Ana Sayfa Blog Sayfa 2952

“Ekrana bakmak ve hayal kurmak arasında ters bir ilişki var”

Masallar, masal anlatıcılığı son zamanlarda, özellikle de üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarında yoğun bir ilgi görüyor. Daha geçtiğimiz ay 2. Mardin Masalcılar Buluşması coşkusunu yaşadık, geçtiğimiz hafta SEİBA Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi kurucularından Nazlı Çevik Azazi, masal yolculuğuna başladığı Almanya’dan bir ödülle, Thüringen kentinde verilen Masal ve Efsane ödülünü alarak döndü ve bu ödülü almaya hak kazanan ilk Türkiyeli Hikaye Anlatıcısı oldu.

Sosyolog Sezai Ozan Zeybek ise masal çözümlemeleri ile başlayan yolculuğunun bugünlerdeki durağında karşımıza bir masal kitabı, “Kırmızının Mirası” ile çıktı. Kitabın ilk eskizleri anlamına gelecek yazısının da Yeşil Gazete’de yayınlanmasının mutluluğu ile kendisi ile kitabına dair keyifli bir söyleşi yaptık

***

Ekranlı dünyanın sorunları

Kırmızı’nın Mirası isimli masal kitabınız yakın zamanlarda NİTO yayıncılıktan çıktı. [NİTO’nun açılımı nineden toruna]. Kitap hakkında konuşmaya geçmeden evvel şunu sormak istiyorum: Bugün masal anlatıcılığı yeniden çok gündemde. Masal atölyeleri düzenleniyor, dersleri var, meşhur isimler-uzmanlar ortaya çıkıyor… Sizce bunun sebebi ne?

Sezai Ozan Zeybek: Çok kapsamlı bir soru bu. Şöyle başlayayım: Aslında masal anlatıcılığı eskiden de yaygındı. Masalların köklü bir geçmişi var.

Televizyonun, dizilerin olmadığı bir dünyada insanları buluşturan, hayalleri kışkırtan, alternatif bir dünyadan bahseden önemli araçlardan biriydi masallar. Ancak sanırım iki sebepten ötürü yakın zamanlarda daha az görünür hâle geldi. İlki, çocuk ve yetişkin edebiyatının ayrılması. Bu ayrımın sonucunda masallar çocuk kategorisine alındı, rütbe kaybetti. Oysa geçmişte dinleyici kitlesi çocuklarla sınırlı değildi. Örneğin Bin Bir Gece masallarında dram, ihanet, cinsellik ve hattâ ensest anlatılır. Bugün çok bilinen Avrupa masallarının ilk versiyonları fakirlik, çocuk ölümleri ve yoğun şiddet içerir. Yetişkinlere yöneliktir.

Bunun devamı sayılabilecek ikinci sebep ise, çocuk edebiyatı adı altında ıslah etmeye yönelik, ders veren, hijyenik bir üslûbun benimsenmesi oldu (İstisnalar elbette var). “Demek ki paylaşmak önemliymiş” diye biten, macera ve hayal yoksunu nasihat kitapları bunlar. Türkiye’de kitap satışının zaten az olması, çocuklara 7-8 liradan daha pahalı kitap alınmaması (nasılsa yırtacak), içeriğe kafa yormak için gerekli imkânların bulunmaması ve benzeri sebepler meydanı hikâyesiz/kuru kitaplara bıraktı. Bunların yarattığı boşluğu önce televizyon, sonra internet doldurdu diye düşünüyorum. Animasyon filmlerindeki macera dolu, fantastik dünyalar dururken çocuklar neden bu kitapları okusun?

Ama ekranlı dünyanın da başka sorunları var. Ekrana bakarak yaşamanın insanı âtıllaştıran bir bağımlılığa dönüştüğünü fark ediyor olmalıyız. Büyükler de bundan muaf değil. Otobüste, vapurda lüzumlu-lüzumsuz telefonumu karıştırıp duruyorum, Whatsapp’ten gelen (arkadaşlarım kızmasın) bir sürü mesaja maruz kalıyorum. Dikkatimi vererek kitap okuyamaz hâle geldim. Cep telefonuna, Facebook’a, gazetelere dönüp dönüp bakmaktan önümdeki işe odaklanamıyorum. Bilgisayar oyunlarını, hayattan gitmiş 30-40 saatlik dizileri geçtim; telefondan haber-yorum okusam dahi aklımda kalmadığını fark ettim. Zira olaylarla gerçek anlamda hemhâl olmuyorum, düşünmeye mesai harcamıyorum, çoğu durumda anlık bir tepki vermekten öteye geçemiyorum. Bilmiyorum, böyle hisseden başka insanlar da var mı? Su gibi üstümden akıp geçen, birikmeyen, birbirine bağlamak için çaba sarf etmediğim bölük pörçük bir dünyada o haberden bu skandala atlayıp duruyorum.

Soruya geri döneyim: Sanıyorum yakın zamanlardaki masala dönüşün sebebi (eğer böyle bir dönüş varsa hakikaten), çocuklarla başka türlü irtibat kurma isteğimiz olabilir. Yüz yüze bakarak, sarılarak, arada konuşarak, beraber hayal kurarak ve en önemlisi ekrana bakmadan… Ekrana bakmak ve hayal kurmak arasında sanıyorum ters bir ilişki var. Ekranda bitmiş bir mamûl var. Mekânlar, karakterler, mimikler hepsi önümüzde zaten. Işıklı, sesli, çok fonksiyonlu oyuncaklar gibi… Oysa bazen daha ilkel gözüken daha kışkırtıcı olabilir. Bir ağaç dalı, uzay gemisine dönüşebilir. Bir masal her çocuğun kafasında başka bir coğrafya yaratır, çağrışımlıdır, hayali teslim almaz.

Yeni teknolojiler tümden kötüdür demiyorum, yanlış anlaşılmasın. (Hayranı olduğum animasyon filmleri var.) Ama çoğu durumda biz bu teknolojileri oldukça pasif ve tüketim amaçlı kullanıyoruz. Kafa dağıtıyoruz, çocuk sakinleştiriyoruz, vakit öldürüyoruz. Sonunda da beğendim ve beğenmedim deyip geçiyoruz, malzemeyi hakkıyla işlemiyoruz. Oysa bu filmleri (illâ şartsa) en azından beraber izlemek, üstüne konuşmak, alternatif sonlar canlandırmak, yan karakterlerle empati kurmaya yönelik sohbet etmek hem bizi hem çocuğu birbirine yakınlaştıracak, sözlü iletişime imkân tanıyacaktır. Sözlü iletişim hâlâ çok kuvvetli bir araç. Çocukla yan yana geçirdiğimiz bu vakit boyunca sadece içeriği değil bedenlerimizin kokusunu, değişimini, ritimleri ve çizgileri de hissediyoruz. Temas ediyoruz. Benim için bunu masallarla yapmak daha kolay: Süre esnek, teknoloji gerekmiyor ve eğer mesele interaktif olmak ise ekrana-tıkla-tepki-al türü icatlardan çok daha interaktif.

Yani masala dönüşü olumlu buluyorsun…

Sezai Ozan Zeybek: Masal kitabım yeni çıktı. Belli ki cevabım evet. Fakat masala daha mesafeli bakmak da mümkün elbette. Bir kere bu son yükselişin sınıfsal bir yanı olabileceğini teslim etmek gerekir. Bir tür kültürel sermaye, yani kitap okuma alışkanlığı yahut masal anlatabilecek belagat istiyor. Çocukla televizyon dışında bir faaliyet yapma isteğinin kendisi bile, çocuğa verilen ihtimamı, zamanı, onu “geliştirme” arzusunu gösteriyor. Bunların sınıfsal bir boyutu olması muhtemel. Fakat yine de bu alanı terk etmek için yeter sebep değil hiçbiri. Bir kere masallar “zengin işi” olmak zorunda değil. Hattâ pek çok durumda daha masrafsız. Farklı toplumsal kesimler yüzyıllarca masal anlatmış, efsaneler üretmiş, türküler yakmış. Bugün benim baktığım yerden asıl mesele masala dönüş değil, hepimizi susturan ve uyuşturan kitle iletişim araçları (ve bizim bunları izleme usûlümüz).

Ama yine de bence akılda tutulması gereken, eleştiriye namzet bazı hususlar var: Mesele sadece çocuklara hitap edecek kitaplar yazmak olmamalı. Çocuklara yoğunlaşma hâlinin kendisinde bir arıza var. Masallar çok katmanlı olabilir. Büyüklerin de keyif alabileceği; içinde felsefe, edebiyat, tarih barındıran; ilham veren özgün işlere ihtiyacımız var. Bunu da dar bir çevrenin imtiyaz alanına çevirmeden yaygınlaştıracak yollar icat etmeliyiz. Parklarda masal köşeleri olamaz mı mesela?

Kırımızının Mirazı

Kırmızı’nın Mirası hem büyüklere hem küçüklere diyorsun yazının arka kapağında. Bu masal küçüklere ne anlatıyor? (Sonra büyüklere ne anlatıyor diye soracağım.)  

