Türkiye’nin en büyük tabiat parkı olan Ayvalık Tabiat Parkı’nın mutlak koruma alanı statüsünü kaldıran 2009 Revizyon Planının iptal davası Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun kararıyla kesinleşti.
Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre Ayvalıklılar tarafından sevinçle karşılanan mahkeme kararı ile koruma statüleri kaldırılarak “sınırlı kullanım statüsü” verilen yerler tekrar mutlak koruma altına alındı.
Ayvalık Tabiat Parkı, yaklaşık 17.950 hektarlık alanıyla Türkiye’nin en büyük Tabiat Parkı olarak 1995 yılında ilan edilmiş ardından 2004 yılı Plan Kararları ve Plan Hükümleri ile parkın önemli bir bölümü ‘Mutlak Koruma Alanı’ olarak belirlenmişti.
2007 yılından sonra varlıklı kesimin bölgede arazi ve mülk alımının yaygınlaşmasının hemen akabinde ise tabiat parkının koruyucu hükümleri yok edilerek, yapılaşmanın, eski eserleri farklı amaçla kullanmanın yolunu açmak üzere ‘2009 Yılı Revizyon Planı’ hazırlandı ve ‘Mutlak Koruma Alanları’nın önemli bir bölümü ‘Sınırlı Kullanım Alanları’na dönüştürüldü.
Tabiat Parkının plan değişikliği ile talana açılması girişimine karşı yurttaşlardan ve yaşam savunuculardın tepki gecikmedi. Birçok kurumun katılımı ile oluşturulan Ayvalık Tabiat Parkı Koruma Platformu plan revizyonunu yargıya taşıdı. Revizyon Planının iptali ve yürütmenin durdurulması amacı ile Danıştay 6. Dairesine açılan davada 2011 yılında “Davanın durumuna ve uyuşmazlığın niteliğine göre taşınmazların yerinde keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılarak bilirkişi raporu alındıktan sonra yeniden karar verilinceye kadar yürütmenin durdurulması” istemi kabul edildi.
Bilirkişi incelemesinin ardından 2012 yılında Danıştay 2009 Yılı Revize Planının yürütmesini kesin olarak durdururken Ayışığı Manastırı mola ve manzara noktası olarak tanımlanarak, tekrar mutlak koruma alanının içine alındı.
Bu karara itiraz eden Çevre ve Orman Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından karar temyiz edilince dosya Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun (DİDDK) önüne gitti. Danıştayın en yüksek yargı organı olan DİDDK geçtiğimiz günlerde açıklanan kararından bakanlıkların temyiz istemlerini yerinde bulmayarak oybirliği ile Danıştay 6. Dairesinin kararını onadı.
Ayvalık Tabiat Parkı Koruma Platformu mahkeme kararının Ayvalık için güzel bir kazanım olduğunu belirterek, “Mutluyuz. Gönüllü Avukatımız Zehra Tuna’ya, dava sürecinde platforma destek veren STK’lara ve Ayvalık halkına çok teşekkür ediyoruz” dedi.
Biyogüvenlik Kurulu’nun 3 GDO soya ve 1 GDO mısırın hayvan yemi olarak ithal edilmesi ve kullanılmasına dair onayı bugün (2 Ağustos 2017) Resmi Gazete’de yayımlandı. Toplam 4 GDO için izin başvurusunda bulunan yine Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği (BESD-BİR). Bugün öğlen saatlerinde henüz ne Biyogüvenlik Kurulu’nun İnternet sitesindeki yem amaçlı kullanım için onaylanan GDO listesinde, ne de aynı sitenin kurul kararlarında görülmeyen yeni GDO’lar şöyle:
MON87708
Monsanto şirketine ait, dicamba ve glifosat herbisitlerine (ot öldürücü tarım ilacı) dirençli bir GDO soya. ISAA veri tabanına göre, 2012’de Kanada ve Japonya’da ve 2015’te ABD’de üretim/ekim izni almış (son güncelleme 24 Ocak 2017).
BPS_CV127-9
BASF şirketine ait, sülfonilüre herbisitine dirençli bir GDO soya. ISAA veri tabanına göre, 2009’da Brezilya, 2012’de Kanada, 2013’te Arjantin ve Japonya, ve 2014’te ABD ve Uruguay’da üretim/ekim izni almış (son güncelleme 5 Şubat 2017).
MON87705
Monsanto şirketine ait, glifosat herbisitine dirençli bir GDO soya. . ISAAA veri tabanınagöre, 2011’de Kanada ve ABD’de üretim/ekim izni almış (son güncelleme Ağustos 2016)
MON87460
Monsanto ve BASF şirketlerine ait, antibiyotiğe dirençli bir GDO mısır. ISAA veri tabanına göre 2010 Kanada, 2011 ABD, 2012 Japonya ve 2016’da Japonya’da üretim/ekim izni almış (son güncelleme 5 Şubat 2017).
Türkiye’de Biyogüvenlik Kanunu 2010 yılında yürürlüğe girdi. 2011 yılından düne kadar 7 GDO soya ve 25 GDO mısır olmak üzere, toplam 32 GDO’ya yem amaçlı ithalat ve kullanım izni verilmişti. En son izinler 5 Kasım 2015 tarihinde 2 GDO soya ve 4 GDO mısıra verilmişti. Bugün itibarıyla, bu son eklenenlerle, toplam sayı 10 GDO soya, 26 GDO mısırolmak üzere toplam 36 GDO’ya çıkmış durumda.
2011 yılından bu yana, Biyogüvenlik Kurulu’nun onayladığı bu 36 GDO’dan 33’ünün izin başvurusu BESD-BİR tarafından yapıldı. Yani, Türkiye’deki büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı sektörünün yem açığını kapatmak için GDO soya ve GDO mısır ithalatına hız kesmeden yüklenmeye devam ediyor.
Bu yemleri yiyen hayvanların, etini, sütünü, yumurtasını biz tüketiyoruz. Her ne kadar Türkiye’de doğrudan insan gıdası için GDO’ya izin verilmemiş, yani yasa dışı olsa bile, bu yemleri yiyen hayvanların etini, sütünü, yumurtasını yediğimiz için dolaylı olsa da GDO soframıza sızıyor. Hayvan yemi olarak ithal edilen bu GDO’ların bir şekilde, yasa dışı yollardan, doğrudan soframıza girip girmediği de hep aklımızı kurcalayan bir konu. Ne kadar sıkı kontrol ediliyor, gerçekten kontrol edilebilir mi gibi bir çok soru var.
Hatırlarsınız Mart 2017’te, Hürriyet Gazetesi’nden Burak Coşan’ın “Ekmek Katkı Maddesi GDO’lu çıktı” haberi üzerine, eski Tarım Gıda Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik “2016-2017 yıllarında yurt içinde 660 GDO denetimi gerçekleştirildi. Bunların 7’sinde GDO soya kıyması tespit edildi ve ilgililer hakkında yasal işlem yapıldı” açıklamasında bulunmuştu. Ardından, bakanlık 5 ekmek katkı maddesi üreticisinden ve Adana’da bir takım fırınlardan numune alıp, analiz etmiş ve sadece bir katkı maddesinde GDO soya çıktığını açıklamıştı. Ne denetimlerde yakalan 7 GDO soya kıyması, ne de GDO soyalı ekmek katkı maddesinin üretici ve markaları açıklandı, ne de bu ürünlerin içine o GDO’lu soyanın nasıl girdiği. Nasıl girdiğine dair takip yapılıyor mu, o da ayrı bir soru. (Konuyu hatırlamak isteyenler için bu konudaki iki yazım: GDO tespit edilen gıda ürünler hangileri ve Bakan’ın yetersiz açıklaması)
Bizden sır gibi saklanan bu bilgileri öğrenmek için, 27,000’e yakın imzacı olarak, “Soframıza GDO Sızdıran Markaları Açıkla”kampanyasında soframıza doğrudan GDO sızdıran markaların açıklanmasını talep ettik.
GDO’larda tarım ilacı boyutu da diğer bir vahim konu. GDO’lara dirençli oldukları tarım ilaçları çok yoğun şekilde uygulanıyor. Bu yeni izin alan GDO’lar glifosat, dicamba ve sülfonilüre tarım ilaçlarına dirençli. Türkiye’ye girerken yapılan tarım ilacı kalıntı analizleri sonuçları da şeffaf bir biçimde kamuyla paylaşılmıyor.
Onun için hep dediğimiz gibi, GDO’nun ithalatı ve her tür kullanımı yasaklanmalı. Ama bugün olduğu gibi bir sabah kalkıyoruz, Resmi Gazete’de bir bakıyoruz BESD-BİR başvurmuş, Biyogüvenlik Kurulu dört yeni GDO’ya izin vermiş.
İklim değişikliğinin etkileri artık kapımıza kadar geldi dayandı. İstanbul peşpeşe iki defa, tırnak içinde “olumsuz hava koşullarının” etkisi altında kaldı. Medyanın büyük bir kısmı tarafından yumruk büyüklüğünde gökten düşen dolu taneleri, kibrit çöpü imişcesime yerinden sökülüp uçan koca çınarlar hep bu sihirli tamlama ile verildi genelde, “olumsuz hava koşulları”
Peki neden hala bu yaşananlar için nüfusun büyük bir çoğunluğu “iklim değişikliği” tanımını kullanmama yolunu seçiyor? Neden önümüzde apaçık görünen ve artık kapımızda olan gerçeği görmemeyi tercih ediyoruz. Neden iklim değişikliği (ülke ve dünya nüfusunun çok büyük bir kesimini baz alırsak) umurumuzda değil?
Açık Radyo’da her çarşamba 10:30 – 11:00 saatleri arasında yayınlanan Açık Yeşil programında Ümit Şahin, başka bir Açık Radyo programcısı, sosyal fayda iletişimi uzmanı ve her salı 16:30 – 17:00 saatleri arasında yayınlanan Hemzemin programının yapımcı ve sunucularından Rauf Kösemen ile bu konulara değinen bir söyleşi gerçekleştirdi.
Yeşil Kamp 2017‘de peşpeşe 2 sunum ile başlayan tartışma önce Açık Radyo stüdyolarına, ordan da Yeşil Gazete sütunlarına taştı.
Söz Ümit Şahin ve Rauf Kösemen’de. Programının tamamının, Yeşil Gazete muhabiri Gizem Hasırcıoğlu tarafından gerçekleştirilen metin çözümlemesini de paylaşıyoruz.
