Ana Sayfa Blog Sayfa 3035

Narcos’un 4. sezonu için Meksika’da çekim mekanı araştıran çalışanı öldürüldü

Popüler internet dizisi Narcos için Meksika’da çekim yapılacak yerler aramakla görevli bir çalışan, aracında ölü bulundu.

Ülkede en fazla şiddet olayının yaşandığı kentlerden biri olan Temascalapa’nın kırsal bölgesinde öldürülen Carlos Munoz Portal adlı 37 yaşındaki Narcos çalışanına defalarca ateş edildiği açıklandı.

Munoz 10 yıllık kariyerinde James Bond’un son filmi Spectre’nin yanı sıra Hızlı ve Öfkeli ile Apocalypto’nun da aralarında bulunduğu çok sayıda filmin çekileceği yerleri araştıran ekiplerde yer yer almıştı. Meksikalı yetkililer, herhangi bir tanık bulamadıkları için olayı soruşturmakta zorlandıklarını duyurdu.

Dizinin yapımcısı Netflix ise Munoz’un öldürülmesiyle ilgili ayrıntıların hâlâ bilinmediğini açıkladı.

Uyuşturucu ticaretini ele alan Narcos ilk iki sezonda Kolombiyalı Pablo Escobar’ı, geçtiğimiz günlerde internet üzerinden dolaşıma çıkan 3. sezonunda ise bu sefer Kolombiya’nın Cali şehri kartelini konu edinmişti.

Munoz’un İspanyol El Pais gazetesine konuşan bir arkadaşı, set kurulabilecek bölgeleri fotoğraflamak için Temascalapa bölgesine gittiğini söyledi. Pazartesi günü gerçekleşen cinayet ancak Cumartesi günü ortaya çıktı.

Narcos dizisi Kolombiyalı uyuşturucu baronu Pablo Escobar’ın yükselişi ve düşüşünü anlatıyordu. Munoz da dizinin, Meksika’daki Juarez uyuşturucu çetesini anlatacağı belirtilen dördüncü sezonu için çalışıyordu.

 

(BBC Türkçe)

Ordu’dan Giresun’a “Fındık için adalet“ yürüyüşü: Bugün yürüyüş, Çarşamba miting

Tarımda özel şirketlerin ve yabancı tekellerin baskısıyla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan yerli üreticiler, bir yandan yüksek üretim maliyetleri öte yandan da devletin düşük alım fiyatları nedeniyle tepkilerini büyütüyor. Fındıkta Toprak Mahsulleri Ofisi‘nin verdiği 10 liralık alım fiyatı randımana göre 8.5 liraya kadar düşerken, piyasada ise fiyatlar yer yer 7 liraya kadar indi.

Uğur Şahin’in Birgün’de çıkan haberine göre, çiftçiler tepkilerini fındık ağaçlarını keserek ve AK Parti binaları önüne fındık dökerek gösteriyor.

Fındık üreticilerinin yanında olduğunu her fırsatta dile getiren Özgürlük ve Dayanışma Partisi‘nden bugün başlayan ‘Fındık için Adalet’ yürüyüşüne destek çağrısı yapıldı. ÖDP Ordu İl Örgütü’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan ÖDP Başkanlar Kurulu Üyesi Önder İşleyen, “Fındıkta adalet diyen herkesi, mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz” dedi.

“Sorunu köy köy üretici meclislerinde birleşip mücadele ederek çözeceğiz”

Fındık üreticilerin yürüyüşünün fındıkta adil fiyat talebinin bir başlangıcı olduğuna işaret eden İşleyen, “Halkın tepkisi ve CHP’nin yürüyüş kararının ardından Tarım, Gıda ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba açıklamalarda bulundu. Fakıbaba, ‘üreticiler rahat olsun biz çözeceğiz’, diyor. Fakıbaba’nın ve onun iktidarı çözümün değil, sorunun kaynağıdır. Üreticilerin sorununu fındığı patronların, emperyalist şirketlerin egemenliğine bırakanlar çözemez. Sorunumuzu bizler, üreticiler hep beraber örgütlenerek, köy köy üretici meclislerinde birleşip mücadele ederek çözeceğiz” diye konuştu.

‘Milliyiz’ dediler, fındığı Ferero’ya teslim ettiler

“Fındıkta yıkım AKP iktidarının on yıllık uygulamasının bir sonucudur” diyen İşleyen, şöyle devam etti: “Bu dönemde, öncelikle üreticinin güvencesi olan Fiskobirlik dağıtıldı. Fiskobirliğin dağıtılması ile köylünün örgütlülükleri ortadan kaldırıldı. Taban fiyat uygulamasına son verildi. Bu güvencelerden yoksun bırakılan köylü tümüyle piyasanın insafına bırakıldı. Bugün fındıkta tüm egemenlik İtalyan Ferrero’nın eline geçti. İktidar üreticinin değil Ferrero’nın arkasında duruyor. İktidarın bu emperyalist tekelle nasıl bir ilişkisi var sorusunu tüm üreticiler merak ediyor. Her fırsatta yerli-milli olduğunu söyleyen iktidar fındığı Ferrero’ya teslim etti. Bu şirket yalnızca fındığı değil toprağımızı da istiyor. Fındığın değersizleştirilmesi aynı zamanda fındık bahçelerinin elden çıkarılmasının da yolunu açıyor. Fındık bahçelerini gıda tekelleri satın almaya çalışıyor. Bu satın alımlarla köylü topraksızlaştırılacak. Köylünün elinden çıkarmak zorunda kalacağı topraklarda gıda tekelleri üretimi de ele geçirmiş olacak. Bu gidişata baktığımda Türkiye’nin bağımsızlığına büyük bir pranga vurulduğu görülüyor.”

Mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz

ÖDP Başkanlar Kurulu Üyesi Önder İşleyen, sözlerini şöyle sonlandırdı: “Fındıkta çözüm bellidir. Taban fiyatı uygulamasına geri dönülmelidir. Taban fiyatı maliyet+kar payı+insanca yaşam payı ile belirlenmeli. Bunu gerçekleştirmek üreticinin elindedir. Bunun için fındıkta adalet diyen herkesi, emeği çalınan, toprağına göz dikilen tüm üreticileri köy köy üretici meclislerini oluşturarak mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Bugün yürüyüş, çarşamba miting

Fındık üreticisinin yaşadığı sorunlar ve fındığın iç piyasadaki durumuna dikkat çekmek için yapılan yürüyüş bugün saat 11.00’da Ordu Büyükşehir Belediyesi önünden başladı. Yaklaşık 50 kilometre olan parkur 3 günde tamamlandıktan sonra Giresun’da saat 18.00’de büyük bir miting gerçekleştirilecek. Mitinge birçok demokratik örgüt ve partinin yanı sıra CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da katılacak.

Yürüyüşe aralarında CHP Gaziantep Milletvekili TBMM Grup Yönetim Kurulu ve Adalet Komisyonu Üyesi Mehmet Gökdağ’ın da bulunduğu milletvekilleri destek veriyor.

Sosyal medyada da #fındıkicinadalet #FındıkİçinYürüyoruz hashtagleri ile yürüyüş destekleniyor.

 

(Birgün)

 

Sarhoş şoförün çarpıp yok ettiği akasya ağacı “Ténéré” ile yeniden canlandı

ABD’de 70 bin kişinin katılımıyla düzenlenen sanat ve eğlence festivali Burning Man 2017 festivalinde yapay bir ağacın yaprakları ziyaretçilerin hareketlerine, kalp atışlarına ve beyin faaliyetlerine tepki olarak “ışık yığınları” ile aydınlandı. New York, San Francisco ve Amsterdam’dan sanatçı Zachary Smith’in liderliğindeki ve Hollandalı tasarımcılar Studio Drift’in de yer aldığı bir ekip geçen haftalarda Nevada’nın Kara Kaya Çölü’nde gerçekleşen etkinlikte Ténéré’nin Ağacı’nı yarattı.

Projeye, bir zamanlar karavan güzergâhında yön gösterici olarak kullanılan, Sahara Çölü’ndeki herhangi bir ağacın 400 kilometre uzağında bulunan ancak iddia edildiğine göre 1973’te sarhoş bir şoför tarafından çarpılıp yok edilen bir akasya ağacının adı verildi.

Studio Drift, bu ağaç için “Yaşamın en güçlü sembollerinden biri, en zor şartlarda gelişip büyümenin bir yolunu bulan yalnız bir ağaç,” diyor. Ekip, benzer şekilde kurak bir ortamda, etkileşimli bir kurulum olarak ağacı yeni bir bedene sokmaya karar verdi. Proje için, Studio Drift, binlerce renkli LED’in kuş sürüsü gibi tepki vermesini sağlayan bir algoritma kullanan Flylight teknolojisini geliştirdi.

​Üç katılımcı, hareketlerini, kalp atışlarını ve beyin faaliyetlerini ölçen kulaklıklar taktı. Algoritma, bu verileri yapay ağaçların yaprakları boyunca görselleştirilen ve her biri yedi farklı renkli LED’e sahip olan, ki bu da toplam 175,000 yapar, desenlere dönüştürdü.

 

(Artfulliving)

Su hayattır ama… – Kemal Ulusaler

Bu yazı birgun.net/ den alınmıştır

2030’a kadar küresel su talebinde yüzde 55’lik bir artış yaşanması beklenirken, söz konusu yılda mevcut su kaynakları su talebinin ancak yüzde 60’ını karşılayabilecek.

WATEC Uluslararası Su Teknolojileri ve Çevre Kontrolü Konferans /Bienali 12-14 Eylül tarihleri arasında İsrail’de gerçekleştirildi. Üç günlük etkinlikte yeni teknolojiler sergilenirken, bienalde de su endüstrisinin eğitim, akıllı yönetim ve inovasyon boyutları değerlendirildi.

Konferansta, su değeri ve güvenliği, enerji verimliliği, siber teknolojilerin kullanımı ve su yönetiminde insan süreç etkileşimi irdelenen konu başlıklarıydı. Etkinliğin en önemli, mesajı ise; “ Her bir damla suyu iki kez kullanılmaya muhtaç olduğumuz zamanlarda yaşıyoruz.” mottosu idi. Etkinliğin gerçekleştirildiği İsrail, su konusunda kapsamlı hamleler yapmış bir ülke olarak dünya ölçeğinde önemli bir yere sahip olup 1960’lardan bu yana dünyada su teknolojilerine en fazla yatırım yapan ülke konumundadır. Desalinasyonda ( suyun tuzdan arındırılması) öncü konumdadır. 2017 yılı itibariyle atık suların %92’sini işlemden geçirerek kullanmış olup bu suyun %75’ini tarımda değerlendirmiştir.

2030 için önlem alınmalı

Damlama su yöntemi dahil su teknolojileri ihracatında önemli bir kalem olarak yer almaktadır. Desalinasyonda önemli adımlar atmış olmaları, suyu verimli kullanıyor olmaları, akiferleri (bir kısmını Filistinlilerden aşırıyor olmaları gerçeği bir yana) iyi değerlendiriyor olmaları, havadan su elde etme teknolojileri ve damlama su yönetimi ile çölde bir vaha oluşturma yetenekleri Der Spiegel’de “ Su mucizeleri ülkesi” olarak tanımlanmalarını getirdi. İşte bu bakımdan 2030 yılında su sıkıntısı çekmesi beklenen ülkeler arasında yer alan Türkiye için dikkatle izlenmesi gereken bir ülke İsrail.

İklim değişikliği sorununun hızla büyüyor olması, çok uluslu tekeller ile dünya kaynaklarının paylaşım kavgasında yarışan ABD ve Çin gibi ülkelerin bu konuyu es geçerek arka plana atmaları enerji alanında suyu çok kısa erimde ön plana çekecek. Bu bir gerçek. Petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları önem sıralamasında suyun ardında kalacak. Elbette yeni çatışmalar bu kez su çevresinde yaşanacak.

