Hafta SonuManşet

[Gözlem] Çocukluğum 2 – Selim Altınok

Sahiller bizimdi çocukluğumuzda. Bakırköy’ün denizi hepimize bugün olduğundan daha yakındı. Henüz denizden çalma dolgu alanlar yapılmamıştı. Londra Asfaltı bile yeni sayılırdı. Sahile indiğimizde denizin kokusunu duyardık. Hatta kayalık olmasına karşın, cesaret edip denize girenler olurdu Bakırköy’den. Zaten 1950’lerde Bakırköy sayfiye yeri sayılıyormuş.

Ataköy sahili, 1970

Ataköy ve Florya sahilleri ise daha güzeldi. Deniz sığ ve kumluktu. Plaja gider, bir kabin kiralardık. Koşullar biraz ilkeldi ama olsun!  Kabinin içinde bir kişi zor dönerdi, ıkıla sıkıla kıyafetimizi çıkarıp duvardaki çiviye astıktan sonra mayomuzu giydikmi tutana aşk olsun. Aile büyükleri denize girmeden önce uzun uzun güneşlenirlerdi. O zamanlar kimsenin kanserojen ışınlardan, 30, 40, 50 faktöriyel koruyucu kremlerden filan haberi yoktu.

Biz çocuklar genellikle güneşlenme keyfini vakit kaybı olarak görür, paldır küldür denize koşardık. Su soğukmuş, sıcakmış hiç aldırmaz, hemen dalıverirdik. Ataköy plajının denizi kumluktu. Ayağımıza çakıl taşı, kaya değmez, denizin dibindeki yumuşacık kuma basmak hoşumuza giderdi. Fazla açılmazdık. Annemiz yüzmeyi bilmediği için kıyıda ayağının bastığı yerde bir dalıp bir çıkardı suya. Bizi de gözünün önünde isterdi, yani açılmak bize yasaktı. İki kardeş çaresiz valide Hanımın etrafında döner dururduk. Boyumuzu aşan yere gidemediğimiz için yüzmeyi beceremedik o yıllarda. Derin suya atlamadan öğrenemezsiniz dedikleri kadar var. Ancak yıllar sonra yalnız gittiğimiz bir otelin havuzunda iki buçuk Metre derinliğindeki suda kaptık yüzmenin sırrını kardeşimle. 

Bakırköy’ün Çay Bahçeleri

Sahilde oturduğumuz yerlerin isimlerini hatırlıyorum. Şimdi hiçbirinden eser kalmadı oralarda. “Hücum”,  “Sohbet” ve “Duvak”. Bunlar en çok rağbet edilen çay bahçeleriydi. Bir de meşhur “Miltiyadi” vardı ki, ona yetişemedik, sadece ismini duyardık büyüklerimizden. Buraları ailelerin ve azda olsa gençlerin rağbet ettiği yerlerdi. Aşırı lüks yoktu. Çoğunlukla çay, kahve, gazoz içilirdi.

Akşamüzeri oldumu önce Hanımlar çocukları yanında sökün ederlerdi çay bahçelerine. Gelirken yakınlardaki bir fırına uğranır, poğaça, ponçik, güvercin gibi atıştırmalıklar alınırdı. Bunlar çayla pek güzel giderdi. Ponçik hafif şekerli bir yiyecekti. Güvercin ise üstü susamlı ince uzun bir tür poğaça. Hanımlar masalarda muhabbet ederken, Biz çocuklar etrafta dolanırdık. Yolun kenarına sıralanmış çerezcilere gider birer külah ayçiçeği alırdık. Çekirdek çıtlatmak en büyük zevkimizdi. İtiraf edeyim, çöpünü yere atıverirdik hiç utanmadan. O zamanlar kural buydu sanki. Kimse çocuğuna yere atma demezdi. Ballı fıstık, kaju gibi enteresan kuruyemişlerden haberimiz yoktu daha. En fazla Ayçiçeği ve kabak çekirdeği yenirdi. Arada bir sıcak sıcak tuzlu fıstık masaya gelirse ne ala! Kokusunu duyunca, oyunu filan bırakıp payımızı almak üzere annemizin yanına koşardık.