****
Ümit Şahin ve Rauf Kösemen, program öncesi Açık Radyo’da
İklim’de hangisi geçerli: Korku iletişimi mi yoksa Umut iletişimi mi?
Ümit Şahin: İşin teorik altyapısına girmeden damardan bir soruyla başlayalım. Açık Gazete’de, Açık Yeşil’de, İklim İçin’de, iklim konusu ile sınırlı tutuyorum, radyoda iklim değişikliğini konuştuğumuz her programda yaptığımız şeyin korku iletişimi olduğunu öğrendim senden. Doğru mu bu ve ne demek korku iletişimi?
Rauf Kösemen: Belki tamamı değildir, arada farkında olmadan korku iletişimden uzaklaştığınız da oluyor, ama evet genel olarak korku iletişimi yapıyorsunuz.
İki şey yapıyorsunuz aslında: bir bilimsel bilgiyi kitle iletişimine taşımaya çalışıyorsunuz. İçeriği böyle ama bunun formu o bilimsel bilginin ağırlığını olanca büyüklüğü ile kitle iletişimin üstüne bıraktığınız için, yani dinleyicilerin okuyucuların üstüne, bunun duygu formu korku olarak ortaya çıkıyor. Yani “Şu kadar zamanda şu kadar atmosfer kirliliği oluşacak”, “Bu kadar zamanda bu kadar buzul eriyecek”, “Bu kadar zamanda şu kadar karbondioksit salımı gerçekleşecek” gibi bir çıktı kalıyor geriye. O zaman da evet bunun adı korku iletişimi oluyor.
Sosyal fayda iletişiminde tersi de var, iklimciler pek yapmıyorlar ama, umut iletişimi. Aslında ikisi de hiç faydalı değil. İki uçta, bir tanesi hemen problemlerin çözüleceğini iddia ediyor bir diğeri de öldük, bittik, mahvolduk bunun bir çözümü yok diyor.
Ümit Şahin: Ya da şey diyor, “İklim değişikliğini bir fırsat olarak kullanmalıyız. Bu bizim ekonomik büyümemizi sağlayacak, bunu iyi bir şey olarak alalım”. Bu umut iletişimi mi oluyor?
Rauf Kösemen: Evet bir nevi. Ama iklim değişikliğinde pek umut iletişimi yapan yok. Ben genel olarak sosyal fayda iletişiminde ortaya çıkan iki salınımdan bahsediyorum.
İklim iletişimde yok böyle bir umut iletişimi. Daha çok mesela, erken yaşta evlilik meselesine baktığımızda, “Şu projeleri yaptık bunu çözüyoruz, merak etmeyin her şey kontrol altında” dili ile “Gelecek kuşaklarımız mahvoldu, kaybolduk” dili arasında salınıyor iletişim. Halbuki hakikat o ikisinin arasında bir yerde seyrediyor. Ne ölüp, bitip, mahvoluyoruz ne de diğeri.
Şimdi iklim meselesinde hakikaten ölüp bitip mahvolduğumuz ve mesele gerçekten çok ciddi olduğu için ona ilişkin bir umut dili kullanmak mümkün değil. O zaman da sarkacın sadece korku tarafı ağırlık kazanmaya başlıyor. Bunu anlamak mümkün tabii.
Ümit Şahin: Bunun bir nedeni de bir tür savunma refleksi mi? Yani iklim değişikliği meselesinde ve bazı başka konularda o kadar çok tersten, inkar kampanyaları dediğimiz şeyler oluyor ki. Onların yaptığı umut iletişimi mi oluyor bilmiyorum tabii ama yalan aslında. Yalan üzerinden insanlara “Siz bakmayın bunların yaptığı felaket tellağına, böyle bir şey yok” diyen o kadar güçlü bir ses var ki.
Bu sesler yıllar önce çok çok güçlüydü şimdi belki biraz zayıfladı ama Trump ile iktidara bile geldi. Hem zayıfladı hem iktidara geldi. Bunlar o kadar ağır bir baskı uyguluyorlar ki bizim gibi iklim değişikliği iletişimi yapanların üzerine biz de savunma ihtiyacı ile olanın vahametini çok daha ağır bir şekilde mi yansıtmaya çalışıyoruz acaba?
Rauf Kösemen: Bu vardır muhtemelen. Ama buradaki teorik farkı söyleyeyim kısaca.
Bizim iklim değişikliğini anlatırken yaptığımız şey sosyal fayda iletişimi. Somut bir problem var, problemin çözümü için, fayda üretebilmek için insanları davet ediyoruz.
Ama diğer tarafın yaptığı siyasal iletişim, yani propaganda. Onlar gerçekler üzerine kurmuyorlar, siyasal başarı üzerine kuruyorlar. Hedeflerini de koyarken gerçeklerin insanlara anlatılması üzerinden koymuyorlar. O yüzden tek sesli, ne söyleyeceğini bilen, gerçekle derdi olmayan propagandanın başarılı olma olasılığı her zaman daha yüksektir.
Sen en ufak bir kafa karışıklığın olduğunda onu anlayıp çözmek için vakit kaybedersin.
Yapılması gereken: Hakikatin, gerçeğin iletişimi
Ümit Şahin: O zaman buna cevaben bizim de mi siyasal propaganda yapmamız lazım?
Rauf Kösemen: Yok yine gerçek iletişim, hakikatin iletişimini yapmaya devam etmemiz gerekiyor.
Birkaç formül sıralanıyor bu işlerde. Aslında meselenin neden böyle etki etmediğine dair bakmak lazım. Biliyoruz zaten başından sonuna kadar neler olduğunu içgüdüsel olarak.
Yeşil politika yapanlar, iklim değişikliği çalışanlar biliyorlar. İnsan faktörü net olarak görülemiyor bu meselede en azından bugüne kadar görülemiyordu. Artık ana akım medya dahil herkes insan kaynaklı olduğunu anlatıyor bize. Etkinin çok uzun vadeli olduğu varsayılıyor o yüzden aciliyet hissi oluşmuyor ve şu anda deneyimledikleri etkileri güçlü bir şekilde hissetmiyorlar.
Bir de bir haz vaat etmiyorsunuz. Genelde iletişimde insanlardan bir şey istediğimizde onlara bir haz vaat edersiniz, şunu yap karşılığında bu olsun diye.
Ümit Şahin: Halbuki tam tersine çile vaat ediyoruz.
Rauf Kösemen: Burada çile vaat ediyorsunuz. Üstünden atlamak, görmezden gelmek gibi bir refleks geliştiriyor insanlar. İletişimde böyle bir şey vardır, ağır gerçeklerin üzerinden atlar kitleler.
Harekete geçmek konusunda da bir idrak eksikliği var. Hükümetlerde ilgi yoksunluğu var ya da kontrollü bir ilgi var, bir karmaşa ve kararsızlık yaratıyor bu da.
Bunların tamamı üzerinden gittiğimizde en önemli şey mesajın şimdi önemli olmaması. Şu ana yönelik bir önem arz ediyor olmaması.
Ümit Şahin: Daha doğrusu öyle algılanmaması.
Rauf Kösemen: Aslında şunu söylemeliyim, genelde iklim değişikliğinin anlaşılamadığı düşünülüyor ya aslında anlaşılamamakla ilgili bir problem yok. Davranış değişikliği yaratmakla ilgili bir problem var. Anlaşıldığını kampta verdiğim konuşmada da anlatmaya çalışmıştım.
İnsanlar sabun gibi içinde potasyumu, kostiği vesairesi olan bir ürünün bile doğal olduğuna inanmaya eğilimliler. Doğal sabun kullandıklarını söyleyerek gezebiliyorlar ortalıkta ve bunu yığınlar milyonlar yapıyor. Herhangi bir içeceğin daha doğal olanını seçmeye çalışıyorlar. Bu aslında bu türden bir iletişim ağının veya ortamının yan sonuçlarından biri.
İnsanlar doğal olmak gerektiğine, dünyayı daha fazla tahrip etmemek gerektiğine bunun için tüketim alışkanlarını değiştirmek gerektiğine genel olarak ikna olmuş durumdalar. Bana ne demiyorlar, daha az zarar vereni seçmeye uğraşıyorlar. Sabun gibi kendisi toksik bir şeyin doğal olduğuna inandırabiliyor o ürünleri satan pazar.
Burada iklim değişikliğine karşı bir davranış değişikliği gerekiyor. O da biraz büyük bir davranış değişikliği.
Ümit Şahin: Sabun almakla olmuyor mesela.
Rauf Kösemen: Şirketleri, hükümetleri, uluslararası kurumları baskı altına almak, onların politikalarını değiştirmek. İklim değişikliğini halka anlatmamızın sebebi bu.
Ümit Şahin: Ama öbür taraftan bireysel davranış değişikliği de büyük.
Gerçekten iklim değişikliğini öğrendiği için veya bu konuda kaygı duyduğu için davranış değişikliğinde bulunan kişi doğal beslenmeye çalışıyorsa bu bir yan fayda ya da sonuç dedin. Bu yan sonuçsa asıl sonucun bireysel olarak, söylediğin politik değişiklikler dışında, uçağa binmemek araba kullanmamak vb olması gerekiyor.
Bu da aynı şirketleri hükümetleri baskı altına almak gibi çok zor ve imkansız olarak algılandığı için, senin söylediklerini yorumluyorum şu an, yan fayda asıl faydaya dönüşüyor galiba.
Rauf Kösemen: Evet aynen öyle. Bu gelişen bir süreç o yüzden verileri hemen bugünden tamam böyle oldu demek mümkün değil. Geriye dönüp bakabilmemiz lazım. Bunlar büyük şeyler.
Siz, çok hızlı bir hayatın içinde yaşayan ve uçağa binme şansı olan bir grup insana, kitleye uçağa binme diyorsunuz. Hızlı hayattan vazgeçecek ve uçak ulaşımının yarattığı emisyona kendi katkısının azalmasına ikna olacak. Bugünkü mevcut durumda ben böyle bir zihnin oluştuğuna inanıyorum ama bu bireysel olarak yapılan bir şey gibi gözüküyor hala.
“Ben binmiyorum ama herkes biniyor” “Ben almıyorum ama herkes alıyor” dan “Ee yeter artık” a gidebilecek bir durum.
