Ana Sayfa Blog Sayfa 2837

[Kuşlar, Orman ve Ben] Bereketli bir yaşam

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

25 – Bereketli bir yaşam

G.A.: Ne diyorduk? Evet projede yapılacak olan araştırmalar için çeşitli uzmanlarla çalışacaktık, ama bu işler de kendiliğinden olmuyordu. Birilerinin uygun kişileri bulması, projeyi anlatması, yapılacak işlerin birlikte yapılmasının sağlaması, yapılamayanların bizzat yapılması gibi işler vardı.

Bu işleri yapan bir ekiptik. Ben, Yalçın, Lon (Briet) ve Metin (Akçalı). Yalçın’la birlikte projenin genel koordinasyonunu yapıyorduk, Lon ile birlikte ilişkiler, toplantıların takibini; Metin ve Yalçın’la da foklarla ilgili arazi çalışmalarını yaptık ettik.

Ç.G.: Bütün bu işleri gönüllü olarak mı yapıyordun peki?

G.A.: Yarı gönüllü mü diyelim, öyle bir şey. Kalacak yer ve yeme içme meselesi bir şekilde çözülüyordu. Yani buradaki arkadaşlarımızın bize sunduğu olanaklardı bunlar. Bir de ufak bir harçlık alıyorduk projeden. Onunla da aslında ofise bağış yapıyorduk, bir de böyle dondurma falan çiklet parası gibi bir şeydi.

Ç.G.: Kıtla kanaat etmek mi bu mesela? Karın tokluğuna çalışmak diye bir deyim var sonuçta.

G.A.: Benim hiç para sorunum olmadı. Şimdi böyle söyleyince zengin ya da şanslı bir insanmışım gibi görünüyor. Para sorunum param olduğu için değil, bereketli bir yaşam sürdüğüm için olmadı. Dolayısıyla o harçlık yetiyor da artıyordu bile. E yaş 25, biriktirmek gibi bir derdin yok, gelecek kaygısı filan yok ve gelecek diye bir şey de yok zaten. Kaybedecek de çok fazla bir şeyin yok (henüz). Rahat rahat takılıyorum ben de.

Ama kıt kanaatlik meselesinde şöyle bir şey var; benim ilgi alanlarım, uğraştığım, vaktimi verdiğim işlerin yapılabilmesi için zaten çok para harcanması gerekmiyordu.

Şunu demek istiyorum: pahalı giysiler giymek, markaları takip etmek, her türlü konforu günlük yaşama eklemek gibi dertlerim yoktu. Çünkü zaten onlara kendimce sahiptim. Daha fazlasında da hayat bana sunmadıkça gözüm yoktu.

C.G.: Hayat sana sunmadıkça derken? Ezoterik bir kökeni var mı bunun?

G.A.: Aman diyim, sakın ha! İşte en büyük risk. Ben tamamen rasyonel bir şeyden bahsediyorum.

Bazıları vardır uğraşırlar, bir şeyleri başarmak, bir takım hedeflere ulaşmak için. Bu herhangi bir alanda olabilir: en başarılı olmak, en zengin, en herhangi bir şey. Yaşama amacı budur. Benim hiçbir zaman böyle bir amacım olmadı.

Ama baktığın zaman yaşamıma, ciddi bir amacı varmış gibi görünüyor. Yani adımlar ardı arkasına çok mantıklı. İlgi alanları değişmiyor ama dönüşüyor. Dolayısıyla amaçsız bir insan karşısına çıkan olasılıklara tamamen heves frekansından bakar.

Bence bu çağın kırılması gereken en büyük problemlerinden biri insanlara insanların amaç vermesidir. Çünkü her insan kendi içinde kurgulu bir amaç taşır ama bunu bilmez. Yaşam denen şey bunu keşfetmekten başka bir şey değil. En azından benim için böyle oldu.

C.G.: Genelleyebilir miyiz bunu? Hani bu böyledir, diyebilir miyiz?

G.A.: (Gülüyor). Elbette ki genelleyemeyiz. Genellememeliyiz. Bunu söylerken kendi deneyimimden bahsediyorum. Özetle para zaten benim için bir sınır olmadı bugüne kadar. Yani ah bi paramız olsa neler neler yapacağızdır ya. O manada şeyettimdi.

Böylece yoğun bir çalışma dönemi başladı benim için. Sürekli konuşuyor, toplantılara gidiyor, yazılar yazıyor, herkesi dinliyordum.

Bu arada birkaç bilgi; mesela cep telefonu yoktu o tarihlerde (bu cümleyi kurduğuma inanamıyorum!). Internet yeni yeni oluşuyordu. Bizim çalıştığımız ofiste internet yoktu mesela. Bizim proje için bağlattık.

Öyle bir dünya hayal edebiliyor musun sen mesela? Cep telefonu yok. Sabah çıktın evden. Neler gelir başına?

C.G.: Gerçekten tahayyülü zor! Bu para mevzuuna bir ara geri dönelim ama merak ettin şimdi bu söylediklerini.

G.A.: Evet işte o analog dünyada vıcır vıcır toplanıyor, bıdır bıdır konuşuyor, çatır çatır karşı çıkıyorduk. Zira Saynur Gelendost yılmak bilmez bir aktivistti ve aynı kozada çalışıyorduk (Bodrum Habitat kozalarını hatırla) ve tabii ki düzenlediği eylemlere katılıyorduk. Sonradan ilk mahkeme deneyimimi bu sayede yaşayacaktım.

C.G.: Dur ondan önce bir soru sorayım.  En beğendiğin çocuk kitabı?

G.A.: Kötü bir huyum daha var. “En” lerim de yok benim. Ama birkaç ay önce harika bir kitap okudum, “Sekoyana’nın Günlüğü“, Şiirsel Taş yazmış.

Devam edecek…

 

 

Güneşin Aydemir

Amsterdam dünyanın ilk “Plastiksiz” marketini açtı: Darısı başımıza – Sima Ertem

Olay Yeri: Amsterdam, Hollanda

Ekoplaza isimli market zinciri; bizim belki 150 yıl falan sonra -o da beeeeelki- gelebileceğimiz bir kafaya çoktan varıp, dünyanın ilk PLASTİK GİREMEZ alışveriş alanını yaratmış.

Bu pilot uygulamada süt, et, sebze-meyve, pirinç, şekerleme, sos gibi 700’den fazla market ürünü plastik içermeyen paketlerde satışa çıkıyor. Şaşılacak şey! Marketten eve geldiğinizde, aldığınız ürüne ulaşabilmek için kaç kat plastik kaplamayı soymanız gerektiğini bir düşünün. Tabi en önce ürünleri, plastik market torbalarından çıkarmanız gerekecek. Sonra da o torbaları, mutfağın en değerli köşesinde özenle sakladığınız diğer onlarcasının yanına koyacaksınız. Tanıdık geldi mi bu sahneler?

Ne diyorduk, evet 700’den fazla market ürünü, hiçbir yerinde plastik yok! Bunun yerine Ekoplaza, yeni nesil biyolojik olarak doğada tamamen bozunabilen malzemeler ve cam, metal, karton gibi daha geleneksel olanlarını tercih ediyor.

Fikri bulup bu şahane olaya ön ayak olan A Plastic Planet şirketi, bu çalışmanın tüm dünyanın karşı koymaya çalıştığı plastik kirliliğine karşı önemli bir adım olduğunu söylüyor. Katılıyoruz!

Boynuna plastik torba dolandığı için hareketsiz kalan kaplumbağalar, plastik kapaklar yutup nefes alamayan hayvanlar da bu habere eminiz bizim gibi çok sevinmişlerdir.

E bu gelişme Amsterdam’da yaşandığı için biz ancak uzaktan seyredebiliyoruz ama bizim de burada plastiksiz bir yaşam için uygulayabileceğimiz onlarca basit çözüm var! İlk olarak, sadece ihtiyacınız kadar tüketmekle başlayabilirsiniz ;) Diğer önerilerimize de linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Daha az Plastikle Yaşamak İçin 10 İpucu

Deniz ve okyanuslardaki büyük tehlike: Plastik kirlilik 10 yıl içinde 3 katına çıkabilir

İnsanlığın plastikle ölümcül imtihanı: 80 yılda ürettiğimiz plastik 8 milyar tondan fazla

World’s first plastic-free aisle opens in Netherlands supermarket

 

 

Sima Ertem

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Gökçe’nin Yolu

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Gökçe’nin Yolu

Şehirde yaşıyor Gökçe, apartmanlar arasında. Telefonu vazgeçilmezi, tableti olmazsa olmazı. Derken bir gün yeni bir bilgisayar oyunu dahil oluyor hayatına. Ormanda geçen, belli hedefleri yerine getirmesi gereken bir oyun. Hep bildiğimiz oyunlardan bir başkası.

Ormanda kaybolmak oyunda kazanmaktan daha keyifli geliyor Gökçe’ye. Oyun konsolu sürekli, “Hedeften saptın, yönergeleri takip et” demesine rağmen. Sanal da olsa ormanın cazibesine kaptırıyor kendini.

Derken… derken daha önce hakkında hiç bilgisi olmadığı ve ücra bir köyde yaşadığını öğrendiği halasından, “Bu tatilde buraya gel” teklifini alıyor Gökçe.

