Ana Sayfa Blog Sayfa 3037

[Babil’den Sonra] Anadolu halk baladları 32 yıldır öksüz

Yıl 1943. O yıllarda Türkiye’de yayın yapan tek radyo TRT Ankara Radyo’sudur. Her on beş günde bir Pazar günleri saat 10.00’da radyodan farklı bir ses ulaşır kulaklara. Bu ses alışılmış mugannilerden farklı bir tarzda türküler söylemektedir. Bu türküler bilindik türkülerden farklı olarak sözleriyle ve yorumlanış biçimiyle şiir yanı ağır basan Anadolu halk baladlarıdır adeta. Bu baladlar Pir Sultan Abdal, Ali İzzet, Muhyi, Dertli gibi Alevi ozanlarından yorumladığı deyişleridir çoğu zaman. Program her Pazar “Bas bariton Ruhi Su türküler söylüyor” anonsu ile açılır. Program büyük ilgi görür.

O yıllarda Ruhi Su aynı zamanda Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde solist sanatçı olarak çalışmaktadır. Bastien Bastienne, Madam Butterfly, La Boheme, Satılmış Nişanlı, Fidelio, Maskeli Balo, Yarasa, Figaro’nun Düğünü, Rigoletto, Aşk İksiri, Konsolos operalarında rol alır. Opera çalışmalarından vakit buldukça türküler söyler, derlemeler yapar.

Ruhi Su’nun Alevi deyişlerini yorumlaması dönemin iktidar sahipleri tarafından komünizm propagandası olarak nitelenir ve 1945 yılında bir gün Mesut Cemil onu yanına çağırır ve “Ruhi’ciğim seni harcamayalım, bu programa bir müddet ara verelim” der. Ruhi Su “Ben bu yolda harcanmaya razıyım” dediyse de faydası olmaz ve Mesut Cemil, radyodaki işine son verir.

Opera ve radyo programı dışında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bir de koro kurmuştur Ruhi Su. Kısa bir süre sonra koro çalışması da okul yönetimince yasaklanır. Yeni bir deneme de sonuç vermez. Koro yeniden engellenir. Bu dönemde koroya devam eden ve ailece görüşmeye başladıkları Sıdıka Su ile ölene kadar sürecek beraberlikleri başlar. Operada çalışmaya devam ederken askerliğini de yedek subay olarak tamamlar. Her ikisinin de birbirlerinden habersiz bir biçimde TKP içerisinde politik çalışmaları sürmektedir.

Sonrası malum. 1951 TKP tutuklamaları. İstanbul 1. Şube’nin Sansaryan Han tabutluklarında Ruhi Su için işkenceyle geçen uzun günler- geceler başlar. Türkü yakmaya orada da devam eder. Bu nasıl İstanbul zindan içinde, kayboluverdi gündüzüm gecem deyişi o günlerden kalmadır. Bir de sevgilisi Sıdıka Su için Mahsus Mahal türküsünü orada yakmıştır.

Onun ardından hemen Sıdıka Su da aynı davadan tutuklanmış ve İstanbul’a, Sansaryan Han’a getirilmiştir. Dört buçuk ay sonra her ikisi için de Harbiye Cezaevi günleri başlar. Cezaevinde nişanlanırlar. Haftada bir görüşme şartı genelde uygulanmaz. Bazen görüşme izni çıkar. Diğer zamanlarda da gizlice mektuplaşırlar. Üç buçuk yıl boyunca aynı cezaevinde kalırlar.  Sonunda davaları sonuçlanır ve her ikisi de 5’er yıla mahkûm edilirler. Kısa bir süre sonra kalan cezalarını tamamlamaları için Ruhi Su’nun Adana Cezaevi’ne, Sıdıka Su’nun da Sultanahmet Cezaevi’ne gönderilmeleri gündeme gelir ve 29 Eylül 1954’de Nişantaşı Hükümet Tabipliği’nde hemen evlenirler. Nikâh şahitleri de Behice Boran ve eşi Nevzat Hatko’dur. Nikâhtan sonra yürüyerek Harbiye’ye, cezaevine dönerler. Yaklaşık dört yıldan sonra ilk kez, dört duvarın dışında, gri bir sonbahar gününde, bir astsubay ve iki askerin gözetiminde de olsa yan yana yürünen yarım saatlik yolculuk, her ikisi için unutulmaz bir andır. Ruhi Su yolda askerlerden izin ister ve dört yol ağzındaki bir kitapçıdan Goya albümü alır ve Sıdıka Su’ya imzalayarak hediye eder. Kendi koğuşlarına dönerler. Rastlantı bu ya, Sıdıka Su yıllar sonra emekli olduğunda ilk maaşını evlendikleri o binada ve aynı odada alır. Yıllar önce yaşadıkları bir an gözlerinin önünden geçer, duygulanır.

Ruhi Su Adana Cezaevi’ne, Sıdıka Su da Sultanahmet Cezaevi’ne gönderilirler. Gizlice mektuplaşmaya devam ederler. Cezalarının bitiminde Sıdıka Su, Ankara’ya, Ruhi Su’da Konya-Çumra’ya gönderilir. 20 ay sürer sürgünlük. Sıdıka Su bütün çabalarına rağmen Ankara’dan ayrılma izni alamaz ve bu sürede hiç görüşemezler. 1958 Eylül ayı sonunda Ruhi Su’nun sürgünlük günleri biter. Sonunda Sıdıka Su’ya da izin çıkmıştır. Bir hafta Çumra’da savcının evinde birlikte kalırlar. Evlere, üzüm bağlarına davet edilirler. Unutulmaz bir haftadır o hafta. Çumra halkıyla tren istasyonunda vedalaşırlar. Son kez onlara türküler söyler Ruhi Su ve kadehler bu kez onun özgürlüğü için kaldırılır. Yıllar sonra savcının izini bulurlar. Oğluyla görüşürler ama savcı çoktan hayata veda etmiştir. Onu her zaman sevgi ve saygıyla yâd ederler.

Ankara’ya dönüşte Etimesgut’un dışında, tarlalarının ortasında çoğunlukla işçilerin oturduğu yoksul bir mahallede, suyu, elektriği olmayan, toprak zeminli, iki göz odası olan bir evde 20 ay yaşarlar. Her gün 12 kilometre yürüyerek Etimesgut’a imza vermeye gider-gelirler. Yere hasırlar serilir, sonra kilimler de edinirler. Ruhi Su kartondan elbise dolapları yapar, Sıdıka Su’nun annesinin verdiği lambayla aydınlanırlar. Bir de soba ayarlanır. Üç-beş kap kacak, bir de ocak. Ev yaşanabilir, şirin bir ev halini alır. Çokça misafir ağırlarlar tarlanın ortasında yer alan o mütevazı, her yanı sevgi ve emek kokan evde. En sık mahallede yaşayan işçileri ağırlarlar. Başmisafir de ozan Ali İzzet Özkan olur. Yatılı gelir, sabahın beşine uyanıp türkü söylemeye başlarmış. Bazen otostopla Ankara’ya konser veya oyun izlemeye giderler. 6 yıl aradan sonra ilk kez Arthur Miller’in Satıcının Ölümü oyununu heyecanla izlerler. Oyundan sonra Ruhi Su, Cüneyt Gökçer’i tebrik etmeye gider ve onun ne yapacağını bilemez halde soğuk davranışı karşısında çok üzülür.

Yıllar sonra Sıdıka teyzeye evinde yer alan çok sayıdaki renkli Bohemya porselen lambayı sorduğumda cevabı “O günlerimizi aydınlatan oydu, gaz lambasında oturmayı da severdik. Bunu bilen dostlarımız da bize hediye olarak lamba getirirlerdi. Sonra biz de fırsat buldukça satın aldık ve hep lamba biriktirdik” olmuştu. O lambalar bugün de hala Sıdıka Su’nun Beyoğlu’da uzun yıllar yaşadığı evde çalışır vaziyette duruyorlar.