Akşama doğru işten dönen babalar sahile iner, bakalım bizimkiler nerede diye şöyle bir bakınırlardı. O saatte biz çocuklar etrafta koşuşturmaktan yorgun düşmüş olurduk. Babamızı görmekten memnun, boynuna sarılıp yanına otururduk hemen. Annemiz “popoları ilk kez yer gördü bugün, akşam yorgunluktan yattıkları yeri bilmeyecekler” diye sızlanırdı. Babam birer çay daha söylerdi. Çok acıkmışsak “Yengen” de ısmarlardı. “Yengen” bir tür tosttu, Kaşarlı, domatesli, turşulu.

Biraz sonra haydi akşam oldu denerek sanki sözleşmiş gibi bir anda beraberce kalkılıverirdi masadan. Bu arada şunu eklemek doğru olur… Oturduğumuz yerler gerçekten kelimenin tam anlamıyla Aile Çay Bahçeleriydi. Hatta bizim için Sülale Çay Bahçesi bile sayılabilirdi. Çünkü dayılar, kuzenler, yengeler hepimiz aynı çay bahçelerinde toplanırdık. Buluşmalar yaz başında havalar ısınınca başlardı ve her gün bermutat sahile çıkılırdı.

Hayri Baba Çay Bahçesi, 1981

Genellikle “Sohbet Aile Çay Bahçesi”nde otururduk. Sahibi Hayri Bey adında biriydi. Herkes onu Hayri Baba diye bilirdi. Hatta çay bahçesine de “Hayrı Baba’nın Gazinosu” derdik. Gazino yakıştırmasının sebebi sanırım, arka taraftaki oyun yerinden geliyordu. Çoğunlukla gençlerin ilgi duyduğu Langırt ve benzeri oyunlar, uzaktan atış yapıp isabet ettirdiğinizde gözleri ışık saçarak dans eden maymunlar vardı. Bir tarafta ise çocukluğumuzun vazgeçilmez oyuncağı atlıkarınca! 50 Kuruşu verdikmiydi atların ya da arabaların üzerine kurulur, birkaç dakika için dünyayı etrafımızda döndürürdük.

Hayri Baba’nın gazinosunda yaz akşamları kukla sahnesi bile kurulurdu.İbiş, dansöz ve daha ne gösteriler! Özellikle biz çocuklar merak ederdik, yakına gider müzik eşliğinde yapılan kukla danslarını seyre dalardık.

Yıllar sonra bir akşam, katıldığımız bir iftar yemeğini takiben kukla gösterisi oldu. Gösteri bittiğinde kukla ustasıyla tanışmak istedik. Yanına gidip sohbete başladık. Çocukluğumuzda Bakırköy sahilinde izlediğimiz kuklaları anlattık heyecanla. O anda ilginç bir şey oldu. Kukla ustası bir an sustu, tekrar konuşmaya başladığında sesi titriyordu, gözleri dolmuştu, o gençliğine biz çocukluğumuza dönmüştük bir anda. Meğerse 1970’lerde Bakırköy’de kuklaları oynatan kişi kendisiymiş. Ona “Kaptan Amca” derlermiş. Çocukken heves edip te çekindiğimiz için bir türlü yakından göremediğimiz kuklalara tek tek baktık, dokunduk bu kez. Kaptan amca, oğlu Mehmet’i tanıştırarak, “Biz yaşlandık, bırakacağız bu işi Artık yerimizi o alacak” derken sesi hala titriyordu.

Otuz yıl sonra çocukluğumuzun hatıralarıyla buluşmak, bizim için unutulmaz kıldı o akşamı.

Oyunlar, oyuncaklar

Elektroniğin henüz istila etmediği bir oyuncak devrinde büyüdük biz.

Sokakta üç tekerlekli bisiklet (Bir türlü iki tekerlekliye alışamamıştık), çıngıraklı çemberlerimiz, üzerine tel geçirip sürdüğümüz plastik arabalar, renk renk topaçlar, misketler.

Mahallelinin illallah dediği sesli oyuncaklarımız da vardı… Bir sicimin iki ucunda iki küçük top bulunan bir oyuncaktı takataka. Afacanların ustaca sallayarak birbirine çarptırdıkları topların çıkardıkları seslerden ismini almıştı.

