Ana Sayfa Blog Sayfa 3082

Silivri’de Ağustos sonu ‘Doğal Sıva Atölyesi’ düzenleniyor

27 Ağustos – 3 Eylül tarihleri arasında 8bin100 Evleri olarak da bilinen Silivri’deki Gündönümü Süt Çiftliği‘nde “Doğal Sıva Atölyesi” düzenleniyor.

Tezekevleri projesini tasarlayan ve yürüten doğal inşaatçılar ve mimarlar topluluğu tarafından düzenlenen Doğal Sıva Atölyesi‘nin çağrı metninde şu bilgiler yer alıyor:

Doğal/ekolojik binanın önemli bir parçası olan sıva, hem teorik bir temele sahip olmayı hem de çok ince ve usta bir işçilik gerektirir.

Bu bir haftalık atölye çalışmasında katılımcılar, tadelakt suya dayanıklı kireç sıvaları, toprak/ saman kaba sıva katlarını, renkli final ince sıvaları, kil boyaları, sgrafito tekniğini, taban son kaplamaları dahil olmak üzere birçok tekniği keşfedecekler.

İstanbul yakınlarındaki Gündönümü Süt Çiftliği, 2016’da başlayan Tezekevleri doğal bina projesinin bir parçası olarak bu yıl da atölye katılımcılarını misafir edecek. Atölye  boyunca, daha önceden çiftlikte inşa edilen saman, toprak ve ahşap gibi doğal malzemelerden yapılmış gerçek evler üzerinde çalışılacak.

Ayrıntılı bilgiye tezekevleri.gundonumu. biz.tr web adresinden ulaşabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Darısı Türkiye’ye: Meksika da yunus parklarını kapatıyor #yunuslaraözgürlük

Hayvanların esaret altında tutulmasına son veren yasal düzenlemeler dünya çapında yaygınlaşıyor. Bunun son örneği Meksika’dan geldi. Mexico City, deniz memelilerinin yunus parklarında tutulmasını, yunus gösterileri ve yunus terapisi seanslarında kullanılmasını yasaklayan bir dizi yasa ve yönetmeliği hayata geçiriyor.

Mexico City meclis oturumunda Hayvanları Koruma Kanunu tasarısı görüşmelerinde Çevre Komisyonu Başkanı Xavier López Adame’nin öncülüğünde karara bağlanan düzenlemeye göre;

·         Bundan böyle Meksika’da yunus ve balinaların da aralarında olduğu deniz memelileri, insanlarla etkileşimin yer aldığı yüzme programlarında, gösterilerde ve terapi seanslarında kullanılamayacak.

·         Ülkedeki mevcut yunus parkları ve tematik akvaryumlar ise, altı ay içinde, halihazırda himayeleri altında gösteriye zorlanan deniz memelilerini koruma altına alınacakları tesislere vermek zorunda kalacak.

·         Doğal yaşam ortamlarına olabildiğince yakın olan alanlarda koruma altına alınacak olan deniz memelileri, gösteriye zorlanmayacakları bu tesislerde insan etkisinden uzak bir şekilde ömürlerini tamamlayacak.

·         Yeni yasa maddelerini ihlal eden tesis ve şahıslar ise, 113 bin ila 300 bin peso (22 ila 60 bin TL) arasında para cezasına çarptırılacak.

Düzenleme, Meksika Resmi Gazete’sinde (Gaceta Oficial de la Ciudad de México) yayınlandıktan sonra hayata geçirilecek.

“Türkiye Meksika’yı örnek almalı, hayvan esaretine acilen son vermeli”

Meksika’daki yeni yasal düzenlemenin hayvanların esaret altında tutulmasına karşı en kapsamlı, örnek gelişmelerden biri olduğunu dile getiren Yunuslara Özgürlük Platformu sözcüsü Öykü Yağcı, dünya çapında hayvan hapishanelerinin yasaklandığı ve Türkiye’de Hayvanları Koruma Kanunu’na yönelik değişikliklerin yeniden gündeme geldiği bugünlerde, hayvan özgürlüğü ve yaşam savunucularının ortak bir çağrıyla milletvekillerine seslenmesi gerektiğini söyledi.

Kamuoyu desteğini arkasına alarak yerel ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte Türkiye’de iki yunus parkının kapatılmasını ve 20’ye yakın şirketin yunus parklarına verdiği finansal desteği geri çekmesini sağlayan Yunuslara Özgürlük Platformu’nun web sitesinde yayınlanan çağrı metni şu şekilde:

“2014 yılında hazırlayıp dönemin Çevre Komisyonu’na sunduğumuz 18 sayfalık raporun özünü oluşturan, temelde tüm yunus parklarının ve deniz memelisi ticaretinin yasaklanmasını öngören madde önergesi, 2014 yılında AKP milletvekili Mehmet Metiner’in hiçbir etik ve bilimsel gerekçeye dayanmayan, ticari ve beşeri çıkarlar ışığında sunduğu itiraz doğrultusunda komisyonda reddedilmişti.

Bu nedenle Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba başta olmak üzere ilgili tüm kişi ve kurumlara çağrımızı yineliyoruz:

·         Hayvanat bahçesi, yunus parkı, hayvanların kullanıldığı sirkler, tematik akvaryumlar ve bunun gibi hayvanların eğlence ya da terapi amaçlı kullanıldığı işletmeler kurmak, işletmek ya da halihazırda yurtdışında kurulmuş olanların ülkemizde gösteri yapması için imkan sağlamak, organizasyon yapmak yasaklanmalıdır.

·         Mevcut işletmeler ise en fazla bir yıl süre verilmek üzere kapatılmalı, buralara hiçbir surette yeni hayvan getirilmemelidir. Mevcut tutsak hayvanların rehabilitasyonu ve doğaya salınması, salınamayacak durumda olanların doğal ömürlerini tamamlayıncaya kadar bakılması, bu işletmelerin mevcut sahipleri ile Bakanlık tarafından, STK’larla işbirliği halinde sağlanmalıdır.

·         Mevcut tesisleri belirli kurallara bağlayarak “lüks esaret” kavramını ve uygulamalarını savunan milletvekillerine ve sivil toplum kuruluşlarına itibar edilmemeli, bu tesislerin varlığını sürdürmelerine fayda sağlayacak herhangi bir standarttan uzak durularak tüm tesisler istisnasız bir şekilde kapatılmalıdır.”

Tutsak deniz memelileri esaret altında neler yaşıyor?

