilerinizi de kullanarak bir vişneli pasta yapıyorsunuz. Şimdi genetik ıslah ve GDO arasındaki temel farkı bu örnek üzerinden anlatmaya çalışacağım:

Geleneksel Islah

Örnek büyüklüğümüzü arttıralım. 1000 tane vişneli pasta yapan aşçı olsun. Diyelim ki bir kurul bu pastaları yiyenlere anket yapıyor ve en iyi 100 pastacıyı belirliyor ve kalan 900 pastacıyı işten kovuyor. Kalan 100 pastacıya da bilgilerini web sitelerine, dergilere koymaları ve bol bol pasta yapmaları için imkân veriyor. Ertesi yıl yenilenmiş bilgi ve becerilerle yeni bir yarışma ve anket ile yeni bir 1000 kişiden yeniden 100 kişi seçilip 900 kişi eleniyor. Bu seçilen 100 kişi destekleniyor. Böylece pasta gitgide yiyenlerin daha fazla beğendiği bir hale geliyor. İşte bu bildiğimiz “geleneksel ıslah”tır.

Aslında geleneksel ıslahı da ikiye ayırmak gerekir. Köylü, çiftçi, üretici tarafından yapılan geleneksel ıslah ve uzman, bilimci, mühendis tarafından yapılan geleneksel ıslah olarak.

Üretici temelli geleneksel ıslah

Üretici köylünün yaptığı geleneksel ıslahta ıslahçı çok olduğu için yemek tarifi çeşidi çoktur. Ürün piyasada alınıp satılmaya çok uygun olmayabilir ama mutfakta pişirilip taze servis edilmeye uygundur. Yani yukarıdaki örneğe dönersek bu ıslah çeşidinde seçici kurul, köylü üreticilerden oluşur.

Mühendis temelli geleneksel ıslah

Mühendis bilimci uzman tarafından yapılan geleneksel ıslahta kurul uzmanlardan oluşur. Kuruldaki uzmanlar nasıl bir pasta üreteceklerine dair bilgiyi, o pastayı tüketecek kişilerden ve hatta o pastayı onlara satacak ticari işletmelerden alırlar. Yarışmaya katılan 1000 kişinin yaptığı pastalardan seçim yaparlarken ana kriterleri, en düşük maliyetle en iyi üründür. Temel hedef karlılıktır. Beğenilmeye elverecek kadar lezzet ve sağlık ancak karlı olmayı sağlayacak düşük üretim maliyeti, dayanıklılık amaçlanır Bu kuruldaki uzmanlar karlı seçimler yapabildikleri oranda maaş alır ve geçinebilirler. Yok, karlı pasta üretilmesini sağlayacak seçimler yapamazlarsa muhtemelen bu işe devam edemezler. Yani onlar da piyasa tarafından elenirler. İşte bilimsel ya da daha doğrusu “ticari geleneksel ıslah” da budur.

 Hibrit (melez)

Dünya’ nın iki ayrı yerinde, iki ayrı pastacı grupla vişneli pasta yarışması yapıyorsunuz. Örneğin Afrika ve Amerika’da iki ayrı grup. Aşçılar, bilgiler, deneyimler de birbiri ile rastlaşmıyor. Kendi içlerinde sürekli iki kıtanın en iyi 100 aşçısını seçiyorsunuz.

İşte yıllar sonra bu 100’ erli iki ayrı grubu birleştirirseniz, yeni tarifler bir nevi füzyon mutfağı ürünü olacaklardır ve özellikle ilk buluşmanın ürünleri çok iyi olacaktır. Bu ilk ürüne genetik ıslah dilinde “melez azmanı”, üretilen ürüne de genel olarak “melez” ya da “hibrit” bu işleme de melezleme ya da hibritleştirme diyoruz.

GDO-Genetiği Değiştirilmiş Organizma

Bir uzman bilim adamı grubu, mutlaka laboratuarda ve mutlaka yüksek uzmanlık bilgisi ile, vişneli pastanın ana tarifine bir madde ekler. Bu uzman grubu daha önce hiç vişneli pasta yapmamış ve hiç vişneli pasta yapımında bulunmamıştır. Bilgileri, araştırma sonuçlarına dayalı zayıf görsellerden oluşan, üzerinde uzlaşılmış bir hikâyeye dayanır. Ancak örneğin, üretilen vişneli pastanın karıncalar tarafından değil de sadece insanlar tarafından tüketilmesini istemektedirler. Buna göre X maddesini tarife zorla eklerler. Bu X maddesinin düşük dozları karıncaları hemen öldürmekte ancak insanları hemen öldürmemektedir. Böylece pastalara karınca ilacı sıkmaya gerek olmayacaktır. Yani kendilerince iyi bir şey yapmaktadırlar.

