Hafta SonuManşet

Proust hayatımı nasıl değiştirdi?

“Mutluluğun orta yerinde beliriveren hüzün ya da belli belirsiz bir kaygı, belki de mutluluktan daha sarhoş eden bir hazdır.”* Marcel Proust

***

Yatma saati geldiğinde eğer yanındaysam, yeğenime bir masal okurdum mutlaka. Masalları birlikte seçerdik. Artık belli sayıda masalı okuduktan sonra birini tekrar tekrar okumamı istiyordu. Bir akşam, uykuya dalmakta olduğunu zannettiğim bir anda yatağında doğruldu, bana baktı, “Teyze, ne güzel masal, değil mi? Ama ben bir türlü uyuyamıyorum. Kalbim, bak, küt küt atıyor. Korkuyorum. Masal çok güzel, mutlu ol, diyorum ama uyuyamıyorum.” Onu rahatlatmaya çalışırken neler söylediğimi hatırlamıyorum.

Ne oldu şimdi? Sude neden masalın en keyifli yerinde korktu, heyecanlandı, belki de duygularını karıştırdı. Sonunu bilse de, hissedebileceklerinden ürktü belki. Bilemezdim. Bir yandan aklımdan geçen, en son benim ne zaman böyle hissettiğimdi.

Geçtiğimiz Temmuz’da Assos’taki Yeşil Kamp’ın programında Güneşin Aydemir’in sunum başlığını gördüğümde hatırladım Sude’nin bu tepkisini, Kopuş Çığında Yeniden Bağlanmanın Yolu Olarak Masallar ve Hikaye Anlatıcılığı Kendi kendime, sesli bir şekilde sorduğumu hatırlıyorum,

Güneşin Aydemir ile “Birlikte masal örme atölyesi”

  • Masal dinlerken ben neden acı çekiyorum Güneşin?

Çocuklar için duygular, bilinmeyen, henüz tanımlanmamış çünkü – bariz bir şekilde – henüz yaşanmamış anlardı. Ve biz, olmayan karakterlerin olmamış hikâyeleriyle o bilinmeyeni somutlaştırıyorduk. Biraz acımasızca; ama yapmak durumunda olduğumuz bir şey gibi gelir bu bana hep. Masaldaki Zaman’la iyi geçinmek adına…

En son ne zaman, cesaretle, şu karmaşık duyguları ortaya dökmüştüm? Aslında o an aklıma düşmüştü açıkçası, Proust’u okurken. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’ye sarıldığım gece. O zamanlar, uzun uzun tasvirlediği etrafına, ortamına pek ilgi duymuyordum; ama etrafıyla olan etkileşimi ve onu anlatış biçimine hayrandım. O anları ve o duyguları böyle ince, böyle güzel anlatabilmek için eşyanın pür dikkat kendisine ihtiyacımız var, o görüntünün o bilgisine mecburuz, diye düşünürdüm.

Şimdi, bir tavrına ya da hissedilmiş herhangi bir duyguya karşılık alma çabası olarak da görüyorum bunu aynı zamanda. İnsan, en umutsuz anlarında bile böyle bir karşılığa ihtiyacı olduğunu itiraf edebildiğinde, en kısa ve yoğun ifadesiyle, hafifliyor. Bunu en yoğun babamın ölümünden sonra yaşamıştım. Arkadaşlarımla konuşmalarım – ki çoğu, benim yüzümden, çok saçma içerikliydi, yaşadığım acının bir karşılığıydı. Acı içindeydim, belki de uzun zamandır öyleydim ve bu görünüyordu. Var olmak, buydu. Benim var olma biçimim de işte böyle, hamdı, diyebilirim.

Mesela hangi felsefe akımına yakın olduğumuzu gösteren basit testler çözmeyi severim. Sonuçta bir, “düşünce akımı” çıkacaksa ortaya, şu, “Sen var mısın?” sorusu mutlaka çıkar. Ben de babamın ölümüne, belki de aslında ölümünden sonra yaptığım konuşmalara kadar gururla, bilmiyorum derdim. O test de sonunda skeptikliğimi kutlar, hep böyle şüpheci kalabilmemi umardı benim adıma.

İnsan değişiyor. Kopuş anları aynı zamanda bağlanmanın gücünü arttırabiliyor da. Sanırım, farkındalık, giderek daha da zorunlu bir hal alıyor. Anneciğimin zamanında dayanışma demeden yapılan pek şok şey, bugün kadın dayanışması adına beni şaşırtabiliyor. Adına dayanışma demeseler de işleri kolaylaşmış, görünür olmuşlar. Hayat devam etmiş. Proust’un Kayıp Zamanın İzinde teması da, böyle, kendiliğinden bir tema. Konu nerelere geldi değil yani aslında konu hep buydu – gibi bir durum. Güzelliği de bu yüzden.

