Yeşil Düşünce Derneği tarafından her yıl geleneksel olarak düzenlenen Yeşil Kamp’ı duydunuz mu? Ben ilk kez bu sene katıldım ve gördüm; oradaki insanların kanatları vardı, üstelik çok da güzel gülümsüyorlardı.
Yeşil Gazete’yi takip ediyordum ama her nasılsa Yeşil Kamp 2017 paylaşımını gözden kaçırmışım. Arkadaşım ile tatil planları yapıyor ama kesinlikle bir otelde kalmayı düşünmüyorduk. Hatta çadırda kalmayı deneyimlesek mi diye aramızda tartıyor, geceleri olur da üşürsek ateş yakmayı becerebilir miyiz diye konuşuyorduk. Tabii, bu mevsimde ne ateşi diye düşünenleriniz olabilir ama kamp kurmanın en ilkel halini düşlerken daha fazlasına kavuşacağımızdan habersizdik.
Çoluk çocuk Yeşil Kamp’a gidelim mi?
Sonra bir sabah arkadaşım bana mesaj attı; “Şu istediğimiz tatil var ya sanırım ona kavuşacağız, üstelik bir şeyler de öğreneceğiz. Çoluk çocuk Yeşil Kamp’a gidelim mi? Ben başvurdum haydi sen de başvur. Ama tek bir oda var!” dedi. Gözüm kapalı başvurdum. Tek bir oda, dördümüze de yeter de artardı. Evet çadırda kalmadık ama kesinlikle kalmış gibi hissettik. Çocukluğumuzun kayan yıldızlarla dolu gökyüzüne kavuşacaktık.
Kamp için neler mi gerekliydi? Kendiniz, varsa mutlaka çocuğunuz, iki üç kıyafet ama daha fazlası değil, bolca bisküvi, kraker (inanın bana çocuklarınızın acil açlık durumlarında camı kırınız yapabiliyorsunuz, hayat kurtarıyor), çevreyi kirletmemek için mataralarınız yoksa zaten size oradan temin ediyorlar. Vejeteryan ve vegan olmanın ne demek olduğunu ve kampta buna uygun yiyecekler olduğunu baştan çocuklarınıza açıklamanız da önemli. Herhangi bir canlıya zarar vermeden birlikte yaşamanın mümkün olduğunu onlar da görebiliyorlar.
Yeşil Dünya Çantası
Kampa girişte, dalların arasına asılmış Yüzünü Güneşe Dön! afişi ile derin bir nefes alıp o güzel havanın, güzel insanların arasına karışıveriyorsunuz. Kayıt masasına birazcık yürüyüp de ulaşınca elinize gönüllerinden kopan ve Yeşil Düşünce Derneği tarafından ücretsiz dağıtılan bez çantayı veriyorlar. Oğlum o çantaya, yeşil dünya çantası adını verdi.
“Yeşil Dünya çantamızı unutma anne! Ben taşıyacağım.” Tek bir bez çanta ile bile yeşil dünya düşüncesinin oğlumda filizlendiğini görmek beni çok mutlu etti.
Kanatları vardı gördüm üstelik çok da güzel gülümsüyorlardı…
Onlara gönüllü diyorlardı… Gönüllü olmak ne güzel bir ifade! Sadece kanatlarımız değil kalplerimiz de dokundu birbirine, gördüm…
Yeşil bir dünya için kalplerini ortaya koyanlar, her ihtiyacımıza koşturdukları gibi tüm etkinliklerden de haberdar ettiler. Deniz kenarına kadar gelip bizi sunumlar, etkinlikler için çağırdılar. Sesleri anka kuşunun sesi oldu Güneşin Aydemir’in masal çemberinde, sesleri iklim değişikliğinden yaralanan doğa ananın sesi oldu Ümit Şahin’ın anlattıklarıyla, sesleri orman içindeki yeşil bir okuldaki çocukların, gençlerin sesi oldu Sezai Ozan Zeybek’in anlattıklarıyla, sesleri doğa anayla aramızdaki ritmi yakaladığımız dans oldu Ömer Ongun’un hareketleriyle… Joseph Beuys’un 7000 meşesi gibi fidan dikme arzusu doğdu içimizde Zerrin Boynudelik’în anlattıklarıyla. Kanat seslerini duyduğumuz herkesten bahsedememiş olabilirim ama gördüm oradaydılar ve çok güzel gülümsüyorlardı umutla.
Ben bir çiçek değilim!
Yeşil Kamp 2017’nin hiçbir etkinliği kaçırmayan sevimli köpeği Oje
Kedilerimiz, Oje isimli sevimli köpeğimiz, cırcır böceklerimiz, kuşlarımız, çokça arımız, mavi bir gökyüzü, geceleri bana milyonlarca olduğunu hissettiren yıldızlarımız, ağaçlarımız sahip olmak isteyebileceğimiz her şeye sahiptik orada. Hep birlikte birbirimizi incitmeden yaşadık üç gün boyunca.
Oğlum da ben de arılardan korkuyorduk, “Neden beni kokluyorlar?” diye sorup durdu. “Çiçek misin diye kontrol ediyorlar,” dedim. Tüm kamp boyunca arılara, “Ben bir çiçek değilim!” diye seslendi… İşe yaradı mı? Aslında evet. Biraz üzerimizde uçuşup, azıcık da reçellerle beslendikten sonra uçup gidiyorlardı. Oğlum şunu anlamıştı, o deniz, o ağaçlar, o çiçekler, o topraklar aynı zamanda onların da yuvasıydı.
Deneyimleyerek yeşil bir dünyada birlikte yaşamanın mümkün olduğu bundan daha güzel kavranamaz öyle değil mi? Ben orada bulunduğum sürede bir masal çemberinin içinde yaşadım. Bazı masallar gerçek olsa güzel olmaz mıydı? Mesela, Yeşil Kamp’ta olduğu gibi usulca kanatlarımızın ucu birbirine değseydi; öylece sessiz bir anlaşmayla şiddetten ve şiddet dolu söylemlerden uzak kalabilseydik, barış içinde huzurla yaşayabilseydik.
Ben orada bulunduğum sürede bir masal çemberinin içinde yaşadım (Fotoğraf: Engin İnan)
Kanatları vardı gördüm üstelik çok da güzel gülümsüyorlardı. Güzel ülkemin dört bir yanından kalkıp gelmişlerdi. Ne iş yaptığımızın, ne kadar para kazandığımızın hiçbir önemi yoktu. Kimsek, neysek oyduk! Sadece insandık hepsi bui Tıpkı kamp ateşinin sorumluluğunun kendisinde olduğunu söyleyen arkadaşımın oğlu gibi biz de yeşil bir dünya özlemi ile yanıyorduk! O ateş hiç sönmesin istiyorduk.
Tıpkı kamp ateşinin sorumluluğunun kendisinde olduğunu söyleyen arkadaşımın oğlu gibi biz de yeşil bir dünya özlemi ile yanıyorduk! (Fotoğraf: Engin İnan)
Kanatları vardı gördüm üstelik çok da güzel gülümsüyorlardı.
Bisikletin atası olan drazyen’in 1817 yazında icat edilmesinden tam 200 sene sonra, 2017 yazında, Yeşil Gazete’deki konuk yazarlık hayatıma başlıyorum. Öncelikle bisiklet hakkındaki görüşlerimi paylaşmak, kendimden ve bisikletin hayatımdaki yerinden bahsetmek istiyorum. Sonraki haftalarda ise bisikletin 1817’de başlayan ve günümüze dek uzanan tarihteki yolculuğunu anlatmaya çalışacağım.
İcat edilişinden sonra çeşitli yapısal değişiklikler gören bisiklet temelde hiç değişmedi ve Mars’ta yaşam kursak bile değişmeyecek. Bisiklet; tekerlekleri ve çekiş sistemi olan, kas gücümüzle ürettiğimiz dairesel dönüş kuvveti(tork) ile tekerleklerle zemin arasında oluşan sürtünme kuvveti sayesinde ilerleyen basit bir taşıttır. Eylemsizlik yasası gereği, dönen cisimler döndükleri düzlemi korumak isterler. Buna jiroskop etkisi denir. ‘Nasıl oluyor da devrilmiyor?’ sorusunun yanıtı; bisikletin, tekerleklerinde oluşan jiroskobik etki sayesinde düşük hızlarda dahi rahatlıkla ilerleyebilmesidir. Fosil yakıt tüketmeyen, bize her yönüyle sağlıklı bir yaşam sunan bisikletin hayatımıza kattıkları o kadar çok ki, ayrı bir yazının başlığı olabilir.
Bisiklet, etimolojik köklerini Latince’de numerik bir ön ek olan ‘bi’ ve ‘cyclus’ kelimesinden alır. ‘Cyclus’ kelimesi, Latince öncesi Antik Yunanca’da yuvarlak nesne anlamına gelen ‘kúklos’ kelimesinden türemiş. Uni(1), bi(2), tri(3), quad(4) şeklinde devam eden numerik önekler aslında pek çok kelimede karşımıza çıkıyor; üniversite, üniforma, bipolar, biseksüel, trigonometri, triatlon, kuadrafonik, kuadrilyon gibi. Söz konusu tekerlekli taşıtlar olunca ilk aklıma gelenler ünisiklet, bisiklet,trisiklet ve kuadrisiklet oluyor. Sirklerde ünisiklet üstünde labut çeviren insanlar, yazlık muhitlerinde sepetli trisikletlere binen amcalar, teyzeler ile 1896’da Ford’un ürettiği ve 2 silindirli 4 beygirlik motoru olan kuadrisiklet de yine aklıma gelen örnekler.
Ben kimim?
1984 İstanbul doğumluyum. Sistem mühendisiyim. Meraklı ve doğasever biriyim. Bu güne kadar serbest dalış, bisiklet, dağcılık, dağ maratonu ve ultra maraton sporlarıyla ilgilendim. Farklı coğrafya ve kültürlere olan merakımla birlikte başlıca ilgi alanlarım fotoğrafçılık, dünya mutfakları, kahve, bitkiler ve biyolojidir. Profesyonel mühendislik hayatımı İstanbul’da 4 sene sürdürdüm. Bu dönemde kendimi kentin sanal gerçekliği içinde yaşayan bir robot gibi hissediyordum.
2013 yılında aniden verdiğim bir kararla uzun, plansız ve bilinmez bir bisiklet yolculuğuna çıktım. ‘Yavaş ilerle, sade yaşa, az tüket’ mottosuyla doğuya ilerledim. Bütçem çok kısıtlı, şartlarım oldukça zordu.
