Ana Sayfa Blog Sayfa 2865

Anne de Boer Hollanda’da Yeşil Sol’un seçim başarısını yorumladı: “Bu tarihi bir sonuç!”

Hollanda’da 21 Mart’ta yapılan yerel seçimlerde Yeşiller büyük başarı kazanmış, Yeşil Sol Parti (GroenLinks) başkent Amsterdam ve en büyük kentlerden Utrecht de dahil olmak üzere pek çok kentte birinci parti olarak yerel yönetimlerde söz sahibi olmuştu.

Anne de Boer

Hollanda Yeşilleri’nde uzun yıllardır aktif olarak politika yapan Hollanda Yeşil Vakfı’ndan Anne de Boer, Yeşil Gazete için son yerel seçim sonuçlarını yorumladı. Anne de Boer’e göre Yeşil Sol Parti’nin başarısı büyük önem taşıyor:

“Hollanda Yeşil-Sol Partisi belediye seçimlerinde büyük kazanım elde etti. Politik sahne son derece bölünmüş durumda ve seçim barajı olmadığı için bazı kentlerde kimi yüzde 3 ya da yüzde 4 oy alan ona yakın parti Belediye Meclisi’ne giriyor. Başkent Amsterdam’da Yeşil Sol oyların yaklaşık yüzde 20’sini alarak en büyük parti oldu, aynı şekilde Utrecht’te de en çok oyu aldı. Diğer pek çok şehirde de Yeşiller oylarını büyük ölçüde artırdılar, bazı yerlerde iki katına çıkardılar.”

2017’de yapılan son genel seçimlerde oyların yüzde 9’unu alarak zaten büyük bir kazanım elde eden Yeşiller’in büyüme eğiliminin artarak devam ettiğini belediye seçimlerinin de  kanıtlandığını söyleyen Anne de Boer, “Popülist partiler ise bir bütün olarak duraklamış görünüyorlar. Bağımsız yerel listeler de güçlü bir şekilde büyüyor” diyor.

Son belediye seçimlerinin Hollanda Yeşilleri için müthiş bir ileri adım ve tarihi bir sonuç olduğunu söyleyen Anne de Boer sonuçların bundan sonrası için ne ifade edeceğini ise şöyle yorumluyor:

“Bu sonuçlar yerel düzeydeki politikaları küresel ısınmayla ve toplumsal eşitsizliklerle mücadele edecek şekilde değiştirmek için büyük fırsat yaratıyor. Pozitif eğilimin sürmesi Yeşiller’in az ve çok eğitimli gruplar arasında bağlantı kurmayı başardığını gösteriyor. Yeşiller şimdi pek çok belediyede en büyük parti olarak koalisyon görüşmelerini başlatacak.”

Hollanda seçim sistemine göre yerel yönetimler de merkezi hükümette olduğu gibi genellikle koalisyonlarla yönetiliyor. Bu nedenle Belediye Meclisi’nde elde edilen sandalye sayısı büyük önem taşıyor. Belediye Başkanı ise sembolik bir isim olarak partilerin önerdiği adaylar arasından kral tarafından atanıyor.

(Yeşil Gazete)

Türkiye’de nükleer karşıtı hareketi başlatan Arslan Eyce’yi kaybettik

Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santrala karşı ilk mücadeleyi başlatan Arslan Eyce Mersin-Taşucu’nda dün 82 yaşında hayatını kaybetti.

Türkiye’nin ilk nükleer karşıtı aktivisti Arslan Eyce 2013’de Akkuyu Nükleer Santral girişindeki eylemde (Fotoğraf: Ful Uğurhan)

O yıllarda Taşucu Balıkçılar Kooperatifi başkanı olan Arslan Eyce, Mersin’in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli köyünde bulunan Akkuyu sahasında 1976’da yer lisansı verilen Türkiye’nin ilk nükleer santralına karşı çıkarak protestoları başlatmıştı.

Bölgedeki balıkçıları ve belediye başkanlarını harekete geçiren Arslan Eyce, ayrıca Milliyet gazetesi yazarları Örsan Öymen ve Ömer Sami Coşar‘ın da desteğini alarak konuyu ülke gündemine taşımıştı.

Arslan Eyce kendi kurduğu Amphora Müzesi’nde

1976’da başlayan ilk Akkuyu nükleer santral girişimi, verilen mücadelenin ardından 1980’de İsveç’in desteği kesmesiyle sona ermişti.

Arslan Eyce daha sonra Taşucu’nda kendisine ait Amphora Müzesi‘ni kurmuş ve nükleer karşıtı hareketin içinde aktif olarak yer almaya devam etmişti.

Arslan Eyce bugün öğle namazının ardından Taşucu’nda toprağa verilecek.

 

Arslan Eyce kimdir?

Arslan Eyce

1936’da Mersin Silifke’nin Taşucu kasabasında doğan Arslan Eyce, Türkiye’nin ilk nükleer karşıtı aktivistidir.

1968 yılında Taşucu Balıkçılık Kooperatifi’ni kurmuş ve 1972 yılında İçel Kooperatifler Birliği (İçkobirlik) Genel Başkanlığına seçilmiştir.

1976’da Taşucu yakınlarında bulunan Akkuyu’da nükleer santral kurulması çalışmalarına karşı Milliyet gazetesinden Ömer Sami Coşar ve Örsan Öymen’in desteğiyle Akkuyu nükleer santralına karşı harekete geçti.

Arslan Eyce’nin Başkanı olduğu Taşucu Balıkçılar Kooperatifi, Köy Koop ve İÇKO Bir­lik Genel Kurulları’nda, “Akkuyu’ya Nükleer Santral Yapılmasına Karşıyız” kararı alındı. Arslan Eyce’nin İÇKO Birlik yayını olarak 1978 yılında yayınladığı “Akdeniz’e Nükleer Saldırı” kitabıyla, Turhan Selçuk tarafından çizilen nükleer karşıtı afişler basılarak yörede dağıtılması, Örsan Öymen’in Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde sürekli Akkuyu’yu işlemesi sonucunda yöredeki tüm demokratik kitle örgütleri ve TMMOB gibi ulusal çapta örgütlü olan belli başlı kuruluşlar konuya sahip çıkmaya ve tartışmaya başladılar.

Bu çalışmaların sonucunda 5 Haziran 1978 tarihinde, “Akdeniz Kıyısı Belediye Başkanları” Mersin’de bir toplantı düzenleyip, yörelerinde nükleer santral kurulmasını protesto ettiler ve “Nükleer santrallerin, yurdu hammad­de bakımından süper devletlere bağımlı kılacağını ve yöre halkını göç etmeye zorlayacağını, Akdeniz’i kirleteceğini” söylediler.

Arslan Eyce, 1992 yılında Taşucu Eğitim ve Doğal Hayatı koruma Vakfını kurmuş, 1995 yılında da kendisine ait ampfora ve tarihi eser koleksiyonunu vakfa bağışlayarak Ampfora Müzesi’ni kurmuş, 1997 yılında Kültür ve Turizm bakanlığı Müzeyi resmi Müze statüsüne alarak Arslan Eyce Ampfora Müzesi olarak onaylamıştır.

(Yeşil Gazete, Nükleersiz.org)

Yakın gelecekte iklim mülteciliği artacak

Mülteci dendiğinde aklımıza bir ülkeden bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalan insanlar geliyor hep. Oysa göç etmenin çoğumuzun çok daha alışık olduğu bir yöntemi var, aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka bölgeye göç etmek. Bugüne kadar bu göçe genelde ekonomik sorunların ya da savaşların yol açtığını düşünürdük. Bugün ise iklim değişikliği önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Artık insanlar ülkenin bir bölgesi iklim değişikliği nedeniyle yaşanamaz hale geldiği için bir başka bölgeye göç etmeye başlıyorlar. Hatta bu tür göç bir ülkeden bir başka ülkeye yapılan göçe oranla çok daha yaygın olmaya başlıyor.