Hemen annesine bir kısa soruşturma. “Telefon çeker mi orda?” “Çekmez”, “Tablet çalışır mı peki?” “Çalışmaz”, “Niye ama?!!” “Elektrik yoktur da ondan”

Aklı almaz Gökçe’nin elektriği olmayan bir yerde zaman geçirecek zorunda olma düşüncesi. Olmazlanır, huysuzlanır, gitmezlenir. Ta ki annesinden halasının köyünün hemen yanında uçsuz bucaksız bir orman bulunduğu bilgisini edininceye kadar.

Leylek Kadın diye anarlar Gökçe’nin Maya Halasını yaşadığı diyarda. Kızı ve torunu yani inek ve buzağısı ile ömrünü geçirirken Ardıç Korusu’ndan Ardıç Katranı Yağı çıkartır köyde belde yaşayanlara şifa dağıtmak için. Ardıçlarla koyunların kutlu ilişkisini de öğrenir orada Gökçe. Koyunlar, ardıçın çevresindeki otları yer ki ardıç serpilip gelişsin. Ardıç da kendinden çıkan katran yağı ile hastalıklı koyunları şifalandırır. “Ardıç varsa koyun var, koyun varsa ardıç yaşar” diyerek özetler bu durumu Maya Hala.

Hiç kimsenin hiç bir canlıya zarar vermediği bir köydür Salur. Köyün çobanı Ayhan’dan öğrenir tüm bunları Gökçe. Ayhan’ın nenesi Ilduz Ana ise çiçek tohumları ile kökleri toplar artık pek seçemeyen gözleri ile kök boyası yapmak için.

Köyde dünyayı, tabiatı öğrenir Gökçe. Onca zaman aklına bile gelmez telefonu, interneti, köyde elektriğin olmaması. Kekik toplamaya çıkar bir gün, bir başkasında halası yufka açarken halasının kızı ile torununu otlağa götürür, her yılanın zehirli olmadığını da öğrenir.

Kara Orman’ın avcı Temur’unu engelleyebilecekler midir peki, ya Gökçe’nin sürekli tepesinde dönüp duran ve sadece kanat çırpışlarını duyduğu büyük kuş da neyin nesidir? Sahi, o bölgede yaşayanlar neden Maya Halaya, “Leylek Kadın” demektedir?

“Gökçe’nin Yolu”, Günışığı Kitaplığı’nın “Köprü Kitaplar” serisinin 21. ve şu ana kadar son yayımlanan kitabı. Yazarı ise öyküleri ile yakından tanıdığımız Ahmet Büke.

Köprü Kitaplar serisi hakkında Günışığı Kitaplığı’nın web sitesinde yer alan bilgi ise, “Editörlüğünü Semih Gümüş’ün üstlendiği, Müren Beykan’ın yayıma hazırladığı 2010 Memet Fuat Yayıncılık Ödülü’yle taçlanan Köprü Kitaplar koleksiyonu, çocukları ve gençleri, hem çağdaş Türkiye edebiyatının usta yazarlarının daha önce yayımlanmış yapıtlarıyla, hem de günümüzün usta yazarlarının kaleme aldıkları yeni yapıtlarıyla buluşturuyor. Özellikle, okumak zorunda kaldığı “klasik”lerden bunalıp, her türlü kitaptan soğuduğunu sanan çocukları, gençleri ve her yaştan okuru, çağdaş edebiyatımızın unutulmaz tatlarıyla bir araya getiriyor.” şeklinde.

Bizden önermesi

Gökçe’nin Yolu

Yazan: Ahmet Büke

Yayınevi: Günışığı Kitaplığı

Sayfa Sayısı: 111

10 +

 

 

 

 

Alper Tolga Akkuş

#anavarrza

Joana ve Riquita’yı hapishaneden kurtarmak – Aslıhan Gedik

Dünya Hayvan Hakları Örgütlerinin ve bir çok sivil insiyatifin merak içinde takip ettiği Angola’daki primat kurtarma operasyonunu yöneten Wild@Life kurucu başkanı Aslıhan Gedik ile Joana ve Riquita’mn tüm  kurtarma sürecini Yeşil Gazete okuyucuları için özetledi.

***

2017 yılının Ekim ayında Angola’ya göreve çağırıldım. Bu görev, Afrika’da son kalan vahşi yağmur ormanlarından birisi olan Mayombe Ormanlarını korumak için ne yapabileceğim hakkında bir aksiyon planı oluşturmak için saha çalışması göreviydi.

Angola’ya vardığım ilk 3 gün sadece bakanları ziyaret edip kendilerinin bizimle işbirliği yapacakları konusunda karşılıklı anlaşmalarla geçti. Afrika ülkelerinde bu tarz görüşmeler harekete geçmeden önce yapılmadan olmaz. devletten gerekli onayları almazsanız, kurtarma çalışmalarınız kesinlikle başarısız olur, hatta tehlike içeren boyutlara varır.

Daha sonraki günlerimi Mayombe’nin balta girmemiş ormanlarında geçirdikten sonra dönüş yolunda ekipten birisi senelerdir ufak kafeslere hapsedilmiş şempanzelerden bahsetti. Hatta iki şempanze ve bir goril olduğunu, gorilin kafesten kaçıp insanlara zarar vermesi üzerine öldürüldüğünü de ekledi. Daha önceki çalışmalarımdan Angola’da çok sayıda şempanzenin kafeslerde tutulduğunu, ama çoğunluğun güney tarafta olduğunu biliyordum. Ayrıca Angola’da bu hayvanları kurtarabileceğimiz bir doğal yaşam alanı ya da rehabilitasyon merkezinin bulunmadığını da biliyordum.

Ekipten bir an önce şempanzeleri bana göstermelerini istedim. Cabinda (Mayombe’nin bağlı olduğu kuzey eyaleti) havaalanının az ötesinde, köhne bir restoranın arka kısmında, ufak tavuk kümeslerinde tutsak yaşayan şempanzeleri gördüğümde sanki dünya başıma yıkılmıştı.

Joana ve Riquita!

16 ve 21 yaşındaki bu şempanzeler, kimsenin umursamadığı bu primatlar, neredeyse tam yaşları kadar zamanın tamamını hapiste geçirmişlerdi.

 Neden?

Çünkü anneleri öldürülüp et olarak satıldığında, Joana ve Riquita çocukken onları isteyen ilk insana verilmişti. İnsanların eğlenceleri olsunlar diye. Yaşları ilerlediğinde ise kafeslerinden çıkamaz hale gelmişlerdi.

İkisi ile de 2 gün kadar vakit geçirdim, hatta Riquita’nin kafesine de daha sonra girdim. O kadar kötü koşullarda, o kadar yalnız ve üzgün bir hayat sürüyorlardı ki bir şey yapmadan unutma fikri imkânsızdı.

Araştırdım, aylar süren planlar yaptım. Öncelikle bir doğal yaşam alanı kurmak istedim. Bildiğimiz üzere, uzun süre tutsak yaşayan ve doğada büyümeyen vahşi varlıkların tekrar doğaya dönme şansları, kendilerine bakma şansları maalesef yok. Dolayısıyla kafeslerini açıp ormana salmak onların sadece 2 gün içinde ölmelerine sebep olacak bir hareketten öteye gitmez.

Doğal yaşam ve rehabilitasyon merkezi maalesef bütçemin üzerinde, inanılmaz fonlar gerektiren bir proje. O yüzden bu konuyu askıya alıp komşu ülkelerdeki merkezlerle görüşme kararı aldık. Bu bağlamda Mayombe’nin Orman Bakanı ve ve Angola Orman Bakanı ile konuşmaya başladık. Aynı anda hem Zambiya hem de Congo’daki merkezlerle görüştük. Buna paralel olarak Avrupa’da bu primatların neler çektiğini anlatmaya, durumlarını sosyal medyada paylaşmaya başladık.

Wild@Life olarak şempanzelerin düzgün besin almaları için sürekli yardımda bulunduk.

Umutlarımız artık bu sene başı yok olmaya başlamışken, Chief Ranger Bizi’nin son bir kez Congo’ya gidip bir ikna konuşması yapmasını istedik.

Ve bu sefer başarılı olmuştuk. Congo’da bulunan JGI Tchimpounga şempanzeleri kabul edeceklerini bilirdi.

Ve çalışmalarımız hızlandı. Yapmamız gereken daha çok şey vardı, kâğıtları hazırlamak, taşıma kafeslerini inşa etmek, veteriner hekimlerin orada olmasını sağlamak, araç bulmak, iki ülke arasında son izinleri almak, şempanzelerin sağlık kontrollerini yapmak gibi bir dizi iş. En önemlisi de tüm bunlar için bulunması gereken fonlar.

Wild@Life bu masrafları üstleneceğini bildirdikten sonra hazırlıklarımız devam etti.

Şu aşamada Congo’dan gelecek heyeti bekliyoruz. Kızlarımızın sağlık kâğıtları hazırlandıktan sonra kafeslerin inşaatı ve ödemeleri derken sona yaklaşacağız.

16 ve 21 senedir tavuk kümeslerinde yaşayan Riquita ve Joana’yi hayatlarının son zamanlarında mutlu ve hemcinsleriyle yaşayabilecekleri Congo’ya götüreceğiz. Peki ya Angola’da bu sonu bekleyen diğer 21 şempanze?

Hangisine nasıl yeteceğiz? İnsanlık bu kadar zalimken biz hepsini nasıl kurtaracağız?