Bu gün dünyada her on kişiden biri güvenilir suya erişemiyor. Her beş kişiden biri içilebilir temiz sudan mahrum. Son yüz yılda dünyada su tüketimi on kat artarken, kişi başına düşen su miktarı yarı yarıya azaldı. En önemlisi her yıl başta çocuklar olmak üzere on milyon kişi kirli sulardan kaynaklı salgın hastalıklar nedeniyle ölüyor. 2030 Yılına kadar küresel su talebinde % 55’lik bir artış yaşanması beklenirken, söz konusu yılda mevcut su kaynakları su talebinin ancak % 60’ını karşılayabilecek.

Türkiye için de tehlike var

Sözün özü 2030’da dünya %40 oranında su kıtlığı ile karşı karşıya kalacak. Türkiye içinde çanlar çalmakta. Ülkemiz sanıldığının aksine su zengini değildir. Yakın gelecekte su stresi yaşayan bir ülke olmaya adaydır. Bu gün itibariyle kişi başına düşen su miktarı 1,5 metreküp iken 2030’da bu miktar 1,1 metreküpe düşecek. Öyleyse ne yapmak lazım? Öncelikle bu gerçeğin farkında olarak suyu verimli kullanmamız lazım. Tarımda vahşi sulama yöntemleri yerini hızla damlama su yönetimlerine terk etmeli. Suyun her daim gani bir enerji olmadığı gerçeğinin farkına varılması sağlanmalı. Hortumla araç yıkamak, bahçe sulaması ve benzeri uygulamalar son bulmalı. Şehirlerarası yollardaki restoran önlerinde yer alan devamlı akan araç yıkamaya yönelik duş garabetine son verilmeli.

Su tüketimi yoğunluğu giderek kentlere kayıyor. Hızlı kentleşmeyle, 2050 yılında dünya nüfusunun %70’inin kentlerde yaşayacağı gerçeği ortada. Dolayısıyla kentlerde iletim hatlarındaki su kaybı önem kazanmakta. Bu su kaybı en aza indirilmediği sürece etkin su kullanımının ekonomik ve ekolojik değerinin hesaplanması pek de olası değildir. Gelişmiş ülkelerde % 15’leri geçmeyen su kaybı gelişmekte olan ülkelerde % 50’leri aşmakta. Kayıp ve kaçaklar, yalnızca kısıtlı su kaynaklarının kaybı değil, aynı zamanda atık su arıtımında ihtiyaç duyulan önemli miktardaki enerjinin de kaybı anlamına gelmekte.

Su kamu malıdır

Öte yandan su bir kamu malıdır ve su hizmetleri de böyle olmalıdır. Suya – elbette ki kullanılabilir temiz suya- erişim her vatandaşın en doğal hakkıdır. Daha önceki yazılarımda da sıkça dile getirdiğim enerji yoksulluğu içinde su önemli bir yer tutmaktadır. Yeterli miktar ve kalitede ve sürekli olarak içme ve kullanma suyuna erişim makul fiyatlarla, adil bir biçimde en yoksul kesimlere ulaştırılmalıdır. Bu sosyal devletin en önemli görevlerinden biridir. Türkiye bu konuda” İstanbul Su Mutabakatı”na imza atmış ülkelerden biri olarak üzerine düşeni yapmalıdır. Oysa yapılan gün be gün artan su bedelleri ve geçmiş örneklerde olduğu gibi suyu yoksul vatandaşa ücretsiz veren yerel yöneticileri cezalandırmak şeklinde olmaktadır. İmzasına sahip çıkmayan ülke doğal olarak dünya ölçeğinde ve içeride güven kaybetmekte, yalnızlaşmaktadır. Değerli yalnızlık teraneleri ile bir yere varılamayacağı aşikârdır.

Mevcut yöneticilerin bir an önce imzalarına sahip çıkıp mutabakatın gereklerini yerine getirmeleri, suyun etkin ve verimli kullanılması için gerekli yatırımları gerçekleştirmeleri, yeni teknolojileri takip etmeleri, bu konuda üniversiteler ile işbirliğine gitmeleri, AR-GE harcamalarına para ayırmaları beklenen uygulamalardır. Mevcut faşist yapının bunların hiçbirini gerçekleştirmeyeceğini bile bile, salt tarihe not düşmek açısından bir kez daha yazıyoruz hepsi o kadar…

Bu yazı birgun.net/ den alınmıştır

 

Kemal Ulusaler

İklim değişikliği kaynaklı selin bilançosu ağır: 100 bin evsiz, 300 bin hektar toprak sular altında

Batı Afrika ülkesi Nijerya’nın Kogi ve Benue eyaletlerinde şiddetli yağışlara bağlı olarak yaşanan sel baskınları nedeniyle en az 100 bin insan evsiz kaldı.

Acil yardım çağrısı

Eyaletin Lokoja, Ibaji, Igalamela, Odolu, Ajaokuta, Kogi ve Bassa bölgelerinde sel baskınlarının yaşandığını aktaran Eyalet Valisi Yahaya Bello, sel nedeniyle tarım alanlarının, çiftliklerin ve hayvanların büyük zarar gördüğünü dile getirdi. Çevre ve Tabii Kaynaklar Bakanı Rosemary Osikoya ise “Eyalet yönetimi tüm imkanlarıyla müdahalede bulundu ancak bu çok yetersiz. Bölge acil olarak insani yardıma ihtiyaç duymakta.” dedi.

Sel felaketinin bilançosu ağır. Benue eyaleti valisi Samuel Ortom,  21 farklı bölgede 90 bini aşkın çiftçinin selden zarar gördüğünü, 300 bin hektarı aşkın toprağın sular altında kaldığını açıkladı.