Ruhi Su’nun 1912’de Van’da başlayan ve 1940’lı yıllarda Sıdık Su ile Ankara’da kesişen zorluklarla, yokluklarla, sıkıntılarla dolu geçen, onurlu ve mücadeleci hayat hikâyesi çok uzun. Sayfalar dolusu yazabilirim: Sürgünden sonra Ankara günleri. İş bulma çabalarına karşı çıkarılan gizli-açık engellemeler. En sonunda zar zor bulunabilen eşya taşıma işi. Gözetim bitince Aydınlıkevler’de taşınılan bodrum katı. 1959’da Ilgın Su’nun doğumu. Eşya taşımasına gönlü elvermeyen dostların iş bulma çabaları. Adana’da Atıf Yılmaz ile 40 gün süren bir film müziği çalışması. Sonra 1959’da Ruhi Su’nun İstanbul’a gidişi. Taksim Belediye Gazinosu ve sonraki zamanlarda geçinebilmek için diğer bazı gece kulüplerinde verilen türkü dinletileri. Film müzikleri. 1960’da Sıdıka ve Ilgın Su’nun da İstanbul’a gelmesi. Bir halk oyunları kitabı çalışması. İMECE ile yayımlanan 6 adet 45’lik ve 11 adet LP. Beş sene süresince siyasi yasaklı olmaları nedeniyle üye olamasalar da Ruhi Su’nun türküleriyle TİP’e destek verdiği dayanışma konserleri. Diğer yurt içi konserleri. 1977’den sonra alınabilen pasaport sayesinde çıkılan yurt dışı konserleri. Öğrenciler yetiştirmesi. 1 Aralık 1975’de Dostlar Korosu’nun kurması. 12 Eylül günleri-yılları. Sonra yakalandığı amansız hastalık. Hasatlığının tedavisi için bütün dünyadan aydınların başlattığı uluslararası kampanyaya rağmen pasaport verilmemesi. Pasaport verildiğinde de işin işten geçmiş olması… Ruhi Su 20 Eylül 1985’de hayata veda etti.

Ölümünün ardından 1987’den itibaren öğrencileri Ruhi Su Dostlar Korosu’nu sürdürdüler. Sıdıka Su ve Ilgın Su 1996’da kurdukları vakıfla, Ruhi Su’ nun öğrencileri ve dostlarının da özverili çabalarıyla Ruhi Su’nun adını yaşatmaya çalıştılar. Yurt içinde çok sayıda konserler verildi. 1991’de Almanya’da iki konser yapıldı. Sergiler açıldı. Söyleşiler düzenlendi. 1985-2001 yılları arasında 4 kitap çıkarıldı.  2005’de bir belgesel yayımlandı. 1986 yılından sonra daha önce plaklarında yer almayan türkülerle Ruhi Su’nun sesli külliyatı tamamlanmaya çalışıldı. Bugün bu çalışmalar sonucunda yayımlanmış 20 CD’de toplanan 27 albümü müzik maketlerde bulmak mümkün. Uzunca bir süre vakfın Beyoğlu’daki merkezinde bir müzik okulu faaliyet gösterdi. Onlarca öğrenci bu okulda eğitim aldı.

1943’de Ruhi Su ile Ankara’da yolları kesişene ve Ruhi Su’nun öldüğü 1985’e kadar yoldaşlığını sürdüren Sıdıka Su’yu da 18 Ekim 2006’da son yolculuğuna uğurladık. Sıdıka Su, Ruhi Su’dan devraldığı mirası son nefesine kadar yorulmadan, bıkmadan, usanmadan taşıdı.

Eminim ki hayatının bir anında onlara dokunan herkesin anlatacağı başka başka onlarca- yüzlerce hikâye vardır. Benim Ruhi Su ile ilk tanışmam kasetleri aracılığıyla oldu. 1970’li yılların sonuydu. Abimin kasetleri arasında kırmızı etiketli kasetler vardı. İlk kez o kasetlerde dinlemiştim sesini. Sonra 12 Eylül geldi geçti. 20 Eylül 1985’de, Ruhi Su ile aynı günde babamı kaybettim. 21 Eylül’de babamı toprağa verdik. Ertesi gün, 22 Eylül 1985’de de arkadaşlarla Ruhi Su’nun cenaze törenine katıldık. Mahşeri bir kalabalık vardı Şişli’de. 12 Eylül’den sonra aynı kalabalığı bir kez de Behice Boran’ın cenazesinde yaşamıştık. Ruhi Su omuzlarda arabaya kadar taşınmıştı. Zincirlikuyu’ya kadar uzanan bir kortej anımsıyorum. Olaylar çıkmıştı. Biz mezarlığın kapısına ulaştığımızda çoktan cenaze töreni sona ermişti. Gözaltına alınanlar vardı.

1989 yılının sonlarında Ruhi Su Dostlar Korosu’nun açtığı ses sınavlarına katıldım ve koroya kabul edildim. 2013 yılına kadar koroda kaldım. Yurt içinde ve yurt dışında sayısız konserler verdik. 2012 yılında kurulan Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’ne üye oldum ve bugün de derneğin bir üyesi olarak, çok şey borçlu olduğumu düşündüğüm Ruhi Su’nun bizlere bıraktığı emaneti, o güzel dili taşımaya çalışıyorum.

Bu güzel dili Ruhi Su, 1974’de yayımlanan Şiirler Türküler uzunçalarının sonunda şöyle anlatıyordu: Şaman dualarından, Dedem Korkut’a; Dedem Korkut’tan Köroğlu’na, Yunus Emre’ye, Pir Sultan Abdal’a, Karacaoğlan’a, Dadaloğlu’na, ondan ona, ondan ona, ondan da çağımızın büyük ozanlarına sürüp geldi bu güzel dil. Hep doğru gördü, doğru söyledi bu telli kur’an. Onlar bize yalnız bu dünyayı sevdirmekle kalmadılar, daha mutlu ve daha adil bir dünyanın da geleceğini söylediler. Belki o dünyayı görmediler ama görmüşçesine söylediler” diyordu.

Ruhi Su, ölümünden hemen önce Zeynep Oral’a verdiği bir söyleşide: “Anamı, babamı hiç tanıyamadım.1. Dünya Savaşı’ nın ortada bıraktığı çocuklardanım… Öksüz olduğumu çok kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş ‘Kimlerdensiniz?’ derler. Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı…” diyordu.

Zeynep Oral’ın yazısını ilk kez okuyup, Ruhi Su, kimlerdendi acaba diye düşündüğümde benim ilk aklıma gelen, bu güzel dili dünden alıp bugüne taşıyan çağdaşı olan ozanlar geldi. Ruhi Su da en çok bu güzel dili bugüne taşıyan bu ozanlar ailesine dâhil olabilirdi. Evet, bence Ruhi Su, Atahualpa Yupanqi’nin, Mercedes Sosa’nın, Paul Robson’ın, Woody Guthrie’nin, Pete Seeger’ın,  Şalyapin’in,  Theodor Bikel’in, Yves Montand’ın ve daha birçok çağdaşı sanat- müzik insanının ait olduğu ailedendi.

Bugün Açık Radyo (94,9) Babil’den Sonra programında opera sanatçısı, halk müziği derlemecisi, besteci, saz ustası, koro yönetmeni, müzik öğretmeni, halk türküleri yorumcusu, müzik yazarı, şair, film müzikleri bestecisi bu çok yönlü sanatçının, Ruhi Su’nun, halk türküleri yorumlarından örnekler dinleteceğim.

Birkaç gün sonra da, ölümünden sonra her yıl olduğu gibi, öğrencileri, sevenleri, dostları onu 32. ölüm yıl dönümünde de türküler söyleyerek anacaklar.

Ruhi Su, önümüzdeki hafta, 20 Eylül Çarşamba günü, Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde saat 20.00’de başlayacak bir etkinlikle anılacak. Etkinlik Ruhi Su’nun 1982’de konser vermek için gittiği Avustralya’da çekilen 23 dakikalık bir belgeselin gösterimiyle başlayacak. Etkinliğin müzikal bölümü, koronun 1975’de kuruluşunun ardından korist olarak koroya katılan müzisyen Emin İgüs ve bu yıl 42. yılını yaşayan Ruhi Su Dostlar Korosu’nun Mutlu Ödemiş yönetiminde söylediği türkülerle devam edecek. Koronun eski şeflerinden Refik Köksal ve Hüseyin Tutkun da birer türküde koroyu yönetecekler.

Etkinlik ücretsiz ve herkese açıktır.  Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği yayımladığı davet metninde bütün Ruhi Su sevenlerini anma etkinliğine ve konsere davet ediyorlar. Etkinlik duyurusuna derneğin WEB sitesinden ulaşabilirsinizwww.ruhisu.org.tr

Diliyorum ki çağlar boyu sürüp gelen bu güzel dil hiç susmasın. Yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için daha adil, daha barışçı ve daha güzel bir dünyanın müjdecisi olmaya bugün de yarın da devam etsin.

