Ana Sayfa Blog Sayfa 2866

Terk edilmiş arazileri arı çiftliklerine dönüştüren ekip: Detroit Kovanları

Green Matters ‘da Aimee Lutkin imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü  Cem Sabuncu’nun çevirisi ile paylaşıyoruz

                                                                                    ***

Detroit doğumlu Timothy Paule ve Nicole Lindsey çifti 2017 yılında kar amacı gütmeyen bir dernek olan Detroit Kovanları (Detroit Hives)’nı kurdu. Detroit’in bazı bölgeleri yakın zamanda durgunluğu kırarak gelişim göstermeye başlamış olsa da, kentte hala içinde pek çok boş parselin bulunduğu ekonomik zorluklarla boğuşan bölgeler var. Detroit Kovanları, terk edilmiş arazilere arı kovanları kurarak topluluk içindeki mahallelerin güçlenmesini ve korunmasını amaçlıyor.

Huffington Post’a konuşan Paule: “Araziler terk edilmiş ve genellikle çöp döküm yeri olarak kullanılıyor. Bu tip noktalar çevresel tehlikelerin üreme alanları haline gelip şehre hastalık saçan yerler haline gelebilir.” dedi.

Detroit Hives kurulmadan önce ne Paule’ün ne de Lindsey’in arılara karşı bir tutkuları yoktu. Paule fotoğrafçı, Lindsay ise sağlık görevlisi olarak çalışıyordu. Paule bir süredir geçmeyen öksürüğünü iyileştirmeye çalışırken, yerel pazardan tanıdığı birisi bal yemesini önerdi. Bu bölgede üretilen balın alerjilere iyi geldiği düşünülüyormuş ve Paule gerçekten işe yaradığını hissetmiş.

Bu ilginç bal meselesi hakkında konuşan çift bir taşla birkaç kuşu vurabileceklerinin farkına varırlar: Şehrin terk edilmiş arazilerini korumak, bu alanlarda biten ve alerjilere sebep olan ragweed (not: Amerika’dà yetişen bir yabani ot)’lerden kurtulmak ve homeopatik ilaçlar yapmak. Ayrıca bal çok lezzetli bir ürün olması da önemli bir etken olmuş. Yalnız, bunları gerçekleştirmek için arı yetiştirmeleri gerekiyordu.

Paule ve Lindsay terk edilmiş arazilerin gıda üretimi için kullanımının yaygınlaştığı Detroit’de iki farklı şehir bahçeciliği eğitimine katılarak sertifikalarını aldılar. Terk edilmiş arazilerin yeniden değerlendirilmesini görev edinmiş bir kuruluş olan Detroit Land Bank Authority’nin yardımlarıyla şehrin Doğu yakasındaki bir parseli 340 dolara satın alarak ilk çiftliklerini elde etmiş oldular.

Projeleri birçok ilgi çekici konunun kesişim noktasında durmasına rağmen çift daha fazlasını da yapabileceklerini düşünüyor. Detroit Kovanları, çiftliklerinde halka açık turlar düzenleyerek ve okullara giderek arılar ve arıcılık hakkında farkındalık geliştirmeye çalışıyor. Onlar için asıl zorlu görev gençlerin ilgisini nasıl çekeceklerini öğrenmek olmuş.

Paule’a göre komşular, çiftliği çok seviyorlar ve çiftin bulunmadığı zamanlarda bu alanın tekrardan çöplüğe dönüşmemesi için çaba sarf ediyorlar. Çift 2018 yılında bir adet parsel daha alıp büyümeyi umut ediyor.

“Biz mücadeleciyiz, yenilikçiyiz ve düşünürüz” diyor Paule. “Arılar gerçekten çok çalışıyorlar ve çok mütevaziler. Detroit’de çok çalışmak ve mütevazi olmak gerekiyor. Bu sizi ileri taşır.”

“İlk başlarda biraz zordu çünkü birçok liseli arılardan korkuyor veya bu konuya hiç ilgi duymuyor. Bu yüzden arıları onlara tanıtmak için özgün bir yol bulmam gerekiyordu. İlginç buldukları şeylerden biri bal arılarının farklı görevleri olmasıydı.”

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Aimee Lutkin 

Yeşil Gazete için çeviren: Cem Sabuncu

 

(Yeşil Gazete, Green Matters)

15. Açık Radyo Şenliği’nde tema, “Müşterekler, ortak varlıklarımız”

Açık Radyo 15. Dinleyici Destek Özel Yayını 24 Mart Cumartesi günü başlıyor. 1 Nisan’a kadar  9 gün, 99 saat boyunca sürecek olan 15. Radyo Şenliği’nin bu yılki teması ise “Müşterekler. Ortak varlıklarımız” olarak belirlendi.

Açık Radyo’nun 15.sini bu bu sene 24 Mart – 1 Nisan tarihleri arasında düzenleyeceği radyo şenliği gene birbirinden değerli isimleri konuk edecek.

Açık Radyo olağan akışını Radyo Şenliği süresince her yıl olduğu gibi 9 günlüğüne değiştiriyor ve dinleyicilerinden sanatçılara, akademisyenlerden bilim insanlarına kadar pek çok kişiyi konuk ediyor.

15. Özel Yayına katılacak/katkıda bulunacak konuk ve programcılardan bazıları ise şöyle;

Sezen Aksu, Ülkü Aybala Sunat, Hayvanlar Alemi, Buzuki Orhan Osman, In Hoodies, Levent Üzümcü, Nazlı Tosunoğlu, İstanbul Kainat Radyosu, Barış Demirel, Ekin Fil, Bajar, Hale Soygazi, Ah! Kosmos, Harun Tekin (mor ve ötesi), Thunderbolt, Ahmet Ali Arslan, Alican Yücesoy…

Açık Radyo’ya nasıl destek olabilirsiniz?

Açık Radyo’nun dinleyicilerinden destek çağrısı ile 15 yıl önce başlayan radyo şenliği ile açık radyo sevdalıları radyolarının sürekli faaliyetini sürdürrbilmesi adına diledikleri programa destek oluyor.

Her yıl düzenlenen Dinleyici Destek Projesi ile Açık Radyo dinleyicisi radyosuna sahip çıkıyor. Dinleyiciler seçtikleri programın istedikleri bir saatine destek verebiliyorlar. Yani dinleyiciler ücretsiz dinleyebilecekleri bir yayının sürdürülebilmesi için para vererek destek oluyorlar. Bunu bir telefonla (0 212 343 41 41) ya da bir “tık”la (www.acikradyo.com.tr) yapmak mümkün. Karşılığında ise radyo, destekçisinin adını programın başında ve sonunda anarak teşekkür ediyor.