Dünya Bankası’nın geçtiğimiz hafta yayımladığı Ani Artış: Ülke İçindeki İklim Göçüne Hazırlanmak başlıklı raporunda Sahra-altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika’da 2050 yılında 143 milyon kişinin iklim değişikliği nedeniyle ülke içerisinde göçe zorlanacağı öngörülüyor. Haber sitelerinin bir kısmı da haberi bu başlıkla paylaştılar ama detaylarını okuduğumuzda ve rapora göz attığımızda ilginç noktalar ortaya çıkıyor.

Gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfuslarının %55’i bu raporun konusu olan Sahra-altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika’da yaşıyor. Gelecek senelerde de bu bölgedeki nüfusun diğer bölgelere oranla daha da fazla artması öngörülüyor. Ancak bu bölgeler aynı zamanda iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek yerler arasında bulunuyor. Özellikle kuraklık ve kişi başına düşen su miktarındaki azalmanın yanı sıra deniz seviyesindeki artış ve kıyı kesimlerinin fırtınalardan doğan dalgalar nedeniyle sular altında kalacak olması burada yaşayan halkın da hayatını güçleştiriyor.

Eğer insanlık şu andaki umursamaz tutumunu sürdürecek olursa bu bölgelerde yaşayan insanların %2.8’i, yani 143 milyon kişi ülke içerisinde göç etmeye mecbur kalacak. Oysa küresel ısınmayı gerçekten 2 derece ile sınırlamayı başaracak olursak o zaman göç etmek zorunda kalacak olan kişi sayısı neredeyse yarısına düşüyor. Yani her zaman olduğu gibi göç problemini çözmenin en kolay yolu göçe neden olan koşulları ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Bunun yanında rapor başka mesajlar da veriyor:

İç göç 2050 yılına kadar hız kazanarak kötümser senaryoda 143 milyon kişiyi bulacak ama iç göçün esas artışı 2050 yılından sonra iklim değişikliğinin daha ciddi etkileri görünmeye başladığında karşımıza çıkacak. Bu bölgelerde zarar görebilecek olan insanlar göç etmeden önce ellerinden geldiğince sabredecekler ve dayanamadıkları anda harekete geçecekler. Bu noktada daha da zarara açık olan gruplar hareket etme şanslarını da kaybedeceklerinden giderek daha olumsuz koşullara sahip bölgelerde hapsolacaklar.

Bu noktada ülkeler göçü alan ve veren bölgelerde artış gözlemliyor olacaklar. Bu bölgelerin özellikleri 2030 yılından sonra ortaya çıkmaya başlayacak. Eğer uyum için gerekli olan kalkınma ve altyapı çalışmalarına şimdiden başlanmayacak olursa göç başladıktan sonra yerinde yapılacak olan uyum çabaları istendiği kadar iyi sonuçlar vermeyebilir. Özellikle bu bölgelerdeki halkın göç etmesini engellemek için verilebilecek maddi yardım ileride çok daha ciddi sağlık sorunlarının doğmasına neden olabilir.

Eğer yatırım ve kalkınma planları doğru yapılacak olursa göç uygun bir uyum stratejisi olabilir. İç göçü bir uyum stratejisi haline getirecek olan planlar sadece mültecilerin değil mülteci veren ve alan toplumların da dayanıklılıklarını artırmak üzerine kurulmak zorundadır. Bugün ülkemize benzer bir ekonomi ve sosyal yapıya sahip Meksika’da toplumsal dayanıklılığın olduğu söylenebilir. Ancak oluşabilecek fakir bölgeler toplumun yapısını tehdit edecek boyuta gelebilir.

İklim değişikliğinden kaynaklanacak olan göç bir gerçekliktir, ama bu göç bir krize neden olmak zorunda değildir. Üç ana alanda alınacak önlemler panik içerisinde göç edecek olan insanların sayısını azaltabilir:

  • Sera gazı salımlarını şimdi durdurmalıyız. Bu bölgelerde 2050 yılında karşımıza çıkacak olan iç göç kötümser senaryoda 143 milyon, iyimser senaryoda da 72 milyon kişidir. İyimser senaryo bizim sera gazı salımlarımızı hemen durdurduğumuz senaryodur. Bu konuda eyleme geçmek için zaman azalıyor.
  • Kalkınma planlarının içinde iklim göçlerini de hesaba katmak zorundayız. Bu konudan zarar görmeye açık olan tüm toplum ve kişilerin dayanıklılıklarını ve gelişmelerini sağlamak ancak önceden yapılacak hazırlıkla mümkündür. Özellikle nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu bölgelerde oluşacak iklim felaketleri sonuçları daha kötü olabilecek göçlere yol açacaktır. Bu durumda etkilenen tüm tarafların teknik, insani ve hukuki yardıma ihtiyacı olacaktır.
  • İklim kaynaklı iç göç konusuna kafa yormaya hemen başlamak zorundayız. Bölgesel ve ülkesel ölçekteki iklim değişikliği küresel olarak ortaya konan modellerden az da olsa farklılık gösterebilir. Her bölge için özel ve detaylı iklimsel, biyofiziksel, sosyoekonomik ve politik modeller hazırlanarak bu bölgelerde oluşacak riskler ortaya konulmalıdır. Elbette ki bu modeller mükemmel değildir ama geçen zaman içerisinde gelişen modeller alınacak önlemler ve belirlenecek kalkınma patikaları konusunda yol gösterici olacaktır.

Sadece gelişmekte olan ülkeler değil tüm ülkeler iklim değişikliğinden bir şekilde etkilenecektir. Tek nedeni iklim değişikliği olmasa da ülkemize akın eden çok sayıda Suriyeli mülteci gelecekte karşılaşabileceğimiz problemler konusunda bizlere önemli bir ikaz olmalıdır. Suriyeli mültecilerin ülkelerindeki durum düzeldiğinde geri döneceklerini umuyoruz, ama aynı şey gelecekte kendi vatandaşlarımız yaşadıkları yerden ayrıldıklarında geçerli olmayacaktır. Bu nedenle gelecekteki insan hareketliliğine hazırlıklı olmak her geçen gün daha da fazla önem taşımaya başlıyor.

 

Bu yazı sonbuzulerimeden.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

 

Levent Kurnaz

Ustanın sırrı

Bütün ustaların ortak bir yanı var. Hemen hepsi az konuşur. Bilgilerini, görgüleriyle perdeler.

Sabuncu Mehmet Kaygın, Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde geçen aylardan birinde, sabun yaptı bizim için. Kalabalık bir gönüllü grubuyla etrafında toplanmıştık. Arada sırada istediği birkaç malzeme ve sorduğumuz sorulara verdiği mütevazı cevaplar dışında laf çıkmadı ağzından.

Bu varilin içindeki ne? Kaç litre yağ koydun? Tuzu ne yapacaksın? Sıcaklığı niye ölçüyorsun? Sabun oldu mu şimdi bu? Ardı arkası kesilmeyen ve olağanüstü tuhaflıktaki soruları dinliyor, biraz duraksayıp net ve kısa bir cevap veriyordu. Tıpkı bir simyacı gibi elinde tuttuğu camdan bir ısı ölçeri sabun balçığına daldırıp çıkarıyor, derecelerine bakarak birtakım kararlar veriyor, bir sonraki adımını anlıyordu. Anlıyordu diyorum, çünkü önceden ne yapacağını biliyor gibi de değildi. Sanki her adımda tekrar tekrar bakıyor, yeniden anlıyor ve ilk defa olarak o an yeni bir karar veriyordu. Uzun zamandır araştırdığımız, her önümüze gelen köylüye de sorduğumuz “Küllü sudan sabun nasıl yapılır” sorusunu ona da sorduk. Bu, cevabı unutulmuş, kırsal hafızanın tozlu bir köşesinde kalmış bir soruydu. O da belli ki tam bilmiyordu ama yine de bir cevabı vardı.

Safranbolu’da geleneksel el zanaatlarını
yaşatanlardan biri de bakırcı ustası Mustafa Özdal.

Cevaplar bir köşede birikedursun, sürekli soru soran bizlerin iştahını doyurmaya yetmez. Bilginin fiziksel bünyesini öğrendiğimizde yani ona sahip olduğumuzda öğrendiğimizi sanıyoruz. Oysa bilginin içindeki zamana bağlı deneyimi nereden öğreniyoruz? Sakin bir kavrayışla bilgiye kendimizi nasıl açıyoruz? Ona sahip olma, faydaya çevirme gibi telaşlarımız olmaksızın ya da yargı yüklenmemiş haliyle safça bilgiyi hangi yollarla arıyoruz?