İletişimin başarısını dolaylı davranış değişiklikleri ile ölçmeliyiz
Rauf Kösemen ve Ümit Şahin, Yeşil Kamp 2017’de de radyoda bahsettikleri konulara değinen peşpeşe iki sunum gerçekleştirmişti
Ümit Şahin: Bir tek ben yapmasam ne olur ki zaten.
Rauf Kösemen: “Ben geç kalacağım gideceğim yere” ya da “Tatil hakkımdan ben mi vereceğim bir tek?”.
Bugün İngiltere’ye gitmeye çalışırsan 4 gün sürüyor otobüsle. Bunlar gerçekten hükümet politikası ile ilgili. Şunu görmemiz lazım bizim, yıllık izninde otobüsle seyahat edenlerin yıllık iznine otobüs ile gittiği süre eklenecek diye bir yasa çıkartalım bakalım o zaman insanlarda bir bilinç dönüşümü olmuş mu olmamış mı o zaman anlarız.
Şu anda biz bedeli de onların ödemesini istiyoruz. Onunla karşı karşıya kaldıklarında son derece bireysel kararlar veriyorlar. Etraflarına bakıyorlar çoğalmıyorlarsa kendi başlarına kaldıklarını düşünüyorlar.
Ümit Şahin: Aynı şekilde endüstriyel hayvancılıktan ya da et yemekten geri durup böylece emisyonları azaltmayı seçenlere bir tür piyasanın ya da piyasa üzerinde devletin regülasyonu ile vejetaryan beslenmeye destek olsa acaba ne olur?
Vejetaryan beslenme ucuz seçenekmiş gibi görünüyor ama işin aslı öyle değil. Dolayısıyla onu sağlayan bir regülasyon mekanizması davranışları nasıl değiştirir?
Bütün fast food sektörü et üzerine teşvik edilirken bunu nasıl sağlayacaksınız? Senin dediğin bu anlamda çok kritik.
Rauf Kösemen: O yüzden de iletişimin başarısını biz iklim değişikliğine dair doğrudan davranış değişiklikleri ile değil dolaylı davranış değişiklikleri ile ölçmeliyiz diyorum ben. Yani moral bozmayalım. Çünkü gerçekten görüyoruz bu davranış değişikliklerini.
Ümit Şahin: Ama zaten şöyle de söylemiştin sen kamptaki konuşmanda, “İklim değişikliği ile ilgili gerçek anlamda faydayı sağlayan şey devletlerin, şirketlerin yaptıkları olduğu için de bu anlamda bir fayda ölçümü yapamayız“. Doğru mu bu şekilde söylemek?
Rauf Kösemen: Evet, öyle düşünüyorum.
Ümit Şahin: Daha doğrusu şimdi biz burada yaptığımız programın faydasını ölçeceksek, hiç aklıma böyle bir şey yapmak gelmedi bugüne kadar ama, bunu Türkiye’nin iklim politikalarındaki değişiklikler üzerinden mi ölçeceğim yoksa bu programı dinleyen insanların ilgi düzeyi, yaptıkları, katkıları, iklim değişikliği ile ilgili yapılan etkinliklere katılımları, duyarlılıkları üzerinden mi ölçeceğim?
Bana birincisi çok mantıklı gelmiyor doğrusu ben niye Türkiye’nin iklim politikaları üzerinden ölçeyim ki?
Rauf Kösemen: İklim değişikliğine karşı mücadele ediyorsak birincisi üzerinden ölçmek zorundayız da iletişimin başarısı diyorsak ikincisi.
Ümit Şahin: Onunla ilgili de şöyle bir durum var, geçen hafta konuşmaya başlamıştık Açık Yeşil’de. İngiltere’de 2-3 hafta önce katıldığım iklim değişikliğinden bahsetmek üzerine genel bir konferansta bu iletişim meselesi ile ilgili de sunumlar vardı.
Onları da biraz konuşabiliriz hatta uzun uzun da konuşabiliriz çünkü bunlar da oldukça ilginç. Bir tanesi Leeds Üniversitesi’nden Wändi Bruine de Bruin’ün yaptığı sunum insanların iklim değişikliği ile ilgili bilgilendirilmiş karar verme süreçlerine bir yaklaşım sunmakla ilgiliydi ve orada belli başlı iletişim hataları saydı.
Bunlardan bir tanesi bizim gibi iklim değişikliği iletişimi yapan uzmanların yaptığı jargon kullanmak hatası ve insanların anlamayacağı şekilde konuşmak. İkincisi çok fazla enformasyon bombardımanı yapmak. Bir diğeri fazla seçenek sunmak.
Mesela şöyle bir şey söyledi, senin bunların üzerine yorumunu isteyeceğim hangisi önemli ya da gerçekten önemli mi, bir kitapçık çıkaracaksanız “Enerjiyi tasarruf etmek için 100 ipucu” diye asla çıkartmayın 10 ipucu diye çıkartın.
İnsanlara aşırı seçenek sunmak veya yapılabilir alternatifler sunmamak sadece eleştirel tarafta kalmak olarak anladım bunu, insanların duygularına hitap etmemek diğer saydığı iletişim hataları arasında. Ne diyorsun bu konuda?
Rauf Kösemen: Bilimsel verinin günlük hayata tercümesi her zaman bir problemdir. Ticari reklamlarda iki şekilde oluyor.
Birincisi kafa karıştırmak için oluyor, yani siz bilimsel veriyi yığıyorsunuz karşınızdakine bilinçli olarak ki kafası karıştığında herhalde biliyor da konuşuyor algısını yaratmak için. İkincisi de o bilimsel verinin teknolojik formlarını anlatıyorsunuz yani bunu alırsan şu kadar kilometre ötedeki kişiyle bu kadar rahat görüşürsün şeklinde günlük dile tercüme ediyorsunuz. Başka türlü çok kullanılmıyor bilimsel veri ticari iletişimde.
Burada da bu iş sıradan insanın günlük hayatında karşılaşmadığı şekilde anlatıldığında kendini uzak hissetmeye başlıyor. O mesafeyi kapatmak lazım, günlük dille anlatmak lazım. Burada haklılar, hem günlük dille anlatmak hem eve sokmak lazım. Sadece günlük dil değil günlük hayat üzerinden de anlatmak lazım.
Ümit Şahin: Ama yine bilimi kullanarak değil mi? Burada sanki benim kafamı karıştıran şey bilimin, iletişimin bir ana ögesi olmasında da bir sorun var gibi anlıyorum.
Rauf Kösemen: Bilimin dilini değiştirmediğin zaman, bilim dilini kullandığın zaman bu bir probleme dönüşüyor.
Ümit Şahin: Buzulların erimesi bilim değil midir mesela?
Rauf Kösemen: Değil, günlük somut bir şey. Buzulların erimesini hangi formda anlattığına bağlı.
Şu kadar cm yükseldi demek yerine bir nirengi noktası koyup şu şu balık türlerinin yaşayabileceği alanları şu kadar yok etti demek ya da şurada yaşayan insanların evlerinin bahçelerine kadar yükseldi demek, bunlar doğru mudur bilerek söylemiyorum örneklemek için söylüyorum, daha çeldirici, daha ikna edici ve karşı tarafın gözünde canlandırmasını sağlayan bir şey. Ama bunları yapamıyoruz. Bazılarını zaten yapamıyoruz, o ölçüyü bulamadığımız için.
Hakikaten birinin bahçesine su girmiyor buzullar yükseldiği için hele ilk dönemlerde. Bazılarını yapmayı da akıl edemiyoruz. Orada somut bir bilgi var, şu kadar cm yükseldi diye, bunu söyleyince ikna olacağını düşünüyoruz.
32 yılda bir gelen sel, 7 yılda bir uğrayan kuraklık
Ümit Şahin: Bunun tersi de oluyor. Mesela geçen hafta İstanbul’daki sel felaketinde gazetelerde 32 yıldır bir olan ya da 32 yılın en büyüğü tarzı haberler geçiyordu. Ne demek bu?
Rauf Kösemen: Bu 32 yılda bir olmuş, tekrar 32 yıl sonra olabilir demek.
Ümit Şahin: Mesela bu senin dediğin gibi günlük dile uyarlamanın başka türlü bir örneği.
Rauf Kösemen: Bilerek mi yapıyorlar yoksa bir bilinçaltı mıdır bu ya da oturup biri yazıyor mu bunu böyle dersek böyle anlaşılır diyerek bilmiyorum ama hakikaten yazıyor kadar başarılı.
Ümit Şahin: Bir ara 7 yılda bir kuraklık olurdu ya mesela bu devletin resmi kaynaklarında olan bir hadise, 7 yılda bir sanki burası Nil Nehri.
Rauf Kösemen: Haberci soruyor, haberci dediğim düzenli haber programı sunan kişiler anchorman-anchorwoman dedikleri, aynı kanalda olduğu meteoroloji uzmanına Temmuz ayı yılın en sıcak ayı olacak mı, rekor kıracak mı?
Yok diyor normalin altında bile seyrediyor ama ayın belli günlerinde rekor kıracak tabii diyor. Şimdi nedir bu? Evet bu bilimsel bilgi, bakıyor ve onu görüyor ama bunu böyle söylediğinde rekor kırmayacak diye nasıl kırmayacak kıracak diyorsun öbür taraftan da. Temmuz ayında olabilecek en yüksek sıcaklıkları beklediğini söylüyorsun, Temmuz ayı mevsim normallerinin altında seyredecek diye bitiriyorsun konuşmanı.
Ümit Şahin: Bir de sana daha önce sormuştum, çok yaygın bir refleks özellikle sosyal medyada çeşitli yerlerde yorumlarda görüyoruz bunu mesela bir uzman “Temmuz ayında bu kadar hızlı ve şiddetli bir yağış olur mu? İklim değişikliği bu tür felaketleri sıklaştırdı.” Diye yazıyor altındaki cevap “ Niye eskiden de Temmuz ayında yağmur yağardı.”
Bu doğru aslında tabii. Eskiden de Temmuz ayında şiddetli yağmur yağardı ama bunu bu şekilde söylemek iletişim yapanın mı hatası yoksa algılama ile ilgili de bir sorun var acaba?
Rauf Kösemen: İkisi de var. İletişim yapanın hatası diyemem aslında sonuçta bir haber yapıyorsunuz ve haberde bu doğru ama bu tür yorumlardan kaçınmak için daha fazla detay vermek gerekiyor o zaman.
Ümit Şahin: O zaman da işte enformasyon bombardımanı diyorlar.