15. Açık Radyo Dinleyici Destek Özel Yayını’dan haberleri, fotoğrafları ve kayıtları takip etmek için:

Radyo Şenliği’nde olan biteni, www.acikradyo.com.tr adresinden an be an izleyebilirsiniz.

Haberler ve duyurular için: https://twitter.com/acikradyo ve www.facebook.com/acikradyo

Fotoğraflar için ise www.instagram.com/acikradyo/  ve www.flickr.com/photos/acikradyo/

 

(Yeşil Gazete, Açık Radyo)

İkinci 68 Baharı: Fransa Macron hükümetinin politikasına karşı greve giderek sokağa indi

Fransa’da yüz binlerce insan Macron hükümetinin politikasına karşı sokaklara indi.

Demiryolu işçilerinin statüsünü değiştiren, memur sayısını azaltan, emekli ücretlerini düşüren reforma karşı grev kararı alan 7 büyük sendika konfederasyonu, ülkenin dört bir yanında adeta hayatı felç etti.

Tren, uçak, metro seferleri aksadı, okullarda eğitim verilemedi, hastanelerde, bakımevlerinde, bakanlık binalarında kamu hizmetleri görülemedi.

21 Mart akşamı başlayan grev sürüyor

Eyleme emekli memurlar ve öğrenciler de destek verdi.

Kamu görevlilerindeki yedi temsilci sendikanın ( CGT , FO , FSU , CFTC , Solidaires , FA-FP ve CFE-CGC ) çağrısı üzerine, tüm Fransa’da Çarşamba akşamından itibaren başlayan grevde, demiryolu işçileri özellikle başkent Paris’te hayatı felç etti.

Fransa Demiryolu İdaresi (SNCF) çalışanları grevlerini 3 ay boyunca, haftada 2 gün sürdürecek.

Ülkenin birçok kentinde gösterilere katılan öğrenciler, hükümetin liseyi bitirme ve üniversiteye giriş konularında getirdiği değişiklikleri protesto için tüm öğrencilere sokaklara çıkma çağrısında bulundu.

Öğrenci ve gençler destek için sokakta…

Göstericiler ve polis çatıştı: 7 gözaltı

Grev kararına destek vermek için ülke genelinde gösteriler de düzenlendi. Polis, gösterilere 200 bin insanın katıldığını açıkladı. Başkent Paris’te iki koldan başlayan yürüyüş Bastille Meydanı’na aktı.

Nantes, Marsilya, Strasbourg, Lyon ve Bordeaux kentleri başta olmak üzere tüm kentlerde yürüyüş düzenlendi. Paris’te Nation Meydanı’ndan başlayan yürüyüş ile Nantes gösterilerinde daha yürüyüşün başında, genç göstericiler ve polis arasında yer yer çatışmalar yaşandı.

Gençlerin taş, şişe fırlatmasına karşı polis göz yaşartıcı bomba ile yanıt verdi. Nantes kentinde 7 gösterici gözaltına alındı.

Üniversiteler eğitime ara verdi

Grev ve gösteriler nedeniyle Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nin başkentin farklı bölgelerindeki 4, Lyon Üniversitesi’nde de Berges du Rhone kampüsü kapatıldı.

Montpellier Paul-Valery ve Toulouse Jean-Jaures üniversitelerinde eğitime pazartesi gününe kadar ara verildiği, Lille şehrinde ise girişlerin bariyerler ve çöp konteynerleri ile kapatılması sonucu Lille Siyasal Bilimler Üniversitesi’nin tamamen işgal edildiği belirtildi.

İkinci 68 Baharı

Sendikalar, Fransa’da 1968 olaylarının 50’inci yıldönümünde başlayan grevleri, “İkinci 68 baharı” olarak tanımlayarak grevlerin genel bir huzursuzluğun ve öfkenin sokağa yansıması olduğunu ve bahar ayları boyunca devam etmesi için çalışacaklarını dile getirdi.

İnşaat ve yol tamir malzemelerinden oluşturulan barikatlarla okullara giriş ve çıkışların kapatıldığı belirtilen Le Figaro’nun haberinde, bir öğrencinin, “Durum tıpkı 1968 gibi. Kimse gidişattan memnun değil. 68 olayları da öğrenciler tarafından başlatıldı.” ifadesine yer verildi.

 

(Cumhuriyet)

İngiltere Dışişleri Bakanı Rusya’daki Dünya Kupası’nı 1936 Berlin Olimpiyatları’na benzetti

İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in bu yaz ülkesinde yapılacak 2018 FIFA Dünya Kupası‘nı, “Nazi Olimpiyatları’na çevireceğini” öne sürdü.

Johnson, Adolf Hitler‘in Berlin’de 1936 yılında yapılan yaz olimpiyatlarını Nazi propagandasına çevirdiğini hatırlatarak, Rusya’da da benzer bir şey yaşanmasından endişe duyduklarını belirtti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova ise “nefret ve öfkeyle dolu” olduğunu söylediği Johnson’ın açıklaması için, “kabul edilemez” yorumunu yaptı.

‘Nazi Olimpiyatları’ benzetmesi, ilişkilerin gergin olduğu bir dönemde geldi.

Eski Rus casus Sergey Skripal ve kızı Yulia’ya yönelik cinayet teşebbüsü nedeniyle iki ülkenin arası zaten açık.

İngiltere Rusya’yı saldırının arkasında olmakla suçlarken, Rusya bu iddialara şiddetle karşı çıkıyor.

İngiltere’den 24 bin başvuru

İngiliz yetkililer, Johnson’ın Nazi Almanya’sıyla paralellik kuran açıklamasının hükümet adına yapıldığını duyururken, Dünya Kupası öncesi de güvenlik önlemleri aldıklarını vurguladı.

Johnson, 23 İngiliz diplomatın Rusya’dan sınır dışı edildiğini hatırlatarak, Rusya’ya gidecek kişilerin nasıl muamele göreceğiyle ilgili endişelere dikkat çekti.

Şu ana kadar Dünya Kupası’na İngiltere’den katılmak için başvuranların sayısı 24 bine ulaştı.

