Ana Sayfa Blog Sayfa 3036

Hayvanların olmadığı bir Dünya’ya doğru gidiyoruz

New Statesman’da Simon Barnes imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Bahar Topçu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Altıncı büyük tükenme dönemi, derinden etkileriyle beraber şu anda gerçekleşiyor.

20 yıl kadar önce ince gagalı kervan çulluğu görmüştüm. Fas’taydım. Uzun – ince bacaklı kuş, yeterince narin, ince gagasıyla yabani su tereleriyle çevrili bir sulak alanda besleniyordu. Oldukça hoş bir manzaraydı. O zamandan beri az kişi bu manzarayı paylaşabildi – çünkü soyları tükendi.

Son ayinler henüz gerçekleşmedi ve bu konuların en üst otoritesi Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) derlediği Kırmızı Veri Kitabına göre bu türler “ciddi derecede tehlikede” olarak sınıflandırılıyor. Bilimsel bir uyarı: Neredeyse, tamamıyla yok olmak üzereler.  Yani, nesli tükenen bir kuş gördüm. Tuhaf bir duygu.

Çin Nehir Yunusları (baiji) ya da Yangtze yunusları, ismini aldıkları büyük nehir sistemi içinde yaşayabilmek için evrimleşmişler. Su altı radarlarıyla yollarını bulan bu tuhaf yaratıkların da soyu tükendi: kimyasal kirlilik, gürültü kirliliği, pervanelerin suya çarpışları ve çok fazla insan arasında yaşamanın imkânsızlığı nehir yunuslarını bitirmek için bir araya gelmişti. 2006’da bölgeye gelen bir keşif heyeti tarafından, işlevsel olarak tükendikleri ilan edildi.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ve Londra Zooloji Derneği tarafından derlenen Yaşayan Gezegen Endeksine (Living Planet Index) göre 2020’de vahşi hayvanların sayısı üçte iki oranında azalacak. IUCN’nin listelediği 85,000 türün 24,000’i tehlike altında ve bunlar arasında 1985 yılından beri sayıları neredeyse yüzde 40 oranında azalan aslanlar, gergedanlar ve zürafalar da var. Ocak ayında Science Advances dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre primat türlerinin üçte dördünün nüfusu azalıyor, goriller ve şempanzelerin aralarında olduğu yüzde 60’ının ise nesli yok olma tehlikesi altında.

Bu olay bu ülkede (yazar İngiltereli) de gerçekleşiyor. İngiltere’de yetiştirilen kuşlardan mavi doğan yok olma tehlikesi altında. Royal Society for the Protection of Birds’ün ifadesine göre geçen sezon sadece bir avuç yuvalama girişimi olmuş. Geçen 200 yıl içerisinde İngiltere kelebek türlerinin yüzde 8’ini kaybetti. Bundan eminiz çünkü kelebekler kolaylıkla gözlenebilir ve tanımlanabilirler. Aynı şekilde yine İngiltere’de, listelenmesi daha zor olan böcek türlerinin yüzde 3’ünün soyu tükendi. Bu şablonu omurgasız diğer türlere uygularsak 1,200 ila 3,180 arasında tür geçen birkaç yüzyılda ulusal düzeyde yok olmuş olabilir.

Hayvanların olmayacağı bir dünyaya gidiyoruz gibi görünüyor. Omurgasız hayvanları koruma kuruluşu olan Buglife’ın CEO’su Matt Shardlow “Plan yerli yerinde.” diyor ve ekliyor, “Tek yapmamız gereken böyle devam etmemiz.”

Tabii bu bir “kendi koşullarını tanımla” durumu. Bin yıllık dönem boyunca filozoflar ve Cantenbury Başpiskoposu gibi teologlar umutsuz girişimlerine rağmen insanların bir hayvan türü olduğunu gizleyemediler; bizler primatız. Öte yandan o denli çok evcil hayvan besliyoruz ve ineklerle tavukların yok olmayacaklarının hiçbir emaresi yok.

Toplam omurgalı biokütle – yaşayan bütün omurgalı hayvanların toplam ağırlığı – vahşi olanlar ve diğerleri olarak ayrılabilir. Ve işte ilk yıkıcı istatistik: 10 bin yıl önce insanların ve onların evcil hayvanlarının toplam biokütleye oranı yüzde 0,4’tü. Şimdiyse yüzde 96 ve artmaya devam ediyor.

Dolayısıyla gezegen, dikkate değer bir değişim geçiriyor. Dehşetli bir uyarı değil bu: gerçekleşmekte olan bir olay. Bu sizi bir yunus sahiplenmeye ikna etmek için uydurulan korkutucu bir hikâye değil: Sadece bir hakikat. Paleoantrologlar yeryüzünün tarihte beş temel tükenme yaşadığı konusunda anlaşıyor. En sonuncusu 65 milyon yıl önce bir meteor çarpmasıyla dinozorların başına gelmişti. Altıncı tükenmeyi şu anda yaşadığımıza dair bir fikir birliği var. Dinozorların tükenmesi jeolojik bir dönemin sonu oldu: Mezozoik dönemden Senozoyik (memeli hayvanlar devri) döneme geçildi. Şu anda da, yeni bir jeolojik döneme geçtiğimiz hesaplanıyor: Hoşça kal Holosen (yeniçağ), merhaba Anthroposen (insan çağı).

Vahşi Hayvanların yok oluşunun, üzücü ancak yadsınamayacak kadar iyi gelişmelerin kabul edilebilir bir bedeli olduğu fikrini kabul etmiş gibiyiz. Yakın zamanda dünya nüfusunun yarısından fazlası şehirlerde yaşadığı noktayı geçtik.

Hayvan türlerinin yok olması ciddi bir mesele olarak görülmüyor – en son ne zaman bir politikacının tükenme kriziyle ilgili konuştuğunu duydunuz?  Bu durum önce insanların, sonra evcil ya da yenilebilen hayvanlarının geldiği ve geri kalan her şeyin baş belası ya da lüks olarak algılandığını gösteriyor. Vahşi hayvanları önemsemek duygusal, çocuksu ve gerçek dışı bir şey. Onlar, gözden çıkarılabilirler.

Bugün bize korku veren yakın tarihte, beyaz ırk diğer bütün ırkların harcanabilir olduğuna inanmıştı. Soykırım kabul edilebilir; Amerikan Yerlilerini ve Avusturalya Aborjinlerini öldürmek tamamen meşru sayılırdı.  Etik filozofu Peter Singer “kaygı çemberlerinin” zamanla kavim, millet ve ırkın ötesine geçtiğini, günümüzde artık insan dışı varlıklara kadar genişlemesi gerektiğini söylüyor. Balina avcılığının dünya çapında yasaklanması gibi örneklere bakarsak bunun belli derece gerçekleştiğini söyleyebiliriz; ancak biyoçeşitliliği ve biyozenginliği halen yıkıcı bir hızla kaybediyoruz.

***

Hayvanların olmadığı bir dünya nasıl olurdu? Yani, sadece insanların ve onların evcil hayvanlarının olduğu bir dünya. Aslında bu yanlış sorulmuş bir soru. “Burada (ya da bu olayda) benim için ne var?” demek yerine 1980’lerde Etiyopya kıtlığı sırasında sorulduğu gibi, “Bununla ilgili ne yapabiliriz?” Bir anlığına insan şovenisti – Singer’ın deyimiyle “türcü” – olup biyoçeşitlilik kaybından kurtulacak türlerin nasıl etkileneceğini sorarsak.

“Tüm türlerin yok olmasına neden olmayacağız” diyor yaşam alanı koruma kuruluşu World Land Trust’ın CEO’su John Burton. “Sıçan, karafatma ve benzerleri bizimle beraber yaşayacaktır.” Küçümsediğimiz; ama insan yaşamına her zaman ayak uydurabilen türler olacak.

Suda yaşayan vahşi hayvanlar olmayacak. Aşırı balık avı “ortak varlıkların trajedisi” prensibiyle – eğer ben yapmazsam, başkası nasıl olsa avlayacak – on yıllardır yapılıyor. Kirlilik, kıyı sularında, Meksika körfezindeki 6,500 mil karelik devasa alan gibi 405 farklı ölü bölge yarattı. 

Tükenmeyi konuşmaya devam edelim. Büyük yaratıkların, gergedan, goril, fil, kaplan, balina gibi Karizmatik Megafaunanın, yok olma potansiyelleri insanlara ulaşıyor. Bütün bu vahşi hayvanların kaybı insan hayatını bariz bir şekilde etkilemeyebilir; ama tedirgin edici olduğu kesin. Tokenizm (yapmacıklık) fikriyle hareket ediyoruz gibi görünüyor: bir avuç dolusu kaplanın kurtulması dünyanın hala iyi olduğunu gösteriyor ve onları istediğimiz zaman vahşi doğa belgesellerinde izleyebiliriz. Aslında vahşi hayvanların olmadığı bir dünya fikri sanıldığından daha karmaşık bir kavramdır.

“Çok az sayıda çiçekli bitki olacak.” diyor Shardlow. “Bununla beraber bol miktarda Karahindiba göreceğiz. Polen için böceklere ihtiyaç duymuyorlar.” Çoğu ekin, mahsul döllenme için hayvan türüne ihtiyaç duyduğu için vahşi polen taşıyıcılarının yok oluşu kayda değer, ciddi bir etki yaratacaktır. Yapılan hesaplamalara göre vahşi polen taşıyıcılarının küresel ekonomideki yıllık değeri 190 milyon dolar. Modern çevreciler “doğal servetten” bahsediyorlar ve “ekosistem hizmetlerinin” yıllık değerine paha biçiyorlar.

Polen taşıyıcılarının kaybı, bir zamanlar bedava yapılan bir iş için, evcilleştirilmiş arı sağlayan bir endüstriye yol açtı. Başta Çin’deki Sichuan olmak üzere, bazı yerlerde döllenme, insanlar tarafından boya fırçası ya da sigara filtreleriyle yapılmaya başlandı.

Cambridge Üniversitesi Zooloji bölümünden ekolojist Lynn Dicks, yok olan vahşi polen taşıyıcıların besin üretimini yüzde 5 ila 8 arasında azaltacağını tahmin ediyor. İnsan nüfusunun her yıl 75 milyon kadar arttığını düşünürsek göründüğünden daha ciddi bir durum söz konusu.

Tür çeşitliliğinin yeryüzündeki yaşamlara zemin teşkil eden bir çeşit yapı sağladığını da söyleyebiliriz. Doğal sistemlerin belirli bir bolluğu vardır, sistemin işlemesi adına ihtiyaç fazlası türleri de barındırırlar.  Dicks ayrıca, “Ekolojinin argümanı bu bolluğun uzun dönem dirençlilik için gerekli olduğudur” diyor.

Mono kültür, çeşitlilik barındıran herhangi bir sisteme göre çökmeye daha yatkındır: 19. yy İrlanda’sındaki patates kıtlığı gibi bir örneğimiz var. Ayrıca, tarımı yapılan modern mono kültürler çalışmak için kayda değer kimyasal desteğe ihtiyaç duyuyorlar. Biyoçeşitliliğin ve bununla birlikte biyozenginliğin sonunun bir takım ekosistem çöküşlerine neden olması mümkün.

Dünyanın en iyi yaşayan biricik bir organizma olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Gaia teorisinin kurucusu James Lovelock, küçük ve dağınık insan topluluklarının sürekli birbirleriyle savaşta olduğu korkunç bir gelecek tasvir etmişti. Diğerleri, insanın ürkütücü de olabilen marifetli zekâsının, hayatta kalmanın bir yolunu bulacağına inanıyor. Kimse bilmiyor, ünlü bilim insanı Edward O. Wilson’ın dediği gibi, “Tek gezegen, tek deney.”

İnsanın doğadan kopuşuyla bağlantılı başka kayıplar da var. Kuşların ötüşünün ya da çiçekli bitkilerin yokluğu duvar kâğıtlarının ya da ambiyans müziğin olmaması gibi bir şey değil. Güncel araştırmalar, insanın ruhsal ve bedensel sağlığının doğaya ulaşım biçimiyle yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. Ameliyat olan hastaların hastane odalarında pencere varsa ve daha da iyisi ağaç görebiliyor iseler, daha hızlı iyileştiklerini biliyoruz. Aynı şekilde depresyonda olanlar da doğada zaman geçirdikçe gelişme sağlıyorlar. Öğrenme zorluğu, davranış bozukluğu olan çocuklar doğayla temasları olduğunda, hatta bazen akıl almaz derecede, iyiye gidiyorlar.

Yine Cambridge Üniversitesi Zooloji bölümünden Profesör Andrew Balmford, insan davranışlarında doğal yaşamın etkilerine dair deneyimlerinden örnekler veriyor. İlgili bir deney için bir grup insandan önce orman manzarasına, diğer bir grup da gökdelenlerin görüntüsüne baktıktan sonra belirli bir konuda muhakeme yapmaları isteniyor.  Sadece binaları görenler, özellikle de azınlıklardan suçlulara, diğer gruba göre çok daha acımasız cevaplar veriyor.

