Ana Sayfa Blog Sayfa 2826

ABD’nin Kudüs’teki büyükelçiliği bugün açılıyor

ABD uluslararası toplumun tepkisine rağmen Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdığı büyükelçiliğini bugün açacak. İsrail Başbakanı Netanyahu tüm ülkelere aynı adımı atma çağrısı yaparken, Filistinliler protesto hazırlığında.

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın kararı doğrultusunda Tel Aviv’den Kudüs’e taşınan ABD büyükelçiliğinin bugün açılışının yapılması bekleniyor. Filistinliler geniş çaplı protestolara hazırlanırken, İsrail tarafı geceyi kutlamalarla geçirdi.

Açılışta ABD’yi temsilen yer alacak Hazine Bakanı Steven Mnuchin’in bir heyet eşliğinde Pazar günü İsrail’e ulaştığı bilgisi verildi. Trump’ın kızı Ivanka Trump ve damadı Jared Kushner’in de bugün açılışa katılması bekleniyor. Açılış töreni öncesinde büyükelçilik çevresinde bin polisin görevli olacağı belirtiliyor.

Netanyahu: Tüm ülkeler aynı adımı atmalı

ABD’nin kararını memnuniyetle karşılayan İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu Pazar akşamı tüm ülkelere temsilciliklerini Kudüs’e taşıma çağrısı yaptı.

İsrail Dışişleri Bakanlığı’nda ABD’li temsilcilerle yapılan kutlamada konuşan Netanyahu, ABD’nin attığı bu adımın doğru olduğunu ve barışa hizmet ettiğini ifade etti. Bakanlıktan yapılan açıklamada Netanyahu’nun, “barışın bir yalanın üzerine tesis edilemeyeceğini söylediği” belirtildi.

Binlerce İsrailli de Pazar akşamı Kudüs’ün Altı Gün Savaşı ile “yeniden birleşmesini” kutladı. 1967 yılındaki savaşta İsrail Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü ele geçirmişti.

Doğu Kudüs’ün statüsüne ilişkin iki taraf arasında uzun yıllardır süren barış görüşmelerine rağmen uzlaşma sağlanamıyor. Filistinliler, Doğu Kudüs’ü ileride kuracakları bir devletin başkenti olarak kabul ediliyor.

Bir milyon kişi protesto edecek

Bugün yapılacak açılış öncesi bir milyona yakın kişinin Gazze Şeridi’nde protesto gösterisi düzenlemesi bekleniyor. Ramallah kentinde de binlerce kişinin katılacağı bir yürüyüş planlandı. Filistinlilerin protesto gösterilerinde İsrail güvenlik güçleri ile arbede yaşanmasından endişe ediyor.

 

(DW Türkçe)

Endonezya’da intihar saldırıları: Bu sabahki saldırının faili 4 çocuklu bir aile

Endonezya’nın Surabaya kentinde dün kiliseleri hedef alan ve en az 13 kişinin öldüğü intihar saldırılarının ardından, bugün sabah saatlerinde de bir intihar saldırısı düzenlendi.

Son saldırıda polis memurlarının yaralandığı bildirilirken, ölen ya da yaralananlar konusunda net bir bilgi henüz yok. Bu sabah düzenlenen saldırının, aynı dünkü saldırıda olduğu gibi bir aile tarafından gerçekleştirildiği açıklandı.

Bir polis merkezinin önünde gerçekleştirilen saldırıyı 8 yaşında bir çocuk dahil olmak üzere bir ailenin yaptığı belirtildi. İki motosikletle olay yerine gelen aile kendilerini bir kontrol noktasında patlattı. Küçük çocuğun hayatta olduğu aktarıldı.

Pazar günkü saldırıyı IŞİD üstlendi

Bu son saldırının dünkü intihar eylemleriyle ilgili olup olmadığı bilinmiyor.

Dün kiliselere düzenlenen intihar saldırılarında en az 13 kişinin ölümüne neden olan aynı aileden altı intihar saldırganının Suriye’den ülkeye döndüğü belirtilmişti. Dünkü saldırı dalgasının sorumluluğunu IŞİD üstlendi.