Rauf Kösemen: Böyle konuşunca biraz kahve muhabbeti gibi oluyor ama tahmin edilebilir bir şey değil. İki ya da daha fazla kişinin dışardan izlediğimiz davranışlarını yorumluyoruz.
Aslında bir araştırma olsa da nedenlerini anlayabilsek, davranış kodunu neyin oluşturduğunu anlasak. Çünkü daha önce de oluyordu diyen kişi tipik bir inkarcı da olabilir korkuyor da olabilir, evet evet oldu dediğinde kendisi eve gittiğinde uyuyamayacak biri de olabilir.
ABD’den bir anket: İklim değişikliği acil ve önemli mi, “evet”, peki kaçıncı sırada sizin için, “16”
Ümit Şahin: O zaman emosyonlarla (ruh hali) ilgili de bir durum da olabilir?
Rauf Kösemen: Tabii olabilir. İnkarın önemli bir kısmı zaten taşıyamamaktan geliyor zaten. Psikoanalitik bir açıklama oluyor biraz ama öyle ne yazık ki.
Ticari reklamlar ile temizlik davranışlarının değişmesi mesela kişilerin psikolojik durumları ile çok alakalı. Rahatlayın, kirlenmek güzeldir dediğinde bunun başarılı olmasının nedeni arka tarafta daha önce pompalanmış olan titizliğin insanların zihninde büyük bir baskıya neden olmuş olması. O baskıyı kaldırmaya karar verip iletişimin tonunu değiştiriyorlar, hayat rahatlıyor. Duygusal engel nedir bunun önünde, kendisini nasıl hissediyor onu kabul ettiğinde ve o hisle yaşayabilecek mi?
İletişim öyle bir şey ki çok boyutlu, her tarafından bakmak lazım. O yüzden tekil olayda ya da onun gibi beş on olayda tam tetikleyici nedir bilmiyorum.
Amerika’da şöyle bir şey var, karbon salımının yüzde yirmi beşini gerçekleştiriyorlar, dünya nüfusunun yüzde beşine sahip oldukları halde, yüzde doksan ikisi haberdarmış küresel ısınmadan, yüzde altmış biri de bunun gerçek olduğuna dair ikna olmuş durumdaymış, bilim insanlarına güvendiğini söylüyormuş. Yüzde yetmiş altısı ise meselenin çok ciddi bir sorun olduğuna katılıyormuş. Yarıdan fazlası gerçek olduğuna inanıyor yani. Ama soruyu değiştirip şu anda ülkeyi tehdit eden en önemli çevre sorunlarını sıralayın denildiğinde iklim değişikliği 16. sırada yer alıyormuş. Şimdi bu çok ilginç bir şey.
Bu sonuçlardan benim anladığım gerçekten aciliyet hissi hissedilmiyor. Çevre sorunlarını sıralaması isteniyor ve iklim 16. sırada yer alıyor. Galiba iklimi hepsini kuşatan bir şemsiye gibi de görüyor insanlar. Öbürleri ile mücadele edersek o da arada mücadele edilen bir şeye dönüşür gibi görüyorlar.
Ümit Şahin: Bu da iletişimde kullanılan yöntemlerden bir tanesi. Meseleyi bilimsel dilden çıkartıp politik dile sokan bir iletişim anlayışı da var özellikle yeşil-ekoloji siyası çevrelerinde.
Aslında bu fazla tüketimin bir sonucu, kapitalizmin bir sonucu denildiği zaman dediğin gibi her şeyi kuşatan bir şeye dönüşüyor. Sen kapitalizmi ortadan kaldırabilirsen, fazla tüketimi engelleyebilirsen diğer çevre sorunları gibi bu da azalmış oluyor. O zaman bu devasa problemle mücadele etmek zorunda kalmıyoruz ama başka devasa bir sistemle mücadele etmek zorunda kalıyoruz.
Rauf Kösemen: Bir de Türkiye gibi ülkelerde, buradan hazır girmişken ona ilişkin fikrimi de söyleyeyim çok iletişimci fikri gibi olmayacak ama insanların zihninde neler yansıyor anlatmak açısından, mesele daha zor. ABD dediğiniz zaman hakikaten yüzde yirmi beşini kirletiyor havanın ve oradan yaşayan bir Amerikalının, Amerika’da bir şey değişirse dünyada da değişeceğine dair özgüveni, inancı son derece güçlü. Her açıdan güçlü. Savaş teknolojisini değiştiriyorlar dünyadaki savaşlar değişiyor. İklim teknolojisini değiştirirlerse o da değişecek.
Ümit Şahin: Haksız da değil.
Rauf Kösemen: Türkiye’de durum ne, zaten büyükler Batı, Almanya, Fransa, Amerika, Çin, Rusya onlar zaten yapmıyor ki biz yapsak ne olacak. Sokaktaki insan böyle düşünüyor. Politikacılar da böyle düşünüyor.
Ümit Şahin: Bu bana göre pozitif bir yaklaşım hatta. Bu noktaya gelmiş olmak pozitif kabul edilebilir.
Rauf Kösemen: Edilebilir, çünkü asıl arkasındaki iradeyi görebiliyor olmak ile alakalı. Ama işte kendisini de çaresizleştiren bir duruma neden oluyor. Ben o yüzden hala bu işte bir umut var, biz bunu anlatabiliyoruzun delillerini günlük hayattaki ekolojik eğilimlere bakarak ölçme yanlısıyım. Bu iyimserliğim biraz oradan geliyor.
Ümit Şahin: Böyle baktığın zaman bir gelişme var mı?
Rauf Kösemen: Oldukça var. Çünkü hemen hemen her ürün gamında bir tık daha doğal olduğunu bildikleri ya da öyle olduğu iddia edilen ürünlere kayıyor insanlar. En yoksulundan en zenginine kadar böyle bir kayış var.
Ben artık pazardan almaya başladım lafını o kadar çok duyuyorsun ki, marketten değil pazardan alıyor. Bu bir eğilim göstergesi. Ben gidip marketten alırım arkadaş diye kabara kabara söyleyen neredeyse kalmadı gibi. Araştırmalar da bu böyle gösteriyor.
Ümit Şahin: Bu da yıllardır iklim de dahil olmak üzere bu konularda yapılan mücadelenin ve iletişimin sonucu mu?
Rauf Kösemen: Kesinlikle, sonuçlarından birisi. Daha büyük iradeler bunu değerliyorlar. Sonuçta marketlerin de bu türden ürün sattıkları reyonları da böyle isimlerle adlandırmaları da büyük gösterge zaten. Öyle deyince insanlar geliyorlar çünkü.
İşte pazar yeri, organik alan gibi, ekolojik alan gibi isimlerle daha çok insan çekebiliyorlar ve güven yaratabiliyorlar.
Ümit Şahin: Programın sonuna geldik ama bu sohbet bitmedi. Buna devam edeceğiz anlamına geliyor.
Rauf Kösemen: Evet, epey var.
Ümit Şahin: Bu konu şu anda belki de konuşmamız gereken en önemli konulardan bir tanesi çünkü iklim değişikliği mücadelesi açısından baktığımda bir doygunluk noktasına geldik, bunu bir adım öteye taşımamız gerekiyor.
Belki bunu çok önce yapmamız lazımdı ama hiçbir zaman geç değildir. Bu konuları daha fazla konuşup daha büyük sıçrama yaratmaya ihtiyacımız var gibi görünüyor.
Çok teşekkürler Rauf Kösemen, programcımız ve iletişimci arkadaşımız bugün bizim birlikteydi. Çok teşekkürler Rauf.
Ankara Havagazı Fabrikası’nın yıkılmasıyla tekrar gündeme gelen asbest denetimi, kentsel dönüşümün büyük bir hızla sürdüğü İstanbul’da neredeyse yok denenecek kadar az. 39 ilçe belediyesinden sadece 6’sı denetim yapıyor. TMMOB İKK Sekreteri Cevahir Efe Akçelik ise “Müteahhitler inşaat sürecinin uzayacağını düşünerek denetimden kaçıyor” diyor.
Ülkemizde yıkım öncesinde asbest ölçümü denetimi yok denecek kadar az. 2004 yılında Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Hafriyat Toprağı, İnşaat ve Yıkıntı Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği” aradan geçen 13 yılda bir türlü hayata geçirilemedi. Bu konuda yetkili kurumlardan biri olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yeni yeni bazı firmalara akreditasyon vermeye başladı. Öte yandan Ankara Havagazı Fabrikası’nın yıkılmasıyla bir kez daha ortaya çıkan asbest gerçeği, halkı nasıl bir tehlikenin beklediğini gözler önüne serdi. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin gerekli önlemleri almadan yıkıma başlaması asbest denetimi konusunda belediyelerin ne kadar hazırlıksız olduğunu da gösterdi.
Ankara Havagazı Fabrikası
Mimarlar Odası ve Ankara Tabip Odası, yaptıkları açıklamalarla, tehlikenin boyutuna dikkat çekmişler ve halk sağlığı konusunda çeşitli uyarılar yapmışlardı. İki meslek odası ayrıca yıkımın durdurulması için dava açmıştı.
Kentsel dönüşüm uygulamalarının büyük bir hızla sürdüğü İstanbul’da Ankara’dan farklı bir tablo yok. 39 ilçe belediyesinin bulunduğu İstanbul’da TMMOB verilerine göre Kadıköy, Beşiktaş, Şişli, Maltepe, Ataşehir ve Tuzla olmak üzere sadece 6 belediye asbest ölçümü ve denetimi yapıyor.
İstanbul’da 6 ilçe belediyesi asbest denetimi yapıyor
O belediyelerin Çevre Kontrol Müdürlüklerinin Yeşil Gazete ile paylaştığı son asbest denetim raporları ise şu şekilde:
Kadıköy Belediyesi
Belediye 24 Ağustos 2015 tarihinde uygulanmaya başladığı “İnşaat Sahalarında Asbest Kirliliğinin Önlenmesi ve Geri Dönüştürülebilir Atıkların Kazanımı Projesi” ile Asbest Temiz Raporu olmadan bina yıkım ruhsatı vermiyor.
2017 yılı Nisan ayı sonuna kadar 1517 inşaat sahası denetlendi. 446 binada asbestli malzemeye rastlandı ve toplam 498,5 ton asbest atığının halk sağlığına zarar vermeyecek şekilde bertaraf edilmesi sağlandı.