 

Ercüment Gürçay

Primo Levi’nin ‘Boğulanlar Kurtulanlar’ı üzerine – Özlem Çuhadar

“- Karanlık dönemlerde peki,
Şarkı da söylenecek mi?
-Elbette şarkılar da söylenecek
Belgeleyen karanlık dönemleri”

Bertolt Brecht

” Yahudileri, Çingeneleri ve muhalifleri toplama kamplarına bir tek amaçla, yok etmek amacıyla toplayan Naziler kurbanlarına şöyle diyorlardı: “Bu savaş nasıl sona ererse ersin, size karşı savaşı biz kazandık; tanıklık etmek için bir tekiniz bile hayatta kalmayacak;  ama biriniz kaçmayı başarsa bile, dünya onun anlattıklarına inanmayacak. Belki kuşkular, tartışmalar, tarihçilerin araştırmaları olacak ama kesin bilgiler bulunmayacak; çünkü sizinle birlikte kanıtları da yok edeceğiz… 

Primo Levi’nin Boğulanlar Kurtulanlar adlı kitabı, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kamplarına gönderilen ve ancak Alman hükümetinin, yok edilmesi gereken tutukluların ortalama ömrünü uzatmaya karar vermesinden sonra hayatta kalabilmiş; ölümlerin, işkencenin, dibe vurmanın tanığı olmuş bir kimyagerin, yaşadıklarını yıllar sonra psikolojik çözümlemeler doğrultusunda anlattığı bir tanıklık öyküsü.

Primo Levi

Yazar, eserin önsözünde, Lager olgusunun hâlâ karanlık görünen bazı yönlerinin aydınlatılmasına katkıda bulunmak; ayrıca toplama kampı dünyasının ne kadarlık bölümünün günümüzde yok olabildiğinin sorgulanmasını sağlamak amacıyla kitabı yazdığını vurguluyor. Kampta kurban ve baskıcı arasındaki çatışmayı tüm yönleriyle gözlemleyebilen ayrıcalıklı bir mahkûm durumunda olan Levi, bu eseri 1987’de intihar etmeden kısa bir süre önce yazmış.

” Auschwitz’te ölüm sıradan, bürokratik, günlük bir şeydi. Üzerine yorum yapılmıyor, ‘gözyaşlarıyla teselli’ edilmiyordu. Ölüm karşısında, ölüm alışkanlığı karşısında, kültür ile kültürsüzlük arasındaki sınır yok oluyordu.”  (sayfa 157)

Kitabın bütün sayfalarında ağırlığını hissettiğim, edebiyatın da başat izleklerinden biri olan ölümü sorgularken önce Spinoza, şöyle bir tepeden bakarak, “Özgür bir insanın en az düşüneceği şey ölümdür ve onun bilgeliği ölüm değil yaşam üzerine meditasyondur. diyor. Sonra Eflatun, “Hayatı anlamak için ölümün kavranması gerekir.” diye sesleniyor küçümseyerek.  Ardından Montaigne alıyor sözü ve o ünlü  Ölüm Üstüne”  denemesinden bir tümceyi kayıtsızca fısıldıyor kulağıma, ” Ölüm, uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır; çünkü yaşamayanlar için zamanın  uzunu, kısası yoktur. ”

İyi ama Levi’nin kitabında anlatılan ya da insanlık tarihi boyunca benzer şekilde yaşanan sayısız katliam öyküsünde karşılaştığımız ölüm gerçekliği çok acımasız, çok adaletsiz değil mi? Öldürerek, yok ederek, sömürerek var olmaya çalışan efendilerin dünyasında, ölümü doğal bir süreçmiş gibi nasıl yorumlarız, diye çırpındığımda Yaşar Kemal yetişiyor imdadıma. Ya! diyor,  insanlar yaşadıkları acıları hafifletmek, ölüm karşısında dayanak bulmak için üretmiş mitlerini. Ölümden kurtulabilir miyiz, diye soruyorum.  “Hayır”, diyor Anadolu bilgesi tavrıyla,  “Yaratım olmalı ki ölümden kurtulalım.” Yaşam katilleri, kadeh kaldırırken mazlumların ağıtlarına, yaratım nasıl olur?  Hem mitler yetmiyor artık avunmaya, dediğimde serzenişlerimi dikkatle dinleyen büyük usta, gözlerini boşluğa dikerek anlatıyor uzun uzun:  “Ben, her insanı yaratıcı saydığım gibi, her insanın içinde de bir başkaldırı kurdu olduğuna inanırım.  O başkaldırı “mecbur insanı” da yaratır.  Onun için İnce Memed’ler, her çağda olacaktır…”

Tekrar kitaba döndüğümde,  aynı sayfanın sonunda,  bulunduğu ortamda mutlak olan ölümü bir süre sonra düşünmekten vazgeçen anlatıcının, bir parça ekmek bulma, kıyıcı çalışmalardan kaçınma, ayakkabılarını yamama, bir süpürge çalma, çevresindeki göstergeleri, yüzleri yorumlama derdine düştüğünü okuyorum.  Ekliyor anlatıcı :

“Yaşam derdi ölüme karşı en iyi savunmadır.”

“Rumkovski gibi bizim de özümüzdeki kırılganlığı unutacak kadar iktidardan ve saygınlıktan gözlerimiz kamaşmış durumda.  İsteyerek ya da istemeyerek iktidarla uzlaşma yoluna gidiyoruz. Gettoda olduğumuzu, gettonun duvarlarla çevrili olduğunu, duvarların dışında ölümün efendilerinin durduğunu ve az ötede trenin beklediğini unutarak…”(sayf.73)

Kitabın en etkileyici yönlerinden biri de hiç şüphesiz mağdurların içinde bulunduğu psikolojiyi,  şartların ne kadar korkunç olduğunu anlatma özelliğinin yanı sıra, zulmedeni ve zulme alet olmak zorunda kalanları da anlama ve tahlil etme çabasıdır. Nitekim anlatıcının kapo olarak belirttiği kişilerin lagerdeki mahkûmlara son derece acımasız davranması,  iktidarla uzlaşma durumunu örneklendirir. Çünkü emir altındaki insanların ahlakları ve bellekleri kirletilerek gerçeğe ulaşmaları yasaklanmıştır. Herkes, sadece kendisini yaşatma kaygısındadır, biraz daha nefes almak, hepsi bu…

Eserin bu yönüyle, Arthur Miller’ın yazdığı, Yıldırım Türker tarafından Türkçeye çevrilen Orkestra adlı oyunla benzer özellikler taşıdığını anımsadım. Nihat Alptekin rejisiyle Şehir Tiyatroları Darülbedayi öğrencilerinden izlediğim oyunda Nazi baskısı altındaki Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde direniş hareketlerine katılmış kadınların yakalanması ve bir tren yolculuğunun ardından getirildikleri toplama kampında orkestra oluşturmaya zorlanmaları anlatılıyor.   Yaşayabilmelerinin tek koşulu klasik müzik tutkunu Nazi subaylarını eğlendirirken aynı zamanda gaz odasına gönderilen kurbanlara müzikleriyle eşlik etmek. Katilleri eğlendirmek, sanatlarını onlar için, onların iğrenç gayeleri için icra etmek gerçeği orkestrayı oluşturan kadınlar arasında zamanla büyük bir çatışmaya dönüşüyor ve bireysel anlamda her biri için travma yaratıyor. Oyun bu aşamadan sonra, yaşayabilmek uğruna katlanılan durumların yarattığı psikolojik baskıyı hissettirirken,  insanın nasıl bu kadar kötü olabileceği sorgulamasına da dönüşüyor. Ta ki selamlama sahnesinde,  gençlerin gözlerindeki ışıltıyı yakalayana kadar…

Oyundan sonra ve de kitabı okurken ben de sürekli olarak aynı soruyu sordum kendime; bütün bu kötülükleri yapanlar gerçekten insan mı?

Eserin mektuplar bölümünde yer alan, Bana düşen anlamaktı,  onları anlamak. Büyük suçlular takımını değil, onları, halkı, yakından görmüş olduğum, aralarından SS milislerinin seçildiği kişileri, aynı zamanda da ötekileri, inanmış olanları, inanmamalarına karşın susanları, gözlerimizin içine bakma, bize bir parça ekmek atma, insanca bir söz fısıldama cesaretini gösterememiş olanları.”(sayf.179)  diye devam eden tümceleri okurken,   karamsarlık içerisinde debeleniyorum adeta. Derken bir ses  çıkarıyor beni içine düştüğüm umutsuzluk kuyusundan; bir ses dağıtıyor sis bulutunu, bir ses yırtıyor karanlıkları yanına Anadolu’yu, yanına  tüm dünyayı alarak…

“Bakmayın siz bu bencil

   Bu hayvansal kavgaya

   Değişen dünyanın içinde

   İnsana biz yeni geldik”

Yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen susmamış,  türküleriyle halkının acılarını dillendirmeye devam etmiş,  Sabahattin Eyüboğlu’nun ifade ettiği gibi  saza bile başını eğmeden, göğsünü gere gere türkü söylemiş“,  Yaşar Kemal’in karanlık dönemlerin eylem insanlarını değerlendirirken yorumladığı ” mecbur insan”lardan biri,  Ruhi Su vuruyor sazının teline.