Endonezya’nın ikinci büyük kenti Surabaya’da bir anne ve iki kızı bir kilisede kendilerini havaya uçururken, baba ve iki oğlu da iki farklı kiliseyi hedef almıştı. Emniyet Genel Müdürü Tito Karnavian, saldırganların IŞİD’den ilham alan Cemaah Ansharut Daulah (JAD) örgütüne üye olduklarını belirtti.

Polis, saldırganların Suriye’den geri dönen yüzlerce Endonezyalı arasında olduğun söyledi. Ailenin Suriye’deki faaliyetleri konusunda ise herhangi bir açıklama yapılmadı.

40’dan fazla kişinin de yaralandığı bombalı saldırılar, ülkede 10 yıldan uzun süredir düzenlenen en kanlı eylem oldu.

Aile saldırıyı nasıl düzenledi?

Polis, kimliği Dita Futrianto olarak açıklanın babanın yerel bir JAD hücresinin başında olduğunu söyledi.

Futrianto’nun önce eşi Puji Kuswati ve iki kızlarını Diponegoro Endonezya Hristiyan Kilisesi’ne bıraktığını ve biri 9, diğeri 12 yaşında olan kız çocuklarının ve annenin üzerlerindeki patlayıcıları infilak ettirdiklerini açıkladı.

Futrianto’nun daha sonra buradan uzaklaşıp, bomba yüklü aracını bir başka kiliseye sürdüğü, 16 ve 18 yaşlarındaki iki oğlunun da motorsikletlerle bir diğer kiliseyi hedef aldığı belirtildi.

Associated Press Haber Ajansı’na konuşan bir görgü tanığı anne Puji Kuswati’nin elindeki iki çantayla içeri girmeye çalıştığını anlattı ve “Birden bir sivile sarıldı ve bomba infilak etti” dedi

Bu, IŞİD’in Endenezya’da üstlendiği en kanlı saldırıydı. Örgüt, başent Jakarta’da dört sivilin patlamalarda öldüğü ve silahlı çatışmanın çıktığı ilk saldırısını iki yıl önce üstlenmişti.

2002’de, El Kaide bağlantılı militanların Bali Adası’ndaki bombalı saldırısında 200’den fazla kişi ölmüştü.

Mayıs 2005’te de, Sulawesi Adası’ndaki bombalı saldırılarda 22 kişi ölmüş, bundan altı aydan kısa bir süre sonra da Bali’daki bir intihar saldırısında 20 kişi hayatını kaybetmişti.

 

(BBC Türkçe)

Tabiata dalmak riskleri de beraberinde getirir, öğrencilerin ihtiyacı tam da bu!

The New York Times’da Heather E. Heying imzasıyla yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

CreditDoris Liou/RISD

Doğada önceden belirli değil ve önceden kestirmesi zor. Bu gerçekliğin yakın zamanda keşfedilmiş olmasına rağmen Penn State’de, öğrencilerin yönettiği 98 yıllık Gezi Kulübünün (Outing Club) gezilere çıkması yasaklandı. Üniversite, kırsal çevrelerin yüksek riskini ve zayıf hücresel veri servisini eleştirerek kulübün sunduklarını sadece film ve konuşmacı ile sınırlandırmalarını tavsiye ediyor. Öğrenciler, sadece daha önceden incelenmiş insan yapılarına yönlendiriliyorlar.

Gezi Kulübünün öğrencileri ise bu yasağa karşı koyuyor. Doğayı ve riskleri keşfetmeye hevesli olan bu öğrenciler çoktan yetişkinliğe giden yoldalar. Bu da demek oluyor ki, öğrencilerin hizmetinde olmaktan çok gelecekteki davaları için koruyucu mahkeme kararlarına karşı direnmeyi bilmek gerek.

Çok uzun olmayan bir zaman önce üniversiteler, ebeveynlik konusunda ailelerin yerini aldılar. Şimdi, birçok modern aile, yetişkin, kararlı, sorumlu bireyler yetiştirme sorumluluğundan kendilerini çekiyor ve görünüşe göre üniversiteler de onları izliyor. Penn State’de Gezi Kulübü budanan tek dal değil, söylentiye göre mağaracılık ve dalış kulübü de tehlikede.