Sürülerinden, ailelerinden ve doğal yaşam ortamlarından kopartılarak esaret altında tutulan deniz memelileri, doğal ortamlarına hiç benzemeyen tesislerde yaşadıkları yoğun stres nedeniyle sayısız hastalığa yakalanıyor, agresifleşerek kendilerine ve çevrelerindeki canlılara zarar vermeye başlıyor, “zoochosis” adı verilen ve ağırlıklı olarak tutsak hayvanlarda görülen, tekrarlayan anormal davranışlardan oluşan bir psikoza yakalanıyor.

Esarete girdikleri andan itibaren hayatları boyunca insanlar için eğlence unsuru olarak pazarlanan bu hayvanlar, sıkıntıdan, mutsuzluktan ve hareketsizlikten adeta birer yaşayan ölüye dönüşüyor; fiziksel yetilerini ve akli sağlıklarını yavaş yavaş yitiriyorlar.

 

(Yunuslara Özgürlük Platformu)

12 şehre 450 yerli rüzgar türbini kurulacak YEKA ihalesi sonuçlandı

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın, bin megavatlık Rüzgar Enerjisi Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) ihalesini 3,48 dolar sent/kilovatsaat ile en düşük teklifi veren Siemens-Türkerler-Kalyon ortak girişim grubu kazandı.

1,5 milyon ton karbon emisyon azaltımı

Rüzgar YEKA ihalesini kazananı, 1 milyar doların üzerinde rüzgar tesisi yatırımı yapacak. Bu projeyle kurulacak santrallerin işletmeye girmesiyle her yıl asgari 3 milyar kilovatsaat elektrik enerjisi üretilecek ve yaklaşık 1,1 milyon evin yıllık elektrik ihtiyacı rüzgardan karşılanacak.

Aynı zamanda, kurulacak rüzgar tesisleri sayesinde yıllık ortalama 1,5 milyon ton karbon emisyon azaltımı sağlanacak.

İhaleye 8 konsorsiyumun katıldı

Enerji Bakanlığı’nın, Türkiye’de kurulu rüzgar enerjisi üretim kapasitesini yüzde 17 artıracak olan ve yatırım tutarı 1 milyar dolar olarak hesaplanan 1,000 megawatt (MW) gücünde rüzgar santrali kurulum ve türbin üretimi projesinin ihalesi bugün sonuçlandı. İhaleyi 30 tur süren tekliflerin ardından 3.48 dolar sent/KWH ile Siemens-Türkerler-Kalyon OGG kazandı. İhale kapsamında 1 milyar doların üzerinde yatırım yapacak.

YEKA ihalesi 8 konsorsiyumun katılımıyla başladı. Bakanlıkta yapılan ihalenin komisyon başkanlığını Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Alparslan Bayraktar yaptı.

İhaleye, teklif veren 8 konsorsiyum Vestas (Danimarka) – Enerjisa, General Electric (GE- Amerika) – Fina Enerji, – Goldwind (Çin) – Akfen Holding – Beyçelik Gestamp Yenilenebilir Enerji, Siemens (Almanya) – Türkerler- Kalyon, Enercon (Almanya) – Polat Enerji – Limak Enerji, Nordex (Almanya) – İklim Elektrik Yatırım – MKS Marmara – Zorlu Enerji, MingYang (Çin)  ve İlk İnşaat, Senvion Rüzgar Enerjisi Çözümleri (Almanya) – IC İçtaş Enerji şirketleri oldu.

İhalede yarışan firma sayısı 8’den 2’ye indi. Bir yanda Çinli Mingyang konsorsiyumu diğer tarafta Alman Siemens konsorsiyumu yer aldı.

30’uncu tura başlarken en düşük teklif 3,49 dolar sent/KWS ile Siemens’e ait oldu. Mingyang yeni tura başlarken mola istedi. 30’uncu tur başladığında Mingyang ihaleden çekildi. Böylece ihaleyi  Alman Siemens – Türkerler – Kalyon konsorsiyumu kazandı.

300-450 yerli rüzgar türbini

İhaleyi kazanan konsorsiyum, yüzde 65 yerlilik oranını tutturmak kaydıyla 100 milyon doların üzerinde yatırım maliyeti olan bir rüzgar türbin fabrikası kuracak.

Fabrikada her biri en az 2,3 megavat gücünde olmak üzere, 300 ila 450 yerli rüzgar türbini üretilecek. Konsorsiyum, kanat, jeneratör tasarımı, malzeme teknolojileri ve üretim teknikleri, yazılım ve yenilikçi dişli kutusu alanlarından en az üçünde toplam 5 alanda 10 yıl boyunca Ar-Ge çalışması yapacak.

Söz konusu Ar-Ge çalışmaları için her yıl 5 milyon dolarlık bütçe ayrılırken, yüzde 80’i yerli mühendislerden oluşan 50 teknik personel ile Ar-Ge faaliyetleri yürütülecek.

Fabrikanın kurulum süresi, sözleşme imzalama tarihinden itibaren 21 ay olarak belirlenirken, projenin lisans süresi 30 yıl olacak.

Proje Kayseri, Niğde, Sivas, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Ankara, Çankırı, Kırıkkale, Bilecik, Kütahya ve Eskişehir illerinde uygulanacak

 

(Gazete Duvar, NTV)

‘kıyafetime dokunma’ ya da ezber yeniden…

Bu yazı ilgili sitenin bilgisi dahilinde redsistadergi.wordpress.com/ dan alınmıştır

Son dönemde kadınların giysileri gerekçe gösterilerek artan erkek şiddeti gündemde. Bu saldırılar elbette kadınların giysileri-hangi saatte nerede oldukları-kahkaha atmaları ve aslında bakarsanız var oluşlarına yönelik. Özel olarak kamuoyunun gündemine oturan saldırılarda gördüğümüz kadınların giysilerini ve ‘incinen(!) manevi hassasiyetlerini’ gerekçe gösteren saldırganlar. Erkek şiddetinin kurduğu dil ‘ramazanda mini etek giyilmesi, islami kurallara uygun olarak atılan tekme, manevi değerlere aykırılık’ gibi sokakta islami kuralları fiili olarak yürürlüğe koymaya çalışan bir güruhun var olduğunu gösteriyor. Tabii bu saldırgan erkekler, sırtını etkili yargılama yapmayan yargıya, her fırsatta kadınlara ‘hadlerini, fıtratlarını, yerlerini’ bildiren siyasi iktidara ve onun eğitimden sağlığa-iş yaşamından en son müftüleri nikah memuru yapmayı kafaya koyarak medeni kanuna kadar islami kurallara göre şekillenmiş bir toplum yaratmak için attığı adımlara ve düzenlemelere dayıyorlar.