Başka bir deneyde insanlara öz değerleri soruluyor. Kendileri için önemli olanın şöhret ve para olduğunu söyleyenlerin yanında bir grup için aile ve arkadaşlar önemli çıkıyor. Bu ikinci grup, odaya 3 saksı bitkisi eklendikten sonra sorgulanıyorlar.

Ana fikri anladınız, insan dışı yaşama yakın olduğumuzda daha insancılız. Eğer doğadan tamamıyla ayrılırsak daha hoşnutsuz bir toplum olacağız.

Bütün bunlar gerçek, çok önemli ve bir kenara atılabilecek şeyler değil. Tükenme krizi kendi kendine gerçekleşmiyor. Hayvan türlerinin tükenmesini çok temel bir felaket olarak görebilir ya da büyük resmin daha küçük bir bölümü olarak değerlendirip insan türünün karşılaştığı krizlerden birinin belirtileri olarak da değerlendirebilirsiniz – fark etmez, sonuçta korkunç şeyler olmaya devam ediyor.

***

Gezegenimizi yok etme sürecindeyiz: ya da, en azından onu kabul edilemez ve geri dönülemeyecek kadar değiştiriyoruz. O geri dönülmez yola çoktan girdik; yine de bu sürecin bitmesine daha çok var. Ormanları yok ediyoruz. Bu da küresel sıcaklıkların artmasına neden oluyor; fakat tarım ve otlaklar için araziye ihtiyacımız var. Sonuç olarak yağmur yağdığında toprak suyu tutamıyor ve ekinleri yok eden, kıtlık yaratan feci seller yaşıyoruz. Sadece ormanlardan yaşayan soyu tükenen kuşlar için ya da selde kaybedilen insanlar için yas tutabilirsiniz, hepsi aynı felaketin sonuçları.

Küresel Isınma artarak devam ediyor.  Zamanı geldiğinde iklim değişikliği inkârcılarını, bugün soykırım inkârcılarını andığımız gibi anacağız. 1.2 derecelik sıcaklık artışında yaşıyoruz ve bu artmaya da devam ediyor. 2 derecelik artışın taşma noktası (tipping point) olacağını ve kutup ayılarını da kapsayabilecek soy tükenişlerinin yaşanacağı söyleniyor. Bunun insan hayatına da kayda değer etkileri olacaktır.

Nüfus artışı, konuşmayı tercih etmediğimiz bir sorun olarak duruyor. 1950’den beri insan nüfusu üçe katlanmış; 2016’da 7,4 milyara ulaştık. Bununla beraber enerji tüketimi ve su kullanımında 5 kat artış yaşandı. Buna itiraz edebilir, son zamanlarda uluslararası politikanın insanlar üzerinde ciddi baskılar yarattığını savunabilirsiniz. “Birkaç tane daha yaşanabilir gezegenimiz olsa bile, uzun dönemde problemlerimize çözüm sağlamayacaktır” diyor World Land Trust’tan John Burton.

Küresel tükenme krizinin başlıca etmeni insanın nüfusunun artışı. Birbirinden kopuk krizler yok: hepsi bağlantılı. Hepsi biyoçeşitlilik ve biyozenginliğin kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı şeyler. Çevreci ve kampanyacı Tony Jupiter, “Bağlantılı sorunları, yine birbirine bağlı çözümler takip ediyor. Eğer ekonomik büyümeyle devam edersek, ekosistemi ve toprağı mahvedeceğiz. Sürdürülebilir ekonomilerle devam etmek zorundayız. Bu tükenmeye bir son vermeli, fosil yakıt salınımlarını azaltmalı ve toprağı korumalıyız” diyor.

Öncü doğa korumacılarından Gerald Durrell, bir nesil öncesinde tükenme krizini özetlemişti, “İnsanlar benim sadece tatlı, pofuduk hayvanlara bakmaya çalıştığımı zannediyor; oysa ben gerçekten insan soyunun bu intiharını engellemeye çalışıyorum.”

Çevirinin editinde Yeşil Gazete ekibinden Ali Serdar Gültekin destek olmuştur

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Simon Barnes

Yeşil Gazete için çeviren: Bahar Topçu

 

(Yeşil Gazete)

2017 Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü Eren Keskin ve Ai Weiwei aldı

Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen törenle 2017 Uluslararası Hrant Dink Ödülleri sahiplerini buldu.

Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün dokuzuncusu, 15 Eylül cuma akşamı Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Ödülü, yıllardır tüm riskleri göze alarak insan hakları ihlallerini hem Türkiye’nin hem de uluslararası toplumun gündemine taşıyan avukat Eren Keskin ile eserleriyle tüm dünyada yaşanan eşitsizliklere ve insan hakları ihlallerine dikkat çeken Çinli sanatçı Ai Weiwei aldı.

Ai Weiwei ve Eren Keskin’e, ödülleri, jüri üyeleri Murathan Mungan ve Diyarbakır Barosu’nu temsilen Ahmet Özmen tarafından verildi. Av. Eren Keskin ve Ai Weiwei, Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü almaktan büyük onur duyduklarını ifade ettiler. Eren Keskin, ödülünü alırken konuşmasını, Hrant Dink’in güzel ifadesiyle ‘Bir güvercin tedirginliği var hepimizde…’ Ancak, bu tedirginlik cesurca inandıklarımızı söylememizi de engellememeli. Aynı Hrant Dink’in yaptığı gibi. Teşekkürler Hrant Dink, Bize bıraktığın sevgi iyilik ve cesaret için.” sözleriyle tamamladı.

Uluslararası Hrant Dink Ödülleri daha önce, 2009’da gazeteci, yazar Alper Görmüş ve gazeteci, yazar Amira Hass’a; 2010’da Türkiye Vicdani Ret Hareketi ve hukukçu Baltasar Garzón’a; 2011’de gazeteci, yazar Ahmet Altan ve gazeteci, insan hakları savunucusu Lydia Cacho’ya; 2012’de yazar İsmail Beşikçi ve insan hakları örgütü Uluslararası ‘Memorial’ Topluluğu’na; 2013’te insan hakları savunucusu Nataša Kandić ve Cumartesi Anneleri / İnsanları’na; 2014’te adli tıp uzmanı ve insan hakları savunucusu Şebnem Korur Fincancı ve aktivist Angie Zelter’e; ; 2015’te Suudi Arabistan’dan kadın hakları savunucu Samar Badawi ve LGBT hakları için mücadele eden KAOS GL’ye; 2016’da Malavi’de çocukların insan hakları ve eğitim hakları üzerine çalışan kabile reisi Theresa Kachindamoto ve insan hakları ve hukukun üstünlüğü için mücadele eden Diyarbakır Barosu’na verilmişti.

Ödülün bu yılki jürisinde, 2016 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi, çocukların insan hakları ve eğitim hakları için çalışan kabile reisi Theresa Kachindamoto, 2016 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi insan hakları ve hukukun üstünlüğü için mücadele eden Diyarbakır Barosu, yönetmen, düşünür Étienne Balibar, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü Genel Sekreteri Christophe Deloire, Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink, senarist ve yapımcı Atom Egoyan, düşünür Michel Marian, şair, yazar ve edebiyat eleştirmeni Murathan Mungan, Haziran ayında kaybettiğimiz feminist yazar Şirin Tekeli bulunuyordu.

Eş zamanlı olarak www.hrantdink.org ve www.hrantdinkodulu.org adreslerinden naklen yayınlanana anma töreninin sunuculuğunu Ece Dizdar üstlendi. Açılış konuşmasını Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink yaptı. Konuşmasında ‘düşünce suçu’yla hapiste olanlara da değinen Dink, sözlerini 5 Temmuz’da gözaltına alınıp tutuklanan insan hakları savunucularına selamlayarak tamamladı.

Gecede, dünyanın dört bir yanında ve Türkiye’de attıkları önemli adımlarla geleceğe dair umudu artıran kişi ve kurumların selamlandığı, ‘Işıklar’ başlıklı bir video gösterildi. 2017’nin ‘ışıklar’ı arasında, Şilili Claudio Castillo’nun kurduğu ataerkil toplum düzenini eleştiren ‘Ören Erkekler’; Paralimpik Oyunları’nda altın madalya kazanan Mehmet Nesim Öner; gençlere ve mültecilere bir arada yaşayabilecekleri fırsatlar sunan Startblok; Ruanda’da dezavantajlı gençleri bir araya getiren Future Vision akrobasi grubu; yeni tanıklar aracılığıyla kamuoyunu bilgilendiren Lice Adalet Arıyor Platformu; Trump’ın göçmen politikasını boykot etmek için kepenk indiren ABD’li göçmenler; klibiyle, toplum tarafından kadınlara dayatılan rolleri eleştiren Mecid el Aisa; evsizlere çorba dağıtan Çorbada Tuzun Olsun Derneği; AIDS nedeniyle ailesini kaybeden çocukların umudu olan Victoria Emah Emah; Oxford Üniversitesi’nin kullanılmayan bir yurdunu evsizlere barınak yapan aktivistler; işitme güçlüğü olanlar ile olmayanlar arasında iletişim kuran DEF RAP grubu; Amerika’da Siyu kabilesinin tarihsel yerleşimi olan Standing Rock’tan boru hattının geçmesine direnen aktivistler; Kadın Kadına Mülteci Mutfağı’nda yaşama umudunu paylaşan Suriyeli kadınlar yer aldı.

Gecenin müzik bölümü Ayşenur Kolivar’ın seslendirdiği ‘Da im Yusuf Orti‘ adlı geleneksel Hemşince şarkısıyla başladı. Muammer Ketencoğlu ve arkadaşları “Mağusa Limanı” ile dinletilerine başladılar. Şarkının nakarat bölümlerini seyircilerle birlikte söyleyen grup daha sonra Ermeni aşk şarkısı “Nubar Nubar” ile programa devam etti. Muammer Ketencoğlu bir Van türküsü olan “Aman Maro” ile dinletisini tamamladı. Konserde Brenna MacCrimmon, Sayat Nova Korosu, Helesa ve Dalepe Nena’dan kadınlar da sahne aldı.

Ana dilde selamlamalarla devam eden anma törenini Hüda Kaya, Ermeni Ortodoks Ruhani Lider Karekin Bekçiyan, Ermeni Katolik Ruhani Lider Prof. Levon Zekiyan, CHP milletvekilleri Selina Doğan ve Sezgin Tanrıkulu da yan yana izledi.

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

Hasankeyf’de sular durulmuyor: 12 bin yıllık yaşayan tarih yok mu olacak?

Son haftalarda adını daha sık duyar olduğumuz Hasankeyf antik kentinde sular durulmuyor. Kâh Zeynel Bey Türbesi gibi taşınan tarihi eserleriyle, kâh dinamitlerle patlatılan kayalarıyla Hasankeyf acı bir biçimde hep gündemde.

Zeynel Bey Türbesi taşınırken

12 bin yıldır kesintisiz olarak uygarlıklara ev sahipliği yapmış, toprağında bilinen en az dokuz büyük medeniyetin kalıntılarını taşıyan bu topraklar yıllardır huzur yüzü görmemiş. 1950’lerde ortaya çıkan Ilısu Barajı projesi geçtiğimiz son birkaç yıla kadar inanılması güç bir kâbus iken, artık gerçek olmak üzere. Ilısu Köyü’nde inşa edilen baraj tamamlanıyor. Baraj tamamlandıktan sonra alan yavaş yavaş su tutmaya başlayacak ve Hasankeyf antik kenti de dâhil olmak üzere 199 yerleşim yeri sular altında kalacak. 250’ye yakın höyük, 5 binden fazla mağara, tarihi camiler, minareler, kilise kalıntıları, sahabe kabirleri, türbeler ve tarihi köprüler gibi yapılar da suların altında bırakılacak. 10 bine yakın insan ise evinden ve geçimlik tarım yapıp hayvanını otlattığı mera, toprak ve su gibi müştereklerden mahrum kalacak. Göçten başka çaresi kalmayacak olan bu insanlar daha da yoksullaşacak. Sular altında kalacak olan Fırat Kaplumbağası gibi endemik türlerin yanı sıra sayısız canlı yaşam alanlarını yitirerek ölecek. Ve söz konusu baraj en fazla elli yıl elektrik üretebilecek. Yarım asrın ardından ise geriye bir doğa enkazı, büyüyen bir ekolojik adaletsizlik ve uygarlıklar mezarı kalacak…

Ilısu projesinde son durum

Henüz tamamlanmadan bile büyük bir kültür ve doğa yıkımına neden olan Ilısu projesinde son gelişmelere bir bakalım. Projeye dair en yakın tarihteki güncellemeyi 13 Haziran 2017 tarihinde  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan alıyoruz. Erdoğan “Ilısu Barajı’nın bugün yüzde 96 gerçekleşmesi tamamlandı. Yüzde dörtlük kısmı ise sular altında kalacak kültürel eserlerin kurtarılmasına yönelik çalışmaların bitmesini bekliyor”[1] demişti. Baraj yapımı bir milli seferberlik ruhu içinde sürerken geçtiğimiz haftalarda Hasankeyf’i Hasankeyf yapan kayaları dinamitlerle patlatmışlar ve bunu “mağaraları korumak” için yaptıklarını iddia etmişlerdi.

