Ana Sayfa Blog Sayfa 3081

Proust hayatımı nasıl değiştirdi?

“Mutluluğun orta yerinde beliriveren hüzün ya da belli belirsiz bir kaygı, belki de mutluluktan daha sarhoş eden bir hazdır.”* Marcel Proust

***

Yatma saati geldiğinde eğer yanındaysam, yeğenime bir masal okurdum mutlaka. Masalları birlikte seçerdik. Artık belli sayıda masalı okuduktan sonra birini tekrar tekrar okumamı istiyordu. Bir akşam, uykuya dalmakta olduğunu zannettiğim bir anda yatağında doğruldu, bana baktı, “Teyze, ne güzel masal, değil mi? Ama ben bir türlü uyuyamıyorum. Kalbim, bak, küt küt atıyor. Korkuyorum. Masal çok güzel, mutlu ol, diyorum ama uyuyamıyorum.” Onu rahatlatmaya çalışırken neler söylediğimi hatırlamıyorum.

Ne oldu şimdi? Sude neden masalın en keyifli yerinde korktu, heyecanlandı, belki de duygularını karıştırdı. Sonunu bilse de, hissedebileceklerinden ürktü belki. Bilemezdim. Bir yandan aklımdan geçen, en son benim ne zaman böyle hissettiğimdi.

Geçtiğimiz Temmuz’da Assos’taki Yeşil Kamp’ın programında Güneşin Aydemir’in sunum başlığını gördüğümde hatırladım Sude’nin bu tepkisini, Kopuş Çığında Yeniden Bağlanmanın Yolu Olarak Masallar ve Hikaye Anlatıcılığı Kendi kendime, sesli bir şekilde sorduğumu hatırlıyorum,

Güneşin Aydemir ile “Birlikte masal örme atölyesi”
  • Masal dinlerken ben neden acı çekiyorum Güneşin?

Çocuklar için duygular, bilinmeyen, henüz tanımlanmamış çünkü – bariz bir şekilde – henüz yaşanmamış anlardı. Ve biz, olmayan karakterlerin olmamış hikâyeleriyle o bilinmeyeni somutlaştırıyorduk. Biraz acımasızca; ama yapmak durumunda olduğumuz bir şey gibi gelir bu bana hep. Masaldaki Zaman’la iyi geçinmek adına…

En son ne zaman, cesaretle, şu karmaşık duyguları ortaya dökmüştüm? Aslında o an aklıma düşmüştü açıkçası, Proust’u okurken. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’ye sarıldığım gece. O zamanlar, uzun uzun tasvirlediği etrafına, ortamına pek ilgi duymuyordum; ama etrafıyla olan etkileşimi ve onu anlatış biçimine hayrandım. O anları ve o duyguları böyle ince, böyle güzel anlatabilmek için eşyanın pür dikkat kendisine ihtiyacımız var, o görüntünün o bilgisine mecburuz, diye düşünürdüm.

Şimdi, bir tavrına ya da hissedilmiş herhangi bir duyguya karşılık alma çabası olarak da görüyorum bunu aynı zamanda. İnsan, en umutsuz anlarında bile böyle bir karşılığa ihtiyacı olduğunu itiraf edebildiğinde, en kısa ve yoğun ifadesiyle, hafifliyor. Bunu en yoğun babamın ölümünden sonra yaşamıştım. Arkadaşlarımla konuşmalarım – ki çoğu, benim yüzümden, çok saçma içerikliydi, yaşadığım acının bir karşılığıydı. Acı içindeydim, belki de uzun zamandır öyleydim ve bu görünüyordu. Var olmak, buydu. Benim var olma biçimim de işte böyle, hamdı, diyebilirim.

Mesela hangi felsefe akımına yakın olduğumuzu gösteren basit testler çözmeyi severim. Sonuçta bir, “düşünce akımı” çıkacaksa ortaya, şu, “Sen var mısın?” sorusu mutlaka çıkar. Ben de babamın ölümüne, belki de aslında ölümünden sonra yaptığım konuşmalara kadar gururla, bilmiyorum derdim. O test de sonunda skeptikliğimi kutlar, hep böyle şüpheci kalabilmemi umardı benim adıma.

İnsan değişiyor. Kopuş anları aynı zamanda bağlanmanın gücünü arttırabiliyor da. Sanırım, farkındalık, giderek daha da zorunlu bir hal alıyor. Anneciğimin zamanında dayanışma demeden yapılan pek şok şey, bugün kadın dayanışması adına beni şaşırtabiliyor. Adına dayanışma demeseler de işleri kolaylaşmış, görünür olmuşlar. Hayat devam etmiş. Proust’un Kayıp Zamanın İzinde teması da, böyle, kendiliğinden bir tema. Konu nerelere geldi değil yani aslında konu hep buydu – gibi bir durum. Güzelliği de bu yüzden.

Şöyle söylemiş Virginia Woolf,

“Nasıl oldu da bir yazar daima elinden kayıp gitmiş olanı, sonunda somut bir hale getirdi – ve bundan güzel, mükemmel ve sonsuz bir nesne çıkardı? Kitabı bırakıp iç çekmeli. Haz fiziksel hale geliyor – güneşin, şarabın ve üzümlerin, kusursuz bir sessizlikte, yoğun bir canlılıkta bir araya gelmesi gibi.**

Romanların, mesela Kayıp Zamanın İzinde’nin bugünün anlam arayışında beyhude kalmasından, geçersiz sayılmasından, belirleyici olmamasından korkuyorum. En azından kaygılarım var, diyebilirim. Belki Proust’un bahsettiği mutluluğun ortasındaki kaygılardan biridir. Buraya yazdığıma göre, haz da veriyor olmalı. Bilmiyorum. Bu hissin benim için neler planladığını öngöremem. Ama orada duruyor, karanlık bir ormanın ortasında beliren bir siluet gibi. Bu görüntünün kaynağı ne peki?

  1. Küratör bir arkadaşımın, “Artık klasikleri okumamış güncel sanatçılar var.” demesi
  2. Yapay zekânın kendisine dil üreterek, o dili konuşmaya başlaması

Hislerimin hafızamın içerisinden el yordamıyla edindiği, yanlışlanabilir bağlantılar tabi bunlar. Romanların, oradaki kurguların, bizim için alternatif gerçeklikler, hayatlar, kimlikler yarattığı artık çok geçerli bir klişe. Bugünlerde öyle anlatımlarla karşılaşıyoruz ki gelecekten bahseden bir dizi kadar cep telefonsuz, internetsiz geçmişi yazan bir roman da kurgusal, daha doğrusu bilim kurgusal algılanabiliyor. Büyük ihtimalle bu hep böyleydi. Ama geçmiş ve gelecek birbirine bu kadar yakın – aynı zamanda da bu kadar uzak mıydı? Sorunun varlığı, cevabından daha önemli bence. Bu soru gibi, ucu açık araştırmalar da gereksiz, yorucu gelebiliyor insana. (bilim ve sanatta son uyuz durum)

Çocukların çoğunlukla masallar bitmeden uyuyakalması çoğu şeyi açıklıyor benim için. Ben bir masal dinlerken ya da roman okurken uyuyakalamam. Olaylar gözlerimin arkasında canlanırken, dudaklarımın arasından yorumlarım, sorularım, hislerim geçer altyazı gibi. Değerlendirme yaparım. Kendimi tutamam. Çünkü biz yetişkinler duygu durumlarıyla ilgili başkalarının hikayelerine – gerçek de olsalar, kolay güvenmeyiz. “Gözlerimle gördüklerime mi inanayım, kulaklarımla duyduklarıma mı?” gibi kıstaslarımız vardır en azından.

Çocuklarsa kendilerini bırakırlar. Ta ki, bir ikileme denk gelip, mesela mutluluk anındaki kaygıyla karşılaşıncaya kadar. Masalda mutlu bir an anlatılıyordur; ama hissedilen kaygı onlarla ilgilidir (olasılıklarla başa çıkma – desek mi?). Küçük bir kafa kalkar, gözler uykunun içinden aralanır ve Teyze, ne güzel masal, değil mi?

***

Sonra o kaygılar toplumsallaşır. Arkadaşım şunu demişti, haberlerde neler duydum- a gelirsiniz. İyi bildiğimiz yerleri hızla geçiyorum.

Marcel Proust’un hayatı boyunca yazdığı Kayıp Zamanın İzinde romanının teması böyle kendiliğinden zengin bir ikilemdir işte. Proust, özel olarak üretmiyor bu ikilemi. Yaşıyor, hissediyor. Yaptığı şey, onunla karşılaşanlar için, hayatı karşılama yollarından biri oldu. 1890’da verdiği cevaplarla ünlü olan şu 20 soruluk testin “En sevdiğiniz renk hangisi?” sorusuna Proust, “Renklerin güzelliği kendisinde değil; ahenginde.” diye cevaplamış. Bazı sorularıyla kendisinden bahsetmek istemediğinden yanıtlamamış. Yüzlerce sayfa mektup ve romandan sonra yine de bunu yapmak, o ahenkle ilgili bir şey söylüyor sanırım bize.

Güzel bir gezgin, duygular üzerine çalışmanın sandığından daha zor olduğunu söylemişti bana bir gün. Çünkü söyleyebildiğim en iyi haliyle, biliyorsunuz, alıntıdaki o cümlenin yüklemindeki haz, eylemin içeriğini belirliyor.