Bunlar, ustanın hareketleri içindeki dinginlikte saklı. Her hareketi sakin, bir sonrakinin ne olacağını, elindeki süzgeci nereye koyacağını, ne zaman tekrar eline alacağını önceden biliyor edası var her anının içinde. Gerçekten biliyor mu?

Bana sorarsanız, bizim anladığımız şekilde bilmiyor. Projelerimizi yazdığımız, işlerimizi planladığımız şekilde önceden bilmiyor. O anda karar veriyor da değil. O an, o hareket kendini belli ediveriyor, bir başka deyişle kendini ustaya gösteriyor. Bütün dikkati ile orada, her şeyiyle kendini odaklıyor, yaptığı işin her parçası ile bütünlük içerisinde. Aksi durumda, yağ ile kostik birleştiğinde ortaya çıkacak olan fokurdama sırasında yanabilir, varilin altında yanan ateş sıçrayıp ormanı yakabilir veya sabunun kıvamı tutmaz, heba olabilir. Hiçbiri boş verilemeyecek kadar hayati riskler.

Ustanın çalışması gözlere öylesine basit ve zevkli geliyor ki, elinden kullandığı aleti sabırsızca alıp yapmak istersiniz. Yapabileceğinizi düşünürsünüz. Alsanız ve o da verse bir ihtimal, ne yazıktır ki yapamazsınız.
Adına “püf noktası” denen bilgiyi ancak aynı şeyi sadece yaparak, defalarca yaparak öğrenirsiniz de ondan yapamazsınız.

İstanbul Öğümce köyündeki Cam Ocağı’nda bir ustayı iki saat sabit şekilde izlemiştim. Çeşmibülbül yapıyor idi. Elindeki sopayı, mai cam kovasına batırıyor, bir parça cam alıyordu. Gariplik şurda ki, bu cam parçası her seferinde aynı miktar oluyordu. Hani ölçüversek belki mikro düzeyde bir farkı ancak bulabilirdik. Şekil verdiği camı suya sokmadan önce gözlüğünü ve kerpeteni sehpanın üzerine aynı şekilde koyuyordu. Her hareketi, aynı süre içinde, aynı şekilde, aynı sırayla ve aslında çok da kısa bir süre içinde tekrarlıyordu. Sıkılmadan, duraksamadan, hep kendini vererek.

Ustanın sırrı, sabunun formülünde, camın kıvamında, ahşabın budağında değil. Ustanın sırrı; sabırda, şuurlu şekilde
kendini bırakmakta, yaptığı her ne ise onda yok olmakta. Dünyanın sıhhatinin sırrı da yaşam ustalığı için uğraşan insanda.

Eskiden kız vermeden sorarlarmış: “Senin ustan kim?” Herkesin bir ustası varmış. Ustanın icazeti özgeçmiş yerine
geçermiş. İnsan, ustasıyla anılırmış. Zira ustaya çırak olmak isteyenin de, ustanın da sayısı şimdiki gibi kıt değilmiş.

Hepimizin bir ustaya ihtiyacı var. Ki gün gelip de bizi beğendiklerinde “Ustan kim” diye sorduklarında gösterecek bir maharetimiz, namımız olsun.

Bu yazı ilk olarak Atlas Dergisi’nin yıllar önce yayımlanan bir sayısında yer almıştır

 

Güneşin Aydemir

Radyo 3 Üzerine III – Akın Atauz

Klasik müzik yayını yapan radyonun maliyetini kim ödeyecek?

İlk iki bölümde genel olarak, radyo ile kent ilişkisi ve özel olarak Radyo 3’ün devlet, toplum, kent gibi somut olgularla ilişkili olarak varlığını (ve yokluğunu) nasıl anlamlandırabileceğiminiz gibi bir dizi soru ile ilgili önermeler, varsayımlar ve düşünceler tartışılıyordu.  İkinci yazının sonunda, klasik müzik yayını yapan bir radyonun, finansmanın nasıl sağlanabileceği sorununa gelmiş bulunuyoruz.

En seçkin kesimin ve uç/ sınırdaki beğenilerin sahiplerinin (yani toplumun içindeki son derece küçük ve marjinal bir kesimin) ihtiyaçlarının karşılanması için, kentin kamusal yönetimi, kaynak ayırmalı mıdır? Eşitlik ilkesi, özgürlüklerin korunması ve yaşatılması bakımından, sanat anlayışları ufuk sınırında olanlar/ seçkinler için, kamusal kaynaklarının kullanılması doğru mudur ve aykırı olanlar, ya da daha genel bir nitelemeyle, çoğunluğun ve ortalamanın/ ana-akımın dışında kalan kesimler için, kamu kaynaklarından harcama yapılması uygun olur mu?

Soruya genel bir yanıt verilebilmesini kolaylaştırmak için, bu “farklı olan” grupların farklılığının kaynağının, etnik köken, dini inanç/ inançsızlık, cinsel kimlik, dil farkı, kültürel gelenek farkı vb. gibi nedenlerle de olabileceğini, söylemek gerekecektir. Diğer bir deyişle, farklı olanlar, çoğunluğun dışındakiler ve ana-akıma dâhil olmayanlar için kamusal kaynaklardan harcama yapmak, demokrasi kuramı, etik, eşitlik ilkeleri bakımından (toplumsal sınıfların en alt tabakasında ve en zor durumda olanların ihtiyaçları da dikkate alınarak) doğru mudur?

Bu sorunun tersi de geçerlidir: “Farklı” (ve azınlıkta) olanlar için kamusal harcama yapmamak, ayrımcılık mıdır?

Bu durumda, klasik müzik yayını yapan bir radyonun kamu finansmanı ve özel finansman hakkında, biraz daha düşünmek ve konuyu irdelemek gerekecek.

Klasik müzik yayını yapan bir kent radyosunun kamusal finansmanı ne anlama gelir? Devletin/ belediyenin, bütün yurttaşlardan topladığı kaynakların, (nüfus bakımından) son derece küçük, (bununla birlikte toplumun bütününe sağlayabileceği yararlar bakımından dikkate alınması/ önemsenmesi gereken/ (seçkin) bir kesim için kullanılmasının yeğlenmesi, bir politika olarak benimsenmesi, hakkında neler söyleyebiliriz?

Bir olasılık, kamu yönetiminin toplumun bütün farklı kültürleri ve kültürel düzeyleri için bir olanak sağlanmasını benimsediği, ayrımcılık yapmadan, küçük nüfus grupları için bile olsa, bütün tercihlere yanıt vermek istemesi olabilir. (Gerçi Türkiye’de böyle bir politikanın olmadığını biliyoruz, ama olabilecekleler içinde bulunmalı/ bulunabilir.) Bu tür bir politikaya, genel olarak, kamu kaynaklarıyla, bütün farklı gruplar için (küçük bir nüfus için bile olsa), ayrım yapmadan, kamusal yarar üretilmesi yaklaşımı diyebiliriz.

Belki bir diğer düşünce, toplumun genel kültürel ortalamasının bu “seçkin” kesim tarafından yukarı doğru çekilmesi ve biraz daha uzun erimde bütün toplumun beğeni düzeyin çeşitlenmesi ve farklı düşünceler/ sanatlar/ müzikler hakkındaki bilgisinin artması ve sonuç olarak, dünyanın diğer ülkelerindeki yurttaşlar gibi, Türkiye insanlarının kulağının da, farklı/ batı standartlarına göre kurulmuş bir müziğe, zamanla alışması, gibi amaçların söz konusu olduğu da, düşünülebilir. Ancak bu durumda, politika belirleyicinin tercihine göre, toplumu “eğitmek/ koşullamak” gibi bir amaç söz konusu olabilir.