Dolayısıyla ‘şortumu giyerim sokağa çıkarım’ cümlesi arkasında tüm bunlara karşı durmayı içeren bir derinliğe sahip olabiliyor coğrafyamızda bu zaman diliminde. Fakat bu cümle ‘şort da giyerim türban da takarım bana karışamazsın’ şeklinde modifiye edildiğinde ne yazık ki gerçekliği görmezden gelmek anlamını taşıyor. Bir şekilde sağından solundan dolaşıp esas sorun olan gerici-islamcı saldırıyı ve iktidarı pas geçmek ancak mücadelenin yönünü saptırmak olarak görülebilir. Sevgi Soysal bizim yerimize özetlemiş: ‘Her şey her zaman anlatılabilir yeter ki bulanık bir kafanın ürünü olmasın’

Eğitimde dinselleşme ile 4-5 yaşında türban taktırılan, 4. sınıfın sonunda okuldan alınan ve kuran kursuna gönderilen, Ensar gibi cemaat-tarikat okullarına-yurtlarına mahkum bırakılan kız çocuklarının yaşadıkları geleceğimizin ve hayatımızın karşısındaki karanlıkla öyle adı konulmadan mücadele etmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Yukarıdan aşağıya şekillendirilmeye çalışılan islamcı gerici bu toplum yapısı şimdi bir de kendini sokakta kadınlara saldırarak tahkim etmeye çalışıyor. Tüm bunlar hiç yaşanmamışcasına, AKP iktidarının başlangıç noktalarından biri olan ‘türban tartışmasını’ kadınların özgürlük ve laiklik mücadelesinin önüne çıkarmak ancak AKP’nin liberaller eliyle yazıp yayınladığı, sonunu 15 yıllık tecrübeyle her gün gördüğümüz ‘ileri demokrasi’ kitabını baştan okumaya çalışmaktır. Özgecan Aslan’ın katledilmesinin ardından da AKP benzer bir yola başvurmuş, bütünüyle erkek adalet üzerine kurulu islamcı gerici sisteminin üzerini kapatmak için tecavüzcülere karşı şerri hadım yasaları önermişti.

Kadınların sokakta yürümesine dahi tahammülü olmayan, toplum tahayyüllerinde kadının yerinin ancak evde anne olarak gören bu ataerkil ve gerici düzenle ancak kadınların laiklik, özgürlük ve yaşam için seslerini yükseltmesiyle mücadele edilebilir.

Bu yazı ilgili sitenin bilgisi dahilinde redsistadergi.wordpress.com/ dan alınmıştır

 

(Redsista Dergi)

GDO’lu mısır ve soya hangi gıda ürünlerinde kullanılabilir? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Bu yazıda gıdalarda GDO’lu ürün kullanılıp kullanılmadığını ve bunu anlamak için ne yapabileceğimize işaret etmek istiyorum.

Biyogüvenlik Kurulu, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği’nin (BESD-BİR) başvurusu üzerine genetiği değiştirilmiş (GDO) üç soya ve bir mısır çeşidinin daha hayvan yemlerinde kullanılmasına onay verdi.

Kurul daha önce 7 soya ve 25 mısır geni olmak üzere toplam 32 genetiği değiştirilmiş ürünün ithalatına izin vermişti. Alınan son karar ile birlikte bu sayı toplamda 36 oldu.

Ülkemizde genetiği değiştirilmiş mısır ve soya ürünlerinin sadece hayvan yemi ya da yem ham maddesi olarak kullanılmasına izin var. GDO’lu soya ve mısırın insanların yediği gıda maddelerinin üretiminde kullanılması yasak. Yani bir GDO’lu ürünü önce hayvan sonra insan yerse sorun yok; ama doğrudan insan yerse sorun var. Bu bir çelişki ama onun üzerinde durmayacağım.

GDO’lu mısır ve soya ithalini ortadan kaldıracak, yem sanayisinin dışa bağımlılığını azaltacak politikaların ne olduğu son yıllarda çok tartışıldı. Ancak tarımsal üretime zarar veren hükümet politikalarında bir değişiklik olmuyor. Ülkemizin gıdada dışa bağımlılığı yıldan yıla artıyor.

Yakın bir gelecekte GDO’lu ürün ithalinde bir değişiklik olmasını da beklemiyorum.

GDO’lu ürünlerin ne olduğu ve yaratacağı sakıncalar üzerine çeşitli yazılarvar.

Bu yazıda gıdalarda GDO’lu ürün kullanılıp kullanılmadığını ve bunu anlamak için ne yapabileceğimize işaret etmek istiyorum.

Gıdalarımızda GDO var mı?

GDO’lu soya ve mısır büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan ve kafes balıkçılığında kullanılan yemler dışında insani tüketim amacıyla üretilen çeşitli gıda maddelerinin üretiminde de kullanılabilir. Bunu engellemek olanaklı değil.

Geçmişte ülkemize ithal edilen pirinçte, bebek mamalarında GDO bulunmuş ve birkaç ay önce de ekmek üretiminde GDO kullanıldığı tespit edilmişti.

GDO’lu soya ya da mısır yüzlerce gıda maddesinin üretiminde kullanılabilir? Daha somut bir fikir vermesi açısında aşağıda kısa bir liste yer alıyor.

GDO’lu soya hangi gıda ürünlerinde kullanılabilir?

Sucuk, salam, sosis, köfte gibi et ürünleri ve et suyu tabletleri; soya yağı veya soya lesitini içeren gofret, çikolatalı krema, hazır çorba, patates cipsi, krem peynir gibi ürünler; soyadan yapılan soya etli kıyma, soya unu gibi ürünler; fındık ve fıstık ezmesi; çikolatalı ürünler; pastacılık ürünleri; başta ekmek olmak üzere çeşitli unlu mamuller; hazır çorbalar…

GDO’lu mısır hangi gıda ürünlerinde kullanılabilir?

Mısırdan elde edilen früktoz ve glukoz şurupları; gazoz, kola, meyve aromalı içecekler, meyve suları gibi çocukların çok tükettiği çeşitli meşrubat ve gazlı içecekler; reçeller, dondurmalar, şekerleme, pastacılık ve unlu mamuller (yaş pastalar, kekler, baklava, künefe…); ketçaplar, salata sosları; salam, sosis gibi et ürünleri; mısırözü yağı; bebek mamaları; hazır çorbalar…

Peki, bu ürünlerin üretiminde GDO’lu soya ya da mısır kullanılıyor mu? Bu sorunun yanıtını bilmiyoruz.