Ve sesleniyor yarenine Sansaryan Han’daki tabutluktan:

“Mahsus Mahal derler, kaldım zindanda
  Kalırım kalırım, dostlar yandadır
  İki elleri kızıl kandadır kanda
  Ölürüm ölürüm kardeş, aklım sendedir”

Sonra benim kâbem insandır, tapılacak en kutsal mabet insan yüreğidir diyebilen engin felsefeyi düşünüyorum.  İnsanlaşma süreci elbet bir gün tamamlanacak, diyorum kendi kendime,   “Dünyayı cennete çevirenlerin dünyaya hükmünün başlayacağını“* hayal ederek…

* Ruhi Su Ezgili Yürek, Adam Yayınları

 

Özlem Çuhadar Koşal

 

 

Garajdaki Giz: David Almond – Güzin Öztürk

Çocuk kitaplarının, okuru kendisine bağlamasında, kitabın tümünde merakın canlı tutulması ve çocuğun yaşına uygun bir dille yazılması, çocuğa neyin nasıl anlatıldığı kadar, giriş cümlesinin çarpıcı ve merak uyandırıcı olması da önemli.

“Onu bir pazar öğle sonrasında garajda buldum.”

David Almond, daha romanın başında okurunu kendisine bağlayan bir cümle ile kitaba giriş yapmış. Bu elbette ilham perilerinin gelmesi ile öylesine yazılmış bir cümle değil ve çocukların iç sesleri şöyle diyecek,

Acaba garajda bulduğu şey ne? Acaba şimdi ne olacak?”

Bu şekilde çocuk okur, gözlerini sayfalardan ayırmak istemeyecek belki de hayatım boyunca unutamayacağım kitap dediği kitaba kavuşacak. Hepimizin öyle bir kitabı vardır değil mi? Michael Ende’nin Momo’su, Frank  Cottrell Boyce’un Benim Adım Hiçkimse’si, José Mauro De Vasconcelos’un Şeker Portakal’ı, yakınlarda kaybettiğimiz saygı ve sevgiyle andığımız kıymetlimiz Muzaffer İzgü’nün hangi birini sayacağımı bilemediğim kitapları gibi. Daha pek çok var tabii, hepsi de çocukluğumuzun birer parçası olarak kaldılar.

İyi çocuk edebiyatı eserleri, çocukların kişiliklerinin oturmasında, empati kurmasında, bir dünya görüşü kazanmasında, güzel konuşup güzel anlatabilmesinde, en önemlisi düşünmelerinde ve düş kurmalarında, bir birey olmalarında çok önemliler. Bu açıdan, ödüllü roman Garajdaki Giz, yetişkin bir okur olarak bende sıcak, yumuşak, kalbimin attığını hissettiren bir duygu bıraktı. Keşke bitmeseydi dediğim romanlardan.

Roman, Michael’in ağzından anlatılıyor. Ailesi kentin öteki ucunda uzaklarda bakımsız, eski bir eve taşınan Michael’in yeni doğan kız kardeşi çok hastadır ve annesi sık sık hastanede kalmak zorundadır. Michael’in yaşamında bir çok değişiklik aynı anda gerçekleşmektedir. Bebeğin her an ölebileceği korkusu ailesini ve kendisini perişan etmektedir. Michael, hem yeni taşındıkları ve pek de memnun olmadığı bu eski püskü eve, yeni okuluna uyum sağlamaya hem de bebeğin aralarından ayrılabileceği korkusu ile baş etmeye çalışır. Onun bu duyguları babası ile aralarında geçen şu içimizi titreten konuşmalarından da anlaşılır:

“Dediklerine göre, sen bir melekken kürek kemiklerinin olduğu yerde kanatların varmış.” dedi. “Bir gün yine kanatlarının çıkacağı yer orasıymış.”

“Bu bir hikaye ama yalnızca,”dedim. “Küçük çocuklar için bir masal. Değil mi?”

“Kim bilir? Ama belki de bir zamanlar hepimizin kanatları vardı ve belki bir gün yine olacak.”

“Sence bebeğin kanatları var mıydı?”

“Ah, eminim onun kanatları vardı. Bir bakmakla bile anlaşılıyor. Bazen henüz Cennet’ten tam kopamadığını, dünyaya ulaşamadığını düşünüyorum.”

Gülümsedi, ama gözlerinde yaşlar vardı.

“Belki bu yüzden burada kalmakta böyle zorlanıyor,” dedi. 

Michael, garajdakinin ne ya da kim olduğunu anlamaya çalışırken, bahçenin çitlerinin ardındaki bir ağacın dalına oturmuş kızı görür. Kızın elinde kalem vardır ve düşünceli düşünceli sürekli defterine bir şeyler not eder. Mina ile tanışır. Mina çok ilginç bir kızdır ve kuşlara tutkundur. Tanışmalarının ardından kısa bir süre sonra aralarında şu konuşma geçer ve yazarın çocukların eğitim hayatları ile ilgili  dünya görüşünü de yansıtan bir diyalogtur:

“Bugün okula gitmedin,” dedi.

“İyi değildim.”

Başıyla onayladı.

“İçinde bulunduğun koşullara bakılırsa çok normal.”

“Sen de okula gitmedin,” dedim.

“Ben okula gitmiyorum.” Ona bakakaldım.

“Beni annem eğitiyor,”dedi. “Biz okulun çocukların doğal merakını, yaratıcılığını ve zekasını körelttiğine inanıyoruz. Zihnin, kasvetli bir sınıfta kapanmak yerine, dünyaya açılması gerek.”

“Sevinç için doğan bir kuş/ Nasıl ötebilir bir kafeste?”  William Blake.” Ağacın yukarısını göstererek, “ Yuvadaki yavruların uçmayı öğrenmeleri için bir sınıfa gereksinimleri yok. Öyle değil mi?” dedi. 

Michael, zor günlerinde ona destek olacak komşu evdeki Mina ile dost olur. Bu kısmı okuduğumda aklımı kurcalayan eğitim sistemi ile ilgili düşüncelerim zaman zaman derinlere gömülse de yine su üstüne çıktı. Bir kuş nasıl ötebilir kafeste?

Garajdaki gizemin ne olduğu kitabın sonunda anlaşılıyor. Ama yazar, bu gizemi arada ipuçları verse de kitabın sonuna kadar oldukça başarılı bir şekilde saklamış. Ah diyorsunuz! Hayatta bazı şeyleri tam olarak anlayabilmek mümkün değil. Hayatın kendisi bir gizem…

David Almond, çocuklara okumayı sevdirecek ve bir kitaba bağlanmanın ne olduğunu hissettirecek bu romanıyla sevginin bir çok şeyi iyileştirebileceğini küçük ama tatlı bir sızı ile kalbimize dokunarak gösteriyor. Hayatlarımızın ne denli kırılgan olduğunu, değerli olduğunu, bir çocuğun duygularının da bir yetişkinin duyguları kadar önemli ve gerçek olduğunu…

“Sevgi insanı iyileştirebilir mi?” diye sordum.

“Sevgi,” dedi doktor. “Hmmm. Biz doktorlar sevgi üzerine ne bilebiliriz ki? Sevgi soluğumuzu soluyan çocuktur/Sevgi ölüm bulutlarını dağıtan çocuktur.”

“William Blake mi?” dedim. Güldü.

Kitabın son sayfasını kapadıktan sonra, tıpkı Michael gibi kalbime dokunuyorum ve onun atışlarını hissedebiliyorum. Oğlumun kalbi de benimkinin tam altında atıyor. Usulca oğlumun kürek kemiklerinin tam üstünü kontrol ediyorum…   

 

Garajdaki Giz

Yazan David Almond

Kapak Tasarımı Suzan Aral

Yaş Grubu 10+

Günışığı Kitaplığı

199 sayfa karton kapak

 

Güzin Öztürk

Tuğluk’un cenazesine saldırı, 6-7 Eylül’de Şişli Mezarlığı’nda yaşananları anımsatıyor – Serdar Korucu

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un Ankara’daki cenaze törenine düzenlenen saldırı Türkiye’nin gündeminde. Geçen hafta 62. yıldönümü geride kalan 6-7 Eylül Pogromu’nda da bu saldırının benzerleri yaşanmıştı.

1955 yılının 6-7 Eylül’ünde yaşanan pogrom konusunda, başta Rumlar olmak üzere Hristiyanların ve Yahudilerin sahibi olduğu Beyoğlu’ndaki ticarethanelere yönelik saldırılar öne çıksa da, yıkımın en büyük olduğu yerler arasında Rum mezarlıkları da vardı.