Bu durumda klasik müzik radyosunun kamusal finansmanı, aynı zamanda, devletin ve bu ideolojiyi benimseyen hükümetlerin (kent söz konusuysa, belediyenin), bir çeşit ideolojik endoktrinasyonu gibi de görülebilir. Toplumdan, böyle bir radyonun kurulmasını gerektirecek kadar yaygın bir talep gelmeden, devletin (belediyenin) böyle bir radyo kurması, bir tür yukarıdan aşağıya doğru zorlama ve bu zorlama için kamusal kaynağın kullanımı (israfı) olarak yorumlanabilir.

Ayrıca, Türkiye gibi bir ülkede, hiçbir zaman özerk kamu kurumu olamayan, radyo yayınlarına, devlet, (genel yayın anlayış ve yaklaşımından, programlarına kadar her düzeyde) müdahale edebilir. (Örnek olarak, Radyo 3, son yılda, genel milliyetçilik histerisine uyarak, “milli”/ “yerel” olana olağanüstü fazla yer ve değer vermeye ve modaya uygun biçimde, kendi kendisini bir “marka” olarak sunup, kendini öven sloganlar yayınlamaya başlamıştı. “Kamu spotu” başlığı altında da, savaş kışkırtıcısı slogan yayını vb. başladı.) Gerekli gördüğünde, devlet, yayını durdurabilir, yok edebilir. Bunun için açıklama yapmaya bile gerek görmez. Dolayısıyla 50 yıllık kurumsal bir geleneği bile, keyfi biçimde bitirmesi mümkündür.

Buna karşılık, kamu (devlet) finansmanı olmaksızın klasik müzik radyosu yayını yapmanın iki yolu olabilir: Tamamen ticari bir anlayışla yayını yapmak (bütün özel radyolar gibi, dayanılmaz düzeyde reklama dayalı bir yayıncılık) veya (pazar mekanizmasının geçerli olduğu bir ortamda) ticari olmayan bir yayın için kendi kentinin sivil bağışlarıyla/ destekleriyle (bir anlamda kendi kamusunu yaratarak, bu kamunun sağladığı kaynakla), daha geniş bir kent kamusu (ve kamusal yararı) için yayın yapmak…

Devletten bağımsız bir klasik müzik radyosunun kurulması, elbette, yukarıda devlet eliyle yaratılan sakıncaları teğet geçecektir. Buna karşılık, başka tür sorunlar oluşacaktır: [Ticari yaklaşımla kurulacak (ki böyle bir pazar olmadığı için zaten kurulamaz) radyoların sorunları üzerinde durmaya bile gerek yok; bu zaten biliniyor.] Sponsor ya da yurttaş bağışları ile finansman modelinde de, radyonun kendisini sürdürebilir bir biçimde kurumsallaştırabilmesi, büyük belirsizlikler içerebilir.

Bu tür uygulama içinde olan bir-kaç örneği gözden geçirmek yararlı olabilir: Türkiye’den İstanbul’daki Açık Radyo, ya da, başka bir örnek olarak New York’ta, sadece klasik müzik yayını yapan bir radyo olarak WQXR.

Açık Radyo (AR), müzikle sınırlı olmayan genel bir yayın politikası izliyor, söz ya da müzik programları yapıyor ve sadece klasik müzik değil, batı kültür dünyasındaki/ küreselleşmiş dünyadaki bütün müzikleri yayınlıyor. AR, başarılı bir biçimde kendi dinleyicisini/ kamusunu yaratmış bir kent radyosu ve Türkiye’nin gerçekten yüz akı olan bir uygulama. Üstelik bunu sürdürülebilir kılmış, kurumsallaşmış, yenilenerek birçok alanda (ama özellikle iklim değişikliği ve ekoloji konularındaki uzmanlaşmasına güvenilir) programlar üretiyor ve yayınlıyor. İstanbul halkı ile son derece başarılı bir ilişki kurmuş ve onunla (belki bu toplumsal grup için de, “seçkin” bir İstanbullu grubu ile diyebiliriz) güçlü bir biçimde etkileşebiliyor. Kamusal (devlet ya da belediye vb.) kaynak kullanmıyor, reklam almıyor ve kendi kentli yurttaş topluluğunun finansmanı ile kendi kaynağını yaratıyor.

Türkiye için çok değerli bir model oluşturan AR, ancak genel bir yayın yaparak yaşayabiliyor. Bu uygulamadan, özel radyo için, finansmanın zor ama yönetilebilir olduğu sonucunu çıkartabiliriz. Bir bakıma, özel tiyatrolar, klasik müzik sunan orkestralar, özel müzeler ve bazı resim galeri vb. ile aynı/ yakın bir modeli kullandığını söyleyebilriz.15-20 milyon civarında nüfusu olan bir kent olmasına rağmen İstanbul’un, sadece klasik müzik yayını yapacak bir radyoyu, aynı modelle yaşatabilmesinin, oldukça zor olduğu anlaşılıyor.

Buna karşılık radyo (ve diğer özerk sanat kurumları da) bağımsızlıklarını koruyorlar, yayın politikalarını (bugün Türkiye’de bütün kurumların dikkate almak zorunda olduğu “oto-sansürü” bir tarafa bırakırsak) kendileri belirliyor. Kent ile istedikleri/ gerekli gördükleri biçimde ve, kentlilerin talepleri vb. doğrultusunda, ki bir etkileşimle, yayını programlayabiliyorlar. Ancak bu modelin, bir bıçak sırtında yürümek kadar hassas dengelere dayalı ve zor olduğunu gözlemlememek imkânsız.

Başka bir örnek olarak, New York’taki WQXR’a bakacak olursak, o da dünyanın en büyük ve en karmaşık metropollerinin birinde, belki kültürel eylemler ve sanat olayları bakımından en gelişmiş olan kentinde, ticari olmayan bir yayın yapıyor. Onun da, uzun yıllardır kurumsallaşmış bir radyo olduğunu söyleyebiliriz. Sadece klasik müzik yayını yapıyor ve bunun için sadece kent halkının katkılarına dayanıyor. Ancak bir kaynak toplama kampanyasına rast geldiğinizde, radyonun, bunu NY gibi bir dünya başkentinde bile, ne kadar zorlanarak yapabildiğini gözlemleyebiliyorsunuz.

Gerçi WQXR’ın tercihi, çok küçük bir miktarla da olsa, (ayda 10 hatta 5 dolar kadar küçük bir katkıyla bile) toplumdan aldığı desteği genişletmek. Kent halkının ulaşılabilecek en büyük kesiminin, kendisine sahip çıkmasını istiyor. Bir sponsorun bir defada büyük miktarlar vermesine göre, kentli tabanında yaygınlaşmayı tercih ediyor. Anlayabildiğim kadarıyla WQXR, NY gibi bir kentte bile, kendisini yaşatabilen tek özel klasik müzik radyosu.

Bu durumda, Türkiye’deki bir kent için, özellikle Ankara için böyle bir radyoyu ümit etmek, pek mümkün olamayacaktır.

Sonlandırırken

Radyo üzerinde konuşuyoruz. Ancak tartışılan asıl konu, kentsel kültürün oluşumu ve kültürel/ sanatsal eylemlerin kente olası etkileri. Bu etkiler, (radyo gibi kanallarla) kentin gündelik yaşamı düzeyinde/ gündelik yaşamımıza karışarak süregelen biçimde veya özenilmiş anlar ve yerler için tasarlanmış performanslar gibi biçimlerde olabilir.

Kültürel ve sanatsal (mevcut paradigmaya göre oluşan) etkinliklerin kentteki varlığı ve performansı, kent toplumuyla (çeşitli sınıflarla) etkileşim örüntüsü, finansmanı ve bağımsızlığı, politik ve ideolojik konumu, bu sorunlar açısından, özellikle radyo, hatta sadece klasik müzik yayını yapan bir radyo üzerinden (yani biraz “uç” bir model üzerinden), tartışılarak, kentsel kültürün nitelikleriyle ilgili analitik bir egzersiz yapmak amaçlanıyor…

Elbette bu gibi kavramlar açısından kenti çözümlemeye çalıştığımızda, toplum bilimsel kavramlar, sanatla/ sanat tarihiyle ilgili kavramlar, değerlendirmeler ve iletişim kavramları, hatta finansman gibi bir alanın kavramları arasında dolaşmak gerekiyor; bu da oldukça çetrefil bir metinin üretilmesine neden oluyor.