İstanbul’da başlayıp Tayland’da sona eren 16 bin kilometrelik seyahat rotam
2 sene boyunca 40 kg yükle 16 bin kilometre pedal çevirerek Türkiye, İran, Dubai, Pakistan, Hindistan, Nepal, Burma ve Tayland’ı gördüm. Çadırımda, yolda tanıştığım insanların evlerinde, köylerde ve ucuz otel odalarında konakladım. Yerel yaşamlara temas ettim. Kaplumbağa gibi sırtımda değilse de, bisiklet üstünde taşıdım evimi; kamp ve mutfak malzemeleri, yedek parçalar, gıda, kıyafet, elektronik donanım, vb. Yoldaki yaşam sade ve yavaştı. Sahip olma ve tüketme arzularım daha da azaldı. Ekonomisi fakir coğrafyalarda türlü zenginliklerle karşılaştım. Kısıtlı imkânlarım dâhilinde fotoğraflar çektim, gerilla videolar kaydettim. Çevreyi ve yaşamı sürekli gözlemledim, anılar biriktirdim. Ekonomik koşullarım daha fazlasına elvermedi ve 2015’te yolculuğumu sonlandırdım.
Neden bisiklet?
Bisiklet fosil yakıt tüketmeden ilerleyen, basit, mekanik ve sempatik bir taşıttır. Bisikletin bendeki karşılığı; sadelik, özgürlük, yavaşlık, kendine yeterlilik, sınırlarını bilmek, macera, kondisyon, koordinasyon ve meditasyon. Bisiklet üstünde yavaş ilerleyerek; coğrafyayla ve bölge insanıyla bağ kuruyor, geçtiğim yerleri sadece görmüyor aynı zamanda yaşıyordum. Yolda karşılaştığım insanların karmaşık duyguları sıklıkla bakışlarına ve vücut dillerine yansıyordu. Yaptığım şeye anlam veremiyor, belki deli olduğumu düşünüyor, zorluğu nedeniyle saygı duyuyor, belki biraz da acıyor ve genellikle yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Geçtiğim bölgelerde beni tehdit olarak algılamadıkları gibi, insanlarla temas kurmam da rahat oluyordu. Çocuklarınsa her zaman her yerde ilgisini çektim. Bilmediğim coğrafyalarda saatlerce pedal çevirmek sıklıkla meditasyona dönüşüyordu. Zaman zaman ‘hiçlik’ anını yaşadığım, ‘benlik’ kavramından uzaklaştığım, tam anlamıyla hiçbir şey düşünmeden bomboş bir zihinle pedal çevirdiğim oluyordu. Bana sunduğu bilinmezlik ve macera duyguları bisikletle uzun, plansız yolculuklar yapmayı oldukça çekici hale geliyordu.
Neden yolculuk?
İstanbul’daki hemen her yetişkin gibi gün boyu çalışarak sportif, sağlıklı ve sosyal bir yaşamı finanse etmeye çabalıyordum. Doğa sporlarıyla ilgileniyor, motosiklet kullanıyordum. Mütevazı gözükmesine rağmen yaşam şeklimin masrafı çok oluyordu. Zamanı yönetmek de zordu. 9 saat çalışmam, 8 saat uyumam gerekiyordu. 24 Saatten arda kalan 7 saatte ulaşım, beslenme, banyo ihtiyaçlarımı gideriyor ve ‘özgür’ yaşıyordum. Acaba ne kadar özgürdüm? ‘Modern Kent’in çilesi de eklenince huzurumu gün geçtikçe kaybediyordum.
Nerde, ne zaman, hangi toplumda ve hangi aile tarafından dünyaya getirildiğimiz şüphesiz ki yaşam yolculuğumuzun kalitemizi belirleyen en önemli unsurlardır. Tercih ettiklerimiz, reddettiklerimiz ve maruz kaldıklarımız da bu unsurlara eklenir. Yeryüzündeki milyarlarca insan, 21.yüzyıl dünyasının küresel ‘düzeni’ içinde yaşıyor. Adaletsizlikler, kaos ve yıkımla beslenen bu düzenin çekirdeğinde, insanoğlunun kaliteli yaşama arzusu yer alır. Güzel, çirkin, iyi, kötü gibi sıfatlar üzerinden algılarımız yönetilir ve sebebini bilmeden sever, düşünmeden nefret ederiz. Türlü ihtiyaçlar yaratılır hayatlarımızda ve karşılamak için endüstriler geliştiririz.
Türkiye’nin en ‘gelişmiş’ kentinde kapasitesinin çok üstünde, milyonlarca insan yaşıyor. Bir gencin diploma alması, iş bulması, aile kurması, evlat sahibi olması, ev, araba, yazlık satın alması, evlatlarını büyütmesi, yaşlanması ve emekli olması beklenir. Mutlak son ise yaşayan tüm organizmaların ortak yazgısı. Kentte hayatta kalmak için kendimiz merkezli yaşamak, kişisel çıkarlarımızı gözetmek bir reflekse dönüşüyor. Bu da beraberinde acımasız, kaotik bir yaşam formu oluşturuyor çünkü milyonlarca insan aynı refleks ile yaşıyor.
Mutlu olmak için tüketiyor, tüketim gücüne sahip olmak için ise tükeniyoruz. Bu bir döngü aslında ve içinde yer almak huzurumu kaçırıyor. Aklı ve bedeni çalışan bir yetişkin olarak üretmeyi, dönüştürmeyi ve paylaşmayı tabii ki çok seviyor, ihtiyaç olarak görüyorum. Hayatlarımız dev bir yeryüzünün iğne ucu kadar küçük bir noktasında başlıyor, sürüyor ve bitiyor. Fırsat olsa deneyimleyecek çok o kadar şey var ki aslında; farklı coğrafyalar, canlı formları, insan özellikleri, kültürler… Dağları, çölleri, nehirleri, ormanları görmek istiyor, insanların ne yiyip ne içtiklerini, nasıl yaşadıklarını merak ediyorum.
2013’te gemileri yaktım ve plazada ERP sistem yöneticisi olarak sürdürdüğüm profesyonel yaşamımı sonlandırdım. Anlık bir karar, plansız bir eylemdi. Maddi birikimim yoktu. İnternet ilanlarıyla tüm eşyalarımı satışa çıkardım. Motosikletimle beraber dağcılık, koşu, dalış, bisiklet ve motosiklet ekipmanlarımı satarak paraya çevirdim. Ödemekte olduğum banka kredisini kapattım. Sağlam bir bisiklet, su ve toz geçirmez bisiklet çantaları ve 10 senelik yeni bir pasaport satın aldım. Vize başvuruları yaptım. Beş kuruş param kalmamıştı. Yakınlarımın destekleriyle çadır, kamp malzemeleri, bisiklet yedek parçaları gibi temel gereksinimlerimi tamamladım. Sponsor aradım. Hayallerimin dışında sunabileceğim somut bir materyal yoktu elimde. Sponsor bulamadım. Delirdiğimi ve çuvallayacağımı düşünenler oldu. Ailem ve yakınlarım ise telaşlılardı, çünkü bir kez yakmıştım gemileri. Cebimde haritayla dolaşıyor, yolculuk fikriyle yatıp kalkıyordum. Hazırlıklarımı tamamlamış fakat finansal kaynak yaratamadığımdan yola çıkmamıştım. Yurtdışında yaşayan bir akrabam ile İstanbul’da tesadüfen bir araya geldik. Günlük 10 dolarlık bütçeyle dünyayı turlama fikrimi çılgınlık olarak gördü ve sponsorum olmayı teklif etti. Sıfırlanmış banka hesabıma uzun bir aradan sonra para girişi oldu ve çevirdim pedalı.
Yolda neler yaşadım, bir bilseniz!
Aç uyumak, 2 hafta banyo yapmamak, kendimi aynada veya herhangi bir yansımada görmemek gibi konfor bölgelerimizde yaşamayacağımız deneyimlerim oldu. 4 kişiyle dövüşmek zorunda kalacaktım, kalmadım. Hareket halindeki bir otobüsün tepesinden uçacaktım, uçmadım. Cangılda kaplan saldıracaktı, saldırmadı. Uçurumdan yuvarlanacaktım, yuvarlanmadım. Hindistan’da linç edilecektim, edilmedim. Şiddetli ishaller ve bir kez de gıda zehirlenmesi geçirdim. İran istihbaratı tarafından alıkoyuldum. İran’da bir köyde Şii’lerinin düzenlediği Aşura matemini izledim. Pakistan’da yeni yılı; gece yarısı bir binanın çatısında, halkın türlü silahlarla havaya sıktığı kurşunlar eşliğinde sütlü çay yudumlayarak karşıladım. Afganistan sınırı boyunca Taliban bölgesinden geçtim. Yine Pakistan’da bir Sünni festivali olan Urz’da perküsyon ritimleri eşliğinde coşkuyla dönen Müslüman dervişleri izledim. Nepal Himalayalarında 2 hafta sırt çantasıyla yürüdüm. Hindistan’ın kuzey ucunda, Tibet sınırındaki vadilerde donma tehlikesi geçirdim. Ağır yüklü bisikletimle 5000 metre yüksekliği aşan bozuk yollardan geçtim. 5400 metreyi gören, dünyanın en yüksek ultra maratonu Khardung La Challange’ı tamamladım. Vipassana meditasyon kampında 10 gün boyunca sessizlik orucu tuttum. Burma’da gece yarısı fenerlerle gelen polisler gizlice kurduğum kampı toplatıp beni araçla bir Budist tapınağına götürdüler ve baş keşişe emanet ettiler. Yolculuğum süresince İran’da Afgan, Pakistan’da Pakistani, Hindistan’da güney Hintli sanıldım. Fizyolojim örtüşmediğinden Nepal, Burma ve Tayland’da yabancı oluşum hemen göze çarpıyordu.
Yol boyunca fotoğraflar çektim
Fotoğraflar ve hikâyeleri için kataloğuma buradan göz atabilirsiniz.
Sanatbulur’ da yer alan profilime ise şu linkten ulaşabilirsiniz:
Oğuz Gidiyor isimli ilk kişisel fotoğraf sergimi İstanbul Kadıköy’de açtım. 2.Fotograf sergim Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı’nın daveti üzerine Kültür Bakanlığı Zonguldak Güzel Sanatlar Galerisi’nde açtığım sergi oldu.
Yol arkadaşım bisikletin hikâyesi
1817’den 1819’a: Drazyen veya Velosipet
Bisikletin atası drazyen, 1817 yılında Alman mucit Karl Drais’ın ‘koşu makinası’ adıyla icat ettiği bir taşıt aslında. 1818’de Fransa’da patentlenen ve ismini Karl Drais’dan alan drazyen; insan gücüyle çalışan, yön verilebilir, ticari başarıya ulaşan ve insanoğlunun ulaşım amacıyla kullandığı iki tekerlekli ilk taşıt olması sayesinde tarihte çok önemli bir yer tutuyor. Karl Drais, aynı zamana klavyeli daktilo ve kıyma makinasının da mucidi. Drazyen; sürücünün ayaklarıyla zeminden güç alarak kendini itmesi sayesinde, sıralı dizilmiş iki tekerlekle hareket eden bir taşıt. Ön tekerlek ve gidon, ahşap kadroya menteşeyle birleştirilmiş ve döndürülebilir olması sayesinde yön hâkimiyeti sağlanmış. Drazyen’ e ‘züppe atı’, ‘hobi atı’ gibi lakaplar da takılmıştı.