Öte yandan İngiltere Başbakanı Theresa May, ülkesinde gerçekleşen Skripallere yönelik suikast girişimine ilişkin Avrupa Birliği (AB) liderlerine “dayanışma” çağrısı yapmaya hazırlanıyor.

İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson

Son gelişmeler neler?

66 yaşındaki eski ajan Sergei Skripal ve 33 yaşındaki Yulia Skripal halen hastanede tedavi altında ve durumları hala çok ciddi.

Putin Rusya’nın elindeki bütün kimyasal silahlarını imha ettiğini ve 4 Mart’ta meydana gelen olaydan dolayı hükümetinin suçlanmasının “saçmalık” olduğunu söylüyor.

İngiltere’nin 23 Rus diplomatı sınır dışı etme kararından sonra geçtiğimiz Cumartesi günü de Rusya Dışişleri Bakanlığı aynı sayıda İngiliz diplomatı sınır dışı etmişti.

Rusya ayrıca ülkedeki İngiliz Kültür Heyeti faaliyetlerinin de durdurulacağını ve St. Petersburg’daki İngiltere Konsolosluğu’nun da kapatılacağını bildirmişti.

 

(Habertürk, BBC Türkçe)

AB günlük 1.4 milyar aktif kullanıcısı olan Facebook’a baskıyı artırıyor

Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği (AB) liderler zirvesinin ilk gününde veri skandalıyla gündeme gelen Facebook ve kişisel veri güvenliği tartışmaları yaşandı.

Zirvede, sosyal medya şirketlerine yönelik tüketici kanunlarının sertleştirilmesi planları masaya yatırıldı.

Facebook skandalı, AB’de yeni veri güvenliği yasasının yürürlüğe girmesinin öncesine denk geldi.

Geçen yıl ilk kez gündeme gelen yasa tasarısı taslağında resmi makamların küresel cironun en az yüzde 4’ü kadar cezalar verebilmesi yer alıyor.

Şu anda AB’li tüketicilerden sorumlu resmi makamlar ancak küçük miktarlarda ceza verebiliyor ve şirketlerin tüketici kanunlarını ihlal ettikleri için yaptırıma uğraması mümkün olmuyor.

50 milyon Facebook kullanıcısının kişisel verilerinin Cambridge Analytica şirketi tarafından izinsiz bir şekilde alınarak ABD seçimlerinde kullanıldığı skandal sonrası AB tüketici mevzuatının teknoloji devleri için daha da sertleştirilmesi söz konusu.

Teklif, AB tüketici yasasının uygulanmasını ücret ödemek yerine kişisel verilerin paylaşıldığı “ücretsiz” dijital hizmetlere yönelik olarak genişletecek.

Reuters’ın haberine göre gelecek ay sunulacak teklifte “Kişisel verilerin artan ekonomik değeri göz önüne alındığında, bu hizmetler aslında ‘ücresitz’ değildir” şeklinde bir ifade yer alıyor. Bu taslak teklifinin tüketicilere sözleşme öncesi bilgileri verme ve sözleşmeleri 14 gün içinde iptal etme hakkı vereceği bildirildi.

Tusk: Bu sorunu çok ciddiye alıyoruz

Brüksel’de düzenlenen bir basın toplantısında konuşan AB Konseyi Başkanı Donald Tusk Facebook skandalıyla ilgili olarak “Vatandaşların mahremiyetinin ve verilerinin tam olarak korunması gerektiği konusu tüm liderler için netti” şeklinde konuştu. Tusk yazılı olarak yayımlanan zirve metninde ise “Bu sorunu çok ciddiye alıyoruz. AB ve ulusal mevzuatlara saygı gösterilmeli ve uygulanmalıdır” dedi.

AB’ye üye 28 ülkenin liderlerini bir araya getiren zirvede siyasi endişelerden ziyade kişisel mahremiyet ön plandaydı. Tusk çarşamba günü, Facebook konusunun zirveye son dakikada eklendiğini açıkladığında, liderlerin “sahte haberler ya da seçimlere müdehale gibi demokrasilerimize olan güveni baltalayan” sorunlar gibi konuları ele alacağını ve bunun, “Cambridge Analytica hakkındaki son ifşaa edilenler bağlamında gerekli olduğunu” söylemişti.

Ancak resmi açıklama beklenenden daha dar kapsamlı oldu.

Facebook yeni önlemler alacak

Cambridge Analytica isimli İngiliz danışmanlık şirketinin eski bir çalışanı, şirketin 50 milyona yakın Facebook kullanıcısının verilerini yetkisiz bir şekilde elde ettiğini ve bu verileri 2016’daki ABD başkanlık seçimlerinde sonradan başkan seçilen ve o zaman Cumhuriyetçilerin başkan adayı olan Donald Trump lehine kullandıklarını söylemişti.

İngilizce Channel 4 News televizyonunun yayınladığı gizli çekim görüntülerde de Cambridge Analytica şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı Alexander Nix’in kendisini potansiyel müşteri olarak tanıtan muhabire elde ettikleri verileri seçim öncesinde Trump’ın lehine kullandıklarını söylediği ortaya çıkmıştı.

Bunun üzerine açıklama yapan Cambridge Analytica şirketi, Nix’in görevden aldıklarını duyurmuştu.

İngiltere ve ABD, Cambridge Analytica’nın Facebook’taki kişisel verileri usulsüz olarak kullandığı iddialarını araştırmak üzere soruşturma başlattı.

Salı günü Beyaz Saray sözcüsünün yaptığı açıklamada Başkan Trump’ın Cambridge Analytica’ya yönelik soruşturmaları memnuniyetle karşıladığı belirtilmişti.

Facebook’un kurucusu ve yönetim kurulu başkanı Mark Zuckerberg, skandalla ilgili olarak, şirketin verileri koruma konusunda “hata yaptığını” kabul etmişti.

Zuckerberg Facebook’un yeni önlemler alacağını açıklamıştı. Skandal nedeniyle Facebook’un piyasa değerinde 50 milyar dolar civarında düşüş gerçekleşti.

Facebook CEO’sunun geçtiğimiz ay yaptığı açıklamaya göre sosyal paylaşım ağının günlük 1.4 milyar aktif kullanıcısı var.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Doğan Yayın Holding’in satılması: İmam nikâhı resmi nikâha dönüştü – Esra Arsan

Bu yazı evrensel.net sitesinden alındı

Ve Türk basınının amiral gemisi Hürriyet de düştü. Gazete, hükümete yakın bir gruba satıldı.