Kale bölgesindeki kayalar patlatılıyor

Patlatılan kayalar tarihi kalenin hemen yanındaki Darphane bölgesindeydi. Antik kenti işte böyle aşama aşama yok ediliyor. Kaleye giden yol üzerinde kurulu küçük dükkânlarda hediyelik eşya satan esnaf ise karanlık düşünceler içinde. Zira bayram öncesinde aldıkları tebligata göre kısa süre içinde burayı boşaltıp karşı tarafa yani “Yeni Hasankeyf” yerleşkesine taşınmak durumundalar. Sular altında antik kent manzarasına hiçbir turistin gelmeyeceğinin ve ekonomik olarak sona geldiklerinin farkındalar. Civardaki şehirlerden gelen tek tük turist ise Hasankeyf’e veda etmeye gelmiş aslında.

“Yeni Hasankeyf” şimdiden dökülüyor

Peki ya esnaf olmayanın hali çok mu farklı? Değil elbette. Hasankeyflilerin büyük çoğunluğu Dicle Nehri’nin karşı kıyısında kurulmuş olan yeni yerleşkelerine gitmek istemiyor. İlk olarak evler çok pahalı. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından 320 konutun yapımı halen devam ederken, yakın tarihte de TOKİ tarafından 710 konutun daha yapımına başlanış durumda.[2]  TOKİ Yeni Hasankeyf’teki konutları 2017 yılının sonuna kadar bitirmek için çalışmalarını hızlandırmış. Yeni yerleşkede hak sahibi olmak için 2 bin 120 kişi başvuruda bulunmuş. Hasankeyf Kaymakamlığı’ndan yapılan açıklamada, oluşturulan komisyonda başvuruları değerlendirilen 710 kişi hak sahibi olurken, bin 415 kişi hak sahibi olamamış. 7 farklı konut tipinin inşa edildiği yeni yerleşimde 3+1 dairenin fiyatı 2013 yılı için 171 bin lira olarak açıklanmış, vatandaşlar da fiyatın düşürülmesini istemişti. Aynı yıl Hasankeyf Belediye Başkanı Kusen “5 yıl ödemesiz, 15 yıllık süre içinde sıfır faizle ödeme yapılacağını ancak Hasankeyf’te yaşayanların yüzde 5’inin dahi bu parayı ödeyemeyeceğini”[3] açıklamıştı. Yani ev sahibi olmak için başvuran ve başvurusu kabul edilen şanslı azınlık bile evleri ve arazileri çok daha düşük fiyatlara kamulaştırıldığı için yerlerinden yurtlarından olurken devlete 15 yıl boyunca borç ödeyecek.

Peki, kamulaştırma ne oranda ve nasıl gerçekleşti? DSİ, Ilısu Barajı nedeniyle kamulaştırma çalışmalarının tamamladığını, Ilısu Barajında istimlak bedellerinde ödenen paranın 2 milyar olduğunu, Batman’ın Beşiri, Gercüş ve Hasankeyf ilçelerinde 51 bin 223 dekar için arazi sahiplerine 800 milyon TL ödeme yapıldığını açıklamıştı[4]. Batman Ziraat Odası Başkanı Nizamettin Aydiş ise “İstimlak paralarının yüzde 80’i Batman dışına çıktı. Burada kalan para ise ya gayrimenkul ya da bireysel yatırımlara gitti.”[5] demişti. Yani bu istimlâk parası Batman’ın ekonomisine herhangi bir katkı yapmadığı gibi işsizliğin yüksek olduğu Batman’da istimlâk parasından faydalananlar genellikle büyük toprak sahipleri oldu.

Halkın bu evlerde yaşamaya hevesli olmamasının başka iki nedeniyse evlerin hem yereldeki halkın ihtiyaçlarına uygun yapılmamış olması, hem de şimdiden betonlarda derin çatlakların ortaya çıkması. Adını vermek istemeyen bir Hasankeyfli bazı evlerde kolonların yapımının unutulup sonradan eklendiğine şahit olmuş (Bkz. Fotoğraf 1). “İnşaat sektöründe Japonlar bile bizi kıskanıyor” diyerek dalga geçerken ekliyor “Evlerimizi, mezarlarımızı, mağaralarımızı sularla boğacaklar, insanımızı da bu betonlarla”.

Yeni Hasankeyf yerleşkesinde bir evin inşaatı

Hasankeyf’i yaşatmaya çağrı

Hasankeyf Gönüllüleri 9 Eylül 2017’de Dünya Hasankeyf Günü için basın açıklaması yaptı

Henüz faaliyete geçmeden bile bunca adaletsizliğe ve sıkıntıya neden olan Ilısu projesine karşı on yıllardır eylemler, protestolar, basın açıklamaları, yürüyüşler ve dayanışma kampları düzenlendi. Bunlardan sonuncusu ise 20 Eylül 2017’de Dünya Hasankeyf Günü’nde Ilısu Barajı projesini protesto etmek ve Hasankeyf gibi kültür ve doğa mirası yerleri korumak için yapılan çağrıydı. 51 STK’nın oluşturduğu Hasankeyf Gönüllüleri ilk aşamada 9 Eylül Cumartesi günü Beşiktaş Demokrasi Anıtı toplanarak bir basın açıklaması yapmış ve herkesi Hasankeyf’e destek olmaya çağırdı. Evet “Dicle Özgür Aksın, Hasankeyf’in Sesine Kulak Ver” diyenler 20 Eylülde de buluşacak (Daha fazla bilgi için: http://www.hasankeyfgirisimi.net/?lang=tr). UNESCO’nun Dünya Mirası kriterlerinden onda dokuzunu karşılayan özelliklere sahip ve 2016’da Avrupa’nın En Tehlikede Olan 7 Kültür Mirası’ndan biri ilan edilen Hasankeyf sadece Hasankeyflilerin değil tüm insanlığın mirasıdır. Ekonomik ömrü 50 seneyi geçemeyecek bir baraj için feda edilmesi planlanan Hasankeyf’in sesi bizim sesimizdir. Sesimiz boğulmasın diye 20 Eylül 2017’de hep birlikte olalım ve haykıralım: Dicle Nehri barajlarla kelepçelenmesin, özgür aksın!

Son notlar

[1] Haber7 (14 Haziran 2017). “Ilısu Barajı bağımsızlık abidesi sonunda bitiyor”. http://www.haber7.com/siyaset/haber/2355169-ilisu-baraji-bagimsizlik-abidesi-sonunda-bitiyor#

[2]  TRT Haber (17 Mart 2017). “Tarihi Hasankeyf’in yeni yerleşim yeri ile ilgili çalışmalar sürüyor”, http://www.trthaber.com/haber/ekonomi/tarihi-hasankeyfin-yeni-yerlesim-yeri-ile-ilgili-calismalar-suruyor-304349.html

[3] Dünya (9 Mayıs 2013). “Hasankeyfliler yeni evlerini pahalı buldu”, https://www.dunya.com/ekonomi/hasankeyfliler-yeni-evlerini-pahali-buldu-haberi-210639

[4] Batman Çağdaş (8 Haziran 2017). “Batmana 800 milyon TL istimlak parası!”, http://www.batmancagdas.com/gundem/batmana-800-milyon-tl-istimlak-parasi-2-h51500.html

[5] Batman Çağdaş (8 Haziran 2017). “Batmana 800 milyon TL istimlak parası!”, http://www.batmancagdas.com/gundem/batmana-800-milyon-tl-istimlak-parasi-2-h51500.html

 

 

Akgün İlhan

Fransa Lannion Koyu sakinleri bölgeden kum çıkarımına karşı direnişte

Liberation’da Margaux Lacroux  imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Berk Öktem’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Projenin karşıtları, Lannion Koyu’ndan kum çıkarılmasını engellemek için yıllardır mücadele ediyor. Geçen haftalarda hükümetle yaptıkları görüşme ise bir sonuç vermedi.

Kum çıkarılmasına karşı Lannion’daki eylem. Fotoğraf : Fred TANNEAU / AFP

Yerel nüfusun yoğun itirazlarıyla karşılaşan kum çıkarma projesi bir yıldır durmuş durumda. İki hafta önce muhalifler ile Ekonomi ve Finans Bakanı arasında bir «uzlaştırma görüşmesi» gerçekleşti. Ancak muhalif heyet görüşmeden mutsuz ayrıldı çünkü hükümet «herhangi bir söz» vermedi, kum çıkarımı tekrar başlayacak ya da tamamen durdurulacak demedi ne de süreç ile ilgili belirlenmiş bir takvim göstermedi. Proje durmuş durumda olsa da yedi yıldır devam eden bu mücadelenin bittiğini söylemek için henüz çok erken.

Neden kum çıkarılmak isteniyor?

Projeyi yapan şirket «Compagnie Armoricaine de Navigation (CAN)» gıda ve beslenme alanında kimyasal üretim ve dönüştürme uzmanı Roullier Grubu’nun bir parçası. Şirket çıkartılacak kumu, Bretons bölgesindeki tarım üreticilerine satmayı planlıyor. Kalker oranı yüksek olan bu kum toprağın asiditesini düşürmeye yardımcı oluyor. 2010 yılında CAN, Finistère ve Côtes-d’Armor (Kuzey Batı Fransa) yakınındaki Lannion Koyu’ndaki devasa su altı kumulunu çıkarmak için başvurdu. Paimpol yakınlarındaki ve Morlaix Koyu’ndaki iki kaynaktan hali hazırda kum çıkarmakta olan şirkete göre bu kaynaklar, ekonomik karlılığı sağlamak için yeterli değil.

Proje, başlangıçta, 20 yılda sekiz milyon metre küp kum çıkarılmasını öngörüyordu, yani yılda 400.000 m3. CAN, gerekli izni 2015 yılında aldı. İzinleri veren kişi ise dönemin Ekonomi Bakanı olan Emmanuel Macron idi ve bu izni dönemin Çevre Bakanı olan Ségolène Royal’ın «ekolojik olarak sorumlu bir davranış olmadığı» yönündeki itirazlarına rağmen vermişti.

CAN’a verilen izin şirketin talebinden biraz daha kısıtlı. Çalışmalar 1 Eylül 2016 yılında başlayabilir ama Mayıs ve Ağustos ayları arasında çıkarma işlemi gerçekleşemez. Yıllık çıkarılabilecek maksimum kum miktarı 250.000 m3 olarak belirlendi. Aralık 2015’de Finistère Valiliği de projeye çalışma iznini vererek yeşil ışık yakmış oldu. Şirkete 15 yıl boyunca kum çıkarma izni verildi ama valilikten alınan iznin her sene yenilenmesi gerekiyor. “Eğer zararlı sonuçlar ortaya çıkarsa, valilik izni yenilemeyecektir ve çalışmalar duracaktır” diye açıklıyor Emmanuel Macron.

Projeye neden itiraz ediliyor?

En başından beri birçok kurum ve kişi projeye karşı çıkmakta, balıkçılar, yereldeki seçilmişler, çevre dernekleri… Muhaliflere göre CAN tarafından yapılmış olan kamu bilgilendirme dosyası, projenin yerelde yaratacağı ekonomik ve ekolojik sonuçları açısından yetersiz.

Kumul iki tane koruma altındaki bölgenin ortasından bulunuyor: Natura 2000 ve Sept-Îles (Yedi Adalar). Ekolojik açıdan “proje özellikle bölgedeki balıkların ve kuşların besin zincirini bozacaktır ve dolayısıyla kıyı balıkçılığına da etkileyecektir” diyerek endişelerini dile getiriyor biyolog Hervé Le Gruyade ve ekliyor: “Bu kumul içerisinde çok miktarda kum balığı, 10cm civarında ufak balıklar bulunuyor ki örneğin sümsük kuşu bu canlılarla besleniyor. Projenin, ornitolojiik (kuş bilimle ilgili) bir bölgenin yakınında olması önemli. Doğum sonrasında yavrularını beslemek için kuşlar bu kumuldan besin buluyorlar ayrıca burası balık yavrularının da sığındıkları bir bölge.” Kum çıkarılması sırasında oluşacak toz bulutu kuşların görüşünü engelleyecek ve beslenmelerini zorlaştıracak.

Muhaliflerin yeni argümanı ise 2016 sonunda Lannion Koyu’nda tespit edilmiş koruma altındaki bir tür: tehdit altında olarak sınıflandırılmış bir su altı canlısı olan Yelpaze Mercanı. Alain Bidal, CAN’ın hazırladığı dosyada bölgedeki balık türlerine yer verilmemiş olmasını eleştiriyor ve dosyayı tamamlayıcı nitelikte bir araştırma yapmalarını talep ediyor. “Su altı biyolojik çeşitliliğinin korunması için gerekli duyarlılığı yaratmak zor çünkü göremediğimiz canlılar bunlar” diye belirtiyor biyolog Hervé Le Gruyader.