1812-1815 yılları arasında ekinlerden alınan hasadın yetersizliği, yıllar süren savaşların yıkıcı etkisi, Moskova’dan çekilen Napolyon askerlerinin tahıl ambarlarını yağmalaması ve ekin fiyatlarının tavan yapması Avrupa’yı çok zorlamıştı. Tüm bunlara 5 Nisan 1815’te Güneydoğu Asya’daki Tambora Yanardağı’nda gerçekleşen ve tarihin en büyük volkanik patlamalarından biri olan afet de eklenmiş, küllerden meydana gelen dev bulut kütlesi nedeniyle Avrupa ve Kuzey Amerika’da sıcaklık ortalama 3⁰C düşmüştü. Yazı yaşayamayan 1816’da ekinler yetişmemiş, Thames nehri donmuş, Temmuz ayında kar yağmış, ciddi kıtlık yaşanmış ve atlar ya açlıktan ölmüş ya da insanlar tarafından yenilmişti. Bazı kanıtlara ve Karl Drais’in yaşam öyküsünü yazan Hans-Erhard Lessing’in hipotezine göre; Drais’ın ata alternatif bir taşıt icat etmesi, dönemin yaşadığı çevresel ve politik krize karşı geliştirdiği bir reaksiyondu. İngilliz yazar Mary Shelley’in, 1818’de yayınlanan Frankenstein eseri de bu kasvetli dönemin bir ürünüydü. 12 Haziran 1817’de kayıtlara geçen ilk sürüşünde Drais, Mannhein’da 13 kilometreyi 1 saati az aşkın sürede kat etti. Bu, atsız ulaşımın Big Bang’i olarak tarihe geçti. Birkaç ay sonra ise 4 saatte 60 km kat ettiği bir sürüş gerçekleştirerek büyük sansasyon yaratmıştı.
Drazyen tamamen ahşap ve metalden yapılmıştı. Aynı zamanda sahibinin boyuna ve adım genişliğine uygun üretilmek zorundaydı. Üretilen yeni modellerde bu gereksinimler ortadan kalktı. Örneğin 1818 sonlarında üretilen bir drazyenin ayarlanabilir yükseklikte selesi vardı. Neredeyse tamamı ahşap olan drazyenin ağırlığı 22 kg’dı. Tekerlek mil yataklarında pirinç burçları, demir giydirilmiş ahşap tekerlekleri, arka freni ve taşıtın dengede gitmesi için 152 mm genişliğinde ön tekerlekleri vardı. Bu tasarım, mekanik işlerle ilgilenen hemen herkes tarafından büyük ilgi gördü. Başta Batı Avrupa ile Kuzey Amerika olmak üzere pek çok ülkede binlerce kopyası üretildi ve kullanılmaya başlandı. Daha kolay ve konforlu ilerlemek amacıyla drazyen sahipleri araçlarına engebeli yollarda değil, mümkün olduğunca pürüzsüz yollarda binmeyi tercih ettiler. Bu yolları yayalar da kullanıyorlardı ve sık yaşanan kazalar nedeniyle dünya genelinde pek çok ilçe ve şehirde drazyen kullanımı resmi olarak yasaklandı. Bu sebeple drazyen, zamanla popülerliğini kaybetti.
Karl Drais’ın icat ettiği drazyen Almanya, İngiltere ve Fransa’da kısa süre içinde popüler oldu ve farklı kişiler tarafından üretilmeye başlandı. Bunlardan en göze çarpanı, Londralı bir at arabası ustası Denis Johnson’dı. Johnson, 1818 sonlarında drazyenin geliştirilmiş bir modelini satıyordu. Bu modelde eğimli bir kadro kullanmış ve bu sayede sele yüksekliğini değiştirmeden tekerlek çaplarını genişletmişti. 1819 yazında drazyen Londra’da büyük bir modaya dönüştü. Fakat drazyen sahiplerinin ayakkabıları şaşırtıcı derecede hızlı eskiyordu. Kaldırımda binilmesine 2 Pound ceza kesilmeye de başlanınca, drazyen modası aynı yıl sona erdi.
Velosipet muhtemelen yine Karl Drais tarafından bulunan bir terimdi. Terim, Latince’deki ‘velox’(süratli) ve ‘pes’(ayak) kelimelerinden türemişti. Velosipet, günümüzde ünisiklet, bisiklet, trisiklet ve kuadrisikletin 1817-1880 yılları arasında üretilen öncüleri için kullanılan genel bir terim. ‘Velosipet’ ve ‘drazyen’ kelimelerinin her ikisi de resmi olarak geçerli.
Günümüzde drazyeni, küçük çocuklar ‘denge bisikleti’ adıyla, başlangıç bisikleti olarak kullanmaktalar.
Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.
[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…
***
O gerçek bir mücevher, benim için ondan başka bir tane daha yok. Öyle kıymetli ki, pamuklara sarmalı, öyle uzaktan sevmeli.
Sanırım 1995 veya 1996 senesiydi, Aksanat’da Abelard ve Heloise isimli oyunu izledim. Oyunculuğu kalbim çalmıştı, ilk defa canlı izliyordum. Ardından 6 defa daha izledim. Sanki büyülenmiştim.
Oyunun repliklerini onlar kadar biliyordum artık. Ardından oyunun kitabını bile aldım.
Sonra “son oyun” dendi, Rumeli Hisarında dolunaylı ve hüzün dolu bir gecede en önden izledim. Savrulan mektuplar, bir çeşme, mumlar, öylesine büyüleyiciydi ki. Son oyun olması nedeni ile galiba kendime engel olamadım, ışıklar söndüğünde ayağımın dibine düşen Cüneyt Türel mektubunu çaldım.
Evet, gerçekten çaldım :)
Halen evimin salonunda, en güzel yerde duruyor. Öyle büyük bir hediyeyi, ayağıma kadar gelmişken geri çeviremezdim. Yapmadım da :) Çaldım.
Aradan 15’e yakın sene geçti ve o benim ilk kısa filmimde de oynadı…
Artık ölsem de gam yemem.
Çünkü o Tilbe Saran
***
15 – Tilbe Saran: Toplak, Ekrem, Karakız ve Efe’m
Tolga Öztorun: Sadece İstanbul’a değil, Adaya ve Ege’ye bile yetişiyor kocaman kalbiniz. Zaman zaman internet ilanları için bile çabalıyorsunuz. Nasıl bu kadar büyük bir kalp ile yara almadan yaşamayı başarıyorsunuz?
Tilbe Saran: Asıl sen nasıl yaşıyorsun bu koca yüreğinle?
Tolga Öztorun: Hayatınızda en derin iz bırakmış kedileri dinlemek istiyorum sizden.
Tilbe Saran: Kedileeeeer: yuvadan arkadaşım Nazan’ın evindeki bembeyaz Ankara kedisi Toplak ilk göz ağrımdı, Toplak bi gün uçtu gitti ama o ev hiç kedisiz kalmadı. Benim ilk kedim sarışın, yeşil gözlü çok yakışıklı Burgaz adalı bir sarman: Ekrem, herhalde Ekrem Bora’ya benzediği için ismini öyle koymuşum. Ekrem bütün buluğ çağı sıkıntılarımın dert ortağıydı! Dünyanın en zarif, yüce gönüllü sarışınıydı, hala sarı tekir gördüm mü kalbim çarpar!
Sonra bir gün üzerine yem torbası düşmüş bir yavru sokak köpeğini alıp eve getirince bana küstü ve ne yaptıysam gönül yarasını iyileştiremedim, evimizin bir üst sokağında yaşamaya devam etti, ama eve bir daha hiç gelmedi: beni terk etti!
Evlerinden kedi eksik olmayan bir başka çocukluk arkadaşımın çok tüylü nefis bir tekir kızı vardı: en büyük numarası hepimizin bardağına pati sokup sağa sola sallamasıydı, beli problemli olduğundan büyüyememişti, adını unuttum ama o sincap gibi muzur tekiri de hiç unutmadım… Derken Karakız‘ım geldi: zümrüt yeşili gözleriyle prenses Süreyya’ya benzer, takvim güzelidir: durmadan poz keser… Geçen 27 Mayıs’ta uçup giden Efe‘m vardı bir de: sürekli ergen çocuklar gibi elinin kolunun ayarını yapamayıp ortalığı deviren altın kalpli oğlum, Fareler ve İnsanlar’daki Lenny gibi koca bedeninde incecik bir kalp taşırdı…
Tolga Öztorun: Bu konuda daha önce de sohbet etme şansımız olmuştu. Yeni çıkarılmaya çalışılan Hayvan Koru-ma Yasasına göre sokakta baktığımız sokak hayvanlarını Devlet istemiyor. Sokakta hayvan olmadan bu şehre katlanmak neden ki?
Tilbe Saran: Devlet sadece “sokak” hayvanlarını değil, “sokakta” kimseyi istemiyor!
Adaya gideceksin vapura köpeğinle gidemezsin, Ido’lara hiç binemezsin, hadi bindin yanında tutamazsın… Bahçede, yolda beslemek istersin bu ceberrut devletin ceberrut “korkaklar”ından bin tane lâf işitirsin…
“Can” kıymeti bilinmeyen nasıl “can” kıymeti bilsin!
Mayıs ayında Puglia’nın Selva di Fasono kentinde yapılacak bir festivalde “Mevlana Celalledin Rumi ve Aşk” üzerine bir konuşma yapmak için bir davet almıştım. İtalyan aktör Ettore Bassi de şahane sesi ise Rumi’nin şiirlerine can verecekti. Selva di Fasono kentine gerçekleşen festivalde, ulusal ve uluslararası yazarlarla söyleşiler, konserler, sergiler, workshoplar vb aktiviteler organize edilmişti. Gündüzleri Akdeniz’nin pırıl pırıl sularında hem bedenleri hem ruhları dinlenen halk, akşamları da şiirlerle, sergilerle, konserlerle ruhlarını beslemeye devam edeceklerdi.
Yüzyıllar boyu devam eden saldırı tehditleri ile istikrarsız bir hayat yaşamıştı Puglia’lılar. Bölgede Puglia’lılar hala geçmişi her daim yaşıyorlardı aslında. Kıyı şeridinde ortaçağa ait gözetleme kuleleri, onlara geçmişi unutmamalarını hatırlatıyordu.
Geçmişlerinde unutamadıkları arasında Fatih Sultan Mehmet de vardı elbette. Malum Fatih Sultan Mehmet gözünü İstanbul’dan sonra Roma’ya dikmişti. Roma İmparatorluğu onun ellerinde yeniden can bulacaktı. Hedef belliydi, Puglia kıyılarından ve Napoli’den Roma’ya geçilecekti. Lakin Fatih Sultan Mehmet’in ölümü ile bu rüya sonlandı.