Sadece o değil, aralarında CNN Türk’ün, Posta’nın ve Kanal D’nin de olduğu, Aydın Doğan’a ait Doğan Yayın Holding, toplu olarak 1.1 milyar dolara Erdoğan Demirören’e satıldı. Gazeteleriyle, dergileriyle, radyolarıyla, müzik şirketiyle, yayıneviyle, kağıda basılı yayın dağıtım şirketi YAYSAT’ıyla, yazarıyla, çizeriyle, muhabiriyle, matbaa işçisiyle, TV programcısıyla, yapımcısıyla, kurgucusuyla Türkiye’nin en büyük yayın holdingi bir günde el değiştirdi. Bu satışın iktisadi arka planı, Demirören’in bu kadar parayı nereden bulduğu ve Aydın Doğan’ın bir süredir onursal başkan olarak geri plandan yönettiği holdingi neden gözden çıkardığının detayları yakında ortaya dökülecektir. Ama şunu söylemekte bir sakınca yok. Doğan medya grubu zaten çok uzun zamandır üzerindeki hükümet baskısıyla muhalefet etmeyi bırakmış, Tayyip Erdoğan’a ve iktidara teslim olmuştu. Bu satışla, holdingle iktidar arasındaki imam nikahı resmi nikaha dönüşmüş oldu. Eşlerden biri değişse de, bundan sonra evin reisinin kim olduğu, yani Hürriyet’in manşetini artık kimin atacağı belli oldu.

Medya âlemini sarsan bu büyük satışla birlikte, Türkiye’deki 29 gazeteden (spor, ekonomi ve yabancı dilde yayın yapan gazeteler hariç) 21’i hükümetle yakın ilişkide bulunan patronların eline geçmiş oldu. Oran olarak ifade edersek, ülkedeki gazetelerin yüzde 73’ü AKP’nin kontrolüne girdi. Hükümet çizgisinde yayın yapan gazetelerin toplam gazete tirajı içerisindeki payı ise yüzde 90’ı buldu (Kaynak: BirGün).

Bu satışın patronlar, medya dünyası, toplum ve basın özgürlüğü açısından sembolik önemi var. Hepsine tek tek bakalım:
Aydın Doğan ve sahip olduğu yayın organları AKP iktidarına hiçbir zaman sıcak bakmadı. AKP ileri gelenleri ve Tayyip Erdoğan da Aydın Doğan’a karşı boş değildi. Ancak AKP’nin Doğan Grubuna ve patronu Aydın Doğan’a karşı doğrudan baskı girişimleri 2007 seçimlerinden sonra belirgin hale geldi. Bu seçimde mutlak çoğunluğu (ve gücü) ele alan AKP ve Tayyip Erdoğan’ın baskısıyla, Hürriyet, önce çok okunan, sert muhalif yazarı Emin Çölaşan’a kapıyı göstermek zorunda kaldı. Ancak sorun öyle Çölaşan’ın işten atılmasıyla bitecek gibi değildi. Başörtüsüne serbestlik getirecek olan anayasa değişikliği oylaması ertesi Hürriyet’in attığı 411 el kaosa kalktı manşeti ve akabinde 2008’de patlak veren Deniz Feneri yolsuzluk skandalı haberleri, AKP’lileri çileden çıkarmıştı. Bu haberlerin faturası yayın yönetmenine çıkarıldı ve bir süre evvel Emin Çölaşan’a acımadan çıkışını veren Ertuğrul Özkök, yayın yönetmenliği görevinden alındı. Amiral belki geminin dümeninden alınmıştı ama, hâlâ kamarasında sessiz sedasız aşk, erotizm ve kaliteli şarap kokan yazılar yazmasına izin veriliyordu. Bu arada, Doğan Yayın Holding sıkı bir vergi denetimine tabi tutulmaya başlandı. Tam 20 vergi denetim elemanı, 330 gün süreyle Doğan Grubu’nu didik didik inceledi. Sonuçta, Doğan Yayın Holding hisselerinin yüzde 25’inin Alman medya devi Axel Springer’a satılması sırasında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle, Aydın Doğan’a cumhuriyet tarihinin en yüksek ticari cezası kesildi: 4,8 milyar TL vergi cezası. Aydın Doğan bu vergiyi ödemek yerine tüm şirketlerini iktidara verse, daha kârlı çıkardı.

Aydın Doğan’ın ve sahip olduğu yayın kuruluşlarının AKP iktidarına karşı korkulu ve koşulsuz biatı, bu vergi cezasıyla başladı. İtirazlar, çeşitli mahkemelerde kazanılan davalar ve hükümet tarafından 2011 seçimlerinden hemen önce yapılan ‘dostane’ indirimle, bu rekor ceza toplamda 940 milyon liraya kadar düşürüldü. Bu arada Doğan medyasının muhalif manşetleri, hükümeti eleştiren köşe yazarları ve program yapımcıları da tırpanlanmıştı tabii. CNN Türk’te, Hürriyet’te, Kanal D’de, Posta’da hemen her gün hükümet tarafından adının üzeri çizilen bir gazeteci işten atıldı. Yerlerine ise hükümete yakınlığıyla bilinen gazeteciler işe alınır oldu. Nagehan Alçı’nın, Nazlı Ilıcak’ın, Ahmet Hakan’ın star olduğu bir medya zihniyetiyle yönetilmeye başladı Doğan Yayın Holding. Rıdvan Akar’ın yerine Hande Fırat. Ayşenur Arslan’ın yerine Akif Beki. Gezi süreci, CNN Türk ve medya tarihine geçen ‘Penguenler’ini unutmamışsınızdır. Aynı dönemde büyük medyanın her cenahında yaşanan büyük tensikat ve istifa dalgasıyla büyük bir gazeteci kıyımı yaşandı. Doğan Grubu da bu minvalde üzerine düşeni yerine getiriyordu. Böyle bakıldığında, aslında yeterince kullanışlı bir medya grubu olmuş, yola gelmiş, reisinin dizinin dibinde, bir daha ceza almamak için uslu uslu yayıncılık yapan bir grup haline gelmişti. İmam nikahlı eşler, çıkar ilişkilerini öyle ya da böyle sürdürmekteydi yani. Lakin gelinen noktada bu da yeterli olmadı ki, Aydın Doğan toptan medya işinden ve bu evlilikten illallah dedi. Boşanmadan sonra dul eşle resmi nikah kıyma işi tüpgazcı talip Demirören’in başına kaldı.