Yeni tarifi alan 1000 aşçıdan belki 999’ u iyi bir pasta üretemez. Belki sadece 1-2 tanesi üretir. Uzmanlar bu pastacıyı alırlar ve diğerlerini kovarlar. İşte tarifi değiştirilmiş vişneli pasta yani ıslahta genetiği değiştirilmiş organizma üretilmiştir.

Bu örneklerde de belirtildiği gibi iyi bir vişneli pasta üretim yöntem ve çeşitleri farklı olduğu gibi, iyi tohumluk üretim yöntem ve çeşitleri de farklıdır.

Bence en iyisi, köylü üreticilerce tarifi geliştirilmiş ve uygun imkânlara sahip becerikli aşçılar tarafından yapılıp taze tüketilen vişneli pastadır. Mesela bence bu pasta karıncalardan korunacaksa etrafı kapatılarak korunabilir.

 

Hakan Ozan Erzincanlı

 

 

Otomobil 1

Kentlerle otomobillerin ilişkisi üzerine çok fazla yazı yazılmıyor. Sanıyorum giderek otomobil ve altyapısı, bir kentin ihtiyacı olan elektrik altyapısı, su alt yapısı vb gibi olmazsa olmayacağı tahayyül bile edilemeyecek bir kent nesnesi olarak konumlandırılıyor.

Gerçekte otomobil, çok daha fazla üzerinde düşünmeyi ve tartışmayı hak eden bir kent ögesi, daha doğru bir biçimde ifade etmek istersek, kent kurucusu. Belki de başka hiçbir öge, bu aracın/ makinenin kitlesel üretiminden beri, kentleri otomobiller kadar kurmuyor/ etkilemiyor. “Böyle bakacak olursak, çimentoyu, demiri, asfaltı da ‘kent kurucusu’ olarak tanımlamamız gerekir” denilebilir belki. Ancak Otomobil gerçekten kenti ve kent tarihini, kendisinden öncesi ve sonrası olarak, kesin olarak bölen bir öge. Çimento ve çelik ve inşaat teknolojisi/ inşaat makineleri vb geliştikçe, evet kentlerin merkezi bölgelerinde/ iş bölgelerinde yüksek katlı yapılar ve yoğunluğunun artması, mümkün oldu; ancak bu yoğunluk artışı olanağı, otomobilin kenti biçimlendirdiği kadar radikal bir dönüşüm değildi.

Roma Dönemi Roma’sı, özellikle en yoksulların yaşadığı mahalleler bakımından, çok katlı apartmanlaşamaya/ yoğunlaşmaya başlamıştı bile. Bu açıdan bakıldığında, belki kentleri biçimlendiren faktörler bakımından, daha da genel bir kavram olarak “teknoloji”yi kullanabiliriz. Ancak “hangi teknoloji?” Yani, inşaat teknolojisi mi, altyapı teknolojisi mi, hız ve hızlı ulaşım) teknolojileri mi, otomobil teknolojisi mi, asansör teknolojisi mi, telefon teknolojisi mi, gıda stoklama (ve taze stoklama) teknolojisi mi, pazarlama teknolojisi mi, kitle sağlığı/”hıfzıssıhha”  teknolojisi mi vb diye, soruyu açmak gerekecektir.

Bu teknolojilerin (ve burada sayılmamış diğerlerinin) her birinin kent üzerindeki etkilerinin ayrı ayrı ele alınması ve tartışılması yararlı olacaktır. Bunların her birinin, birer kent biçimleyicisi, kentsel toplum terbiyecisi ve kentsel kalite belirleyicisi, kenti nicelik ve nitelik açısından yeniden kurabilecek güçte ögeler olabileceğini söyleyebiliriz.

Bu yazıda, daha çok bir taşıt aracı olarak otomobil ve kentlerdeki otomobil altyapısı (ve bu alandaki teknolojik gelişmeler ve gelişen diğer teknolojilerle bu iki öge arasındaki ilişkiler) ele alınacak.