Nijeryalı Yazarlar Derneği (ANA)  sel felaketine tepki olarak bir bildiri yayınladı. Nijerya Federal Cumhuriyeti Hükümeti, ülkedeki doğal afet yönetimi stratejilerini gözden geçirmeye, can ve mal kayıplarını önlemeye çağrıldı.

Küresel ısınmanın bir sonucu olan iklim değişiklikleri kuraklık ve sel baskınlarına yol açıyor.

(AA, Guardian, TODAY NG, Yeşil Gazete)

Sırbistan’ın eşcinsel Başbakanı Onur Yürüyüşü’ndeydi: “Sırbistan farklılıklara saygı duyar”

Sırbistan’ın eşcinsel Başbakanı Ana Brnabic, Belgrad’daki eşcinsel onur yürüyüşüne katılarak Balkan ülkelerinde bunu yapan ilk başbakan oldu. Bu yıl başbakanlık koltuğuna oturan Brnabic, Sırbistan’ın ilk kadın ve ilk eşcinsel başbakanı olmuştu.

Eski Yugoslav ülkesinde onur yürüyüşleri her zaman sorunsuz geçmiyordu. Başkent Belgrad’da 7 yıl önce düzenlenen yürüyüşe eşcinsel karşıtı bir grubun saldırması nedeniyle çoğu polis 100’den fazla kişi yaralanmıştı. O tarihten itibaren 5 yıl boyunca onur yürüyüşü düzenlenmesine izin verilmemişti. 2014’te tekrardan başlayan yürüyüşleri özel kuvvetler ve zırhlı araçlar korumuştu.

Ortodoks Kilisesi yürüyüşü kınadı

Öte yandan Ortodoks Kilisesi yürüyüşü kınadı. Bazı sivil toplum örgütleri de son yıllarda yürüyüşe katılan bazı kişilerin işlerini kaybettiğini bildirdi. Bu yıl göreve başlamasının ardından cinsel yöneliminin gündeme gelen Brnabic, tartışmalara “Bu neden önemli ki?” diye tepki göstermişti.

Yürüyüşün ardından muhabirlerin sorularını yanıtlayan Brnabic, “Sırbistan farklılıklara saygı duyar. Bugün benim vermek istediğim mesaj budur. Sırp hükümeti tüm vatandaşları için buradadır ve tüm vatandaşlarının haklarını koruyacaktır” dedi.

 

(BBC Türkçe)

69. Emmy Ödülleri’nde kadınların zaferi: The Handmaid’s Tale ve Big Little Lies’a 7 ödül

ABD’de televizyon dünyasının en önemli ödülleri sayılan Emmy Ödülleri törenine bu yıl politik göndermeler damga vururken ödüller ‘The Handmaid’s Tale’ ve ‘Big Little Lies’ dizilerine gitti.

Distopik hikayesiyle öne çıkan ‘The Handmaid’s Tale’, En İyi Drama Dizisi seçildi. Dizi, Reed Morano’ya En İyi Yönetmen, başrol oyuncusu Elisabeth Moss’a da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandırdı. Dizinin yayınlandığı Hulu, Netflix ve Amazon’dan sonra ödül kazanan ilk internette film ve dizi izleme platformu oldu.

Ödül töreninin bir diğer yıldızı da, dört ödül alan ‘Big Little Lies’. Sınırlı Dizi dalında Nicole Kidman En İyi Kadın Oyuncu, Laura Dern En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Alexander Skarsgard En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Jean-Marc Valle da En İyi Yönetmen ödülüne layık görüldü.

İşte Tüm Kazananlar:

En İyi TV Dizisi, Drama

“The Handmaid’s Tale”

En İyi TV Dizisi, Komedi

“Veep”

En İyi Erkek Oyuncu, Drama

Sterling K. Brown, “This is Us”

En İyi Kadın Oyuncu, Drama

Elisabeth Moss, “The Handmaid’s Tale”

En İyi Erkek Oyuncu, Komedi

Donald Glover, “Atlanta”

En İyi Kadın Oyuncu, Komedi

Julia Louis-Dreyfus, “Veep”

En İyi TV Filmi 

“Black Mirror: San Junipero”

En İyi Erkek Oyuncu, Mini Dizi/TV Filmi

Riz Ahmed, “The Night Of”

En İyi Kadın Oyuncu, Mini Dizi/TV Filmi

Nicole Kidman, “Big Little Lies”

Komedi Dalında En İyi Yardımcı Aktör

Alec Baldwin, “Saturday Night Live”

Komedi Dalında En İyi Yardımcı Aktris

Kate McKinnon, “Saturday Night Live”

Sınırlı Dizi/Film Dalında En İyi Yardımcı Aktör

Alexander Skarsgard, “Big Little Lies.”

Sınırlı Dizi/Film Dalında En İyi Yardımcı Aktris

Laura Dern, “Big Little Lies”

En İyi Yarışma Programı

The Voice

En İyi Drama Dizisi Yazarı

Bruce Miller, “The Handmaid’s Tale”

En İyi Komedi Dizisi Yazarı

Aziz Ansari and Lena Waithe, “Master of None”

En İyi Komedi Dizisi Yönetmeni

Donald Glover, “Atlanta”

En İyi Drama Dizisi Yönetmeni

Reed Morano, “The Handmaid’s Tale”

 

Atlantik Okyanusu’nda yeni tehdit: Maria Kasırgası güçleniyor

İklim değişikliği sebebiyle Karayipler ve ABD’nin güney sahillerini vuran Irma Kasırgası’nın ardından bölgenin yeni bir kasırga tehdidi altında olduğu uyarısı yapıldı. Atlantik Okyanusu’nun batısında hafta sonu oluşan ve Maria adı verilen tropikal fırtınanın şiddetli bir kasırgaya dönüşerek Karayipler’e doğru ilerlediği bildirildi.

Maria için Karayipler’de Guadeloupe, Dominica, St. Kitts, Nevis und Montserrat‘ta kasırga uyarısı yapıldı. Florida’daki ABD Ulusal Kasırga Merkezi’nden yapılan açıklamada ise Maria’nın pazar gecesi Barbados’un 225 kilometre kuzeybatısında saatte 225 kilometre hıza ulaşarak ilerlediği bildirildi.