Evergreen State College’de profesör olarak geçirdiğim 15 yıl içinde Panama ve Ekvador’da bazen aylarca süren saha çalışmaları yaptım. Öğrencilerim ve ben takımadaları ve yağmur ormanlarını, mercan resiflerini ve koloni şehirlerini keşfettik. Ve tehlikeli durumları hem yaşadım hem de yaşandığını gözlemledim.

Eşim ve iş arkadaşım Profesör Bret Weinsein ile birlikte 2016 yılında 30 lisans öğrencisinin katılımıyla (ve iki çocuğumuzla) gerçekleştirdiğimiz sadece bir gezide Amazonlarda bir ağacın devrilmesini, Galapagos’ta bir bot kazasını ve sonrasında Ekvador kıyısında ciddi bir deprem gibi tehlikelerle karşılaştık. Herkes evine sağ salim döndü, fakat neden bu kadar risk alasın? Toprak kullanımı, erken Amerikalıların kültürleri ya da kelebeklerdeki bölgesellik buna değer mi?

Bir takım gezilerden sonra öğrencilerin, evlerinde karşılaşamayacakları zorlukların üstesinden gelme başarısı gösterdiklerine tanık oldum. Seçtiğim çalışma sahaları, sadece daha ilginç ve el değmemiş olduğu için değil (ışığa ulaşmak için tırmanan ne kadar çok sarmaşık olursa, onları taklit eden o kadar da çok asma yılanı oluyor) doğa ile en az el değmiş ortamda karşılaşmanın dış dünya ile iletişime sahip olamama ‘bedeliyle’ geldiği için ücra yerler. Her hareketimizi kayıt altına alan sanal gözlerden uzakta insanlar kendilerini daha fazla ifşa ediyorlar.

Sahada, öğrencilerin kendi karanlıklarına düştüklerini, depresyonun onları sarmasını ve bu depresyondan kurtularak daha güçlü, daha ayakları yere sağlam basan hale gelmelerini izledim. Yağmur ormanının romantik fikirleri sürekli ter ve ısıran böceklerin gerçekliğiyle ortadan kalkar ve karizmatik hayvanların ilginç şeyler yaptıklarını fark edersiniz. Oraya gitmeli ve ormanın içinde kaybolmalısınız ve oradan sağ salim çıkmak için sabırla beklemelisiniz.

Bazıları bundan nefret eder. Kontrolü kaybetmeye gelemezler, doğanın bir doğa belgeseli olmadığının keşfi. Buna rağmen çoğu gizli bir güç ve tahmin edilemez bir özgürlük hissi duyar.

Bir öğleden sonra Amazon’un bir kolunda, geniş kil yataklarıyla dolu bir nehirde, arkadaşlar arasında, bir kısmımız nehir kenarında tezahürat ederken muhteşem derecede karmakarışık bir çamur kavgası başladı. Müstehcen ve nahoştular ve ortada kitaplar falan yoktu. Öğrenciler kendi sınırlarını her yönüyle keşfediyorlardı ve bu bana eğitim gibi geliyor.

Başka bir akşamüstü öğrenciler, oluklu metal çatı altında araştırma çalışmaları hakkında sunum yapmaya çalışırlarken bir fırtına geldi. Fırtına çatıya o kadar gürültülü vuruyordu ki faaliyeti başka bir zamana ertelemek zorunda kaldık. Dağıldık, bazıları bunu uyumak için bir fırsat olarak kullandı, bazıları ormana giderek geceleri yağmur ormanının sıcak, nemli kucaklamasını keşfetti. Eğer eğitim bir nebze öngörülemeyen ve değişen dünyaya hazırlık ise cesaret ve merakı öğretmek öncelik olmalı.

Yurt içinde ücra yerlere yaptığımız saha gezilerinde benim sınıfların saha çalışmaları yaptı ve hatta bazen derslere tahammül etti ama aynı zamanda kesin hedefler olmaksızın keşfettik, yemek pişirdik ve bunu paylaştık, kamp ateşleri etrafından oturduk ve hikayeler anlattık. Washington’un doğusundaki çorak alanlarda kuvvetli rüzgarlar yüksek platoların üzerinde durmayı tehlikeli hale getirir ve kayşatlardan onlara tırmanmak bir çeşit meydan okumadır. Fiziksel çabaya alışık olmayan öğrenciler, yaralanmış ve koltuk değnekli olanlar, ya da şehirde doğmuş büyümüş ve sarp, gevşek kayaların yamacında yön bulmaya alışık olmayanlar, hepsi aynı saha ile yüzleşti ve bunun üstesinden geldiler. Doğu Washington’un kayşat sahalarında öngörülemez ve değişmekte olan bir dünya ile karşılaşmak kelimenin tam anlamıyla bir uğraş.