Sezai Ozan Zeybek: Masalları kurgularken bir mesajla değil, temel bir duygu ile başlıyorum. Kırmızı’nın Mirası’nın temel duygusu kavuşmak. Hayvanlarla insanların birbirini hâlâ anlayabildiği bir ada var. İlginç bir ada burası; timsahlar ot yiyor, tavuklar uçabiliyor. İnsanlar da çeşit çeşit, kimisi boylu, kimisi toplu. Bir felaket sonrasında adadan apar topar kaçmak zorunda kalan Kırmızı isimli bir kız, diyar diyar geziyor ve dostlarını aramaya başlıyor. Yolda karşısına kıyafet görmemiş çıplak insanlar, bir ayıyla başı belada olan arılar, birbirinin dilini unutmuş kavimler çıkıyor. Kırmızı yol boyunca hayvanlar ve insanlar arasında bağlar kuruyor, bugün bildiğimiz dünyayı şekillendiriyor. Ama hikâye burada bitmiyor… (Sonunu söylemiyorum.) Masalın yan temaları ise işbirliği, dayanışma, başka canlılarla kurduğumuz ortak hayatlar…

Peki büyükler?

Sezai Ozan Zeybek: Onlar için oturdum mu masaldan yola çıkan bir teorik okuma rehberi yazdım: “Hayvanlar konuşabilir mi” isminde. “Evet konuşabilir, aralarında anlaşıyorlar zaten, biz anlamıyoruz” deyip geçmiyorum. Hem farklar hem de benzerlikler üstüne düşünüyorum, dilbilimin sınırları içinde insan-hayvana dair tasnifleri sorgulamaya çalışıyorum. Hattâ bu esnada bir vejetaryen olarak vejetaryenliğin bazı varsayımlarını eleştiriyorum. Burada uzun uzun anlatmayayım şimdi o yazıyı. İsteyenler şu linkten okuyabilir:

Merak etsinler, sorsunlar, dilin inceliklerini öğrensinler

Masalı okurken aklıma takılan bir husus var. Bazı kelimeler ve tabirler eski Türkçe: mahdut, yârenlik etmek, hafıza-i beşer nisyan ile malûldür, takat, bîhaber… Bunlar bir çocuk kitabı için ağır değil mi? 

Sezai Ozan Zeybek: Bence çocukların bir kitabı ilk okuduklarında yüzde yüzünü anlamaları gerekmiyor. Merak edecekler, soracaklar, dilin inceliklerini böyle öğrenecekler. Okuyan yetişkin böyle yerlerde (en azından ilk okuyuşta) durup sorular sorabilir: “Yüreğin taş kadar ağır olması ne demek sizce? Sevinçli mi Kırmızı, yoksa üzgün mü?” Çocuklar masalın gidişinden çıkarım yapabiliyorlar, bağlamı ayırt edebiliyorlar, tahmin yürütmeyi seviyorlar. Maksat, en az kelimeyle konuşmak olmamalı zaten.

Şu âna kadar gelen tepkiler nasıl? 

Sezai Ozan Zeybek: Değer verdiğim bir hocam, “keşke ülkede başka bir iklim olsaydı da şu tarz işleri lâyıkıyla konuşabilseydik” dedi. Üzücü hakikaten, bütün bu yaşadıklarımızın hayatın pek çok alanını soluksuz bırakan bir tarafı var. Yine de genel olarak (satış rekorları kırmasa da) kitabı okuyanlar beğeniyor; çok güzel tepkiler alıyoruz. Kendimi bir anda anaokullarına gidip 3-4 yaşında çocuklara masal anlatırken buldum, benim için de bambaşka bir deneyim oldu.

Süre/kelime sınırına geliyoruz. Son olarak ne eklemek istersin?

Sezai Ozan Zeybek: İçinde çok emek var hakikaten bu kitabın. Esra Uygun çizimleriyle o kadar harika bir dünya yaratmış ki… Editörümüz Nurten Ceceli Alkan ise bizi buluşturan, başından itibaren teşvik eden kişiydi; o olmasa böyle bir kitap olmayacaktı. Onlara yeniden teşekkür etmek istiyorum buradan. Bir de kitabın iç kapağında anlattığım sebeplerden ötürü minik ev ahalisine, Azade ve Aziz’e…

Nasıl ulaşılabilir bu kitaba? Kitapçılarda var mı?

Sezai Ozan Zeybek: Büyük kitapçılarda yok; fakat şuradan alabilirsiniz:

Ücretsiz olarak Yeşil Gazete üzerinden, hatta şu linkten okumak da mümkün:

Ama o zaman Esra Uygun’un çizimlerini; yani masala verilen emeğin en az yarısını görememiş olursunuz.

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

“Gıda sistemini biz değiştireceğiz”: 2. Gıda Toplulukları Çalıştayı üzerine – Umut Kocagöz

2.Gıda Toplulukları Çalıştayı 9 Aralık Cumartesi günü İstanbul’da, Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşti. Yaklaşık 1.000 kişinin katılmak amacıyla başvurduğu çalıştay, çok çeşitli grupları, kişileri, üreticileri, tüketicileri, türeticileri yan yana getirdi. Bu çeşitliliğin gücü ve coşkusuyla, bir çok konuda bir çok farklı görüş ve deneyim paylaşıldı. Birbirini güçlendiren, dayanışma ve paylaşım temellerinde gerçekleşen çalıştay, bu açıdan katılımcılara umut, güç ve enerji aşıladı diyebiliriz.

Çalıştaya katılan kişi ve gruplar kadar çalıştayı organize eden grupların da çeşitliliğinden bahsetmek önemli. Bu seneki çalıştay, gıda toplulukları, tüketim kooperatifleri, kolektifleri ve kooperatif girişimleri gibi farklı örgütlenme biçimlerini ifade eden grupların ortak ürünü olarak organize edildi. Bu da, temelde farklı örgütlenme biçimlerini seçmiş olan grupların ortak bir çalışma ve dayanışma geliştirmesini ifade etmesi açısından çok önemliydi.

 

Genel bir değerlendirme olarak ne aşamadayız?

1.Çalıştay’dan bu yana, yani bir sene içinde gıda toplulukları ve kooperatiflerin sayısında artış olduğunu ve bu topluluklara ilginin hızlı bir şekilde arttığını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Bu durum bu toplulukların ısrarcı bir şekilde çalışmaya devam etmesi ve dayanışma temelli ilişkiler geliştirmesine dayanmakta. Ama elbette, daha büyük sayılabilecek bazı hususları da akılda tutmak gerekir.

Öncelikle, dünyada ve ülkemizde “gıda krizi” derinleşmeye devam ediyor. Sağlıklı, nitelikli ve besleyici gıdaya erişim sorunu küresel bir olgu. Tarladan sofraya kadar bütün süreci kapsayan gıda sistemi, mevcuttaki endüstriyel biçimiyle bu krizin en temel sorumlusu. Tarımdaki şirketleşme, büyük şirketler tarafından yönetilen gıda dağıtım kanalları ve yine süpermarketlere dayanan gıda satış ağları, her gün daha fazla sayıda tüketici tarafından sorunun kaynağı olarak tanımlanıyor. Tabi mevcut şirket gıda sisteminin yeterli sayıda üretici-tüketici tarafından esas sorun olarak algılandığını söylemek imkansız. Yolun başındayız, ama çok önemli bir adım atmış durumdayız.[1]

Türkiye’nin mevcut gıda ve tarım politikaları da gıda üzerindeki inisiyatifimizi açıkça yitirdiğimizi, şirketlerin gıdanın kontrolünü ele geçirdiğini gösteriyor. Yurttaşlar adına hareket etmesi ve gücünü seferber etmesi gereken kamu, şirketler lehine politikalar geliştiriyor ve uyguluyor.

Bu koşullarda, çok basit bir tabirle, “iş başa düşüyor”. Çalıştay’ın hazırlık sürecinde yer alan ve paydaş grupların gönüllülerinden biri olan İlayda Çamlı  açılış oturumunda yaptığı konuşmasında bu durumu şöyle ifade ediyor: “Bu kararları biz vermezsek, biz değiştirmezsek kimse bizim için değiştirmeyecek”. Bu ifade durumu açıkça özetliyor. Kamunun gıda sistemini düzenleme görevinden geri çekildiği ve şirketler lehine politikalar ürettiği zamanlarda, yurttaşlar olarak gıda sistemi üzerinde egemenliğimizi inşa etmek zorundayız.

Bu açıdan bakıldığında gıda toplulukları, tüketim kooperatifleri, bir tür yurttaş girişimleri olarak katılımcı ve demokratik yapıları, inisiyatif alma kapasitesini geliştiren nitelikleri, karar alma, alınan kararlara sahip çıkma ve uygulama gibi sorumluluk becerisi geliştiren özellikleri ve daha önemlisi farklı görüş ve kültürden gelen kişilerin katılımına açık topluluklar yaratma özellikleriyle, Türkiye’de benzeri çok da görülmemiş bir örgütlenme kültürü geliştiriyor. Yani bir yandan gıda üzerinde önemli bir inisiyatif geliştirirken, bir yandan da katılımcı ve demokratik bir örgütlenme kültürü gelişiyor, güçlü bir taban hareketinin temelleri atılıyor.