Yeniden Radyo 3 konusuna ve bunun kent yaşamı hatta belki sadece Ankara yaşamı üzerindeki, olası etkileri konusuna döndüğümüzde, bazı sorular belirmeye başlıyor: Radyo 3 sürdürülebilir mi? Ya da klasik müzik yayını yapan “bağımsız” bir radyo, olabilir mi? Olması ne kadar gerekli ve anlamlı? Olmaması, ne tür sorunlar yaratır ve topluma/ kente ne kaybettirir?:

Türkiye’de, şimdiki durumda, artık “zorla modernleştirme” söz konusu değil. Kentlerde, 19. Yüzyıl’dan beri zaten başlamış olan modernleşme, önce kendi özgün gelişimiyle, sonra küreselleşmenin etkisiyle, artık belirli bir olgunluk, kendiliğindenlik ve olağanlık haline geçti ve ivme kazandı. Kimse artık “modernleştirilmek” için (bir otorite tarafından) zorlanmıyor. Hatta tam tersinin söz konusu olduğu bile söylenebilir: Modern paradigmaya karşı, dini ve geleneksel/ tutucu bir paradigmanın, yukarıdan aşağıya (devlet tarafından) zorlanarak egemen hale gelmesi için çabaların yaygınlaştığı bir dönemdeyiz.

Bu çaba, modernitenin, gündelik yaşamını doğal bir uzantısı haline gelmiş olmasını tersine çevirmek, kentin (çoğulcu nitelikte) kültürel [(batılı anlamda, batılı (buna belki “küreselleşmiş” de diyebiliriz) anlayış yörüngesinde ve doğrultusunda] gelişmesine engel olmak için, gösterilen çabanın bir parçası olarak düşünülebilir. Böyle bir ortamda, klasik müzik yayını yapan (ve kamu kaynaklarından finanse edilen) bir radyonun varlığı, nasıl yaşatıldığı, kendisini nasıl sürdürebileceği ve (yenilenerek) kuramsallaştırabileceği ile ilgili sorunlar ve kentle etkileşim bakımından, bir klasik müzik radyosunun (ya da Radyo 3’ün) olmaması/ sonlandırılması riski hakkında, neler düşünülebilir? Eğer böyle bir radyo yok edilirse:

  • Kent toplumunun homojenleştirilmesi/ türdeşleşmesi (farklı kültürlerin kentte yaşatılmaması) doğrultusunda bir adım atılmış olacak,
  • Kentsel kültürel süreçte çeşitliliğin oluşmasına katkı sağlayan bir boyut (klasik müzik yayını yapan bir radyo) azaltılacak, kitle kültürünün daha da egemen hale gelmesi, resmi ideolojinin güçlenmesini sağlamak bakımından, kaçak kanallar önlenecek,
  • Tek bir dini paradigma/ uygarlık dayatılarak, daha önce batı kültür dünyası ile ilişki kurmuş olanların bunu değiştirmesi sağlanacak, Türkiye’nin ana akım çevresinde türdeşleşmesine uyum göstermeyenler (dini ve İslami olmayan sanatlar, radyolar, düşünceler ve duygular vb. sonlandırılarak.) artık farklı kanallardan beslenemeyecek,
  • Farklı olana tahammül edememe ve kendi standardının dışındaysa, sadece yok etmek refleksiyle davranarak, içe kapanma/ batılı etkilerden arınma programı genişletilecek,
  • Enternasyonal (hukuka, etiğe, estetiğe vb. dair) değerler yerine, sadece milli/ yerel “değer” klişeleri konsolide edilecek,
  • Sığ ve dar bir havuzla yetinmek zorunda bırakılan, dar ufuklu ve bön kentlilerden oluşan bir çoğunluk kültürünün güçlenmesi ve egemenleşmesi sağlanacak,
  • vb.

Sadece radyo ya da klasik müzik için değil, ana akımdan farklı olan her türlü düşünce ve eylem için, bu türü olgular, daha kolay gerçekleşebilecektir.

Radyo 3 gibi, kamu kaynakları kullanarak, sadece klasik müzik (ve bazı diğer batı müzikleri ve yerel müzikler) yayını yapan bir radyonun olmaması, Türkiye’nin (belki sadece kentlerdeki çok küçük bir nüfusun) kültür yaşamı bakımından, bir “çölleşme” anlamına gelecektir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu çölleşme, çok büyük ve yaşamın bütün alanlarını kuştan bir çölleşmenin, küçük bir parçası olacaktır sadece.

Bu nedenle, Radyo 3 gibi bir yayının, devlet/ hükümet vb. türü bir otorite tarafından sonlandırılması olasılığına karşı, neler düşünülebileceği/ yapılabileceği, bunların olasılığı ve güçlükleri vb. üzerinde biraz tartışma hazırlığı yararlı olabilir. Barış için imza atan akademisyenlerin, bir üst otorite iradesiyle kendilerini bir anda “akademi” dışında bulmaları gibi bir duruma karşı, artık deneyimlerimiz nedeniyle, daha hazırlıklı durumdayız. KHK ile zaten “akademi” olmayan yerlerden uzaklaştırılan barış imzacıları, nasıl kendi “dayanışma akademilerini” kurmak ve yaşatmak türü bir çaba içindeyseler, üst otoritenin yıkmak/ yok etmek amacıyla üzerine yürüyeceği her türlü oluşumu, farklı bir biçimde yaşatmak/ benzer işlevlerin sürdürülebilmesini sağlamak bakımından da, hazırlıklı olmalıyız.

İçinde bulunduğumuz “yıkım-direniş-küllerinden devrimci biçimde yeniden doğma” çağında (herkesin/ her şeyin bir Phoenix olmasının gerekebileceği bir çağda), radyo, hatta bir uç örnek olarak klasik müzik radyo yayını sağlamak üzerinde düşünme egzersizi yapmak, “akıntıya kürek” çekmek gibi olabilir. Ancak böylesi küçük parçanın, anlamı ve işlevi üzerinde düşünmek ve tartışmak, her şeye rağmen, daha iyi bir gelecek için, daha nitelikli kentler, daha gelişmiş ve insanlık/humanite anlayışı daha incelmiş yurttaşlar/ kentliler için düşünmek demektir.

 

Akın Atauz

[Oğuz gidiyor] Bagan, Burma – Oğuz Tan

9. ve 13. yüzyıllar arasında başkenti Bagan olan Pagan Krallığı; Burma kültürünün gelişmesinde, Myanmar Birliği’nin oluşmasında ve Theravada Budizmi’nin yayılmasında önemli bir rol oynadı.

Pagan Krallığı, İravadi Nehri kıyısındaki Bagan’ı çevreleyen geniş ovada, irili ufaklı 10 binden fazla tapınak inşaa ettiler. Moğol istilaları sonucu Pagan Krallığı’nın çökmesiyle birlikte, Bagan, küçük bir yerleşim merkezine dönüştü. Yine de, Bagan’ı da içine alan büyük ova, Budist hacılar için önemli bir hedef olmaya devam etti. 13. ve 20. yüzyıllar arasında da yüzlerce tapınak inşa edildi. Son 500 yıl içinde, renovasyonlar görerek günümüze toplam 2.200 tapınak, stupa ve pagoda ulaşmış. Bagan’da bisikletimle gün boyu keşif yolculukları yaptım.

Bagan’da günbatımı

Gün doğum ve batımları ise, muhteşem görüntüler yakalamak için en güzel vakitlerdi. Gün doğum ve batımlarında düzenlenen balon seferleri muhteşem güzellikte görsellere dönüşüyorlardı.

Bagan’da geçirdiğim 2 gün boyunca biyolojik zamanım alt üst olsa da, kesinlikle buna değdiğini belirtmeliyim. Gündoğumundan önce dışarı çıkıyor, öğlenden önce yemek yiyor, uyuyor, günbatımından önce tekrar dışarı çıkıyor ve gece erkenden yatıyordum. Bagan’da bisiklet kiralamak mümkün olsa da, yine de kendi bisikletimle gelmiş olmam büyük avantajdı.