2016 gezisindeki cesur bir öğrenci Galapagos’taki bir bot turunda yaralandı. Bot harap oldu ama o devam etti. Üç hafta sonra, desteksiz beş katlı taş otel büyük bir depremde çöktüğünde neredeyse eziliyordu. Şanslıydı. Hemen hemen herkesin öldüğü binadan kendini enkazı kazarak çıkarmayı başardı.

Tedavisi uzun ve acılı idi. Ciddi şekilde bale yapan birisi olarak aylarca tekerlekli sandalyeye mahkum kaldı. Ameliyatlar, koltuk değnekleri ve diğer umut kırıcı şeylerle dolu bir yılın ardından beni hazırlıksız yakaladı. Her şeye rağmen diyordu, yine olsa yine yaparım. Bu gezi onun için o kadar önemliydi.

Ülke dışına eğitim gezilerinin öncesinde riskler, onların nasıl değerlendirileceği, onunla nasıl bir ilişkimiz olması gerektiği konularında da uzun konuşmalar yürüttüm. Sorumluluk davalarında daha önce güvenli olarak tanımlanmamış ve tıbbı yardımın çok uzakta olduğu alanlarda risklerin ne kadar faklı olabileceğini tartıştık. Yükselen su seviyesi, ağaç düşmesi gibi yağmur ormanlarının gizli tehlikeleri hakkında konuştuk. Bunları, yılanlar, büyük kediler gibi insanların korkmaya programlandıkları daha aşina olduğumuz riskler ile kıyasladık. Tropik ova yağmur ormanlarında derin çamura saplanıp kalabilir ve büyük ihtimalle buradan çıkmak için yardıma ihtiyaç duyarsınız. Bir ağaca kaldıraç olarak yaklaşmadan önce bakın. Bazı ağaçlar kendilerini tatsız iğnelerle korurlar ve o dal da mermi karıncalarıyla kaynıyor olabilir.

Fakat görünüşe göre risk ve potansiyel el ele gidiyor. Çocukların, kolej öğrencileri dahil, yaralanmaları konusunda risk almalıyız. Acıdan koruma zayıflığı, kırılganlığı ve gelecekte daha çok acı çekmeyi garantiliyor. Bu rahatsızlık fiziksel, duygusal ya da entelektüel olabilir. Ayak bileğim! Duygularım! Dünya görüşüm! Öğrenmek ve büyümek için hepsi tecrübe edilmeli.

 

Haberin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The New York Times)

Hıdırellez: Bahar kutlaması

Rüyalarımda evler görüyorum sık sık. Eski evlerimi, şimdiki evimi, hiç olmayan evleri.  Bir de şehir var hep dolaştığım, şehir dediysem kasabadan biraz hallice bir yer. Tarlaları, tren istasyonu var, trafiğe kapalı küçük bir cafe- bar sokağı bile var. Hep bir şeyler arıyorum o kasabada, bir yerden bir yere gidiyorum sürekli. Bu rüyaları Freud ya da rüya tabircisi neye yorar bilmem ama ben evimi, yerimi-yurdumu  arayışıma yoruyorum. Bu arayış herkeste var mı acaba, yerini arayıp bulan, görüp“ aha burası benim yerim“ diyen var mı?