Hareketin içindeki çok güzel ortaklıklar

Toplulukların ve kooperatiflerin yukarıda saydığım bir takım özelliklerinin özellikle altını çizmek istiyorum. Bu özellikler, kolay yapısı ve tekrarlanabilir özellikleriyle yeni girişimlere örnek olmakta, bir tür çalışma modeli geliştirmekte, ilham vermektedir:

  • Herkese açık olmak

Toplukların ve kooperatiflerin herkese açık olması çok önemli bir özelliktir. Çalışmalara katılmak için herhangi bir aidiyetiniz olması gerekmez. Dini, ulusal, cinsel kimlikleriniz veya politik görüşleriniz bu çalışmalar için ayrıştırıcı unsurlar değil. Her bir kişi, basit birer “yurttaş” olarak bu çalışmalara katılabilmektedir. Önemli olan, çalışmaların getirdiği sorumlulukları almak, iş yükünü paylaşmak, farklı katılımcıların katılma koşullarının önünde engel olmamak.[2]

  • Mekânsallık ve yerellik

Belirli bir tür mekâna referans vermek ve kendini bu mekânın yerelliği üzerinden tanımlamak bu çalışmaların çok önemli bir özelliği. Bu yerellik-mekânsallık bir mahalle, bir semt, bir işyeri veya bir üniversite olabilir. Yani, örneğin bir üniversitede var olan bir tüketim kooperatifi, üniversiteyi bir yerel-mekân olarak kabul ederek çalışmalarını yapıyor. Farklı üniversitelerde şubeler açmayı değil, bu üniversitelerde de benzer ilkelerle çalışan toplulukların oluşmasını destekliyor. Bu yerelliği hem “ölçek” meselesi, hem örgütlenme stratejisi, hem çalışma kolaylığı, hem de bir mekânsal sorumluluk olarak düşünebiliriz. Bir yandan basit ve katılımcı örgütlenme modelleri geliştirirken, bir yandan da bu yerellik bir tür yeni yurttaşlığın inşası anlamına geliyor.[3]

  • Katılımcılık

Topluluklar çoğunlukla konsesus diye ifade edilen yöntemleri kullanıyor. Başka bir ifadeyle, herkesin görüş ve pratiğinin yapılan çalışmaya katkı sunması, herkesin çalışmanın bir parçası hissetmesi, liderlerin veya karar vericilerin olmaması, bu oluşumların en güçlü özellikleri. Böylece, katılımcıların inisiyatif ve sorumluluk kapasiteleri gelişiyor, beraber çalışma kültürü pekişiyor, farklı insanlarla beraber çalışma önemli bir kültür haline geliyor.

  • Şeffaflık ve gönüllülük

Yapılan çalışmalar tamamen şeffaf bir biçimde ve gönüllü çalışmayla organize ediliyor. Böylece hem çalışmaya katılanlar çalışmanın bütününü denetleme şansı buluyor, hem de kendi inisiyatiflerini geliştirerek karar verme sürecinin bir parçası oluyor. Aynı zamanda kâr amacı güdülmemesi (yani bireysel artı değer sağlanmaması) bu oluşumların şirket benzeri yapılardan en büyük farkı.

Hareketin içindeki bir takım olmamasını dileyeceğimiz hareketler

Elbette her şey sütliman değil. Türkiye’nin bütün farklı türden sorunları ve insan tiplemleri bu küçük topluluklar ve oluşumlar içerisinde de karşımıza çıkıyor. Bu da son derece doğal ve hatta güzel. Diğer türlüsü, ütopik olurdu ve bu kadar gerçekçi bir çalışma bu kadar ütopik bir varoluşu pek kaldıramayabilirdi. Yine de bir takım “olmamasını dileyeceğimiz” hususları kısaca ifade etmek, bundan sonraki çalışmaları beraber düşünmek için elzem görünüyor.

Yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığımız en temel şeylerden biri topluluk ve oluşumlar arasındaki dayanışmacı ilişkiler, beraber çalışma kültürünün gelişmesi. Ancak tabi yine de, bazı kişi ve gruplar içinde bir tür kibirli yaklaşım, yer yer de rekabetçilik gözlemlemek mümkün. Bunun temel sebebi, yukarıda saydığımız ve önemli gördüğümüz, bu topluluk ve oluşumların en belirleyici özelliklerini taşımayan bir takım oluşumların ortaya çıkması. Örneğin bir mahallede bir kooperatif çalışması başlamışsa, orada başka bir kooperatif çalışmasının yapılması, en kaba tabirle “dükkancılık” olarak ifade edilebilir. Veya, yukarıda “yurttaşlık girişimi” olarak ifade ettiğimiz basitliği askıya alarak çeşitli siyasi grupların “kendi kooperatiflerini” veya “kendi gıda topluluklarını” kurma çabaları, hem bu oluşumların “müşterek” yani herkese ait olma ve herkese açık olma gibi en temel özelliklerinin altını oyma hem de genel olarak bir taban hareketi olarak örgütlenen ve kişilerin inisiyatif alma ve örgütlenme kapasitelerini güçlendiren bu harekete zarar verme riski taşıyor.

Kibir farklı biçimlerde de ortaya çıkıyor. Kendi hayatlarımızdan başlayarak gıda sistemini değiştirmeye çalışmak, basit ve küçük adımlarla, farklı insanlarla ortak çalışmalar yapmak güzel ve hayatlarımıza iyi gelen çabalar, ama kibir üretecek bir şey değil. İster kentsel yaşamı bırakıp kıra gitmiş ve orada bir takım üretim ilişkilerine katılmış olalım, ister kentte çeşitli topluluk ve kooperatif çalışmalarına katılarak ortak çalışma ilişkileri içinde girmiş olalım, mütevazi olmak ve elbirliğini-dayanışmayı her daim pekiştirmek en önemli sorumluluklarımızdan biri.

Hareketin Önündeki Bir Takım Görevler 

Gıda topluluklarının, tüketim kooperatiflerinin, gıda temelli inisiyatiflerin çoğalması, yaygınlaşması, ortak çalışmalar geliştirmesi, daha sağlam temelli ve somut işbirliklerini çoğaltması yine ve her zaman olduğu gibi yapmaya devam edeceğimiz en önemli şey. Ancak bunun yanında, çalıştayda ortaya çıkan bazı konuların altını çizmek belki önemli olabilir.

  • Ortak dil, ortak kavramlar

Çalıştayda konuşulan konular ve satır aralarında bahsi geçen “bilgi kirliliği” meselesini çok ciddiye almak gerekiyor. Şirket tarımcılığı, sertifikasyona dayalı organik tarım sistemleri ve kamunun bu konuda düzenleyici görev üstlenmemesi; piyasanın şirketleşmesi ve farklı enformasyonların yaygın bir şekilde kullanılması, ortada gerçekten de bir bilgi kirliliği olduğunu gösteriyor.

Ancak daha önemlisi, gıda toplulukları, kooperatifler, gıda inisiyatifleri ve kır temelli örgütlenmeler arasında bir ortaklık bulunmuyor. Biz neyi savunuyoruz? Ekolojik tarım mı demeliyiz, doğal tarım mı? Organik tarım kötü mü, yoksa atalık tohum mümkün değil mi? Elbette herkesin kendine göre bir cevabı var, ama ortak bir cevabımız olduğu söylenemez. Mevcut bilgi kirliliğine karşı hareketin tabandan, katılımcı ve kapsayıcı bir dil  geliştirmesi önemli. Daha da önemlisi, bu konuları detaylı olarak açıklayacak, mevcut çeşitliliği birbiriyle ilişkilendirecek ortak bir perspektifin inşa edilmesi. Başka bir ifadeyle, “şirket tarımcılığı” ve şirket gıda sistemi karşısında, bizim çalışmalarımızı bütün çeşitliliği içinde ortak ifade edebilecek, paradigmatik bir bakış açısı neden mümkün olmasın? Bu, hemen olacak bir şey değil elbette, bunun için zaman ve beraber çalışma kültürün gelişmesi gerekiyor. Ama bunu bir amaç olarak önümüze koymak zorundayız.

  • Tabandan politikalar üretmek

Yurttaş inisiyatifi olma pozisyonunda ısrarcı olmak, tabandan, yurttaş inisiyatifi olarak politikalar üretmeyi de beraberinde getiriyor. Bunun temel sebebi, esas olarak mevcut topluluk ve oluşumlarının çalışma prensiplerinin aynı zamanda “kamu” denilen şeye şekil verme, onu dönüştürme ve güçlendirme iddiasını mütevazi bir şekilde taşıması. Neden, örneğin Kadıköy gibi bir ilçe, ekolojik tarımı ve küçük üreticiyi destekleyen, taban örgütlerine ve yurttaş inisiyatiflerine dayanan, katılımcı ve demokratik bir mantıkla yönetilmesin? Bu durumda, zaten “yönetim” denilen şeyin mantığında bir değişiklik olmaz mı? Tabandan politikalar üretmek ve bunları uygulayacak inisiyatifler geliştirmek, Türkiye’nin geleceği, gıdamızın geleceği, yani kendi geleceğimiz için hakiki, güçlü ve renkli bir alternatif olabilir. Nihayetinde, açılış oturumundan aktardığımız gibi, gıda sistemini biz değiştireceğiz, başkası değil.

[1] Gıda krizi kavramı için Kadıköy Kooperatifi’nin düzenlediği atölye raporuna bakılabilir: https://www.karasaban.net/gida-krizi-ve-gida-egemenligi-atolye-raporu/ Ayrıca bu konuda Abdullah Aysu’nun kitabı da fazlasıyla bilgilendirici: http://www.metiskitap.com/catalog/book/6088

[2]  Hatta söylemek gerekir ki, bu çalışmalar çoklukla bir tür “arkadaş çevresi” olmanın ötesine gitme imkanı da taşıyor. Yani arkadaşlıklara bağlı kapalı grup oluşumları ve birbirini seven insanlar/cemaatler olmak ötesine geçerek, ihtiyaç temelli bir biraradalığı mümkün kılıyor.