Sorunun ekonomik boyutuna gelecek olursak, kumul yerel balıkçılar için büyük önem arz ediyor. “Yüz küsur tekne bu bölgede balıkçılık yapmakta ve bu 400 kişilik bir istihdama tekabül ediyor” diye açıklıyor Alain Bidal. Projenin yerel istihdama etkisini ölçmenin zor olacağını, plajların bozulabileceğini dolayısıyla yerel ekonominin en önemli ayaklarından biri olan turizme de etkisinin olabileceğini belirtiyor. Kum çıkarımı eğer kıyıya yakın yapılırsa kıyı erozyonunu da tetikleyebilir.

Süreç nasıl gelişti?

2012’de kurulan Trégor Kumul İnsanları Kolektifi izni Macron tarafından verilmiş projenin tamamen durdurulması için bir talepte bulundu. 3 Ağustos 2016 tarihinde, başka çevre örgütleriyle beraber, valilik izninin yürütmesinin durdurulması için mahkemeye başvurdular. Talepleri 5 Eylül’de reddedildi. Hemen ardından CAN teknelerini yollayarak 2 gece boyunca kum çıkarma işlemini gerçekleştirdi. Buna karşın, 11 Eylül’de Lannion’da 4.000-5.000 kişinin katıldığı bir eylem gerçekleştirildi. Emmanuel Macron bile «çıkarma işleminin yangından mal kaçırırcasına gerçekleşmesi kabul edilemez» diye bir açıklamada bulundu. 

İki gün sonra CAN, Kasım ayına kadar «bölge huzurunun korunması adına» çıkarma işlemini durdurduğunu açıkladı ve hiçbir yasayı çiğnemediklerinin de altını çizdi. Aynı gün, 13 Eylül 2016’da Ségolène Royal ise iki gün süren çıkarımın teftişi için emir verdi. Bir kaç ay sonra tamamlanan teftiş raporu «çıkarımın kurallara uygun gerçekleşmediğini, özellikle Lannion Koyu’na verilen ekolojik zararın değerlendirilmesinin yapılmadığını» belirtiyordu. Çevre Bakan’ı bu rapora dayanarak valiliğinin Kasım 2016’ya kadar devam eden izni yenilememesi talebinde bulundu.

Niye bir ilerleme kaydedilemedi?

Bir tarafta yasal olarak gerekli tüm izinleri almış olan CAN bulunuyor. Libération’un ulaştığı şirket yetkilileri herhangi bir yorum yapmak istemedi. Diğer tarafta ise itirazlar sadece yerel düzeyde değil. Alain Bidal yedi yıl boyunca onlarca toplantı gerçekleştirdi. Nathalie Kosciusko-Morizet, Delphine Batho, Nicole Bricq, Arnaud Montebourg, Emmanuel Macron ile dört kere ve Ségolène Royal gibi birçok isimle görüştü. Bugün hala yeni kurulan hükümetle görüşmelere devam ediyor. “Geçen çarşamba hükümetle yaptığımızı görüşme eylemlerimizi ne boyutta devam ettirmemiz gerektiğini öğrenmek içindi” diyor Alain Bidal. Ayrıca yereldeki bütün seçilmişlerin şirkete verilmiş olan izinlerin iptal edilmesi gerektiği bu konusunda hem fikir olduklarını da ekliyor.

Projenin karşıtlarından Ekolojik Geçiş ve Dayanışma Bakanı Nicolas Hulot, Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire ile bu konu üzerinde çalışıyor. “Ama sonuçta kararı Ekonomi Bakanı verecek” diye hatırlatıyor Alain Bidal. Emmanuel Macron tarafından bizzat verilmiş bir izni yeni Ekonomi Bakanı’nın iptal etmesi ise pek olası gözükmüyor. Ayrıca eğer izin iptal edilirse devlet CAN’a tazminat ödemek zorunda kalacak. Bir diğer seçenek ise kıyıdan 40 km açıktaki başka bir alanda kum çıkarılması ancak şirket bu teklife pek sıcak bakmıyor çünkü maliyetler artıyor (kumul çok uzakta ve çok derinde). Ekonomi Bakanı önümüzdeki günlerde şirket yetkilileriyle de bir toplantı gerçekleştirecek. Bu görüşmeyi beklerken, Kolektif ise yeni eylemler planlıyor.

Haberin Fransızca orijinali

Muhabir: Margaux Lacroux

Yeşil Gazete için çeviren: Berk Öktem

 

(Yeşil Gazete, Liberation)

 

Almanya’da Yeşiller Partisi seçimlerde neler vadediyor? – Dilara Çatak

Almanya’da 24 Eylül’de gerçekleşecek genel seçimlere sayılı günler kala, başbakanlık adaylığında Türkiye kökenli Cem Özdemir ve Katrin Göring-Eckhardt’ın olduğu Yeşiller Partisi meclisteki yerini korumak için seçim yarışlarında yerini alıyor.

Göring-Eckhardt, küresel ısınma karşıtı politikaları ve sosyal adalet çalışmaları ile ön plana çıkarken; Özdemir, çevre ve ekonomi politikaları ile entegrasyon çalışmalarında başı çekiyor. Yaşanabilir bir gelecek için cesaret söylemiyle geliştirdikleri seçim kampanyalarında Avrupa Birliği’nin bütünlüğü içinde yer alan bir Almanya vurgusu yapılıyor. Modern, ekolojik, çoğulcu ve adil bir toplum partinin en büyük hedefi olarak gösteriliyor.

Katrin Göring-Eckhardt ve Cem Özdemir

Yeşiller Partisi adından da anlaşılacağı üzere çevresel sorunları merkezine alıyor. Seçim programında yer alan vaadlerinde Almanya’da kömür santrallerinin yerini yenilebilir enerjilerin alması en baş sırayı çekiyor. Tarım zehirleri ve gen tekniği kullanılmadan yürütülen sürdürülebilir tarım, önümüzdeki 20 yıl içinde endüstriyel büyük çaplı hayvan yetiştiriciliğinin yerini hayvan koruma standartlarının sıkılaştırıldığı yasalara uygun bir hayvancılık, sadece Almanya ve Avrupa’da değil, bütün dünyada artan arı ölümlerine karşı alınacak önlemler ve karbon salımının azaltılması Yeşiller’in çevresel politikalarında öncelik verdiği konular.

Yeşiller başarılı bir ekonominin gelecekteki temelinin yenilenebilirlik, verimlilik ve dijitallikten geçeceğini savunuyor. Almanya’nın bunu başarmak için yeterli kapasiteye sahip olduğu, geriye sadece bunu gerçekleştirecek cesaretli politikacıların gelmesinin anahtar olduğunu  da dile getiriyorlar.

Bunun yanında sosyal devlet sistemini güçlendirmek, anaokulundan başlayarak eğitime daha çok yatırım yapmak, demokratik özgürlükleri korumak, kadın erkek eşitliğini desteklemek, mültecilerin haklarını genişletmek ve ailelerinin yanlarına gelmesini sağlamak, dünya barışını güçlendirmek adına silah ticaretine devlet desteğini ortadan kaldırmak da başlıca sosyal polikaları arasında yer alıyor.

Partinin eş başkan adaylarından birinin Özdemir olması ve Türkiye’nin Almanya ile ilişkilerinin son zamanlarda gerginleşmesi Yeşiller’in, özellikle de Özdemir’in seçim kampanyaları esnasında Türkiye ile ilgili pek çok soru almasına sebep oluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yönetime karşı sert duruşuyla dikkan çeken Özdemir her fırsatta Türkiye’deki yönetime dair ağır eleştirilerde bulunuyor. Geçtiğimiz sene Alman devletinin Ermeni soykırımını tanımasında da aktif rol oynayan Özdemir’in bu tutumu, Yeşiller Partisi’nin Almanya’daki Türkiye kökenli seçmenlerini çok mutlu etmiyor. Geçtiğimiz seçimlerde göçmen seçmenlerden büyük destek gören Yeşiller Partisi bu seçimlerde seçmenlerinin bir kısmını kaybedebilir gibi görünüyor.

2013’te gerçekleşen son genel seçimlerde yüzde 8,4 ile CDU (41,5), SPD (25,7) ve sol parti die Linke(8,6)’ nin ardından 4. olarak meclise giren ve mecliste 63 koltuk sayısına sahip Yeşiller Partisinin bu seçimlerde meclise girişine kesin gözüyle bakılsa da anket sonuçlarına bakıldığında oy oranında yüzde i2’lik bir düşüş olabileceği düşünülüyor.

Seçim vaadleri arasında demokratik sorumluluklar çerçevesinde Neonazi partisi AfD hariç her partiyle masaya oturabileceğini söyleyen Yeşiller Partisi’nin seçim sonucunda koalisyonda yer alıp alamayacağı büyük bir merak konusu.

Yeşiller’in SPD ile koalisyon oluşturacak çoğunluğu sağlayamayacağı tahmin ediliyor. Bir başka bilinen ise SPD’nin sol parti die Linke ve Yeşiller ile beraber üçlü koalisyona girip kendi seçmenlerini küstürmeme yoluna gideceği. Bu şartlar altında Yeşiller için tek koalisyon şansı sağ kanattan CDU veya FDP ile üçlü koalisyon. Bu şekilde kurulacak bir hükümette de Yeşiller’in kendi seçim vaadlerini gerçekleştirebilmeleri için işlerinin zor göründüğünü söyleyebiliriz.

 

Dilara Çatak 

Humboldt Üniversitesi Sosyal Bilimler Master Öğrencisi

Kolektif bir oyun deneyimi: Anne Baba Çocuk Oyun Grubu – Esra Ergüzeloğlu Kilim

Çalışan, yaşam gailesi peşinde koşan, bazen her şeyin yükünü yalnız omuzlamak zorunda kalan modern çağın ebeveynleri olarak çocuklarımızın mutlu olmasını, kendine yetebilen, kendine güvenen, çok boyutlu ilgileri olabilen bireyler olarak yetişmesini arzuluyoruz. Ancak içinde bulunduğumuz koşullarda kamusal hizmet sunumunun, kamusal mekanların ve hatta evlerimizin kendisinin geleceğe dair umut ve arzularımızı karşılayacak biçimde örgütlendiğini söylemek zor.

Sokaklar, parklar, yaşam alanlarımız, işyeri ve boş zaman aktiviteleri geçirdiğimiz mekanlar asosyal, yalıtılmış, tek boyutlu insanlara dönüştüren belirleyici etkileriyle hepimizin mutluluğunu tehdit ediyor. Çocuklarımızla geçirdiğimiz anlar bizim dışımızdaki bu koşullar tarafından belirlenmiş durumda. Hafta içi okul, hafta sonu bir ya da iki saat sanat, spor ya da başka ilgilere yönelik kurslar, geriye kalan zamanlarda tablet, televizyon gibi elektronik aletlere teslim etmek zorunda kaldığımız çocuklarımızla aramızdaki mesafe gün geçtikçe açılmakta. Okula müdahale edemiyoruz ama yine de çocuklarımızı teslim ediyoruz, bu kamusal bir zorunluluk.

Mezitli çocuk kitaplığı

Çocuğun yaşı ilerledikçe sınav hazırlık kursları devreye giriyor. Eğitim, tüm ergenlik döneminin odağındaki tek konu olmak durumunda kalıyor. Sanatsal, sportif, hobilere yönelik uzmanlık gerektiren kurs ve etkinlikler yine ebeveynlere kapalı, piyasa tarafından fiyatlandırılmış, metalaşmış, alınıp satılan ticari etkinlikler biçiminde örgütlenmiş. Parasını verip satın aldığın andan itibaren müşteri hukuku ile bağlanılan “el gördü”lük işlere dönüşüyor.

Uzun saatler boyunca çalışarak evini zorlukla geçindiren emekçiler, yoksulluk ve yoksunluk çekenlerin çocuklarına sağlayabildiği maddi olanaklar ise oldukça sınırlı. Her hangi bir kurs, paralı özel bir etkinlik ya da özel okulların sağladığı olanaklar böyle ebeveynler için ulaşılmaz bir hayal gibi duruyor. Her zaman çocuklarımıza sağlayabildiklerimizin yeterli olup olmadığını, doğru seçimler yapıp yapmadığımızı, çocuklarımızı geleceğe hazırlayıp hazırlamadığımızı sorgulayan vicdanlarımızla baş başa kalıyoruz. Koşuşturmaca içinde onlarla içinde bulunduğumuz anın tadını çıkarmak, onların büyümelerini keyifle izlemek gibi doğal duygularımızı bastırıp törpülüyoruz.

Anne Baba Çocuk Oyun Grubu, çocukları ile geçirdiği anlar üzerine düşünen birkaç arkadaşın bir girişimi olarak ortaya çıktı.

Kendi yaptığımız korkuluk ile birlikteyiz

Hiç olmazsa haftada bir gün, birkaç saat doğrudan onlarla keyifli anlar geçirebileceğimiz bir kolektif model yaratabiliriz diye düşündük. Her birimizin farklı yetenekleri ve ilgi alanları vardı. Kendi çocuğumuza okuduğumuz masalı ve kitabı diğerlerine okuyamaz mıydık? Bir başkası dans eder, bir başkası resim çizer, boya yapar, futbol oynar, deney yapan da olur, ilizyonist de çıkar aramızdan. Çocukların kendi tercihlerini ortaya koyabildiği, yapmak istediklerine kendilerinin karar verebileceği bir model inşa edebilirdik.