Irma, yarıdan fazlası Karayip adalarında olmak üzere 61 kişinin hayatını kaybetmesine ve milyonlarca dolarlık maddi hasara yol açmıştı.

Meteoroloji: Irma’ya benziyor

Yetkililer, Maria’nın şu ana kadarki seyrinin iki hafta önce büyük hasara neden olan Irma Kasırgası’na benzediğini belirtti. Maria’nın en şiddetli kasırga kategorisi olan 5’nci seviyeye doğru ilerlediği, muhtemelen 3’ncü seviye ile hafta ortasında Puerto Rico’yu vurabileceği ifade edildi.

ABD Ulusal Kasırga Merkezi, Maria’nın yıkıcı dalgaları da beraberinde getirebileceğini belirtti ve hayati tehlikenin olduğu vurgusu yapıldı.

Kasırga Merkezi, Atlantik Okyanusu’nda Maria’nın yanı sıra oluşan diğer iki tropikal fırtına Jose ve Lee’nin etkisinin Maria kadar olmayacağını belirtirken, Jose’nin karaya ulaşmayacağı ancak ABD’nin doğu sahillerini etkisi altına alarak şiddetli yağış ve tehlikeli dalgalara sebebiyet verebileceği uyarısında bulundu.

Maria Kasırgası’nın bu geceden itibaren birçok adaya şiddetli rüzgar ve bol yağış getirmesi bekleniyor.

 

(DW)

Sri Lanka’nın ‘düşman topraklarında’ filler

Al Jazeera’da Smriti Daniel imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete ekibinden Bahar Topçu’nun çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Sadece yemek bulabilmek için zehirlenmiş, tabancayla vurulmuş ya da elektrikle idam edilmişler – Sri Lanka’da filler ve insanlar aynı anda var olabilecekler mi?

Filleri Udawalawe Ulusal Parkını çevreleyen köylerden uzak tutmak için kullanılan elektrikli çitler.

Fillerin ne zaman geleceğini öngörmek kolay değil.

Sri Lanka’nın Udawalawe Ulusal Parkı’na karanlık çöktüğü zaman, etrafındaki 52 köy sınırlarını beneklerle renklendirerek alarm veriyor. İnce tel çitlerden geçen elektrik vızır vızır seslerle olası girişleri tehdit ediyor gibi.

Fil gözlemcisi Ashoka Ranjeewa pek çok gecesini burada geçirmiş. Pokunuthanna’ya ilk geldiğinde, arkadaş canlısı tanıdıkları pek azmış. Sınırın iki tarafı ulusal parkla, bir tarafı Dahaiyagala tapınağıyla çevrili bu köyün 100 ailesi gereğinden fazla sayıda fil saldırısına şahit olmuşlar. Buradaki çiftçilerin iddiasına göre onlara ödenen telafiler zararın yanında çok az kalıyor ve geç ödeniyor. Buraya dışarıdan gelenlerse sadece fotoğraf çekip, aval aval bakınıp, başsağlığı diliyorlar.

Bunların hiçbiri fillerin gelişini engellemiyor.

Yerel çiftçi PP Ariyaratna, tarladaki ekinlerin etrafındaki elektrikli çitleri gösterirken [Smriti Daniel/Al Jazeera]

Katil filler

Pokunuthanna köylüleri önceleri sadece 4 -5 filin tarlalarına geldiğine inanıyorlardı. Ama Ranjeewa gece görüşlü kameralar kurup baktığında, 35 tane sayıyor.Çoğunlukla erkek filler avcı oluyor. Ortalama 5,000 – 6,000 kilo ağırlığında ve üç metre yüksekliğindeki bu filler, yaşayan en büyük kara hayvanı.

Bir tanesi bile korkutucu olabilirken, 3 ya da daha fazla vahşi hayvan çok daha korkutucu oluyor. Eğer bu şekilde devam ederlerse güvende olmadıklarını biliyorlar.

Yerel Çiftçi PP Ariyaratna, Al Jazeera’ya “Burada insanlar paralarının çoğunu tohumlara ve tarım kimyasallarına yatırıyor” diyor. Büyük ekin kayıplarının onları borca sokacağını ya da ücretli işçiler gibi güvensiz işlerde çalışmaya zorlayacağını belirtiyor.

Geçen hafta filler Ariyaratna’nın çeltik tarlalarına pek çok kez girdiler. Bir seferinde bayram kutladıkları yerleri harap ettiler. Diğer bir seferindeyse bir fil, bir çitin altından çeltiği çıkarmaya çalışırken görüldü.

Çiftçi ailesiyle beraber elektrikli çiftlerle çevrili yaşıyor ama hayvanların buna da alıştığını söylüyor. “Onlar da akıllı ve zekiler,” diyor. Bir yandan tellerin etrafındaki dal ve sopaları toparlarken ekliyor, filler bunları telleri kırmak için kullanmayı da öğrenmiş.

Ariyaratna’nın zamanla bir anlamı kalmayan başka korunma teknikleri de var. Parlayan kırmızı ve mavi ambülans ışıkları, başka hayvanların kaydedilmiş sesleri, maytaplar, şamdanlar: filler başlarda korkuyor, ama kısa sürede akın etmeye tekrar başlıyorlar.

Hatta zamanla çit elektriğinin çalıştığı zamanları fark edebiliyor gibi görünüyorlar – büyük ihtimalle ısı ya da elektrik şarjını sezinliyorlar. Bir çit koptuğu zaman onarmak günler alabiliyor ve o sırada çiftlikler korunmasız kalıyor.

Köydeki diğer herkes gibi, Ariyaratna da öldürülen birini biliyor: çoğunlukla bir erkek, bir gece karanlığında bu çamurlu patikalarda yürürken bir fille yüz yüze geliyordur.