Bir gıda ürününde GDO’lu soya ya da mısır kullanılıp kullanılmadığını anlamanın tek yolu laboratuvar analizleri yapmak.

Analiz konusunda sorumlu kurum Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı. Ancak Bakanlığın bu konuda yaptığı çalışmaların olup olmadığını, eğer yapılıyorsa nasıl planlandığını, hangi gıda ürünlerinin analiz edildiğini ve ne gibi sonuçlar alındığını bilmiyoruz. Açıklanmıyor.

Kamu sağlığını yakından ilgilendiren konular “sadece uzmanların konuştuğu ve karar verdiği” bir çerçeveye hapsolmuş durumda. Bu çerçeve sağlıklı sonuçlar üretmiyor. Kamuyu doğrudan işin içine katmak, meseleye dâhil olabileceği bilgi kanalları oluşturmak bir uzmanın asli sorumluluklarından biri olarak görülmeli.

Neler yapılabilir?

Hayatımızı yakından ilgilendiren bu gibi konularda gerçek durumun ne olduğunu belirlemek ve konuya doğrudan müdahil olmamızı sağlayacak bilgileri üretmemiz bir gereklilik. Normal şartlarda üniversitelerin böyle bir işlev görmesi beklenir ama içinde olduğumuz şartlarda bu boş bir hayal olmaktan öte gitmez.

Dolayısıyla kamu kurumlarının asli sorumluluğunu yerine getirmediği, akademik kurumların işlevsizleştiği koşullarda kamusal fayda yaratacak bilgilerin nasıl üretileceği konusu üzerinde daha çok durmalıyız. Aksi takdirde yaptığımız açıklamaların, yazıların etkisi çok kısmi ve geçici oluyor.

Bu konuda yapılacak pek çok şey var ama bu yazıda GDO meselesi üzerinden somut bir öneriyi dile getireceğim.

Bağımsız bir platform ya da inisiyatif eliyle yürütülecek bir analitik çalışma ile GDO’lu mısır ya da soya içermesi muhtemel gıda ürünlerinin (ithal ürünler de dâhil) analiz edilmesi ve gerçek durumun ne olduğunun açığa çıkarılması şart.

Bu tip bir çalışmadan elde edilecek veriler kamusal bir tartışma için somut bir zemin oluşturabilir. Sadece GDO’lar değil pek çok alanda bunu yapmak bir gereklilik olarak görünüyor bana.

Yapılacak analitik çalışmanın masrafları başta tüketici hakları konusunda faaliyet gösteren örgütler; işçi sağlığı konusunda faaliyet gösteren sendikalar; ekoloji ve çevre sağlığı örgütleri; gıda mühendisleri, ziraat mühendisleri ve tabipler odası başta olmak üzere meslek örgütleri ile anne ve çocuk sağlığı konusunda faaliyet gösteren çeşitli örgüt ve inisiyatiflerin katkısıyla karşılanabilir.

Oluşturulacak bir fona maddi durumu elverişli yurttaşların bile katkı yapması mümkün olabilir. Bu işin hukuki çerçevesi nasıl oluşturulur şu an bilemiyorum. Üzerinde düşünmeye değer…

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Büyükada’da Yaşam için Su Kampı: Kâr için değil, yaşam için su diyenler buluşuyor!

Büyükada bir kez daha Su Hakkı Kampanyası tarafından düzenlenen Yaşam İçin Su Yaz Kampı’na ev sahibi olacak. 25-27 Ağustos tarihlerinde gerçekleşecek yaz kampı geçen sene olduğu gibi Kartal Belediyesi’nin desteğiyle Büyükada Kartal Belediye Tesisleri’nde gerçekleşecek. Bu yıl kampta Adalar Kent Konseyi de yer alıyor.

Film gösterimlerinin, atölyelerin ve toplantıların yapılacağı yaz kampında yerel hareketlerden ve çeşitli kurumlardan konuşmacılar olacak.

Başvurunuzu gecikmeden yapın: Ücretsiz kampa son başvuru tarihi 6 Ağustos Pazar

Yaşam İçin Su Yaz Kampı’na katılım tamamen ücretsiz. Ancak kamp alanına en fazla 60 katılımcı alınabiliyor. Bu nedenle 6 Ağustos Pazar günü bitimine kadar http://www.suhakki.org  adresindeki başvuru formunu doldurmak gerekiyor. Daha sonra başvuru formunu dolduranlar arasından bir seçim yapılacak. 11 Ağustos Cuma günü ise seçilenlerin e-mail adresine başvuruyla ilgili bir e-mail gönderilecek. Konaklama Kartal Belediyesi’nin Büyükada Sosyal Tesisleri’nin çay bahçesi alanında herkesin kendi yanında getirdiği çadırlarda olacak. Belediyenin sağladığı yemekler de ücretsiz olacak.

Belediye tesislerinde yemek

Kamp alanına nasıl varılacak?

Öncelikle kampla ilgili teknik bilgi verelim. Kampımız 25 Ağustos Cuma akşamı başlıyor. Ama etkinlik alanına cuma günü saat 12.00’den itibaren giriş yapabiliyoruz. Etkinliği yapacağımız sosyal tesislere sabah 8.30, 9.30, 10.30 ve 11.30’da Kartal İskelesi’nden kalkan Prenstur tekneleriyle gelebilirsiniz. Ücreti gidiş-dönüş 10 TL. Bu saatler size uymuyorsa Büyükada’ya şehir hatları seferleri ile de gelebilirsiniz. Bu durumda konaklama tesislerine merkezde kiralayacağınız bisiklet ile ya da yürüyerek gelebilirsiniz. Kat edeceğiniz mesafe yaklaşık 3,5 kilometre. Dönüşü Prenstur tekneleri ile yapmak isterseniz ilk sefer saat 17.30’da olacak. Prens tur iletişime geçmek isterseniz telefonu şöyle: 0 216 473 11 15.

Kampta neler yapılacak?