Mesleki hayatında yatırım bankacısı ve hazineci olan Aslıhan Gedik, hayatinin çoğunu hayvanlara odaklı bir şekilde yaşamıştır. Profesyonel yaşamdan kazandıklarını, halen aktif olarak görev aldığı doğa ve vahşi yasam projelerine aktarmıştır. Hayvan deneyleri karşıtı ve vahşi yaşam kurtarma alanlarında çalışmaları olan Gedik, Wild@Life Kurucu Başkanı olmasının yanı sıra, Primate Freedom Project Yönetim Kurulu Üyesi, African Lion Environmental Research Trust Büyük elçisi, Wildlife Action Group Ortağı, Gateway to Hell Kurucu Üyesi, Orangutan Outreach Avrupa Temsilcisi ve Deneye Hayır Platformu Kurucu üyesidir.

 

Aslıhan Gedik

Vahşi @ yaşam

Kurucu Başkanı

 

 

[Gözlem] Çocukluğum 2 – Selim Altınok

Sahiller bizimdi çocukluğumuzda. Bakırköy’ün denizi hepimize bugün olduğundan daha yakındı. Henüz denizden çalma dolgu alanlar yapılmamıştı. Londra Asfaltı bile yeni sayılırdı. Sahile indiğimizde denizin kokusunu duyardık. Hatta kayalık olmasına karşın, cesaret edip denize girenler olurdu Bakırköy’den. Zaten 1950’lerde Bakırköy sayfiye yeri sayılıyormuş.

Ataköy sahili, 1970

Ataköy ve Florya sahilleri ise daha güzeldi. Deniz sığ ve kumluktu. Plaja gider, bir kabin kiralardık. Koşullar biraz ilkeldi ama olsun!  Kabinin içinde bir kişi zor dönerdi, ıkıla sıkıla kıyafetimizi çıkarıp duvardaki çiviye astıktan sonra mayomuzu giydikmi tutana aşk olsun. Aile büyükleri denize girmeden önce uzun uzun güneşlenirlerdi. O zamanlar kimsenin kanserojen ışınlardan, 30, 40, 50 faktöriyel koruyucu kremlerden filan haberi yoktu.

Biz çocuklar genellikle güneşlenme keyfini vakit kaybı olarak görür, paldır küldür denize koşardık. Su soğukmuş, sıcakmış hiç aldırmaz, hemen dalıverirdik. Ataköy plajının denizi kumluktu. Ayağımıza çakıl taşı, kaya değmez, denizin dibindeki yumuşacık kuma basmak hoşumuza giderdi. Fazla açılmazdık. Annemiz yüzmeyi bilmediği için kıyıda ayağının bastığı yerde bir dalıp bir çıkardı suya. Bizi de gözünün önünde isterdi, yani açılmak bize yasaktı. İki kardeş çaresiz valide Hanımın etrafında döner dururduk. Boyumuzu aşan yere gidemediğimiz için yüzmeyi beceremedik o yıllarda. Derin suya atlamadan öğrenemezsiniz dedikleri kadar var. Ancak yıllar sonra yalnız gittiğimiz bir otelin havuzunda iki buçuk Metre derinliğindeki suda kaptık yüzmenin sırrını kardeşimle. 

Bakırköy’ün Çay Bahçeleri

Sahilde oturduğumuz yerlerin isimlerini hatırlıyorum. Şimdi hiçbirinden eser kalmadı oralarda. “Hücum”,  “Sohbet” ve “Duvak”. Bunlar en çok rağbet edilen çay bahçeleriydi. Bir de meşhur “Miltiyadi” vardı ki, ona yetişemedik, sadece ismini duyardık büyüklerimizden. Buraları ailelerin ve azda olsa gençlerin rağbet ettiği yerlerdi. Aşırı lüks yoktu. Çoğunlukla çay, kahve, gazoz içilirdi.

Akşamüzeri oldumu önce Hanımlar çocukları yanında sökün ederlerdi çay bahçelerine. Gelirken yakınlardaki bir fırına uğranır, poğaça, ponçik, güvercin gibi atıştırmalıklar alınırdı. Bunlar çayla pek güzel giderdi. Ponçik hafif şekerli bir yiyecekti. Güvercin ise üstü susamlı ince uzun bir tür poğaça. Hanımlar masalarda muhabbet ederken, Biz çocuklar etrafta dolanırdık. Yolun kenarına sıralanmış çerezcilere gider birer külah ayçiçeği alırdık. Çekirdek çıtlatmak en büyük zevkimizdi. İtiraf edeyim, çöpünü yere atıverirdik hiç utanmadan. O zamanlar kural buydu sanki. Kimse çocuğuna yere atma demezdi. Ballı fıstık, kaju gibi enteresan kuruyemişlerden haberimiz yoktu daha. En fazla Ayçiçeği ve kabak çekirdeği yenirdi. Arada bir sıcak sıcak tuzlu fıstık masaya gelirse ne ala! Kokusunu duyunca, oyunu filan bırakıp payımızı almak üzere annemizin yanına koşardık.

Akşama doğru işten dönen babalar sahile iner, bakalım bizimkiler nerede diye şöyle bir bakınırlardı. O saatte biz çocuklar etrafta koşuşturmaktan yorgun düşmüş olurduk. Babamızı görmekten memnun, boynuna sarılıp yanına otururduk hemen. Annemiz “popoları ilk kez yer gördü bugün, akşam yorgunluktan yattıkları yeri bilmeyecekler” diye sızlanırdı. Babam birer çay daha söylerdi. Çok acıkmışsak “Yengen” de ısmarlardı. “Yengen” bir tür tosttu, Kaşarlı, domatesli, turşulu.

Biraz sonra haydi akşam oldu denerek sanki sözleşmiş gibi bir anda beraberce kalkılıverirdi masadan. Bu arada şunu eklemek doğru olur… Oturduğumuz yerler gerçekten kelimenin tam anlamıyla Aile Çay Bahçeleriydi. Hatta bizim için Sülale Çay Bahçesi bile sayılabilirdi. Çünkü dayılar, kuzenler, yengeler hepimiz aynı çay bahçelerinde toplanırdık. Buluşmalar yaz başında havalar ısınınca başlardı ve her gün bermutat sahile çıkılırdı.

Hayri Baba Çay Bahçesi, 1981

Genellikle “Sohbet Aile Çay Bahçesi”nde otururduk. Sahibi Hayri Bey adında biriydi. Herkes onu Hayri Baba diye bilirdi. Hatta çay bahçesine de “Hayrı Baba’nın Gazinosu” derdik. Gazino yakıştırmasının sebebi sanırım, arka taraftaki oyun yerinden geliyordu. Çoğunlukla gençlerin ilgi duyduğu Langırt ve benzeri oyunlar, uzaktan atış yapıp isabet ettirdiğinizde gözleri ışık saçarak dans eden maymunlar vardı. Bir tarafta ise çocukluğumuzun vazgeçilmez oyuncağı atlıkarınca! 50 Kuruşu verdikmiydi atların ya da arabaların üzerine kurulur, birkaç dakika için dünyayı etrafımızda döndürürdük.

Hayri Baba’nın gazinosunda yaz akşamları kukla sahnesi bile kurulurdu.İbiş, dansöz ve daha ne gösteriler! Özellikle biz çocuklar merak ederdik, yakına gider müzik eşliğinde yapılan kukla danslarını seyre dalardık.

Yıllar sonra bir akşam, katıldığımız bir iftar yemeğini takiben kukla gösterisi oldu. Gösteri bittiğinde kukla ustasıyla tanışmak istedik. Yanına gidip sohbete başladık. Çocukluğumuzda Bakırköy sahilinde izlediğimiz kuklaları anlattık heyecanla. O anda ilginç bir şey oldu. Kukla ustası bir an sustu, tekrar konuşmaya başladığında sesi titriyordu, gözleri dolmuştu, o gençliğine biz çocukluğumuza dönmüştük bir anda. Meğerse 1970’lerde Bakırköy’de kuklaları oynatan kişi kendisiymiş. Ona “Kaptan Amca” derlermiş. Çocukken heves edip te çekindiğimiz için bir türlü yakından göremediğimiz kuklalara tek tek baktık, dokunduk bu kez. Kaptan amca, oğlu Mehmet’i tanıştırarak, “Biz yaşlandık, bırakacağız bu işi Artık yerimizi o alacak” derken sesi hala titriyordu.

Otuz yıl sonra çocukluğumuzun hatıralarıyla buluşmak, bizim için unutulmaz kıldı o akşamı.

Oyunlar, oyuncaklar

Elektroniğin henüz istila etmediği bir oyuncak devrinde büyüdük biz.

Sokakta üç tekerlekli bisiklet (Bir türlü iki tekerlekliye alışamamıştık), çıngıraklı çemberlerimiz, üzerine tel geçirip sürdüğümüz plastik arabalar, renk renk topaçlar, misketler.

Mahallelinin illallah dediği sesli oyuncaklarımız da vardı… Bir sicimin iki ucunda iki küçük top bulunan bir oyuncaktı takataka. Afacanların ustaca sallayarak birbirine çarptırdıkları topların çıkardıkları seslerden ismini almıştı.