Vahşi Hayat Koruma Bölümünün verilerine göre Sri Lanka’da geçen yıl 88 kişi filler tarafından öldürüldü.

Filler düşman topraklarında

Filler gerçekten çok zeki. Cesurlar ve risk alıyorlar. Kendi arazilerinden mahrum edildiler, çevrelerine elektrikli teller döşendi ve vuruldular. Yine de pes etmiyorlar.”

                                                                    Ashoka Ranjeewa, Araştırmacı

Vijitha Perara Udawalawe Ulusal Parkının içinde konumlanan Fil Aktarma Merkezini yönetiyor. Parkın sınırları etrafında neler olduğunu biliyor.

“Karışık bir durum çünkü insanlar ve filler aynı kaynakları paylaşmaya çalışıyor, diyerek ekliyor, “Filler için özel mülkiyet gibi bir hikâye yok. İnsanlarla arazilerin kendilerine ait olduğu kanısında. Ama filler böyle düşünmez.”

Kuraklık bütün küçük suvatları (hayvanların üzerinden su içtikleri ya da yemek yedikleri taşlık ya da odunlar) eritti. Bir şekilde yemek yiyebilmek için son çare parka çıkıyor hayvanlar.

Parktaki hayvanlar üzerine de çalışmalar yapan Ranjeewa, yaşam alanlarını tamamen değiştiğini söylüyor. “Makilik arazileri lantana (ağaç minesi) gibi istilacı, bozguncu türler sardı,” diyor. Diğer yandan çiftçilerin çeltik tarlaları beslenme için zengin bir kaynakş

Filler sınırların öteki tarafında dolanırken yaşadıkları stresi yüzlerinde görebiliyorum, diyor Ranjeewa. Düşman topraklarında olduklarını biliyorlar ve olabildiğince as ses yapıyorlar.

Araştırması Ranjeewa’nın bu hayvanlara hayran kalmasına nede olmuş. “Filler gerçekten çok zeki. Cesurlar ve risk alıyorlar. Kendi arazilerinden mahrum edildiler, çevrelerine elektrikli teller döşendi ve vuruldular. Yine de pes etmiyorlar”

Ranjeewa, Udawalawe yakınlarında büyümüş ve insanlarla filler arasındaki çatışmanın yıllar geçtikçe nasıl kızıştığına şahit olmuş. Fillere yapılan şiddeti biliyor: zehirlenmiş, elektroşokla öldürülmüş ya da kurşunla yaralanmışlar. Orman patikaları, yer yer çivilerle kaplanmış. Küçük paylayıcılar yemeklerle kamufle edilmiş.

Bu tür tuzaklara düşmeye en yakın olanlar Fil yavruları. Bu küçük bombalar patladığında, fillerin çenelerini paramparça ediyor. Artık yemek yiyemeyen filler, uzun bir kabus gecenin sonunda enfeksiyon ve açlıktan ölüyorlar.

Vahşi Hayatı Koruma Bölümünün verilerine göre insanlar, 2016 yılında 279 fili öldürdü.

Bebek bir fil, Udawalawe Ulusal Parkının içinde konumlanan Fil Aktarma Merkezinde uyurken (Vijitha Perara’nın izniyle alanın resim)

Şiddetin çocuk mağdurları

Perera, bebek fillere Fil Aktarma Merkezinde bakıyor. Yavruların hepsi ölüm ya da kaosla annelerinden kopartılmış öksüzler, çoğunlukla her türlü çöküşe çok yakınlar. Sulama kanallarının ya da deri kuyuların tehlikelerinden sakınmayı bilemeyecek kadar küçükler. İnsanlar gürültü ve teröre neden oluyor, onlar da saklanıyorlar.

Perera’nın dediğine göre “Yavruları bulduğumuzda genelde çok zayıf oluyorlar. Şiddetli sıvı kaybı, açlık geçirmiş ve stresli oluyorlar. Bazılarının yaralarına ciddi iltihap bulaşıyor .”

Sri Lanka’danın tek Fil Aktarma Merkezinde Perera bu öksüzlere tıbbi bakım sağlıyor. Filler yetişkin olana kadar, insanlarla temasları en az seviyede tutuluyor. Genellikle beş yaşına geldiklerinde doğaya serbest bırakılıyorlar.

“Bir sınıf gibi, hepsinin kendi arkadaşları var. Bir çeşit sosyal ağ kurdular ve birbirlerine karşı saldırgan değiller” diyor Perera.

Araştırmacılar bu küçük ahenkli dostlukları belirledikçe onları birlikte serbest bırakıyor. Böylece hayvanlar, vahşi doğada kendilerine yeni bir hayat yaratabiliyorlar. Kurtulduklarından emin olana kadar da, dikkatlice izliyorlar.

“Vahşi doğadaki ilk doğuşumuz 2008 yılındaydı” diyor Perera, 17’si kuş olan toplam 110 hayvanı serbest bıraktıklarını belirtiyor.

Fil Aktarma Merkezinden doğa salınan fil (Vijitha Perera’nın izniyle)

Baş belası değil bir kaynak olarak Filler

Koruma ve Araştırma Merkezi Başkanı Prithiviraf Fernando, Hambantota’da güneş enerjisiyle çalışan elektrikli çitlerin kurulumuna yardım etmiş. Vahşi Hayat ve Ormanları Koruma Kurumuna ait hemen hemen tüm parkların etrafındaki çitlerin aksine, buradakiler sadece bu 3 hektarlık bölgeyi korumak için kurulmuş ekolojik, özel çitler. Fernando bu farkın önemli olduğunu söylüyor.

“Sri Lanka’da Vahşi Hayat Kurumunun yaptığı en az 3,500 km uzunluğundaki çitlerin çoğu çalışmıyor. Ve asıl problem, çitlerin yerlerinin yanlış olması.”

Buna karşılık ekolojik çitlerin yerleri dikkatlice, akıl yürütülerek seçilmiş. Çiftçiler bu çitlerin üç yıldır toprağı işlemelerine olanak sağlayan tek şey olduğunu söylüyorlar.