Bagan tapınakları

Bagan’da dolaşabilmek için bir de bilet satın almak gerekiyordu ki fiyatı 20 dolardı. Bir yandan düşük bütçeyle dolaşmak diğer yandan ise sürekli hareket halinde bulunmak ve bu nedenle de farklı turistik bölgelerde farklı biletler satın almak durumunda kalıyordum. Aslında bu durum, bütçemi hiç de azımsanmayacak biçimde etkiliyordu. Fakat aynı zamanda, böylesi bir durumu, geçmişte tecrübe etmemiş birine anlatabilmekte pek kolay olmuyor.

Kapadokya’da olduğu gibi, Bagan’da da balon seferleri yapılıyordu. Muhtemelen balona binmek kadar olmasa da, bir tapınağın tepesine çıkmak, balonları izlemek ve fotoğraf çekmek de oldukça keyifliydi. Bisikletimle şehri dolaştım ve karşıma çıkan tapınakların tepelerine çıktım.

Antik şehir Bagan’da irili ufaklı sayısız tapınak bulunmakta. Bisikletimle tüm gün turladığım şehirde bu yapılardan bazılarını gördüm. Fotoğraftaki görüntüyle karşılaşınca Burma(Myanmar) Budistleri için bu görkemli kutsal mekânların günümüzde de ne kadar önemli olduğunu fark ediyorsunuz.

 

Oğuz Tan – Bisikletli Gezgin

Instagram @oguzgidiyor

[email protected]

 

 

[Hermit] Dertli nedir, kime denir? – Ayşegül Sağlam

Kimdir dertli? Sözlük karşılığı ve ilk akla gelen anlamı; ‘derdi olan, belirli bir konuyla ilgili sıkıntı duyan’ demek. Mesela yoksulluk pek ala bir derttir, sevdiğinden ayrılmak da -yoksulluk kadar büyük olmasa da- öyle. Bindiğin minibüsün şoförünün sigara içmesi de bir derttir kişiden kişiye göre. Çünkü rahatsız olan yolcu, şoförün ‘yavuz hırsız’ tavrıyla baş edemeyeceğini düşünerek katlanmak zorunda kalır yolculuğun geri kalanına. Memleket meselesi bambaşka bir derttir mesela, konuş konuş çözemezsin. Dert örneklerinin sonu gelmez ya iyi bir yanı da vardır bu dert denen meretin. İnsanı büyütür. Dertli insan daha güçlüdür hayata karşı. Önüne konan engellere mukavemet becerisi kazanır. Yoksulluk, adaletin ne mühim bir erdem olduğunu öğretir insana; ayrılık derdi, varlığın kıymetini öğretir. Sigara içen şoföre denk gele gele; “Kardeşim yaşlısı var çocuğu var, bi’ zahmet söndürüver şu sigarayı” diyebilmeyi öğrenirsin. Memleket derdini konuşa konuşa bir yere varamayınca; her şeyin, kendi üzerine düşeni yerine getirmekle başladığını öğrenirsin. Uzar gider örnekler.

“Amma konuştun, ne dertli yazı oldu.” diyeceksiniz. Sebebi şu, bu hafta birbirinden dertli bir sürü gençle tanıştım. ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu üyeleri. Dertleri büyük; kültürel değerler; tiyatro, dans, müzik… 1961 yılında, ODTÜ`nün ilk topluluklarından biri olarak kurulan Türk Halk Bilimi Topluluğu, halk kültürü öğelerini çağdaş ve bilimsel yöntemlerle çözümleme ve yorumlama amacıyla kurulmuş. İşin güçlü yanı ise bu çalışmalarla elde edilen bulguları, sadece çeşitli etkinliklerle yakın çevreye ulaştırmayı değil; halk bilimi yazınına kazandırmayı hedeflemeleriymiş.

Kurulduğu günden bu yana çalışmalarını aralıksız sürdüren topluluk; halk oyunları, halk müziği, halk tiyatrosu ve yöre araştırmalarını kapsayan dört ana kolda etkinliklerini sürdürüyor ve adeta bir fabrika gibi işliyor. Onlar teknik eğitim alıyorlar. Matematik, kimya, biyoloji, bilgisayar, mimarlık okuyorlar. Bununla birlikte kültürel değerler üzerine bilimsel çalışmalarda bulunmaktan, bu konular üzerine kafa yormaktan ve bu değerleri kaybetmeden nasıl güncelleyeceklerini düşünmekten kendilerini alamıyorlar. Bu durum, eğitim sisteminde insanları sayısalcı, sözelci diye ayırarak eğitim vermenin ne kadar anlamsız olduğunu gösteriyor bize. Onları keyfimize göre sınıflandırıp ‘sen şu kadar fen çöz, sen de biraz Türkçe çöz gerisine karışma, sen coğrafya çöz ama tarih çözme, sen sadece tarih çözüyorsan senden bir cacık olmaz, bırak bu işi’ şeklinde yaptığımız lisans yerleştirme anlayışının, öğrenme ve üretme arzusunun önüne geçemeyeceğini gösteriyorlar bize.

Oynadığım oyun vesilesiyle tanıştım onlarla. Önceki yıllarda ‘Halk Tiyatrosu Günleri’ ismiyle düzenledikleri etkinlikleri, iki yıldır daha kapsamlı bir hale getirerek ‘Halk Tiyatrosu Şenliği’ ismiyle düzenliyorlar. Birçok üniversite grubunun yanında, ‘Hermit’ oyunumla beni de davet ettiler. Her anlamda çok güzel ev sahipliği yaptılar. Hem gelen ekipleri güler yüzle ağırlayarak hem de harika bir oyun sahneleyerek ev sahibi olduklarını gösterdiler konuklarına.

Müjdat Gezen’in ‘İstanbul Müzikali’ adlı oyununu sahneleyen ekip 1994’te yazılan oyun üzerine epeyce kafa yormuş. Oyunun belli bölümlerini günümüze uyarlamışlar. İyi de olmuş. Çünkü bence politik mizahın en büyük sıkıntısı; yakın tarihi okumaya yeltenmeyen bir toplumda, yazıldıktan bir müddet sonra, metnin izleyiciye ulaşamaması. Metin üzerinde yapılan ufak değişikliklerle bu durumun önüne geçilmiş.

Müzikal altyapısı oldukça profesyonel görünüyordu. Duyduğuma göre ODTÜlü ağabeylerinin katkısı olmuş. Ekol olmak böyle bir şey tabi. Oyuncuların hepsi, hiç de sırıtmayacak şekilde güzel dans ediyor ve şarkı söylüyordu. Dekorda sarf edilen emeği de görmemek pek mümkün değil. Makyaja ise ayrı bir özen gösterilmiş. Her skeçte farklı şekillerde, farklı makyajlarla karşımıza çıkan oyuncular, oyunu hiç düşürmeden gösterilerini tamamladılar. Sanıyorum bunun sebebi; sahne önünde olduğu kadar sahne arkasında da iyi bir takım olmayı başarmaları. Amatör tiyatronun en güzel yanı bu herhalde. Oyunun her aşamasıyla ilgilenmek zorunda olan oyuncu, mecburen dekor da öğreniyor, ışık da makyaj da…

Böyle güzel şeyleri ortaya koymak kolay olmuyor tabi. İşleri çok zor. Yıl boyunca tiyatro konuşuyorlar; dönem sonunda, tatilde araştırma yapacakları konuları belirleyip öyle tatile çıkıyorlar. Tatil boyunca İtalyan tiyatrosu, Rus tiyatrosu, meddah, kukla, kabare… Sayısız konu üzerine araştırma yaptıktan sonra okula geliyor ve yeni üyelere araştırdıkları konuların sunumlarını yapıyorlar. Sonra yeni dönem başlıyor ve belirlenen yeni gündeme göre okumalar yapılıyor. Bu senenin konusu ‘Batılılaşma ve Geleneksel Tiyatro’. Birinci dönem yapılan okumalar etrafında kuramsal tiyatro tartışmaları ve söyleşiler düzenleniyor. Bir yandan doğaçlamalara, beden çalışmalarına devam tabii. İkinci dönem başında oyun seçiliyor ve 40 gün gibi bir sürenin sonunda oyun sahneye konuyor. Şimdi bu, dert değil de nedir? Söyleyin bana.