Puglia ile geçmişteki ilişkilerimiz korku üzerine kurulmuşken bugün biz de oraya ,
“Yaşadığın dünyaya bak; Yüce Tanrı, hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edesin?”
diyen Mevlana Celaleddin Rumi ile sevginin ve barışın dilini götürmek istedik. Bir buçuk saatlik bir sürem vardı konuşmak için. Aşkın dilini anlatmak için ne kadar gerekirdi? Sahnenin ışığının yoğunluğundan insanların yüzlerini göremiyordum, bu da onlarla iletişime geçmemi zorluyordu. Birkaç saniyelik tereddütten sonra Rumi’nin şu sözü geçti aklımdan “Tanrının varlığı güneş kadar güçlüdür ona direk bakmak gözlerimizi kör edebilir ama bir gölün sularının üzerindeki yansımasının keyfini çıkarıp onu hissetme mutluluğuna erişebiliriz.” Puglia’lıların gözlerini direkt göremesem de karanlığın içinde çarpan kalplerine ulaşmanın bir yolunu bulacaktım.
Dakikalar geçtikçe karanlık benim için aralanmaya başladı, tek tek silüetleri görüyordum artık. Oradalardı benimle bir bütün olmaya hazır. Sevgili Ettero Bassi’nin sesi insanın içindeki en gizli saklı köşeleri bulup yumuşacık, bir meltem gibi o köşelerde dolaşmakta hiçbir zorluk çekmiyordu zaten.
İtalyan aktör Ettore Bassi de şahane sesi ise Rumi’nin şiirlerine can verdi
“İçimizde bir kaynak suyu akarken, elinizde boş bir kova ile dolaşmayın” diyen Rumi’nin sözünü dinleyerek içimizdeki kaynak suyundan oradaki yüzlerce insanı besleyebilmiş olmanın sevincini o bir buçuk saatin sonunda anladım. Etrafımız çevrilmiş bizi sevgiyle kucaklayan insanların arasında sevginin aslında aslında ne kadar doğal ve kolaylıkla paylaşılabilecek bir duygu olduğunu bu harikulade insanlar bana gösterdi.
Ertesi gün Minareto’daki konsere davetliydik. Bizim konuşmamızı dinlemiş bir çok insanla yeniden karşılaştım. Bir kısmı bana ertesi gün google’dan Rumi’nin diğer şiirlerini de araştırdıklarını söylüyordu. Bir kısmı beni bir daha ki tatilde evinde misafir etmek için davet ediyordu. Bir anda kendimi hiç tanımadığım bir yerde değilde , uzun zamandır tanıdığım insanların arasında hissettim. Ben oraya aşkın hediyesini götürmek üzere gitmişken aynı hediyenin yüzlercesi ile Puglia’dan geri döndüm.
1)Mademki ben güneşe kulum,
güneşten söz açmalıyım size.
Mademki gece değilim ben,
mademki karanlığa tapmıyorum,
düşten dem vurmak nafile.
Mademki tıpkı güneşe benziyorum,
elimi eteğimi çekmeliyim üzerinden
ferah, mâmur olan yerin.
Mademki tıpkı güneşe benziyorum,
doğmalıyım ortasında harabelerin.
Gerçi bugün bir kuru elmayım,
ama değerim ağacımdan çok.
Gerçi sarhoşum, yıkılmışım ama
doğru lâf etmedeyim,
erkekçe konuşmadayım.
Benim gönlümün kokusu
yöresindeki topraktan gelir.
Ben o topraktan utanırım da
nedense bir tek söz söyleyemem
suya dair.
Güzel yüzünden kaldır perdeni,
böyle konuşmayı yakıştırma bana.
Taş gibi kaskatıysa senin kalbin,
bak benim kalbim yanmış, ateş haline gelmiş.
Bir iyilik eder, şişeyi alırsan eline,
bir de bakacaksın ki kadehle şarap bende dile gelmiş.
“Eğer şu gökyüzü âşık olmasaydı, göğsü gönlü böyle saf ve lekesiz olur muydu? Eğer güneş de âşık olmasaydı onun yüzünde bu parıltı, bu ışık bulunur muydu? Yeryüzü ve dağ âşık olmasalardı her ikisinin de gönlünde bir ot bile bitmezdi.
Eğer deniz aşktan habersiz olsaydı böyle dalgalanabilir miydi, çırpınıp durur, coşar köpürür müydü?
Ey insan, sen de âşık ol, aşkı tanı. Vefalı ol da vefa bul!” RUMİ
İnsanlığın doğa üzerindeki yıllık talebinin, dünyanın bir yılda sağlayabileceği kapasiteyi aştığı gün, Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) tarafından “Dünya Limit Aşım Günü” olarak tanımlanıyor. 2 Ağustos 2017 tarihinde bu limit aşıldı.
İklim değişikliğini durdurmak, sınırlı kaynakları doğru şekilde kullanmak hükümetlerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar acil ve ötelenemez bir gereksinim. Bireysel, ulusal ve küresel bazda acilen harekete geçmemiz şart. Geleceğin yetişkinleri olan çocukların bilinçlenmesi, bilgilenmesi de bu acil eylem planının önemli bir halkası. Çevre bilinci, üzerinde yaşadığımız gezegenin yaşadığı kirlilik, kaynak sıkıntısı, nesli tükenen hayvanlar giderek daha çok müfredatın içine giriyor. Çocuklar, küçük yaşlardan itibaren küresel iklim değişikliği, ozon tabakasının delinmesi, dünyanın akciğeri olan Amazon Ormanları’nın yok olması, nesli tükenen hayvanlar, GDO’lu gıdalar, hava, su, toprak kirliliği konularında bilgiye maruz kalıyor. Yapılan çalışmalar, küresel ölçekte çözüm gerektiren çevre sorunlarıyla erken yaşta karşı karşıya kalmanın çocukları duyarsızlaştırdığını, kendi imkânlarını aşan meseleler karşısında bunu reddetme ve görmezden gelme eğiliminde olduklarını gösteriyor. Bu eğilim de “ekofobi” olarak tanımlanıyor.
David Sobel, Yeni İnsan Yayınevi etiketli, İlknur Urkun Kelso‘nun dilimize çevirdiği EkofobiyiAşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yerikitabında bu meseleye değiniyor. Geleceğin yetişkinlerini yetiştirirken çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığımızı hatırlatıyor. Küresel sorunlar ve sorumlu eylemliği öğretme telaşı içinde yetişkinlerin çocukların doğal eğilim ve yönelimlerini göz ardı ettiğini, onların şimdi burada olanla daha çok ilgilendiğini, kavramlar yerine duyusal deneyimler aracılığıyla öğrendiğini unuttuğunu ifade ediyor. Müfredatın çocuğun içinde bulunduğu yaş grubuna göre şekillenmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda David Sobel çocukları yaş gruplarına göre üçe ayırıyor:
4-7 yaş: erken çocukluk dönemi
8-11 yaş: orta yaşlar dönemi
12-15 yaş: erken ergenlik dönemi
Dört yaşından yaklaşık yedi yaşına kadar çocukların hayatının merkezinde evleri bulunur. Ev ve bahçesine önem verirler. Oyun alanları eve yakın mesafededir. Evlerinin bahçelerinde ya da apartmanlarının etrafında yaşayan kedileri, köpekleri, kuşları, solucanları anlatırlar. Onlara karşı koruyucu hisler beslerler. Bu yaş grubu çocuklara yaklaşımda temel amaç, çocuk ile doğal dünya arasında empati kurulmasıdır. Çocukların hem gerçek hem hayali hayvanlarla ilişki kurması teşvik edilmelidir. Çocuklar geyik gibi koşmak, yılan gibi yerde sürünmek, tilki gibi kurnaz, tavşan gibi hızlı olmak ister. Burada nesli tükenen hayvanlara yer yoktur. Çocukların hayatını doldurmaya yetecek kadar gündelik ve sıradan hayvan vardır.
Sekiz on bir yaş arası çocukların coğrafi kapsama alanları birdenbire genişler. Kendi evleri küçülür, önemini yitirir. Keşfedilebilir alanlar giderek daha çok ilgilerini çeker. Bu yaş grubunda yeryüzü ile bağ kurma aşamasında öncelikli hedef, yakın dünyayı keşfetmek, bulunduğun yeri bilmek olmalıdır. Okul, ev, yaşanılan mahalle, yakınlardaki koruluk gibi yakın çevrede kaleler yapmak, küçük hayali dünyalar yaratmak, avcılık ve toplayıcılık, hazine avları, dere ve patikaları izlemek, peyzaj keşfetmek, hayvan bakımı, bahçıvanlık ve toprağa şekil vermek bu yaş grubu için uygun aktiviteler arasındadır. Bu aktivitelerin her biri, çocuğu teorik bilgiye boğmadan ilk elden deneyimleme, yerinde gözlemleme ve öğrenme açısından eşsiz fırsatlar sunar.
On iki – on beş yaş arası çocuklarda coğrafi kapsama alanı daha da genişler. En sevdikleri yerler, artık ormanlardan ziyade şehir merkezleridir. Alışveriş merkezleri, kafeler, şehirdeki parklar gibi toplumsal birliktelik alanları daha önemli mekânlar hâline gelmiştir. Erken ergenlik dönemindeki bu çocuklar, “benlik”lerini keşfedip toplumla bağlarını hissetmeye başladıkları için toplumsal eylemlere destek verebilirler. Bu yaş grubu, okulda geri dönüşüm programları yönetme, kuralları uygulama, toplantılarda görüş bildirme, planlama yapma, okul gezilerine katılma yeterliliği gösterebildikleri için üzerinde yaşadıkları gezegenin kurtarılmasına yardımcı olabilir, birlikte yaşadıkları topluluğun yararını gözetebilir, iyiliğine katkıda bulunabilir. Şimdi ve burada yer alan küçük ölçekte sorunların çözülmesine eğilen toplumsal sorumluluk projelerinde yer almak, çocukları çaresizliğe itmez, onlara kendilerini yetersiz hissetmez ve çevre sorunlarına karşı duyarsızlaştırmaz. Tam tersi bir değişim yaratabileceklerine dair inançlarını arttıran projelere imza atmış olurlar.
Toplumsal eylem etkinlikleri söz konusu olduğunda David Sobel’in şahsi inancı, çocukları dördüncü sınıfa kadar trajediyle karşılaştırmamak yönünde. Sobel, küçük çocukların coğrafi ve kavramsal kapsamlarının ötesindeki büyük, karmaşık sorunları trajedi olarak tarif ediyor ve yağmur ormanlarının yok olması, petrol sızıntısı, Bosna’da Müslümanların soykırıma uğramalarını bu türden trajedilere örnek olarak gösteriyor. Çocukların, kendilerine yakın üzüntülerle yüzleşmelerinde bir sakınca yoktur. Boşanan ebeveynler, ölen evcil hayvanlar, sevilen bir ağacın kesilmesi gibi kişisel trajedilerle başa çıkmayı öğrenebilirler ancak dünyayı tehdit eden ekolojik krizin büyüklüğü ve derinliği karşısında ellerinden bir şey gelmez ve uygun yaşa kadar bunlardan uzak kalmaya hakları vardır. Bunun mümkün olmadığı, çocuklarımız erken dönemde bu türden bir bilgiye maruz kaldığı durumlarda ne yapmalıyız?