Havada çevirdiğimizde tuhaf bir uğultu çıkartan içi boş plastik borularımız vardı. Gün boyu birimiz sussa diğerimiz başlar, evlerindeki teyzelere amcalara rahat vermezdik. Apartman önlerine toplanıp küçük kartlara basılmış futbolcu resimlerine bakar, bundan değişik oyunlar türetirdik. Bayram günleri çatapat ve mantar tabancaları ortaya çıkardı. Günümüzün gelişmiş havai fişeklerinin prototipleri olan ilk fişekler ve şaşırtma denilen ateş topları hepimizi heyecanlandırırdı.

Ev Oyuncaklarımız

Kurmalı araba, itfaiye, ambulans… Bunların arkasında bir anahtar yeri bulunur, oyuncağa ait anahtarı takıp kurduğumuzda araç salon boyunca yol alırdı.

Bozyaplarımız vardı. Rengârenk karton parçalarını doğru yerlere yerleştirerek resmi ortaya çıkarmak için epey uğraşırdık.

İstanbul’un tanınmış oyuncak dükkânlarının yer aldığı “Yüksek Kaldırım”a gittiğimiz zaman kendimizi kaybederdik. Oradan aldığımız Monopoly hala evin bir yerinde durur. Daha sonra Borsa adıyla güncellendi. Enflasyon o dönemde o kadar yüksekti ki, Monopoly’de kullanılan paraların yanına birkaç sıfır eklendi.

Plastik montaj ve mekanik montaj adıyla satılan kutulu oyuncaklar vardı. Bunlar da sanırım çocuğun mekanik zekâsını geliştirmek amacıyla faydalıydı.

Evde amiral battı oynardık. Önceleri kız tavlası ardından erkek tavlası pişpirik, domino. Hepsi eğlendirirdi. Satranç öğreninceye dek dama da oynadık.

Pilli tiren ve pilli uçak çocukluğumuzun nadir elektronik oyuncakları oldular. Bilgisayar, tablet gibi nesneler rüyamıza bile giremedi. Ancak siyah-beyaz televizyonumuz vardı. Çizgi filmlerimiz, Uzay yolu ve kaçak gibi vazgeçilmez dizilerimiz.

Gönlümüzün kuş gibi olduğu dönemdir çocukluk. Bir hafiflik vardır içimizde, enerjimiz yüksektir. Koşup eylenmek, oynamak için her an hazırızdır. Fiziksel boyutlarımız da uygun olduğundan, her türlü harekete ve mekâna açığızdır.

Bizim oyun hayatımızın önemli bölümü divan altında ya da koltuk tepesinde geçmiştir. Masa altları da korunaklı gözden uzak yerler olması itibariyle oyun alanlarımızdan biriydi. Mesela, muhtemelen çay bahçesinde izleyip de merak sardığımız kukla için kullandığımız ilk sahne kocaman bir karton kolinin içi olmuştu. Annemize kolinin bir tarafını kestirerek açılan yeri kukla sahnesi yapmıştık. Sonra iki kardeş kolinin içine girip ince sopaların ucuna taktırdığımız farklı insan figürlerini kukla gibi kullanarak kendimizce ilk temsillerimizi gerçekleştirmiştik. Bu işleri hep evde yaptığımız için seyircilerimiz sadece aile büyükleri olsa da ne gam! Seslerimizi kalınlaştırıp incelterek sahnede boy gösteren kuklalarımızı konuştururken değmeyin keyfimize.

Divan altı Karagöz sahnesi

Bir keresinde de Karagöz-Hacivat oynatmak üzere somya divanın altına girmiştik. Divanın kenarından sarkıttığımız tülbent perdemizin arkasında mum yakarak aydınlatmıştık hayal sahnemizi.

Bugün geçmişe her bakışımda, adeta bir hayal perdesinde kendi hayatımı seyrediyor gibiyim. Yaşanan her sahne bir şeyler katıyor elbet dağarcığımıza. Nice anılar biriktirdik, neler öğrendik, ne dersler aldık bu hayattan. Paylaştıklarımı okuduğunuzda inanıyorum ki, benim gibi siz de düşüncelere ve iç muhasebelere dalacaksınız. Haydi, kolay gelsin…

 

Selim Altınok

 

[Hermit] Aşkzade – Ayşegül Sağlam

Temizlik her zaman yapılan bir şey olabilir ama iki temizlik çeşidi vardır ki o hal, başka bir boyuta geçirir insanı. Bunlardan birincisi bayram temizliği; ikinci ve daha korkuncu ise bahar temizliğidir.

Bayramda gelen olur giden olur; eğer anne ve babanız ailenin küçüklerindense -ki bizde böyleydi- siz habire bir yerlere giderseniz; evde kalıp sağı solu toparlayacak vaktiniz olmaz. İşte bu sebeplerden ötürü arife gününden hatta arifenin de arifesinden başlar bayram temizliği. Rutin temizliklere evin çoluğu çocuğu pek karışmaz, baba zaten hiç bulaşmaz. Garibim anne hep tek başına yapar rutin işleri. Ama bayram temizliği ayrıdır. Onda seferberlik ilan edilir. Küçük büyük, eli toz bezi tutan her yiğit katılır temizliğe. Baba için merdiven kurulur. Perdeler indirilir, yıkanır ve itina ile takılır. Kornişin raylarına stoperler takılır. Kaybolan stoperler için baba, merdiven tepesinde çözüm üretir. Evdeki en küçük temizlik erinden bir gazete ister; baba koca gazeteden bir yaprak alır, onu büker büker büker… ‘Er Stoper’ niyetine takar kornişe. Bir yandan küçük erler toz alma, süpürgeyi çıkarma, çıkan süpürgeyi yerine kaldırma gibi görevleri yerine getirirken büyükler tarafından duvarlar silinir, camlar silinir, silinir de silinir… Temizlik bir şekilde biter bitmesine de iş bitmez. Çünkü daha sarılacak sigara börekleri ve açılacak sarı burma tatlısı vardır. Malum ‘Her an biri gelebilir.’ Bu yılda iki bayram yapılanıdır. Esas bunun yılda 1 yapılanı vardır ki ona bahar temizliği denir. İşte korkunç olanı odur. Halbuki bahar deyince akla ne güzel şeyler gelir; ısınan havalar, erik, çilek, kiraz; bir hırkayla çıkılan akşam yürüyüşleri… Tabiatın yeniden doğuşuna şahit olmaktır adeta. Biz de baharla birlikte yeniden doğarız işte. Ama biz yeniden doğarken evimiz doğmaz mı? O da doğar. Onun doğuşuna da bahar temizliği denir. Şimdiki çocuklar pek bilmez soba isinin nasıl koktuğunu; yenilen mandalina ve portakal kabuklarının fıslatma yöntemiyle oda parfümüne dönüştüğünü. İşte ilkbahar aynı zamanda o sobanın ve isli duvarların çaresine bakılacağı dönemdir. Bu sebepten yukarıdaki bayram seferberliğinin üzerine ek olarak badanayı da eklemeniz gerekecektir. Bunların yanında saksılar boşaltılacak, toprakları havalandırılacak, piç veren çiçekler farklı saksılara ekilip çoğaltılacak, sardunyalar kırılıp köklensin diye suya konulacak… Bitmez de bitmez. Tabi ki ev bir süre savaş alanı; dolaplar iner kütüphaneler boşalır… Kaç yıldır elinizin erişmediği kitapların tozlarını alma bahanesiyle tekrar karıştırmaya başlarsınız onları. Aralarından eski notlar çıkar, onları okursunuz.

Nihayet geldik yazıyı yazma sebebime. Evim bahar temizliğinin işgali altına. Dolaplar kütüphaneler boşaldı, bir yandan badana boya… Mesela yazıyı bitirdikten sonra bahçeyi boyayıp eksik olan saksılarımı ve çiçeklerimi tamamlayacağım. Böyle işler işler. Ama kütüphaneyi karıştırma safhası çok eğlenceliydi. Kitapları defterleri karıştırırken eskiden yazdığım şiire benzer bir şey buldum. Ben pek şiir yazmam aslında; o iş başka, daha üst bir iş gibi bana ama yazmışım işte. Unutmuşum yazdığımı da okuyunca hatırladım. İzninizle onu paylaşayım bu hafta sizlerle.

AŞKZÂDE

Küçük bir öpücük kondurup Moda’nın yanağına,

Ayrıldı iskeleden Beşiktaş vapuru

Terk etmek değildi bu, mecburi bir gidişti

Gece yarısına kadar çekilecekti yani

Ama her gün olmasına rağmen hep mahzun kalırdı iskelede Moda,

Bakışları düşerdi sevdiğinin peşine.

Tın tın takip ederdi hercai sevgilisini sürmeli gözleriyle.

Beşiktaş vapuru mağrur ve kararlı,

Karşılar Marmara’nın açıklarında lodosun çırpıntılarını,

Selam gönderir kıyıya giden dalgalarla sahildeki sevdiğine.

Kınalı açıklarına vardığında vapur, güneş saklar kendini adanın arkasına,

Kızıllığıyla eşlik eder Burgaz’a kadar.

Vapur Burgaz’a gelince Sait’e verir selamını,

Devam eder gönlünü gezdirmeye; Heybeli, Büyükada, Sedef…

Ay yükselince dönüş vakti gelir artık.

Moda yıldızları serpmiş dalgalara,

Hera’nın Leandros’u bekleyişi gibi bekliyor antik bir tutkuyla…

Gece yarısını geçerken süsüle süzüle uzanır koya bizimki,

Yanaşır sevgilisinin koynuna.

Moda belli etmez onu beklediğini, uyur gibi yapar.