Fernando yıllarını insan – fil çatışması içinde geçirmiş. O ve diğer araştırmacılar, fillerin üzerine radyo vericili tasmalar koyup onları takip ederek,  büyük çoğunluğunun aslında Vahşi Hayat Kurumunun koruduğu bölgelerin dışında dolandığını belirlemişler.

Sri Lanka’nın bu çatışmaya çözüm tercihinin yer değişmi olduğunu düşünürsek, kritik bir bilgi bu. Çiftçilik yapmak ya da sulama projeleri için arazi talep edildiğinde uygulanan bir metot yer değiştirme ve tabii ki filler için konuşuluyor.

Filler oyunda (Vijitha Perera’nın izniyle)

Araştırmacıların gözlemlerine göre, insanlar ne yaparlarsa yapsınlar fillerin uzaklaşmasını zaten sağlayamamışlar. Dahası, zorla yerlerinden edilip ulusal parklara götürülenler parklarda kalmayıp geri dönmeye çalışmışlar, başka bir yere gitmişler ya da yeni çiftliklere akın etmişler.

Hambantota’daki ekolojik çitleri örnek gösteren Fernando, insanları ya da hayvanları yerinden etmenin çözüm olmayacağını düşünüyor. Bunun yerine, bulundukları yerde birlikte var olabilmelerinin yollarını bulmak gerekiyor.

Pokunuthanna’ya geri dönersek, Ranjeewa ev ev dolaşarak, Dahaiyagala tapınağındaki tartışmalara katılarak ya da Genç Korumacılar Topluluğu’nda yer alarak hayvanların neden böyle davrandığını insanların anlamasına yardımcı olmaya çalışıyor. İnsanların geceleri hayvanlara doğru ilerlemesini engellemek adına yerel yönetimleri sokaklara lamba dikmesi için zorluyor.

Yine de, arkadaşı Ajith Sandanayake hayvanların gece istilalarından köyün nasıl fayda sağlayabileceğini merak ediyor. Kendisinin dünyanın dört bir yanından geceyi geçirmek için gelen bir ekopansiyonu var. Burada bir ağaç ev bile var. Bütün köyün aksine o, ağaç evin misafirleri olduğu gecelerde fillerin gelmesini umuyor.

“Çiftçilerin yaklaşımını dönüştürmek zorundayız” diyor Sandanayake. “Filleri bir çeşit baş belası olarak görmeyi bırakıp bir kaynak olduklarını anlamalılar.”

Oldukça kalabalık bir fil sürüsünün, ulusal parkın içinde kalan gölün karşı tarafında toplandığında köyün nasıl şaşırdığını anlatıyor Sandanayake, “Hepimiz gidip baktık onlara. İnsanlar gerçekten fillerden nefret etmiyor. Onların da bizim gibi beslenmeye ihtiyaçları olduğunu biliyoruz.”

Çevirinin editinde Yeşil Gazete ekibinden Ali Serdar Gültekin destek olmuştur

Haberin İngilizce Orjinali

Muhabir: Smriti Daniel

Yeşil Gazete için çeviren: Bahar Topçu

 

(Yeşil Gazete, Al Jazeera)

Korkunç yalnızlığın intikamı mı? – Taner Akçam

Bu yazı t24.com.tr sitesinden alındı

“Korkunç yalnızlığın intikamı” ya da “Bir musibet bin nasihatten iyidir”, atasözü mü?

Aklıma, bir de milliyetçi çevrelerde çokça kullanılan, “titre ve kendine dön” ifadesi geliyor. Bu da duruma uygun bir ifade sayılabilir.

Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine yapılanlara “bizim mahallenin” sosyal medyasında gösterilen “ağzı açık kalma”, “bu kadar da olmaz” tepkilerini görünce aklıma geldi bu deyişler.

Tepkimi, yüzümde acı ile alay karışımı bir gülümsemeyle, fazlaca klasik “vaktiyle papazı dövdürtmeyecektiniz” ifadesiyle de gösterebilirim tabii ki…

Kastımın, Almanların “schadenfruede” dedikleri şey (başkasının acısına sevinme) olmadığını söylememe gerek bile yok. Ama söyleyeceklerimin etik olarak uygun olmadığı eleştirisi yapılabilir ve “şimdi sırası mı bunların”, denebilir.

Anlarım bu eleştiriyi…

Ama lütfen aklıma gelenleri söylememe izin verin.

Söyleyeceklerim, belki karşılaştığımız sorunun boyutu ve derinliği konusunda bizleri düşünmeye itebilir.

Türkiye’nin, burunlarından kıl aldırmayan sevgili Türk “devrimci ve solcuları”; muhalefet etmeyi AKP ve Tayyip Erdoğan’dan nefret etmekle eş tutan sevgili “Batıcı-Laikleri”; Sünni-Müslüman çevrelerin yaptığı baskı ve zulümleri tekrar etmekten yorulmayan sevgili Alevileri; “Kemalist vesayet ve baskı rejimine” karşı din, giyim-kuşam ve ibadet özgürlüğü savaşı verdiğine inanan sevgili açık görüşlü Sünni-Müslümanları; “zulme karşı özgürlük savaşı veriyoruz”, diyerek büyük bir moral üstünlüğe sahip olduklarını düşünen sevgili Kürt “devrimci ve ilericileri”, acaba hiç derinden düşündünüz mü Aysel Tuğluk’un annesini mezardan çıkartanlar bu cesareti nereden aldılar diye?

Aslında ağzımızın açık kalmaması, bu kadar şaşırmamamız gerektiğinin farkında mıyız?

Meramım şu: Acaba 1915 konusunda takındığınız tavırların geldiğimiz yerde ufak bir payı olabileceği hiç aklınıza geliyor mu?