Buğday Derneği’nin Tohumlar Kampüse projesi kapsamında Mersin Üniversitesi’nde bir bostan kurulmasına ön ayak olan ama KHK ile işinden ayrılmak durumunda bırakılan arkadaşımız Bediz Yılmaz’ın bostanında çapalama yapıyoruz

İlk toplantımızda çocuklara ne yapmak istediklerini sorduk öncelikle. Bir sürü güzel fikir çıktı ortaya. Yine bu ilk toplantımızda buluştuğumuz zamanlarda tablet, telefon ve televizyon kullanmayacağımızı kararlaştırdık. Çocukların isteklerine bizler de küçük dokunuşlar yaparak neredeyse her hafta buluşmaya başladık.

Mersin Halkların Dayanışma Köprüsü ile sığınmacı çocuklara gittik

Evde bir sonraki haftayı heyecanla beklerken bir yandan da yapılacak etkinliği onların katılımı ile hazırlamaya başladık. İlk başlarda Kadın Emeği Kolektifi’nde bir araya geliyorduk ama bir süre sonra kapalı mekanlardan ziyade doğada daha özgür olduğumuzu keşfetmeye başladık. Mersin’in bütün sokakları, yaylaları, sahilleri bize açıldı böylelikle. Bir facebook sayfası aracılığı ile bir sonraki etkinliğimizin yerini, kullanacağımız malzemeleri, kimin nasıl bir sorumluluk üstleneceğini hafta içinde konuşuyorduk.

Ayvagediği yaylasında kozalak toplarken

Zaman zaman herhangi bir konuda uzman gönüllü kişilerden yardım da alıyoruz. Örneğin tarımsal üretim yapan seraları, doktoralı bir ziraat mühendisinin kılavuzluğu ile gezmek müthiş bir deneyimdi. Çocukların soru sorma beceri ve kapasiteleri hayranlık uyandırıcı. Kentimizde düzenlenen etkinlikleri çocukların katılımı açısından sürekli izler olduk. Bir kitap ya da bilim fuarı, bir konser, bir festival öncelikle bizim grubumuza uygun mu diye bakar olduk. Kütüphaneleri keşfettik birlikte. Sığınmacı ve tarım çalışanlarının çocuklarını ziyaret edip onlarla ortak oyun olanakları yaratmaya çabaladık.

Bilim fuarında bilimsel deneyler yaparken

Çocukları oyun içinde arkadaşları ile sosyalleşirken gözlemek, onlara katılmak bize onların dünyası hakkında kendi başımıza keşfedemeyeceğimiz bir bakış açısı sağladı. Toplumsal cinsiyet, ayrımcılık, şiddet gibi konularda örneğin oyun grubu sonrasında okuma ve sohbetler yürüterek birbirimizden öğrendik ve deneyimlerimizi paylaştık.

Kazanlı da midye ve taş topluyoruz

Zamanla bize katılanlar da oldu, sadece bir kez gelip anlamaya çalışan da. Facebook sayfamız aracılığı ile bizi uzaktan izleyenler de var. Çok kalabalık bir grup fazla sorumluluk ve altından kalkamayacağımız bir uzmanlık bilgisi gerektirirdi diye düşünüyorum. Bir de herkesin küçük grup dinamiğinde olduğu gibi aynı frekansı yakalamasını beklemek biraz ütopik olabilir. Bu grubun içinde hepimiz uzman değil sadece ebeveyniz, varsa özel uzmanlık bilgilerimizi çocukların dünyasına uyarlamak için hevesliyiz sadece o kadar. Hayata dair farklı duruşumuz ve bakış açılarımız ile bir aradayız. Çocuklarımızdan öğrenerek büyümenin tadını çıkarıyoruz.

Bugünlerde çeşitli nedenlerle ilk zamanlardaki gibi sık toplantı çağrısı çıkamıyoruz. Yine de çocuklarımız birer ikişer bir araya gelmek için fırsat yaratmamızı kollar oldu. Büyük küçük bütün yeni arkadaşlarına grubumuzu anlatıp üye yapmaya çalışıyorlar. Bir topluluğa aidiyet duygusu geliştirmenin, onu örgütlemenin ve her kararına ortak almanın güzelliğini yaşıyorlar.

Bir etkinlik sonrası Irmak bizi çizdi

Oyun grubumuz, tıpkı çocuklar gibi oyun oynamayı, oyuna kendini kaptırmayı, kaygısızca eğlenmeyi yetişkin üyelerine yeniden hatırlattı. Bir çeşit terapi ya da öze dönüş diyebiliriz. Gelecek kaygılarının, sorumlulukların, resmi ve ciddi toplumsal ilişkilerin bizden çaldığı duygular hala içimizde bir yerlerde duruyor gibi. Oyun ve çocuklar acemi, utangaç, kaygılı, korkulu, tutuk hallerimizi fark etmemizi sağlıyor. Çocukların gerçek gereksinimleri, herşeyden çok yetişkinlerin yaşam sevincidir belki de.

 

Esra Ergüzeloğlu Kilim

Başka bir yol

Ailesi dışında hiçbir şeyi olmayan hayatı bakir bir anne, muhkim bir baba, hayatın olmasa da tanrının kendilerinden yana olduğuna inanan iki kız kardeş, rahip okulunu bitirecek, rahip olacak evin gururu oğul. Etrafımızdaki herkes için medar-ı ibret insanlardık biz. Mutlu bir yuvanın temel elementleri burada, bizim evde vardı işte. Katman katman bizi saran bir güven duygusu, yediveren gibi sevgi yumağı, dile gelmemiş bir bağlılık yeminiydik.

Beş yetişkin insan iki oda bir salon bir eve sığışmaya çalışıyorduk. Odalar da fındık kabuğu kadar. Eve para getirebilen tek insan babamdı. Hiçbir zaman yakınmadan sıska boynunun üzerinde taşımakta zorlandığı kocaman kafasını öne eğer, yirmi yıldır değiştirmediği kül rengi kaşe ceketini sırtına geçirir, kamburunu çıkarıp tek eliyle ben gidiyorum diye ev halkını selamlar, haftanın altı günü hep aynı saatte evden çıkar, postanedeki işine giderdi. Evden çıktığı anda ona dair hiçbir iz kalmazdı arkasında, kokusu bile. Sanki hiç varolmamış gibi. Küçükken herkes bana Viscio* derken onun Vincenzo demesini severdim. Kendimi önemli biri gibi hissettirirdi bana.

Kutsal hristiyan ailesini her koşulda ayakta tutmayı biliyorduk.  Biraradaydık ya, bak böyle omuz omuza, yıkılmazdık biz. Kimse araya giremez, kimse bizi bölemezdi. Korunum yasasının temeli aslında bizdik. Birimiz diğeri için vardı, diğeri öbürü için. Gerisi hikaye. Gerisi, bir şekilde halledilirdi. Zaten benim okulu bitirip rahip olmama ne kalmıştı? O zaman bütün hayatım değişecekti. Benimki ile birlikte bütün ailenin de. İnançları çok kuvvetli bir aileyedik biz. Bize verilene şükretmeyi bilirdik, sahip olamadıklarımız için yerinmezdik. Her pazar eksiksiz kiliseye giderdik. Annem cumaları da giderdi. Yalpak bir inançla ellerimiz birleştirip gözlerimizi kapatır önce tanrıyı memnun etmek için şükreder, ardından isteklerimizi sessizle sıralardık. Akşamları biraraya geldiğimizde annem onlara incilden bölümler okumamı isterdi. Hepsi bir köşede sessizce beni dinlerlerdi, babam dışında. O genelde ben ikinci paragrafa gelmeden oturduğu koltukta başı omuzuna düşer, uyuklamaya başlardı. O da dinlesin diye geri dönüp baştan okumaya başlarız korkusuyla, arada uyansa bile duamızı okuyup amin demeden gözlerini açmazdı. Kız kardeşlerim diğer yeniyetme kızlara benzemezlerdi. Okuldan sonra her gün Santa Chiara kilisesine gidip oradaki rahibelere yardım ederler, evsizlere yemek yapıp, kimsesiz çocukların elbiselerini onarırlardı. Ölü serçe gözleri, kansız yüzleriyle  göğüslerine  yapıştırdıkları kitaplarına iki kollarıyla sıkı sıkıya sarılır, sokaklarda ihtiyar gölgelerini peşlerinden sürüye sürüye yürürlerdi.  Oralarını buralarını açıp oğlanları kışkırtmazlardı. Babalarından çaldıkları sigaraları çelimsiz baldırlarına kadar uzanan çoraplarının içine saklamazlardı. Rahibeler dışında arkadaşları yoktu tabii ama önemli değildi. Önemli olup olmadığını düşünmek akıllarına bile gelmemişti.

Annem:

-Arkadaşlar kapıyı kapattığın anda, kapının dışında kalırlar. Asololan ailedir, derdi hep. Tanrı korusun birimize bir şey olsa. Biz varız birbirimiz için. Bizi hiçbir şey  ayıramaz.

Birbirimize yetmeyi biliyorduk. Paskalya’da annem yumurtaları evin çok yakınındaki ormanda saklar, onları bulmak için belli noktalara işaretler koyardı. O işaretlerin ne olduğunu anlamak için önce  kağıtta yazılı mesajları okuyup işaretleri bulur, sonra da yumurtalara ulaşırdık. Kardeşlerim ve ben o kadar severdik ki bu oyunu. Yalnız annemi Paskalya dışında da oynamaya ikna edemezdik. Her şeyin bir zamanı vardı. Bu oyun Paskalya’da oynanırdı.

Herzaman uysal bir çocuk olmuştum, bir pınar kadar uysal. Bana öğretilenlerin doğruluğunu koşulsuz kabul etmiştim.  Benim için alınan kararları sorgulamak aklımın ucuna bile gelmezdi. Sorgulayacak bir şey yoktu.

Oysa büyümeye başladıkça aynı evin içinde birbirine değmeden geçip giden hayaletler gibi yaşadığımızı görmeye başladım. Birbirimize böyle sımsıkı sarılmamızın nedeni, içimizde bir yerlerde, derinlerde biliyorduk ki bastığımız yer aslında hiç de sağlam değildi. Biri bir parça yerinden hareket etse domino taşları gibi birbiri ardına yıkılmaya başlayacaktık. Duvarların arasında birbirimizi, duymadan görmeden yaşıyorduk aslında. Birimiz hepimiz içindi ya ama birimiz hepimiz değildik, bilmiyorduk, anlayamıyorduk. Kız kardeşlerim Siyam ikizleri gibi dolaşırlardı, farklı insanlar olduklarını biz bile unutmuştuk. Kimse babamın akşam eve geldiğinde yemeğini hazır bulmak dışında bir derdi olabileceğini düşünmezdi.  Bir iç bulantısı gibi yaşadığımız hayatın içinden bizi çekip çıkaracak tek şey aslında içimizdeki korkunun ta kendisiydi. İçimde bir şeyler değişiyordu (Aslında değişmiyordu hep oradaydı). Değiştikçe, bu şekilde bir arada  nefes almanın olanaksızlığını anlamaya başlamıştım.

Yıllarca bu kadar uysal, itaatkar olmamın nedeni içimdeki benle karşılaşmaktan korkmamdandı. Başkalarının bana kim olduğumu söylemelerine ihtiyacım vardı. Benim bulduğum bende depremler yaratıyordu. Kendi anaforumun içinde kayboluyordum. Yanında büyüdüğüm ağacın gölgesine kalmış, güneş alamamış cılız bir fidan gibiydim. Bu gölgeden sıyrılamıyordum bir türlü. Sıyrılıp güneşe doğru uzanamıyordum. Günah çıkarmak, dua etmek yetmiyordu. Bedenimden dışarıya akan, ruhumda kaynağı derinlerden gelmiş bir su içime sığmaz oldu. Ben kendi gözlerimden kaçamaz oldum. İçinde yaşadığım yalan beni köleye dönüştürmüştü. Zincirleri kırmanın tek yolu, ne kadar acıtırsa acıtsın bu yalanla yaşamaktan kurtulmaktı. Zaten ne kadar yıkanırsan yıkan insanın üzerinden çıkmayan bir koku gibiydi, bu koku beni ele veriyordu. Artık gizlenmeye çalışmam imkansızdı. Bir köstebek gibi gözlerimi kör edecek güneşe doğru yürüyordum. Aradığım cennet değildi artık, aradağım gerçeğin cehennemiydi. Her şeyi yakıp yokedecek bir cehennemden geriye kalacak bir gerçek benim yeniden doğacağım tohum olacaktı. Derim tutuşacak, pişmanlıkların, korkuların işkencesi altında kimsenin duymayacağı çığlıklar ruhumu bileyecek, parlatıp keskinleştirecekti. Kabusların içinde sesi bir türlü çıkmayan kendime bağırmayı, olduğu yerde çakılıp kalmış bacaklarıma koşmayı öğretecektim. Saklanacak gizli kuytulara gün ışığı vurmuştu. Hem kendimle, hem onlarla hesaplaşma zamanı gelmişti.