Beşiktaş’ta inanmış gibi yapar, çeker içine Moda’nın baygın kokusunu

Moda’nın saçları dağılmış, uçları Kadıköy’de

Ayakları açıkta kalmış, Kalamış’taki tekneleri gıdıklıyor

Dudaklarında ise nihayetin tatlı tebessümü…

 

Ayşegül Sağlam

[Yaşadım Diyebilmek] Birkaç elma koçanı ve sonrası – Şahin Tekgündüz

Kulağımın dibinden bir şey daha vınlayarak geçip karşıdaki kara tahtaya çarpıyor. Bu da bir elma koçanı. Arkadan yine kahkahalar yükseliyor. Başımı iyice öne eğip hedef küçültüyorum. Güven de öyle yapıyor. Buna karşın bir elma koçanı da Güven’in ensesinde patlıyor. Kahkahalar daha da yüksek. Korkudan arkaya bakamıyoruz. Koçan saldırısı biteceğe benzemiyor. Ve tam o anda bir koçan, bir koçan daha…

Yatılı okuduğum Niğde Lisesi’ndeki ilk günlerim. Yatılıların çoğu gelmediği için, mütalaa saatlerinde hepimiz aynı sınıftayız. Arka sıralarda oturanlar lisesinin kıdemli belalıları. Kısa sürede tanıdıklarım arasında herkesin Suriyeli dediği tipsiz mi tipsiz Atilla, esmer, kısa boylu, dar alnı ve parmak kalınlığındaki siyah kaşlarının altında çivi gibi siyah gözleriyle bakan Ankaralı Hasan, iki metreye yakın boyu, esmer teni, kıvır kıvır siyah saçlarıyla tam bir zenci kırması Burhanettin, kumral uzun boylu, renkli gözlü, çocuk yüzlü ve en önemlisi de Baba lakaplı, kıllı göğsündeki jilet izlerini göstermek için gömlek düğmelerini açık tutan, okulun en yaşlısı Yılmaz ve ötekiler…

Adanalı Güven Atuk’la ön sıralardan birinde oturuyoruz. Arkadaki bıçkınlar bizi tıfıl gördükleri için, yedikleri elmaların koçanlarını kafamıza atıp eğleniyorlar. İsyanla ağlamak arasında gidip gelen duygular içindeyiz. Kırılan onurumuz çaresizliğin verdiği öfkeyle birleşince isyanımız bastırılamaz hal alıyor. Güven’le göz göze geliyoruz. Aynı şeyi düşündüğümüz bakışlarımızdan belli. Ama ben ondan önce davranıp, kararlı adımlarla sınıftan çıkıyor, nöbetçi öğretmenin odasına yöneliyorum.

Nöbetçi öğretmen Hasan Yeğin, gözlüklerinin üzerinden bakarak ne istediğimi soruyor. Yarı ağlamaklı olanları anlatıyorum. Kimler olduğunu sorunca da bildiğim adların hepsini veriyorum. “Güneş de mi?” diye soruyor. Sonradan öğreniyorum ki, Güneş, Lise Müdürü Naci Ecer’in yeğeni, Hasan Yeğin’in de yakın akrabası.

Sınıfa döndüğümde arka sıralardan bir kahkaha kopuyor. Yüzlerine bakamadığım halde, beni çiğ çiğ yemek istediklerini hissediyorum. Biraz sonra gelen hademe, adını verdiklerimi Hasan Bey’in çağırdığını söylüyor. Sınıftan çıkarken sıktıkları yumruklarını gözlerime sokarcasına homurdanarak önümden geçiyorlar. Onlar çıkınca Borlu Özer yanımıza geliyor. “Sen ne halt ettiğinin farkında mısın oğlum, bu okulda zor yaşarsın bundan sonra” diyor. Dizlerimin bağı çözülüyor, boğazım düğümleniyor, ağlamamak için zorlanıyorum. Babam, annem, anneannem, kız kardeşlerim ve Nevşehir’deki evimiz gözlerimin önünden geçiyor. Boğazımdaki düğüm büyüyor. Özer durumumu anlıyor, sırtımı sıvazlayıp, “Bir daha böyle şeyler yapma. Şikâyet etmek çok kötü bir şeydir” diyor ve uzaklaşıyor. Bu arada arka sıralardan atılan lafların ve tehditlerin haddi hesabı yok.

Nöbetçi öğretmenin odasına gidenler kıpkırmızı yüzlerle dönüyor. Gene önümüzden geçerken dişlerinin arasından küfür ettiklerini duyuyorum. Güven kulağıma yaklaşıp, “Boku yedik oğlum. Bunlar bizi yaşatmaz” diyor. Biraz sonra zil çalıyor ve mütalaa saati bitiyor. Herkes kalkıp bizim önümüzde toplanıyor. Yılmaz en önlerinde. İster istemez biz de, hiçbir şey olmamış gibi kalkıp sıradan çıkıyoruz, ama benim hâlâ bacaklarım titriyor. Yılmaz tam önümde. Şimdi jiletini çıkarıp yüzüme atacak diye beklerken bana bir şeyler söylüyor ama anlayamıyorum. Başımı kaldırıp safça, “Anlamadım?” diyorum. Ne olduysa o anda oluyor. İki yanımdan iki el kollarımdan kavrayarak beni Yılmaz’ın önünden uzaklaştırıp sınıfın köşesine götürüyor. Ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Ankaralı Hasan gözlerini gözlerime çivi gibi dikip, “Ulan velet, sen kime kafa tuttuğunun farkında mısın, tükürse duvara yapışırsın be” diyor. Bu arada hayal meyal birilerinin de Yılmaz’ı yatıştırmaya çalışarak sınıftan çıkardığını görüyorum. Büyük bir karmaşa içindeyim. Bir yandan korkum büyüdükçe büyüyor, bir yandan da, farkına varmadan Yılmaz’a kafa tuttuğum sanıldığı için gururdan yüreğim kabarıyor. Herkes gittikten sonra büzüldüğümüz yerden ayrılıp yatakhaneye çıkıyoruz ve sessizce yataklarımıza sığınıyoruz.

Bir Sanal Kahraman

Yılmaz’a kafa tuttuğum haberi ertesi gün okulda efsane gibi dolaşıyor. Yatılılar gündüzlülere anlatıyor, onlar kız arkadaşlarına aktarıyor, derken okulun ünlüleri arasında yerimi alıveriyorum. Korkumdan süklüm püklüm dolaşmama rağmen herkesin gözü üzerimde. Karmaşık duygular içindeyken, bahçede Yılmaz’ın bana yaklaştığını fark ediyorum. Bacaklarım titremeye başlıyor. O sâkince koluma girip, “Gel bakalım delikanlı, biraz konuşalım seninle” diyor. Herkesin gözünün üzerimizde olmasından ve Yılmaz’ın sesindeki yumuşaklık ve sıcaklıktan cesaret alıp onunla taş binanın köşesine kadar yürüyorum. Zaten yapabileceğim başka bir şey de yok. Kolumu bırakıp, gözlerini gözlerime dikiyor, “Bak delikanlı, aldırma dün olanlara, seni gözüm tuttu. Hayatta hep böyle cesur olacaksın ve hiç kimseden, hattâ dün yaptığın gibi benden de korkmayacaksın. Seni takdir ettim. Ama şikâyet etmen çok ayıptı. Sana tavsiyem, hayatta kimseyi şikâyet etme, kendi meseleni kendin hallet. Anladın mı? Bundan sonra da bir sıkıntın olursa bana haber ver” diyor ve akşamın acısını çıkarırcasına, hareketle saçlarımı sertçe karıştırıp, hızla uzaklaşıyor. Herkesin önünde geçen bu olay ünümü daha da artırıyor.

Aradan aylar geçiyor, bir gün kendimi Yılmaz’la birlikte tiyatro dekoru hazırlarken buluyorum. Yetmişli yıllarda Fransızca hocamız Ahmet Maruf Buzcugil’in üstlendiği bir görev var. Her yıl bir klasiği, profesyonel tiyatro düzeyinde sahneliyor. Bu nedenle de Niğde Lisesi’nin ünü Bor’a, Adana’ya Konya’ya kadar yayılıyor. O yılki oyun Sophokles’in Elektra trajedisi. Fransızca hocamız benim resim yeteneğimle, Yılmaz’ın elektrik ve dekor becerisini bir araya getiriyor ve bizi görevlendiriyor.

Yılmaz’la dostluğumuz gün geçtikçe pekişiyor. Birkaç ay önce okulun tıfılları arasında yer alırken, birden büyüdüğümü ve bıçkınlarla dolaştığımı görüyorum. Tam bir abi kardeş yakınlığı yaşıyoruz. Ve bu yakınlık, hiç eksilmeden üç yıl sürüyor. Bu arada Yılmaz’ın serüvenleri hiç eksilmiyor. Damarına basan hocalara kafa tutup saldırıyor, canı istediği zaman okulu kırıyor, Niğdeli bir kıza aşık olan Orhan adındaki arkadaşımız dışarda dayak yiyince yanındakilerle mahalleyi basıp olay çıkartıyor, geceleri okuldan kaçıp sabaha doğru körkütük dönüyor. Ve daha neler neler.