1991’de bu konuyla uğraşmaya başladığımdan itibaren başımdan geçenler, kendi yaşadıklarım bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti de…

1915 ile uğraşanların karşılaştığı ana sorun bir tek, sevgili Hrant’ı da aramızdan alan ve ülkemizde çok yaygın olan “imha edici şiddet” değildi. (Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine saldıranlar bu ‘imha edici şiddete’ mensup kişi ve çevrelerdi.) bunun kadar belki bundan daha da önemli olan “sessizliğin kara deliği” veya “suskunluğun sessiz anlaşması” idi.

Ülkemizde, 1915 konusunda “imha edici şiddet” ile “suskunluğun sessiz anlaşması” arasında büyük bir koalisyon vardır.

Ve galiba, imha edici şiddet en büyük desteğini, güvenini, “suskunluğun sessiz anlaşmasını” yapanlardan almaktadır.

Hrant Dink’i aramızdan alan şiddet, bu sessizlikten cesaret alarak gelişti. Anlaşılır kılmak gerek: 1915 ile uğraşmak bir tek “risk” anlamına gelmiyordu bu ülkede; belki bundan daha da önemlisi “büyük bir yalnızlık” anlamına geliyordu. Hala da çok farklı olduğu söylenemez.

Konuyla uğraşmak isteyenler, riskten önce kendi çevrelerinden gelen “derin suskunlukla” karşılaşmak ve dışlanmak tehlikesini göze almak zorundaydılar.

Benim sorum bu “suskunluğun sessiz anlaşmasını” yapan kişi, çevre ve kurumlara:

Yıllarca 1915 ile uğraşanlara “cüzzamlı” muamelesi çeken ve bu insanlarla karşılaşmamak için ellerinden geleni yapanlar (vaktiyle ‘dostum’ olan bir çok kişinin kulakları çınlamıştır); “solculuk, devrimcilik” işlerinde mangalda kül bırakmayıp, Hristiyanlara yapılan katliamlar karşısında sus pus olan ve hatta inkâr edenler; kendi din-ulus grubunun (Sünni Müslüman, Alevi, Kürt vb.) ezilmesi konusunda siperlere geçip, kendi gruplarının Ermeni, Rum ve Süryanilere yaptıklarını ya yok sayanlar, küçümseyenler veya “onlar sadece bir avuç bizden olmayanlar” ya da “kullanıldık” bahanelerinin arkasına saklanıp, işi bir an önce geçiştirmeye bakanlar…

Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine saldıranlar acaba niye “Ermenileri, Kürtleri Alevileri buraya gömdürmeyiz”, diye bağırdılar dersiniz?

Acaba sizlerin, kendinizi “sıkı anti-emperyalist” ve Kuvayı Milliyeci atalarınızın devamı, bu ülkenin Ermeni ve Rumlarını emperyalizmin “içimizeki” uzantıları olarak gören ideolojik tutumlarınızın; Alevi derneklerinde solculuk yarışına girip, en başta CHP, kitlesel katliamları sadece inkâr etmek değil, organize etmekten de sorumlu olan siyasi çevrelerin peşine düşmenizin; “Kemalist vesayeti” tek öcü olarak görüp, size yapılan dışında ve özellikle de sizin adınıza yapılan hiçbir haksızlık ve adaletsizliği görmemenizin; “biz de Türkiye’nin kurucu unsuruyuz”, diyerek şu içinde yaşadığımız yıllarda bile Süryani mallarını gasp edenleri göğsünüze basmakta hiçbir sorun görmemenizin, “uluslararası Ermeni lobisi” tezleriyle inkârcı zihniyete destek vermenizin hiç mi payı yok bu geldiğimiz yerde?

Bana, Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesinde yaşadığımız, “korkunç yalnızlığın intikamı” gibi geldi, en azından ben öyle hissettim.

Sanki o korkunç yalnızlığa mahkûm ettiğimiz, cinayetlerin en cinayeti, ezilmenin, yok ve imha edilmenin o “en” olanı bizden intikam alıyor gibiydi…

Öyle değil mi?

Unutmayın, Marks boşuna “proletaryanın (işçi sınıfının) zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur”, dememişti. Çünkü Marks ezilmeye, hor görülmeye ve yok edilmeye karşı ancak ve ancak “zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanların” gerçekten mücadele edebileceğini düşünüyordu. Burada, işçilerin böyle bir sınıf-çevre olup olmadıkları tamamıyla bir teferruattan ibarettir.

Ey benim burnundan kıl aldırmayan Türk “devrimci-solcu” kardeşim, AKP ve Tayyip’ten nefret etmeyi “modern-Batıcı-ilerici” olmanın ölçüsü sayan “laik” kardeşim; Alevi olunca ve Alevilere yapılanlara karşı çıkınca solcu-ilerici olduğunu zannedip, CHP peşine takılmayı gelenek haline getirmiş Alevi kardeşim; “din ve ibadet özgürlüğü için Kemalist vesayet rejimine karşı savaş” deyince “adalet ve özgürlük” kavgasını tekeline aldığını zanneden Sünni-Müslüman kardeşim; “ulusal kurtuluş savaşı vermenin” kendisine büyük bir moral üstünlük kazandırdığını düşünüp, herkesten koşulsuz biat ve destek isteyen ve bunu vermeyeni azarlamayı en doğal hakkı sayan Kürt “devrimci-solcu” kardeşim, hepiniz ama hepiniz, kaybedecek şeylerinizin olduğunu görmedikçe bu yaşadıklarımızı yaşamaya devam edeceğiz!

“Bu kadarı da olmaz”, “sözün bittiği yer” ifadelerine gerek yok. Tarihimizde bundan çok daha ağır, çok daha kötü “sözün bittiği yerler” oldu.

Bunu görememeniz, görmek istememeniz asıl sorun!

Bu nedenle, Tarihle Yüzleşmeyi siyasetinizin merkezinize koymadıkça ve bunu sadece ötekinden değil, kendinizden de istemedikçe ve kendinizden başlamadıkça bu gidişi durduramayacağınızı görmek zorundasınız!

Taner Akçam – t24.com.tr