“Henüz defnedilen ölüler parçalanmıştır”

Bu saldırılar Ekümenik Patrikhane içinde Sen Sinod Meclisi’nin 6-7 Eylül raporuna “Patrikhanedekiler de dahil olmak üzere ölülerin mezarları açılmış, henüz defnedilen ölüler parçalanmıştır. Ölülerin kemikleri istirahatgahlarından çıkarılarak etrafa atılmış ve ateşe verilmiştir” ifadeleriyle yansıyordu. [1]

Mezarlıklara yönelik saldırılar TBMM’nin de gündemine gelecekti. Demokrat Parti Milletvekili Aleksandros Hacopulos tarafından:

“Sayın arkadaşlar, mezarlar açılmış, mukaddes ruhanilerimizin, anne ve babalarımızın kemikleri çıkarılmış ve cesetler bıçaklanmış ve yakılmıştır. Arkadaşlar bu mübalâğa değildir. Hakikat ve vukuatın küçük bir cüz’ünün ifadesidir.” [2]

Saldırıya uğrayanlar arasında Balıklı Meryem Ana Manastırı’nın bahçesinde bulunan Patrik mezarları da vardı, Şişli’deki Rum Ortodoks Mezarlığı da.

Şişli’deki tahribi akademisyen Prof. Alex Anas, ailesinin duydukları üzerinden şöyle anlatıyordu:

“Doktor İlyasko’nun birkaç gün önce toprağa verilen cesedi çıkarılıp ağaçlara asılmıştı” [3]

Adı saklı bir Rum erkeğin tanıklığı da yaşananların vahametini ortaya koyuyordu:

“Yeni gömülmüş bir kişi, Şişli’deki mezarından çıkarıldı ve karnına mızrağın ucuna takılmış Türk bayrağı saplandı. Bütün mezarlardan kemikler toplandı ve bir kenara yığılarak yakılmak istendi.” [4]

Ekümenik Patrikhane’nin o dönem fotoğrafçısı olan ve saldırıları fotoğraflayan Dimitrios Kalumenos karşılaştığı manzarayı “İliaskos’un yakın zamanda gömülmüş olan cesedi mezarı dışına çekilip tabutundan çıkarılıp yere fırlatılmış ve günahkâr bir el tarafından tekrar tekrar kamayla bıçaklanmış. Gören biri mezarlığın vahşi ve yırtıcı bir hayvan sürüsünün saldırısına uğradığını zanneder” diye anlatıyordu.[5]

“Mezarlıkta kafatası ile maç: Lefter gol, gol, gol!”

Kalumenos’un anlatısına göre saldırı bununla da sınırlı kalmıyordu: “Başka mezarları da kazdılar, kemikleri çıkardılar ve kafataslarına top muamelesi yapıp tekmeleyerek Türk futbolunun ilerlemesi ve gelişmesine önemli katkı sağlayan ünlü Rum futbolcu Lefter Küçükandonyadis’i alaya almak için ‘Lefter Gol, Gol, Gol!’ diye bağırdılar!” [6]

Şişli’deki Hıristos Metamorfosis Kilisesi de yakılıyor, kemik mahfazalar da bu yangında zarar görüyordu. Kalumenos, saldırganların bir cenazeyi daha hedef aldığını kaydediyordu: “Yeni morgda bir Sırp’ın cesedi Sırbistan’a gönderilmeyi bekliyordu, sadece cesedin başı tahribattan kurtulabildi. Vandallar cesedi yakıp küle çevirdiler.” [7]

Şişli’de o gece yaşananları Maliye Bakanlığı’nda hesap uzmanı olarak çalışan Nejat Gülen’e bir tanıdığı aktarıyor, o da daha sonra kaleme alacağı anılarında yer veriyordu:

“Bir de mezarlığa baktım ki diyordu, mezarlıkta ateş yakmışlar, tahta haçları devirip yakıyorlar. Alevlerin ışığında sanki kızılderili dansı yapıyorlarmış gibi geldi bana diyordu, dehşet içinde kaldım, mezarlıkta birtakım adamlar putları kırıyorlar, yakıyorlar, zıplayarak raks ediyorlar…”[8]

“Bunun bedelini istiyorum devletten. Anamın mezarı…”

Gülen anılarında 6-7 Eylül sonrasında yaşadığı bir diyalogu da kaleme alacaktı. Bugünü çok hatırlatan bir diyalogu:

“Bir kış günü ben yalnızım diğer iki üye yok. Garip bir talep vardı, işyeri mi, ev mi belli olmuyordu. Sadece ‘Devletten hasarımın tazminini istiyorum’ diye yazmış. O zamana göre önemli bir tutar. Karlı bir gündü, kerli ferli bir adam geldi içeri, paltosu sırtında, elinde şapkası, çantası, dimdik durdu. Buyurun, oturun oda sıcak paltonuzu çıkartın dedim. Adam ‘Hayır’ dedi, ‘Böyle iyi’. Dikiliyor. Talebinizde açıklık yok da dedim, hasar konusu neydi?

Çantasından rulo biçiminde bir kâğıt çıkarttı bana uzattı, yuvarlak kâğıdı açtım, bırakınca yine rulo biçimini alıyor, masaya koydum, yaydım, Allah Allah… Kanatlı Melek heykelleri olan bir resim bu…

— Nedir bu?

— Anamın mezarı! dedi.

Ve yineledi.

— Devletten tazminini istiyorum.

Ben çarpıldım. Adam yüzü kıpırtısız dimdik duruyor. Aklıma Halil’in anlattığı gece vakti dans eden çapulcular geldi.

— İş yerim de tahrip oldu, ama beyanname vermedim, dedi. Bunun bedelini istiyorum Devletten. Anamın mezarı… Dimdik durdu, bir daha konuşmadı.” [9] (SK/HK)

 

Dimitrios Kalumenos’a ait fotoğraflar ve diğer anlatılar,  gazeteci-fotoğrafçı Nikolaos Manginas’ın katkısıyla Azınlık Vakıfları’nın ilk temsilcisi Laki Vingas’ın danışmanlığında hazırlanan İstos Yayınları’ndan iki cilt olarak yayımlanan “Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6/7 Eylül 1955” kitabından alınmıştır.



[1] M. Hulûsi Dosdoğru, 6/7 Eylül Olayları, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 1993, s. 192-193

[2] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 10, İçtima 1, cilt 7, 80. İnikat, 12.09.1955.

[3]The Mechanism of Catastrophe: The Turkish Pogrom of September 6-7, 1955 and the Destruction of the Greek Community of Istanbul, Greekworks, New York, 2007’den aktaran Rıfat Bali, 6-7 Eylül 1955 Olayları-Tanıklar-Hatıralar, Libra, İstanbul, 2013, s. 280-281

[4] Yahya Koçoğlu, Hatırlıyorum: Türkiye’de Gayrimüslim Hayatlar, Metis Yayınları, İstanbul, 2002, s. 126.

[5] Dimitrios Kaloumenos, The Crucifixion Of Christianity: The Historic Truth Of The Incidents Of September 6-7, 1955 in Constantinople (Istanbul), Atina, 1991, s. 239-243

[6] Dimitrios Kaloumenos, The Crucifixion Of Christianity: The Historic Truth Of The Incidents Of September 6-7, 1955 in Constantinople (Istanbul), Atina, 1991, s. 36-37.

[7] Dimitrios Kaloumenos, The Crucifixion Of Christianity: The Historic Truth Of The Incidents Of September 6-7, 1955 in Constantinople (Istanbul), Atina, 1991, s. 239-243.

[8] Nejat Gülen, Anılarımda 27 Mayıs ve Yassıada, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2005, s. 87.

[9] Nejat Gülen, Anılarımda 27 Mayıs ve Yassıada, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2005, s. 87.

 

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Serdar Korucu

Vali konuştu: İki bayanın başına dikilmiş polis görüntüsü fotoğrafçının sanat kabiliyetinden

Zonguldak’ta plajda bira içen iki kadın doktorun gece yarısına kadar gözaltında tutulmasına tepkiler sürerken, bir suçlama da validen olayı belgeleyen fotoğrafçıya geldi: Sanki plajda iki bayanın başına dikilmiş polisler görüntüsü, onu da fotoğrafı çeken arkadaşların sanat kabiliyetine yormak lazım

Zonguldak Valisi Ahmet Çınar, plajda bira içen 2 kadın doktora polisin para cezası uygulamasıyla ilgili, “İçki içti’ diye kontrol edilme durumu yok. Davranışlarından dolayı yapılan ihbar üzerine polisin işini yaparken bu arkadaşların sarhoşluk seviyesinde belki bir tanesinin onu bilmiyorum, burada toplumu rahatsız ettiği anlaşılmış ve polis görevini yapmıştır. Mesele bu kadar basit, bu kadar küçük bir konudur” dedi.

Geçen salı günü meydana gelen olayda doktor S.Ç. ve meslektaşı olan arkadaşı, mesai çıkışı Zonguldak Belediyesi’nin işlettiği Kapuz Plajı’nda portatif sandalyelerine oturup güneşlenirken yanlarında getirdikleri biraları açarak içmek istedi. Bu sırada gelen plaj görevlisi, sahilde içki içmenin yasak olduğunu söyleyerek, kadınları uyardı. S.Ç., kamuya açık alanda kimseye rahatsızlık vermeden içki içebileceklerini söyleyince tartışma çıktı. Doktorlar, daha sonra gelen zabıta ile de tartışınca polise haber verildi. Polis ekibi iki kadın doktoru karakola götürdü ve Kabahatler Kanunu’nun ‘Çevreye rahatsızlık verme’ maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle 109’ar lira idari para cezası uygulayıp gece saatlerinde serbest bıraktı.