[3] Yukarıda bahsettiğimiz güçlü bir taban hareketi oluşturma kapasitesi, tam olarak bu farklı, çeşitli mekânsallıklarda örgütlenen taban-temelli toplulukların beraber çalışmalar yapması ile gelişiyor. Tabi bu yerele yapılan vurguyu bir tür “yerelcilik” olarak düşünmemek gerekir. Yerel, esasında coğrafi ve siyasi olarak tanımlanmış bir takım “alanları” ifade ediyor. Bu alanlarda çalışma yapmak, o alanların geçici veya kalıcı mensupları olmanın basitliğinden ve bu alanlara duyulan ortak sorumluluktan faydalanmak anlamına gelir. Örneğin, bir mahalle kooperatifi, içinde bulunduğu mahalleye ve mensubu olan mahalleliye karşı ilk elden sorumlulu duyar. Yoksa, gıda toplulukları ve kooperatifler, küresel ağların, hareketlerin takipçileri, paydaşları ve destekleyicileri. Bir örnek için bknz: https://www.karasaban.net/avrupa-nyeleni-gida-egemenligi-forumu-romanyada-toplaniyor/

 

Umut Kocagöz

Akkuyu’nun “sözde” temeli atıldı: Proje yargıda, TAEK ise “bu temel o temel değil” diyor

Kamuoyunda çevre savunucularının iptali için direndiği Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin temelinin atıldığı yönündeki haberler projenin inşaatını başladığı algısını yarattı. Ancak konuyla i”lgili Sputnik’e açıklama yapan projenin basın bürosu başkanı Murat Fırat, tesis sahasındaki ilk etabın yapıların montaj işleriyle başlayacağını, nükleer santralin tam anlamıyla inşaatının değil, ancak enerji bloklarının inşaatına hazırlık çalışmalarının başlangıcının söz konusu olduğunu söyledi.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin temel atma töreni, dün Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakan Yardımcısı Fatih Dönmez ve Rusya Devlet Nükleer Enerji Kurumu (Rosatom) Başkanı Aleksey Lihaçev‘in katılımıyla gerçekleştirilmişti.

“Nihai lisans Mart 2018’de verilecek”

Nükleer santralin Rosatom’a ait olacağını kaydeden Rosatom Başkanı Aleksey Lihaçev, “Bir taraftan santralin güvenli bir şekilde devreye alınmasını temin ederken, diğer taraftan da buraya ticari açıdan etkin biçimde elektrik enerjisi sağlayacağız. Yeni istihdam alanları yaratacak bu proje, Türk-Rus ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesinin ekonomik garantörü olacak.” dedi

Temel atma töreninde düzenlenen basın toplantısında konuşan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakan Yardımcısı Fatih Dönmez, Akkuyu’nun inşası için nihai lisansın Mart ayında verileceğini belirtti. Birinci reaktörün inşası için yoğun bir çaba sarf ettiklerini de kaydeden Dönmez, Rusya ile işbirliğini artırmaya çalışacaklarını ve 2023 yılında ilk reaktörü devreye almayı umduklarını ifade etti.

“Beton dökme” töreni Soçi’de açıklanmıştı

Geçtiğimiz ay Soçi’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Akkuyu NGS’nin ilk reaktörünün 2023 yılında devreye alınacağını belirtmişti. Erdoğan da Soçi ziyaretinde santralin ‘beton dökme’ törenine Putin’i davet etmişti. Türk yetkililer, santralin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100’üncü yılı 2023’te faaliyete geçmesini hedeflediklerini dile getirmişti. Rosatom’un Başkanı Lihaçev ise Akkuyu NGS’nin 2023 yılına yetişmesinin iddialı bir hedef olduğunu, bu hedefe ulaşmanın yolunun Türkiye ile Rusya arasında iyi koordinasyondan geçtiğini söylemişti.

Gözler bu ay Danıştay’dan çıkacak kararda

Mersin’in Gülnar ilçesindeki Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer güç santraliyle ilgili Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türkiye Barolar Birliği (TBB)’nin itirazı üzerine Danıştay’da açılan davanın ilk duruşması 22 Kasım’da Ankara’da görülmüştü. Danıştay 14’üncü Dairesi’de görülen duruşmasında savcı, davacıların Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) ‘olumlu’ kararının iptali isteminin reddedilmesi yönünde mütalaa vermişti. Hem davacı kurum ve yurttaşlar hem de davacı müdafileri, heyete projenin detaylarını ve taşıdığı bilinmezlikleri aktararak, siyasal irade baskısını görmezden gelerek karar verme çağrısında bulunmuştu. Mahkeme başkanı ise ÇED raporunda da ele alınan kamu yararı ve enerji güvenliği ile ekonomisi gibi konulardaki değerlendirmelerin ise yargılama konusu olmadığını ileri sürmüştü. Akkuyu NGS’nin Danıştay’daki 13 ayrı iptal davasında, savcı iptal taleplerinin reddini istedi, kararın Danıştay 14’üncü Dairesi tarafından bu ay açıklanması bekleniyor.

Avukatlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ÇED davasından bir gün önce nükleer santralin kurulmasının engellenemeyeceğini açıkça yayın organlarından duyurmasının, Bilirkişi İncelemelerinin nihai sonuç raporundaki yanlı kararla örtüştüğünün altını çizerek ÇED iptaline ilişkin dava sürecinin hukuka aykırı bir şekilde ilerlediğine dikkat çekmişlerdi.

TAEK: “Bu, santralin temelinin atıldığı anlamına gelmiyor”

Rosatom’dan yapılan açıklamaya göre yüzde 49 hissesi Cengiz Holding, Kalyon İnşaat ve Kolin İnşaat konsorsiyumuna ait Akkuyu Nükleer A.Ş.’nin önümüzdeki yıl değeri yaklaşık 1 milyar doları bulan bir yatırım yapması planlanıyor. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ülkedeki ilk nükleer santral olacak 20 milyar dolar yatırım maliyetli Akkuyu NGS için ‘sınırlı çalışma izni’ni geçen ekim ayında vermişti. Lihaçev ise gelecek yılın ilk çeyreğinde tüm lisansları almayı umut ettiklerini ifade edip “Böylelikle ilk reaktörün beton çalışmalarına başlayabiliriz” demişti.

TAEK’ten ‘beton dökme’ çalışmasıyla ilgili yapılan açıklamada, “(Akkuyu Nükleer A.Ş.) Şirket, bu konuda hazırlıklarını tamamladı. Beton dökme töreni, bu kapsamda yapılacak. Bu, santralin temelinin atıldığı anlamına gelmiyor. Santralın kurulacağı alanda yapılacak bir işlem” denmişti.

Temel atma 2018’in ikinci yarısında planlıyor

Rosatom ile Cengiz Holding, Kalyon İnşaat ve Kolin İnşaat konsorsiyumuna ait Akkuyu Nükleer A.Ş. henüz tüm inşaat lisanlarını alabilmiş değil. Daha önce basına bilgi veren kaynaklar, ‘Ön Güvenlik Analiz Raporu’nun değerlendirildiğini açıklamıştı.

İnşaat lisansının 2018 yılının ilk yarısında verilmesinin hedeflendiği kaydedilmişti. Aynı kaynaklar, ulusal ve uluslararası teknik, idari ve güvenlik koşullarının sağlanmasının ardından 2018’in ikinci yarısında santralın temelinin atılabileceği belirtmişti.

Santralin deniz yapılarının temel atma töreni, dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız‘ın katılımıyla 14 Eylül 2015 tarihinde gerçekleşmişti. Santralin 1.200 megavatlık ilk ünitesinin 2023 yılında faaliyete geçmesi hedefleniyor.

“Bu dava siyasidir!”: Akkuyu NGS ÇED iptal davasından değerlendirmeler

Akkuyu Nükleer Santrali davası Ankara’da başladı

Valilik yasağını tanımayan nükleer karşıtları Akkuyu’ya hayır dedi!

Akkuyu için lojman yaptıran Ruslar sözleşmeden vazgeçti, 20 milyon dolarlık yatırım otele dönüştü!

 

(Diken, Yeşil Gazete)

Sakinlik felsefesini taşıyan Cittaslow Birliği’ne Türkiye’den üye şehir sayısı 14’e yükseldi

İtalya’da 1999 yılında kurulan, ‘sakin’ felsefesine ve kendi özelliklerine sahip çıkan kentlerin bir araya geldiği Cittaslow Birliği’ne Türkiye’den üye sayısı 14’e yükseldi. Türkiye’nin ilk sakin şehri olan İzmir’in Seferihisar ilçesinin başlattığı akımda üyeliği kabul edilen 14 yer dışında üyelik başvurusunda bulunan 1’i il, diğerleri ilçe veya belde olmak üzere 24 yerleşim merkezinin de inceleme süreci devam ediyor. Sakin şehir unvanına sahip 14 kentin 13’ü ilçe, biri ise mahalle konumunda. Adaylık süreci devam eden 24 kent arasında ise ilk defa bir il merkezi olarak Sinop yer alıyor. Diğer adayların ise çoğunluğu ilçelerden oluşuyor.

Dünyada 208 üyesi var

Cittaslow hareketi, 1999 yılında Greve in Chianti’nin eski belediye başkanı Paolo Saturnini’nin yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla kentlerin kendilerini değerlendirmelerini ve farklı bir kalkınma modeli ortaya koymaları fikriyle gelişti. Türkiye’yi bu kavramla tanıştıran İzmir’in Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, Türkiye temsilciliği görevinin yanı sıra Cittaslow Uluslararası Organizasyonu başkan yardımcılığı görevini de sürdürüyor. Günümüzde 30 ülkede 208 üyeye yayılan Cittaslow hareketi, Slow Food felsefesini kentsel boyuta taşımayı amaçlıyor ve bu yönde 70 kriter uyguluyor.