Ataşehir Belediyesi
Ataşehir Belediyesi ise 5 Mayıs’tan bu yana asbest denetimi yapıyor. O tarihten bugüne 72 binada asbest denetimi yapıldı ve 6 binada 2 ton asbestli madde (yüzde 945 eternit) tespit edildi.
Belediye bu denetimlerini çeşitli firmalarla yaptırıyor. Firmaların yanı sıra belediye de görevlendirdiği ekiplerle bu denetimleri kontrol ediyor.
Maltepe Belediyesi
Son 1,5 yıl içerisinde 881 binada asbest denetimi gerçekleştiren Maltepe Belediyesi, bu binaların 182’sinde asbest tespit etti.
Maltepe Belediyesi Mart 2016’da asbest denetimine başladı.
Beşiktaş Belediyesi
10 Haziran 2016 tarihinde Meclis Kararı ile Beşiktaş Belediyesi yıkım öncesi asbest temiz raporu istemeye başladı. İmar ve Şehircilik Müdürlüğü’nden ilk yıkım talepleri ise Mart 2017 tarihi itibariyle geldi.
Belediyenin Çevre Kontrol Müdürlüğü birimlerinin verdiği bilgiye göre bugüne kadar 20 adet yıkım talebi geldiği, 11 binada kısmi asbest içeren alanlara rastlandığı ve 2700 kg asbest atığı bertaraf edilmek üzere İSTAÇ A.Ş.’ye gönderildiği belirtildi.
Şişli Belediyesi
2016 yılı itibariyle 146 adet yapıda asbest envanteri analizi yapıldığını belirten belediyenin Çevre Kontrol Müdürlüğü yetkilisi, bunların 29 tanesinde asbestli madde tespit edildiğini ve toplam ağırlığının 18 bin 226 kilogram olduğunu kaydetti.
Yetkili 2017 yılı itibariyle de 47 adet binada asbest analizi yapıldığını belirtirken, 10 tane binada asbest maddesi bulunduğunu ve toplam ağırlığının bin 870 kilogram olduğunu ifade etti.
Tuzla Belediyesi
Konuya ilişkin aradığımız Tuzla Belediyesi yetkililerine ise ulaşamadık.
Bakanlık iki yıldır asbest sorularına yanıt vermiyor
Konuyu yakından takip eden Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği İstanbul İl Koordinasyon Kurulu ise CHP İstanbul Milletvekili Opr. Dr. Ali ŞEKER aracılığıyla, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na asbest denetimi ise ilgili ilettiği sorulara iki yıldır cevap alamıyor.
Bakanlığa “2004 yılından itibaren İstanbul’da ilgili kanunlar kapsamında gerçekleştirilen kentsel dönüşüm ve bireysel yenileme adı altında kaç binada yıkım gerçekleştirilmiştir, 2004 yılından itibaren İstanbul’da yıkımı gerçekleştirilen binaların kaçında ilgili yönetmelik gereği yıkımdan önce uzaklaştırılması gereken asbest, cıva, asit vb. tehlikeli maddeler uzaklaştırılmıştır, 2004 yılından itibaren bina yıkımlardan sonra ortaya çıkan asbestli malzemelerden mevzuata uygun olarak bertaraf edilenlerin miktarı ne kadardır?” gibi sorular yönelttiklerini ancak halen cevap alamadıklarını belirten TMMOB İKK Sekreteri Cevahir Efe Akçelik ise bakanlığın kentsel dönüşüm uygulamalarında yıkılan binalarda halen asbest denetimi yapmadığına dikkat çekerek, daha yeni yeni asbest denetimi yapacak firmalara akreditasyon dağıtmaya başladığını ifade etti.
Firmalar inşaat süreci uzatacak diye asbest denetiminden kaçıyor
Kentsel dönüşüm firmalarının ruhsattan önce yapılan asbest denetiminin inşaat süreçlerini uzatacağı için bu işe çok yanaşmadığını belirten Akçelik, bakanlığın da bu işin içine çok girmek istemediğini kaydetti. 2004 yılında Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “Hafriyat Toprağı, İnşaat ve Yıkıntı Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği” olduğunu dile getiren Akçelik, şu an taslak halinde olan yıkım işlemleri ile hafriyat toprağı,inşaat ve yıkım atıklarının kontrolü yönetmeliği ile bütün belediyelere asbest denetiminin zorunlu hale geleceğini ifade etti.
Akçelik, asbest denetimi konusunda dikkatli çalışan firmaların yanında bazı şirketlerin asbestli madde çıkarmamak için inşaat şirketlerinden para talep ettiklerini belirtti.
Müezzinoğlu: Kansere neden oluyor
Arif Müezzinoğlu
Ankara Tabipler Odası İşyeri Hekimi Arif Müezzinoğlu da asbestin başta solunum sistemi olmak üzere çeşitli organlarda hasara yol açarak hem farklı hastalıklara hem de kansere neden olduğuna dikkat çekti.
Müezzinoğu Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verileriyle ilgili de şu rakamları paylaştı:
“Batı Avrupa’da 2000’lerin ilk 30 senesinde 500 bin insanın asbeste bağlı nedenlerle hayatını kaybedeceği öngörülüyor.
İsveç’te asbest 37 yıl önce yasaklanmasına rağmen asbest kaynaklı hayatını kaybeden kişiler, iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerden 3 kat fazla. Asbest nedeniyle her yıl İngiltere’de 3 bin 500, Amerika’da 10 bin kişi hayatını kaybederken; Fransa’da bu rakamlar her gün iş cinayeti kaynaklı 2, asbeste bağlı nedenlerden 8 olarak değişiyor.
Dünya Çalışma Örgütü (ILO) her yıl az 100 bin insanın asbest kaynaklı nedenlerle hayatını kaybettiğini açıklıyor.”
Akan suyla asbest çevreye yayılabilir
Müezzinoğlu’na göre öncelikle asbest bulunan alanlar belirlenmeli, mümkün olduğu kadar bu asbest içeriğine uygun elbise, koruyucu maske, havalandırma gibi işçi sağlığını koruyucu önlemlere dikkat edilerek temizlenmeli, çıkarılan asbestli malzeme özel kapalı ambalajlarda taşınmalı; yine asbest için özel hazırlanmış hafriyat alanlarına dökülmeli ve sonrasında da olası bir yayılımı engellemek için bina uygun şekilde ıslatılarak yıkım gerçekleştirilmelidir.
Islatma işlemi de uygun yapılmazsa asbestli içerik akan suyla çevreye yayılabilir ve kuruduktan sonra yine çevredekiler açısından zararlı olabilir.
Devletin sorumluluğunda
“Yıkım söküm işlerinin kontrolsüz şekilde yapılması başta çalışan işçiler olmak üzere ortama yayılan tozların solunmasıyla birlikte bu tozları soluyan toplum için de risk oluşturmaktadır” diyen işyeri hekimi Müezzinoğlu “Bu risklerin farkında olunması, yıkım ve söküm işlemlerinin bilimsel kurallara uygun şekilde olası zararları engelleyecek şekilde yapılması, denetim ve havada asbest ölçümü ile riskin kontrol edilmesi toplum sağlığı açısından devletin sorumluluğundadır” dedi.
Asbest nedir?
Asbest ya da amyant, ısıya, aşınmaya ve kimyasal maddelere çok dayanıklı lifli yapıda kanserojen bir madde. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC)’nın kanserojen maddeler listesinde “kesin kanserojen” tanımlanması ile 1. grupta yer alan asbest solunum yoluyla vücuda girdiğinde başta kanser olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açıyor.
Asbestli malzemeler binalarda yoğun olarak; katlar arası panellerde, kazan, boru, izolasyon ceketlerinde, asma tavan kaplamalarında, marleylerde, ısı-yangın yalıtım malzemelerinde, asbestli çimento ürünlerinde, oluklu çatı kaplamalarında ve duvar kaplamalarında bulunuyor.
Önümüzdeki 30 yıl boyunca gelişmiş ülkelerde endüstriyel asbest teması nedeniyle 500 bin kişinin kanser nedeniyle hayatını kaybedeceği tahmin ediliyor.
PEW araştırma enstitüsü, dünya genelinde yaptığı bir ankette dünya kamuoyunun tehdit algılamasını araştırdı. Enstitüsünün 38 ülkede toplam 42 bin kişinin katılımıyla yaptığı anket, dünya genelinde IŞİD ve küresel ısınmanın güvenliği tehdit eden başlıca unsurlar olarak algılandığını ortaya koydu.
Başta Avrupa ve ABD başta olmak üzere 18 ülkede IŞİD en büyük tehdit olarak görülüyor. İklim değişikliği öncelikle Güney Amerika ve Afrika ülkelerinde başlıca endişe kaynağını oluştururken, iklim değişikliğinin en büyük tehlike olarak görüldüğü ülkelerin başında yüzde 89’luk oranla İspanya geliyor.
Washington’da sonuçları açıklanan ankete göre Almanların yüzde 77’si terör milisi IŞİD’in güvenliği tehdit eden en büyük tehlike olduğu görüşünde. İkinci sırada yüzde 66’lık oranla siber saldırılar, üçüncü sırada ise yüzde 63 oranıyla iklim değişikliği geliyor.
Tehdit sıralaması ülkelere göre farklılık gösteriyor. Buna göre Türkiye’deki tehdit algısı dünya ortalamasından farklı. Ankete göre Türkiye’de halkın yüzde 72’si ABD politikaları ve etkisini en büyük tehdit olarak görüyor.
Yunanların yüzde 88’ini, Venezüelalıların ise yüzde 56’sını en çok dünya ekonomisinin durumu endişelendiriyor. Polonyalı ve Macarların üçte ikisi Irak ve Suriye gibi ülkelerden Avrupa yönündeki göçü endişe kaynağı olarak görüyor. Mülteci krizini en önemli güvenlik tehdidi addeden Almanların oranı ise yüzde 28.
Dünyada ki tüm nehirler dağlardan doğar. Yaşamın temel kaynağı olan dağlarımız, insan eliyle milyonlarca yıllık yolculuklarının sonuna doğru hızla ilerliyor. Dünya nüfusunun yüzde 12’si dağlarda yaşıyor. Yaban hayatının ise tamamına yakını dağlarda ve eteklerinde yaşam buluyor. Dünyadaki içilebilir su kaynaklarının yarısından fazlası ve temiz hava dağlardadır. Dağlar, sürdürülebilir bir çevrenin temelidir. Burada varlığını sürdürmeye çalışan yabanıl hayat ve doğal varlıkların korunması gelecek için çok önemli.