Bir yandan okul bir yandan fabrika gibi işleyen topluluk arasında kalan ve bu yoğunluktan yorulan öğrencilerin, kendi aralarında; ‘Abi ben artık dayanamayacağım. Okulu bırakıyorum; topluluğa devam edeceğim.’ şeklindeki şakalaşmaları bile onların; sanatın, tiyatronun ve yaşadıkları toprağın ne denli kıymetini bildiğinin bir göstergesi. İleride ne yaparlarsa yapsınlar, neticenin çok iyi olacağına eminim. Yapacakları işin içinde mutlaka tiyatronun olacağına da… Yolunuz açık olsun güzel çocuklar…

 

 

Ayşegül Sağlam

 

 

[Yaşadım Diyebilmek] Yaratıcı bir protesto – Şahin Tekgündüz

İstiklal Marşı tartışması ve yeni Mehter müziği versiyonu beni 58 yıl öncesinde 27 Mayıs darbesinden birkaç gün sonra yaşadığım bir olaya götürdü ve bir kez daha gülümsetti.

Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subayım. Muhabere Okulu’na bağlı Astsubay Okulu’nda kısa bir süre takım subaylığı yaptıktan sonra, Muhabere Okulu Komutanı’na bağlı inzibat subaylığı görevine getirilmiştim. Üstelik Mamak, Kayaş gibi geniş bir alanı kapsayan, Doğu Bölgesi İnzibat ve Trafik Karakol Komutanlığı’na. Muvazzaf subayların bile edinmek için her türlü yolu denediği bu itibarlı göreve nedense, Muhabere Okulu Komutanlığı’nca ben uygun görülmüştüm. Komutanı olduğum karakolda bir asteğmen yardımcım, bir kıdemli astsubay başçavuş, bir başçavuş, iki onbaşı ve kırk inzibat eri vardı. Ayrıca biri cip biri pikap iki de araç… Araçların ikisi de, kırmızı zemin üzerine yazılmış AS-İZ plakaları ve tepelerine yerleştirilmiş, yanıp sönen kırmızı ışıklar ve sirenlerle donatılmıştı…

O günlerde de âdetâ bugünleri yaşıyorduk. Devlet radyosu sürekli iktidarın başarılarını övüyor, Vatan Cephesi listeleri yayımlıyor, gazeteler sansürlü beyaz sayfalarla çıkıyor, siyaset ortamı da toplum da günden güne gerginleşiyordu. Bu ortam, göz göre göre gelişen 27 Mayıs hareketiyle sonuçlandı, 10 yıldır Türkiye’yi yöneten DP, iktidardan uzaklaştırıldı. Toplumun önemli bir kesimi darbeyi bir ihtilal olarak gördü. Ankara birkaç gün süren coşkulu bir bayram yaşadı. O günlerde Küçükesat’ta oturuyordum ve REO servis kamyonlarıyla karakola gidip geliyordum. Fakat o sabah servisten söz etmek ne mümkün. Tank ve uçak sesleriyle birlikte sonuna kadar açılmış radyolarda ihtilal bildirileri okunuyor, marşlar çalıyordu. Herkes salkım saçak pencerelerdeydi. Subay kıyafetimle, askeri bir araç bulabilmek için Küçükesat’tan İnönü Meydanı’na kadar yürüyorum; yol boyunca balkonları ve pencereleri dolduranlarca alkışlanıyorum ve kendimi 27 Mayıs’ın başkomutanı gibi hissediyordum.

Karakola ulaştığımda Garnizon Komutanı birliğimi toplayıp, bölgede huzursuzluk çıkarması beklenen Demokrat Partilileri kontrole alıp, gerekirse tutuklamamı emretmiş fakat ben ve askerlerim sadece taşkınlıkları önlemekle yetinmiştik. O gün Ankara, geç saatlere kadar başta Kızılay olmak üzere meydanları ve sokakları doldurmuş, tankların, askerî araçların tepesinde, büyük bir coşkuyla tam bir şenlik yaşamıştı.

Karakolda

Darbeden iki ya da üç gün sonraydı. Saat 01.00 sıralarında şehir içi devriye görevini tamamlamış, cipimle karakola dönüyordum. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle yollarda in cin top oynuyordu. Tam Kurtuluş Meydanı’ndan geçerken şoförüm Manisalı Mehmet Pehlivan acı bir fren yaptı. Gecenin karanlığında uzun boylu bir gencin kendini cipin önüne attığını gördüm. İçgüdüsel olarak ikimizin de elleri de tabancalarımıza gitti. Genç büyük bir heyecanla yaklaşmış, “Lütfen yardım edin bana, lütfen kumandanım…” diye bağırıyordu. Mehmet elindeki feneri delikanlının yüzüne tuttu. Şaşırdım. Çünkü hiç yabancı gelmemişti karşımdaki yüz. Cipi yolun kenarındaki sokak lambasının altına çektik. Birbirimizi daha iyi görüyorduk. Evet bu Erdoğan’dı, Gülşehir’de ilkokuldan sınıf arkadaşım. “Erdoğan sen misin?” dedim; şaşkınlıkla yüzüme baktı, kısa bir tereddütten sonra “Teğmenim, sen Şahin’sin!” dedi. Cipten indim ve heyecanla kucaklaştık. On, on iki yıldır görmediğim arkadaşımla böyle bir durumda karşılaşmak çok garip gelmişti bana. Erdoğan heyecanını bastırmaya çalışarak benimle karşılaşmasının büyük şans olduğunu söyledi ve sorununu anlatmaya başladı:

“Şahinciğim, üç gündür pederle başımız dertte. Adam kafayı çekip çekip olay çıkarıyor. 27 Mayısçılardan tut da İsmet Paşa’ya kadar herkese küfrediyor. En yakın komşularımız bile rahatsız, biraz daha kalırsa mahalleli linç edecek diye korkuyorum. Allah aşkına şu adamı içeri alın da biz de kurtulalım, onun da başına bir şeyler gelmesin…”

Durum gittikçe ilginç hâle geliyordu, ama yapacak bir şey yoktu. Erdoğan’ı da arabaya alıp, Topraklık semtine doğru yola koyulduk. Mahallede ışıkları yanan tek katlı, yarı gecekondu bir evin önünde durduk. Erdoğanların eviydi. Erdoğan, babası götürülürken görünmek istemediği için biraz geride gizleniyordu. Evin önünde üstü hasırlarla kapatılmış bir set vardı. Elli altmış yaşlarında, uzun boylu, zayıf sakalları uzamış, sinirli bir adam karşıladı bizi. Beni görür görmez,

“Beni götürmeye mi geldiniz, götürün bakalım, korktuğumu mu sanıyorsunuz, orada da aynı şeyleri söyleyeceğim” dedi. İyiden iyiye sarhoştu. Sette tahta bir masa, üzerinde, o zamanlar çopur dediğimiz 35’lik boş bir rakı şişesi, yarısına kadar sulandırılmış rakı dolu bir çay bardağı, peynir kırıntıları vb. Bir de Grundig TK 23 marka, makaraları boşa dönen bir teyp vardı. Adama Erdoğan’ın arkadaşı olduğumu söyledim.

“Yalan söyleme komutan, zaten Erdoğan, öz oğlum ihbar etti beni; nerde o şimdi? Kaçtı değil mi, benden korkup kaçtı, alacağı olsun onun. Mahalleli de kıçına kına yakar artık” dedi öfkeyle. O sırada karısı çıktı içerden. Şaşkın şaşkın bize bakarken, kocasını koruyup kollayıcı bir tavır da takınmamıştı nedense. İçerden adamın ceketini getirdi. Adam sürekli homurdanıyordu ama güçlük çıkarmadan, teybini de koltuğunun altına alıp bizimle gelmeyi kabul etti. Bu arada çevredeki evlerin ışıkları yanmaya ve perdelerin arkasından meraklı gölgeler belirmeye başlamıştı.