Vali Ahmet Çınar, Zonguldak Belediye Başkanı CHP’li Muharrem Akdemir ve İl Emniyet Müdürü Metin Turanlı ile birlikte tartışma yaratan olayın yaşandığı Kapuz Plajı’nda bugün inceleme yaptı. Plajı gezen Vali Çınar, cankurtaran olarak çalışan personel ile sohbet etti. Vali Çınar, gazetecilerin plajda bira içen kadın doktarlara para cezası uygulanmasıyla ilgili sorusu üzerine açıklama yaptı.

Vali Çınar, bunu konuşmaya değer bir konu olarak görmediğini söyleyerek, şöyle dedi:

“Son derece basit, küçük, her yerde her zaman yaşanabilen bir olay. Konu yansıma biçimiyle biraz abartılı oldu. Polisimizi maalesef bence biraz ideolojik kaygılardan, devlete bakıştaki bir takım bahane arayan yanlış yapılan bir haber olarak değerlendiriyorum. Olup biten sadece polisimize, ‘Plajda insanları rahatsız eden bir sorun var’ diye telaşlı bir çağrı oluyor. Polisimiz de ‘Yunus’ dediğimiz gezici ekibimiz buraya geliyor ‘Olay nedir?’ diye.

Burada bayan arkadaşların alkol aldıkları ve çevreyi rahatsız ettiklerine şahit oluyorlar. Konu tamamen budur. Bunu zabıta da halledebilirdi ama polis kendisine gelen ihbarı değerlendirmek zorundadır. İhbarın ne olduğu, özellikle bayan oldukları ihbarda söylenmiştir. Dolayısıyla polis görevini yapmıştır. Son derece de nezaket içerisinde görevini ifa etmiştir.

Ama evet sanki plajda iki bayanın başına dikilmiş polisler görüntüsü, onu da fotoğrafı çeken arkadaşların sanat kabiliyetine yormak lazım. Görüntü itibariyle böyle rahatsız edici bir durum olsa da olayın içeriği itibariyle polisin rutin bir işidir. Görevini yapmıştır. Burada önemli olan halkın huzurudur. Halkın huzurunu sağlamakla görevli polis kendisine yapılan ihbarı değerlendirmiştir ve görevini de şık bir şekilde ifa etmiştir.”

İnsanların yasalar çerçevesinde içki içmeye imkan sağlayacak mekanlarda içki içebileceklerini söyleyen Vali Çınar, “Ancak ne plajda ne sokakta herhangi bir yerde başka insanları rahatsız edecek şekilde bir davranış gösteriyorsa, içkiden dolayı ya da başka nedenlerden dolayı polis buna yasal olarak müdahale etmek zorundadır. Bundan daha çok konuşulması gereken, az önce siz mesleğini söylediniz. Bu seviyede sorumluluk sahibi olan kamu görevlilerinin toplumun içerisinde özellikle bunlar doktor ise çocukların çok olduğu bir yerde sarhoş bir şekilde dolaşmanın çok yanlış olduğunu doğru olmadığını, bir toplumsal sorumluluk anlayışıyla daha örnek bir davranış sergileyebilirlerdi. Bu da onların kişisel meselesidir. Kanun her eylemin, her kusurun karşılığını yazmıştır. Onun da karşılığını nasıl ve kimlerin vereceği yine kanunda belirtilmiştir. Bu sorun değildir, çok küçük bir mevzudur. Her gün belki Türkiye’nin değişik yerlerinde olan olaylardan bir tanesidir” dedi.

Vali Çınar, açıklaması ardından plajdaki tesiste kahvaltı yaptı.

 

(Gazete Duvar)

Hint demiryolları ilk güneş enerjili trenini tanıttı

The Economic Times’da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Elif Atalay’ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Hint Demiryolları’nın, ilk güneş enerjili DEMU (Diesel Electic Multiple Unit- Dizel Elektrik Çoklu Birimi) treni Delhi Safderjung tren istasyonundan sefere başladı. Tren, Delhi’deki Sarai Rohilla ve Haryana’daki Farukh Nagar arasında çalışacak.  Tree, her biri  300 Wp (Watt-peak) olan toplam 16 güneş paneli altı vagona yerleştirildi.

Güçlü Değişim

‘ Hindistan’da Yap’ girişimi kapsamında üretilen bu güneş panellerinin maliyeti 540.000 Hint Rupisi.* Güneş panelleri, dünyada ilk defa ray şebekesi olarak demiryollarında kullanılmaya başlandı. Tren, yedek enerjiye sahip olup aküsü en az 72 saat dayanabiliyor.

* Rs 54 lakh: 540.000 Hint Rupisi (Rs 1 lakh: 100.000)

Üretilen güç miktarı

Güneş panelleri, vagonların aydınlatma sistemini sağlayan günlük 17 birim güç üretiyor. Şu anki  demiryollarının yalnızca alternatif akımı olmayan vagonlarına güneş panelleri eklenmiş olacak.

Pek yakında! Daha çok güneş enerjili trenler

Demiryolları, yaklaşık 50’den fazla vagonu önümüzdeki günlerde tanıtmayı planlıyor. Güneş enerjisi ilk olarak kentsel trenler ve uzun mesafeli trenler olarak tanıtılacak.

Devasa Tasarruf

Demiryolları, her yıl yaklaşık olarak 1.2 bin litre dizel yakıt tasarruf ederek yılda 6 milyar 720 milyon* Hint Rupisi kar elde edebilecek. Ayrıca güneş enerjisi, yılda 270 bin ton karbondioksit salımının azalmasına yardımcı olacak.

* Rs 672 crore: 6,720,000,000 Hint Rupisi (Rs 1 crore: 10,000,000)

Tavan bölümünü yararlı hale getirmek

Demiryolları, yürüten fizibilite çalışmaları uyarınca usulleri belirlenmekte olan kamu-özel ortaklığı modeli ile demiryolu istasyonlarının, diğer demiryolu binalarının ve arazinin çatı katı alanını kullanarak güneş enerjisi elde etmeyi öneriyor. Demiryolları önümüzdeki beş yıl içerisinde 1000 megavat güneş enerjisi üretmeyi planlıyor. Ülke çapında demiryolu yapılarının çatılarına hemzemin geçitlere güneş enerjisi tesisleri kurmak için adımlar atılıyor.

Geleceği Planlamak

Plana göre demiryolları,  istasyonlarına, demiryolu ofislerine ve hemzemin geçitlere 8.8 megavat kapasiteli güneş paneli kurmayı öneriyor.

 

Haberin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Elif Atalay

(Yeşil Gazete, The Economic Times, The Better India)

Almanya – Türkiye ilişkilerinin AB üyeliğine etkisi ve sonuçları – Ayşenur Kızıldere Uysal

Türkiye ve Almanya ilişkilerine geçmişten bugüne doğru baktığımızda geride bıraktığımız 2017 yazı boyunca tansiyon yükselten, gerilimi artıran olayların, açıklamaların ardı ardına yaşandığı nadir dönemlerden birine şahit olduk. Siyasi liderlerin söylem ve edimlerini incelediğimizde ise bu politik ve diplomatik gerilimin bir süre daha devam edeceği aşikar. Türkiye’nin İncirlik ve Konya NATO hava üslerinin Alman milletvekilleri tarafından ziyaretlerini reddetmesi, Büyükada’da tutuklanan altı insan hakları savunucusu arasında alman vatandaşı Peter Steudtner’in tutuklanması nedenleri ile Almanya Dışişleri bakanının yaptığı açıklamada Türkiye’ye karşı üç boyutlu yaptırımın uygulanması konuları ve son olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği yolunda Almanya’nın süreci ekonomik, mali ve siyasi boyutta olumsuz etkileyebileceği gerçeği bu yazının temel konusunu oluşturmakta.

Bir uluslararası organizasyon olarak, kendine has (sui generis) siyasi ekonomik ve hukuki yapısı ile Avrupa Birliği dünyada örgütlenme yapısı, işlevi, etkinlik ve edimleri ile tek örneği temsil etmektedir. Sahip olduğu ve sunduğu mali ve ekonomik refah standartları, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün, barışın sağlanıp korunması adına oluşturduğu ve geliştirdiği norm ve değerlerin varlığı, dünya çapında çağdaş yaşam ve demokrasinin oluşturulması anlayışları elbette coğrafi komşusu olan Türkiye’nin de kendini bu halkanın içinde var olma gereksinimini 1960lardan günümüze taşımıştır.