Yılmaz ne yaptın…

Yıl 1956. Ankara’dayım. Ahmet Kabaklı ile Emin Galip Sandalcı açılan yarışmayı kazanıp Tercüman Gazetesi’nde yazmaya başladılar. Ben de Sandalcı’yı okumak için Tercüman alıyorum. Bir sabah gazetede tanıdık bir yüzle karşılaşıp irkiliyorum. Birinci sayfada bir haber, üzerinde bir fotoğraf. Hiç yabancı gelmiyor. Hemen resim altına bakıyorum, bu Yılmaz. Haberin başlığında “Para vermediği için eniştesini pencereden attı, tutuklandı!” yazıyor. Kanım donuyor. Birkaç dakikalık şoktan sonra içim burkularak, “Ne yaptın Yılmaz, olacağın buydu, bundan sonra hapishanelerde çürür gidersin” diyorum ve bütün gün sarhoş gibi dolaşıyorum. Lise yıllarım yeniden gözümün önüne geliyor, onunla Halkevi sahnesini hazırlamak için Bor’da geçirdiğim üç günü saat saat anımsıyorum. Onun âdetâ bir Kodin olduğunu, damarına basılmadığı zaman anlayışlı, yumuşak başlı ve sıcak kanlı, haksızlığa uğradığında ise gözü hiçbir şeyi görmeyen öfke küpü olduğunu, bedelini de hep kendisinin ödediğini düşünüyorum. “Hey gidi Yılmaz hey, kendi yolunu kendin seçtin, hapiste de damarına basanlar olacak ve sen hiç güneş yüzü göremeyeceksin artık…” diyorum içimden…

Bir Garip Âdem

Yetmişli yılların başı. İş nedeniyle geldiğim İstanbul’dan trenle Ankara’ya döneceğim. Bilet almak için Sirkeci Garı’nın yüksek tavanlı tarihî salonunda bankoya yaklaşıyorum. Osmanlı’dan kalma, iyiden iyiye yıpranmış ve ihtiyarlamış ahşap bankoya yaklaşıyorum. Sâkin bir gün ve uzun bankoda iki memur çalışıyor. Yaşlı memurun önündeki hanımın işi bitince yaklaşıp, Ankara için kuşetli bileti istediğimi söylüyorum. Ufak tefek, zayıf mı zayıf, kamburu çıkmış yaşlı adam, siyah kollukların ucundaki kemikleri sayılan elleriyle yanındaki çelik dolaptan bir bileti alıp, sağ yanında duran demir presin altına koyuyor; titreyen eliyle presin kolunu tutup güçlükle aşağı bastırıyor. Bastığı karton bileti uzatırken göz göze geliyoruz. Bir an duraklıyorum. Ben bu adamı tanıyorum, ama kim?.. Zaman duruyor, belleğimdeki tüm göz resimleri hızla geçiyor önümden. Aman Allahım, bu o!.. Ama nasıl olur, bu ihtiyar biri. Bilet hâlâ elinde, titreyen sesle, “Beyefendi, buyurun biletinizi” diyor. Ses de aynı. Bilete uzanamıyorum. Ben de titreyen bir sesle, “Afedersiniz, adınız Yılmaz mı?” diye soruyorum. O, ferini tümüyle yitirmiş koyu yeşil mevceli göz bebeklerinde bir ışık parlayıp kayboluyor; “Evet efendim Yılmaz, neden sordunuz?” diyor. Onun gerçekten Yılmaz olduğunu öğrenince bir kez daha yıkılıyorum ve keşke hayır deseydi diye düşünüyorum. Sonra, suçlu suçlu soyadını söylüyorum. Bana daha dikkatle bakarken dudaklarından belli belirsiz “evet” sözcüğü dökülüyor. Silkinip, beni tanıyıp tanımadığını soruyorum. Gözlerini yüzümde gezdirdikten sonra, “Özür dilerim ama, çıkaramadım efendim…” diyor. Boğazımdaki düğümü aşmaya çalışarak, “Ben Şahin Tekgündüz…” deyip birkaç saniye bekliyorum. Anlamsız anlamsız yüzüme bakıyor. Tanıyamadığı için iyice mahcup… “Niğde Lisesi… Niğde Lisesi’nden Şahin Tekgündüz” diye tekrarlıyorum. Bir anda o ihtiyar adam, elektrik çarpmış gibi oluyor. Yüzü karışıyor, elindeki bileti bankoya düşürüyor, ne yapacağını şaşırmış, uzanıp ellerimi tutuyor ve ağlamaklı bir sesle, birkaç kez üst üste “Şahin… Şahin…” diyor. Aramızdaki ahşap banko olmasa anında sarmaş dolaş olacağız. Bir an toparlanıyor ve elimi bırakmadan bankodan içeri alıyor beni. Sarılıp öpüşüyoruz. Sonra kollarımdan tutarak, yanına çektiği bir sandalyeye oturtuyor. Çaylarımızı yudumlarken daha ben sormadan anlatmaya başlıyor. Evlenmiş, iki yaşında bir oğlu varmış. Babası eski demiryolcu olduğu için Sirkeci Garı’nda iş bulmuş. Çamlıca’da bir gecekonduda yaşıyorlarmış. Kıt kanaat geçiniyorlarmış, ama Allaha şükür, çok sevdiği karısının yakın akrabası olan İstanbul Belediye Başkanı onlara kol kanat geriyormuş.

Allah razı olsun, her hafta şoförüyle fileler dolusu yiyecek içecek gönderir. Arada bir kendisi de gelir. Yeğenini çok sever, ona hep oyuncaklar alır. Arada bir de arabasıyla bizi İstanbul’da gezdirir. Onun sayesinde geçinip gidiyoruz Şahinciğim… Yoksa hayat çok zor çok…” diyor. Sonra karısından söz ediyor ve beş vakit namazını hiç eksik etmediğini, eşinin sayesinde tam bir mümin olduğunu anlatıyor. Dikkat ediyorum, geçmiş yıllara hiç gitmiyor. Acaba benim varlığımdan ve o günleri çağrıştırıyor olmamdan rahatsız mı, diye düşünüyorum ama, hiç öyle bir algı yaratmıyor. Bir saate yakın kaldıktan sonra kalkıyorum. Biletin parasını almak istemiyor, zorla veriyorum. Beni Gar’ın kapısına kadar uğurluyor ve, “Eve de beklerim Şahinciğim, bir daha geldiğinde mutlaka…” diyor. Ona dönüp, “Hey gidi Yılmaz hey, demek ki sen yıllarca insanların korkularına kafa tutmuşsun, hayat da seninkine!..” demek geliyor içimden. Karmakarışık ve garip duygular içinde sendeleyerek ayrılıyorum Gar’dan…

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Rekabet Kurumu’ndan Doğan Medya Grubu’nun satışına inceleme

CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş’ın Rekabet Kurumu’na yaptığı “Doğan Medya’nın Demirören Grubu’na satışı rekabet kurallarına aykırıdır. Bu satışı durdurun” başvurusuna yanıt geldi.

Rekabet Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ömer Torlak imzasıyla gönderilen yanıtta, “Satış işlemi değerlendirilecek ve karar gerekçesiyle birlikte kurumun internet sitesinde yer alacaktır” ifadesi yer aldı.

Rekabet Kurumu Başkanı Ömer Torlak’ın cevabını medyayla paylaşan Yarkadaş, “4054 sayılı Rekabetin Korunması Kanunu çerçevesinde yaptığım başvurunun bir an önce değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye, 24 Haziran seçimlerine ‘tek sesli’ bir medya ile gidiyor. Kurum, 3 Mayıs’ta devri gerçekleşecek olan medya organlarının satışını derhal mercek altına almalıdır” dedi.

Satışın gerçekleşmesi halinde, medyanın yüzde 70’inin Demirören, dolayısıyla yüzde 90’ının da AKP’nin denetimine gireceğini belirten Yarkadaş, “Rekabet Kurumu, bu gerçeği dikkate almalı ve satışı durdurmalıdır. Bu satış, rekabet koşullarının tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir” ifadesini kullandı.

 

(Birgün)

Yolunuz batsın

Dönemin politik zemine uygun olarak yazıya başlayayım. Yolların elektrikli olsa kaç yazar.

Bu yazıyı CNBC’de önceki gün (25.04.2018) okuduğum bir yazıya istinaden yazıyorum. Haber diyordu ki İsveç’te elektrikli araçlar üzerinde seyahat ederken elektrikli araçların şarj olmalarını sağlayan bir yol yapılmış. Haberin detay kısmına bakınca eRoadArlanda isimli bu projenin aslında henüz 1,25 milinin tamamladığını okuyoruz. Peki, haber hangi bağlamda geliyor, yani İsveç’te birileri neden böyle bir yol inşa etmeye çalışıyor. Çünkü İsveç 2030’lu yıllarda ulaşımda karbonsuzlaşmayı hedefliyor.

Bu noktada o can alıcı soruyu soralım. İklim değişikliğine sebep olan, bizlerin kullandığı fosil yakıt tüketen şeyler midir yoksa bunları kullanmaya iten hayat tarzımız mı? Cevapları duyar gibiyim. Yazı boyunca bireysel araçlanma olarak isimlendireceğim durum problemin kendisiyken (kaynağı hayat tarzı) enstrümanı değiştirerek problemin çözümünü sağlamak abes bir yöntem olacaktır. Tabii problem olarak gördüğümüz şeye göre bu tanımlamada değişiklik olabilir.