Havada çevirdiğimizde tuhaf bir uğultu çıkartan içi boş plastik borularımız vardı. Gün boyu birimiz sussa diğerimiz başlar, evlerindeki teyzelere amcalara rahat vermezdik. Apartman önlerine toplanıp küçük kartlara basılmış futbolcu resimlerine bakar, bundan değişik oyunlar türetirdik. Bayram günleri çatapat ve mantar tabancaları ortaya çıkardı. Günümüzün gelişmiş havai fişeklerinin prototipleri olan ilk fişekler ve şaşırtma denilen ateş topları hepimizi heyecanlandırırdı.

Ev Oyuncaklarımız

Kurmalı araba, itfaiye, ambulans… Bunların arkasında bir anahtar yeri bulunur, oyuncağa ait anahtarı takıp kurduğumuzda araç salon boyunca yol alırdı.

Bozyaplarımız vardı. Rengârenk karton parçalarını doğru yerlere yerleştirerek resmi ortaya çıkarmak için epey uğraşırdık.

İstanbul’un tanınmış oyuncak dükkânlarının yer aldığı “Yüksek Kaldırım”a gittiğimiz zaman kendimizi kaybederdik. Oradan aldığımız Monopoly hala evin bir yerinde durur. Daha sonra Borsa adıyla güncellendi. Enflasyon o dönemde o kadar yüksekti ki, Monopoly’de kullanılan paraların yanına birkaç sıfır eklendi.

Plastik montaj ve mekanik montaj adıyla satılan kutulu oyuncaklar vardı. Bunlar da sanırım çocuğun mekanik zekâsını geliştirmek amacıyla faydalıydı.

Evde amiral battı oynardık. Önceleri kız tavlası ardından erkek tavlası pişpirik, domino. Hepsi eğlendirirdi. Satranç öğreninceye dek dama da oynadık.

Pilli tiren ve pilli uçak çocukluğumuzun nadir elektronik oyuncakları oldular. Bilgisayar, tablet gibi nesneler rüyamıza bile giremedi. Ancak siyah-beyaz televizyonumuz vardı. Çizgi filmlerimiz, Uzay yolu ve kaçak gibi vazgeçilmez dizilerimiz.

Gönlümüzün kuş gibi olduğu dönemdir çocukluk. Bir hafiflik vardır içimizde, enerjimiz yüksektir. Koşup eylenmek, oynamak için her an hazırızdır. Fiziksel boyutlarımız da uygun olduğundan, her türlü harekete ve mekâna açığızdır.

Bizim oyun hayatımızın önemli bölümü divan altında ya da koltuk tepesinde geçmiştir. Masa altları da korunaklı gözden uzak yerler olması itibariyle oyun alanlarımızdan biriydi. Mesela, muhtemelen çay bahçesinde izleyip de merak sardığımız kukla için kullandığımız ilk sahne kocaman bir karton kolinin içi olmuştu. Annemize kolinin bir tarafını kestirerek açılan yeri kukla sahnesi yapmıştık. Sonra iki kardeş kolinin içine girip ince sopaların ucuna taktırdığımız farklı insan figürlerini kukla gibi kullanarak kendimizce ilk temsillerimizi gerçekleştirmiştik. Bu işleri hep evde yaptığımız için seyircilerimiz sadece aile büyükleri olsa da ne gam! Seslerimizi kalınlaştırıp incelterek sahnede boy gösteren kuklalarımızı konuştururken değmeyin keyfimize.

Divan altı Karagöz sahnesi

Bir keresinde de Karagöz-Hacivat oynatmak üzere somya divanın altına girmiştik. Divanın kenarından sarkıttığımız tülbent perdemizin arkasında mum yakarak aydınlatmıştık hayal sahnemizi.

Bugün geçmişe her bakışımda, adeta bir hayal perdesinde kendi hayatımı seyrediyor gibiyim. Yaşanan her sahne bir şeyler katıyor elbet dağarcığımıza. Nice anılar biriktirdik, neler öğrendik, ne dersler aldık bu hayattan. Paylaştıklarımı okuduğunuzda inanıyorum ki, benim gibi siz de düşüncelere ve iç muhasebelere dalacaksınız. Haydi, kolay gelsin…

 

Selim Altınok

 

Kategori: Hafta Sonu