Demirören Holding’in patronu Erdoğan Demirören, kazara medya patronu olduğunu belirtmiş bir kişi. Adam LPG’ci. Taş çatlasa turizmci. Ne anlar yayıncılıktan? O belki sanıyor ki gazete satmak tüpgaz satmak gibi bir şey. Doldur, sat. Boşalınca yeniden doldur, sat, paranı cebine koy. Yayıncılık çok başka bir iş tabii. Başına nasıl bir bela verildiğini Milliyet ve Vatan gazetelerini Erdoğan’ın telkiniyle ve devlet bankalarından açılan krediyle satın aldıktan sonra idrak etti. Derya Sazak yönetimindeki Milliyet, 2013 yılında HDP heyetiyle Abdullah Öcalan arasında yapılan görüşmelerin dökümünü “İmralı Tutanakları” başlığıyla yayımladı. Bu tutanaklar aslında devletle PKK arasındaki çözüm sürecinde ne aşamada olunduğunun şifrelerini taşıyor ve kamusal şeffaflık sağlıyordu. Ancak bu açıklık, AKPgillerin hiç hoşuna gitmedi. AKP cenahından Milliyet’in yeni patronu Demirören’e yönelen tepki, adeta bir deprem gibiydi. Demirören, o çok duyduğu, ama ne olduğunu belki de hiç bilmediği ‘ba(ba)sının gücünü’ azzz sonra kulaklarını tırmalayan telefonun sesiyle anlayacaktı. Tayyip Erdoğan’ın İmralı tutanakları haberini okuyunca Erdoğan Demirören’i arayarak azarladığı, Demirören’in ise ne diyeceğini bilemeden ve gözyaşları içinde”Nereden girdim şu medya işine!” diyerek kendisinden özür dilediği konuşmanın ses kaydı medyaya sızdı. Demirören, hiç bilmediği bir iş alanında, hiç bilmediği bir iş yapma biçimiyle karşı karşıyaydı. Kendisine bir gazete verilmişti, ama onu nasıl yöneteceğine kendisi karar veremez durumdaydı. Oysa bu medyalar bu patronlara boşuna verilmiyordu. Boşuna bu medyalara havuz medyası denmiyordu. Bunu anlamayana anlatılan, hem de ağlata ağlata anlatılan bir düzen kurulmuştu. “Batsın böyle gazetecilik!” diye buyuruyordu Tayyip Erdoğan. Batacaktı da nitekim. Ama şirket değil, içindeki mesleği düzgün yapmaya çalışan gazeteciler ve haberciler. İmralı tutanakları haberi, yayın yönetmeni Derya Sazak’ı ve hükümet baskısına karşı çıkan gazetenin yazarlarından Hasan Cemal ile Can Dündar’ı işlerinden etti. Birçok başka yönetici ve muhabir de işinden oldu. Geride, sözde patron Demirören ve baskıya boyun eğenler kaldı. Sonuçta, Milliyet de artık yola gelmişti.

AKP hükümetine yakın bir iş insanı olan Demirören’in medya sektöründe hiç gözü yoktu aslında. Milliyet ve Vatan gazetelerini alarak medya sektörüne girişi de, dediğimiz gibi, pek eğlenceli olmadı. Peki, şimdi neden Türkiye’nin en büyük medya grubu olan Doğan Yayın Holding’i de satın aldı. Ya da, soruyu şöyle soralım, Doğan Yayın Holding Demirören’e zorla mı aldırıldı? Muhtemelen öyle oldu. Görücü usulü evlilik yani. Aile büyükleri görmüş beğenmiş, Demirören ne yapsın?

Bu satışın medya sektörü açısından önemi, yaygın medyada artık denizin iyiden iyiye tükenmiş olması. 15 Temmuz sonrası KHK’lerle kapatılan ve mal varlıklarına el konulan muhalif yayınlar da ortadan kalktığına göre, bugün Türkiye’de medya alanının tek ve mutlak hâkiminin AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Büyük medyanın bu derece tek sesli ve iktidarın hâkimiyetinde olmasının faturasının topluma daha çok yalan haber, daha çok çarpıtılmış bilgi, daha çok hükümet propagandası, daha çok iftira, daha çok kusursuz gizleme ve muhalifleri karalama kampanyalarıyla geri döneceği kaçınılmaz. Bu durumun topluma etkilerini yaklaşan 2019 seçimlerinde çok daha net göreceğiz.

Basın özgürlüğünde denizin tükendiği bu noktada, internet üzerinden yayın yapan bağımsız medyalara yönelmenin, sosyal medyayı sağlıklı bir yurttaşlık bilinciyle kullanmanın ve Evrensel, BirGün gibi alternatif yayınları daha çok desteklemenin önemi artıyor. Haber, artık sadece alternatif medyada. Hakikate sahip çıkmak ve ülkede neler olup bittiğini öğrenmek için, alternatif medyayı İzlemeye devam edin.

Esra Arsan – Evrensel

Beyaz Saray’a eski model şahin: John Bolton Ulusal Güvenlik Danışmanı

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster’ı görevden alarak yerine Bush döneminin “şahini” olarak bilinen neo-muhafazakar isim John Bolton’ı atadı.

Böylece görece ılımlı olarak bilinen Tillerson’un yerine eski CİA Başkanı Pompeo’nun Dışişileri Bakanlığı görevine getirilmesinden sonra McMaster’ın yerine Bolton’un Ulusal Güvenlik Danışmanlığına getirilmesi şahinlerin tam anlamıyla iktidarlarını pekiştirmeleri olarak yorumlanıyor.

ABD  uluslararası siyasetinde bundan sonra daha korkutucu bir yol izlenmesi şaşırtıcı olmayacak.

John Bolton

ABD’nin Cumhuriyetçi eski başkanları Ronald Reagan, George HW Bush ve George W Bush yönetimlerine hizmet veren Bolton ‘Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu’ yalanını savunarak 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinin hararetli savunucularındandı.

2005 yılında ABD’nin BM nezdindeki yeni daimi büyükelçiliğine atanması, şaşkınlıkla karşılanmıştı. BM’deki reformlara destek yerine köstek olmakla suçlanan Bolton’ın gelişini hakaret olarak algılayan BM diplomatları da oldu.