Yönetici özeti

Taşıtlar hakkında en ilginç bulduğum konu, aslında elektrikli araçların buharlı araçlar kadar eski olmaları. Yani henüz kimse pratik bir içten yanmalı motor üretmediği yıllarda gerek demiryolu gerek karayolu aracı olarak ikisinin de kullanılmakta olmaları (denizde elektrikli araç kullanımını gerçekten bilmiyorum o yıllar için. Havacılık da söz konusu değil zaten henüz.) Peki, ne oldu da elektrik içten yanmalı motora karşı kaybetti. İşin tuhafı rekabetteki bu konular hala geçerliliklerini koruyor.

İlk sebep olarak hep fiyatı gösterilir, ya da benim girdiğim konuşmalarda gösteriliyor diyeyim, ancak Henry Ford T modelini üretimine başlayana kadar içten yanmalı motorlu araçlar da çok pahalıydı. Henry Ford T modelini elektrikli araç olarak üretime soksaydı, elektrikli araçların fiyatlarının düşmüş olacağını iddia etmek sanırım yanlış olmaz. Ayrıca elektrikli araçlar hala içten yanmalı motorlu muadillerine göre daha pahalı.

İkincisi konu kesinlikle menzil ki içten yanmalı araçlar ortaya çıktıklarında mevcut pil teknolojisinden ötürü daha uzun menzile sahip olarak gelmişlerdi. Fakat bir saniye 20. Yüzyılın sonlarından bahsediyoruz. İnsanlar hangi yoldan yüzlerce kilometre nereye gidiyor olabilir ki. Hem de yaklaşık 100 yıldır oturmuş bir demiryolu kültürü varken. Bu noktaya döneceğim.

Sonuncu ise, tüm elektrikli, umut vadeden uygulamanın başına gelen gibi Birinci Dünya Savaşının başlamış olması. At, askeri anlamda artık çok işe yaramıyordu. Hem yılbaşına kadar bitmesi gereken savaş uzadıkça uzuyordu. Yiyecek tüketmeyen ve Batı cephesinin çamuruna saplanmayacak kadar güç üreten bir metot gerekiyordu. İçten yanmalı motor bu konuda imdada yetişen şey oluyor.

Kirli bir şey nasıl yaygınlaşır

Peki, savaşta kullanmak için çok sayıda üretmek gereken bir şeyi ucuzlatmanın en iyi yolu nedir? Bireysel tüketim ya da bu konuda olduğu gibi bireysel araçlanma. Bu gelecekte barış için atom ve uzay yarışı sırasında da farklı türlerde karşımıza çıkacak olan bir uygulama.

Yol alt yapısını arttırıp, uzun mesafelerde toplu ulaşımı köreltir ya da hiç yeni kapasite eklemez ve bu sırada da keşfettiğiniz yeni petrol yataklarıyla idamesini ucuzlatırsanız, evet, içten yanmalı motoru ucuzlatırsınız. Bir de insanların hala sahip oldukları, elektrikli arabaların efemine olduğu bakış açısını yerleştirirseniz başarılı olma şansınızı iyiden iyiye arttırırsınız. Biraz araba övmeye başlamış gibi oldum. Bu sebeple daha hızlı toparlamayı deneyeceğim.

Daha çok yol, ucuz bakım, yüksek hızlar, buna paralel havacılık ve deniz taşımacılığının artmış olması alışkanlığımızı kökünden değiştirdi doğru. Artık kimse soframda neden Hollanda’dan salça, elimde Çin’den telefon, bira mayalama kitim içinde neden Yeni Zelanda’dan (bakın Yeni Zelanda diyorum) bira maltı var diye sormuyor. Oldukça normalleşen bu durum bizim de iş ile ev arasında her gün onlarca, üç günlük tatil için ev ile tatil yapılacak alan arasında binlerce kilometre yol kat ettiğimizi de açıklıyor. Birkaç yüzyıl önceki atalarımızın yaşadığı hatta doğduğu bölgeden çok az uzaklaştığı, seyyahlığın oldukça ender hatta macera dolu bir şey olduğunu muhakkak duymuşsunuzdur. Göç ya da hac gibi farklı motivasyonlarla yapılan yolculukları kastetmiyorum elbette ancak seyahat bizim tabiatımıza uygun bir davranış olmayabilir. Tahminime göre bu ihtiyaç da iPad gibi suni ve bir takım icat sonucunda oluştu.

Artık bu ihtiyacın değişeceğini zannetmiyorum. Belki yüzyıllar sonra yerini alabilecek başka bir şeyle mümkün olabilir bu değişim zaten böyle bir şey de önermiyorum. Burada dikkat çekmek istediğim asıl hususa geliyorum.

Değişim rüzgarları ve insanın değişmeyen akıl tutulması

19. Yüzyıl başında buharla gelen astronomik altyapı yatırımı (sadece ray olarak düşünmeyin, kömür madenleri, tren garları, fabrikalar vs) ve 20. Yüzyıl başında içten yanmalı motorla gelen yine astronomik altyapı yatırımı (aynı şekilde sadece yol değil, rafineriler, akaryakıt istasyonları, otoparklar) bir değişimin eşiğinde. Bu yeni lityum madenleri, yeni şarj tesisleri, yeni güç santralleri, Elon Musk’ın önerdiği gibi devasa yer altı tünelleri anlamına geliyor.

Sayılarla sıkmayacağım, sadece düşünelim. Bu hükümetin yapmakla en övündüğü şey malumunuz yollar. Her kasabaya kadar da bölünmüş yollar inşa edildi. Buna köprüler ve tüneller cabası. Karayolları Genel Müdürlüğüne göre 2013 yılında Türkiye’de 65,382 km yol mevcuttu. Peki dünyada en hızla büyüyen ekonomi malumunuz Türkiye değil. Aynı dönemde Çin ne kadar yol inşa etmiş olabilir. Ya dünyada ne kadar yol var. 2014 tarihli bir kaynağa göre dünyadaki yolların toplam uzunluğu 4,3 milyon km. Bu veriye yol genişlikleri dahil olmadığı için kim bilir kaç milyon kilometrekareden bahsediyoruz. Aynı zaman diliminde toplu ulaşıma ne kadar yatırım yapılmıştır. Kim bilir, ama karayolundan az olduğunu söylemek için dahi olmaya gerek yok.

Kişisel araçlanmanın bu altyapı yatırımlarından daha can alıcı bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bu da kamusal alanın işgali, yoğun şehirleşmiş alanları zararlı partiküller doldurmak, yarattığı alt yapının bir yansıması olarak tüketim, seyahat alışkanlıklarında değişim ve dünyanın bir ucunda üretilen malları hep diğer ucunda tüketme arzusu. Ben açıkçası kişisel araçlanmanın kişisel silahlanma kadar tehlikeli sonuçlar yarattığını düşünüyorum. TÜİK verilerine göre sadece 2016 yılında 1 milyon 182 bin 491 trafik kazası meydana gelmiş, bu kazaların 997 bin 363 adedinde maddi hasar, 185 bin 128 adedinde ise ölümlü ya da yaralanma gerçekleşmiş. Toplam ölen kişi sayısı 7 bin 300 kişi. Bu arada BM, aynı sebeple silahlı çatışma sırasında ölü sayısının 25’in üzerinde olduğu durumları savaş kabul ediyor. Bu kişisel araçlanma denilen illetten vaz geçilerek engellenmeli Neden mi?

Sebepler

Güç santrallerini şehrin dışına çıkarmak, hele ki Hollanda’da yapılmakta olduğu gibi kömür yakmak, ulaşımı karbonsuz hale getirmez ve hava kirliliğini sizin alanınızdan uzaklaştırarak konuyla hiç alakası olmayan birilerinin ortamına bırakır. Yani kişisel araçlanma, elektrikli araç formunda bile olsa birilerini hasta eder ve öldürür.

Kişisel kar hırsları yüksek birkaç kişinin ve şirketin ekmeğine yağ sürerek tüm sistemin kilitlenmesine sebep olur. Bu benzer kilitlenmeyi motorlu taşıtlar, doğru akım – dalgalı akım gibi konularda yaşıyoruz. Böyle kişi ve şirketler kesinlikle toplum çıkarını düşünmediler, düşünmüyorlar ve düşünmeyecekler. Kişisel araçlanma, silah sanayii ile de çoğunlukla ilişkili otomobil üreticisi firmaları zengin eder.

Kişisel araçlanma, hangi yakıtı kullanıyor olursa olsun gezegenin bir yerinde üçüncü dünya ülkelerine zarar verir. Kabul ediyorum o ülkelere tek zarar veren otomobil endüstrisi değil ancak geçen yüzyıla bakarsak petrol önemli savaş sebeplerinden birisi olageldi ve İki Dünya Savaşı haricinde, Nijerya, Kongo, Angola gibi ülkelerde çatışmalara sebep olurken Ortadoğulu ve Asyalı totaliter ülkelerin yozlaşmış yöneticilerini besledi. Batılı kapitalistleri saymıyorum bile. Durum böyle iken gelecekte de pil ve elektrik motoru imalatında ve idamesinde kullanılan maden ve minerallerin tatlılık ve dost canlılığı içinde paylaşılmasına mümkün gözüyle bakamıyorum.

Son olarak bir şey sorayım. Kendinize hiç, bu araçlar şehrin ne kadar çok yerini işgal ediyorlar dediniz mi? Aynı alanlar parka bahçeye dönüşse, biz de ev ile iş arasında bu onlarca kilometrelik yollardan kurtulsak. Keşke.