David Sobel oğluyla yaşadığı bir deneyim üzerinden bunu da yanıtlıyor:
Oğlum eve gelip “Her dakika bir futbol sahası büyüklüğünde bir yağmur ormanını yakıyorlar, onları kurtarmalıyız!” dediğinde birbiriyle ilişkili iki strateji kullanarak cevap veririm. Önce “Evet bazı yağmur ormanları yakılıyor ve onları kurtarmak için çalışan çok sayıda insan var. Hatta bazı insanlar yakılan ormanların yerine yenilerini yetiştirmek için çalışıyorlar,” diyorum. Yani gerçeği kabulleniyor ve sorumluluk sahibi yetişkinlerin sorun üzerinde çalıştığını söylüyorum. Sonra “Biliyor musun bizim de burada, New Hampshire’daki ormanlarımızı daha sağlıklı hâle getirmek için yapabileceğimiz şeyler var ve sen de yardım edebilirsin” diyor, odun ve yaban hayatı için yetiştirdiğimiz koruluğun bakımı ya da elma ağaçlarının budanması işinde onun yardımcı olabileceği şeylerin listesini yapıyorum.
Sonuç olarak dünya ekolojik bir krizle karşı karşıya. Bu bilgi okul müfredatları ve medya aracılığıyla çocuklara olanca çıplağıyla ulaşıyor. David Sobel, Ekofobiyi AşmakDoğa Eğitiminde Kalbin Yeri kitabında bu bilgi kirliliğinin çocuklarda yaratabileceği endişe ve kaygı duyguları neticesinde konuya duyarsızlaşma riskinden bahsediyor. Çocukları gelişim dönemlerine göre üç grupta inceliyor ve her gruba nasıl yaklaşabileceğimizi detaylarıyla ele alıyor, Kuş Olmak, Kaplan Kaplan Işıl Işıl Yanan, İçimizdeki Amazon, Dere Takip Etmece gibi eğlenceli etkinlik önerilerinde bulunuyor.
Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri hem öğretmenler hem de ebeveynler için çocukların doğal yatkınlıklarına hitap eden çevre eğitim stratejilerini sunan eşsiz bir kaynak. Bir çırpıda okunmayı sağlayan temiz ve akıcı dili için çevirmen İlknur Urkun Kelso’ya da teşekkür etmek gerek.
Ekofobiyi Aşmak Doğa Eğitiminde Kalbin Yeri
Yazan David Sobel
Çeviren İlknur Urkun Kelso Yeni İnsan Yayınevi
Eğitim Serisi
Kayıp Zamanın İzinde romanını hayatının bir döneminde eline almış biri, Marcel Proust’un o akıp giden anlatımı arasında birkaç aydınlanma yaşamış, birkaç cümlesi üzerinde tekrar tekrar gezinmiştir.
Kendi yolculuğumun yanında Didem Nur Güngören’inkini de takip etme şansım oldu. Didem, Galatasaray Üniversitesi’nde İletişim okuduktan sonra akademik olarak Proust üzerine çalışmayı tercih etmiş.
Didem Nur Güngören
Sorbonne’dan Grenoble Üniversitesi’ne geçen yolculuğundan çıkarabildiğim kadarıyla da cesaret isteyen, zor ve özel bir yolculuk olmuş onunkisi. Geçen yıl, Proust’un Le Figaro gazetesinde yayınlanan kimi denemelerini Kayıp Zamanın Etrafında* başlığı altında çeviren ve yayına hazırlayan Didem’le doktora tezinin son aşamasında Proust üzerine konuşmak için bir araya geldik.
***
Bahar Topçu: Proust okumak demek Kayıp Zamanın İzinde’yi okumak demek. Öncelikle bir okur olarak romanı yazarıyla bir görüyorum açıkçası ve bunu sormak istiyorum sana,
Kayıp Zamanın İzinde romanında okuduğumuz şey, her ne ise – hayat, insan–, Proust’un bir yazar olarak kendisine mi işaret eder?
Didem Nur Güngören: Belki her şeyden önce şunu söylemek lazım, Proust romanının bir anlatıcısı var; adı Marcel de olabilir çünkü bir iki yerde Marcel ismi geçiyor, ama Proust romanında anlatıcı ve hikâyesi anlatılan adam yazarın kendisi değil, başka biri.
Belki yazarla benzerlikleri olan ama ayrı yönleri de olan biri. Dolayısıyla hikâyenin temeli anlatıcının bir şeyi hatırlayıp retrospektif olarak geçmişe dönüp o hatırlama yöntemiyle sanki bizim okumakta olduğumuz şeyi yazıyor olduğu illüzyonu aslında.
Anlatı bir tür kapalı bir çember, bir kısır döngü ve o kapalı sistemin içinde Marcel Proust anlatıcı ya da kahraman olarak gerçekten yer almıyor. Bunu en baştan söylemek gerekiyor zira ancak bundan sonra Proust romanında ne olduğunu konuşmak kolaylaşıyor, öbür türlü romanla ilgili olarak hep kafamız karışıyor.
Ayrıca o zaman Proust dediğimizde hep sanki deneme yazmış, romanda da anılarını yazmış bir yazardan bahsediyor gibi oluyoruz.
Bahar: Burada kurgusal bir romandan bahsediyoruz, böyle diyebilir miyiz?
Didem: Evet, nasıl Balzac karakterler üretiyorsa, Proust için de aynı şey geçerli… Burada bizi yanıltan şey romandaki ana karakterin Marcel Proust’a benzemesi –yaşadığı dönem anlamında, mektuplarından tanıklardan bildiğimiz kadarıyla kişiliğinin yapısı bakımından…
Ama Kayıp Zamanın İzinde tam olarak bir kurmaca.
Bahar: Sen çevirdiğin Kayıp Zamanın Etrafında kitabının önsözünde “Proust hayatı boyunca Kayıp Zamanın İzinde’yi yazdı”, demişsin, bu tam olarak ne demek, biraz anlatır mısın?
Didem: Proust’un gençliğinden beri yazdığı şeyler tematik olarak sanki bir noktada gelip Kayıp Zamanın İzinde’de birikmiş denebilir gerçekten de.
Sanki Proust, en nihayetinde romanını yazarken, hayatı boyunca yazmış olduğu her temayı, her imgeyi yeniden ziyaret etmiş ve romanında kullanmış. İlk yazılarından birinde örneğin Kayıp Zamanın İzinde’nin açılışındaki o ünlü uykuya dalma anını görüyoruz mesela…
Bahar: Bütün bu olaylar gerçek değilse, nasıl böyle yazılabilir ki diyorum ve yazarı dinliyormuş gibi hissediyorum bir okur olarak ben, peki ya bu nasıl mümkün olabiliyor?
Didem: Sanırım bu bir illüzyon; özellikle bizim kültümüz genel olarak sözlü geleneğe daha çok yaslandığı için… Okur da olsak, dinleyici de olsak sanki zihnimizde her zaman anlatıcının kendi şahsi hikayesini anlattığına dair bir önsezi mevcut.
Öte yandan, Proust hakikaten buna karşı çıkmış ve üstelik bu eğilime karşı bir metin bir yazmış biri. Saint-Beuve’e Karşı eserinin teması bu: Yazar, yazdıklarından ayrı bir insandır ve yazdıkları da onun şahsi hayatına hiç bakmadan bakılabilir, anlaşılabilir.
Ve böyle düşünen bir yazarın dünyanın en büyük kurmaca illüzyonlarından birini kurmuş olması da çok ilginç elbette. Romanın anlatıcısı kişilik olarak Marcel Proust’u andırıyor ama o değil. Bir tür hinlik diyebiliriz bence buna,
Proust sanki okurunu deniyor; kendisiyle kahramanı arasındaki aşikâr benzerliğe rağmen okurunu bu romanı yazarından bağımsız okumaya çağırıyor. Bu illüzyona katkıda bulunan bir başka etmen de anlatının birinci tekil şahısta anlatılması, yani “ben” olarak geçmesi anlatıcının, kendi hikayesini kendi ağzından anlatması. Bu durum, okur zihninde yazarla anlatıcı arasında hızla bağlantı kuruyor; daha ilk cümleden itibaren, “evet yazar Marcel Proust uzun zamandır erkenden yatmış”, diye düşünüyoruz. Ama bu gerçekten bir illüzyon.
Marcel Proust’un göründüğü tek videoda yazar, 1 dakika 25. saniyede ortaya çıkıp 1 dakika 29. saniyeye kadar kadrajda kalarak gri takım elbisesiyle merdivenlerden iniyor. “Şimdiye kadar bulunan tek videosu olduğundan, Proust severleri çok heyecanlandıran bir an” diyor Didem.
Bahar: Kavgam serisini okuyorum. Serinin yazarı Karl Ove Knausgaard doğrudan kendi hayatını aktarıyor ve biz bunu biliyoruz. O da mesela bir Proust hayranı olduğunu ve Kavgam’ın bir bölümünde gençliğindeki gibi nihilizmin, mesela Dostoyevski gibi klasikleri okumanın ergen bunalımı olarak kalmasının nedenlerinden yakınıyordu. Sence neden artık okunmuyor bu eserler?
Didem: Proust’la ilgili büyük efsane çok zor okunuyor olması. Çok uzun, çok karmaşık, büyük bir konsantrasyon istiyor –hele ki bugün, ara ki bulasın o konsantrasyonu, özellikle yaşadığımız modern çağın gerekliliklerinin bize sunduğu uyaranlar içinde. Ama asıl sorun hiçbir zaman Proust’un teknik olarak ulaşılmaz, anlaşılamaz zorlukta bir roman yazması değildir, sorun (bütün klasiklerde olduğu gibi) son derece karmaşık bir şey toplumu ve bireyi, yine son derece detaylı bir biçimde ve uzun uzun anlatmış olmasıdır, bu dünyaya girmek gerçekten de –bütün klasiklerde olduğu gibi– zaman ve dikkat talep ediyor bugün bu zamanı ve dikkati bulmak, ona hayatımızda yer açmak çok da kolay olmayabiliyor.
Proust’un anlattığı şey aslında 20. yüzyılın başındaki ulusal bir sosyetenin, en geniş anlamıyla –Marx’a bakarak konuşursak– bir toplumun ürettiği bir bireyin başına gelenler ve hissettikleri… Bu başlı başına bir iş zaten.
Öte yandan, Proust mesela ahlaki ikilemlerle doludur; örneğin “ben kendim için mi yoksa toplum için mi var olacağım?” Ya da, cinsel olarak olgunluğa ulaşmış bir insanın, kadın ya da erkek, ve hangi cinsle ilgileniyor olursa olsun temel sorusu, “beni seviyor mu?” dur. Özetle: “Ben bir başkasının gözünde beliriyor muyum?”, “Bir başkasının gözünde belirirken acaba ben kendim nasıl olacağım?” “Hem aynı anda görünür hem aynı anda gören nasıl olacağım?” Öznenin aşk dilemmasıdır bir yandan bu.