Kuzey Kore’nin ABD’ye yönelik nükleer silahlanma tehditleri karşısında Pyongyang’a daha sert yanıt verilmesini savunuyor.

Başkan Trump 2015’te İran ile nükleer anlaşmanın iptal etmeye karar verdiğinde, Bolton zaten uzun süredir bunun için kampanya yürütüyordu.

Türkiye’nin tepkisini çeken isim: McMaster

Bolton’un selefi McMaster geçen yılın sonunda “Türkiye ve Katar’ın radikal ideolojilerin yeni sponsorları olduğu” yönündeki açıklaması nedeniyle Ankara’nın sert tepki gösterdiği bir isim.

Suudi Arabistan’ın yıllar önce bazı terör örgutlerini desteklediğine referans veren McMaster, günümüz için ana destekçilerin Katar ve Türkiye olduğunu iddia etmişti. Dışişleri Bakanlığı, McMaster’ın sözlerine ‘hayret verici, temelsiz ve kabul edilemez” diye yanıt vermişti.

Trump’ın başkanlık kampanyasına başlamasından bu yana yakın çevresinden istifa eden üst düzey isimlerin sayısı 10’u geçti.

(BBC, NY Times, Yeşil Gazete)

Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin gerginliği: 8 öğrenci gözaltına alındı

Afrin operasyonu Boğaziçili öğrencileri karşı karşıya getirdi.

https://youtu.be/xx7PDk385-0

Bir grup öğrenci 19 Mart Pazartesi günü Afrin operasyonunda hayatını kaybeden askerler için Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü (BİSAK) öncülüğünde stant açıp lokum dağıtmak istedi.

Savaş karşıtı bir grup öğrenci ise “İşgalin, katliamın lokumu olmaz” diyerek müdahale etti.

Olayın ardından dün Boğaziçi Rektörlüğü “İfade özgürlüğüne yapılan bir saldırı olarak değerlendiriyoruz” açıklamasını yapmıştı.

“19 Mart 2018 Pazartesi günü üniversitemizde, Afrin şehitlerimizi anmak amacıyla açılan standa yapılan saldırıyı her vatansever gibi bizler de kabul edilemez buluyoruz. Ayrıca ifade özgürlüğüne yapılan bir saldırı olarak da değerlendiriyoruz”

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) de yaptığı açıklamada, mevzuat değişikliği çıkışı yaparak; “Konu hakkında Emniyet Müdürlüğü tarafından yürütülen soruşturma da ayrıca devam etmektedir” diye eklemiş ve şunları kaydetmişti:

“19 Mart 2018 Pazartesi günü Boğaziçi Üniversitemizde meydana gelen ve milli hassasiyetimizi derinden yaralayan üzücü hadiseyle ilgili olarak aynı gün Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğüyle temas kurulmuş ve bilgi alınmıştır. Rektörlüğün konuya ilişkin disiplin işlemlerini başlatmış olması önemlidir. Diğer taraftan toplumda infial uyandıran bu gibi hadiselerin tekerrür etmemesi için mevzuat değişikliği de dahil, alınması gereken tedbirler vakit geçirilmeksizin üniversite rektörleriyle müzakere edilerek karara bağlanacaktır. Bu süreç başlatılmıştır. Türk akademi dünyası necib milletimizin hassasiyetini bütünüyle paylaşmaktadır.”

Bu gelişmenin ardından barış taleplerini dile getiren öğrenciler çeşitli platformlardan hedef gösterildi.

Bu sabah saatlerinde güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonla çok sayıda öğrencinin yurt ve evlerine baskın yapıldı.

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, gözaltıları protesto etmek için Kuzey Kampüs‘te basın açıklaması yapmak istedi.

Ancak kampüse ilk kez giren Çevik Kuvvet polisleri tarafından engellenen basın açıklaması sırasında öğrenciler gözaltına alındı.

Aralarında Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi, Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) Genel Yürütme Kurulu üyesi Şafak Küçüksezer’in de bulunduğu 8 kişi gözaltına alındı.

AKP Gençlik Kolları da Boğaziçi Üniversitesi önünde bir basın açıklaması yaparak savaş karşıtı öğrencileri terörist olmakla suçladı.

Bugün çevik kuvvet 155 yıllık geçmişi olan Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk kez girerek öğrencileri savaş karşıtı protestoları gerekçesiyle gözaltına almış oldu.

 

(Dokuz8, Evrensel)

Sosyal medya seçim kazandırabilir mi? Cambridge Analytica’ya göre evet!

Bilim kurgu filmlerinin klişelerindendir… Bir laboratuvarda çalışan bilim insanı sonunda bir “şey” keşfeder. Bu keşfettiği şey insanlığın kaderini değiştirebilecek öneme sahiptir. Bilim insanımız çalışma notlarını aldığı defterine buluşunu anlattıktan sonra bir not düşer: Bu kötü niyetli insanların eline geçerse insanlığı yok edebilecek bir buluş! Ve tabii ki hikayenin devamında bu buluş kötü niyetli insanların eline düşer.

Magazinel olarak gündemimize giren Cambridge Analytica ve Facebook arasındaki 50 milyon hesap haberi de aslında bu bilim kurgu filminin bir sahnesi. Evet sadece bir sahnesi ve önemli bir sahnesi de değil.

Klişemizden devam edelim. Bilim insanımızın ismi Michal Kosinski. Şu anda 36 yaşında. Sonra söylediği bir cümleyi biz başa alalım. Tüm yaşananlardan sonra Kosinski “Bu bombayı ben yapmadım. Ben sadece var olduğunu gösterdim.” diyor. Bomba dediği, yani üzerinde konuştuğumuz buluş ise internette herkesin arkasında bıraktığı izleri toplandığı ve böylece herkesin bir sanal izdüşümünün olduğu Büyük Veri’den (Big Data) psikometri yöntemi ile siyasi analizler yapma. Ve gerçekten de defterine o notu alıyor: Bir kişinin refahını, özgürlüğünü ya da yaşamını tehdit edebilir!

Michal Kosinski

Biraz karışık gibi göründüğünün farkındayım. Şöyle basitleştirmek mümkün: Bir kişi ile ilgili gördüğünüz her ayrıntıyı aklınızda tutabileceğinizi düşünün. Hatta görmediklerinizi de öğrendiğinizi düşünün. Bununla da yetinmeyip bu bilgileri analiz edebildiğinizi ve bu analizler etrafında bir gelecek rotası çizebildiğinizi düşünün. Büyüleyici değil mi? Peki bunu tüm Amerika Birleşik Devletleri nüfusu için yapabildiğinizi düşünün! İşte Kosinski’nin bulduğu yöntemi kullanan Cambridge Analytica bunu yapan bir şirket.