Her ne kadar 2010 sonrası Türkiye –AB ilişkileri ciddi oranda kesintiye ve yavaşlamaya uğrasa da bu gerçek hiçbir siyasi lider veya iktidarın vazgeçemeyeceği veya vazgeçme lüksünün olmadığı diplomatik ve teknik bir süreçtir. Bu açıdan Türkiye Almanya ilişkileri özelinde dönemsel yaşanan krizlerin bu süreçten geri adım atılmaması gerekliliğini, Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye için büyük önem taşıması nedeniyle Türkiye’nin AB’nin bir kurucu üyesi, mali ekonomik merkezlerinden ilki ve de AB  karar verici mekanizmalarında siyasi etki ve nüfuzunun fazlasıyla ağır bastığı  bir Almanya ile ilişkilerinin üyelik yolunda şansını zorlama lüksünün pek bulunmadığı da bir gerçektir.

Özellikle son dönemlerde Türkiye’nin AB üyeliği açısından AKPM’nin (Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi) Türkiye hakkında aldığı denetleme kararı ile süreci kopma noktasına getiren yirmi maddelik kararları, Türkiye’nin AB değer ve normlarından giderek uzaklaştığı eylemler ve söylemlerin var oluşu nedeniyle Türkiye ve AB ilişkileri tarihinde uyarı, ikaz mahiyetinde zirve konumuna sahiptir. Bu kararların en önemlilerinden biri olan idam cezasının tekrar konuşulması gerçekten endişe vericidir. 1999 yılında Helsinki zirvesinde Türkiye’yi aday ülke statüsüne taşıyan  idam cezasının kaldırılması konusu, 2000’lerin başında Türkiye’nin demokrasi ve hukuk grafiğinde yukarı yönde ilerleyen okun, son zamanlarda bu cezanın geri getirilmesi söylemleri ile düşüşe geçtiği ve AB değerlerinden ciddi anlamda uzaklaşıldığı tartışmalarını getirmesi de doğal bir sonuçtur.  Bu durumun yanı sıra üyelik adına AB bakanlığı ve AB komisyonu arasında işleyen resmi süreç, 2010 sonrasında her yılın ekim ayında yayınlanan ilerleme raporlarındaki eleştiriler ise, bu durağan hatta zaman  zaman gerileyen dönemin delileri niteliğini taşır.

Almanaya Dışişleri bakanı Sigmar Gabriel’in Türkiye’ye yaptırım uygulanması başlığı altında ifade ettiği konulardan AB’nin Türkiye için planlanan mali yardımlarda kesintiye gidilebileceği, üyelik geleceğinin tartışmaya açılması ve son olarak gümrük birliğinin revize edilmesi, genişletilmesi konularının askıya alınması veya engellenmesi açıklamaları, Türkiye açısından, Almanya ile olan ilişkilerinin AB’de kendi geleceği için derhal onarılması, geri dönülmesi gereken boyutunu oluşturur. Çünkü şu anda 1995 standart ve şartlarında yaşatılan bir gümrük birliği antlaşması Türkiye’nin üçüncü ülkelerle gerçekleştirdiği ticari ilişkilerin yine Türkiye’nin aleyhine olan konumu, AB ile olan ilişkilerde öncelikli ekonomik problemlerindendir.

Bunun yanı sıra yine gümrük birliğinin günümüze hali hazırda eski mal ve hizmetler standartlarındaki işlerliğinin güncellenmeye ihtiyaç duyması yeni uygulamaların eklenilmesinin planlanması tabi ki öncelikle Türkiye’nin lehine olacaktır.

Durum bu iken her ne kadar kurulan köklü ilişkilerin bir günde bitebileceği gerçeği yansıtmasa da var olanı daha da kötüye, çözülemez sarmallara taşımanın, restleşmenin zararı elbette Almanya için değil Türkiye için daha yıkıcı olacaktır.

Almanya açısından bakıldığında ise, Alman politikacıların Türkiye hakkındaki mevcut negatif açıklamalarının eylül ayında gerçekleşecek olan seçimlerin kampanya malzemesi eleştirilerine neden olsa da az öncede belirttiğim gibi siyasi liderlerin, parti ve iktidarların söylem ve edimlerinin Türkiye AB ilişkileri açısından ilerleyen resmi ve teknik süreci sadece yavaşlatma, dondurması ihtimalinden öteye geçemeyeceği de bir gerçektir.

 

Ayşenur Kızıldere Uysal

Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü

AB Siyaseti ve Uluslararası İlişkiler Master Öğrencisi

Mahkemeye getirilmeyen Nuriye ve Semih’in ikinci duruşması 28 Eylül’de

Kanun hükmünde kararname (KHK) ile ihraç edilmelerinin ardından göreve iade talebiyle açlık grevi yapan ve daha sonra “terör örgütü propagandası ve üyeliği” ile suçlanan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın dün yargılandığı davanın ilk duruşmasında tutukluluklarının devamına karar verildi. Bir sonraki duruşma 28 Eylül 2017 günü Sincan Hapishanesi Kampüsü’nde bulunan duruşma salonunda görülecek. Gülmen ve Özakça, duruşmaya getirilmemişti. Ankara Jandarma Komutanlığı, mahkemeye bir yazı yazarak, yeterli personelinin bulunmadığını ve duruşmada bir provokasyon yaşanabileceğini söylemişti. Jandarma Komutanlığı, kaçırılma ihtimalleri olduğunu öne sürerek, Gülmen ve Özakça’yı duruşmaya getirmeyeceğini vurgulamıştı.

Duruşmadan 2 gün önce avukatları gözaltına alınmıştı

Gülmen ve Özakça’nın savunmalarını üstlenen Halkın Hukuk Bürosu avukatları, duruşmaya iki gün kala 12 Eylül’de gözaltına alınmıştı. Halkın Hukuk Bürosu’nun İstanbul ve Ankara ofisleri ile savunmada yer alacak avukatların evlerine düzenlenen baskınlarda avukatlar Barkın Timtik, Ebru Timtik, Şükriye Erden, Aytaç Ünsal, Engin Gökoğlu, Ezgi Çakır, Süleyman Gökten, Didem Baydar Ünsal, Ahmet Mandacı ve Yağmur Ereren gözaltına alınmıştı. Avukatlar hâlâ gözaltında bulunuyor.

KHK ile ihraç edilmeden önce Nuriye Gülmen Selçuk Üniversitesi’nde akademisyen, Semih Özakça ise Mardin’de ilkokul öğretmenliği yapıyordu. Savcılık, Gülmen ve Özakça’yı DHKP-C üyeliği ve propagandası ile suçlamıştı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da Gülmen ve Özakça’nın DHKP-C üyesi olduğunu söylemişti. İki eğitimci 9 Mart’ta işlerine iade edilmeleri talebiyle açlık grevine başlamıştı.

 

Artvin’in eşsiz doğası tehlikede: Belediyeden Katarlı turizmcilere gözlem gezisi

Rant odaklı politikalarla doğası alt üst edilen Karadeniz yeni bir tehlikeyle karşı karşıya. Artvin Belediye Başkanı Mehmet Kocatepe, “Artvin’in turizm potansiyelini uluslararası boyuta taşımak ve tarihi ve doğal güzelliklerini ön plana çıkarmak” iddiasıyla Katar’da görev yapan turizm tanıtım ekibini ağırladı. Katarlı turizmcilerin bu ziyareti, “Artvin, Katarlılara mı satılıyor?” sorusunu da beraberinde getirdi.

Yaşar Gökdemir’in BirGün’de çıkan haberine göre, Katarlı turizmcilerin ziyareti TMMOB İstanbul İl Koordinasyonu Kurulu (İKK) Sekreteri Cevahir Efe Akçelik’e soruldu. Katarlı yetkililerin Artvin Belediyesi’ni ziyaret etmesiyle sıranın Artvin’e geldiği kaydeden Akçelik, “Evet, bu ziyaretle Artvin, Katarlılara satılmaya başlanıyor diyebiliriz. Zaten Kafkasör Yaylası’na Arap turizmini geliştirmek adına projeler yapıldığı duyumunu alıyorduk. Coğrafi enderliği barındıran bu doğal alanların tahribatı, sadece Türkiye açısından değil dünya doğal mirası açısından da geri dönüşü mümkün olmayacak sonuçlar doğuracaktır” dedi.