Cipe bindikten sonra teybi niçin yanına aldığını sordum. Homurdanarak, “Onda millî Türk musikisi var, sen hiç dinlemedin mi?” dedi. Sonra da sarhoş kafayla priz arar gibi bir harekette bulunup, arabada olduğunu fark edince vazgeçti. Yol boyunca hiç konuşmadık. Teslim aldığımız yer benim yetki alanımda olmadığı için onu Ulus’taki Merkez Komutanlığı Karargâhı’na götürüp teslim ettim. Tutulan tutanak sayesinde de adının Selahattin olduğunu öğrendim.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Aynı zamanda Doğu Bölgesi Garnizon Komutanı da olan Muhabere Okulu Komutanı Tuğgeneral Celâdet Ögel’in beni emrettiği bildirildi. Huzura çıktım. Celaâdet Paşa tedirgin ve sinirli bir tavırla,

“Teğmen, nedir bu Topraklık’tan aldığınız adam? Topraklık’la ne alâkan var senin de oralarda olaylara müdahale ediyorsun?” dedi. Durumu açıklayınca sâkinleşti ve yanındaki Kurmay Albay İhsan Sakarya’ya dönüp,

“Şu işe bak yahu, millet öyle bezmiş ki, babasını bile ihbar ediyor… Yalnız anlayamadığım bir husus var albayım, soruşturmayı nedense askerî mahkemede değil, sivil mahkemede açmışlar” dedi. Sonra da bana, mahkemeden tanıklık için davet geldiğini bildirip resmî bir zarfı uzattı ve

“Ere de tembih et, mahkemede sadece bildiklerinizi anlatın, ileri geri laf etmeyin sakın teğmen” uyarısında bulundu. Ardından da ekledi: “Sonra da gelip bana rapor vereceksin”.

Şoförüm Mehmet Pehlivan’la Anafartalar Caddesi’ndeki Adliye binasındaydık. İlk kez mahkemeye çıkacağım için çok heyecanlanmıştım. Bizi yönelttikleri üst katlara çıkarken kulağıma “Kadifeden Kesesi” türküsünü melodileri çalındı ama sözleri çok yabancıydı. Kulak kesildim. Türkünün sözleri Harbiye Marşı’nın sözleriydi. Yukarı kata çıkınca ses daha da belirginleşmişti. Hiçbir anlam veremiyordum ama bir yandan da gülmekten kendimi alamıyordum. Ayrıca koridorlardaki insanlar da şaşkın ve anlamsız gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Sesin, ifade vereceğimiz sorgu yargıcının odasından geldiğini anlayınca şaşkınlığımız iyice arttı. Evet, Kadifeden Kesesi türküsü resmen Harbiye Marşı’nın güftesiyle söyleniyordu:

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız.

Kapının önündeki kalabalık artmaya başlamıştı. Herkes kulak vermiş bu garip müziği dinliyordu. Mübaşire tanık olarak geldiğimizi söyleyince, tam bir kumandan edasıyla “Bekleyin” dedi. Kısa bir sessizlikten sonra içerden gelen müzik değişiverdi. Bu kez melodi Harbiye Marşı ama, sözleri değişikti:

Kadifeden kesesi kahveden gelir sesi
Oturmuş kumar oynar ciğerimin köşesi

Kadife yastığım yok odana bastığım yok
Kitaba el basarım senden başka dostum yok…

Nihayet kafama dank etti. Bu sesler, Erdoğan’ın babası Selahattin Bey’in, yanından ayırmadığı teypten geliyordu. Güleyim mi ağlayayım mı, bilemedim. Adliye koridorlarında çın çın öten bu garip müzik bitince beni tanık olarak içeri aldılar. Selahattin Bey’le göz göze gelmemeye özen göstererek ifademi verdim. Mehmet’in ifadesi de tamamlandıktan sonra garip duygular içinde Adliye binasından ayrıldık.

O gün bugündür dinlediğim bu garip şarkıların kulağımdaki izleri ve bu yaratıcı protesto yönteminin sahibi Selahattin Beyin yüzü belleğimde taptaze durur ve bu anımı anlatmaktan büyük zevk duyarım. Tabii olayı Celadet Paşa’ya anlatırken hiç zevk duymadığımı da belirtmek isterim.

 

 

 

Şahin Tekgündüz

İklim değişikliği ile yaşanan felaketlerin faturası ağır oldu: 320 milyar dolar

Birleşmiş Milletler (BM) 2017 iklim raporunda iklim değişikliği ve küresel ısınma nedeniyle yaşanan tabiat olaylarının 2018 yılında da devam edeceğini açıkladı.

Raporda geçen üç yılda kaydedilen rekor sıcaklıkların Kuzey Kutbu’nda ısınmaya ve Güney Afrika’da su sıkıntısına neden olduğu belirtildi.

BM Dünya Meteoroloji Örgütü 2017 iklim raporuna göre ise Arktik’te (Kuzey Kutbu ve çevresi) rekor sıcaklıklar yaşanırken tam tersine Kuzey yarım kürenin nüfusu yoğun bölgelerinde ise dondurucu soğuklar yaşandı.

“2018’in başlangıcında da 2017’de kaldığımız yerden devam ettik ve aşırı iklim olayları birçok can aldı ve yaşama zarar verdi” şeklinde konuşan Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Sekreteri Petteri Taalas, Avustralya ve Arjantin’i sıcak hava dalgaları, Kenya ve Somali’yi kuraklığın ve Güney Afrika’yı da su sıkıntısının vurduğunu açıkladı.

Küresel deniz yüzeyi ısısının da 2017 yılında kaydedilen üçüncü en yüksek sıcaklığa ulaştığı ve bunun kutuplardaki buzulların erimesine ve Avustralya’daki mercan kayalıklarının beyazlamasına neden olduğu belirtildi.

Felaketlerin faturası 320 milyar dolar

Kuzey Atlantik kasırga sezonu, Hindistan’daki muson yağmurları ve Afrika’nın doğusundaki kuraklığın 2017’yi iklim değişikliğinin faturasının en yüksek olduğu yıl olmasına neden oldu.

Almanya merkezli Munich Re Sigorta şirketinin verilerine göre 2017’de iklim değişikliği nedeniyle yaşanan felaketlerin sadece 2017 yılındaki maliyetinin 320 milyar dolar (yaklaşık 1.280 trilyon TL) olduğunu açıkladı.

Rapora göre son 25 yılda iklim değişikliğinin en önemli nedenlerinden biri olan atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu da milyonda 360 partikülden milyonda 400 partiküle çıktı.

Sıcaklığa bağlı ölümler 1980 yılından bu yana artış gösterdi

Taalas “Gelecek nesiller için de yüksek kalmaya devam edecekler ve gezegenimizin geleceğinin daha sıcak olmasına ve dolayısıyla daha fazla aşırı iklim olaylarına neden olacaklar” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporuna göre ise sıcaklığa bağlı ölümler 1980 yılından bu yana artış gösterdi.

Uluslararası Para Fonu (IMF)’nun verilerine göre ise hava sıcaklığındaki 1 derecelik artış düşük gelir grubundaki ülkelerin büyüme oranlarını ciddi şekilde azaltıyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Kanatları buz tutan leylekleri hayata döndürdüler

İklim değişikliği bu kez Bulgaristan halkına bir ilki yaşattı.

Baharın müjdecisi Nevruz Bayramı’nda kar yağışı Bulgaristan’ın büyük bölümünü beyaz örtüyle kapladı.

Nisan ayı yaklaşırken Deliorman bölgesinde başta Şumnu, Razgrad olmak üzere pek çok yerleşim biriminde yoğun kar yağışı etkili olurken, kar bazı kesimlerde 20 santimetreyi buldu.

Kar yağışı bölgede yaşayan hayvanları da olumsuz etkiledi.

Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Şumnu iline bağlı Kaolinova Köyü’ne gelen ilkbaharın müjdecisi 10 leylek donmaktan son anda köylüler tarafından kurtarıldı.

Köylüler, kanatları buzlandığı için karlar üzerinde hareketsiz olarak bulunan leylekleri toplayarak evlerine getirdi.

Leylekleri yaşadıkları oturma odasına koyan aile, onlarla tek tek ilgilenerek yaşama döndürmeyi başardı.

 

(hudutgazetesi, Yeşil Gazete)