Şöyle söylemiş Virginia Woolf,

“Nasıl oldu da bir yazar daima elinden kayıp gitmiş olanı, sonunda somut bir hale getirdi – ve bundan güzel, mükemmel ve sonsuz bir nesne çıkardı? Kitabı bırakıp iç çekmeli. Haz fiziksel hale geliyor – güneşin, şarabın ve üzümlerin, kusursuz bir sessizlikte, yoğun bir canlılıkta bir araya gelmesi gibi.**

Romanların, mesela Kayıp Zamanın İzinde’nin bugünün anlam arayışında beyhude kalmasından, geçersiz sayılmasından, belirleyici olmamasından korkuyorum. En azından kaygılarım var, diyebilirim. Belki Proust’un bahsettiği mutluluğun ortasındaki kaygılardan biridir. Buraya yazdığıma göre, haz da veriyor olmalı. Bilmiyorum. Bu hissin benim için neler planladığını öngöremem. Ama orada duruyor, karanlık bir ormanın ortasında beliren bir siluet gibi. Bu görüntünün kaynağı ne peki?

  1. Küratör bir arkadaşımın, “Artık klasikleri okumamış güncel sanatçılar var.” demesi
  2. Yapay zekânın kendisine dil üreterek, o dili konuşmaya başlaması

Hislerimin hafızamın içerisinden el yordamıyla edindiği, yanlışlanabilir bağlantılar tabi bunlar. Romanların, oradaki kurguların, bizim için alternatif gerçeklikler, hayatlar, kimlikler yarattığı artık çok geçerli bir klişe. Bugünlerde öyle anlatımlarla karşılaşıyoruz ki gelecekten bahseden bir dizi kadar cep telefonsuz, internetsiz geçmişi yazan bir roman da kurgusal, daha doğrusu bilim kurgusal algılanabiliyor. Büyük ihtimalle bu hep böyleydi. Ama geçmiş ve gelecek birbirine bu kadar yakın – aynı zamanda da bu kadar uzak mıydı? Sorunun varlığı, cevabından daha önemli bence. Bu soru gibi, ucu açık araştırmalar da gereksiz, yorucu gelebiliyor insana. (bilim ve sanatta son uyuz durum)

Çocukların çoğunlukla masallar bitmeden uyuyakalması çoğu şeyi açıklıyor benim için. Ben bir masal dinlerken ya da roman okurken uyuyakalamam. Olaylar gözlerimin arkasında canlanırken, dudaklarımın arasından yorumlarım, sorularım, hislerim geçer altyazı gibi. Değerlendirme yaparım. Kendimi tutamam. Çünkü biz yetişkinler duygu durumlarıyla ilgili başkalarının hikayelerine – gerçek de olsalar, kolay güvenmeyiz. “Gözlerimle gördüklerime mi inanayım, kulaklarımla duyduklarıma mı?” gibi kıstaslarımız vardır en azından.

Çocuklarsa kendilerini bırakırlar. Ta ki, bir ikileme denk gelip, mesela mutluluk anındaki kaygıyla karşılaşıncaya kadar. Masalda mutlu bir an anlatılıyordur; ama hissedilen kaygı onlarla ilgilidir (olasılıklarla başa çıkma – desek mi?). Küçük bir kafa kalkar, gözler uykunun içinden aralanır ve Teyze, ne güzel masal, değil mi?

***

Sonra o kaygılar toplumsallaşır. Arkadaşım şunu demişti, haberlerde neler duydum- a gelirsiniz. İyi bildiğimiz yerleri hızla geçiyorum.

Marcel Proust’un hayatı boyunca yazdığı Kayıp Zamanın İzinde romanının teması böyle kendiliğinden zengin bir ikilemdir işte. Proust, özel olarak üretmiyor bu ikilemi. Yaşıyor, hissediyor. Yaptığı şey, onunla karşılaşanlar için, hayatı karşılama yollarından biri oldu. 1890’da verdiği cevaplarla ünlü olan şu 20 soruluk testin “En sevdiğiniz renk hangisi?” sorusuna Proust, “Renklerin güzelliği kendisinde değil; ahenginde.” diye cevaplamış. Bazı sorularıyla kendisinden bahsetmek istemediğinden yanıtlamamış. Yüzlerce sayfa mektup ve romandan sonra yine de bunu yapmak, o ahenkle ilgili bir şey söylüyor sanırım bize.

Güzel bir gezgin, duygular üzerine çalışmanın sandığından daha zor olduğunu söylemişti bana bir gün. Çünkü söyleyebildiğim en iyi haliyle, biliyorsunuz, alıntıdaki o cümlenin yüklemindeki haz, eylemin içeriğini belirliyor.

*(Proust’un Le Figaro’ya yazdığı “İşte Paskalya” metninden)

** Kayıp Zamanın Etrafında, arka sayfa alıntısı.

 

Bahar Topçu

Kategori: Hafta Sonu