Mutfak kapısı açıktı, koridordaki boy aynasında annemin yansımasını görüyordum. Kaynamış makarna suyunun buharı yüzüne vuruyordu. Arkada sıkıca topladığı saçlarından bir bukle saç o kadar dikkat etmesine rağmen diğerlerinden ayrılıp  boynuna doğru inmeyi başarmıştı. Hiç de asi bir saç buklesi gibi görünmüyordu aslında. Kumral, yumuşacık danseder gibi kıvrılmıştı aşağı doğru. İstediği tek şey durmak istediği yeri seçmekti.  Nerden başlamalıydım onunla konuşmaya ?

-Sen hiç aşık oldun mu anne? Diye sorarak başlayabilirdim .

-Babama ya da  başka birine ?

Tanıdığı, bildiği bir duygudan girmeliydim konuya, eğer başka birine aşık olmuşsa daha kolaydı. Çünkü bir zamanlar babama aşık olmuşsa bile bunca zaman sonra bu aşkın esamesinim bile kalmadığı kesindi, oysa kaybedilen bir aşkın közü diplerde bir yerlerde hep ağır ağır yanardı.

-Sevdiğin birinden vazgeçmek bu kadar zor olduysa kendinden vazgeçmek zorunda kalmak nasıl bir şey düşünsene anne. Ben kendimden vazgeçersem, kendime ihanet edersem yalnız kendime değil beni doğuran sana, beni yaratan Tanrıya da ihanet etmiş olmaz mıyım? Bu daha büyük bir günah olmaz mı? Herkesi birden kandırmak daha büyük bir günah olmaz mı?

Bunları söylemeliydim ona. Belki beni anlardı o zaman, hemen değil elbette. Biraz zaman gerekecek ama sonunda beni anlayacaktı. Ya hiç anlamazsa, ya çok sarsılırsa? Bu sarsıntıların yıktıkları üzerine ben kendime yeni bir dünya kurabilecek miydim? Fakat yine de yapmalıydım. Aldığım karardan kimse bir kaç çizikle çıkamayacaktı belliydi; ama kendime gerçek bir dünya kurmak istiyorsam bütün bunları göze almalıydım. Gitmeden geri dönülmezdi.

Bütün bunları düşünmek içimi iyice daraltmış, bir yandan da cesaretim kırılmaya başlamıştı. Balkona çıktım mutfaktan annemin şarkı söyleyen sesi sokağın sesine karışıyordu. Ballarò’yu* görüyordu ev. Bunca zamandır kargaşası, rengi,  baş döndüren büyülü kokusu değişmemişti Ballaro’nun. Pazara girer girmez seslerinin gürlüğünü birbirleriyle yarıştıran pazarcılar, ellerindeki malların tazeliğini güzelliğini göstermek için müşterileri kendi tezgahlarına çekmeye çalışırlardı.

Kendi düşüncelerimin sesini duymak istemediğimde pazarcıların çığırtkan sesleri hemen imdadıma yetişiyordu. Alışveriş yapan Palermo’lular da, ellerinde fotoğraf makineli turistler de; bütün bu hindibalar, birbirinden farklı otlar, enginarlar, mürekkep balıkları, kılıçbalıkları, karidesler, peynirler arasında kendilerini kaybediyorlardı.  Komün halinde yaşayan, sokak ortasında bütün gün miskin miskin uyuklayan hantal sokak köpekleri arada bir sadece  ritueli bozmamak adına yanlarından geçen tasmalı bir köpeğe hırlarlardı. Bu sokakların uyuşuk serserileri, etrafindakilere  sokakların asıl sahibinin kendileri olduğunu hatırlatıyorlardı böylece. Ballaro, en tuhaf, en kabul edilemez dünyaların süt annesiydi. O herkese kucak açardı. Göçmenlerden, evsizlere, orospulardan, torbacılara. Bu evrenin istenmeyen çocuklarının sıcak yuvasıydı burası.

Kapıyı kapatıp tekrar içeri girdim. Annem elinde çatal kaşıkla salonun ortasında duruyordu.

-Ben de seni arıyordum, öğle yemeğinde yalnızız. Burada mı yemek istersin, mutfağa mı hazırlayayım masayı?

-Mutfakta yeriz anne, uğraşma boşuna.

– Yok uğraşmak mesele değil, sen nasıl istersen.

-Mutfakta yiyelim.

Birlikte masayı hazırladık. Annem açık mavi masa örtüsüyle aynı kumaştan peçeteleri masaya koyarken zaten ütülü olan peçeteleri eliyle üzerlerine bastırarak düzeltmeye çalışıyordu. Benim masaya koyduğum bardaklar aynı hizada değiller diye gelip düzeltti. Alınmamam içinse eliyle omzumu okşayıp, gülümsedi.

-Biliyorsun işte beni, dedi.

-Önemli değil anne.

-Neyin var senin ?

-Yok bir şeyim.

– Sabahtan beri dalgınsın, huzursuzsun. Bilmez miyim ben seni? Hadi anlat bakalım annene, nedir derdin? Bize anlatmayacaksın da kime anlatacaksın?

Zamanı gelmişti, şimdi söylemezsem bir daha hiç söyleyemeyebilirdim. Belki kaçıp gitsem bir daha benden haber almasalar daha mı iyiyiydi? Öyle de yaşayamazdı ki, bana ne olduğunu bilmemek öldürürdü onu. En azından şimdi bana ne olduğunu, neler olacağını bilecekti. Beni bir daha görmek istemese bile bu kararı ona bırakmalıydım. Diğer türlüsü kalleşlik olurdu. Endişelenmeye başlamış gözlerle bana bakıyordu. Elindeki çatalı bıraktı, sandalyesinde doğruldu, sırtını dikleştirip kollarını kavuşturdu. Hafifçe bana doğru eğilerek :

-Vincenzo, hadi söyle bir terslik mi var? Okuldaki rahiplerle mi bir sorun var? Derslerin mi kötü? Teolojiyi sevmiyorum diyordun; ama bak dayanmalısın. İki yıl sonra rahip olacaksın. İsa’nın en yakınlarından biri olacaksın, hem bu dünyada, hem öbür dünyada kurtarıcımız sen olacaksın.

-Anne sorun teoloji falan değil.

Bir defada söylemeliydim, uzatırsam işin içinden çıkamayacaktım.

Öylece bir heykel gibi durmuş bana bakıyordu, en ufak bir hareketinde dikkatim dağılır söylemekten vazgeçerim endişesiyle nefes bile almıyordu. Aklına gelebilecek en kötü şeyi düşünüyordu ama ona söyleyeceğim şeyin onun düşünebileceğinin çok ötesinde olduğunu bilmesine imkan yoktu.

-Anne, ben kendimi göründüğümden çok farklı hissediyorum. İçimde başka bir ben var.

-O ne demek şimdi?

-Yani ben erkek değilim, hiç olmadım. Bak bunu kabul etmek benim için de hiç kolay olmadı. Senin için de zor olacak biliyorum ama ben bundan sonra hayatıma kadın olarak devam etmek istiyorum.

Kavuşturduğu kolları iki yana düşerken eli masada duran bardağa çarptı. Bardağın dibinde kalmış su yavaş yavaş yayılarak açık mavi masa örtüsünü ıslatıyordu. Gözleri yuvalarından fırlamıştı. Oturduğu sandalyeden ayağa fırladı, kendi etrafında bir tur attıktan sonra tekrar sandalyeye oturdu. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Her zaman limon gibi sarı olan benzi kıpkırmızıydı şimdi. Boğazına bir şey takılmış gibi boğazını temizledi konuşmaya çalıştı, ağzını açtı ama konuşmayı unutmuş gibi ağzını hareket ettiriyor ama bir şey söyleyemiyordu. Tekrar denedi sesi ona ait değilmiş gibiydi, çatallı çıktı :

-Ne yani rahip olamayacak mısın? dedi.

-Anne ben kadın olarak yaşamak istiyorum artık, nasıl rahip olurum?

Gözlerinde acı, şaşkınlık ve hayal kırıklığı birbirine karışmıştı. Bu karışımdan öylesine bir öfke doğmuştu ki, bu öfkenin içinden çıkan alevler kıvrıla kıvrıla beni sardı. Benimle birlikte bütün evi de yakacağını sandım.

-Cehennem ateşinde yanacaksın sen dedi.

-Neden yanacak mışım cehennem ateşinde? Neden söyle, kime ne yaptım ben?

-Kime ne mi yaptın ? Kime ne mi yaptın? Bana yaptığın yetmez mi?

-Ben ne sana, ne de başkasına kötü bir şey yaptım. Ben sana kim olduğumu anlatmaya çalışıyorum anne.

-Doktora gidelim.

-Ben hasta değilim, lanet olsun.

-Yok demişlerdi ki. Hormon falan veriyorlarmış böylelerine, iyileşiyorlarmış. O hormonları alınca düzelirsin. Sonra kardeşin Rita’yı da al. Ustica’ya tatile gidin. Bütün para benden.  Ya da “bütün azizler” tatiline çıkın. Hani İtalya’nın güneyinden kuzeyine bütün önemli kiliselerin dolaştırıldığı tur var ya, ona gidin daha iyi. Pahalıymış ama olsun, o da benden. Hem azizler yardım eder aklın başına gelir belki.

-Anne, İsa beni kadın olarak yaratmışsa azizler ne yaparlarsa yapsınlar bunu değiştiremezler. İsa istemeseydi ben böyle hissetmezdim.

Çılgına dönmüştü, söylediklerimi duymasın diye yerinden fırlayıp  elleriyle duvardaki Meryem ana ikonasının kulaklarını kapattı.

-Şimdi de suçu İsa’ya mı atıyorsun? dedi kısık sesle.

-Kimseye suç atmıyorum, çünkü suç yok ortada.

Sustuk bir süre, sessizliğin içine gömmeye çalıştık duyup unutmak istediklerimizi. Masadaki tabakta sardalya balıklı makarna vardı, tek bir çatal bile almamıştım henüz. Evde tek seven bendim, annem sardalyalı makarna yaptığında herkes kıyamet koparırdı ama o yine de yapardı. Ben bir şeyi istedim mi kıyametler kopsa da yapardı.

Çaresizce :

-Belki zamanla geçer , dedi.

Sesindeki acının gölgesi içimi kaplamıştı.

-Geçmeyecek anne, dedim. Ben de senin gibi sanmıştım ilk başta.

İkimiz de çaresizlikle birbirimize baktık. İkimiz de çaresizce birbirimizden veremeyeceğimiz cevapları dilendik.

Sonunda sırtını bana döndü, eline tesbihi aldı. Masadan kalktım koridordan sokak kapısına doğru yürüdüm. Aynada yanısımasını gördüm mırıldanarak dua ediyordu.

 

*Ballaro : Palermo’da bulunan, Araplar zamanından kalma bir pazar .

*Viscio : Vincenzo isminin kısaltılmışı.

 

Şenay Boynudelik

[Oğuz Gidiyor] Yol arkadaşım bisiklet 200 yaşında (6) – Oğuz Tan

Yazı dizisinin geçen hafta yayımlanan bölümünde bisikletin savaş alanlarında geçen hikâyesinden söz etmiştim. Bu bölümde de yüz yılı aşkın süredir amatör ve profesyonel şampiyonalar düzenleyen Uluslararası Bisiklet Birliği’ni (UCI- Union Cycliste Internationale) tanıtacak, müsabakalarını düzenlediği farklı bisiklet disiplinlerine değineceğim.

UCI ismine aşina olmasanız da eminim pek çoğunuz Fransa, İtalya ve İspanya bisiklet turlarını duymuşsunuzdur.

Tour de France, Giro d’Italia ve Vuelta a España. 3’er hafta süren bu zorlu bisiklet turları, UCI’nin yıl boyunca düzenlediği ProTur yarış serisinin en zorlu ve en saygın olanlarıdır.

İspanya Bisiklet Turu’ndan bir görüntü, 2016

Bu yarışların dışında, seride 1 günlük ve 1 haftalık pek çok başka yarış da düzenlemektedir. Farklı bisiklet disiplinlerinden bahsetmeden önce, bu bölümde, günümüzde kullanılan yarış (yol) bisikletlerinden de bahsedeceğim. Keyifli okumalar.