Bu dağlar ve ormanlar bugüne kadar var oldukları için bizler varız. Rant uğruna bu yok ediliş 100-150 yıl önce olsaydı bugün bizler de olmayacaktık. Demek oluyor ki, 100-150 yıl sonra yaşam alanı kalmayacak. Gelecek nesillerin yaşam alanlarını yok etmeye kimsenin hakkı yok. Onlar bunu hak etmiyor.
Artvin- Şavşat HES
Sermaye rant için dağlara çıktıkça, ormanlar ve su kaynakları azalıyor, kirletiliyor. Karadenizin en doğusunda Cerattepe, En batısında Istrancalar, Ege’ de Kaz dağları, Akdeniz’de Toroslar… Gün geçtikçe dağlar patlatılıyor, Peynir kalıbı gibi kesilip gidiyor. Giden yok olan gelecek. Yok olan su kaynakları. Yok olan yaban hayatı. Bunlar bitince yarın ne olacak? Yarını düşünen yok. “Benden sonra tufan” demek yetmiyor. İstanbul’da 10 gün içinde yaşanana Doğal afet deyip geçemeyiz. Yaşanan afet değil felaket. Önce İstanbul’a, sonra ülkemize, hava, yağmur, sıcak ve soğuk hep Balkanlar üzerinden geliyor. Istrancalar ve Kuzey ormanları İstanbul’un ve ülkenin nefes borusudur.
Istrancalar yok oluyor
Ormanı kesip, çimento fabrikaları için kalker çıkarılıyor. Hala da çıkarılmak isteniyor. Sadece bir kapasite artışı için hazırlanan 1.504.413 m2 lik ÇED Talep alanında ki ağaç adedi 74.916. Neredeyse tamamına yakını meşe. Talep edilen alan aynı zamanda yer altı su besleme alanı. Bu alan aynı zamanda 5 Kasım 2009-27397 Sayılı Resmî Gazete’ de yayımlanan Yeraltı suyu İşletme Sahası olarak tespit edilmiş olup, yeraltı su tahsislerine kapatılmıştır. Çimento için su lazım. Nereden bulunacak? Ona da çözüm bulunmuş. DSİ ve İlgili firma arasında daha önce imzalanan protokol ile göletten alınan su miktarı 5 l/s. Firma kapasitesi artınca su ihtiyacı artacağından 9 l/s talep ediyor. DSİ 8/l/s uygun görüyor. Sonuçta Kırklareli-Vize Evrencik Sofular Göleti’ nden yılda toplamda 258.000 m³ suyun yanı sıra on binlerce ağacı çimentoya tercih ediyoruz.
Neden tercih ediyormuşuz?
ÇED Raporunda “2015-2025 yılları arasında çimento tüketiminde % 6-7 civarında artış olması bekleniyor. Yollar, Köprüler ve Kentsel dönüşüm ve aynı zamanda komşu ülkelerdeki yeniden yapılanma projeleri, çimento ihracatında AB ülkelerinde çimento sektörüne yeni bakış ile çimento üretim ve tedarik stratejilerindeki değişiklikler sebebi ile halen bölgemizde yükselen talep artışlarının ulaştığı büyüme oranlarının ileriki yıllarda da devam edeceği tahmin edilmektedir.” deniliyor
Özetlemek gerekirse AB ve komşu ülkeler çimentoyu üretmek yerine bizden tedarik edecekler. Ormanı keseceğiz, suları kirleteceğiz ve ihracat yaparak milli gelirimiz artacak. Zengin olacağız. Çok para olunca da buğday gibi suyu da dışarıdan alırız!
Kırklareli ili verimli topraklarıyla, sanayisi, tarihi ve doğal güzellikleriyle, sanatsal ve kültürel dokusuyla, sosyo-ekonomik gelişmişlik bakımından 81 il içerisinde 11. sırada yer almaktadır.
Istrancalar hudut taşı
Istrancalar iki ülkenin ortak yaşam alanı. 2/3 Türkiye’de, 1/3 Bulgaristan’da. Sınırı bazı yerde Rezve (Mutlu) Dere, bazı yerde de sınır taşları çizer.
Karşı tarafta “Dikkat yaban hayvanı” uyarı levhalarının yanı sıra ağaç kesmek, kelebek yakalamak, çadır kurmak, avlanmak, çöp atmak YASAK. Çünkü Burası ISTRANCA PARK diyor komşumuz.
Bizim Istrancalar’da ise “Dikkat kamyon çıkabilir” levhası. Onlarda ormandan yaban hayvanı, bizde ise kamyon çıkıyor.
Kırklareli Istrancaları
Bizim taraf üretim alanı. Üretim demek, ağaçları keserek, kereste ve sunta fabrikalarına kamyonlarla taşımak. Kapasite artışı demek ise, çimento için ormanda on binlerce ağacı kesmek demek.
Bulgaristan Istranca Orman Festivali
Aynı orman, aynı dere aynı deniz. Aynı yağmurda ıslanıp, aynı kuşun ve aynı rüzgârın sesini duyuyoruz. Onlar daha çok doğanın sesini dinlerken biz, ağır iş makinaları, kamyonlar ve bazen de dinamit seslerini duyuyoruz.
Onlar Istrancalar’da ağaç kesmiyor mu? Elbette kesiyor. Isınmak için, gençleştirmek için. Hatta orada ağaçlar sanata dönüştürülürken, bizde betona dönüşüyor. Istrancalar’daki Yasna Polyanna köyü ağaç heykelleri ile ünlüdür.
Yasna Polyanna Köyü’nde bir ağaç leylek heykeli
Bizim Istrancalar da yapılan biyosfer rezerv alan çalışması için her şey hazır.
2008-2009 yıllarında yapılan 130.000Ha. bir alanda çalışmalar yürütülmüştür. Alanda biyosfer rezervi yaklaşımıyla biyolojik çeşitlilik envanterleri yapılmış, sosyal değerlendirmeler gerçekleştirilmiş, alanın katılımcı bir yaklaşımla yönetim planlaması yapılmış ve proje sahasının biyosfer alan olarak kabul edilmesine yönelik bir Biyosfer Alan Adaylık Dosyası hazırlanmıştır. Projenin sonucunda; Yıldız Dağları Biyosfer Adaylığı dosyasının hazırlıkları da tamamlanmıştır. Dosya UNESCO MAB Komisyonu tarafından istenen formatta ve içerikte hazırlanmıştır.
Sonuç ve akıbeti belli değil?
Seçilmiş ve atanmışlara soruyoruz: Istrancalar için yapılan bu çalışmaların akıbeti ne oldu?
Ne yazık ki, Karadeniz’in en doğusu Artvin’den, en batısındaki Kırklareli’ne kadar tahribatın her çeşidi yaşanıyor.
Avrupa’nın en önemli 5 doğa alanından biri olan Istrancalar’ın daha fazla tahrip edilmeden, yaban hayatı yok olmadan, doğal varlıklarımızı kirletmeden, yok etmeden, gelecek nesillerin yaşam kaynağı olarak kayıtsız şartsız koruma alanı ilan edilmesi, geleceğe yapılacak en önemli yatırımdır.
Cumhuriyet davası vesilesiyle, iktidara merbut olmayan hemen herkes, bir defa daha, basın ve ifade özgürlüğü konusunda “sıkıntılı” zamanlar geçirdiğimizi vurguladı.
İstanbul’daki son sel baskını üzerine, mülkiye ve belediye yetkilileri, bazı “sıkıntılardan” söz ettiler. Bir önceki sel baskınında (18 Temmuz) İstanbul Valisi, Avrasya Tüneli’nin alt geçitlerindeki su birikintilerinden ötürü ulaşıma kapatılması hakkında, “tünelin kendisi ile ilgili bir sıkıntı yok,” demişti.
Partili cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 28 Mayıs’ta söylediği, “hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var,” sözleri çok konuşuldu. Erdoğan, kültür konusunda daha önce de (9 Şubat), “ülkemizin sıkıntısı, son birkaç asırdır, diğer medeniyetlerle, kültürlerle olan iletişimini tek taraflı yapmış olması”ydı; sadece almış, sadece takip etmiş idik. Bununla beraber, 6 Mart’ta Milli Kültür Şurası’nda, “Türk kültürü”nün, “güzel olanı, iyi olanı, kıymetli olanı bünyesine katmakta sıkıntısı olmayan… bir anlayışa sahip” olmasıyla da müftehir idi.
Erdoğan, 2011 Eylül’ündeki ABD ziyaretinde “Predatorlar noktasında sıkıntı yok,” demişti. 1 Aralık 2014’te, “Suriye’de çözüm konusunda Putin ile mutabık kaldıklarını ancak bunun nasıl olacağı noktasında sıkıntı bulunduğunu” beyan etti. 2016 Kasım’ında, “enflasyonda domates biberden dolayı sıkıntı yaşamamalıyız” ihtarında bulundu. Yine o ay içinde bir beyanında, “Son bir asırda yaşadığımız sıkıntıların kaynağı, birliği sağlamakta yaşadığımız zorluklardır,” demişti. Aralık’ta, Ankara’da bir üniversite kampus açılışında “Otobüs noktasında sıkıntı vardı hâlâ devam ediyor mu?” diye yokladı büyükşehir belediye başkanını. Mayıs’ta NATO Zirvesi sırasında, Almanya Başbakanı Merkel ile yaptığı görüşmede “iki ülke arasında sıkıntı yaratan konuları” ele aldıkları açıklandı.
***
Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın her fırsatta idam konusunu gündeme getirmesinden “sıkıntılı bir tablo” diye yakınmıştı (9 Ağustos 2016).
Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşü esnasında, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Hem kendilerine, hem başkalarına sıkıntı veriyorlar,” diye şikâyet etmişti. Yürüyüş sırasında kalp krizi geçirdiği söylentisi çıkan Sivas milletvekili Ali Akyıldız, “Sıkıntı yok!” beyanatıyla kamuoyunu rahatlattı.
***
Bazen, bir hüsnütabir ve hüsnüzan stratejisinin yakıtı oluyor bu sıkıntı lâfı: Belâ değil, sorun değil, musibet değil, rezalet değil – sadece sıkıntı…
Bu hüsnütabir stratejisi, hadisenin “münferit” veya “kontrol altında” olduğunu, “gereken önlemlerin alındığını” temin eden devlet dilinin zamana uygun bir lehçesine de dönüşüyor.