Bir makine/ bir motor gücü olarak otomobil ve otomobil üretim teknolojisindeki gelişmeler, kentleri, ihtiyacı olan alt yapıyı da dayatarak, bütün diğer teknolojilerden daha fazla etkilemekte, daha fazla planlamakta ve nelerin olup-nelerin olamayacağını kentlere daha fazla dikte etmektedir. Bu ifade, toplutaşın sistemleri güçlü, yayalığa ve bisikletlilere önem vermeyi, kendi ulaşım planlamalarına entegre edebilmiş kentler için, daha az doğrudur kuşkusuz. Ancak bu tür kentleri bile, biçimleyen ve kentsel yaşamın niteliklerini belirleyen öge, yine de temelde otomobil olmaktadır.

Kentlerde pek çok farklı otomobil olabilir. Ancak bu yazı çerçevesinde otomobil terimi, sadece binek otomobilini, bireysel kullanım için kullanılan aile otomobili ya da makam otomobillerini anlatmak için kullanılmaktadır. Otomobillerle aynı formda olan taksiler (ve uber) ise, kamu taşımacılığının en fazla bireyselleştirilmiş ve en lüks uç noktası olarak düşünülebilir. Bu nedenle “otomobil” terimi, taksileri içermemektedir.

Otomobil, kendi kendine harekete geçebilen/ geçirilebilen bir makinedir. Kentin içinde hareket eden/ devinen bir nesnedir. İnsan ve yük taşıma işinde kullanılan ve bütünleştiği altyapının elverişliliğine, geometrisine göre farklı düzeylerde hız yapan, bu nedenle hareket eden (ve sürekli gelişen teknolojisine göre değişen bir altyapı talebiyle birlikte) kenti bölen bir makine olarak düşünülebilir. Bu söz, belki 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başı kenti için biraz iddialı görünebilir, ama 21. Yüzyılda, otomobilin kent içinde ulaştığı hız ve oluşturduğu altyapı, yol genişlikleri, yükseltilmiş yollar/ viyadükler ve köprüler, tüneller ve kavşaklar, katlı kavşaklar, açık otoparklar, katlı otoparklar vb ile birlikte düşünüldüğünde, abartılmış görünmeyecektir. Otomobil, kent içinde çok güçlü bir aktördür.

Bu güç, kuşkusuz kendisinin ve talep ettiği altyapının niceliksel varlığına ve çokluğuna, gündelik yaşamda rastlanma sıklığına bağlıdır. Ancak bundan ibaret değildir. Bu gücün aynı zamanda toplumsal ve kültürel yapıya etkileri, kendisine özgü geliştirdiği ideoloji ve ideolojik hegemonya ile de, yakından ilişkisi vardır. Ancak bunlardan da önce, dünya ekonomisinin en kilit konumlarından birini elde etmiş durumdadır.

Otomotiv sanayi, bütün dünya ekonomileri için, üretim ve ticaret bakımından başat bir pozisyondadır. Ancak otomobilin gücü, sadece otomotiv üretimi ile ilişkili değildir. Otomobilin hem üretilmesinde, hem ürünün, yani üretimi bitmiş ve pazarlanmış otomobilin kullanılması/ tüketimi sırasında, diğer ekonomik sektörlerle çok sıkı bir ilişki içindedir ve diğer sektörler için de, sürekli talep yaratılmasına neden olur.

Otomotiv sanayinin (bu sanayi oligarşik bir yapıdadır) ilişkili olduğu ve onlara olan talebin canlı kalmasında/ artmasında kilit rolü oynadığı diğer sektörler de, dünya ekonomisinin en kilit sektörleridir.

Otomotiv sanayi, dünyanın en büyük enerji talebi yaratıcılarından biri olarak, petrol tekelleri ve petrol sektörünün birçok yan ürünü ile çok yoğun ve sıkı bir ilişki kurmaktadır. Bu yan ürünler, lastik, plastikler vb gibi, petro-kimyanın dünya devi olan sanayileri tarafından üretilmektedir. Ayrıca otomobillerin elektronik ve elektrikli aletleri / devreleri/ mekanizmaları, gelişen teknolojileriyle birlikte, otomobile bağlı diğer üretim alanlarıdır; otomotiv üretimi bu sanayilerin pazarıdır. Demir ve çelik üretimi sektörü, cam sektörü vb gibi, zaten ilk düşünülebilecek sanayileri saymaya bile gerek kalmadan, otomobil üretiminin diğer sektörler bakımından ne önemde bir pazar yarattığı, kolayca ortaya çıkmaktadır.