*(Proust’un Le Figaro’ya yazdığı “İşte Paskalya” metninden)

** Kayıp Zamanın Etrafında, arka sayfa alıntısı.

 

Bahar Topçu

Otomobil kentleri nasıl etkiliyor

Otomobilin, bir araç, bir makine olarak yaşamımıza, özelliklerle kentlere ve kentlerdeki yaşama nasıl girdiği ve bu pozisyonun nasıl güçlü bir pozisyon olduğu, kentler üzerindeki etkisi bakımından bu gücün ne kadar karşı konulamaz ve büyük, teknolojik gelişmelere ne kadar bağlı ve onunla birlikte egemenliğini nasıl pekiştiren bir yapıda olduğunu, bir önceki yazıda kabaca tartışmıştık.

Berman, otomobilin yarattığı peyzajı “tekno-pastoral bir bahçe”  olarak adlandırıyor ve tekno pastoral bahçedeki güzellik için “bizzat yolların yapay çevresinden kaynaklanan bir güzellik (…) sadece yeni ve modern makinelere sahip olanlara açık” diyor (380). Ve devamında, Moses’in, (1950’li yıllarda New York’u planlamıştı) otomobil altyapısının fiziki tasarımını, bir toplumsal ayrım/ ayrımcılık aracı olarak nasıl kullandığını anlatıyor. Moses’in “heyecan verici” yeni teknolojileri kullanarak ufukta beliren “muzaffer gelecek vaadi”ni sahneye koymasını, parlak bir betimlemeyle anlattıktan sonra “onun park-yolları, ancak arabanın içinde yaşanabiliyordu” diye ekliyor. Gideon da, bütün mimarlar için efsanevi olan kitabında (Space, Time and Architecture) “dönemimizin mekân-zaman duygusu, en iyi araba sürerken hissedilir” diyor (aktaran: Berman, 386).

Aynı etkiyi belki, İstanbul, İzmir ve Ankara’da, kent içinde yapılan otoyollar için de düşünebiliriz? Belki TOKİ projeleriyle birlikte böyle ele alındığında, otoyolların kentteki rolü daha iyi anlaşılabilir? Moses’in “heyecan verici” yeni teknolojileri kullanışının bir benzeri, Birinci Boğaz Köprüsü ve bağlantı yollarının inşası sırasında yapılan tartışmalardan başlayarak ortaya çıkmıştı ve sonra ikinci ve özellikle üçüncü köprülerde, otomobil yollarının politik-ideolojik olarak kullanımının etkileri, çok daha net belirdi.

İstanbul’un, İzmit Körfezi geçişinin ve diğer kentlerin bu tür teknolojik altyapı ile donatılması ile ufukta beliren “muzaffer gelecek vaadi” bize otomobilin ve altyapısının iktidarla ilişkilenme biçimlerini apaçık göstermiyor mu? Buna karşılık, 3. Köprü’nün bağlantı yollarının yapılmasında, kuzey ormanlarına ve ekolojik çevreye verilen inanılmaz büyüklükteki zararlara karşı yapılan direnişler dikkate alınmadı. İktidarın kuruluşunda ve pekiştirilmesinde, otomobilin ve bağlantılarının etkili olduğu alanların iyi kullanılmasının önemi dikkate alınmalıdır.

***

Daha önceki yazıda, “otomobil” dediğimizde daha çok binek otomobilini anlayacağımızı belirtmiştik ve böyle tanımlayınca da, kentsel ulaşım altyapısının aldığı fiziksel biçimden bütünüyle otomobil sorumluymuş gibi anlam çıkmaktadır. Oysa kent trafiğine katılan bütün araçlar, altyapının gelişmesini talep etmektedir. Yine de, binek otomobillerinin sayısal çokluğuna bakarak, kentin 20. Yüzyıl içinde fiziksel olarak biçimlenmesindeki en büyük payın “otomobil”e ait olduğu düşünülebilir.

Bu yazıda, otomobilin kentler üzerindeki etkisi, biraz daha ayrıntılı olarak ele alınacak. Bu etkiyi, üç bölüm olarak düşünebiliriz: Birinci bölümde otomobilin kentler üzerindeki fiziksel-mekânsal etkisi, ikinci bölümde, otomobilin ideolojik ve toplumsal etkileri, üçüncü bölümde de, kentle ilgili harcamaların (belediye ve devlet bütçelerinin) nasıl otomobil öncelikli olarak belirlendiği üzerinde durulacak.

İlk bölümde, yani, otomobilin kentler üzerindeki fiziksel-mekansal etkileri tartışılırken, öncelikle otomobilin gerektirdiği kentsel altyapı, daha sonra, kentte hızla hareket eden bir araç-nesne olarak otomobilin kendi varlığı ve en son olarak da, fiziksel-mekansal olana biyolojik olanı da ekleyerek ekolojik etkiler olarak, gözden geçirilecek. Diğer etkiler (ideolojik ve toplumsal etkilerle, kentle ilgili kamusal harcamalar) daha sonraki bölümlerde ele alınacak.

***

Otomobil altyapısının fiziksel etkileri

Kentsel altyapıda otomobil etkisi dediğimizde, esas olarak söz konusu olan, lastik tekerlekli araç altyapısı/ karayollarıdır. Otomobil kentlerde, kendi altyapısını kuruyor: Kendisine özgü bir geometri, doku ve altyapı gereksinimi yaratıyor, otomobil teknolojilerinde gelişmeler oldukça, altyapı standartlarında da, sürekli olarak değişme ve eklemeler gerekiyor.

Yol genişlikleri/ şerit sayıları artıyor ve güvenlik şeritleri ekleniyor, refüjler ya bütünüyle ortadan kaldırılıyor, ya da daraltılıyor, daha da kötüsü, refüjler artık kent içinde karşıdan karşıya geçişi engellemek için aşılmaz bir bariyer olarak tasarlanıyor. Oysa refüjler, otomobiller onları yemeden önce, ağaçlandırılmış/ yeşillendirilmiş birer şerit işlevini görüyordu.

Karayolları için artık zemin yeterli olmadığında, yol kapasitesini artmak için veya vadilerdeki mahallelerin/ kent dokularının üzerinden aşmak için, viyadükler/ köprüler, yükseltilmiş yollar, tüneller yapılıyor. Kentin peyzajına, gerçekten tam bir “tekno-mekanik” bir manzara egemen oluyor. İnsan hizasından ya da uçaktan, artık öyle kentler görebilirsiniz ki, sadece büyük ekspresyolların/ otoyolların üst-üste kıvrılarak, birbirinin üzerinden aşarak ve kıvrılarak, çok katlı kavşaklarda iç-içe geçerek uzanan şeritler karmaşasından ibarettirler…

O kentlerde o kadar çok beton ve asfalt görürsünüz ki, kent bunların arasında fışkıran tek-tük ve oldukça düzensiz cam ve çelik gökdelenlerden oluşuyor zannedersiniz. Otomobilin ve otomobil öncelikli altyapının kent estetiği, aşağı-yukarı, sadece bu ögelerden oluşur. Bu trafiğin içine girdiğinizde, kavşak düzenlemelerini, kavşak sinyalizasyonunu ve bu kavşaklara yaklaşırken, seçebileceğiniz onlarca alternatif yoldan yanlış olanı seçmemeniz için uyaran trafik ve işaret levhalarının, devasa çelik panolarını görürsünüz.

Kentin daha merkezi olabileceğini düşündüğünüz yerlerinde, ya da otoyollar üzerindeki AVM’ler ve yol boyu çarşılarına yaklaştığınızda da, yüzlerce metrekare otoparklar ya da katlı otoparklardan oluşan çıplak beton yapılar çarpar gözünüze. Bunlar da otomobil ve altyapısının, kent estetiğine katkılarıdır. Yine de bu korkunç manzaralar, ancak “uygar” ülkelerin kentlerinde görülür. Ülke daha az uygarsa, kentin özellikle otomobil parkı için düşünülmemiş yerlerinin otomobiller tarafından işgalinin çeşitli yaratıcı biçimleri belirir: Yol boyunun (bazen sağlı-sollu), meydanların-meydancıkların, parkların, evlerin ön ve arka bahçelerinin, otomobiller tarafından işgali, özellikle okul bahçelerinin betonlaşması ve otoparklaştırılması vb…

Ancak yaya kaldırımlarının otomobiller tarafından otopark olarak kullanılması, artık şikayet edilebilecek bir durum olmaktan çıkmış ve bir kural olmuştur. Otomobil sahibi, elbette ki, boş bulduğu bütün yaya kaldırımlarına park edecektir. Bundan daha doğal ne olabilir? Zaten yayalar da, bundan şikayet etmekten çoktan vaz geçmiş ve otomobiller arasından süzülerek yürümeyi, olağan bir kent hali olarak kabul etmiştir.