Uluslararası Bisiklet Birliği ( UCI- Union Cycliste Internationale)

UCI olarak bilinen Uluslararası Bisiklet Birliği, dünya çapında bisiklet sporunu yöneten ve uluslararası düzeyde müsabık bisiklet aktiviteleri düzenleyen yapıdır. Merkezi Aigle, İsviçre’dedir. UCI, bisikletçilere yarış lisansı çıkartır ve uyguladığı disiplin kuralları vardır. Kurallardan ilk akla geleni doping oluyor. Aynı zamanda UCI farklı disiplinlerdeki bisiklet sporu için yarışların kategorize edilmesini ve puanlama sistemlerinin oluşturulmasını sağlamaktadır. Bunlardan bazıları yol, pist, bmx ve dağ bisikleti, kadınlar ve erkekler için ayrı olarak, hem amatörler hem de profesyoneller için olan yarışlar. Dünya şampiyonaları da düzenlenmektedir. UCI; Belçika, ABD, Fransa, İtalya ve İsviçre’deki ulusal bisiklet sporu kurumları tarafından 1900 yılında Paris’te kuruldu.

Büyük Britanya’nın dünya şampiyonalarında tek bir takım hakkı mı olmalı yoksa İngiltere, İrlanda, İskoçya ve Galler’i temsilen ayrı takımlar mı olmalı konusu başta olmak üzere, bir dizi konuda fikir ayrılıkları üzerine kurulan UCI, Uluslararası Bisiklet Kurumu’nun (ICA – International Cycling Association) yerini aldı. Yürürlüğe geçen yeni kurallarla birlikte Britanya UCI’de kendine yer bulamadı, ta ki 1903’e kadar. Birliğe aslen üye olan 30 ülke vardı. Oy hakları aynı değildi, bazı ülkelerin oy hakkı yoktu bile. Oy hakkı, ulusların deklare ettikleri pist ve velodrom sayılarına göre veriliyordu. En yüksek oy hakkı Fransa’da 18, İtalya ve Almanya’da 14 oy hakkı vardı. Britanya’nın 8 oy hakkıyla ilgili kuşkular vardı çünkü deklare ettikleri çimen pistler biraz şaibeliydi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi IOC’nin baskılarıyla(çünkü o zamanlar IOC amatör bir etkinlikti), 1965 yılında UCI’de iki alt yapı oluşturuldu; Uluslararası Amatör Bisiklet Federasyonu (FIAC: Fédération Internationale Amateur de Cyclisme) ve Uluslararası Profesyonel Bisiklet Federasyonu (Fédération Internationale de Cyclisme Professionnel or FICP). UCI, bu iki yapıyı koordineli olarak yönetti. FIAC’ın merkezi Roma’da, FICP’nin Lüksemburg ve UCI’ninki Cenova’daydı. FIAC, bu iki yapıdan büyük olanıydı. Amerika, Asya, Avrupa, Afrika ve Okyanusya(5 kıta) genelinde 127 üye federasyonu vardı. Amatör olan Doğu Bloğu ülkeleri tarafından domine edilmişti. Olimpiyat Oyunları’nda bisiklet sporunu temsilen FIAC yer aldı. FIAC bisikletçileri epey nadiren FICP bisikletçileriyle müsabık olarak yarıştılar.

Dünya Bisiklet Merkezi, UCI Merkez Yönetimi, İsviçre

1992 yılında, FIAC ve FICP tekrar tek bir UCI çatısı altında toplandılar. Birleşen yapı İsviçre’de Aigle’ye taşındı. Yine İsviçre’de, Lausanne’deki IOC’ye(Uluslararası Olimpiyat Komitesi) yakın bir yerde. UCI Genel merkezinde yer alan Dünya Bisiklet Merkezi’nde 2004 yılında 200 metre uzunluğunda bir velodrom inşaa etti. 2007 Eylül’ünde, UCI ilk defa Avrupa dışında gerçekleşen bir yarışta ProTur ödülü vereceğini duyurdu. Bu tur Avustralya’nın Adelaide kentinde organize edilen Tour Down Under.

Kıtasal Konfederasyonlar

Ulusal federasyonların birleşmesiyle, UCI’nin aşağıda listelenen kıtasal konfederasyonları kuruldu: Asya Bisiklet Konfederasyonu (ACC), Avrupa Bisiklet Birliği (UEC), Okyanusya Bisiklet Konfederasyonu (OCC), Pan Amerikan Bisiklet Konfederasyonu (COPACI), Afrika Bisiklet Konfederasyonu (CAC)

Marshall Taylor – Edmond Jacquelin velodrom müsabakası başlama anı, Parc des Princes, Paris, 1901

UCI Dünya Şampiyonaları

UCI; yönetimini üye ülkelere vermek üzere, bisiklet sporunun dünya şampiyonalarını düzenliyor. Düzenlenen ilk şampiyonalar yol ve pistte yapıldı. Organizasyon için yeterli olması ve bilet satışını garanti etmesi koşuluyla, şampiyonalar sırasıyla üye ülkelerde düzenlendi. Bir şampiyona veya şampiyona serisinin düzenlendiği ülke, UCI’ye toplam bilet satışlarının pist yarışları için %30’unu, yol yarışları için %10’unu ödemekle yükümlüydü. UCI bu paranın %30’unu kendisi için tutup kalanını üye ülkelere, mücadele ettikleri yarışların orantıları dâhilinde paylaştırdı. Savaş öncesi dönemde kesilen en yüksek bilet tutarı, 1903’te Paris’te 600.000 frank olmuştu. Aslen 5 şampiyona düzenleniyordu; amatör ve profesyonel sprint, amatör ve profesyonel yol yarışları ve profesyonel motor tempolu yarış. Motor tempolu yarışta en önde tempoyu belirleyen araç, genellikle motosiklet ve mümkün olduğunca kısa mesafede arkasına dizili yarışçılar yer alıyordu. Tempo aracının arkasındaki lider yarışçı, hava akımından istifade ediyordu. Yol yarışlarında genellikle toplu başlama veriliyordu fakat öyle olmak zorunda da değildi. Britanya, savaş öncesi dönemdeki yol yarışlarını zamana karşı disiplininde düzenliyordu. Çünkü Ulusal Bisiklet Birliği, yarışların zamana karşı koşulmasıyla start anında oluşacak kalabalıkla birlikte halkın ve polisin ilgisini toplamayacağını hesaba katıyordu. Kıta Avrupa’sındaki organizatörler genel olarak toplu start verilen yarışları tercih ettiler. Belirlenen rotada tur atma şeklinde düzenlenen yarış alanlarının etrafını tellerle çevirdiler ve içeri girmek için bilet kestiler.

Madison Square Garden II, New York City, 1908

Derecelendirme

Asıl dereceler pistte tutuluyordu; tempocu olmadan, insan-tempolu ve motor-tempolu. 3 farklı sınıftaki bisiklet için dereceler tutuldu; solo, tandem ve sıradan olmayan bisikletler(örneğin yatay bisiklet). Mesafeler İngiliz standartlarına göre ve metrik olarak belirleniyordu. 440 Yard (402,34m) ve 500 metre mesafe yarışlarından 24 saat yarışlarına kadar uzunlukta yarışlar düzenleniyordu. 1 Nisan 1934’te UCI, yatay bisikletleri yarışlardan ve rekor denemelerinden men etti. Sonraki düzenlemelerle, 1990’larda Graeme Obree’nin kullandığı sürüş pozisyonu ve 2000’de sele borusu olmayan tüm bisiklet kadrolarına da yasak getirildi.

İskoç bisikletçi Graeme Obree’nin 1993 yılında çamaşır makinasından çıkma parçalar da kullanarak kendi ürettiği ‘Old Faithful’ isimli bisikletiyle 1 saat içinde 51,596km yol yapmış ve rekor kırmıştı.
Norveç’li bisikletçi Thor Hushovd, Fransa Bisiklet Turu 2011

Gökkuşağı forması

Herhangi bir UCI Dünya Şampiyonası’nı kazanan bisikletçiye ödül olarak gökkuşağı forması verilir. Beyaz formanın üzerinde, göğüs hattında, 5 farklı renkte şeritler vardır. Forma, sadece, yarışılan disiplin, kategori ve özellikteki yarışlarda giyilebilir. Formanın geçerliliği, bir sonraki dünya şampiyona yarışı başlamadan önceki gün sona erer. Eski şampiyonların, kıyafetlerin manşet ve yaka bölümlerinde 5 renkli şeritleri taşımasına izin verilir.

Yol yarışlarında kask kullanımı

Onlarca yıl boyunca, profesyonel yol bisikletçileri kask giymeyi reddettiler. UCI’nin 1991 Paris–Nice yarışında kask kullanımını zorunlu kılmak konusundaki ilk girişimi, bisikletçilerin greve gitmesiyle sonuçlandı ve UCI kararını geri çekti. 2003 Yılında yine Paris–Nice yarışında Kazak sporcu Andrei Kivilev’in ölümünün ardından 5 Mayıs 2003’te kask kuralı resmi olarak açıklandı. 2003 Giro d’Italia (İtalya Bisiklet Turu), yeni kuralın uygulandığı ilk büyük yarış oldu. 2003’teki kurallara göre, yarışın son kısımlarında yer alan minimum 5km uzunluğundaki tırmanış etaplarında kaskın çıkartılmasına izin verilmişti. Sonraki düzenlemelerle kask kullanımı bütün yarışların bütün etaplarında zorunlu hale getirildi.

Kazak sporcu Andrei Kivilev

Yarış disiplinleri

Günümüzde UCI bünyesinde yol(erkekler), yol(kadınlar), pist, engelliler için pist, cyclo-cross, dağ bisikleti (cross country, trail, all mountain – enduro, downhill, freeride, dirt jumping, trial), BMX, kapalı alan – indoor (artistic cycling, cycle ball) bisiklet yarışları ve dünya şampiyonaları düzenlenmekte. Önümüzdeki bölümde bu başlıkları biraz açacağım.

 

Cannondale Supersix yol bisikleti

Yarış/ Yol bisikleti

Yarış, bir diğer ismiyle yol bisikleti, müsabık yol bisikletçiliği için tasarlanmış bisiklet türüdür. Yol bisikletçiliği, kuralları Uluslararası Bisiklet Birliği tarafından yönetilen bir spordur. Yol bisikletinde hafiflik ve sertlik, verimliliği belirleyen en önemli iki unsurdur. Bisiklet ne kadar hafif ve sert olursa, bisikletçinin pedallara uyguladığı kuvvet sırasıyla çekiş sistemine ve tekerleklere maksimum verimlilikle iletilir. Yarış bisikletlerinde daha verimli ve hızlı olabilmek adına konfordan ödün verilir. Bisikletçinin sürüş postürünü daha aerodinamik yapabilmek için yarış bisikletlerinde kullanılan ‘drop’ gidon, seleden daha alçakta durur. Ön ve arka tekerlekler arasındaki mesafe azdır. Bisikletçinin optimum kadansta(ayna kolun yani ön dişlinin 1dk içindeki toplam devir sayısı) pedal çevirmeyi sürdürebilmesi amacıyla aktarıcıların vites geçişleri arasındaki oran farkları oldukça az tutulur. Özellikle zamana karşı etap yarışlarında kullanılan yarış bisikletlerindeki tasarımlarda aerodinamiğe her zaman öncelik tanınır, konfor neredeyse hiç düşünülmez.

Specialized S-Works triatlon bisikleti

Yol bisikletleri ile diğer bisikletler arasındaki farklar

Velodrom yarışlarında pist bisikletleri, arazi (offroad) yarışlarında ise dağ bisikletleri veya cyclo-cross bisikletler kullanılır. Düz zeminde dünyanın en hızlısı olan yatay bisikletler 1 Nisan 1934’te Uluslararası Bisiklet Birliği UCI’nin bisiklet tanımından çıkartılmıştır. Zamana karşı yarışlardaysa yol bisikletlerinin aerodinamik olarak özel tasarlanmış bir alt türü kullanılır. UCI’nin zamana karşı bisikletleri için uyguladığı kurallar, toplu başlama verilen yarış kuralları kadar katı değildir. Triatlon müsabakalarında kullanılan bisiklet özellikleri ise Uluslararası Triatlon Birliği ITU’nun tanımladığı kurallar dâhilinde belirlenir. ITU genel anlamda UCI’ye göre daha esnek davranmakta ve bisiklet teknolojilerindeki güncel gelişimlerin yarışlardaki kullanımına daha rahat müsade etmektedir.

BMC Teammachine SLR01 full karbon kadro, en büyük bedeni 790gr ağırlığında.

Kadro

UCI kurallarına göre bir yol bisikletinin kadrosu ana üçgen tasarımıyla üretilmelidir. Üst, alt ve sele olmak üzere üç düz ana boru kullanılmalıdır. Kadro üreticileri, istedikleri malzemeyi kullanmakta serbestlerdir. Yol yarışları tarihinin büyük bölümünde çelik, alüminyum ve titanyum alaşımları başarılı biçimde kullanıldı. Son yıllarda görünen o ki, profesyonel yol bisikletçilerinin hemen hepsi, karbon-fiberle güçlendirilmiş kompozit malzemelerden üretilen kadrolar kullanmakta. Tipik bir karbon-fiber yol bisiklet kadrosu 1 kilogramdan daha hafif gelmektedir.