Türkiye’nin en sakin 14 şehri Cittaslow Birliği’nde

Muğla’nın Ula ilçesine bağlı bir mahalle olan Akyaka, Isparta’da Eğirdir ve Yalvaç, Sinop’un Gerze, Çanakkale’nin Gökçeada, Şanlıurfa’nın Halfeti, Ordu’nun Perşembe, Artvin’in Şavşat, İzmir’in Seferihisar, Sakarya’nın Taraklı, Erzurum’un Uzundere, Kırklareli’nin Vize, Aydın’ın Yenipazar ve Bolu’nun Göynük ilçeleri Türkiye’nin en sakin şehir unvanına sahip yerleri olarak Cittaslow Birliği’ne üye.

Cittaslow’un felsefesi yavaş yaşamak, kent ruhu, sürdürülebilir kalkınma ve yavaş yemek gibi tarzları benimsiyor. Yavaş yaşamak, hayattan zevk alabilmek, sevdiklerine ve kendine zaman ayırabilmek, hız için dünyaya zarar vermemek. Kentin geçmişinden gelen, tarihi, yerel özellikleri gibi unsurlarından oluşan kent ruhunun yanlış politikalar sonucu kaybedilmemesi ve o topraklarda yaşayan uygarlıkların, üretilen ürünlerin, söylenen şarkıların, yazılan şiirlerin, dostlukların oluşturduğu bu ruhun korunarak kalkındırılması. Sürdürülebilir kalkınmada, küçük kentlerde istihdam ve sosyal olanakların eksikliği nedeniyle gençlerin büyük kentlere göçüne karşın, kentin kimliğine sahip çıkılarak kalkınması, sosyal ve ekonomik hayatın canlanmasının mümkün olduğu öngörülüyor. Sosyal bir tercih olarak değerlendirilen yavaş yeme tercihinin ise tohumu, tarlada çalışan işçileri, mutfak endüstrisi ve çalışanlarını, doğaya verilen zararı ve daha birçok unsuru etkilediği düşünülüyor.

7 başlıkta 70 kriter

Cittaslow kriterleri ise 7 ana başlıktan oluşuyor. Kentsel yaşam kalitesi politikaları, tarımsal, turistik, esnaf ve sanatkarlara dair politikalar, misafirperverlik, farkındalık ve eğitim için planlar, sosyal uyum, ortaklıklar. Bu 7 başlık da kendi içinde çok sayıda kriter içeriyor. Örneğin çevre politikaları, hava ve su temizliğinden, enerji tasarrufu ve atıkların ayrıştırılmasına, görsel ve ışık kirliliğinden trafik gürültüsü ve biyoçeşitliliğin korunmasına 12 kriter yer alıyor. Altyapı politikaları, bisiklet yol ve park yerlerinden, engellilere yönelik mimari engellerin kaldırılmasına, özel taşıt kullanımına, alternatif eko ulaşım planlamasından elektrik otobüs, dik yokuşlarda yürüyen merdivenlerden şehirde mal dağıtımı için havayı kirleten araçlar yerine elektrikli veya motorsuz araçlara toplam 12 kriter bulunuyor.

Türkiye’de üyelik süreci devam eden kentler

Cittaslow Birliği’ne üyelik için başvuruda bulunan ve değerlendirme süreci devam eden yerleşim merkezleri şöyle;

Sinop (il merkezi), Ahlat ve Adilcevaz (Bitlis), Mudurnu (Bolu), Ağın ve Kemaliye (Erzincan), Ortaca ve Köyceğiz (Muğla), Güdül (Ankara), Palu (Elazığ), Zile (Tokat), Arapgir (Malatya), Küçükkuyu (Ayvacık-Çanakkale), Tirebolu (Giresun), Ermenek (Karaman), Gürpınar (Van), Oğuzeli (Gaziantep), Erkilet (Kayseri), Çaycuma (Zonguldak), Ulus (Bartın), Sındırgı (Balıkesir), Şebinkarahisar (Giresun), Gülnar (Mersin), Gümüşhacıköy (Amasya).

Türkiye sakin şehir cenneti olabilir 

2009’da Türkiye’nin ilk Cittaslow’u seçildiklerini ve bunun Türkiye’nin başkenti olma imkanı sağladığını belirten Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, şöyle dedi:

“Cittaslow felsefesi, kentin doğasını ve tarihsel özelliklerini en büyük zenginliği olarak kabul ediyor ve kentin kendine özgü kimliğini korumasını temel alıyor. Hiçbir yere benzemeye çalışma, kendi özelliklerini ön plana çıkart ve markalaş, farkındalık yarat diyor. Çok sayıda başvuru almaya başladık. Döndük Türkiye’ye dedik ki; ‘Türkiye, Sakin Şehirler Cenneti’ olabilir. Uzun süren çalışmalarla şimdi tüm bölgelere ve Kuzey Kıbrıs’a yayılmış durumdayız. Daha birçok başvuru alıyoruz. Türkiye’nin küçük birbirinden güzel şehirlerini Cittaslow markasıyla buluşturmaya ve dünyaya tanıtmaya devam edeceğiz.”

Butik turizm ve organik üretim

Türkiye’de sakin şehir unvanına sahip kentlerde bu felsefe doğrultusunda gerçekleşen değişimlerden örnekler veren Cittaslow Türkiye Teknik Koordinatörü Bülent Köstem, sakin şehir unvanına sahip merkezlerde özellikle butik turizmin geliştiğini söyledi. Üretimin öne çıktığı, örneğin bir mandalina bahçesinin yıkılıp yerine binalar dikilmesine karşın, üretilen mandalinanın hem ihracatı, hem de lokumu, kurusu gibi katma değeri yüksek ürünlere dönüştürüldüğünü aktaran Köstem, “Taraklı’da harap konaklar restore edilerek butik otellere dönüştü. Gökçeada, Göynük ve Halfeti’de de benzer gelişmeler gerçekleşti. Seferihisar’da bir üretici ve tohum takas pazarları kuruldu. Gökçeada’da kent müzesi kuruldu ve adadaki tüm üretimler organiğe dönüştürülmeye çalışılıyor. Gerze’de organik ahşap oyuncak yapılıyor ve eğitimi veriliyor” dedi.

 

(Birgün)

Kaliforniya’daki Thomas yangını New York şehrinin yüz ölçümünü aşan bir alanı kül etti

ABD’nin Kaliforniya eyaletinin güneyinde geçtiğimiz Pazartesi günü 6 farklı bölgede başlayan yangın rüzgarın da etkisiyle hızla yayılarak binlerce hektarlık alanı küle çevirdi. Santa Barbara yakınında, güneydeki yangınlar yüzlerce evi kullanılamaz hale getirdi.

Şimdiye kadar 200 bini aşkın kişi evlerinden tahliye edildi. Yaklaşık 800 ev zarar gördü, 90 bin ev ve işyeri elektriksiz kaldı. Havadan ve karadan yürütülen yangın söndürme çalışmalarında 8 bin 500 itfaiye eri görev yapıyor.

Thomas yangını olarak adlandırılan ve Kaliforniya’da 1932 yılından bu yana meydana gelen en büyük 5’inci yangında, 230 bin hektarlık alan kül oldu. Yangında New York şehrinin yüz ölçümünü aşan bir alanın etkilendiği belirtiliyor.

Kaliforniya Valisi Jerry Brown, geçen hafta Santa Barbara, San Diego, Los Angeles ve Ventura bölgeleri için acil durum ilan ederek bu bölgelerin yangınla mücadele için ek kaynak alabilmesine olanak sağlamıştı.

Geçtiğimiz hafta 70 yaşındaki bir kadının Ventura Country’de alevlerden kaçmaya çalışırken yaptığı araba kazasında hayatını kaybettiği, San Diego ilçesindeki safkan at eğitim tesisinde en az 46 atın öldüğü bildirildi.

 

(Reuters, VOA, CNBC)

39 kişinin yaşamını yitirdiği Reina katliamı davası bugün başlıyor

İstanbul Ortaköy’deki eğlence merkezi Reina’da yılbaşı gecesi düzenlenen ve 39 kişinin hayatını kaybettiği 70’i aşkın kişinin yaralandığı terör saldırısına ilişkin, aralarında saldırıyı gerçekleştiren Abdulkadir Masharipov’un da bulunduğu 51’i tutuklu 57 sanık bugün hakim karşısına çıkacak.

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülecek dava, Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi karşısındaki duruşma salonunda yapılacak.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, olayda hayatını kaybeden biri polis 39 kişi ‘maktul’, 60’ı yabancı uyruklu 122 kişi ‘mağdur’ ve ‘müşteki’ olarak yer alıyor.

İddianamede, aralarında saldırıyı gerçekleştiren Abdülgadir Masharipov’un da bulunduğu çoğunluğu yabancı uyruklu 51’i tutuklu 57 sanık bulunuyor.

İddianamede Abdulkadir Masharipov hakkında, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme”, “39 kişiyi nitelikli şekilde kasten öldürme”, “79 kişiyi kasten öldürmeye teşebbüs”, “Silahlı terör örgütüne üye olma”, “Sayı ve nitelik bakımından vahim olan silah veya mermilerin satın alınması, taşınması, bulundurulması” suçlarından 40 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile bin 555 yıldan 2 bin 397 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.

Diğer sanıklar için “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs”, “terör örgütüne üye olmak”, “kasten öldürmeye teşebbüs” gibi suçlardan hapis cezası talep ediliyor.