Otomobilin fiziksel etkileri

Otomobil sayısındaki artış ve kentlilerin giderek daha fazla sayıda sorunu/ ihtiyacı, otomobil kullanarak çözebileceği inancı, kent yüzeyinin giderek daha fazla otomobile göre biçimlenmesini/ işlevlenmesini sağlar ama altyapı, bir türlü yeterli olmaz. Çünkü kent yüzeyi ne kadar çok otomobile ayrılırsa, kentliler de otomobilin kullanımının o kadar kolay/ hızlı ve rasyonel olacağını düşünürler ve kullanılan otomobil sayısını artırırlar. Otomobil trafiğindeki tıkanmalar, sürekli olarak daha çok ve daha gelişmiş altyapı gereksinimi yaratır ve bu kısır döngü, iki ucu sürekli birbirini besleyerek büyüyen, ama çözüm getirmeyen bir tuzak oluşturur.

Otomobil, sadece kent içindeki varlığı ile kentin tarihi dokusunu, daracık sokakları, meydancıkları, yayalığa göre oluşmuş dolaşım dokusunu ve düşük yoğunluktaki konutları vb, küçük bir tırtıl gibi, tahrip eder, sabırla yiyip-bitirir. Otomobil dururken, kentlilere ait yeri ya da manzarayı/ görüşü işgal eder; hareket halindeyken ve hız yaparken de, kenti parçalara ayırır ve parçalar arasındaki ilişkiyi sınırlar.

Tarihî yarımada içerisinde açılmış olan iki ana yoldan Vatan ve Millet caddelerinin uçaktan görünümü. Nisan 1958 tarihinde bu fotoğraf karesine iliştirilen bilgi aynen şu şekilde: “Vatan Caddesi inşaatı tamamlanmak üzeredir. 60 metre genişliğindeki cadde, Aksaray Meydanı’nda bir kavisle Millet Caddesi’ne bağlanmıştır.”

Otomobil ve altyapısı teknolojilerindeki gelişmelere göre, kent sürekli yenilenir, geçmiş sürekli yıkılır ve yok edilir. Buradaki birincil sorumlular, kuşkusuz, kentsel rantın yarattığı yeni durumlar ve kazanç hırsı ve elbette gelişen ve başkalaşan toplumsal yaşam ve değerleri, yeni teknolojiklerin yaşamın her alanındaki etkileridir. Ancak otomobil, bütün bu etmenlerle etkileşim içindedir ve karşılıklı olarak birbirlerini büyütürler. Diğer kentsel alan/ mekan kullanımlarının (konut/ ticaret, üretim vb) yeri ve nitelikleri de, sürekli olarak, ranta, teknolojiye ve otomobile göre, yeniden belirlenir.

Kentin egemen/ güçlü ulaşım aracı haline geldiğinde, otomobilin asıl etkisi, kentin makro formunu/ büyüme yönünü ve biçimlenmesini etkiliyor olmasındadır. Otomobilli yaşam, kentin içinde sıkıştıkça kentin genişlemesine ve banliyöleşmesine ve kentin çevresindeki alanların istilasına neden olur. Gerçi aynı etki, metro ya da banliyö treni gibi raylı sistemlerle de sağlanabilir: 19. Yüzyılda Londra metrosunun, kentin banliyölerinin gelişmesinde nasıl işlevsel olarak kullanıldığınınım, Sennet ayrıntılı olarak anlatır (2002). Kıray da, benzer bir gelişmenin, 19. Yüzyıl İzmir’inde Bornova, Buca’daki banliyölerin, banliyö trenleriyle nasıl sağlandığını hikaye eder (1998).

Bununla birlikte, II. Dünya savaşı ertesinde, otomobil sahipliğinin yaygınlaşmasıyla ABD’den başlayarak yarım yüzyılda, tam bir “bomba” etkisi yaratacak biçimde, bütün dünyaya yayılan banliyöleşme hareketinden sorumlu olan, sadece otomobildir denilebilir.

Kentin, baliyöleşerek sürekli olarak dışa doğru sıçramalarla yayılması ve büyümesi, ilk başta, doğal bir gelişme olarak düşünülebilir. Ancak kentin, yoğun bir biçimde (derişik kent formunda) bir arada ve tek parça olarak biçimlenmesi, hem kent içindeki toplumsallaşmayı, toplumsal faaliyetleri ve kentin merkezi yerlerindeki kültürel canlılığı ve çeşitlenmeyi, hem de kentin işleyişinin, eğer iyi planlanabilmiş bir dokusu varsa, ucuz olmasını sağlar.

Kentin sürekli olarak dışarıya sıçrayan banliyölerle büyümesi ise (eğer buna uygun bir toplutaşın sistemi geliştirilmemişse) hem çok pahalı ve zaman kaybettirici olur, hem de çevredeki doğal dokunun, tarım alanlarının, su kenarlarını ve ormanların tahribine, en azından işgal edilmesine, yok edilmesine (bazen daha iyi korunmasına ama bazı grupların erişimine kapatılmasına) neden olur.

Bu dışa saçılma, genellikle, (banliyöye ulaşım sağlayan sisteme de bağlı olarak), kent toplumunun daha homojen küçük gruplar halinde yarılmasına ve büyüyen kent mekanında, ayrışmış toplumsal gruplar halinde, çeperlere doğru savrulmasına neden olur. Sennet, bu kompartmanlaştırma etkisini anlatmak için “banliyö mahallelerinin mekândaki dağılımı, sınıfsal olarak netleştirir” (2002) diyor.

Böylece derişik bir kentte birbirine oldukça yakın, hatta iç-içe yaşamakta olan sınıflar, saf ve homojen bir yapı oluşturmak üzere ayrılırlar. Ancak bu ayrışma, varsıllar ve yoksullar bakımından farklı biçimlerde gerçekleşir. Yoksullar kentteki rant artışı nedeniyle kentte yaşayamaz hale gelirken, ya da yine oldukça yoğun topaklar halinde kentin dışına doğru kovulurken, (Sennet’in Londra metrosu öyküsünde, ya da, Ankara’nın Kayaş-Etimesgut banliyö treninde olduğu gibi), kentin göreli zengin (ve onlara öykünen orta halli) sınıfları da, kent dışında daha geniş araziler üzerinde daha düşük yoğunluklu ve daha lüks özellikli ve “temiz” bir yaşam tahayyül eder. Böylece neredeyse, her aile bireyinin bir otomobili olması ihtiyacı, kaçınılmaz olur.

Bu gelişmeler, aynı zamanda, yeni kentsel arazilerin de spekülasyona açılması anlamına geldiği için, kentsel rantı artırmak isteyen grupların da (emlakçılar/ “real-estate”çiler, “land-developer”ler, spekülatörler, genel olarak kentsel toprak sahipleri) tercih ettiği bir gelişmedir.

Ekolojik etkiler ve kirlenmeler

Otomobil, kirletir. Bu kirlenmeler, başlı-başına bir inceleme konusu olacak kadar genişletilebilir. Ancak yarattığı kimyasal kirlilik ve zehirleyici maddelerin atmosfere saçılması/ havanın kirlenmesi, egzoz gazı kirlenmesi ve asfalt üzerinde toplanan kimyasalların yağmur sularını kirlenmesi, fiziksel olarak kentlerin ısınması ve bunların kentteki insan /hayvan ve bitki sağlığı üzerindeki olumsuzluklar, oldukça yaygın olarak bilinen konulardır. Bu fiziksel ve kimyasal etkilere, gürültü kirliliği de, eklenmelidir. Kazalar, özellikle ölümlü kazaların ve her türlü çarpışmanın sonuçları, zaten hesaplanmasa da olur bir “olağan” durum olarak kabul edilir.

3.Köprü ve bağlantı yolları için Kuzey Ormanları yok ediliyor.

Otomobil altyapısının/ asfaltın doğal çevreyi, toprağı kaplaması, güzergâh geliştirmesinde ağaçların/ ormanların, çayırların, toprak yüzeyinin yok edilmesi, büyük ve toplu ağaç/ orman katliamları, çayırlıkların/ meraların yok olması ve kirletilmesi, böylece, küresel ısınmaya kentlerin yaptığı katkının başlıca nedenlerinden birinin, kentlerdeki otomobiller olduğu söylenebilir.

Bu yazı dizisinin bir sonraki bölümünde, otomobillerin nasıl bir politik-ideolojik kurgu oluşturduğu ve kentsel harcamamalardan nasıl aslan payını alarak alternatif ulaşım sistemlerine ve diğer harcamalara ayrılabilecek kaynaklara el koyduğunu ele almaya çalışacağız.

Metin içinde adı geçen kaynaklar

  • Berman Marshall (1994), Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, İstanbul

  • Kıray Mübeccel B (1998), Örgütleşemeyen Kent İzmir, Bağlam Yayınları, İstanbul

  • Sennett Richard (1994), Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, Metis Yayınları, İstanbul

 

Akın Atauz

Kenya gıda krizi ile karşı karşıya: Çiftçiler mısır kıtlığı nedeniyle çiftliklerini terk ediyor!

Climate Change News’da Wesley Langat imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşeoğlu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Kenya’da Rift Vadisi’ndeki çiftçiler, kuraklık ve onu takip eden mısır kıtlığı sonucu artan fiyatlar yüzünden çiftliklerini terk etmek zorunda kalıyor. 