 

 

Ali Serdar Gültekin

Katalonya’yı beklerken Kaliforniya: Trump’tan ayrılmak isteyenler ‘Calexit’ diyor!

CNBC”de Jeff Daniels imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin‘in çevirisi ile paylaşıyoruz

                                                                        ***

Kaliforniya ayrılıkçı hareketi Trump yönetimine birden çok cephede savaş yürütürken ikinci bir denemeye hazırlanıyor.

Pazartesi günü Kaliforniya dışişleri bakanı, bir ayrılık oylaması teklifi için gereken imzaların toplanmaya başladığını duyurdu. Bu duyuru, Kaliforniya’ya bölme faaliyetleri arasından yükseliyor. “Calexit sol – biz ilericileriz ve bu sebeple Trump’ı sevmiyoruz” diyor Kaliforniya’nın bağımsızlığı için faaliyet gösteren Yes California kampanyasının liderlerinden Marcus Ruiz Evans. “Fakat Calexit için, vergilerimizi boşa harcamayın da dahil oldukça güçlü cumhuriyetçi itirazlar mevcut.” Evans’ın söylediğine göre grubun üye sayısı, Donald Trump’ın başkan olarak seçilmesinden bu yana 4 kat artarak kabaca 44,000’e yükseldi.

Calexit’i destekleyenlerin benzer bir çabası, liderlerinden biri Louis J. Marinelli’inin Rusya’da yaşadığının ifşa olmasıyla geçen sene felakete uğramıştı. Hala teklifin destekçileri arasında yer alan Marinelli bir röportajından “Rusya’ya gittim ve zaman zaman orada çalıştım ancak ben hala bir Kaliforniya vatandaşıyım” demişti.

Eğer Calexit teklifi değerlendirilmek için yeterli imzayı alırsa, 2021 yılında Kaliforniyalılara, bağımsız bir ülke olup olmaması gerektiği sorulan özel bir seçim olacak. Teklifi destekleyenlerin Ekim ayının ortalarına kadar, kayıtlı seçmenlerden 366,000 bine yakın imza almaları gerekiyor.

Riskli Girişim

Öte yandan bazı analizciler, ayrılma çabalarının riskli olduğunu söylüyorlar. Mart 2017’de yayımlanan bir Berkley IGS araştırması, bağımsızlığa karşı çıkan Kaliforniyalıların destekleyenlere oranının 2’ye bir olduğunu ortaya çıkarmıştı.

“Çok fazla dile düşecekler, çok miktarda propaganda yapacaklar fakat en pratik ifadeyle bu hareket sönümlenecek” diyor San Diego Eyalet Üniversitesinde iktisat dersleri veren Seth Kaplowitz. “Birlikten ayrılmak saçmalık olur. Bu duruma sevinecek tek kişi büyük ihtimalle Donold Trump olurdu.”

Kaliforniya’nın tarihinde eyaleti bölmek için 200’den fazla girişim olmuştu.

Dünyadaki 6. Büyük ekonomi

Bazıları, dünyadaki altıncı büyük ekonomi olan Kaliforniya’nın, iklim değişikliği gibi konularda diğer ülkelerle antlaşmalar ya da mutabakat metinleri imzaladığı için zaten ayrık bir ülke gibi davrandığını iddia ediyor.

Mesela, demokratik vali Jerry Brown, geçen yol Çin ile iklim değişikliğiyle mücadele antlaşması imzaladı. Bu hamle, Trump’ın, Amerika Birleşik Devletlerini Paris iklim sözleşmesinden çekme niyetini açıklamasından bir hafta sonra geldi.

Ayrıca Kaliforniya eyaletinin liderleri, kıyıdan açıkta sondaj, kayıt dışı göç, halk sağlığı, kamu arazileri gibi konularda Trump yönetiminden başka bir tutum sergiliyorlar.

Trump yönetimiyle ‘savaş’

Bu ayın başında Trump yönetimi, kayıt dışı göçmeleri koruyan Kaliforniya’nın namı diğer sığınak eyalet yasalarını hedef alan bir dava açtı. Buna cevaben, “Bu durum en basitinden, Amerikan ekonomisinin lokomotifi Kaliforniya eyaletine karşı savaşa doğru gidiyor” diyor Brown.

Trump 2017’de başkan olduğundan beri Kaliforniya ile federal hükümet arasında 30’dan fazla dava açılmış durumda. Kaliforniya’nın “kontrolden çıktığını” söyleyen Trump eyaletin sığınak yasalarının ödeneklerini kesmenin yolunu aramış ancak mahkeme Trump’ın aleyhine karar vermişti.

Aldatılmak

Her ne olursa olsun, Evans ifade ettiği üzere Kaliforniyalılar, Golden State’in vergi mükelleflerinin ödedikleri paralara rağmen federal harcamalardan adil paylarını almıyorlar. Muhafazakar Tax Foundation’ın grafikleri, 2005 yılında Kaliforniyalıların federal hükümete verdikleri her 1 Amerikan Dolarının 78 sentinin geri döndüğünü gösteriyor. Bu rakamlar aynı grafiğe göre Alabama’da 1,66 ve Kentucky’de 1,51 Amerikan Doları.

Evans’ın iddiasına göre Kaliforniya bağımsız bir ülke olursa bürokrasiye yarı yarıya azaltabilir ve iş dünyasıyla bireyler üzerindeki vergi yükünü hafifletebilir.

Kaplowitz, bağımsız bir Kaliforniya’nın iş dünyasına yardımcı olacağını fikrine karşı çıkıyor.

“Herkes Kaliforniya’yı terk ediyor çünkü eyalet tarafından fazla vergilendiriliyorlar” diyor. “İş dünyası terk ediyor, insanlar Washington eyaletine ya da Texas’a ve diğer gelir vergisi olmayan eyaletlere taşınıyorlar.”

Kaliforniya’yı üçe bölmek

Bu sırada, Silikon Vadisi milyarderi Tim Draper’in Kaliforniya’yı üç ayrı eyalete bölmek üzerine bir teklifi var.

Draper’in planı San Francisco, Silikon Vadisi ve Sacremento’yu içeren bir Kuzey Kaliforniya eyaleti, San Diego, Inland Empire ilçeleri ve eyaletin güneyinde yer alan Merkez Vadisinin bir kısmını içeren bir Güney Kaliforniya eyaleti oluşturmak üzerine. Üçüncü eyalet Kaliforniya ismini taşımaya devam edecek ve Los Angeles, Santa Barbara ve kıyı boyunca bazı ilçeleri içerecek.

“Tüm bunlar aslında tek bir eyalet olmadığımızı söylüyor – o kadar büyüğüz ve aslında o kadar farklı kişiliklerimiz var ki,” diyor Kaplowitz. “Bundan ötürü her bir kişiliğin kendi eyaleti olmalı. İşin aslı bunu her eyalette söyleyebilirsiniz.”

Kasım seçimi

Üç Kaliforniya

Namı diğer “CAL 3” hareketinin başkanı Draper, 6 Kasım seçimlerine girmeye hak kazanmak için grubunun, yasanın gerektirdiğinin neredeyse iki katı olan 600,000 imza sunacağını söyledi.

“CAL 3, 6 milyon çocuğu etkileyen ve iflas etmekte olan eğitim sistemi, ülkedeki en yüksek vergiler, bozulmakta olan alt yapı ve gerilmiş hükümet gibi Kaliforniya’nın en can alıcı sorunlarına çözüm bulmak için ortaya çıktı,” dedi grup yakın zamanda. “Kaliforniya’yı üçe bölmek yerel toplulukların kendi yurttaşları için daha iyi, adil ve duyarlı kararlar almasını güçlendirecektir.”

Bu, Draper’in Kaliforniya’yı bölmeye ilk çalışması değil. 2014 yılındaki Kaliforniya’yı altı eyalete ayırma girişimini desteklemişti fakat 5 milyon Amerikan Dolarından çok harcadıktan sonra seçime yeterliliği sağlayamadı.

Draper’in grubu yeteri kadar imza toplasa bile birliğe 1850’de katılmış bir eyaleti parçalamak kolay olmayacaktır. Yargının, Kongre ile birlikte rıza göstermesi gerekecektir.

‘Yeni Kaliforniya’yı’ oluşturmak

Aynı zamanda kırsal bölgeleri 51. Eyalete dönüştürmek isteyen “Yeni Kaliforniya” diye muhafazakar hareket bulunmakta. Fakat bu seçime gitmek isteyen bir girişim değil. Grup, ilçelerde destek yaratmaya ve ardından bu talebi yargıya ve Kongreye götürmeyi umuyor.

Grubun iddiasına göre şimdiye değin 58 eyaletin 38’inin desteğini almış durumda.

“Sacremento’da gördüklerinden ötürü insanların inancı gerçekten yitik durumda,” diyor Yeni Kaliforniya hareketinin başkanı Paul Preston.

Preston’un iddiasına göre tartışmalı sığınak eyalet kanunlarıyla birlikte eyaletin aşırı düzenleyiciliği gibi bazı kaygılar insanların eyaletin bölünmesi konusundaki en etken durum.

“Bunun sonunda 49 ilçemiz olacak,” diyor Preston. “Kaliforniya ve Yeni Kaliforniya için kazan-kazan durumu istiyoruz.”

 

Haberin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, CNBC)