Ancak otomobillerin kentlerdeki etkisi, sadece dünya çapındaki tekellerin varlığı ve üretimleriyle ilişkili değildir. Kentlerin daha küçük mal ve hizmet üreticileri, otomobil satıcıları, kiralayıcıları, ikinci el otomobil pazarları, otomobil parçası satanlar, küçük taşıma işleri yapanlar, servisler ve hepsinden önemlisi, oto tamircilerinin oluşturduğu küçük dünya da, otomobillerle kentlerin ekonomisinin ne denli güçlü bir biçimde bağlandığını gösterir.

Öyle ki, büyülü bir güç, bir sabah dünyanın bütün otomobillerini buharlaştırsa, dünyanın nasıl bir sarsıntıya uğrayacağını hayal etmek, güç olmasa gerek.

Otomobilin kentler üzerindeki bu fiziki etkisi yanı sıra, kentliler üzerinde de, ideolojik bir etkisi vardır. Otomobilin genel olarak, hız ve özgürlük duygusu verdiği, istediğin yerde olabilmek/ hızla yer değiştirmek için olanak sağladığı düşünülüyor. Eğer bu düşünceyi, tekil bir birey ve boş bir dünya için düşünürsek, bu sav doğru da olabilir. Ancak bu hız ve özgürlük duygusunu elde etmek isteyenlerin bir kentte yaşadığını ve hepsinin aynı anda bu hız ve özgürlüğe kavuşmak istemeye hakkı olduğunu düşünürsek, toplamda, bütün kentliler için ne kadar yanıltıcı bir sonucun ortaya çıkacağını/ çıktığını görmek hiç de güç değildir.

Bir otomobile sahip olmanın sağlayacağı haz ve özgürlüklerle ilgili beklenti, sonuç olarak, kent gibi tanımlı bir mekanda yaşayan herkes için, sıkışıklık/ tıkanma/ vb gibi, bir kilitlenme sarmalı yaratıyor. Ortak kamusal yaşamda ve paylaşılarak kullanımın söz konusu olduğu kent mekanında herkes, özgür olmak, hareket gücünü artırmak ve ulaşımda konfor elde etmek istediğinde, kentliler için negatif getireler ya da maliyetler ortaya çıkmaya başlıyor.

Gerçi bu negatif getirilerin, ancak bir kullanım eşiği aşıldıktan sonra oluşacağı, bu eşik aşılmadığı takdirde, otomobilin kent yaşamını kolaylaştırmakta olduğu, özellikle kentler arasında, kent çeperinde veya kamusal ulaşım sisteminin erişmediği yerlere yapılacak seyahatlerde, otomobilin iyi bir çözüm olduğu düşünülebilir. Ve sadece bu nedenle her kentli, bir otomobil sahibi olmayı rasyonel bir davranış olarak savunabilir, ama kentlerdeki otomobil sayısı o kadar artmış durumdadır ki, belki gecenin belirli saatlerin dışında, trafik her zaman, eşiği aşma noktasına ulaşmaktadır.

https://www.youtube.com/watch?v=3udl24x2CVM

Robert Johnson: Anadol Cars (1984)

Otomobilin sağlayacağı özgürlük/ hız duygusunun aldatıcı olduğu ortadadır. Ancak yine de otomobil ile özgürlük arasındaki ideolojik ilişki o kadar güçlüdür ki, hiçbir binek aracı sahibi, bu duygunun aldatıcı olduğunu kolay kolay kabul etmez ve otomobilinden vaz geçmek istemez. Sennet bu etkiyi, “hız-kaçış-pasiflik” olarak tanımlıyor.

Kentlerin otomobil ile ilişkisi üzerinde düşünmeye devam etmek gerekiyor ve söylenmesi gereken birçok söz/ sav var daha. Bu nedenle bu yazıyı, bu konudaki bir dizi yazının birincisi olarak kabul ediniz lütfen.

 

Akın Atauz

 

Mevzu ne canım kardeşim? – Sinan Şanlıer

Geçmişi çok eskilere gitmeyen, Türkiye’deki Roman/Çingene tartışmalarının temel taşı eksik gibi durmaktadır. Daha önceleri cılız da olsa, 2010 yılındaki Roman Açılımı’ndan sonra tartışmaların volümü yükselmiş, konu medyaya ve medya aracılığı ile de geniş kitlelere ulaşabilmişti. Bu tartışmalara paralel ilki 1997 yılında olmak üzere Roman ismini kullanan derneklerin sayısı 2009’dan sonra kurulan derneklerin sayısı hızla artmış, bugün bu sayı için 500 rakamı telaffuz edilmeye başlanmıştır.