Katar Emiri havadan inceleme yapmıştı

“Nedense ‘turizm potansiyelini uluslararası boyuta taşımak ve tarihi ve doğal güzelliklerini ön plana çıkarma ziyaretleri’ sonrası hep bir felaketle karşılaşıyor bölge halkı” diyen Akçelik, sözlerini şöyle sürdürdü: “Karadeniz’in bakir kalan alanlarına, kitle turizmi adı altında, insan taşımak için yapıldığı söylenen Yeşil Yol Projesi, bölgedeki mevcut havaalanlarının yetersiz olduğu öne sürülerek projelendirilen Rize Havalimanı, Ayder Kentsel Dönüşüm projesi ile inşa edilmesi planlanan dağ ve yayla tesisleri hep bu ziyaretlerin bir eseri. En önemli ziyarette bildiğiniz gibi Katar Emiri Şeyh Temim Hamad El-Tani‘nin Trabzon’a yaptığı ziyaret. Katar Emiri, havalimanından karşılanarak, helikopterle Trabzon ve Rize’de kış ve yaz turizmi ile ilgili yatırım yapılacak yerleri havadan incelemişti.”

Doğaya verilen zarar büyük olacak

Akçelik, Yeşil-Yol projesinin de bir şekilde, turizm bahanesiyle öne çıkarılacağına vurgu yaptı. Bahsedilen projenin doğaya neden zarar vereceğini kapsamlı şekilde anlatan Akçelik, sözlerini şöyle sürdürdü: “Doğu Karadeniz Turizm Master Planındaki planlama hedefi; bölgenin yıllık 1.050.000 turisti ağırlayacak ve bu turistlere 6.501.000 geceleme imkânı sunacak şekilde donatılmasıdır. Bu planda Arap turistlerin tercihi olan 4 ve 5 yıldızlı konaklama tesislerinin yetersizliğinden dem vurulup, dağ otelleri, yayla tatil köyleri, apartlar, dağ evleri vs. gibi farklı türlerde konaklama imkânlarının yaygınlaştırılması, yaylalardaki turizm faaliyetlerinin doğa turizmi, eko-turizm, macera turizmi ve kış turizmi kapsamında çeşitli aktivitelerle bütünleştirilmesi istenmiş, ‘ulaşım yetersizliği özellikle dağlarda pek çok kaynağın atıl olarak kalmasına neden olmaktadır’ denilerek Yeşil Yol projesi talep edilmiş. Son olarak ‘Rize-Artvin aksına inşa edilecek muhtemel bir havalimanı yine Arap turistlerin Rize ve Artvin illerine daha kolay ulaşmasını sağlayacaktır’ denilerek havalimanı inşa edilmesi talep edilmiştir. Her seferinde farklı ‘niyetler’ ile başlıklandırılarak kamuoyuna deklare edilen; ancak bilim insanları ve bölge halkının fikri sorulmaksızın yapımına ivedi bir şekilde başlanılan bu projelerin doğaya vermiş olduğu zarar büyük olacaktır.”

Ziyaret sırası Artvin’e geldi

Katarlı yetkililerin Artvin Belediyesi’ni ziyaret etmesinden sıranın Artvin’e geldiğinin anlaşıldığını söyleyen Akçelik, Kafkasör Yaylası için de benzer duyumlar aldıklarını söyledi. “Doğal döngüsünde bırakılması ve insan faaliyetlerine büyük oranda kısıtlanması gereken doğal yaşam alanlarına, iktidar yetkilileri ve sermaye eliyle, turizm adı altında yıkım gerçekleştiriliyor” diyen Akçelik sözlerine şu ifadeleri de ekledi: “Evet, bu ziyaretle Artvin, Katarlılara satılmaya başlanıyor diyebiliriz. Zaten Kafkasör Yaylası’na Arap turizmini geliştirmek adına projeler yapıldığı duyumunu alıyorduk. Coğrafi enderliği barındıran bu doğal alanların tahribatı, sadece Türkiye açısından değil dünya doğal mirası açısından da geri dönüşü mümkün olmayacak sonuçlar doğuracaktır.”

Tahribatlar yaşanıyor

Projelerin, iklim değişikliğinden bölgenin florasına kadar her şeyi etkileyeceğini belirten Akçelik, sözlerini şöyle noktaladı: “Artvin’e bir bütün olarak baktığımız zaman, ekolojik yıkım; hidroelektrik santral projeleri, baraj inşaatları gibi enerji; maden arama, çıkarma ve taş ocakları gibi madencilik; Karadeniz Sahil Yolu, deniz dolgu alanları, yayla yolları gibi inşaat faaliyetleriyle devam ederken şimdi de ‘turizm’ adı altında yapılmaya başlanan projelerle yeni bir boyut kazanacak gibi duruyor. Yürütülen faaliyetler sonucu sıcaklık ve yağış rejimindeki değişiklikler, endemik türlerin riske girmesi ve azalması, flora ve faunada yaratılan stres, inşaat çalışmalarıyla düşen hava kalitesi, sucul dengenin bozulması gibi tahribatlar ortaya çıkıyor.”

Sosyal medyadan tepki

Öte yandan Katarlı turizmcilerin Artvin Belediyesi’ni ziyaret etmesi ve belediyenin bu ziyareti sosyal medya hesaplarından duyurması yurttaşların tepkisine neden oldu. Artvin Belediyesi’nin Facebook hesabından yapılan paylaşımın altındaki, “Katar, Artvin’e bir şey katmaz. Sadece betonlaştırır. Ormanlar yakılır yerine binalar dikilir”, “Desenize Karagöllerimiz elimizden gidecek ve ormanlar katledilecek” gibi yorumlar göze çarptı.

 

(Birgün)

 

Mantık basit: “Beslenmeye gelen kaplumbağaların üzerine çıkılmazsa ısırmazlar”

Mersin Üniversitesi (MEÜ) Deniz Kaplumbağaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Serap Ergene, gazetecilere yaptığı açıklamada, bu yıl denizde kaplumbağalar tarafından ısırılma vakalarıyla sık sık karşılaşıldığını anımsattı.

Deniz kaplumbağalarının karaya sadece yumurta bırakmak için üreme zamanı çıktığını belirten Ergene, bunun da mayıs ile eylül ayları arasında olduğunu aktardı. Ergene, ısırma vakalarında insanların da kabahatinin çok fazla olduğunu vurgulayarak, “Isırılma olayı çok sık dile getirildi ve kaplumbağalar bir canavar gibi gösterilmeye çalışıldı. Hatta ‘canavar doğuyor’, ‘katil carettalar kolunu çekti batırmaya çalıştı’ gibi yazılar yazıldı. Kaplumbağaların böyle bir amaçları söz konusu değil” ifadesini kullandı.

İnsanların kaplumbağaları elleriyle beslemesinin çok yanlış olduğunu vurgulayan Ergene, şöyle konuştu: “Kaplumbağaları elle besliyorlar. Turistlere kaplumbağaları göstermek için insanlar o bölgelerde kaplumbağaların bulunmasından hoşnut oluyorlar. Fakat turistik cazibe amaçlı kullanılan bu gösteri tam tersine işlev görüyor. Hayvanların besin almak için geldikleri yerlerde insanlar paniğe kapılıyorlar. Kaplumbağaya zarar vermeye çalışıyorlar. Hayvan da doğal olarak kendisini savunuyor. Deniz kaplumbağaları saldırı olmazsa ısırmaz. Gösteri yapmak için bu hayvanı kullanıp ondan sonra da hayvan size zarar verdiği zaman onu canavar gibi göstermek doğru bir davranış şekli değil.”

Ergene, insanların fotoğraf çektirmek için kaplumbağalara yaklaşıp yakalamaya çalıştığını, bu tip davranışlar sonucu havyanın kendini korumak için saldırılarda bulunduğunu aktardı.

Kaplumbağa ile insan arasındaki ilişkinin karışık bir hal aldığını söyleyen Prof. Dr. Ergene, şunları kaydetti: “Hayvanı kendi alanında rahatsız ediyoruz. Çünkü deniz onların yaşadığı bölge. Bu tip davranışlar hayvanları dolaylı olarak etkiliyor. Siz sürekli besin veriyorsanız hayvan oradan gitme ihtiyacı duymuyor. Bunlar göçen hayvanlar. Gelip yumurtayı bırakacak ve başka bir bölgeye gidecek. Ama gitmiyor. Hazır besin herkes için alışkanlık yaratan bir şeydir. Biz bir şeyler yapıyorsak bunun da bir bedeli var tabii.

Kaplumbağalar son derece uyumlu ve masum hayvanlardır. Saldırgan özellikleri yoktur. Saldırı ancak kendisine saldırı yapıldığında söz konusu olabilir. Bu da her canlının doğasında olan bir şeydir. Bunun için lütfen hayvanların doğasıyla oynamayalım. Bırakalım onlar kendi besinlerini kendileri bulup yesinler. Bazı kişiler denizde gördükleri kaplumbağaların üzerine çıkıyor. Onunla seyahat etmek gibi bir hayalleri var insanların. Bunlar doğru davranışlar değil. Bu tip davranışlardan kaçınırsak kaplumbağa bize herhangi bir zarar vermez.”

 

(Sputniknews)