İşin Facebook kısmı ise bizim, tüm bireylerin, gönüllü olarak kendimizi anlatan bilgileri Facebook’a dökmemizden kaynaklanıyor. Şöyle ki; Facebook’ta beğendiğimiz sayfaları inceliyor bu yöntemi ile Kosinski ve şunu başarıyor: 10 Facebook “beğeni”si ile bir kişiyi ortalama iş arkadaşından daha iyi tanımayı başarıyor. 70 “beğeni”, bir kişinin arkadaşlarının bildiklerini aşmak için yeterliyken 150 “beğeni” ebeveynlerinin bildiklerini ve 300 “beğeni” ile ise eşlerinin bildiklerinden daha fazlasını biliyor. Daha fazla “beğeni” ile bir insanın kendisi hakkında bildiklerinin üstüne çıkabiliyor. Yani zaman içerisinde Facebook’a depoladığımız bilgileri kullanarak insanı kendinden daha iyi tanıyacak bir psikometri yöntemi geliştiriyor.

İşin bu kısmı biraz “bilimsel” kalabilir. Kosinski’den devam edelim: 2012 yılında Kosinski, bir kullanıcının 68 Facebook beğenisi ile ten rengini (yüzde 95 doğruluk payı ile), cinsel yönelimlerini (yüzde 88 doğruluk payı ile) ve Demokrat ya da Cumhuriyetçi Parti’yi desteklediğini (yüzde 85 doğruluk payı ile) kanıtlayabiliyor(muş). İşte işin burası artık hayatlarımıza daha net dokunuyor. Bir radyo programını beğenmeniz sizi bir yere konumlandırıyor. Bir gazeteyi beğenmeniz de başka bir yere. İkisini birden beğenmeniz ise bambaşka bir yere.

Burada tekrarlamakta fayda var. Son günlerde gündemimize düşen Facebook’ta 50 milyon kişinin bilgilerine ulaşıldığı kısmı işin tamamen magazin kısmı. Ortada inanılmaz bir bilimsel “gösteri” var. Trump’a seçim kazandıran, Brexit’i İngilizler’in seçimi haline getiren ve buna benzer onlarca örneğe konu olan.

Facebook’un önemi şu. Herkesin bilgilerini gönüllü şekilde verdiği bir platform. Ağ şeklinde oluştuğu için arkadaşlarınız ile paylaştığınızı düşündüğünüz bilgilerin de arkadaşınızın verdiği bir izin ile çok basit bir biçimde başkalarının eline geçebildiği bir platform. Cambridge Analytica’nın 2014 yılında denemek için Facebook’a yüklediği ve biraz reklamla tanıttığı bir kişilik testin elde ettiği rakamlar inanılmaz. Testi dolduran ilk 1000 kişinin farketmeden verdiği izinlerle şirketin bilgilerini elde ettiği profil sayısı 160.000! Çeşitli algoritmaların devreye girmesiyle ve bu testin hızla yayılmasıyla elde edilen bilgi havuzunu hayal edebilirsiniz. Tüm Amerikalıların sanal bir izdüşümü! Artık yapılması gereken tek tek profillenen bu 220 milyon kişiye uygun siyasi mesajların verilmesine çalışmaktan ibaret; ki Cambridge Analytica, siyaset, seçimler ve büyük veri ilişkisi de burada başlıyor.

Facebook şu anda neredeyse her bireye kadar özelleştirilmiş reklam vermeyi mümkün kılıyor. Tabii ki 220 milyon ayrı reklam bu günün teknolojisi ile dahi mümkün değil fakat insanlar da o kadar “özel” değil. Psikometri ile belli sınıflandırmalar yapılabiliyor. Özel sınıflandırmalar. Bir tarafta “Kadınlarımız” diyen bir siyasi anlayış, bir tarafta ise kendine güveni fazla olan ile olmayanı; Katolik ile ateist ayırabilen ve kendine güveni olan ateiste başka bir siyasi mesaj iletebilen, kendine güvenmeyen Katolik’e ayrı mesaj üretip, iletebilen bir sistem var. Hangisinin başarılı olduğunu tahmin etmek güç değil. Yine sadece oy verme olarak düşünmemek lazım bunu. Size oy vermesi mümkün olmayan insanların sandığa gitmemesini de sağladı bu sistem. Böylece ABD Seçimleri’nde kırsal bölgelerde oy kullananların sayısı arttı. Afro-Amerikan oyların sayısı düştü. Afro-Amerikan oyları Trump’a kazandırmak için uğraşmadılar. Oy verdirtmemeye uğraştılar ve başardılar.

Peki, bu durum Dünya’nın ve dolayısıyla bizim bir gerçekliğimiz ise bunu nasıl değerlendirmemiz gerekli? Öncelikle bu duruma yasadışı bir olguymuş gibi bakmamamız gerekiyor. Etik kısmı sorgulanmaya açık fakat yasadışı değil. Kimse kimsenin bilgilerini çalmıyor. Herkes elleriyle teslim ediyor bilgilerini. Hani Facebook’ta “Mezar taşınızda ne yazacak?” diye doldurduğunuz testler var ya… İşte o testlere ulaşmak için Facebook sayfanızı test sitesine bağladığınız anda bilgilerinizi vermiş oluyorsunuz. Kredi kartı ile yaptığınız alışverişler, çeşitli uygulamalardaki faaliyetleriniz ile birleşince de sanal kişiliğiniz ortaya çıkıyor. İsteyen bu kişiliğe şampuan satmaya çalışır; isteyen Trump’ı satmaya çalışır. Bu bir hile değil. Bu propagandanın bu çağda aldığı hal. Büyük veri yokmuş gibi ya da çeşitli analiz ve yönlenmelerle bu verinin içerisinden başarıyla çıkılamazmış gibi davranmanın bir anlamı yok. Siyasi propaganda da çağ değişiyor. Sosyal medya bu çağın, şu an için görünen, en temel aracı haline geliyor. Ve sosyal medyada herkes hem biricik hem de değil. Trump’ın seçim çalışmasında bir an var. Şirket elindeki verileri test etmek için bir gecede 175 bin farklı reklam veriyor Facebook’a. Aynı hedefe yönlenen 175 bin farklı mesaj! Bunu hangi klasik propaganda yönteminde becerebilirsiniz? Bakın 175 bin afiş asmak değil; 175 bin farklı afiş basıp, bunları 220 milyon kişiye aynı anda ulaştırmaktan gibi bir durum bu!