Bu ikilem işte bütün o ciltlere yayılmış olan, o bu büyük aşk dansını yaratır romanda. Proust’taki diğer bütün zenginlikleri –yani sanatın ne olduğuna dair olan, insanın hem sanatı nasıl görüp yorumladığına dair olan, insanın hem kendisini potansiyel bir sanat üretebilecek bir birey olarak o toplum içindeki birey olarak nasıl konumlanabileceğine dair olan, öte yandan annesiyle ve babasıyla olan ilişkisine, o aileden kopmak ve topluma katılmak, gözünü diktiği aristokratların arasına girmeye dair olan bütün o temaları – bir araya getirdiğiniz zaman, gerçekten ortaya okunması dikkat ve sabır isteyen bir iş çıkıyor ortaya. Bu iş de, toplumda bireyden ziyade tüketici olarak yerini alması gereken, şartlarla böyle şekillenmiş bugünün insanlarına pek uygun bir iş olmayabiliyor.
Bahar: Proust, yazmak ve sanata dair de bir sürü şey söylüyor dedin… yazarlar önce belli bir kitleye yazarlar denir, böyle bir şey var mıydı Proust için? Yazmak nerede duruyor onun için?
Didem: Proust için yazmak evet çok önemli, temel motivasyonu ergenliğinden beri. 19. Yüzyıl sonunda doğmuş biri olarak, bugünün insanın ilk anda aklına hayaline gelmeyecek sınırları vardır Proust’un. Örneğin okula gidemiyor, hastalandığı için, antibiyotikler ya da bugünkü astım ilaçları olmadığı tam olarak iyileşemiyor; evde kalıyor çok uzun bir süre ve evde eğitim alıyor; böylece bu aşamada yazmak önemli bir meşgale oluyor onun için.
Ardından iyileştiğinde, lise döneminde artık ciddi bir edebiyat düşkünlüğü ve kendine has bir stili oluşmuş bulunuyor; arkadaşları daha erkenden onun bu üslubuna “Proustlaştırma” (Fransızcası proustifier) demeye başlıyorlar.
Ayrıca o dönemde yazmak her şeyden önce temel bir iletişim biçimi; yazma işi erken yaşlarda birbirleriyle haberleşmek için kuralları da olan, kendi içinde belli bir tür olan mektupla başlıyor dönemin insanları. Proust için de böyle oluyor elbette. Ve bütün bu mektuplarında malum üslubu erkenden kendisini belli ediyor; detaylı ve çok uzun yazıyor.
Daha sonra arkadaşlarıyla edebiyat dergileri kuruyor, oralarda kimi yazılar yazıyor. Erişkinliğinde snop olmasıyla ünleniyor, bir burjuva olarak aristokratların salonlarına giriyor, böylece Le Figaro’ya madamların düklerin düşeslerin kıyafetlerinin ve katıldığı akşamlar hakkında yazıyor…
Bir tür bir denemeci kimliği ortaya çıkıyor kamusal anlamda. Daha sonra dönemin eserleri üzerine sanat ve edebiyat yazıları yazıyor farklı mecralarda. Bir bakıma dönemin birçok yazarının geçtiği yol bu. Fakat anladığımız kadarıyla Proust’un hep bir roman düşüncesi var zihninde; gençliğinde neredeyse bin sayfa yazdıktan sonra yarıda bıraktığı Jean Santeuil adında, ölümünden sonra yarım haliyle yayınlanan bir romanı var örneğin.
Bütün yazdıklarını topladığımızda –yalnızca yayınlananları ve Jean Santeuil romanını– bugün 10.000 sayfadan fazla bir toplama bakıyor oluyoruz. Ayrıca mektuplarının toplamı 20 cildin üzerinde, bugün hala mektupları çıkıyor ortaya… Sonuçta bütün bunlardan anladığımız yazmanın Proust’un gerçekten de hayatının merkezinde yer aldığı! Adeta nefes aldığı kadar yazmış biri Proust!
Bahar: Kayıp Zamanında İzinde’de ayrıca yayınlanma sorunu var. Yayınlanmış olsa da sonlanmamış olduğu söylenebilir mi? Hikâyenin akışına göre sıralanmış ciltler var ama Proust kendisi bu sıralamayla mı yazdı, biliyor muyuz?
Didem: Romanın son ciltleri Proust öldükten sonra, kardeşinin ve yayıncısının dikkatli edisyonu ile yayınlanıyor; elyazmalarındaki sıra ise oldukça karışık, özellikle son cilt büyük bir soru işareti.
Romanın sonu aslında bir tanıklığa dayandırılıyor, Proust’un yardımcısı Céleste Albaret’nin tanıklığına: Proust, “Céleste çok mutluyum romanıma bu akşam son verdim” diyor ona. Elyazmalarının bir yerinde gerçekten de altına “son” yazılmış bir sayfa var ama Proust bundan sonra da yazmaya devam etmiş!
Her halükârda bu sayfa son sayfa hala romanın sonu olarak baz alınıyor. Yine de Proust uzmanı olmadan, sadece bir okur olarak okusanız bile son ciltte büyük bir zaman atlamasıyla karşılaşır, şaşırırsınız. Zira, Proust romanın sonunu – o uyanış ve aydınlanma anını– 1913’te tasarlamış ve yazmış. Çünkü romanı aslında üç cilt olarak tasarlamış: Swann’ların Tarafı, Guermantes Tarafı ve Yakalanan Zaman.
Bu tasarıda Çiçek Açmış Genç Kızlar ya da Albertine hikayesi yok, Sodom ve Gomorra yok. Çünkü, I. Dünya Savaşı yok; romanın sonunun tasarlandığı ve ilk cildin basıldığı tarih olan 1913’ten bahsediyoruz. Çıkan savaş çok değiştiriyor romanın akışını – ayrıca düzenli basılmasını da engelliyor.
Özetle, Proust romanın sonunu baştan yazmış fakat ölümü, sonradan yazdığı 7000 sayfa ile 1913’teki taslağı uyumlu bir biçimde birleştirmesine engel olmuş. Bu açıdan romanın sonunu belki de asla bilemeyeceğiz; ömrü el verseydi romanın sonunu nasıl düzenlerdi, nasıl yazardı…
Diyebiliriz ki bu haliyle, aslında elimizde bitmemiş bir roman var.
Bahar: Türkçe’de eksik olan Proust metni ve çalışması var mı?
Didem: Evet, kimi metinleri hala çevrilmeyi bekliyor, örneğin ilk romanı Jean Santeuil. Kayıp Zamanın İzinde’nin Türkçe çevirisi, yani Roza Hakmen’in çevirisi ise muhteşem; ama yine de bu çeviriye, 1980 sonrasında Fransa’da yapıldığı şekliyle, notlar ve varyasyonlar kısmı eklenebilir, tabii bu neredeyse bir koca cilt edebilir! Çünkü Proust’un neredeyse her yazdığı cümlenin ikinci bir varyasyonu var! İlgili bir okur için, böyle bir ekleme çok kıymetli olabilir.
Bahar: Senin çevirini, Kayıp Zamanın Etrafında’yı okuduktan sonra fark ettiğim bir şey şu oldu: sanki denemelerde yoğun doğa tasvirleri var ve bu tasvirler yoğun duygularla el ele gidiyor.
Oysa Kayıp Zamanın İzinde yani roman daha çok insanları, ilişkileri anlatıyor daha çok.. Neden böyle bir fark var, ilk yazdıkları ve sonradan yazdığı büyük roman arasında?
Didem: Romanda kahramanın doğaya yöneldiği o çocukluk dönemi geçtikten sonra doğaya dair duyusal yaklaşım azalıyor. Romanın ilk bölümlerinde, özellikle Combray’de geçen dönemlerde anlatıcı uzun uzun doğada yalnız kalmanın nasıl bir duygu olduğunu, kendisinde hangi düşünceleri tetiklediğini anlatıyor.
Büyüdükten sonra, insanlar yaşamına daha yoğum biçimde dahil olduğunda, bu çocuksu doğa aşkı biraz ikinci plana itiliyor. Ama doğadaki o uzun uzun tasvir edilmiş anlar sanki kahramanın duygusal kişiliğini oluşturan temel anlar. Romanın kapanış anında kahraman bu anları yeniden hatırlıyor ve kendisini ne kadar da şekillendirdiğini anlatıyor:
Örneğin akdikenlere bakarken hissettiklerinin, o doğaya dahil olma duygusunun onu yaşamı boyunca yönlendiren temel şey olduğunu kavrıyor. Bu anlar aslında kahramana yönünü gösteren, hakikatin ve yaşamın anlamın ne olduğunu ona söyleyen ilk temel duyusal keşif anları. Üstelik Proust bu anları arkadaşlarının “proustifier” yani Proustlaştırma dedikleri o ilginç üslubuyla yazıyor. Fransızca surimpression deniyor buna; Proust yani izlenimleri izlenimlerin üzerine bindiriyor, her izlenim bir diğerini çağırıyor, bir diğeri ile açıklanıyor. Örneğin çiçeğin rüzgarla salınımı dansçı bir kızın hareketlerini andırıyor.
Proust sanki şöyle diyor: çiçek de olsa, insanlar da olsa, baktığımız şeylerin her an değişen yüzleri var. Doğa da insanlar da sanat da bize hep birtakım çağrışımlar getiriyorlar, o çağrışımlar da diğerlerini getiriyor. Bunu dünyayı çoğaltma çabası gibi görüyorum ben, dünyayı yazıda yeniden daha da zenginleştirerek anlatmaya çalışma çabası olarak.
Belki de Proust’taki en çarpıcı ve okumayı zorlaştıran şey bu; sürekli genişleyen bir çağrışımlar ve izlenimler dünyasına katılıyor okur. Bütün o sosyalliğin ve duyuların içinde, bunların hepsini aynı anda algılayan bir varlık olarak insan var ve Marcel Proust bir yazar olarak bu algıların her birini sanki tek tek anlatmaya çalışan deli bir yazar…
Eğer bir kadın pek çok insana yönelik erotik fanteziler kuruyor ve devamlı mastürbasyon yapıyorsa, bu onun nemfomanyak olduğunu mu gösterir? Erkekler de nemfomanyak olabilir mi? Peki, ‘nemfo’ ne demek, ‘satir’ ne demek? Cevapları merak edenler için nemfomani hakkında bir dosya hazırladım.
Lars Von Trier da “Nymphomaniac” isimli iki bölümlü sinema filminde aynı konuyun işlemişti
Eski Roma İmparatoru Claudius’un üçüncü eşi Messalina Valeria tarihin en ünlü nemfomanyağı olarak biliniyor. Her gece çeşitli erkeklerle seks yapan güzeller güzeli Messalina, tanınmaması için kılık değiştirerek halkın arasına karışırmış. İmparatoriçe hakkındaki en çok bilinen hikâye; ünlü Romalı fahişe ‘Cihanyandı Scylla‘ya karşı bütün gece sürecek bir seks yarışması için meydan okumasıdır. Rivayete göre, Scylla 25 erkekle yattıktan sonra durur ancak Messalina sabaha kadar ilişkiye girmeye devam eder. Tarih, bu olaydan sonra Messalina’nın çok yorulduğunu ancak tatmin olmadığını yazar.