Karbon klinşeli Zipp 808 jant seti

Tekerlek ve lastikler

Yol bisikletlerinin çoğunda 700C, yani lastik damağının janta oturduğu noktadan ölçüldüğünde çapı 622mm gelen tekerlekler kullanılır. Kullanılan lastikler 20-25mm genişliğinde olur. Lastik genişliği performansı ciddi şekilde etkiler. Jant çemberi, aerodinamik verimliliği arttırmak amacıyla farklı stillerde üretilebilir. Örneğin kesitten bakıldığında lastikle birlikte gözyaşı damlasına benzeyen şekildeki, üçgen şeklindeki jant çemberleri oldukça yaygındır. Bu aerodinamik jantlar; daha fazla malzeme kullanıldığından, kesitten bakıldığında kutuya benzeyen sert köşeli konvansiyonel jant çemberlerine göre biraz daha ağır olsalar da, sundukları düşük dönme direnciyle düz yolda büyük avantaj sağlarlar. Düşük süratli yokuş tırmanışlarında ise, dönme direncinde sağladıkları avantajdan ziyade yüksek ağırlıkları nedeniyle engel yaratırlar. Bu nedenle yokuş etaplarında konvansiyonel jantlar tercih edilir. Genel itibariyle, hem aerodinamizm hem de hafiflik adına, jant çemberine örülen tel sayısını düşürmek avantaj sağlar. Üst düzey tekerlek setlerinde kullanılan jant telleri, hava direncini azaltmak amacıyla bilenmiş olur ve kesitten bakıldığında incecik gözükür. Jant çemberlerinde yaygın olarak kullanılan malzeme alüminyum alaşımdır. Profesyonel yarışçılar ve bisiklet tutkunlarının tercihi ise genel olarak yeni nesil, kalıplanmış karbon fiber jant çemberleri oluyor. Karbon fiber alüminyuma göre daha hafif olduğu için, jant çemberleri daha derin ve böylelikle daha aerodinamik üretilir. Fakat derin jant çemberleri, sert esen yan ve çapraz rüzgârlarda aerodinamik avantajlarını kaybetmekle birlikte daha fazla sürtünme direnci yaratmasıyla handikaba dönüşmekte ve bisikletin kontrolünü güçleştirmektedir. Böyle etaplarda, özellikle de tırmanış içeren dağ etaplarında bisikletçiler tarafından mümkün olan en hafif konvansiyonel jant setleri tercih edilmektedir. Lastiklerse hem hava direncini hem de yoldaki dönme direncini azaltmak amacıyla hafif, dar olmakla birlikte ince, dişsiz üretilir ve yüksek basınçlarla şişirilirler. Genellikle yol yarışlarında 8, pist yarışlarında ise 14 bar hava basıncına şişirilirler.

 

Jant telleri

 

Shimano Dura Ace DI2 grupset

Diğer komponentler

Yol bisikleti komponentleri toplu olarak grupset olarak isimlendirilirler. Grup sette ön ve arka vites aktarıcıları, vites ve fren kolları, dişli takımı, ön göbek, zincir, ön ve arka fren takımları yer alır. Yeni nesil elektronik vites sistemlerinde batarya ve motorlar da grup sete dâhil oluyor. Grup setin kalitesi bisikletin ne kadar nitelikli olduğunu, bakım gerektirdiğini belirler ve performansı direkt olarak etkiler. Yarış bisikletleri için grupset üreten, pazar devi üç marka var; Shimano, SRAM ve Campagnolo. FSA (Full Speed Ahead) gibi bazı markalar ise grup setlere çok özel parçalar üretir. Markaların farklı tasarım stratejileri olduğu gibi, pek çok bisikletçide de markaya olan bağlılık göze çarpar. Zaman içinde karbon fiber, grupset komponentleri için de popüler bir malzeme oldu. Shimano, Campagnolo ve SRAM’in üst sınıf vites ve fren kollarında, krankta ve aktarıcı parçalarında karbon fiber kullanmaya başlandı. Bu malzeme, bütünleşmiş boğaz-gidon da dâhil, gidon boğazı, gidon, ayakkabı tabanları, maşa ve sele borularında da oldukça yaygın olarak kullanılmakta. Karbon fiber hem hafif hem de vibrasyonu daha iyi sönümleyen bir malzeme olduğundan aynı zamanda daha konforlu bir sürüş de sağlıyor. Grup setlerde gelinen son noktanın; bataryayla çalışan, Ergopower stili fren/vites kollarıyla(vites yükseltmek, fren ve vites düşürmek için 3 ayrı kolu entegre olarak barındırarak elleri gidondan kaldırma ihtiyacını yok eden ergonomik sistem) kontrol edilen, kablosuz servo motorlarla çalışan elektronik ön ve arka aktarıcıların olduğunu söyleyebiliriz. Günümüzde bu üç markaların yol bisikletleri için ürettiği grup setleri, üst sınıftan alt sınıfa doğru şöyle sıralayabiliriz (parantez içindeki sayılar arka göbekteki dişli sayısını refere eder)

FSA K-Force elektronik arka vites aktarıcısı

Shimano: Dura Ace DI2 (11s) Dura-Ace (11s), Ultegra (11s), 105 (11s), Tiagra (10s), SORA (9s), Claris(8s), Tourney A070(7s).

Campagnolo: Super Record (11s), Record (11s), Chorus (11s), Athena (11s), Centaur (10s), Veloce (10s), Mirage (10s), Xenon (10s).

SRAM: Red (11s), Force (11s), Rival (11s), Apex (10s).

Yazı dizisi devam edecek.

 

 

Oğuz Tan

Bisiklet Gezgini

Pedal engel tanımaz!

Engelsiz Pedal Derneği üyeleri, Düzce Bisiklet Kulübü’nün daveti üzerine 15 Eylül Cuma gece yarısı Haydarpaşa’dan Düzce’ye bir engelsiz bisiklet treni kaldırdı ve dileyen bütün bisikletçileri iki lokomotifli, yirmi vagonlu bisiklet treni yola koyuldu.

2010’da bir grup bisikletçinin yağmurdan kaçmak için sığındıkları kafede onlara ısmarlanan 4 bardak çay ve çayı ısmarlayan müşterinin engelli kızı Ceyda’ya teklif edilen bisikletle bir tur atma daveti;  bugün üyelerinin çoğu üniversiteli bir dernek, engelli çocukları bisikletle gezdiren yüzlerce gönüllü; turlara katılanlara ilkyardım, bisiklet tamiri, psikoloji, işaret dili, yoga, kuş gözlemciliği, vahşi doğada hayatta kalma gibi eğitimler veren onlarca başka gönüllünün katıldığı bir spor hareketini doğurdu: Engelsiz Pedal Hareketi.

BÜ Eğitim Fakültesi Engelli Öğrenciler Danışma ve Koordinasyon Birimi Danışmanı Hande Sart kendisiyle yapılan bir söyleşide Engelsiz Pedal Derneği’nin çabasını “kapalı devre bir beyin ameliyatına” benzetiyordu ve henüz nöron gelişini tamamlamamışken bisiklet aracılığıyla sosyalleşen, yeni deneyimler edinen engelli bir çocuğun, büyüdüğünde bambaşka bir kafa yapısıyla, spor bilinciyle hayata devam edeceğini vurguluyordu.

Engelsiz bisiklet treninin Pendik metrosunda başlayıp Düzce’de sona erecek olan rotası

Engelsiz Pedal Derneği üyeleri, Düzce Bisiklet Kulübü’nün daveti üzerine 15 Eylül Cuma gece yarısı Haydarpaşa’dan Düzce’ye bir engelsiz bisiklet treni kaldırıyor ve dileyen bütün bisikletçileri iki lokomotifli, yirmi vagonlu bisiklet katarına katılmaya davet ediyorlar.

Tren, 15 Eylül Cuma saat 22.00’de Tasarım Atölyesi Kadıköy’den hareket etti. Sonra Kimyon Kadıköy’de yemek yenilecek ve çaylar yudumlanırken rotanın detayları konuşuldu..

Kadıköy’den metro ile Pendik’e geçecek olan grup 00.30’da Pendik metrosu önünden pedal çevirmeye başlayacak. Grup 24 saat içerisinde Düzce’ye ulaşmayı hedefliyor. Sabah kahvaltısını İzmit’te yapmayı hedefleyen grup oradan Sakarya’ya devam edecek.  Öğlen güneşinden etkilenmemek için Sakarya Gençlik Spor’un yatakhanesinde uyku molası verilecek. Grup akşamüstü yeniden yola çıkıp gece olmadan Düzce’ye varmayı hedefliyor.

Bisiklet trenine eşyaları taşınması ve olası acil durumlarda kullanabilmek amacıyla bir de kamyonet eşlik edecek.

Pazar günü işi olanlar aynı gece otobüsle İstanbul’a dönebilecekler. Kalmak isteyenler için Akçakoca’da ücretsiz konaklama imkânı sağlanmış. Bisikletler Düzce Belediyesi salonunda bırakılarak Akçakoca’ya geçilecek.  Pazar öğle saatine kadar Akçakoca’da kalınacak. Dileyen bu süreyi denize girerek değerlendirebilecek.

Düzce Belediyesi Konferans Salonu’nda 17 Eylül Pazar akşamı düzenlenecek olan sunumda, Türkiye’de ilk kez bir belediye bünyesinde kurulan bisiklet biriminden söz edilecek ve engellilerin bisiklete binmesi konusu konuşulacak.

Sunum sonrası otobüslerle İstanbul’a doğru yola çıkılacak.

Uzun yol bisiklet gezgini ve Yeşil Gazete konuk yazarı Oğuz Tan da bisikletiyle bu trende yer alacak ve yol izlenimlerini “Oğuz Gidiyor” köşesinden Yeşil Gazete okuru bisiklet severlerle paylaşacak.

Katılım ve bilgi için: www.engelsizpedal.org

 

Ercüment Gürçay

 

[Kedi-Siz] Simge Sağın: Ben ne hissedersem Cino da aynı şeyi hissediyor!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Öyle güzel gülümsüyor ki, insan o gülümserken karşısında ister istemez gülümsüyor. Sanat camiasının en naif çiçeklerinden birisi o.

Üstelik nasıl yapıyor bilmiyorum ama her yaptığı şarkı bilinir oluyor. Gözü, gönlü fazlası ile açık.

Yazıyor, okuyor, şarkı söyleyebiliyor üstelik kitaplığında gördüm o da benim gibi Murakami seviyor :)

Sokak hayvanlarını koruyor, birlikte çalıştığı insanları seviyor. Bu devirde üstelik pop camiasında böylesi zor bulunur.

Biliyorum daha uzun süreler şarkı söyleyecek.

Çünkü o Simge Sağın.

***

21 – Simge Sağın: Ben ne hissedersem Cino da aynı şeyi hissediyor!

Tolga Öztorun: Cino Bey ile başlayalım istiyorum. Hayatına giriş hikâyesi, sana kattıkları, zorluklarını konuşalım istiyorum ilk olarak.

Simge Sağın: Eski orkestramda çalan sevdiğim bir arkadaşım Metehan’dan alarak Cino’yu sahiplendim.

Cino benim çocuğum gibi konserlere gittiğimde özlüyor ve merak ediyorum. Geldiğimde  huysuzluk yapmıyor değil ama kendisi isterse de sevdiriyor :)

Bana kattıkları sorumluluk sahibi olmak ve sana bağlı bir canlının iyi yaşaması için gerekli olabilecek ve yapılması gerekenleri yerine getirmek diyebilirim.

Tolga Öztorun: Müzikte, edebiyatta, resimde hatta sanatın her dalında kediler hep var. Nasıl bir tutkudur ki aşktan sonra yaşanan en yoğun duygu kediler… Ne diyeceksiniz?

Simge Sağın: Kediler çok farklılar bence.

Ben ne hissedersem Cino da aynı şeyi hissediyor. Hastaysam yanımdan hiç ayrılmıyor, sinirliysem de yanıma dahi yaklaşmıyor ya da sinirli bir şekilde yüzüme bakıyor.

 

Kısacası seni tam anlamıyla hissettiği için seni çok iyi anlıyor. Cino’yu hayatıma iyi ki dâhil etmişim.

Tolga Öztorun: Kaldırımın köşesine sokak kedileri için konmuş su ve mama kaplarına bile tahammül edemeyen bir nesil geliyor. Geçerken kapları tekmeleyen, atan nesil için ne demeli?

Simge Sağın: Yeni nesilde böyle şeyler olduğunu gördükçe çok üzülüyorum. Maalesef ki bende görüp şahit oluyorum ve buna şahit olup ses çıkartmamak en büyük suç bence.

Onları besleyen seven insanlara karşı gelen insanlara üzülüyorum. Sevgisiz büyütüldüklerine ve sevgisiz olduklarına inanıyorum. Onlara da yardım edip en azından sevgi aşılamak gerektiğine inanıyorum.

Böyle haberleri görüp, okuduğum zaman bir insan olarak çok üzülüyorum. Yeni nesilin daha fazla sevgiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Onlar öncelikle kendilerini sevdikçe, doğayı ve hayvanları sevmek sırası ile gelecektir. Sevginin en büyük onarıcı, bütünleştirici güç olduğuna inanıyorum. Sevmeliyiz ki onlar da sevsin…

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)