 

James Kipkoech, tarlasında ölen mısır mahsulünü inceliyor. (Fotoğraf. Wesley Langat))

Kenya’nın Nakuru Rift Vadisi’ndeki Ingbor köyünde sabah saat 9. Güneş çoktan yükselmiş. Sıcaklık tırmanırken, rüzgârın savurduğu toz gözleri kamçılıyor. Yağmurdan ise eser yok.

56 yaşındaki mısır çiftçisi James Kipkoech, elinde yeşil bir defterle, stokları kaydetmek ve işçilere günlük görevlerini vermek için, kaynak ve imalat yapılan bir atölyenin önünde hazır bulunuyor.

Kendisi son zamanlarda çiftçilikle pek ilgilenmiyor. Yağışlardaki dengesizlik nedeniyle geçimi bu atölyeye bağlı hale gelmiş.  “Bu koşullar altında tarım yapmak yalnızca zarar ettirir” diyor Kipkoech. “Büyük miktarlarda para harcayarak ektiğim mısır tarlada kurudu; o nedenle daha iyi para kazandığım bu işi tercih ediyorum.

Bir zamanlar mısır çuvallarıyla dolu olan dükkânı, şimdi metal parçalarını depolamak için kullanılıyor. Kipkoech, mısır üretimi maliyetleri astronomik rakamlara vardığından, tarıma yaptığı yatırımdan pişman. Tohumlar, gübre ve işçilik için toplam 30.000 Ksh (Kenya Şilini) (288,74 Dolar) harcamış. Tarlasındaki kurumuş mısırları göstererek, bir sonraki sezon için plan yapamayacağını belirtiyor.

Kipkoech, “Geçen sene, mısır hasadı oldukça iyiydi. Bir dönüm alana yaklaşık 40 çuval mısır ekiyordum. Ancak bu yıl zarardayım ve yağmur yağsa bile, tekrar ekemem; çünkü yağmurların devam edip etmeyeceğini bilemiyoruz” diyor.

Kenya’nın meteoroloji biriminin değerlendirmesine göre Kenyalıların “Mart- Haziran yağış Mevsimi” adını verdikleri uzun süreli yağışlar, 2017 yılında, ülkenin büyük kısmında çok zayıf geçti.  Bu senenin hasadı, Kenya Tarım Bakanlığı’nın bu yıl için öngördüğü miktardan %20; geçen seneye göreyse 5,1 milyon çuval az.

Doğu Afrika’da kuraklık

Geçtiğimiz yağış mevsimi boyunca Ingbor çok az yağış aldığından, birçok çiftçi yeni geçim kaynakları aramak zorunda kaldı. (Fotoğraf : Wesley Langat)

Geçtiğimiz beş yılda, Doğu Afrika sürekli olarak kuraklık ve verimsizlikle mücadele etti. Etiyopya, Kenya, Somali ve Uganda, bunlardan en kötü etkilenen ülkeler. Birçok bölgede çiftliklerden verim alınamaması, gıda güvencesizliğine ve gıda fiyatlarında yükselişe yol açıyor.

Kenya’da yıllık gıda enflasyon oranı %18,6. Muhalefet partileri, hükümeti krizi iyi yönetememekle suçlarken; “Climate Home” adlı yayın kuruluşu, bu durumun yol açtığı politik istikrarsızlık hakkında rapor hazırladı.

Çiftçiler ise iki ateş arasında kalanlar. Bir zamanlar verimli olan tarlalarını, artık düzenli gelir elde edemedikleri için terk ediyorlar. Öte yandan, gıda fiyatları da hızla yükseliyor.

28 yaşında, iki çocuk babası, Ingbor’lu bir çiftçi olan Tony Kirui, mısırlarının kuruyarak kendisini umutsuz bir duruma sürüklediğinden bahsediyor: “Bütün paramı harcayarak, gübre ve tohum almak, tarlamı sürmek için çabaladım durdum. Ancak şimdi tarlamda hiçbir şey yok.

Ekonomik etkinlik durma noktasına geldiği için çevredeki çiftliklerde de geçici işler bulmak mümkün değil. Bu koşullar Kirui’yi, günde 500 Ks (4.81 Amerikan Doları) kazandığı inşaat işleri yapmaya zorlamış; ancak bu para da ailesini beslemeye yetmiyor.

Artık iş bulamıyorum, mısır yok. Biz 2 kg başına 120 Ksh (1,16 $) vererek satın alıyoruz. İnşaat alanlarında gündelik işler için tarımı bıraktım. Para yine de yeterli değil ama aileye yiyecek temin etmek için bir dayanağınız olduğunu biliyorsunuz” diyor.

Nairobi merkezli, kâr amacı gütmeyen bir araştırma kurumu olan “Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi (CIMMYT)” başkanı, bilim insanı Dr. Stephen N. Muga, Afrika’da gıda yeterliliğini garantilemek açısından mısır hasadının önemli olduğunu belirtiyor.

Yıllık yaklaşık 33 milyon hektar alan hasat eden 280 milyon insan tarafından mısır yetiştiriliyor.

“Mısır ekimi bu derece yaygın olmasına karşın, verimli üretim yapılamıyor. Küresel oranlara baktığımızda hektar başına 5 ton ürün alınırken, burada hektar başına 1.5 ton ürün elde ediliyor.” diyor Muga.

Muga, CIMMYT’nin mısır üreticilerinin karşılaştıkları zorluklarla mücadele yolları aradığını belirtiyor: “Araştırmalarımız, çiftçilerin karşılaştığı zorluklarla mücadele etmeyi hedefliyor. Özellikle küçük ölçekli üretim yapan, düşük toprak verimi, nitrojen kıtlığı gibi sorunlar yaşayan çiftçilere yardım etmeye çalışıyoruz. Düşük nitrojenle de verim alınabilen, kuraklığa dayanıklı ve daha verimli mısır türleri ekmelerini teşvik ediyoruz.

Muga, küçük ölçekli çiftliklerde, geliştirilmiş mısır türleri ekmenin yanı sıra gelişmiş tarım teknikleri kullanılarak verimin dönüm başına bir ton kadar artırılabileceğini belirtiyor. Bu, Afrika’nın tamındaki mısır hasadını 33 milyon ton artırabilir.

Ne var ki kimi çiftçiler haklı sebeplerle mısır üretimini bırakmış durumda. Kipkoech’in komşusu, 56 yaşında bir anne olan Diana Wongoi de üç yıl üst üste zarar edince, mısır ekmeyi bırakmış. Kuraklık nedeniyle bir anda tüm ekinini kaybettiği mısır üretimi yerine, bahçecilik yapmaya ve daha iyi kazanmaya başlamış.
Tüm parayı mısır ekimine harcadıktan sonra, bazen gübre ve tohum almak için bir inek, keçi veya kalan mısır çuvallarını satarsınız, sonra kuraklık gelir ve hepsini yok eder. Bu yüzden ben vazgeçtim ve bana iyi kazandıran bahçeciliğe başladım” diyor.

Wongoi, bir çıkış yolu bulmuş olsa da Kenya’da mısır kıtlığı sorunu günbegün büyüyor.

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Wesley Langat

Yeşil Gazete için çeviren: Deniz Menteşeoğlu

 

(Yeşil Gazete, Climate Change News)

 

İrlanda’da iklim ikiyüzlülüğü: Hedef iklimde toplumsal dönüşüm, sonuç petrol sondajı lisansı!

The Guardian’da John Gibbons imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Hilal Işık’ın çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Ulusal iklim politikası, çevreye karşı olan sorumluluğun yerine getirildiği resmini çizen yani yeşile boyalı bir politika dokümanı-  İrlanda’nın 2020 yılı karbon salımı hedefine ulaşamayacağı kesin ve ülke hala sondaj ruhsatları vermeye devam ediyor.

Dublin’deki hükümet binaları St. Patrick Günü için yeşile dönmüş, ama İrlanda gerçekte ne kadar yeşil? (Fotoğraf: Artur Widak/NurPhoto/Getty Images)

 

İrlanda, iklim değişikliği konusunda adımlar atıyor gibi görünüyor. Geçtiğimiz yıl, ülkenin ilk “iklim bakanı (climate action minister) göreve başladı.  Haziran ayında, kıyılarda yapılan hidrolik kırma1 (fracking) işlemleri yasaklandı. Dahası, İrlanda’nın medyatik yeni başbakanı Leo Varadkar, kabine toplantısının ilk gününün büyük bir kısmını iklim değişikliğini tartışmaya ayırdı.

Geçtiğimiz günlerde Başbakan Varadkar, İrlanda’nın on yıldan fazla bir süreyi kapsayan ilk ulusal “azaltım” planı (National Mitigation Plan (NMP)) uygulamaya koydu ve iklim değişikliğine değinmenin ” toplumsal temel dönüşümü” ve daha da önemlisi kaynak tahsisi ve güçlü politika değişikliğini gerektirdiğini ifade etti.  Başarıyı kelimelerin hangi sıklıkta kullanıldığıyla ölçebilmek mümkün olsaydı, -“sürdürülebilir” sözcüğüne ulusal “azaltım” planında en az 110 defa rastlamak mümkün –  İrlanda, iklim değişikliğiyle savaşta kuşkusuz dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yerini alabilirdi.

Ancak görünüş oldukça aldatıcı olabiliyor. Vaat edilen “toplumsal temel dönüşüm”, baştan aşağı anlam içermeyen kelimelerin teskin edici kombinasyonu olarak karşımıza çıkıyor.