Kendilerini STK olarak tanımlayan bu dernekler, tartışmayı “dava” olarak nitelemişler, ama bu davanın içini ya da altını hakkıyla doldurmak yazık ki mümkün olmamıştır. Roman dernek temsilcilerinin ve/veya kanaat önderlerinin sosyal medyadaki paylaşımları da çoğu zaman Roman açılımının uzantılarını tartışmaktan ziyade, kişisel talepler ya da şikâyetler seviyesinden öteye gidememiştir. Genel olarak da sürekli bir “yeniden örgütlenme” gündeme getirilmiştir.

Son on yıl içinde yüzlerce toplantı yapılmış, gruplar oluşmuş, bölünmeler yaşanmış, yeniden yapılanmalara gidilmiş, bir hengâme almış başını gitmiştir. Tartışmalar, atışmalar, yazışmalar sadece bunlarla sınırlı kalmamış, zaman zaman dozu yükselen hakaretlere, vatan hainliği ile suçlamalara kadar da varmıştır. Yalaka kelimesi ise kullanımda birinci sırayı almıştır. Ama bütün bunların yanı sıra, bu kadar patırtının, gürültünün gerekçesini açıklayan kimse çıkmamış, “mevzu ne canım kardeşim?” diye kimse, ne başkasına ne de kendisine sormamıştır.

Eğer Roman STK’lar bugüne kadar harcadıkları çabanın onda birini bu “mevzu” konusuna ayırmış olsalardı, gerçekten epey bir mesafe kaydedilmiş olabilirdi. Bu, Roman STK’ların hanesine yazılacak negatiflerden biridir. Çünkü hâlâ üzerinde ortaklaşabilecekleri bir mevzu da ne yazık ki yoktur, şimdilik…

***

Elbette ki mevzu, Roman vatandaşların ekonomik, sosyal, eğitim, istihdam vb. konuların standartlarının tartışılması olmalıdır. Aradaki açıyı ve açığı kapatmak, Roman vatandaşların standartlarını, toplumun diğer kesimin standartlarına mümkün olduğunca yaklaştırmak olmalıdır. Romanlar ve Roman STK’lar mevcut sorunlarının tanımında pozisyon almak zorundadırlar. Çözümünde ise toplumun büyük kesimiyle ortaklıklar yapmak ve sanılandan daha çok çaba sarf etmek zorundadırlar. Mevzu, bütün bunların hepsidir. Ama proje yapmak, siyaset içinde yer almak, medyada görünmek, şimdilik Roman STK’lar açısından daha öncelikli gibi görünmektedir.

Umut verici gelişmeler de yok değil. Yıllarca dilimize pelesenk olan bu “mevzu” konusu, nihayet Strateji Eylem Planı’na da yansımış, biraz cılız da olsa aynen telaffuz ettiğimiz gibi bu standartlar meselesi yerli yerine oturtulmuştur. İçini doldurmak tarafların samimiyetine ve çabasına kalmıştır…

***

Konunun ciddi bir şekilde ele alındığı, en azından öyle göründüğü yerler de var. Belki yüksek bir bürokratın sorusu konuyu değerlendirmede daha yardımcı olacaktır. Soru şuydu: “Hangi noktaya gelindiğinde Romanların sorunları çözülmüş olur?”* Sorun dediğimiz alanı elbette kamusal alan içinde değerlendirmek durumundayız. Kimsenin kapısından içerisi bir başkasını ilgilendirmez, ne yapacağı söylenmez, yaşama biçimi tarif edilmez. Ama kamusal alana gelindiğinde ortak değerler söz konusudur: “Tekâmül etmiş bir vatandaşlık bilinciyle hak ve özgürlükleri kullanılabilme yeteneğinde olmak” çözümün ta kendisidir. Bu, herhangi bir soruna keyfi kurallar içinde değil hukukun sınırlarında kalarak çözüm aramak demektir. Yine bu, barışık ve bütünleşik bir toplum olmanın olmazsa olmazıdır.

Mevzu, kamusal alanda bütünleşebilmektir canım kardeşim…

*Sayın bürokratın ismi bende saklıdır.