Şimdi gelelim kampın içeriğine. Cuma akşamı 19.00’dan itibaren tanışma etkinliğiyle başlayacak olan kampın ilk gününde Dünya’da ve Türkiye’de su krizi başlıklı bir oturum olacak. Bu oturuma Özer Akdemir (Çevre muhabiri) ve Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası) konuşmacı olarak katılacak. Oturumun ardından saat 22.00’de Şişelenmiş Hayat (2012) adlı belgeselin gösterimi olacak. Nestle şirketinin dünyanın su varlıklarını nasıl gasp ettiğin, kirlettiğini ve insanları susuz bıraktığını anlatan bu belgesele üzerinden 5 sene geçmiş olmasına rağmen önemini ve geçerliliğini koruyor. Coca-Cola’nın İzmir’in yer altı sularından 1 milyon metreküpü nasıl çektiğini ve bu su için beş kuruş ödemediğini hatırlayın. Bu film aslında hepimizin hikâyesini anlatıyor.

2016 Yaşam İçin Su Yaz Kampı’nda film gösterimi

26 Ağustos Cumartesi günü ilk etkinliğimiz “Suyun metalaştırılması ve ambalajlı su sektörü” başlığında bir oturum olacak. Caner Gökbayrak (Doğader) bir zamanlar Su Kenti olarak bilinen Bursa’nın ambalajlı su şirketlerince nasıl kurutulduğunu anlatacak. Su Hakkı Kampanyası’ndan Akgün İlhan toplumsal direnişlerden de bahsedecek. Sonraki etkinlik ise “Mavi Topluluklar: Suyun ticarileştirilmesine hayır!” adlı bir atölye olacak. 2000’lerin başlarında kurulmuş olan Mavi Topluluklar, dünyanın çeşitli yerlerinde kamusal su hizmetlerini destekleyen ve ambalajlı su endüstrisine karşı çıkan pek çok sivil oluşumdan meydana geliyor. Cumartesi gününün üçüncü etkinliğiyse “Su gaspının farklı boyutları ve mücadeleler” adlı bir başka panel. Baraj ve HES projeleriyle ellerinden akarsuları alınanların da suyu gasp ediliyor, kentlerde su faturası ödeyemediği için suyu kesilen insanların da suyu gasp edilmiş oluyor. Halka su sağlamakla yükümlü su ve kanalizasyon işleri kar odaklı şirketler gibi çalışıp, alt yapıda gerekli yenilemeleri yapmadığında da temiz suya erişim hakkımız gasp edilmiş oluyor. Taş ocakçılığı, madencilik, yol, köprü, havalimanı gibi ulaşım projeleri, hafriyat yığma gibi faaliyetleri su varlıklarımızı doğrudan ve dolaylı kirlettiği için de su gaspına maruz kalıyoruz. İşte tüm bu su gaspı biçimlerinin fütursuzca yaşandığı Türkiye’de anlatılacak çok su gaspı hikâyesi var. Bunları eski CHP milletvekili ve Sosyal Haklar Derneği genel başkanı Melda Onur, Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden Agit Özdemir ve Doğal Yaşamı Koruma Vakfı DAYKO’dan Nusret Türkkan Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki su gasplarını ve buna karşı yereldeki mücadelelerini anlatacaklar. Cumartesi gecesi 21.00’de Belo Monte: Selden Sonra (2016) adlı filmin gösterimi yapılacak. Brezilya’da Amazon Nehri’nin bir kolu olan Xingu üzerinde yapılmış olan Belo Monte adlı barajı anlatan bu belgeseli dev barajların ekosistemi, insan topluluklarını ve kültürleri nasıl yıkıp yok ettiğini anlatıyor.

2016 Yaşam İçin Su Yaz Kampı’nda bir oturum

Kampın son günü 27 Ağustos Pazar günü de yoğun bir etkinlik programı olacak.  “Su hakkı ve su mücadeleleri” başlığı altında yapılan ilk oturumda Su Hakkı Kampanyası aktivistleri Özdeş Özbay ve Akgün İlhan dünyadan ve Türkiye’de barajlar, HES’ler, kömürlü termik santraller gibi enerji projeleri için feda edilen su varlıklarımızı, madencilik ve taş ocakçılığı faaliyetleriyle kirletilen sularımızı, kentlerde hızla pahalanmasına rağmen kalitesi artmayan bilakis azalan su kirliliği vakalarını anlatacak. İkinci oturum ise “Tarihten günümüze Büyükada’da su” adı altında Adalar Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Halim Bulutoğlu’nun anlatımında gerçekleşecek. Bulutoğlu adaların su meselesini, su temini tarihini hiç bir yerde bulamayacağınız bilgilerle ilk elden anlatacak.  Son gün bir de Adalar Müzesi’nde Gül Bolulu’nun Sürgün Kayıkları adlı sergisine ziyaret olacak. 9 Temmuz – 30 Eylül tarihleri arasında açık olacak sergide tarih boyunca yelkenliler ve sandallarla gerçekleşen sürgünlerden esinlenilerek hazırlanan her yelkenin ve sandalın ayrı bir hikâyesi var. Kampın son etkinliğiyse Kapanış Forumu olacak. Bu forumda kamp boyunca yapılan etkinlikler, ele alınan meseleler ve önümüzdeki dönemde su hakkı için birlikte neler yapılabileceği tartışılacak. Kamp saat 17.00’de sona erecek.

Kamp Programı

25 Ağustos Cuma

19.00-19.30 Tanışma

19.30 – 20.30 Akşam yemeği

20.30 – 22.00 Dünya’da ve Türkiye’de su krizi

Konuşmacılar: Özer Akdemir (Çevre muhabiri), Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası)

22.00 Film gösterimi: Şişelenmiş Hayat / Bottled Life (2012)

26 Ağustos Cumartesi

08.30 – 10.00 Kahvaltı

10.00 – 11.30 Suyun metalaştırılması ve ambalajlı su sektörü

Konuşmacılar: Caner Gökbayrak (Doğader), Akgün İlhan (Su Hakkı Kampanyası)

12.30 – 13.15 Öğle yemeği

13.30 – 15.30 Atölye: Mavi Topluluklar: Suyun ticarileştirilmesine hayır!