Esasen, meselelerin mahiyetini müphemleştiren, anlamlarını bulandıran, böylece önem ve vahamet derecelerini ‘düzleyen’ bir işlev görüyor. Enflasyonist kullanımın kaçınılmaz sonucu. [1]
***
Çok işlevli “sıkıntı” lâfı, kamusal ve politik dile gündelik dilden transfer oldu. Ekşi Sözlük kaynakları, Sergen Yalçın’ın futbol maçı yorumlarında “sıkıntı var”ı diline pelesenk etmesinin (“Beşiktaş’ın ön tarafında sıkıntı var. Fenerbahçe’nin kanatlarında sıkıntı var”), bu lâfın ‘patlama yapmasında’ kilit rol oynadığını ileri sürüyorlar. Her halükârda, günlük dile yayılma gücü yüksek olan futbol klişeleri, bu lâfı çoğalttıkça çoğaltıyor. (“Gol yollarında sıkıntı yaşanıyor”… Igor Tudor “sıkıntı çektiğimiz bir maç oldu,” diyor, Dick Advocaat “ileri gidip geri dönüşlerde sıkıntılarımız oldu,” ‘şeklinde konuşuyor’!)
***
Beşerî bilimci ve müzikçi Tolga Tüzün, “sıkıntı” lâfı enflasyonundaki sıkıntıyı, isabetle dert etmiş (http://manifold.press/sikinti-var-sikinti-yok). Beş anlamı olan [2] sıkıntı kelimesinin, son yıllardaki yaygın kullanımında, mecazî anlamın öne çıktığını söylüyor Tüzün; sorun, mesele, sendrom, problem, artık “sıkıntı” kelimesiyle ikame ve temsil ediliyorlar. O, bunun ardında, zamane insanlarının (veya “insanlarımız”ın) sorunla yüzleşmekten kaçma eğiliminde görüyor: Sorunu saptamaktan, tahlil etmekten kaçmak, böylelikle özne olmaktan, fail olma sorumluluğundan kaçmak… Sıkıntı, sözlük anlamındaki “etkili ve sürekli ruhsal yorgunluk” itibarıyla, peşin bir çaresizliği imliyor bu yorumda.
Tüzün, apaçık kabahati nedeniyle özür talep ettiği birisinin, “kusura bakma” niyetine ısrarla “sıkıntı yok” dediğini aktarıyor bir de. Bu “sıkıntı yok”u şöyle tercüme ediyor: “Özneyi yine ortadan silen bir ifade… Ben, bir özne olarak senden özür dilemiyorum, ‘sen’ kusura bakma, ‘sen’ dert etme. Ben hiçbir sorumluluk almıyorum, almam, alamam, zaten ortada dert edecek bir şey yok.”
“No problem”le, yani “sorun yok”la iltisaklı olduğunu söyleyebiliriz, “sıkıntı yok”un. Onun üst modeli mi demeli? Bir gamsızlık telkini.
***
Oysa, “sıkıntı”nın sözlükteki birinci anlamında, gam var. Yine Tolga Tüzün, dünyaya kapanan iç sıkıntısı veya hafakanla, yine kederli ama müphemlikte yitmeyen, paylaşılabilir, dışa vurulabilir (özneli-nesneli!) can sıkıntısını ayırt ediyor.
Edebiyatın verimli sahası, burası… Reşat Nuri, Gök Yüzü’nde, bir ara geçerken, “sıkıntı ve ümitsizlik gecelerinde zihinde süslenip püslenen” düşüncelerden söz eder. [3] “Marazî zihin faaliyeti,” der buna. Marazî veya değil (kim bilebilir?), öyle veya böyle, bir zihin faaliyeti! Her burca çekilen “Sıkıntı yok!” bayrağı, sıkıntıyla beraber, zihnini yormaktan, vicdanının kuyusuna bakmaktan kaçma arzusunun da ifadesi olmasın?
***
Bir nevi millî düstura dönüşen “Sıkıntı yok!”, derin, çok derin bir sıkıntının ifadesi. Beş anlamıyla ve hafakanıyla…
“Ertesi gün işlerden sıkılıp banyoya, aynanın önüne kaçtığında yüzünde tek bir pürüzün kalmadığını gördü. Dünkü sivilceler yok olmuştu. Pürüzsüz cildine baktıkça öfkelendi. Sıkıntı artık içine doğru büyüyordu, onları sıkması mümkün değildi, bu yüzden derisinin altında, kimsenin görmeyeceği yerde sessiz sedasız çoğaldıkça çoğaldılar. Defne her gün aynada kendi yansımasına bakarak derisinin altında yılan gibi kıvrıla kıvrıla yol alan sıkıntıyı izledi.” [4]
Sıkıntı, öyledir. “Sıkıntı yok”ları ne kadar boca etseniz de üstüne, kıvrıla kıvrıla yol alır.
[1] Ümit Kıvanç’ın 17-25 Aralık yolsuzluklar meselesiyle ilgili yazısına koyduğu başlık, nesnesini buharlaştıran bu enflasyonizmin ve müphemliğin şablonunu bize verir: “Şey noktasında da sıkıntı var” (https://riyatabirleri.blogspot.com.tr/2014/03/sey-noktasnda-da-sknt-var.html?m=0).
[2] Türk Dil Kurumu’na göre: 1. İşsizlik, tekdüzelik, bezginlik vb. sebeplerden doğan ruhsal yorgunluk, cefa, eziyet. 2. Bir bozukluğun, karışıklığın sebep olduğu etkili ve sürekli yorgunluk, mihnet. 3. Yokluk ve parasızlığın yol açtığı geçim darlığı. 4. Bulunmama durumu. 5. Mecazî: Sorun, mesele, sendrom, problem.
[3] Reşat Nuri Güntekin, Gök Yüzü, İnkılap ve Aka, İstanbul 1976, s. 244.
[4] [1] Melike Uzun, Soğuk ve Temiz, İletişim Yayınları, İstanbul 2017, s. 12.
Nükleer santraller, on yıllardır iktidarlar tarafından üzerine yatırım yapılan, bünyesinde en ileri teknolojilere yer verilse de enerji üretiminin işleyiş mantığı termik santrallerden hiç de farklı olmayan, kömür yerine uranyum ham maddesini kullanan tesislerdir. Bu maddenin kullanılmasıyla ortaya çıkan radyasyonun düşük dozunun bile canlılarda kansere ve başka hastalıklara yol açabileceği, “hibakuşalar” yaratacağı canlı yaşamının evi olan doğal ortamın ise radyoaktif kirliliğe uğradığı biliniyor. Bu konuda Dünya genelindeki farkındalık, 31 yıl sonra bugün etkileri hala devam eden Çernobil Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla yükselmişken Çernobil’den 25 yıl sonra meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi ile hem hafızamız canlanıyor hem de teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin iktidarların ne kadar çaresiz kalabildiğini görüyoruz. [1] Altı yıldır Fukuşima’dan aldığımız haberlerden anlıyoruz ki radyoaktif temizlik pek öyle kolay ve sorunsuz çözülebilecek bir şey değil! Bu gerçeği inkar eden Japon Hükümeti ise bir kabustan uyanmak istercesine 2020 Tokyo Olimpiyatları öncesinde Fukuşima’da olup bitenleri normalleştirmek ve Japonya’nın ambalajını mümkün olduğunca parlatmak çabasında.
Görsel: Enviroreporter
Tokyo Olimpiyatları’nda top oyunu maçları Fukuşima’da yapılacak!
Hatta bu nedenle Tokyo Olimpiyat oyunlarından beyzbol gibi top oyunu maçlarının Fukuşima’da yapılmasına karar verildi. Zira Olimpiyat Komitesi Başkanının bu sene Mart ayında gerçekleştirilen bir basın toplantısında “Olimpiyat oyunlarını 2011 tsunaminin yaşandığı Fukuşima’ya getirmek yaraların sarılması için büyük bir fırsat”şeklinde yaptığı değerlendirme 2020 Tokyo Olimpiyatları’nın nükleer felaketin badirelerini çekmekten sıkılmış bir Japonya’nın varlığına ve onun zor günleri bir an önce unutma arzusuna işaret ediyor. [2]
Peki Japonya 2020’ye kadar radyoaktif atıklarından kurtulmayı nasıl başaracak?
Aslında başaramayacak, sadece kirliliği halının altına süpürecek! Zira beş yıldır Fukuşima Bölgesinden toplanan radyoaktif katı atıkları atık yakma merkezlerinde imha etmek suretiyle “görünürdeki yığın”dan kurtulma çalışmaları yürütüyor! Peki ya yanıp atmosfere karışan radyoaktivite ne olacak?
Ekolojik yıkım büyük!
Bir temizlik yapmaya başlamanın ilk adımı kirliliğin miktarını anlamak olduğu üzere dilerseniz önce tam erimenin yaşandığı reaktörlerdeki duruma bakalım:
Hatırlayacağınız gibi en son Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik şirketi (TEPCO) da 1&2 no’lu reaktörlerde tam erime olduğunu tespit etmiş olarak 3 no’lu reaktörün içinde ise ne kadar nükleer yakıt kaldığını tespit etmeye çalışıyordu. Bu nedenle reaktörün emniyet kazanına Küçük Güneş Balığı adıyla tanıdığımız bir robot gönderildi. Nihayet 29 Temmuz 2017’de TEPCO açıkladı ki, 3 no’lu reaktörde çok az miktarda uranyum yakıtı kalmıştı. [3]
Okyanus zehirleniyor…
Ekolojik felaketin temel nedenlerinden sayılabilecek reaktörlerdeki tam erime vakasından ayrı bir de 6 reaktörlüDai ichi Nükleer Santralindeki reaktörleri soğutmak üzere kullanılan soğutma suyunun depolama su tanklarında biriktirilmesi sözkonusu.
Bir önceki yazımızda detaylarıyla aktadığımız gibi biriktirilen radyoaktif suyun miktarının 800 bin Ton’a ulaşması, yer kalmadığı için işlemden geçirilerek belli aralıklarla denize boşaltılması bir dertken ilaveten depolama tanklarında biriktirilen bu radyoaktif suyun her gün 300 Ton’u denize sızıyor.