Tarihin en ünlü nemfomanyağı Messalina Valeria
Ünlü seks profesörü Dr.Alfred Kinsey, nemfomanyak kadınları ‘yalnızca herkesten daha fazla seks yapan biri’ olarak açıklıyor. Her ne kadar profesör bunu böyle açıklasa da, seks bağımlılığı kesinlikle ciddi ve kesinlikle yardım alınması gereken bir durum. Seksüel arzularını kontrol edemeyen bir kadın, aynı dertten mustarip bir erkekten daha fazla ilgi görüyor ya da dışlanıyor; ne de olsa bu erkekler için namuslarına halel getiren ya da çok acı veren bir durum değil. Michael Douglas, Charlie Sheen ya da Tiger Woods gibi dünyaca ünlü yıldızlar birer seks bağımlısı olarak paçayı ucuz kurtarırken, Pamela Anderson, Lindsay Lohen, Madonna ve Lady Gaga gibi kadınlar çok fazla hasar aldılar.
Erkeklere yer yok!
Nemfomanyaklığın sadece kadınlara ait bir terim olduğunu biliyor muydunuz? Bu rahatsızlıktan mustarip erkekler için kullanılan terim ise ‘Satiryazis’… Her iki terim de Yunan Mitolojisinden geliyor; nemfolar ‘ergin olmayan güzel peri kızları’, satirler ise ‘ormanda yaşayan, eğlenceye düşkün, yarı keçi yarı insan tanrılar’ demek… Peki, neden hepimiz ‘nemfo’ terimine pek yabancı değilizdir ama ‘satir’i bilmeyiz? Muhtemelen, tarihe göre kadınların bu problemi, erkeklerinkinden daha ciddiye alındığı için… Yani konu yine namusa geliyor; erkeğin elinin kiri, kadının boğaza geçirin ipi, misali…
Fazla iyi?
Carol Groneman’nın yazdığı ‘Nemfomanya’nın Tarihi’ kitabında; Viktorya Çağı’ndaki (1800’ler, muhafazakâr dönem) doktorların, ağır yiyecekler ve fazla çikolata tüketmenin, ahlaksız düşüncelere saplanmanın, fanteziler kurmanın, kitap okumanın ve kadınların devamlı hassas sinir uçlarını uyararak ‘saklı kirlilik’ dedikleri mastürbasyon yapmalarının, nemfomani’ye yol açmasından korktuğundan bahsediyor.
Özellikle bahsedilen o ‘hassas sinir uçları’ onları o kadar endişelendiriyormuş ki, kadınların muayenesinde ‘spekülum’ (kanal genişletici alet) kullanmalarının bile, onlarda bir heyecan yaratıp nemfomanyaklığa sebep olacağından çekiniyorlarmış.
Muhtemelen o dönemdeki bütün doktorlar ya erkekti ya da hiç smear testi yapmıyorlardı!
Aslında her şey kafada!
Aynı kitap, o dönemdeki frenolojistlerin (kafatasının şekline bakarak karakter analizi yapanlar) fazla genişleyen küçük beyinciğin de aşırı seksüel iştaha sebep olduğunu savunduklarını yazıyor. Bu yüzyılda bile buna hala inananlar mevcut. Onlara göre; fiziksel aşk ve seksüel çekimi tetikleyen sinirler kafanın aşağısında ve kulakların arkasında bulunuyor. Fazla büyük beyincik ve kafatası, kafanızda çok fazla seks olduğunun bir göstergesiymiş.
Küçük kafalılar dikkat! Çünkü, ‘Psikoloji Ansiklopedisi’ kafatasının şekliyle beynin birbiriyle alakası olmadığını söylüyor. Eğer siz de bir nemfomanyaksanız, hemen şu testi yapın; kafanızın arkasındaki şişlik fazla büyük bir beyincikten mi kaynaklanıyor yoksa kafanızın devamlı ritmik halde duvara vurulmasından mı?
Dünün nemfomanyakları, bugünün seks bağımlıları!
‘Nemfomanyak’ veya ‘nemfo’ terimlerinin artık tıp dünyasında yeri yok! Araştırmacılara göre, bu terimlerin tanımlanabilmesi ya da anlamlı bir bilimsel açıklaması mevcut değil. Diğer bir anlatımla; seks arzusunun ve aktivitesinin ne kadarının çok fazla olduğunu saptamak mümkün değil.
Bu yüzden seks dürtüsü saplantı derecesinde yüksek olan insanlara ‘hiperseksüel’ veya ‘seks bağımlısı’ deniyor. Gerçi nemfomani terimi tıp dünyasında kabul edilmese bile hala sözlükte bulunan bir kelime… Bazı sözlükler ‘nemfomanyak’ kelimesinin karşılığında ‘azgın kadın’ diye yazar; yalnız bunu ucuz ve kolay kadınlarla karıştırmamak gerekir. Çünkü bu dertten mustarip olanlar, kesinlikle düşük ahlaklı değil, sadece seks dürtüsü yüksek olan kişilerdir.
Nemfomani seksüel deliliktir!?
Charlotte Gainbourg, Nymphomaniac’ın bir sahnesinde
‘Nemfomani’nin Tarihi’ kitabında, muhafazakar dönemdeki doktorların, güçlü seks dürtüsünün bir hastalık olduğuna inandıkları için tıbbi bir çözüm aradıklarından bahsediyor. Kitaba göre, daha ılıman ve normal bir iştaha sahip olması gerektiğine inanılan kadınların, böyle bir taşkınlık göstermesi seksüel deliliğin göstergesiymiş.
Aslında bazen yanlış atılmış ufak bir adım bile, normal nitelendirilen bir kadının seks düşkünü olmasına yetiyor. 7 yıl evvel Daily Star’da çıkan bir habere göre, Emma Wall isminde bir kadın Wii Fit Board’undan düştüğü için nemfomanyak olduğunu iddia etti. Görünüşe bakılırsa, nemfomanyaklığa bir spor kazası da sebep olabiliyor…
Nemfomanyaklar iyi sevgili değiller!
Nemfomanyak bir sevgili ancak porno bir filme ya da Playboy’a yazılmış bir mektup için harika bir konu ya da sadece gerçeküstü bir fantezi olabilir ama gerçek hayat maalesef o kadar da fantastik değil tabii.
Bu tip ilişkiler çok sağlıklı olmuyor ve ilişkinin yürümesi için gerçeküstü bir çaba harcamanız gerekiyor. Bu dertten mustarip sevgililerin kesinlikle tedavi görmesi lazım, ayrıca büyük ihtimalle de zaten sizi çok yorarlar.
Nemfomani günahtır!
Nemfomani, İncil’de ve diğer din kitaplarında pek hoş görülmez, hatta affedilebilir bir günah bile değil! Din kitaplarına göre, bu dertten mustarip insanlar en büyük günahkârlardan sayılıyor.
Sadece din adına görevlendirilmiş, pornografi, mastürbasyon, siber veya benzer seks bağımlısı kadın ve erkeklere tavsiye vermek için kurulmuş web siteleri bile var.
Özellikle kadınlara hitap eden bu siteler, herkesi bu hastalıktan kurtarabileceklerini iddia ediyorlar.
Nemfomani günah değildir!
Ünlü araştırmacı Kinsey bu konu hakkında “Dünyadaki tek doğal olmayan seks, yapamadığınız sekstir” diyor ve ekliyor; “Başka dinler nemfomani’yi ruhun kurtarılmasının bir yolu veya evliliğin kutsanması olarak görür”.
Evli kadınlara kocalarıyla paylaşabilecekleri seksüel özgürlüğün öğretilmesi gerektiğini ve bunun evliliklerine büyük bir yararı olacağını savunuyor.
Günah olmasa bile o kadar da eğlenceli değil!
Nemfomanyaklığın her ne kadar çekici bir tarafı olsa da son derece tehlikeli ve pahalı bir yanı da var. Özellikle bu dertten mustarip kadınların, psikolojik anlamda ödedikleri bedeller çok ağır.
Psikologlara göre, seks bağımlılarının en azından %60’ı çocukluklarında tacize uğramışlar. İlgiye olan düşkünlükleri yüzünden düzgün bir ilişki yaşamaları ve aile kurabilmeleri çok zor. Depresyon ve sinir krizleri ise günlük hayatlarının bir parçası…
Seksin keyfi bile yok!
Bir düşünün; aynı şeyi sık sık yapmaya zorlansanız keyif alır mısınız?
Mesela, her gün keyif için çikolata yediğinizi varsayalım; başta ne kadar eğlenceli gözükse de bunu bütün gün yaptığınızda çikolatanın tadından çabucak sıkılırsınız. Sıkılmanıza rağmen ailenizi ve arkadaşlarınızı inciteceğinizi, kariyerinizi tehlikeye atacağınızı ve uğruna paranızı kaybedeceğinizi bile bile buna devam etmek zorunda kalsanız… Başta aldığınız keyfin bir işkenceye dönüşmesi işten bile değil!
Oğuz Tan’ı 2013-2015 yılları arasında Uzak Doğu’ya yaptığı gezide çektiği fotoğrafları sergilediği günlerde, Temmuz 2016’da tanımıştım.
Yeşil Gazete’ye Ağustos 2016’da yazdığım Cebi boş, gönlü hoş bir gezgin: Oğuz Tan başlıklı bir yazıyla da onun hakkında edindiğim ilk izlenimlerimi sizlerle paylaşmıştım. Geçen zaman içerisinde Oğuz’la dostluğumuz pekişti.
İlk yazımda Ömer Hayyam’ ın bir şiirinden yaptığım bir alıntıyla “gülün de şarabın da, sarhoş olmanın da, her şeyden vazgeçmenin de tadını bilen, cebi boş, gönlü hoş” sahici ve mütevazı bir bilge- gezgin diye anmıştım Oğuz’u ve onun bir yazısından bir alıntıya yer vermiştim yazımda: “…yeni dünya düzeni daha ben doğmadan hazırlamıştı bana sunacağı yaşam şeklini. Üstelik nerede ne zaman ve en önemlisi nasıl bir toplum içinde doğacağımı da ben seçmemiştim. Okumam, büyümem, ‘eli ekmek tutan’ biri olmam bekleniyordu ve hepsi oldu sırasıyla. İnsanın insana düşman kesildiği, mutsuz bir şehirde ‘geçinip gidiyordum’. Geçinip gitmek öyle tehlikeli bir şey ki, harcadığın şey ömrün oluverir ve geri dönüşü de yoktur. Öyle bir yaşamın içinde bulursun ki kendini, konforlu bir kafesin esaretinde yaşayan kuşa dönersin. Kapağı açsalar bile kanat çırpıp uçamazsın artık, çünkü korkarsın. Hayat bir rutine dönüşür. Rutinin dışına çıkmaya başta cesaret edemezsin. Sonra yıllar geçer aradan ve rutinin içiymiş dışıymış aklına bile gelmez. Bir bakmışsın camları kapalı hareketsiz bir aracın içinde pahalı yakıtlar tüketirken geyik radyo programları dinleyerek senelerini geçirmişsin – kurbağa ve sıcak su misali…” diyordu Oğuz.