Reina’daki yılbaşı katliamını IŞİD üstlendi

Reina saldırısı zanlısı İstanbul’da yakalandı

 

(SputnikNews)

Nobel Barış Ödülü’nü kazanan ICAN’den nükleer savaş uyarısı

2017 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Kampanya‘ya (ICAN) ödülü dün düzenlenen törenle takdim edildi. Oslo’daki törene ICAN adına Direktör Beatrice Fihn ve Hiroşima saldırısından kurtulan Setsuko Thurlow katıldı. Fihn ve Thurlow yaklaşık 945 bin euro değerindeki ödülü aldı. Nobel Ödül Komitesi inisiyatifi “nükleer silahların yasaklanması için sergilediği çığır açan çalışmaları nedeniyle” övdü.

“Milyonlarca insanın ölümü bir öfke nöbeti uzaklıkta”

Konuşmasında milyonlarca insanın ölümünün sadece küçük bir öfke nöbeti uzaklıkta olduğunu belirten ICAN lideri Fihn, “Sadece bir seçeneğimiz var. Ya nükleer silahların sonu gelecek ya da bizim sonumuz” dedi.

Fihn’in bu sözleriyle ABD ve Kuzey Kore arasındaki gerilimle ilgili uyarı yaptığı düşünülüyor.

Çalışmalarına 2007 yılında başlayan ve 60’dan fazla ülkede 200’ün üzerinde örgütle birlikte çalışan ICAN (International Campaign to Abolish Nuclear Weapons – Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Kampanya) nükleer silahların hiçbir ayırım gözetmeksizin bütün ülkeler için yasaklanmasını öngören bir anlaşmanın imzalanmasını amaçlıyor.

Nobel ödülleri her yıl Alfred Nobel’in ölüm yıldönümü olan 10 Aralık’ta düzenlenen törenle sahiplerine veriliyor. Nobel Barış Ödülü 2016 yılında, 52 senelik bir iç savaşı sona erdirme yönündeki çabaları nedeniyle Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos’a verilmişti.

Nobel Barış Ödülü’nün bu yılki kazananı nükleer silah karşıtları

Nükleer karşıtlarına giden Nobel Barış ödülünü Arife Köse ve Dr. Angelika Claussen’e sorduk

 

(DW, BBC Türkçe)

Nurcan Vayiç ve Cemil Aksu’ya tahliye

Ekim ayından tutuklanan Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Nurcan Vayiç ve HDP Hopa İlçe Eş Başkanı Cemil Aksu tahliye edildi.

Artvin’in Hopa ilçesinde ekim ayında tutuklanan ESOP yöneticisi ve Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Nurcan Vayiç ve HDP Hopa İlçe Eş Başkanı Cemil Aksu tahliye edildi.

Nurcan Vayiç ve Cemil Aksu, sosyal medya paylaşımları nedeniyle geçtiğimiz ekim ayında gözaltına alınmıştı. 24 Ekim’de adliyeye çıkarılan Nurcan Vayiç tutuklanırken, birkaç gün sonra bu kez Cemil Aksu gözaltına alınarak tutuklanmıştı.

Nurcan Vayiç ve Cemil Aksu, tutukluluk incelemesinin ardından bugün tahliye edildi.

Yine sosyal medya paylaşımları nedeniyle aynı günlerde Hopa’da tutuklanan Efraim Vayiç ise hala cezaevinde.

 

(Evrensel)

[Babil’den Sonra] Toprak Ana (Terra Madre) Günü kutlu olsun!

Slowfood Hareketi tarafından 2004 yılında kurulan ve tarımdaki endüstriyel uygulamalara teslim olmayı reddeden, yemek kültürünün standartlaşmasına karşı, sürdürülebilir tarımı, balıkçılık ve gıda üretimini küresel çapta yaymayı amaçlayan Toprak Ana –Terra Madre Ağı, 2008 yılından başlayarak her 10 Aralık gününü Dünya Toprak Ana (Terra Madre) Günü ilan etti ve her yıl dünyanın birçok yerinde düzenlenen etkinliklerle bugün kutlanıyor.

Genaddi Bazarov’un Toprak Ana (1967) filminde Tolunay rolünü Kırgız oyuncu Baken Kıdıkeyeva canlandırmıştı.

Toprak Ana kavramını bana ilk belleten Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana romanı olmuştu. Bu kitap 2. Dünya Savaşı sırasında üç oğlunu, kocasını ve gelinini savaşta kaybeden Tolunay’ın toprakla söyleşisinin hikâyesiydi.

Altınşehir Köyü, 1967

Kitabı okuduğum günlerde ortaokula gidiyordum ve yaşadığım Altınşehir Köyü tıpkı Tolunay’ın romanda betimlediği gibi bereketli bir toprak parçasıydı. Küçükçekmece gölünü çevreleyen bereketli meralarıyla, uçsuz bucaksız buğday tarlalarıyla, gümrah açan çiçeklerle bezeli tepeleriyle, taşların arasından akan su kaynaklarıyla, uçanıyla, kaçanıyla, bin bir çeşit börtü böceğiyle adeta hayatın topraktan fışkırdığı bir yerdi. Ben de o günlerde coşkuyla tıpkı Tolunay gibi toprak anaya sahip çıktığımız takdirde onun da bize sahip çıkabileceğini, besleyebileceğini düşünüyordum. Ama yapamadık. Toprak anamıza sahip çıkamadık. Aradan geçen 45-50 yıl içerisinde bütün bu güzellikler yerini çorak, verimsiz ve canlı hayatının bittiği bir toprak parçasına bıraktı. Devasa inşaatlar ve 6 şeritli otoban bu güzelim doğa parçasını bitirdi. Şimdi bu topraklara son darbeyi de Kanal İstanbul vuracak.

Kadın ve toprakla ilgili inançların dünyaya hâkim olmaya başladığı M.Ö. 10.000- 3500 arası dönemde, bütün mitoloji ve inancın odak kişisi, yaşamın annesi ve besleyicisi ve ölüleri yeniden doğmak üzere kabul eden cömert tanrıça Toprak’ tır. Kuzey Şili, Peru, Bolivya ve Ekvator’daki İspanyollar öncesi kültürlerde (İnka uygarlığı da buna dâhil) toprak işlemede, ekip biçmede yardım istenen “Pachamama”, Toprak Ana figürü çok yaygındı.

Toprak Ana, Terra Madre, Pachamama veya başka başka isimlerle anılan Toprak Ana figürü dünyanın birçok toplumlarında farklı isimlerle karşımıza çıkıyor. Örneğin Anadolu mitolojisinde de analığı, üremeyi, dişiliği, hayatın sürmesini ve dolayısıyla bereketi simgeleyen ana tanrıça simgesi Kybele’ dir.

Sevgili öğretmenim, Yazar Hasan Kıyafet, Yeşil Gazete’de yayımlanan yazısında “…Doğa önce anamız atamızdır. Öteki deyişiyle yaratanımız. O tıpkı öz anamız gibi bize karşı hep verici ve duyarlı olmuştur. Hangi ana yarattığına karşı acımasız, duyarsız olmuştur ki?  Anaların ortak özelliği sadece yaratmaz, bir de yemez yedirir, giymez giydirirler. Yani besleyip büyütürler. Cömert ve verici olurlar. Bu anlamda toprak anamızı en güzel ünlü halk ozanı Âşık Veysel özetler: “Bir çekirdek verdim dört bostan verdi… Başın yardım tırmık ile bel ile… Yine beni karşıladı gül ile…”  diyordu.

Üreten, besleyen, canlılara hayat veren toprak anamız artık yorgun. Artık bizi gül ile karşılayacak dermanı da pek kalmadı. Bizler insanoğulları ve insan kızları onu bayağı yorduk. Doğadaki her varlığı bizlere, insana sunulan birer kaynak olarak gördük ve onları hovardaca tükettik. Ve bunun sonuçlarını da bugün en ağır biçimde yaşıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımız doğanın ekolojik döngüsünü bozdu. Bugün bir iklim yıkımı gerçeği ile karşı karşıyayız. Yer altı ve yer üstü su kaynaklarımız kirlendi ve tükeniyor. Susuzluk verimli toprakların giderek küçülmesini, yok olmasını getiriyor. Bu durum yeryüzünün giderek daha çok ısınmasına neden oluyor. Yakın gelecekte dünya üzerinde milyonlarca insan susuzluk, açlık ve iklim yıkımı nedeniyle yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalacak. Bunun ipuçlarını bugünden görebiliyoruz.