İklim bakanı Denis Naughten, sanki dokümanın 2050’ye doğru zombi gibi tekrar hayata döneceğini ima edercesine “yaşayan bir belge” olarak adlandırdığı “Ulusal Azaltım Planı” içindeki büyük boşlukları ve şaşırtıcı amaç yoksunluğunu örtbas etmeyi başardı.

Naughten’in medya röportajlarından bu konuyla ilgili konuşmaktan rahatsızlık duyduğu anlaşılıyor. Naughten’e göre İrlanda, iklim değişikliği konusunda arayı kapatmaya çalışıyor ve fazla sert eleştirilmemeli. Naughten, hükümetin hedeflere nasıl ulaşacağına dair kuralcı olmak istemediği konusunda ısrarcı. Fakat pratikte, bu durum zorlu ama gerekli olan kısa vadeli kararların görmezden gelinmesine dönüşüyor.

Naughten, İrlanda’nın Brüksel’de imzalamayı seçtiği 2020 hedeflerinin (2005 ile karşılaştırıldığında emisyonda %20’lik bir azaltım) çok külfetli olduğunu ve Paris Anlaşması’nın AB çapında uygulamasının ertelenmesine yol açacağını söylüyor. İrlanda 2020 yılına kadar, ulaşım ve tarımdaki sera gazlarının artışı sebebiyle emisyonda yalnızca % 5-6’lık bir düşüş sağlayabilecek. Bu durum Avrupa Birliği (AB) kapsamında ciddi para cezalarının kapıda olduğunun göstergesi.

İrlanda Yeşilleri: Ülkedeki durum tutarsızlık göstergesi

Kişi başına düşen emisyon değerleri sıralamasında İrlanda; Belçika, Lüksemburg ve Avusturya ile birlikte AB’de üçüncü sırada yer alıyor. İrlanda aynı zamanda 2020 emisyon hedefine ulaşamayacağı öngörülen dört AB ülkesinden biri. Tüm bunların dışında, durum daha da kötüye gidecek gibi görünüyor. 11 Temmuz’da, kamuoyuna duyurulmaksızın, bakan Naughten’ın birimi, İrlanda’nın batı kıyısındaki Porcupine Bank‘ta petrol sondajı yapılmasına izin veren bir lisans onayladı.

Bu sondaj işlemiyle yaklaşık olarak 5 milyar varil açık deniz petrolü çıkarılması mümkün. Bu petrol yakıldığında ise, -İrlanda’nın mevcut tüm sektörlerinden salınan emisyonun dörtte birinden fazlası- yani 1,5 milyar ton CO2 salınımı bekleniyor.

İrlanda Yeşilleri’nden parti senatörü Grace O’Sullivan‘a göre, bu petrolün bilançosu ne olursa olsun, böyle bir ruhsatın verilmesi “tutarsızlık ve yetersizlik” göstergesi.

İrlanda Yeşilleri’nden parti senatörü Grace O’Sullivan

Porcupine Bank petrol sahası, iklim yükümlülüklerini ciddiye aldığını iddia eden bir hükümet için sıkıntılı bir siyasi problem ortaya koyarken, bu durumun yol açacağı gerçek zorluklar daha da hassas bir noktada duruyor. Zorluklardan ilki, ulaşım sektöründeki stratejik planlama eksikliği emisyonların 2020’ye kadar %14-16 oranında gidip geleceği anlamına geliyor.

İkincisi ise, Food Wise 2025’te düzenlenen devlet tarım stratejisi, kamu görevlileri tarafından değil, gıda endüstrisi tarafından hazırlanan bir politika belgesi olma özelliğini taşıması. 2020 yılına kadar tarım, emisyon ticareti şemasının dışındaki İrlanda toplam emisyonlarının %45’ini oluşturacak. Hükümet, İrlanda’nın büyük çaplı otlak temelli sığır ve süt sektörünün iklim dostu olduğunu ve bu yüzden vazgeçilmemesi gerektiğini iddia etmeye devam ediyor.

Ancak bu yılın başlarında Avrupa Parlamentosu’nun yetkilendirdiği bir araştırma, İrlanda’nın AB’deki tarımsal üretimde Euro başına en yüksek sera gazı emisyonuna sahip olduğunu tespit etmesi üzerine bu iddia tamamen yalanladı.

İrlanda’nın “gıda adası” olma iddiası, İrlanda’yı 2000’den bu yana net gıda kalori ithalatçısı olarak tanımlayan 2011 UN verileri tarafından daha da baltalandı. İrlanda, dünyayı beslemek bir yana, kendisi için yeterli gıdayı bile üretemiyor. Gerçekte, birçok İrlandalı sığır çiftçisi para kaybediyor ve yalnızca AB yardımları ile ayakta duruyor.

İrlanda’nın AB tarafından zorunlu kılınan emisyon hedeflerini karşılamasının, tarım sektörünün emisyonda “serbest geçiş” yaşadığı sürece olanaksız olması ile ilgili yerel STÖ’ler tarafından yöneltilen sorulara karşı sert bir resmi tepki geldi. Geçtiğimiz günlerde İrlanda Tarım Bakanı Michael Creed, tarım emisyonları ile ilgili yapılan eleştirilerin ülkeye “büyük bir kötülük” yaptığını ileri sürdü.

Sektörün diğer bileşenleri bu durumu bir adım daha ileriye götürdü ve yeni bir İrlanda iklim inkâr grubunu teşvik için aktif olarak bir araya geldi. Grup bu yaz, aralarında Richard Lindzen ve William Happer‘ın da bulunduğu konuk konuşmacıların yardımıyla iklim biliminde şüphe uyandırmak için çalıştı. Bu inkâr mesajı daha sonra tarım basını tarafından eleştirilmeden yayımlandı.

Söz konusu tutarlı bir iklim politikası yürütmek olduğunda, İrlanda yeşil olmaya çalışmaktan çok, yeşile boyanmış olacağa benziyor.

1 Hidrolik kırma (Fracking), belli bir hidrolik sıvının yerin binlerce metre altındaki tabakalara tazyikli bir biçimde pompalanarak, daha önce mümkün görülmeyen kaya gazı ve türevlerinin çıkarılmasını esas alan mevcut bir tekniğin sadece geliştirilmiş hali.

 

Haberin İngilizce orijinali

Yazar: John Gibbons

Yeşil Gazete için çeviren: Hilal Işık

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Suriye’deki savaş mağduru hayvanlar Türkiye’ye getirildi

Suriye’de 6 yıldır süren iç savaş nedeniyle zarar gören yabani hayvan türlerinin tedavi ve rehabilitasyonlarının yapılması için Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile uluslararası hayvan hakları derneklerinin girişimleri sonucu Halep Hayvanat Bahçesi’nden alınan hayvanlar Türkiye’ye getirildi.

Bursa’nın Karacabey ilçesindeki yaban hayatı kurtarma ve rehabilitasyon merkezine getirilen dişi aslanın yapılan sağlık kontrolünde hamile olduğu, erkek aslanın ise vucüdunun çeşitli yerlerinde yaralar olduğu belirlendi.

Hayvanların nereye yerleştirileceklerine tedavilerinin ardından karar verilecek.

Hayvanları Halep’ten Türkiye sınırına getirerek Türk yetkililere teslim eden insan hakları aktivistlerinden Amir Halil, hamile aslanın iyi durumda olmasından ötürü özellikle mutlu olduğunu belirtti.

Önceki hafta da 3 aslan, 2 kaplan, 2 ayı ve 2 sırtlan Halep’te terk edildikleri hayvanat bahçesinden alınarak Türkiye’ye getirilmişti.

 

(Euronews)

Çellist kadına polislerce metroda darp hakkında soru önergesi

CHP milletvekili Zeynep Altıok, müzisyen Gülşah Erol’un Kadıköy metrosunda polislerce darp edilmesini ve çellosunun kırılmasını Meclis’e taşıdı.

Altıok, Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle verdiği önergesinde “Dönemin başbakanı ‘canlı bombaların listesi elimizde ama eylem yapmadan tutuklayamayız’ derken ve teröristler elini kolunu sallayarak gezebilirken bir sanatçı kadının bu muameleye tabi tutulması, iktidarın sanata ve sanatçıya bakış açısını da yansıtmıyor mu? Sanata ve sanatçıya düşman bir devlet yapısı mı hedeflenmektedir?” diye sordu.

Altıok önergede şu sorulara yer verdi:

* Gülşah Erol’un görüntülerde darp edildiği görülmektedir, böylesi bir muameleyi yapanlar için bir girişimde bulunacak mısınız?

* Erol’u darp eden polis ve özel güvenlikler kimlerdir? Bu kişilerle ilgili herhangi bir idari soruşturma açılmış mıdır? Bahsi geçen kişiler görevlerine devam etmekte midir?

* Polis ve özel güvenlik keyfi bir şekilde Gülşah Erol’u nasıl ne olduğu belli olmayan bir odaya sürükleyebilmiş, darp edebilmiştir? Bu hukuksuz işlemleri aleni bir şekilde kimden dayanak alarak yapabilmektedir?