Dünyada nükleer ve yüksek radyoaktif atıkların bertaraf edilmesindeki güçlükler nedeniyle için “tuvaletsiz ev” teşbihinin çok uygun olduğu nükleer santraller için stabil arazi yapısına sahip, deprem riski olmayan ve fay hatlarıyla alakası bulunmayan coğrafyalarda yerin altında kalıcı atık depolama alanı kurulması sözkonusu. Nitekim bugün Dünyada bu kriterlere yakın, depremle bir tanışıklığı bulunmayan Finlandiya ve İsveç’te yerin altında kalıcı atık depolama alanı kurma çalışmaları yürütülüyor. Finlandiya’da yapımı süren Onkalo Kalıcı Atık Deposu’yla ilgili önceki bir yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz.
Bununla beraber 29 Temmuz 2017 tarihinde Japonya’nın Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı, Fukuşima bölgesinden toplanan radyoaktif atıkların Japonya içinde depolanması amacıyla bilimsel bir haritalama çalışması yapılmış olduğunu duyurdu. Harita üzerinde volkanik bölgelere ya da fay hatlarına 15 Kilometre mesafede olan yerler turuncu, yerin altında petrol ya da doğal gaz bulunan, gelecekte çıkartılması istenebilecek madenlerin bulunduğu yerler gümüş renkte, gömülmesi uygun olabilecek potansiyel yerler yeşil ve deniz kıyısından 20 Kilometre içerde olan sevkiyata da uygun yerler koyu yeşil ile gösterilmiş bulunuyor.
Bu çalışma, radyoaktif atıkların nerelerde yerin altına gömülerek nihai olarak depolanacağını gösteriyor. Buna göre 300 Metre derinlikte kurulacak kalıcı depo alanları 100 yıl kullanılacak ve depo 100 bin yıl kapalı tutulacak. Deprem riskinin veya fay hatlarının bulunmaması denizden sevkiyatın mümkün olması gibi kriterler yer tayininde belirleyici olmuşsa da bir deprem ülkesi olan Japonya’da 100 bin yıl bu atıkların emniyetli şekilde yerin altında korunmasının mümkün olmayacağını savunan yurttaşlar haritayı deli saçmasıolarak değerlendiriyor. [4]
Ek olarak, Japonya genelinde ciddi tartışma yaratan bir diğer konu ise atık yakma tesisleri. Çünkü Fukuşima Nükleer Felaketi başlamadan önce var olan tesislerde diğer bir deyişle radyoaktif olmayan atıkların yakıldığı tesislerde gerçekleştirilen radyoaktif atık yakma operasyonları ekolojik kaygılara neden oluyor. Ekonomi ve sanayi Bakanlığı tarafından hazırlanan haritası üzerinde sonradan uzmanlar tarafından yapılan bir çalışmayla + ile işaretlenen noktalar ülke genelindeki katı atık yakma tesislerini gösteriyor. Bu konudaki ilk yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz.
Radyoaktif atıklar yakılarak atmosfere karışıyor!
Bugün Japonya’nın 47 eyaletin 30’unda toplam 100 ayrı tesiste radyoaktif atıkların bertarafı işlemleri gerçekleştiriliyor. Ancak bu tesisler radyoaktif olmayan katı atık yakımında kullanılmış olan Fukuşima felaketinden sonra ilk defa radyoaktif atıkların da yakıldığı yerler. Bu sorunun diğer bir boyutunu ise bu tesislerde çalışanların özellikle yakma operasyonlarında yüksek radyasyona maruz kalması oluşturuyor kaldı ki bu tesislerin bulunduğu yerlerde yaşayan halk da tehdit altında. Diğer taraftan Hükümet yetkilileri ile atık yakma işlemlerine kendi yerel yönetimlerinin sınırları dahilinde izin veren yerel yöneticiler hiçbir sorun olmadığı, atık bertarafı işlemlerinin yapıldığı tesislerde filtre kullanıldığı ve filtrenin salınan radyoaktivitenin %99’unu tuttuğu iddiasında bulunurken, filtrelerin üreticileri filtrelerin tutuculuğuna dair bir güvence veremiyor. Radyoaktif emisyonları ölçmek için yapılan testler yapan uzmanlar bu işlemleri “eksik, dar kapsamlı ve şeffaflıktan uzak” şeklinde değerlendiriliyor.
2020 Olimpiyatları’na kadar agresif hedef: “radyoaktivite tez bite!”
Radyoaktif atıkların normal tesislerde yakılmasına ilaveten bir başka sorun da radyoaktif atıkların yakıldığı tesislerde oldukça agresif bir operasyon hedefi konmuş olması, öyle ki olimpiyat oyunlarının Tokyo’da yapılacağı 2020yılının başında tüm radyoaktif katı atık yakımının tamamlanması planlanmış durumda. Bununla beraber 2020 yılının başında Radyoaktif atık yakma işlemleri nihayetlenince bu tesislerin sökülmesi ve bertarafı öngörülüyor zira yakma proseslerine hizmet eden bu tesisler de yüksek oranda radyoaktivite barındırıyor.
Tüm bu radyoaktif temizlik ve atık bertarafı gibi işlemler için 2012 yılında Japon Hükümeti’nin izleyen 5 yıl için tsunami ve deprem bakım kalemi olarak ayırdığı bütçe ise 16 Milyar Dolar. Bu bütçe katı atık yakma ve radyoaktif bertarafında hizmet veren şirketlere yönelik ödemelerle yerel yönetimleri operasyona izin vermeleri için teşvik etmek amacıyla kullanılıyor. Örneğin Kuzey Kyushu eyaleti teşvik edilmesinin neticesinde kendi bölgesi içindeki atık yakım tesisinde iki yıl boyunca yılda 39 500 Ton katı atık yakımına olanak tanıyacağına söz vermiş, bu konuda yerel yönetim teşvik miktarını açıklanmazken aktivistler hükümet tarafından 53,7 Milyon Dolar’lık cazip bir teklif yapıldığı görüşünde.
Radyaoktif atıklar geri dönüşümle yol ve inşaatta kullanılıyor!
Atık yakma tesislerinde yakılan radyoaktif katı atıkların inşaat ve yol yapım işlerinde kullanılması ekonomik açıdan oldukça karlı bulunduğu üzere toplumsal itirazlara rağmen bu Fukuşima’da da yönteme başvuruluyor. Mamafih, Balıkesir’de veAliağa’dakiyol yapımında ağır metaller içeren atıkların kullanıldığı vakaları gözönüne alırsak, Türkiye’de bizler de kar ve rant sözkonusu olduğunda israfı sevmeyen şirketlerin neler yapabildiğine hiç yabancı değiliz(Türkiye’deki örnekler saymakla bitmez). Maalesef , zehirli malzemelerin atıl kalmaması ve maliyet yükü de olmadığı için araştırılmadıkça ne olduğu geçmişi anlaşılmayan bu maddelerin kullanılarak bulardn fayda sağlanması bizim sıklıkla şahit olduğumuz bir olay.
Fukuşima’da yaşanmış ve yaşanmakta olan bu vakalar, nükleer felaketin her nerede yaşanırsa yaşansın yüzyıllar boyunca kurtulmanın mümkün olmayacağını, bırakın inşaat ve işletim süreçlerini, temizlik ve bertaraf işlemlerinin de son derece zahmetli ve maliyetli olduğunu somut olarak ortaya koyuyor. Sizce de “akan ve kokan tüm bu süreçler“, dünyanın neresinde olursa olsun gerek nükleer gücü yaygınlaştırma çabasındaki iktidarların nasıl tavırlar içerisinde olacağına gerekse felaketle yaşamak zorunda bırakılan toplumların nelere maruz kalabileceğine dair yeterince fikir vermiyor mu?
Türkiye’den işitme engelli sporcular Samsun’da düzenlenen 2017 İşitme Engelliler Olimpiyatları’nda 17’si altın 7’si gümüş, 22’si de bronz olmak üzere toplam 46 madalya kazanarak ülkelerinin madalya sıralamasında dördüncü olmasını sağladı.
46 madalyanın 29’u kadın sporculardan geldi
Samsun’da 18-30 Temmuz tarihleri arasında düzenlenen “23. Yaz İşitme Engelliler Olimpiyat Oyunları”nda Türkiye 17 altın, 7 gümüş ve 22 bronz olmak üzere topladığı 46 madalyayla genel sıralamada dördüncü oldu.
21 farklı branşta yarışılan oyunlarda Rusya 85’i altın 199 madalya ile birinciliği kazandı. Ukrayna 21’i altın 99 madalya ile ikinci, Güney Kore 18’i altın 52 madalya ile üçüncü oldu.
29 kadın sporcu madalya kazandı
Türkiye’de madalya alanlar arasında dokuz kadın bireysel madalya alırken, 20 kadın sporcu da takım olarak madalya kazandı.
İzmir’in turistik köyü Şirince’de imar planına aykırı yapıldığı gerekçesiyle aralarında Ali Nesin’in Matematik Köyü’nün de yer aldığı 128 yapı hakkında yıkım kararı verildi.
Şirince’de imar planına aykırı yapıldığı gerekçesiyle aralarında küçük otel, pansiyon ve evlerin de bulunduğu 95 kaçak yapıdan 22’si hakkında yıkım kararı verildi. 3. derece sit alanı olarak kabul edilen Şirince’de imara aykırı olarak yenilenen veya inşa edilen yapılar hakkındaki yıkım kararı 2011’de alınmış ancak tepkiler üzerine yıkım ertelenmişti.
Şirince’de ilk etapta 3 kişiye ait yapılarda yarın 09.00’da yıkım başlatılacağına dair tebligat geçen hafta ulaştı. Şirince’de bu durumda 128 civarı yapı bulunduğu belirtilirken daha önce yıkım kararı verilen evler arasında Nişanyan Evleri ve Sevan Nişanyan ile Ali Nesin’in kurucusu olduğu Nesin Vakfı’na ait Matematik Köy ile Tiyatro Medresesi de bulunuyordu.
İzmir’in Selçuk ilçesinde bağlı Şirince köyü barındırdığı doğal değerlerden dolayı 1986’da “doğal sit alanı”, 1997 yılında ise “üçüncü dereceden doğal sit alanı” ilan edilmişti. Bu tarihten sonra yapılan ya da tamir edilen evler kaçak sayıldı. İl Özel İdaresi Encümeni, 2010 ve 2011’de yapıların “sit alanında kaçak olarak inşa edildiği” gerekçesiyle yıkılmasını istemişti. Benzer durumda turistik köyde onlarca yapı olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak daha sonra tepkiler ve yapılan görüşmeler sonrası yıkım kararları ertelenmişti.