22 Nisan 2010’da Bolivya’da toplanan Dünya Halkları İklim Değişikliği ve Toprak Ananın Hakları Konferansı’nda kaleme alınan Toprak Ana Hakları Evrensel Bildirgesi bu gerçeğin küresel bağlamda farkına varıldığının kanıtıydı.  Bolivya hükümeti tarafından Birleşmiş Milletler’e sunulan bildirge bugüne dek 122 ülkeden 125 bin kişi tarafından imzalandı fakat henüz bu haklar BM üyesi ülkelerin hükümetleri tarafından toprak anaya teslim edilmedi. Bildirge şöyle başlıyordu:

“Biz, Dünya halkları ve ulusları:

Hepimiz, ortak bir kadere sahip birbiriyle ilişkili ve birbirine bağımlı varlıklardan oluşan, parçalanamaz ve canlı bir topluluğun, Toprak Ana’nın parçası olduğumuzu biliyoruz;

Toprak Ana’nın yaşamın, gıdanın ve öğrenmenin kaynağı olduğunu ve iyi yaşamamız için ihtiyaç duyduğumuz her şeyi sağladığını minnetle kabul ediyoruz;

Kapitalist sistemin ve her çeşit yağma, sömürü, istismar ve kirlenmenin, bugün bildiğimiz yaşamı iklim değişikliği gibi olaylarla riske atarak, Toprak Ana’ya büyük yıkım, bozulma ve parçalanma getirdiğinin farkındayız;

Birbirine bağımlı varlıkların oluşturduğu bir topluluk içerisinde, yani Toprak Ana’da, bir dengesizliğe yol açmadan sadece insanların haklarını tanımanın mümkün olmadığına ikna olduk;

İnsan haklarını garanti altına almak için Toprak Ana ve tüm varlıkların haklarını tanımak ve savunmak gerektiğini ve bunu yapan kültürlerin, uygulamaların ve yasaların var olduğunu söylüyoruz;

İklim değişikliğine ve Toprak Ana üzerinde tehditlere neden olan yapıların ve sistemlerin dönüşümü için belirleyici, kolektif eylemlerde bulunmanın aciliyetinin bilincindeyiz…” ve devam ediyordu. Bildirgenin tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

Bugün yaşadığımız sorunların çözümünde sistemin karar vericilerine karşı bir araya gelerek sesimizi yükseltebilmeli, alternatif örgütlenme modellerini yaratabilmeliyiz.

Büyük hareketleri-eylemleri beklemeden bireysel olarak hemen yapabileceğimiz şeyler de var elbette: Belki önce tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirebiliriz. Belki daha az, sadece ihtiyacımız kadar tüketerek yaşamayı öğrenebiliriz. Örneğin daha az giysimiz olabilir. Petrolü ve türevlerini tüketmeyebiliriz. Fosil yakıtlarla çalışan otomobilleri kullanmak zorunda değiliz, yürüyebiliriz, bisikleti ulaşım aracı olarak tercih edebiliriz. Kent içinde toplu ulaşım araçlarını kullanabiliriz. Uzak mesafelerde uçak yerine tren yolunu, deniz yolunu tercih edebiliriz. Olabildiği kadar sade ve yavaş yaşayabiliriz. Plastik ürünlerini kullanmayabiliriz. Pazar alışverişlerinde poşet yerine bez çanta veya file kullanabiliriz. Çantamızda suyu pet şişe ile taşımak zorunda değiliz. Isınmak için odun, kömür, doğal gaz yerine yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih edebiliriz. Yerel enerji kooperatiflerini örgütleyebilir, destekleyebiliriz.   Yeniden toprağa basabilir, yüzümüzü yeniden güneşe ve rüzgâra çevirebiliriz…

Büyük marketlerden alış veriş yapmak zorunda değiliz. Semt pazarlarını, mahallemizde yer alan küçük işletmeleri tercih edebiliriz. Gıdamızı bahçemizde, balkonumuzda kendimiz yetiştirebiliriz. Hayvansal gıdalara soframızda yer vermeyebiliriz… Sayıları her geçen gün artan kent gıda topluluklarına katılabiliriz. Bu topluluklar endüstriyel gıda tekellerini, üreticiden yok pahasına aldıkları ürünleri fahiş fiyatlarla bizlere ulaştıran aracıları aradan çıkarıp, doğrudan küçük çiftçilerin – küçük üreticilerin ürünlerini bizlere ulaştırarak aslında ihtiyacımız olan yeni bir taban ekonomisi modelini de hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Epey bir zaman önce kişisel çözümü sadece tüketen bir birey olmaktan çıkarak türetici bir birey olmaya doğru yol almakta buldum. Karbon ayak izimi olabildiği kadar küçültmeye çalışıyorum. Büyük hareketleri-eylemleri beklemeden hemen bugünden yaşam şeklimizi, tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek için küçük adımlar atmanın en etkin bireysel eylem biçimi olduğunu düşünüyorum.

Yopi & Lotta, Ancient Trance Festival 2017’de Ronny Hickel’in şarkısını seslendiriyorlar. Joachim Böttcher, Vera Armbruster ve Ori Yavor da şarkıya sesleri ve çalgılarıyla katılıyorlar.

Bugün 16.00’da Açık Radyo (94,9) Babil’den Sonra programında Anadolu’dan ve dünyanın farklı bölgelerinden Toprak Ana için söylenmiş şarkılara yer vereceğim.

10 Aralık Toprak Ana (Terra Madre) günü kutlu olsun.

 

Ercüment Gürçay

Su meselesi mi, oy meselesi mi?

2019 yerel ve genel seçimlerinden önce Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir su furyasıyla karşı karşıyayız. Son üç haftanın gündemini belirleyen şey su oldu desek abartmış olmayız.

İlkin, geçtiğimiz ay sonunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında 2019 seçimlerinde belediyelerin performans kriterlerine dair çeşitli tüyolar verilmişti. Bunlardan bir kısmı belediyelerin içme suyu, atık su, şebeke ve arıtma tesisleri gibi özelliklerine dairdi. Bu açıklamaların hemen ardından büyük şehir belediyeleri bir biri ardına suda fiyat indirimine gidileceklerini duyurdu. Konutlara verilen şebeke suyuna İstanbul’da %5, Bursa’da %10 ve Balıkesir’de %25 fiyat indirimi yapıldı[1]. Manisa ve Edirne’de olduğu gibi suya zam yapmaya devam eden belediyeler ise büyük eleştirilere hedef oldu.

Balıkesir’de suya %25 indirim yapıldı

Su Olmasaydı…

İkinci olarak ise geçen hafta Su Olmasaydı[2] adlı bir A Haber belgeseli yayınlandı. İki saat 11 dakikalık bu propaganda filmini “bizden önce su yoktu, medeniyet yoktu” cümlesiyle özetlesek yeridir. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çeşitli tarihlerdeki konuşmalarını da içeren belgeselde Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminden başlayarak değişmeye başlayan “Yeni Türkiye” su meselesi üzerinden anlatılıyor. 1993’teki İSKİ Skandalı’nın ardından Refah Partisi adayı olarak seçimlere giren ve belediye başkanlığını kazanan Erdoğan gerçekten de bir enkaz devralmıştı. Yolsuzluk nedeniyle su altyapıları yenilenmemiş, su kayıpları %65’lere çıkmış ve İstanbul’un hızla büyüyen nüfusuna su yetmez olmuş, su kesintileri artık rutin bir hal almıştı. Erdoğan ve ekibinin ilk işi İstanbul dışındaki su varlıklarını şehre akıtacak su alt yapısı projelerine girmek oldu. Havzalar arası su transferlerinin ekolojik ve ekonomik maliyetleri halkın boynuna vurulurken, İSKİ şehir ölçeğinde bir kurum olmaktan çıkıp bölgesel bir su idaresi merkezine dönüşüyor, büyük projelerin maliyetleri vatandaşın su faturalarını günden güne şişiriyordu. Ancak kim ne derse desin su musluklardan akıyor, içilecek kalitede olup olmaması pek fazla kafaya takılmıyordu. 1993 İSKİ Skandalı sürecinde büyük bir iniş döneminin hemen ardından sahneye çıkan Erdoğan’ın su hizmetleri konusundaki başarıları olduğundan çok daha parlak görünüyor, esasında sadece görevini yapanlar birer kahramana dönüşüyordu. Bu nedenle su meselesine getirdiği neoliberal eksenli çözümler Erdoğan’ın siyaset basamaklarını çıkarken arkasına aldığı en önemli güçlerden biriydi.

Niteliğe değil niceliğe övgünün bedeli

 

Yusufeli Barajı temel atma törenin barkovizyon ile bağlanan dönemin Başbakanı Erdoğan inşaat sürecinin kısaltılması için pazarlık yaptı.

Bahsi geçen filmde Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde İSKİ’nin başına getirdiği ve o günden bu yana su konusunda ülkede alınan her kararın arkasında olan isim Veysel Eroğlu, Istrancalar’dan getirilen suyun toplandığı Kazandere Barajı’nın 245 gün gibi kısa bir sürede bitirilmesiyle övünüyordu. Nitekim Yeni Türkiye’de en kısa zamanda en büyüğünü yapmak, projelerde sayılarla ahengi tutturmak en büyük marifetti[3]. Loto rakamlarını tutturmaya çalışır gibi planlanan “1000 Günde 1000 Gölet”[4] projesinin tamamlanmasının ardından gelen “1000 Günde 1071 Gölet”[5] bu çılgınlığın en bariz örnekleriydi. Dünyanın 3. en yüksek barajı olacak Yusufeli Barajı’nın temel atma törenine barkovizyonla canlı bağlanarak “Barajı 7 yılda bitirmek size yakışmaz. 5 yılda biter”[6] deyip, süreyi pazarlıkla 5,5 yıla indiren bir başka isim Erdoğan değil de kimdi? İşin niteliğine değil niceliğine takılmış kalmış bu zihniyetle az zamanda çok sayıda işe koşturulan Türkiye’de sadece 2016 yılında inşaat ve yol işkolunda 442, taşımacılık işkolundaysa 265 işçinin hayatını kaybetmesi ise bu hızın ve rakamlarla ahengin kaçınılmaz bedeliydi.