Sonuç olarak“Büyük Veri” dediğimiz teknolojik imkan, analiz yeteneği ile birleştiği andan itibaren artık, yine klişe bir deyimle, “Hiç bir şey aynı şekilde olamaz!” Dijital izdüşümümüz, gerçek hayattaki tüm seçimlerimizi etkilediği gibi oy verme tercihlerimizi de etkiliyor ve siyasi partiler ya 2019’da girecekleri seçime yıl 2019’muş gibi girecekler ve bir şansları olacak ya da yıl 1989’muş gibi girecekler ve kazanılan en büyük başarı 1989’da kazanılan olarak kalacak.

Bu yazı medium.com/ dan alınmıştır

 

Koray Doğan Urbarlı

 

Ormanlardaki ağaçların özel sektöre satılmasının önünü açan torba tasarı neler getiriyor?

Devlete ait ormanlardaki dikili ağaçların ihaleyle özel sektöre satılmasının önünü açan torba tasarı Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’nda Salı günü (20 Mart) başlayan görüşmeler dün de devam etti.

Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü’nün Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun Tasarısı ve KHK’de Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı görüşmelerinde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eşref Fakıbaba ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu da hazır bulundu.

Tasarının özellikle Orman Kanunu’nda değişiklik öngören maddeleri yasalaşırsa Türkiye’nin ormanları ve ormancılığı açısından telafisi mümkün olmayan zararlar meydana gelebilir.

Söz konusu tasarının kabul edilip yürürlüğe girmesi halinde, hangi köklü değişiklikleri beraberinde getireceğini orman mühendisi Doç. Dr. Cihan Erdönmez’e sorduk.

Orman tahriplerini hızlandırıp, ormanda kaçak yerleşimleri cesaretlendirecek”

19. madde:

“Tasarının 19. maddesi 6831 sayılı Orman Kanunu’na bir ek madde ilave ediyor. Bu madde ile kamuoyunda 2B olarak bilinen orman sınırları dışına çıkarma uygulamasının kapsamı genişletiliyor ve yeni 2B alanlarının önü açılıyor.

Üstelik tasarının bu maddesi Anayasa’nın 169. maddesine açık bir şekilde aykırılık taşıyor. Zira Anayasa’nın 169. maddesi sadece 31.12.1981 tarihinden önce orman niteliğini yitirmiş alanların orman sınırları dışarısına çıkarılmasına izin verirken, tasarının bu maddesi söz konusu tarih eşiğini günümüze kadar çekiyor. Tasarıyı hazırlayanların Anayasa’ya açık bir şekilde aykırı olan bu düzenleme ile ne yapmak istediklerini anlamak bilimsel bakış açısıyla mümkün görünmüyor.

Türkiye’nin, zaten sınırlı olan orman kaynaklarının bir metrekare bile daraltılmasına tahammülü yokken binlerce hektar ormanın orman sınırları dışına çıkarılması ve arsa spekülasyonuna açık hale getirilmesi, yalnızca bu alanlar için değil geride kalan orman alanları için de büyük bir tehdit oluşturacak ve orman tahriplerini hızlandırıp, ormanda kaçak yerleşimleri cesaretlendirecek.”

“Orman köylülerinin gelirleri azalacak”

14. ve 15. madde:

“Tasarının 14 ve 15. maddeleri Orman Kanunu’nun 34 ve 40. maddelerinde değişiklik öngörüyor. Bu değişiklikler, Anayasa’nın 170. maddesine uygun olarak Orman Kanunu’nca orman köylülerine tanınmış olan bazı hak ve imtiyazların özel sektör lehine zayıflatılması sonucunu doğuracak.

Ülkemizin sosyo-ekonomik açıdan en geri kalmış kesimi olan orman köylülerinin temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıkla birlikte ormanlardan sağladığı gelirlerdir. Bu gelirlerin azaltılması sosyal devlet ilkesine taban tabana zıt bir durum oluşturuyor.”

“Orman ürünleri satışlarının dikili halde ve orman içerisinde satılması olanaklı hale getiriliyor”

13. ve 30. madde:

“Tasarının 13. maddesi ile Orman Kanunu’nun 30. maddesi değiştiriliyor ve bu değişiklik ile orman ürünleri satışlarının dikili halde ve orman içerisinde satılması olanaklı hale getiriliyor. Her şeyden önce bu düzenleme yine Anayasa’nın 169. maddesindeki “Devlet ormanları kanuna göre devlet tarafından yönetilir ve işletilir” hükmüne aykırıdır.

Bununla birlikte Türk ormancılığında 1937 yılından beri egemen olan devlet orman işletmeciliği, 1870 tarihli Orman Nizamnamesinden 1937 yılına kadar uygulanan ve ‘iltizam ormancılığı’ olarak adlandırılan; büyük ölçekli yerli ve yabancı özel sektör kuruluşlarının ormanlarımızı sömürürcesine işletmelerinin verdiği zararlardan çıkarılan dersin bir sonucudur. Şimdi yine buna benzer bir uygulamanın önünü açmanın ormanlarımıza ve ormancılığımıza verebileceği bir katkısı olmadığı gibi, doğuracağı zararlar da büyük olacak.”

“Orman alanlarından ormancılık dışı faydalanmaların hem sınırları genişletiliyor hem de izin alma süreci kolaylaştırılıyor”

12. ve 18. madde:

“Tasarının 12. maddesi ile Orman Kanunu’nun 18. maddesi değiştiriliyor ve esasen yine bu yasanın 17. maddesinde tanımlanan orman alanlarından ormancılık dışı faydalanmaların hem sınırları genişletiliyor hem de buna ilişkin izin alma süreci kolaylaştırılıyor. Böylelikle yasalarda zaten mevcut olan kullanım haklarıyla delik deşik olmuş, orman bütünlüğü bozulmuş, ekolojik dengeleri alt üst olmuş orman alanlarının daha da kötü hale geleceği tartışma götürmez bir gerçektir.”

 

Merve Damcı – Yeşil Gazete