Kolaylaştırıcı: Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası)

16.00 – 18.00 Su gaspının farklı boyutları ve mücadeleler

Konuşmacılar: Melda Onur (Sosyal Haklar Derneği), Agit Özdemir (MEH), Nusret Türkkan (DAYKO)

18.15 – 19.30 Pankart ve çanta boyama atölyesi

19.30 – 20.30 Akşam yemeği

21.00 Film gösterimi: Belo Monte: Selden Sonra / Belo Monte: After the Flood (2016)

27 Ağustos Pazar

08.30 – 10.00 Kahvaltı

10.00 – 12.00 Su hakkı ve su mücadeleleri

Konuşmacılar: Özdeş Özbay (Su Hakkı Kampanyası), Akgün İlhan (Su Hakkı Kampanyası)

12.30 – 13.15 Öğle yemeği

13.30 – 14.30 Tarihten günümüze Büyükada’da su

Konuşmacılar: Halim Bulutoğlu (Adalar Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı)

14.45-15.45 Gezi: Sürgün Kayıkları/ Gül Bolulu, Adalar Müzesi

16.00-17.00 Kapanış Forumu

 

Haber: Akgün İlhan

(Yeşil Gazete)

Buğday Derneği: GDO’ya ihtiyacımız yok. GDO’lar yerine ekolojik tarım desteklenmeli!

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, web sitesi üzerinden yaptığı yazılı açıklama ile Biyogüvenlik Kurulu tarafından BESD-BİR (Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği) talebi üzerine 4 yeni GDO’lu (3 soya, 1 mısır) hayvan yeminin ithal edilmesi ve kullanılmasına dair onayına tepki gösterdi.

“GDO’ya ihtiyacımız yok. GDO’lar yerine ekolojik tarım desteklenmeli!” çağrısını da içeren açıklamanın tam metni şu şekilde:

“GDO’ya ihtiyacımız yok

Biyogüvenlik Kurulu GDO’lu 3 soya ve 1 mısır ürününün daha hayvan yemi olarak kullanılmak üzere ithalatına izin verdi ve karar Resmi Gazete’de yayımlandı. Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği’nin (BESD-BİR) talebi üzerine alınan kararla birlikte ülkemizde ithalatına izin verilen GDO’lu soya sayısı 10, GDO’lu mısır sayısı ise 26 oldu.

İthaline izin verilen 4 ürün Monsanto ve BASF şirketlerine ait.

GDO’lu ürünlerin doğrudan gıda ürünlerinde kullanımı yasak; ancak hayvan yemi olarak kullanılabiliyor ve bu niyetle kullanılıp ithal edilebiliyor. Bu durum gıda güvenliğimiz konusunda çok büyük bir tehlike ve belirsizlik doğuruyor. Öncelikle GDO’lu yemlerle beslenen hayvansal ürünler aracılığıyla GDO dolaylı yoldan soframıza gelebiliyor; ikincisi de GDO’lu ürünler hayvan yemi olarak kullanılmak üzere ülkeye girdikten sonra bu ürünlerin hangi alanlarda kullanıldığına dair bir takip sistemi yok.

Mart ayında Hürriyet Gazetesi’nin haberiyle ortaya çıkan Adana’daki GDO’lu ekmek örneğinde olduğu gibi, söz konusu GDO’lu ürünler çeşitli gıda üretiminde kullanılabiliyor. Üstelik bu durumu GDO’lu ekmek skandalı sonrası eski Tarım, Gıda ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik yapılan 2016-2017 yıllarında yapılan GDO denetimlerinde 7 üründe GDO tespit edildiğini belirterek doğrulamıştı. Bakan Çelik GDO’lu ürünlerin ne olduğunu ve hangi firmalar tarafından üretildiğini açıklamadı.

GDO’lar yerine ekolojik tarım desteklenmeli!

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, biyolojik çeşitliliğimizi tehdit ediyor. GDO, yemler yoluyla hayvan dokusuna geçerek insana da zarar verir. Bazı GDO’ların kanser, alerji gibi hastalıklara neden olabileceği araştırmalarla da ortada.  Ayrıca pek çok GDO çeşidinin sağlık açısından nasıl bir tahribata yol açacağı henüz bilinmiyor bile. Yani durum, düşündüğümüzden daha vahim.

Ekolojik tarım, insana ve çevreye dost üretim sistemlerini içeren bir tarım şekli olduğu için sentetik, kimyasal ilaçlar ve kimyasal gübrelerin kullanımına karşıdır. Üretimde, ürünün kalitesini yükseltmeyi amaçlar. Organik tarımla üretilen ürünlerde GDO kesinlikle yasaktır.

GDO’lu hayvan yemlerinin ülkeye girişi derhal yasaklanmalı, GDO değil, ekolojik tarım desteklenmeli!

Türkiye, doğru bir ekim/üretim planlamasıyla hayvan yeminde kendine yetebilir duruma gelebilir ve bu duruma gelinceye kadar da GDO’lu hayvan yemi yerine GDO’suz hayvan yemi ithal edebilir. GDO’yla ilgili esneme tedbirler yerine, doğal yaşamın sürdürülebilirliğini esas alan ekolojik tarımı teşvik edici düzenlemeler beklediğimiz Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın, GDO’yu sınırlarımızdan sokmayarak, hayvan yeminde ve gıdada kendine yeterli bir ülke olma yolunda adımlar atmasını bekliyoruz.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği

 

(Yeşil Gazete)

Şırnak’ta gözaltına alınan Fransız gazeteci tutuklandı

Irak Kürdistan Bölgesi’ne geçmek üzere Şırnak’a gelen Fransız gazeteci Loup Bureau, “örgüte yardım ve yataklık ettiği” iddiasıyla tutuklandı.

Şırnak’ta gözaltına alınan Fransız gazeteci Loup Bureau, “örgüte yardım ve yataklık ettiği” iddiasıyla tutuklandı.

Bureau, Şırnak’ı ziyaret edip daha sonra Habur Sınır Kapısı üzerinden Irak Kürdistan Bölgesi’ne gitmek isterken polisler tarafından gözaltına alındı.

Gazeteci çıkarıldığı mahkeme tarafından “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçlamasıyla önceki gün tutuklandı.

Bureau’nun Şırnak T Tipi Cezaevi’ne götürüldüğü belirtildi.

 

(Dihaber, Gazete Karınca)

Nuriye ve Semih için çekilen ‘Yaşıyor’ kısa filmi yayında

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için hazırlanan, senaryosunu Tufan Taştan’ın yazdığı, Sırrı Süreyya Önder’in de yönettiği ‘Yaşıyor’ adlı kısa film yayında.

Önder, filmi çekmeye nasıl karar verdiğini anlatırken “Yaşayıp yaşamadıklarını kontrol etmek için gece uyandırılma, kontrol edilme meselesi bana çok sarsıcı geldi” dedi.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için hazırlanan, Sırrı Süreyya Önder’in yönettiği ‘Yaşıyor’ adlı kısa film yayında. Önder, filmi çekmeye nasıl karar verdiğini anlatırken “Yaşayıp yaşamadıklarını kontrol etmek için gece uyandırılma, kontrol edilme meselesi bana çok sarsıcı geldi” dedi.

Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’e konuşan Sırrı Süreyya Önder, filmin hikayesini şöyle anlattı: “Tufan Taştan böyle bir senaryosu olduğundan bahsetti. Özellikle yaşayıp yaşamadıklarını kontrol etmek için gece uyandırılma, kontrol edilme meselesi bana çok sarsıcı gelmişti. Nuriye ve Semih’in tutuklanmaları başlı başına bir garabetken bir de böyle gece kan uykusundan uyandırılır gibi… Bunun üzerine ben de bunu filme çevirmeye karar verdim. Çok kısa sürede neredeyse yarım günlük bir ön hazırlıkla tamamen gönüllü ve amatör insanların katkısıyla ve Mezopotamya Sinema Topluluğu’nun da katkısıyla bu kısa filmi çektik. Bu duruma bir farkındalık yaratmak, özellikle aydın ve sanatçıların seferber olmasını sağlamak için böyle bir üretim yaptık. Umarım bir iş yarar” diye konuştu.

 

(Gazete Duvar)

O hesaptan flaş açıklama: “Böyle bir şey beklemiyordum”

“Bakın kendisine ne diyen kime o sert cevabı veren ünlü kim?” formatlı, başlığı gizemlerle dolu, içeriği bir o kadar fos haberler artık “norm” oldu. “Tık avcılığı” için kendini paralayan, bunu yaparken Türkiye’de düzgün habere erişmek isteyen okurun işini iyice zorlaştıran “haber”tvitlerine limon sıkan Limon Haber‘i gördüğümde yaşadığım keyifin sebebi bu. Twitter’dan gönderdiğim “Ey Limon Haber, bir röportaj yapabilir miyiz sizinle?” çağrıma cevap hızlı oldu, toplam 25 e-mailde şahane bir muhabbet çıktı ortaya.

Ve bittabii: Mesele çok ciddi olduğu için bu kadar komik.

Röportajın ikinci bölümü için tıklayınız.

 

LimonHaber internet “haberciliğinin” daha fazla tık için sömürdüğü, artık trajikomik hale gelmiş ‘bakın o kişi kime ne dedi?’ başlıklarına fena limon sıkıyor hakikaten. Bir tepki miydi LimonHaber’i yaratan? Nereden çıktı LimonHaber’in fikri, zikri?

Tepki tabii ki. Clickbait de denen ‘tık avcılığı’ cidden sinir bozucu bir halde ilerliyor. Batı medyası bu konuya farklı çözüm arayışlarını konuşurken bizde hâlâ bu tarzda ısrar ediliyor. Okuyucular da tepkili buna tabii ki. Limon Haber hesabını açmadan önce kendi hesabımdan yapıyordum bunu, birçok kullanıcı gibi. Hatta bazı kullanıcıların, haber içeriğini gazetenin attığı tweet’in altına yazıp “Açmayın / tıklamayın” şeklinde uyarılar yaptığına da denk geldim. Geçen sene Nisan ayının sonlarına doğru kendi hesabımdan bir anket yaptım; “Haber içeriklerini buradan paylaşmaya devam mı edeyim , ayrı bir hesap mı açayım?” diye, oylamadan “ayrı bir hesap aç” sonucu çıktı. O gün açtım hesabı.

 

Birinci tekil şahısla cevaplıyor oluşunuza bakarsak, “Limon Haber tek kişilik dev projedir” diyebilir miyiz? Paylaşmak isterseniz, kimdir Limon Haber’?

Aslına bakarsanız “Limon” kimliğiyle ilk kez birinci tekil ile konuşuyorum :) Twitter hesabında sürekli olarak çoğul bir durum var. O kadar ki, Limon’la ilgili kendi hesabıma ulaşan arkadaşlara yanıt verirken de hep “biz” diye sürdürüyorum konuşmayı. “Tek kişilik dev kadro” benzetmesi yanlış olmaz, zira her ne kadar hesabı yöneten bir kişi olsa da, okurlarımız da (takipçi demeyi sevmiyoruz, üstten bakış gibi geliyor bize) aynı şekilde içeriğini paylaştıkları haberleri bize paslıyorlar ve onları da paylaşıyoruz. Bu, hem bize zaman kazandırıyor hem de görmediğimiz haberleri okurlarla buluşturuyor. O “dev kadro” kısmı, okurların bu katılımıyla gerçekleşiyor. Bunu özellikle belirtme gereği duydum. Emeği geçen herkese bu vesileyle teşekkür etmek istiyorum çünkü.

Kim olduğuma gelince… Aslında açık kimliğimi kullanmıyorum. Bilinen şekliyle, Twitter’daki @hakiki_cassey kullanıcı adlı Cassey Jones diyelim. Eski bir Ekşi Sözlük yazarıyım. Sözlük’teki nick’im bu. Daha da doğrusu sözlük için açılmış bir hesap bu da. Pek bilinmeyen bir şey olmadığından söyleyebilirim; medya kökenliyim ben de aslına bakarsınız. Uzun yıllar bölgesel basında çalıştım; en alt kademeden başlayıp üst yönetime kadar devam ettim. İki yıl kadar önce keskin bir kararla bıraktım sektörü. Başka işlerle uğraştım bir süre. Sonrasında da İstanbul’u bıraktım, gelip Ege’ye yerleştim.

 

Okurlarınızla olan etkileşim çok belli, evet. Bu aslında internet üzerinden mobilizasyona/örgütlenmeye de, hem de kendiliğinden gelişen bir örgütlenmeye, güzel bir örnek sanki? Biraz abartıyor muyum yoksa? =) Bunu hedeflemiş, böyle olacağını düşünmüş müydünüz?

Kendiliğinden gelişen bir örgütlenme demek abartı olmaz. Ama hayır, böyle bir şey hedeflememiştim, beklemiyordum da. Başta da dediğim gibi, zaten kullanıcıların çok büyük bölümü bu tarz ‘habercilik’ anlayışına tepkili. Bireysel olarak kendi hesaplarından yapıyordu insanlar aynı şeyi zaman zaman. “Bu adam tüm haberlere tek başına yetişemez, biz de yardım edelim” düşüncesiyle kendiliğinden başladı o örgütlenme.