* Polislerin Erol’u darp ettikten sonra ve ‘bu ülkeden git’ dediği doğru mudur? Polis böyle bir yaklaşımı Ohal ve mevcut hukuksuz ortamdan mı cesaret alarak sergilemektedir? Sanata ve sanatçıya düşman bir devlet yapısı mı hedeflenmektedir?

* “Ben müzisyenim lütfen ellerime vurmayın” diyen bir sanatçının bu ifadeyi kullanmasına rağmen yine de darp edilmesi hangi akla, hukuka ve vicdana sığmaktadır?

* Dönemin başbakanı “canlı bombaların listesi elimizde ama eylem yapmadan tutuklayamayız”  derken ve teröristler elini kolunu sallayarak gezebilirken bir sanatçı kadının bu muameleye tabi tutulması, iktidarın sanata ve sanatçıya bakış açısını da yansıtmıyor mu?

* Bazı Işid mensuplarının dahi serbest bırakıldığı bir ortamda bir sanatçının darp edilerek derdest edilmesi hangi gerekçelerle yapılmıştır?

* Daha geçen hafta Şanlıurfa’da Atatürk heykeline polisin gözü önünde saldıran kişi neredeyse rica edilerek karakola götürülürken bir kadın müzisyenin darp ve küfür edilerek gözaltına alınması karşısında hangi girişimlerde ve yaptırımlarda bulunacaksınız?

 

(Bianet)

Almanya’da zehirli yumurta alarmı: Milyonlarca yumurtada zehir şüphesi!

Almanya’da zehirli yumurta skandalı büyüyor. Almanya’nın en büyük ucuz market zincirlerinden biri olan Aldi, marketlerindeki yumurtaları piyasadan geri çekti.

Almanya’nın ucuz marketler zinciri Aldi, zehirli fipronil maddesi bulaştığı şüphesiyle yumurta satışını durdurdu. Almanya’daki zehirli yumurta sayısının milyonları bulduğu tahmin ediliyor.

Marketler zinciri Aldi bütün Almanya’daki satış noktalarında zehirli yumurtaları raflardan toplatıyor. Şirket yönetiminin yaptığı açıklamada yumurtaların tedbir amacıyla satıştan kaldırıldığı ve insan sağlığı açısından tehlikenin söz konusu olmadığı belirtildi.

Aldi, bundan böyle sadece bitle mücadelede kullanılan fipronil içermediği testle saptanmış yumurtaları satacak. Şirketin açıklamasında alınan önlemlerin yumurta arzının azalmasına yol açabileceği belirtildi.

Aldi Süd ve Aldi Nord adlı şirketler, yumurta satışının durdurulmasının müşteriye açıklık ve şeffaflık kazandırmak amacıyla kararlaştırıldığını ve hafta başından bu yana Hollanda’daki mühürlenen işletmelerden yumurta alınmadığını duyurdu.

Önlem olarak satıştan çekilen ürünler arasında organik yumurtalar da bulunuyor.

Bir Belçika şirketine dezenfekte ettirilen Almanya’daki tavuk çiftliklerinde de zehirli yumurtalara rastlandı. Zehirli yumurtaların makarna ve kek imalatında da kullanılmış olabileceği belirtiliyor.

Almanya Tarımcılık Bakanı Christian Shmidt, zehirli yumurtaların 12 federal eyalette piyasaya sürülmüş olabileceğini açıkladı. Zehirli yumurtaların en çok satıldığı eyaletlerin başında Aşağı Saksonya ve Kuzey Ren-Vestfalya’nın geldiğini belirten Schmidt, durum kontrol altına alınmış olmakla birlikte tehlikenin henüz geçmediğini söyledi.

Muhalefet partileri tavuk biti ile mücadelede fipronil içeren maddelerin kullanılmasının yasaklanmasını talep etti.

 

(DW Türkçe)

Limon Haber: “Baba tünele girdim çekmiyor” [2]

Tık avcılığı yapan haber sitelerine ve tivitlerine limon sıkan Limon Haber’le yaptığımız röportajın ikinci ve son bölümü için buyrun, afiyet olsun.

Röportajın ilk bölümü için tıklayınız

-*-*-

Yurttaş gazeteciliğinden de bahsediyoruz burada sanırım. Var mı böyle bir ivme Türkiye’de, nasıl görüyorsunuz? Yurttaş gazeteciliği derdimize derman olur mu?

Sosyal medyanın en büyük yararı olmuştur bana göre yurttaş gazeteciliğinin hayatımıza girişi. Türkiye’de böyle bir ivme elbette var. Bu konuda en başarılı bulduklarımdan biridir örneğin Dokuz8 Haber (@dokuz8haber) Bunun dışında daha bireysel olarak da benzer çalışmalar yapanlar var. Halk da ilgiyle takip ediyor bunları. Zamanla daha da artacaktır bu ilgi ve çalışmalar.

Yurttaş haberciliğinin bir gereksinimden ortaya çıktığı göz önünde bulundurulduğunda, derde derman olacağı, hatta olduğu görülür kanaatimce. Geleneksel medyadaki yayın süreci malum. Medya patronunun ve/veya genel yayın yönetmeninin keyfi doğrultusunda veriliyor haberler. Bunun sonucunda da ülkede çok önemli, çok hayati gelişmeler yaşanırken penguen belgeselleri izliyor olabiliyoruz. Bu yönüyle baktığınızda, geleneksel medyanın panzehiridir yurttaş haberciliği bana göre.

“Baba, tünele girdim çekmiyor”

Artsın, gelişsin istiyoruz ama önümüzdeki engeller, onları aşmamız için yapmamız gerekenler neler? Bu soruyu eminim tüm yurttaş gazeteciliği/alternatif medya oluşumları soruyordur. Yeşil Gazete olarak ilkini 2011’de düzenlediğimiz “Alternatif Medya Şenliği”nden beri biz de soruyoruz. Sizden de bi’ akıl alalım =)

Geldik zurnanın zırt dediği yereeee….. Şuralarda bir yerde bir çuvaldız olacaktı, şunu bir çıkarayım da… Hah, buldum! Şimdi devam… Öncelikle bende başkasına verecek akıl olsaydı kendim için kullanırdım, bunu geçelim :) Bu işte temel sorun, hatta tek sorun ne? Ekonomi. Şu an size sınırsız bir para kaynağı sağlamış olsaydım, muhtemelen bana ‘akıl danışmak’ yerine “Sen anlat hocam, ben geliyorum” deyip işe çoktan koyulmuş olurdunuz. Kaynak sorunu olmasa bu işin nasıl yapılacağını, hem de ele güne parmak ısırttırarak yapılabileceğini benden çok daha iyi biliyorsunuz eminim. Kafasında muhteşem fikirler, ideal habercilik düşü olan çok değerli haberciler var bu ülkede. Sorun, kaynak meselesinin nasıl çözüleceği.

Gazetelerin gelir kaynağı ne? Reklamlar, ilanlar, gazete satışları, abone bağışları vs vs vs… Halkın basına güven duymamasının en temel nedenlerinden biri ne? Ulusal basından yerel basına kadar, gazetelerin iktidarlarla veya genel olarak siyasilerle diyeyim, ilişkisi. Ekonomik olarak bağımlı olan bir kurumun tamamen özgür olabilmesi mümkün mü? Demek ki o gücü siyasi yapılardan değil, doğrudan halktan alması gerekiyor. Halk olarak ne yapıyoruz peki? Böyle muhalif, bağımsız, cesur habercilik yapanların sırtını okşuyoruz, “Yürü be! Aslansın, kaplansın sen. İşte gerçek gazeteci! Yürü!” E, yeni makine almak lazım, hani fotoğraf, video falan, para lazım? “Baba, tünele girdim çekmiyor.”

Öyle yurttaş gazeteciliği artsın, basın korkusuz olsun falan istiyoruz da halk olarak, ev sahibi kapıya geldiğinde “Çok iyi haber yaptın, bu ay kira almayayım senden” demiyor. Elektrik, su, doğalgaz sayaçlarını okumaya gelenlerde de böyle bir güzelliğe denk gelmedim ben henüz. Yani o haberci temel olarak geçinmek zorunda her şeyden önce; bırakın işi büyütüp haber ağını genişletmeyi falan. Özgür basın isteyen halk ekonomik olarak desteklemezse o basın nasıl özgür olacak?

Bakın, bu ülkede KHK’lerle patır patır medya kuruluşları kapatıldı. Bu ülkede KHK’lerle birçok gazeteci cezaevine atıldı. Bu insanlar bu haberleri, bu yayınları kim için, ne için yaptılar? Peki biz ne kadar sahip çıktık halk olarak?

Yani o yurttaş haberciliği de kim için yapılıyor sonuçta? Yurttaşın kendisi için değil mi? Evet, öyle. Peki yurttaş bu işin neresinde duruyor? Açık konuşayım, epey dışında duruyor. Bu ülkenin muhalif gazetelerinden biri, daha yakın zamanda “Lütfen yardım edin, abone olun, batıyoruz” diye kampanya yapmak zorunda kaldı. Bu, bunu yapmak zorunda kalanın kendisi için çok acı bir şey. Böyle bir tabloda yurttaş haberciliğini, alternatif medyayı konuşuyoruz.