İklim değişikliğine karşı önlem almada örnek ülke

Su Olmasaydı belgeselinin sonunda Türkiye’nin iklim değişikliğine karşı aldığı önlemlerle örnek bir ülke olma yolunda ilerlediği de belirtiliyor. Propagandaya değil icraata bakıldığında bu cümleye katılmak mümkün görünmüyor. Türkiye olsa olsa kötü örnek olma yolunda hızlı ilerleyen bir ülke olarak değerlendirilebilir. 2023 Kalkınma Hedefleri doğrultusunda “ülkenin hidrolik potansiyelini %100 kullanmak”, “linyit rezervlerinin tamamını kullanıma açmak” ve “tarımsal hâsılada dünyadaki ilk beş ülke arasında girmek” gibi hepsinin de kesişim noktasında daha fazla su tüketimi olan hedeflerle bir ülke su varlıklarını hızla kaybeder ve iklim değişikliğine karşı daha kırılgan bir hale gelir.

Son vuruş Kanal İstanbul’la oldu

Kanal İstanbul Projesi

Üçüncü olarak da bu hafta Kanal İstanbul projesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) başvuru dosyasının bakanlıkça uygun bulunarak ÇED sürecinin başladığı duyuruldu. Uzunluğu 45 km’yi bulacak ve İstanbul’un Avrupa yakasını boydan boya yaracak olan kanalın onaylanan yeni güzergâhı şöyle. Küçükçekmece Gölü’nden Marmara Denizi’ne açılacak olan kanal Sazlıdere baraj havzası boyunca devam edip Sazlıbosna köyünü geçecek, sonrasında Dursunköy’ün doğusuna ulaşıp Baklalı köyünü geçip Terkos Gölü’nün doğusunda Karadeniz’de son bulacak. Kanal kazısından çıkan hafriyat toprağıyla Marmara Denizi’nde yapılacak dolgu çalışmasıyla üç ada yapılacak. Bu çılgınlığın ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği bilinmese de kesin olan bir şey var. proje gerçekleşirse Marmara Denizi’yle arasında sadece 1 km mesafe olan Küçükçekmece Gölü de denizle birleşip yok olacak. Ve elbette inşaat sektörüne doping projesi olacak bu proje Marmara ve Karadeniz’in ekosistemlerini de alt üst edecek.

Suyun siyasi gücü

İrlanda’da su sayaçlarını ve suyun ticarileştirilmesini protesto etmek 80 bin kişi sokaktaydı (2015)

Dünya ölçeğinde baktığımızda 2000’lerin su krizinin büyüyüp siyasetten günlük yaşama kadar her şeyimizi etkilemeye ve hatta belirlemeye başladığı yıllar olduğunu görüyoruz. 1999-2000 yılları arasında Bolivya’nın Cochabamba kentinde kentsel su hizmetlerinin özelleştirilmesiyle birlikte başlayan ayaklanmaların sonunda sadece Amerikalı su şirketi Bechtel’le yapılan antlaşmaya değil, suyun özelleştirilmesine son verilmişti. Böylece ülkedeki siyasi düzeni değiştiren bir süreç de tetiklenmiş, beş senenin sonunda kendisi de Cochabamba mücadelesinde yer almış ilk yerli başbakan Evo Morales iktidara gelmişti[7]. İspanya’nın bir ucundaki Ebro Nehri’nden ülkenin diğer ucundaki endüstriyel tarım ve entansif turizm sektörlerinin artan su talebini karşılamak için uzunluğu bin kilometreye yakın kanallarla havzalar arası su transferi öneren dev proje 2005’te genel seçimler öncesi ülkenin en tartışmalı bir kaç gündeminden biriydi. Halkın büyük kısmı projenin ekolojik adaletsizliğe ve çok daha büyük bir su krizine neden olacağını söyleyerek projeye karşı çıkıyordu. Dönemin Sosyalist İşçi Partisi genel başkanı José Luis Rodríguez Zapatero, iktidara geldikleri takdirde projenin iptal edileceğinin sözünü vererek seçimleri kazandı[8]. İrlanda’da ise 2008 krizinde IMF ve Dünya Bankası politikaları sonucu devletin borçlarına karşılık evlere su sayacı takılmasını ve elde edilen gelirin kredi borcu ödemek için kullanılmasını protesto eden yüz binlerce insan, son seçimlerde bir sol koalisyon oluşturarak parlamentoya su haklarını savunacak 6 milletvekili çıkarmayı başardı. Böylece su hakkı meselesi İrlanda Cumhuriyeti’nde son yılların en önemli gündeminden biri oldu[9].

Bu su dalgası AKP’yi yükseltir mi? 

Dünyadaki örneklerinden de olduğu gibi Erdoğan’ın siyasi başarısını tetikleyen en önemli faktörlerden biri şüphesiz ki su meselesine getirdiği kısa vadeli ve göz boyayıcı çözümler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanlığı zamanında kentin başta su hizmetleri olmak üzere bir bazı kronik sorunlarına belirli bir dereceye kadar çözümler ürettiği yadsınamaz. Ancak bu derecenin ne olduğuna ve bu çözümlerin ekonomik ve ekolojik maliyetlerine bakmak gerekiyor. Zira suyumuz 90’lı yıllardaki kadar sık kesilmese de, her ay pahalanan su faturaları cebimizi yakıyor. Üstelik bunca para verdiğimiz suyu içemiyoruz bile. İçmeye ayrı, temizliğe ayrı su kullanıp, iki ayrı kalemde para ödüyor olmanın dışında İstanbul’un sürekli artan nüfusuna ve sanayisine yetecek suyu temin etmek için Kırklareli’nden Düzce’ye Marmara Bölgesi’nin kuzeyi boyunca kurulan barajlar, göletler ve kanallar kuruldukları yerlerde ekosistemi alt üst edip, başka yerellerde su sıkıntısı yaratıyor. Artan su talebini tasarruf ve su verimliliği sağlayacak teknolojileri yaygınlaştırarak kontrol altına almak yerine, onu sorgusuz sualsiz karşılamak su varlıklarımız üzerindeki baskıları artırıp geleceğimizi karartıyor.

Arhavi’de yapılmak istenen HES’ler protesto edildi (2017)

Yapılan barajların sayısının büyüklüğüyle, inşa edilme hızıyla övünen ve bunlarla iktidarını sağlayıp sağlamlaştıran AKP’nin propaganda araçlarından belki de en önemlisi hala su. Bunun gayet iyi farkında olan hükümetin su meselesini son zamanlarda bu kadar gündeme getirmesinin nedeni de bu. Peki, şebeke suyuna yapılan bu ufak fiyat indirimleri hükümeti bir kez daha iktidara getirmek için yeterli olacak mı? Halen 20 sene öncesindeki başarılar üzerinden süren bir propaganda, ekolojik adaletsizlik ve doğa yıkımıyla harap bitap düşmüş bir milleti susturmaya kafi gelecek mi?

İktidar şunu hiç unutmamalı. Büyük oranda su altyapı projelerinde ve su hizmetlerindeki niceliksel başarılar üzerine kurulan bir iktidarı yerinden edebilecek güç yine sudur. Hükümetin yanlış tarım, enerji ve su politikalarıyla kurutulan göller, fosseptik kanallarına dönüştürülen akarsular, yüzlerce metre aşağıya indirilen yeraltı su rezervleri ve çölleşen topraklar son sözü söyleyecek.

Çünkü son sözü her zaman doğa söyler. Bindiği dalı kesen, her zaman yere düşer.

Ya da şöyle mi desek? Suyla gelen bir gün yine suyla gider…

Son notlar

[1] Su Hakkı Kampanyası (29 Kasım 2017). Yerel seçimlere hazırlık: Belediyeler su fiyatlarını düzenliyor http://www.suhakki.org/2017/11/dosya-yerel-secimlere-hazirlik-belediyeler-su-fiyatlarini-duzenliyor/#.WimyY0qRrIU

[2] A Haber (2017). Su Olmasaydı.  http://www.ormansu.gov.tr/video/2ti5xudoavi

[3] Akgün İlhan (3 Haziran 2017). “Rakamlarla aldatmak: 1453 kamyon geçidinin ardından”, Yeşil Gazete. https://yesilgazete.org/blog/2017/06/03/rakamlarla-aldatmak-1453-kamyon-gecidinin-ardindan/

[4] DSİ (2013). 1000 Günde 1000 Gölet (GÖL-SU Projesi) Çalışmaları Hızla Devam Ediyor. http://dsi.gov.tr/haberler/2013/03/27/1000golet1000gun

[5] OSB (2016). Orman ve Su İşleri Bakanlığı 1000 günde 1071 gölet inşa edecek. http://www.ormansu.gov.tr/haber/orman-ve-su-i-%C5%9Fleri-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-1000-g%C3%BCnde-1071-g%C3%B6let-i-n%C5%9Fa-edecek

[6] Rizedeyiz.com (26 Şubat 2013). “Başbakan Uydu Yayını Üzerinden Selamladı”. http://www.rizedeyiz.com/Haber/Basbakan-Uydu-Yayini-Uzerinden-Selamladi-64035.html

[7] Public Citizen (2002). Water Privatization Case Study: Cochabamba, Bolivia.

http://www.citizen.org/documents/Bolivia_(PDF).PDF

[8] Tàbara, J. D. ve İlhan, A. (2008). “Culture as trigger for sustainability transition in the water domain: The case of Spanish water policy and the Ebro river basin”. Regional Environmental Change 8 (2): 59-71.

[9] Konuyla ilgili daha detaylı bilgiye Mehmet Uludağ ile 15 Kasım 2016 tarihinde yapılan Su Hakkı programı (Açık Radyo) için yapılan röportajın kaydını dinleyebilirsiniz. http://www.suhakki.org/2016/11/su-hakkinda-irlanda-su-hakki-mucadelesini-konustuk/#.WTSFx2gT7IU

 

Akgün İlhan