 

Kendiliğinden mi devam ediyor bu hal? Yoksa gerçek hayatta yapılan toplantılar, çevrimiçi hazırlanan “kılavuzlar”, karar alma çerçevesi falan var mı?

Yok yok, öyle tasarlanmış bir proje yok ortada. Zaten Limon Haber, ilk 7-8 ay sadece 150-200 kişinin takip ettiği bir hesaptı. Limon adına öyle bir durum zaten söz konusu değil. Ama kullanıcılar bizden habersiz kendi aralarında toplanıp “Hadi şunu yapalım” diyorsa da inanın haberim yok :)

 

“İlk zamanlar” derken? Ne zaman başladınız? Şimdi kaç okurunuz var? 

2016 Nisan ayında açıldı Limon Haber hesabı. Sadece kendi hesabımdan duyurmuştum. Benim takipçilerim ve onların paylaşımıyla takip edenler, 150-200 kişi kadardı. Şu an itibariyle tam olarak 18 bin 79 kişi var, röportaj bitimine kadar küsurat artmış olacaktır muhtemelen.

 

Belli haber siteleri var mı limon sıktığınız, yoksa denk gelene mi sıkıyorsunuz limonu? 

Ulusal basındaki tüm haber siteleri, haber ajansları var. Limon Haber’in takip ettiği 48 haber hesabı var, ek olarak Gerçek Gündem ve Haber Türk’le birlikte 50 ediyor sayı. Bu ikisini ayrı olarak belirttim, zira Limon’u engelledikleri için kendi hesabımdan takip edip ekran görüntüsüyle sıkıyorum limonu. Twitter’a Limon hesabından giriş yapıyorum, zaman tünelinde en yeni haberden eskiye doğru giderek sırayla okuyorum haberleri, genelde son yarım saat ile bir saat aralığına bakıyorum, daha eskiye gitmeden. O aralıkta denk gelenler işte.

 

Ben de onu soracaktım, engelleyen siteler var yani? Başka türlü etkileşimlere girdiğiniz hesaplar da oldu mu? Bir de ne kadar sıklıkla yapıyorsunuz bu işi?

Evet, iki tane oldu. Sadece takibi engellemiş oldular ama. Ekran görüntüsü alarak aynı şekilde devam ediyorum, bir şey değişmedi. Fakat okurlarımızın tamamı, bu iki gazetenin ‘sansür’ uyguladığını öğrendi :) Bunun dışında, ismini vermek istemediğim bir gazete adına ricacı olan oldu. Ki aslında günlük hayatımda para verip satın aldığım bir gazete bu. Ama o anlamda bir torpilim olmadı diyebilirim. Bunlar haricinde kurumsal hesaplarla başkaca bir etkileşime girilmedi.

:) Bu “sıklık” konusunda bir okurumuz benzer bir soruyu sorduğunda tam olarak şöyle bir yanıt verdim; “Ah siz bu tweet’lerin hangi şartlarda, hangi ortamlarda yazıldığını bir bilseniz…” Sadece uygun olduğum her fırsatta yazmakla kalmıyorum, bunun için özel zaman bile ayırıyorum. Bazen yolda, yolculukta, bazen markette sıra beklerken, bazen yemek yerken, hatta konserin ortasında bile… Misafirim, arkadaşım vs geldiğinde bile, eğer 2-3 saat boyunca hesaba hiç bakamamışsam izin istiyorum. Bundan dolayı tartıştığımız, aramızın bozulduğu bir arkadaşım bile oldu :) Şimdi burada söylemek istemediğim çok daha absürd anlarda, aralarda bile yaptım :)

 

Peki “çıpa motivasyonunuz” nedir? Yani zor ve zul gelen zamanlarda devam etmenizi sağlayan, daha bireysel, daha tatminsel?

Ben sektörü bıraktım dedim ama mesleği bırakamadım. Haberci refleksi de diyebiliriz, meslek aşkı da. Muhabir olarak başlamıştım gazeteciliğe. Bildiğiniz gibi mesai kavramı olan bir iş değil bu. Mesai, 24 saat esası üzerine kurulu. Gece bir telefon gelir, yataktan fırlar habere gidersiniz. Böylesi bir iş de para için değil, tamamen aşkla yapılabilir ancak. Bir süre sonra da yaşam biçiminiz haline geliyor bu. Öyle olaylar, öyle haberler olurdu ki, sevgililerimle çok özel zamanlarımızda bile haberin peşinden koşardım. Cüneyt Arkın’ın oynadığı Alageyik adlı filmdeki Halil karakteri gibi. Nasıl ki Halil o alageyiğin sesini duyduğunda karşı koyamıyor ve her şeyi, herkesi bırakarak peşinden gidiyorduysa, haber-haberci ilişkisi de öyledir. Düşünün ki sektörde çalışmayı bıraktım, artık o işten para kazanmıyorum, buna rağmen hâlâ çok önemli haberlerde, çok ciddi gelişmelerde o an yaptığım işi bırakıp internet üzerinden de olsa en sağlıklı son dakika bilgilerinin peşinden koşuyor, farklı kaynaklardan topladığım bilgileri sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyorum. O anki heyecan, o adrenalin… o çok başka bir şey.

Limon’da da böyle oluyor biraz. Haberi TRT ciddiyetiyle vermiyorum örneğin. Arada kişisel yorum, mizah katıyorum. Bu yönden de çok eğlenceli bir iş yapıyorum bir yandan. Önce kendim eğleniyorum anlayacağınız. Aynı keyfi okurların da aldığını görüyorum. “Hem eğlenip hem haber okuyor, gündemi takip ediyorum” diyorlar çoğunlukla. Ve bu karşılıklı etkileşim, yaptığınız işten daha büyük bir keyif almanızı, daha bir motivasyonla yapmanızı sağlıyor. Bir yandan da sorumluluk bindiriyor tabii. Birkaç saat hesaba bakamadığımda, sanki herkes Limon’dan haber bekliyormuş da görevimi aksatıyormuşum duygusuna kapılıyorum. Özellikle takipçi sayısı artıp da okuyucularla daha yoğun etkileşime girdikten sonra biraz daha arttı bu duygu. Oysa bu işten maddi bir kazancım da yok. Tamamen mesleki alışkanlık, refleks ve kitlesel eğlence. Okurlardan gelen yanıtlar, yorumlar da çok eğlenceli oluyor :)

Yeşil Gazete

Röportajın ikinci bölümü için tıklayınız.

Röportaj: Durukan Dudu