Velhasıl; ben, halk olarak o alternatif oluşumlara destek vermediğim sürece, o eleştirdiğim ve beğenmediğim medyaya mahkumum. Önce bunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Geri kalan kısmı, belki sonrasında konuşulabilir.

İşin kaynak kısmını çözdüğümüzü düşünsek bir anlığına… Geçici olarak bunu başaranlar da var, örneğin fon bulanlar (ki o da bir kısır döngüye sokuyor mu acaba kendisine fon verilen medya kurumunu?) Yani diyelim paramız var, “halka açılmayı” becerebilecek miyiz? Yani üslup anlamında, bilişsel anlamda, tavır anlamında, imaj bağlamında… Kurduğumuz cümlelerin uzunluğu, mizah anlayışımız anlamında… “Güvenli suların” dışına da çıkabilecek miyiz hemen? Ya da olmalı mı böyle bir derdimiz?

Fonu bir kurumdan bulduğunuzda, patronunuz artık o kurum olur. O kurumu, o kurumun yakınlarını eleştiremediğiniz gibi, kurumu rahatsız edecek herhangi bir tavır da sergileyemezsiniz. Yayını sürdürmek adına geçici bir çözüm olabilir ama özgürlüğün önünü tıkar. Halk vurgusunu yapma sebebim bu.

Bu saydıklarınız tabii ki becerilebilir. Örneği Limon’dan vereyim. Limon’un dili, üslubu, haberi aktarım tarzı, mizahı, okurların büyük kısmından olumlu tepkiler alıyor. Arada eleştiri de geliyor elbette ama orana vurduğumuzda beğeni bir hayli yüksek. Bir habere mizahi bir yanıt veriyoruz veya yorum yapıyoruz, hani deyim yerindeyse okurlar yerlere yatıyor gülmekten. Gelen tepkilerden, etkileşimden net olarak görülüyor bu. Ya da aynı şekilde okurlardan bir yorum geliyor, gülmekten RT tuşuna basamıyorum bile. Demek ki o bağ kurulabiliyor, o üslup yakalanabiliyor, o tavır sergilenebiliyor. Şimdi baktım, röportajın başında 18 bin 79 olan takipçi sayısı 18 bin 123 olmuş bile. Okurla o dil, o üslup vs yakalandığında büyüme kendiliğinden geliyor. Limon tamamen bu şekilde büyüdü diyebilirim.

Böyle bir derdimiz olmalı mı sorusu ise bizi yine bir önceki noktaya götürüyor. Yurttaş olarak iyi bir şey istiyorum, tamam, peki bunun bedelini ödemeye hazır mıyım değil miyim? Az önce söylediklerimle çelişki gibi görünse de öyle değil aslında. Bu soruyu tek başına gazeteciler sormamalı diye düşünüyorum.

 

Limon haber in ekonomik anlamda halka açılma fikri, düşüncesi var mı? Herhangi bir ölçek ve şekilde? Diyelim para lazım, okurlara mu soracaksınız ilk? Olmazsa kapatacak mısınız dükkanı? Soruyu “limon haber in orta vade stratejisi nedir?” diye de okuyabiliriz.

Okurlar da soruyor bunu zaman zaman. Hiç öyle ticari bir beklenti, amaç, hedef yok. Öyle ofis tuttum, editör çalıştırıyorum, baskıya yetişeceğiz falan gibi bir durum olmadığından, Limon’dan kaynaklı bir para gereksinimi söz konusu değil. Limon’un bana ekstradan gideri, telefondaki internet paketini yükselttim sadece, o da cüzi bir miktar. Şimdi sırf bunun için de, “Üç beş bişiiler ateşlesenize” desem ayıp olur artık :)

Herhangi bir vadede strateji de yok işin doğrusu. Eğlenerek ve keyif alarak devam ediyorum. Şimdilik böyle gidiyoruz.

Çok da güzel yapıyorsunuz. Limon Haber’in dünyada benzeri var mı, esinlendiğiniz bir hesap? Türkiye’dde bireysel olarak takip ettiğiniz, beğendiğiniz alternatif medya oluşumlarını da sormuş olayım bu vesileyle.

Dünyada da mutlaka vardır benzerleri; Limon’u ilk kez görüp “Vallahi aklıma geldiydi” diyen çok kişi olduğu düşünülürse… Dedim ya, zaten çoğu kullanıcının bireysel hesaplarından da ara ara yaptığı bir şey bu. Esinlendiğim bir hesap yok da, Spoiler Haber var aynı şeyi yapan. Ben Spoiler Haber’den, Limon’u açtıktan bir süre sonra haberdar oldum işin doğrusu. Başka 1-2 deneme daha olmuş gördüğüm kadarıyla ama sürdüremeyip bırakmışlar bir süre sonra. Limon, spor haberlerine daha az girdiği için sırf spor haberleri üzerine Limon Spor gibi bir adla hesap açmak için izin isteyen birkaç kişi de oldu. Öyle bir bayilik sistemi düşünmediğimi söyledim. Sonrasında bireysel olarak açtılar mı, bilmiyorum.

Türkiye’de alternatif medya diyebileceğimiz oluşumlardan Dokuz8 Haber‘i ilgiyle takip ediyorum. Aynı şekilde Teyit (teyit.org) çok başarılı. İlk kurulduğunda Çapul TV çok iyiydi; şimdi Adalet TV yaptılar sanıyorum isimlerini. Bu şekilde güzel başlayıp aynı şekilde sürdürülemeyen başka bir iki oluşum daha vardı. Bir de şimdilerde keşfettiğim bir hesap var, alternatif medya demek doğru olmaz ama Limon’a yakın bir iş yapan bir Twitter hesabı: Kurdele Ajans (@kurdeleajans). Onlar da İngilizce haber tweet’lerini Türkçeye çevirip bir yandan haber içeriğini özet geçerek veriyorlar. Henüz yolun çok başındalar ama başarılı olur da büyürlerse önemli bir ihtiyacı karşılamış olurlar diye düşünüyorum.

Pekala, okuyucularınıza söylemek istediğiniz son bir şey (ne demekse o da =)) var mıdır?

“Yoktur!” (Limon styla) :)

Yo, etmek istediğim bir teşekkür var. Öncelikle en başından beri “Bu hesabı büyütmeliyiz” diyerek takip önerisinde (#ff) bulunan, RT ve FAV’larıyla katkı sunan, haber mention’layarak yardımcı olan, Limon’un tweet’ini alıntılayıp kendi ifadesini ekleyerek paylaşan, mention atıp geri bildirimde bulunan (ki buna “hahahaha” şeklinde bir gülüş de dahil -hatta sadece ikon bile-, ciddi sert eleştiri de dahil), kendi hesabımdan ulaşıp mesaj atarak nasıl bir katkı sunabileceğini soran, geliştirmek için önerilerde bulunan herkese çok teşekkür ediyorum. 10-15 takipçisi olan okurların katkısıyla milyon takipçisi olan ünlünün katkısı arasında bir fark yok benim gözümde; nitelik olarak hepsi aynı değerde. Tabii Limon’un nicelik olarak büyüyüp 200 takipçiden 18 bin küsür takipçiye ulaşmasını sağlayan, önemli kırılma noktası diyebileceğim 3 kişi var özellikle. Gereksiz polemik olmaması için isimlerini vermek istemiyorum şimdi (ki bu da başka bir polemiğe sebep olacak muhtemelen), ama kendilerini hiç unutmadığımı bilmelerini istiyorum. Bunu söylemesem içimde kalırdı.

Son olarak da sizlere teşekkür ediyorum, bana bunları ifade edebilme olanağı verdiğiniz ve ilginiz için.

SON

Röportajın ilk bölümü için tıklayınız

Röportaj: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

 

HRW: Ankara’daki kaçırma vakaları soruşturulmalı

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch/HRW) bugün Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e gönderdiği mektupta, “Türkiye makamlarının Mart 2017 itibariyle Ankara’da kaçırılan ve muhtemelen zorla kaybedilen en az dört kişi ile ilgili acilen soruşturma başlatması gerektiğini” ifade etti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson “Kayıp kişilerin devlet yetkilileri tarafından zorla kaybedildiğini düşünmemize neden olan inandırıcı sebepler bulunuyor” açıklamasını yaptı.

“Türkiye makamları yükümlülüklerini derhal yerine getirmeli ve ciddi tehlike altında olabilecek bu kayıp kişilerin yerini tespit etmeli ve serbest kalmalarını sağlamalı. Şayet bu kişiler gözaltında tutuluyorsa derhal bir avukata erişimlerini sağlayarak ailelerine yerlerini bildirmeli.”

“Türkiye’nin kaybetmelerdeki karanlık geçmişi gözönünde bulundurulduğunda…”

Williamson, “Türkiye’nin zorla kaybedilmeler konusundaki karanlık geçmişi gözönünde bulundurulduğunda, yetkililerin Ankara’da meydana gelen ve endişe verici boyuta ulaşan çok sayıdaki kaçırılma vakasını soruşturması çok daha önem kazanıyor” dedi.

“İnsanların kaybolması ağır bir insan hakları ihlalidir ve koşullar ne olursa olsun yasaklanmıştır. Hükümetin artık bunun kökünü kazımak için harekete geçmesi gerekmektedir.”