İyi bir işi, kurulu bir düzeni varken İstanbul’un sanal gerçekliği içerisinde bir robot gibi yaşamaya başladığını hissettiği anda bunları bir kenara bırakabilme cesaretini göstermiş Oğuz. Bu birçoğumuz için gerçekleştirmesi pek de kolay olmayan bir şey. En azından ben bunu yapamam. Kentin kargaşasından, kent yaşamının tek düzenliğinden, insanı örseleyen olaylardan, ilişkilerden sıyrılmak için bireysel çözümlerim var elbette. Ama en azından bugün bir başka kente- bir başka ülkeye uzun süreli bir yolculuk yapma, yerleşme kararı şimdilik bana biraz uzak. Hayal etmemin önünde bir engel yok elbette. Yarın bunu yapmaya cesaretim olur mu? Bilemiyorum.
Önce motosikletini ve para eden diğer bazı ufak tefek eşyalarını elden çıkarmış ve yol boyunca ona arkadaşlık edecek olan bisikletini almış. Kalan parasıyla pasaport-vize gibi gerekli belgeleri edinmiş. Doğa sporları ürünleri satan bir firma ona giysi ve bazı yolculuk donanımları edinmesinde yardımcı olmuş. Ailesinden de günde 10 dolarlık bir bütçe edinince, “Yavaş ilerle, sade yaşa ve az tüket” mottosuyla bir sabah kahvaltısı sonrası “Anne ben gidiyorum!” diyerek Göztepe’den yola çıkarak 2 yıl boyunca, bisikletiyle 16 bin kilometre yol kat ederek İran, Dubai, Pakistan, Hindistan, Nepal ve Burma’yı geçerek Tayland’a ulaşmış.
Kısıtlı bütçe ve zor yol koşulları seyahati boyunca tıpkı bisikleti gibi ona yol arkadaşlığı yapmışlar, ama ne gam; o dün olduğu gibi bugün de “ Size dayatılan yaşamın ve rutinin dışına çıkın ve hayalleriniz her ne ise onların peşinden gidin. Kesinlikle zor zamanlar yaşayacaksınız fakat sonunda pişman olmayacaksınız” diyebiliyor.
Oğuz’un yeni bir hayali daha var ve Uzak Doğu’dan geldiği günden bugüne bu hayalini gerçek kılmaya çabalıyor: Bisikletle bir Latin Amerika yolculuğu. Meksika’daki kahve plantasyonlarından başlayarak Güney Amerika’nın güney ucuna kadar 2 yıl sürecek yeni bir yolculuk. .
Oğuz bugünden itibaren her cumartesi Yeşil Gazete, Hafta Sonu ekinde Oğuz Gidiyor başlıklı köşesinden Uzak Doğu yolculuğunu anlatacak ve ilgi alanına giren bisiklet, gezi, dünya mutfakları, kahve, doğa, bitkiler ve daha birçok konularda yazılar yazacak.
Oğuz bu hafta yolculuğu boyunca onu yalnız ve yolda bırakmayan ‘yaşlı’ arkadaşını anlattığı Yol arkadaşım bisiklet 200 yaşında yazı dizisinin ilk bölümü ile yazılarına başlıyor. İlk bölümde ağırlıklı olarak Uzak Doğu seyahati var. Bisikletin tarihine de giriş yaptığı ilk yazısının devamında 3 hafta boyunca bisikletin 200 yıllık yol hikâyesini onun kaleminden okuyacağız.
Oğuz, Latin Amerika yolculuğu güncesini de Yeşil Gazete’ deki köşesinden bizlerle paylaşmayı düşünüyor.
Oğuz ile bugün 16.00’da Açık Radyo’da onu ilk yolculuğuna zorlayan nedenleri, yol hazırlıklarını, yol boyu yaşadıklarını, yeni yolculuk planını ve daha birçok konuyu konuşacağız. Yolda kaydettiği müziklerden-seslerden kayıtlar dinleteceğiz.
Kim bilir belki bugün benim gibi birçoğumuz da Oğuz’un geçmişte kendisine sorduğu “Ne kadar özgürüm?” sorusunu kendisine soruyor, yaşadığı hayatı geride bırakıp, başka bir hayata çekip gitme hayalini kuruyor, ama bunu yapacak cesareti bir türlü kendisinde bulamıyordur. Ben Oğuz ile dostluğumu sürdürmeye, bulduğum her fırsatta muhabbete devam etmeye ve yazılarını her hafta takip etmeye niyetliyim. Cesaret bulaşıcıdır derler ya; umarım öyledir.
Çanakkale Ayvacık’a bağlı ve organik zeytinciliğin başladığı ilk yer olan Gülpınar’da kurulmak istenen jeotermal enerji santraline karşı köylülerin başlattığı nöbetin 28’inci gününde sondaj firması araçlarını toplayıp alandan ayrıldı.
Diken’den Rıfat Doğan’ın haberine göre Pınarkale Enerji Üretim Sanayi ve Ticaret AŞ, Gülpınar’da yapılması planlanan jeotermal tesisi kapsamında yedi adet sondaj arama faaliyeti için ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir’ kararı almıştı.
Bu karardan sonra Ramazan Bayramı’nda çalışmalara hızlı bir şekilde başlayan firma, yol ve sondaj çalışmaları için zeytin ağaçlarını kesmişti.
Köylüler, sondaj çalışması yapılacak alanda 28 gündür nöbet tutuyordu. Son olarak Çanakkale belediye başkanı ve CHP’li vekiller alanı ziyaret etmiş, konu Meclis gündemine taşınmıştı.
Nöbetin 28’inci gününde tesis projesinin sahibi Pınarkale firmasının sondaj çalışması için anlaştığı şirket, daha önce taşımaya başladığı alandaki araç ve ekipmanlarının tamamını toplayarak alandan ayrıldı.
Bu gelişme projenin iptali anlamına gelmese de köylülerin direnişi açısından bir kazanım olarak görülüyor.
Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği’nin açıklamasında “Gülpınar halkı zeytinliklerini yılmadan savundu ve sonuçta sondaj firması zeytinliklerden sondaj aletlerini alıp geldikleri gibi gittiler” ifadelerine yer verildi.
Açıklamada, sondaj firması gitse de proje sahibi şirketin halen bölgede olduğunun altı çizilerek: “Jeotermal projeleriyle zeytinliklerimiz içinde zeytin yasasına aykırı tesis kurmak isteyen zeytin ağacı katliamcısı Pınarkale şirketi yapmak istediği projeleriyle bölgede. Gülpınar halkının gösterdiği haklı mücadelesi karşısında taktiksel olarak geri çekilmiştir. Özellikle TBMM’nin tatilinin bitmesiyle yeniden gündeme alınacak zeytin yasasını değiştirilerek zeytinliklerin talana açılmasını sağlayacak olan yeni yasa teklifinin kanunlaşmasını bekleyecek ama bu arada iznini aldığı diğer sondaj alanlarında calışmalarını sürdürmeye çalışacaktır. İşte biz Gülpınar halkı olarak tam da bu aşamada uyanık olacağız ve zeytinliklerin ortasında yapılacak olan diğer sondaj noktalarına da izin vermeyeceğiz.” denildi.
Yeşil Gazete’nin gönüllü muhabirleri gezegenin dört bir köşesinden yazıları ve haberleri ile sizlere ulaşıyor. Yurrtaş Gazeteciliği ilkemizden hareketle şimdi de sayfalarımızı Alaska’yı dört günde katedip bu macerayı Yeşil Gazete okurları ile paylaşmaya niyet eden Ebru Ulutuna‘ya açıyoruz.
3 bölüm halinde yayınlamayı planladığımız [Dört Günde Alaska] yazısının ikinci bölümü karşınızda
***
Ertesi sabah Blackstone Bay’de “kayaking” yapmak üzere sahildeki “Alaska Sea Kayakers” iskelesine gidiyoruz. Alaska programımız için araştırma yaparken bir fotoğraf görüyorum ve vuruluyorum, bunu kesinlikle deneyimlemeliyiz! Daha önce hiç kayak/kano kullanmadık, hele ki buzullar arasında hiç! Kabine ulaştıgımızda önce başımıza gelebilecek tehlikelerden dolayı kendi sorumluluğumuzu aldığımıza dair bir kağıt imzalatıyorlar. Bu tür aktivitelere 10 yaşındaki kızım dahil alışığız ve tedirgin olsak da adrenalini seviyoruz.
Küçük bir botla, kano ile buzullara yaklaşacağımız Blackstone Bay’e doğru yola çıkıyoruz. Yağmur başlıyor! Dalga olursa soğukta eziyet haline gelecek! Botu kullanan Chris ve kanoda bize rehberlik edecek Kevin çok samimi ve profesyoneller. Onların varlığı bizi çok rahatlatıyor, yağmur keyfimizi kaçırmıyor. Blackstone Bay’in yakınlarında bir koya ulaşıp kanoları indiriyoruz.
Bu arada astronot gibi giyiniyoruz; su geçirmez kıyafetler, botlar, üzerine kanoya monte edilen yine su geçirmez etek gibi bir parça. Ufak bir eğitim veriyor bize Kevin. Ve hoop kızım ve ben bir kanoya, Bülent ve Kevin diğerine biniyoruz. İlk anlar alışma, pedalı kullanma, kürekle geri gitme, dönme vs. hareketlerini anlamakla geçiyor. Ahhhh sonunda kürekleri çekmeye başlıyoruz, harika! Su buz gibi değil bayağı bildiğin BUZ! Buzuldan kopup gelen parçaların arasında ama onlara değmemeye çalışarak yol alıyoruz. Kızıma bakıyorum son derece rahat ve keyifli, ohh iyice keyfim yerine geliyor. Buzula daha çok yaklaşıyoruz. Büyüklüğünü yakından hissedemiyor insan, ben de ancak uzaktaki bottan Chris’in çektiği bu fotoğrafı görünce anladım!
Daha fazla yaklaşmak istemiyoruz, büyük bir parça kopup düşse, kayaklarımızın devrilme olasılığı çok yüksek ve o suda kaç dakika canlı kalabiliriz gibi sorular aklıma geliyor ama beni kasmasına hiiiiççç izin vermeden sadece o sessizliğin keyfini çıkarıyorum. Gerçekten muhteşem! Bir su samuru sudan kafasını çıkarıp bize bakıyor ve önümüzdeki buzul kütlesinin altında kayboluyor. Altımız boş değil yani. Düşünme Ebru, olabilecekleri düşünme, ANI YAŞA.
Ruhumuzu o koyda bırakıp, güzel bir yemek yiyip, Seward kasabasına doğru yola çıkıyoruz.
Hemen her gün “Sokeye” somonu yiyoruz! Son derece hafif ve lezzetli. Somonların aslında ilk doğduklarında ‘somon rengi’ olmadıklarını öğreniyoruz, büyüdükçe renkleri değişiyor.
Yazının 3. ve son bölümünü 12 Ağustos 2017 Cumartesi günü okuyabilirsiniz