Bütün dünyadaki benzer örneklerinden birisi Bulgaristan’dan. Şehre yapışık ama hemen kıyısındaki Filibe’nin Stolipinova Mahallesi.

 

Sinan Şanlıer

Ereğli’de halk ÇED toplantısını yaptırmadı

Zonguldak’ın Ereğli ilçesine bağlı Kandilli Beldesi yakınındaki Terzi köyü’nde faaliyet gösteren silis kumu üreten maden ocağının kapasite artırım için düzenlediği toplantı köylülerin tepkisi üzerine yapılamadı.

Ereğli ilçesinde 2010 yılından bu yana silis kumu üretimi gerçekleştiren maden şirketi kapasitesini artırmak ve cevher zenginleştirme tesisi kurmak için Çevre Bakanlığı’na talepte bulundu.

Çevre Şehircilik Şube Müdürü Hakan Farizoğlu, üzücü bir olay yaşanmaması için tutanak tutarak toplantıyı ertelediğini açıkladı

Yapılan inceleme sonrası Zonguldak İl Çevre Müdürlüğü ekipleri tesis ile ilgili olarak halkı bilgilendirmek için Kandilli Beldesi Gökçeler Mahallesi’nde toplantı düzenledi. Toplantıya katılan CHP Zonguldak Milletvekili Ünal Demirtaş, Kandilli Belediye Başkanı Mustafa Aydın ve çok sayıda vatandaş maden şirketinin 2010 yılından bu yana çevreye ve insan sağlığına büyük zararlar verdiğini öne sürerek tepki gösterdi.

Çevre Müdürlüğü’nden gelen yetkililerin açıklama yapmasına fırsat vermeyen köylüler, ellerindeki fotoğrafları göstererek toplantının yerinin yanlış olduğunu söyledi. Kendilerine hakaret edildiğini ve konuşturulmadıklarını dile getiren Çevre Şehircilik Şube Müdürü Hakan Farizoğlu, üzücü bir olay yaşanmaması için tutanak tutarak toplantıyı ertelediğini açıkladı.

Başkan Aydın’dan maden şirketine tepki

Gazetecilere açıklamalarda bulunan Kandilli Belediye Başkanı Mustafa Aydın, maden şirketinin hem çevreye hem de insan sağlığına zarar verdiğini söyledi. Aydın konuşmasında, “Biz madenciliğin yapılmasına karşı değiliz. Devletin uyguladığı ve çevrecilerin uyguladığı kurallar var. İçeride bir kaç görsel sizlere gösterdik. Siz basın mensuplarının yayınladığı görüntüler bunlar biz başka yerden almadık. 2010 yılından 2017 yılına kadar olan görseller var. Meclis üyemiz Serdar Coşkun orada çalışırken ciğer hastalığına, silikoz hastalığına yakalanmış ve bu mahkeme tarafından da onaylanmıştır” dedi.

Halk tepki gösterdi

CHP Milletvekili Demirtaş: Doğaya korkunç zarar veren bir şirket

Maden şirketinin atıklarını hem denize saldığını hem de ormanlara gömerek çevreye büyük zarar verdiğini iddia eden CHP Zonguldak Milletvekili Ünal Demirtaş, firmanın daha büyük bir katliama neden olmasına içinin el vermediğini belirtti. Demirtaş konuşmasında şu sözlere yer verdi:

“Bu şirketin geçmişini incelediğimizde çevre katliamını sürekli yapan bir şirket haline gelmiştir. Zehirli atıklarını toprak altına gömen, Zehirli atıklarını gece saatlerinde hem denize hem ormana hem de doğaya korkunç zarar veren bir şirket. Bununla ilgili defalarca şikayetler yapılmış olmasına rağmen, bu şikayetlerin sebebi çevre katliamı ama tedbir almamıştır hiçbir şekilde.”

Jandarma ekiplerinin geniş güvenlik önlemi aldığı çevre toplantısı çevre müdürlüğü yetkililerinin Kandilli’den ayrılması ile olaysız bir şekilde sona erdi.

Toplantı sonrası köylüler cep telefonları ile kaydettikleri ve maden şirketinin denizi kirlettiğini gösteren görüntüleri gazetecilere dağıttı. Görüntülerin yeni çekildiğini dile getiren köylüler, bu kirliliğinin bölgede sürekli olarak yaşandığını belirtti.