“Kaçırılan eski öğretmen 42 gün gözaltında tutuldu”

HRW’nin açıklamasında, “kaçırılan kişilerden eski bir öğretmenin, 42 gün sonra polis tarafından resmi gözaltında tutulduğunun tespit edildiği” ifade edildi.

“En az üç kişi daha benzer koşullar altında kaçırılmış olmakla birlikte, bu kişilerin akıbeti henüz bilinmiyor.

“Kaçırma olayları arasındaki benzerlikler ve kaçırılan kişilerden birinin daha sonra gözaltında tutulduğunun tespit edilmesi, bu kişilerin Türkiye’deki güvenlik güçleri veya kolluk kuvvetleri mensuplarının gerçekleştirdiği bir zorla kaybedilme olayının mağduru olabileceği yönünde inandırıcı sebep teşkil ediyor.”

Öğretmenin ailesine 42 gün sonra telefon edildi

HRW, gözaltında olduğu 42 gün sonra tespit edilen öğretmenle ilgili şu bilgileri verdi:

“Resmi gözaltında tutulduğu tespit edilen kişi, eski bir öğretmen olan Önder Asan’dı.

“Bir görgü tanığı, Asan’ın Nisan ayında Ankara’da polis memuru olduklarını söyleyen kişilerce, içinde bulunduğu taksiden zorla indirilerek Volkswagen Transporter marka bir minibüse bindirilerek kaçırıldığını gördü.

“Asan’ın ailesine 42 gün sonra bir polis merkezinden telefon edilmesinin ardından, kendisinin gözaltında tutulduğu tespit edildi. 17 Mayıs’ta hakimlik önüne çıkartılan Asan’ın, ‘terör bağlantıları olduğu’ iddiası ile tutuklu yargılanmasına karar verildi.

“Asan, polis memuru olduklarını söyleyen kişiler tarafından kaçırılmasının ardından gizli bir yerde tutulduğunu, sorgulandığını ve işkence gördüğünü ve sonrasında resmi bir polis merkezine gönderildiğini ve ancak burada bir avukatla görüşebildiğini ileri sürerek Ankara Savcılığı’na resmi şikayet başvurusunda bulundu.”

Ortak nokta: “Transporter ile kaçırılma”

HRW, diğer kaçırılma iddialarıyla ilgili de şu açıklamayı yaptı:

“Mart ayında başlayan kaçırma olaylarında, kaçırılan diğer üç kişinin kaçırılma koşulları Asan’ın kaçırılması ile benzerlik arz ediyor. Bu kişiler Turgut Çapan, Mustafa Özben ve Cemil Koçak.

“Üçü de Kanun Hükmünde Kararname ile görevlerinden ihraç edilmiş öğretmen ve memurlardır. Asan, aynı zamanda tanıdığı olan Çapan’ı kaçırıldığı gün görmüştü.

“Özben ve Koçak’ın kaçırılmasına şahit olan görgü tanıkları, Özben ve Koçak’ın siyah veya koyu renkli bir VW Transporter minibüse yaka paça bindirildiklerini söyledi. Güvenlik kamerası görüntüleri de bu ifadeleri doğruluyor.”

“Kaçırılanların aileleri hak örgütlerine başvurdu”

“İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün dosyasını incelediği beşinci kişi de Mart ayında ailesini Ankara AŞTİ Otogarına bıraktığından beri kayıp.

“Bu kişi en son güvenlik kameraları tarafından metro istasyonundan çıkarken görüntülendi. Kaçırılan diğer dört kişiye benzer bir profili bulunuyor. Kendisinin şu an nerede olduğu bilinmiyor.

“İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün detaylı olarak incelediği bu beş vakaya ek olarak, İnsan Hakları Derneği’ne ve milletvekillerine başka vakalar da bildirildi.”

“İddialar ve başvurulara yetkililerden yanıt yok”

“En azından kaçırılan beş kişinin bazılarının aileleri de dahil olmak üzere, kayıp kişilerin ailelerini temsil eden avukatlar ile iki milletvekili tarafından bu yıl içerisinde savcılara bildirilen ve sosyal medyada da yer alan kaçırılma ve muhtemel zorla kaybedilme iddialarına yetkililerden henüz bir yanıt gelmedi.

“Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekillerinden Sezgin Tanrıkulu ve Şenal Sarıhan, Nisan ve Mayıs aylarında, zorla kaybedildiğinden şüphelenilen kişilerin nerede olduğuna yönelik soruşturmanın durumuyla ilgili Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle meclis soru önergesi vermişti. Hükümet soru önergelerini yanıtlamadı.”

“Türkiye’de 90’lı yıllarda da olmuştu”

“Türkiye’de 1990’lı yıllarda güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen zorla kaybedilmeler yaşandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’nin, çoğunluğu Kürt olan mağdurların özgürlük ve güvenlik haklarını ve sıklıkla da yaşam hakkını ihlal ettiğine dair kararlar verdi.

“Hükümet, gözaltında kötü muamele uygulamalarında geçtiğimiz yıl içerisinde görülen ciddi artışı ele almadı ve kötü muamele iddialarının tam olarak soruşturulmasını ve sorumluların adalet önüne çıkartılmasını sağlamadı.

“Türkiye makamları, zorla kaybedilmelerin mutlak şekilde yasaklanmasını desteklemeye yönelik taahhütlerini acilen ortaya koymalı ve gözaltındaki kişilere işkence veya kötü muamele yaptığı veya gözaltındaki kişileri kanuna aykırı şekilde özgürlüklerinden yoksun bıraktığı iddia edilen güvenlik güçlerinin, istihbarat mensuplarının ve diğer kamu görevlilerinin ivedilikle ve etkili bir biçimde soruşturulmasını sağlamalı.”

* Zorla kaybedilme, bir kimsenin devlet görevlileri veya onlar adına hareket eden kişiler tarafından gözaltına alınması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılması; ancak sonrasında yetkililerin bu durumu inkâr etmesi veya kişinin nerede bulunduğuna dair bilgi vermeyi reddederek mağduru kanunun korumasının dışında bırakması durumunda gerçekleşir.

 

(Bianet)

“Hibakuşa’lar Olmasın!” Sergisi 5-12 Ağustos’ta Sinop ve Samsun’da

Nükleersiz.org tarafından düzenlenerek Türkiye ve Dünyada radyasyon mağduru olup sağlıklarını yitirenlere adanmış olan “Hibakuşalar Olmasın!” Sergisi  yine yola çıkıyor. Sergi bu kez,  6 Ağustos 1945 yılında Hiroşima’ya  ve ondan 3 gün sonra 9 Ağustos’ta, Nagasaki’ye ABD tarafından atom bombasının atılmasının  72. Yıl Dönümü Anmaları kapsamında Türkiye’nin ikinci Nükleer santral projesinin yapıldığı Sinop ve onun komşusu Samsun’da 5-12 Ağustos 2017 tarihleri arasında en altta belirtilen tarih-yer detaylarına göre ziyaretçileriyle buluşacak.

 

 

 

 

 

Adını Hiroşima ve Nagasaki’ye Atom bombası atıldıktan sonra radyasyona maruz kalmış olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanlar için kullanılan ve günümüzde genel anlamda radyasyona maruziyeti anlatan “Hibakuşa” kelimesinden alan sergi, uranyum madenleri, nükleer santraller,  nükleer atıklar ve nükler silahlanma  arasındaki bağlantıya dikkat çekmeyi amaçlıyor.

Nükleersiz.org’un seçkisiyle Türkçe’ye kazandırılan  “Hibakuşalar Olmasın!” poster sergisi, 2014 yılında Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler (IPPNW) Almanya seksiyonundan Dr. Alex Rosen‘in öncülüğünde yürütülerek tamamen bilimsel içeriklerle hazırlanmış Türkiye’den önce Japonya’da ve Amerika’da gerçekleştirilmiş  50 posterlik “Dünya Genelinde Hibakuşalar/ “Hibakusha Worldwide Sergisi”nin bir parçası.

Sergi Türkiye’de  ilk olarak Çernobil Felaketi’nin 31. yıl anması haftasındaki etkinlikler kapsamında  28 Nisan – 5 Mayıs tarihleri arasında Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un ev sahipliğinde nükleer santral kurulması planlanan Mersin’de,  ikinci olarak da   13 Haziran günü Yeryüzü Derneği’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılan birer sunumun ardından bir hafta ziyarete açıktı.

Nükleer karşıtı Platform(SNKP)’un ev sahipliğinde gerçekleştirilecek olan Hibakuşalar Olmasın sergisi 5 Ağustos günü  Sinop Yaşlılar Dinlenme Evi’nde saat 18:00 itibariyle SNKP Dönem Sözcüsü Murat Şahin tarafından yapılacak açılış konuşması ve ardından Nükleersiz.org Proje Koordinatörü Pınar Demircan’ın tanıtım sunumuyla başlayacak.

Sergi,  9 Ağustos günü de Samsun TMMOB Samsun İl Koordinasyon Kurulu(İKK)’nun ev sahipliğinde Mimarlar Odası’nda saat 14.00 itibariyle aynı şekilde bir sunumla açılarak  12 Ağustos Pazar akşamına kadar ziyaretçileriyle  buluşacak.

Afiş dizayn:Şengül Çifçi / http://shengul.deviantart.com/

(Yeşil Gazete)