Uzun zamandır dünya denen şu gezegen içinde Anadolu’nun toprağıyla, kültürüyle, insanıyla  memleketim olduğunu gönülden hissediyorum ama hangi köşesi bucağı benim evim, yerim onu bulamıyorum. Her gittiğim yerde etrafa, yoksa burası mı diye bakıyorum, onaylayan bir his bekliyorum ama içten içe biliyorum ki  yerini bulmak bir köşe bucak bulmak değil,  içinde güvenin, desteğin, yarenliğin olduğu bir birlik hali bulmak.  Bir arkadaşım “aslında bizim evimiz kendi içimizde bir yerde” deyip göbekle kalp arası bir yeri göstermişti. Tam nereyi göstermişti aklımda kalmamış ama kalbe yakın bir yer olsa gerek ki orada birliğe açılan bir bağlantı noktası var. Ne kadar tüketsek de, tıka basa yesek de, çılgınca eğlensek, seks yapsak, başarılı olsak, para kazansak, hakkımızda büyük cümleler söylense de, evler kursak dayayıp döşesek de o bağlantıyı kurmadıkça hep yalnız, yersiz yurtsuz, doyumsuz ve yuvadan uzağız. Bağlantı kurmak da köklerimizle, kültürle, toprakla, doğayla ve birbirimizle korkmadan bağ kurmaktan, hepimizin aslında bir olduğumuzu hatırlamaktan geçiyor. Yaşamımızın kendisini bir yuvaya çevirecek olan şey bu birlik hissi.

Bahar bayramı geldi; her yeri kekik kokusu sardı, kuşlar cıvıldaşıyor, otların arasında irili ufaklı rengarenk çiçekler belirmiş, hafif hafif esen rüzgarlara  içimizdeki bahar rüzgarları eşlik ediyor. İnsanlar sağda solda toplanmışlar; her köşede sarılmalar, gülüşmeler, fısır fısır konuşmalar. Gün içinde çocuklar topaç çevirdiler, tahta kaşıklardan bebekler yaptılar. Bazıları çorapların ucuna topçuklar koyup Poi yaptılar, bir o yana bir bu yana çevirip durdular. Hıdırellez adetlerini konuştuk toplanıp, herkes kendi yöresini anlattı, ana fikir hep doğanın uyanışı ve bereketti . Derken koca koca kazanlar geldi, içine biberler, patlıcanlar, havuçlar, soğanlar el birliğiyle doğrandı, yağı tuzu eklendi, birbirine karıştı pişti. Türlü türlü insanların elinin değdiği bir türlü oldu.

Birliğin türlüsü yanında bulgur pilavı ve cacıkla yendi. Gün akşama dönünce hep beraber salıncaklar kurulmuş zeytinliğe yürüdük. Koca bir ateş yakıldı orada, üstünden atladı kimi. Ben atlamadım düşerim diye korktum, sonra ateşten atlamadığım halde düştüm. O sırada türküler de öyle bir çoştu ki  dinmek bilmedi, sürdü gitti. Halaya duruldu ara ara. Sonra hep beraber  “Sen bir cennetlik kul olsan, Cennete girmeye gelsen, Pir Sultan üstadın bulsan, Bilece girsek ne dersin” diye biten bir türküye başlandı. O türkü söylenirken bir çoğumuz içimizde kalbimize yakın o bağlantı noktasını bulduk, birliğe bağlandık, bilece cennete girdik. O yeri bulamayanlar, bağlanamayanlar arafta kaldılar ama yine de birlik onları bırakmadı yakın durdu.

Bir yıl önceki hıdırellezde niyet olarak kendimi evde yuvada hissettiğim bir anı hayal etmiştim. Zeytin ağaçlarının arasında, ateşin başında o türküyü söylerken dileğim bir anlık da olsa gerçek oldu, yerimi evimi bulduğumu hissettim.

O gece toplanmış 41 çeşit bitki sabaha kadar suda bekledi, sabah yüzlerimizi o suyla yıkayıp bahara merhaba dedik. Gece yağan yağmurla bereket geldi, toprak uyandı, bir arkadaşın elindeki çay bardağı “ben hıdırelleze inanmıyorum”  dediği anda patladı, ben dilek dilemeyi unuttuğumu farkettim.

Fotoğraflar: Ender Karadeniz

 

Selma Hekim

 

Kurtuluş’un taş sokakları asfalt oluyor

Kurtuluş’un Bozkurt Mahallesi’nin sokakları yağmursuyu kanalı yapım çalışmaları nedeniyle İSKİ tarafından kazılıyor. Kazılan yollardan bazıları (Türkbeyi, Baysungur ve Bilezikçi sokakların birinci adaları) granit küp taşlarla kaplıydı. Ancak bu yollar altyapı çalışmasının bitiminde tekrar taşla kaplanmak yerine asfaltlandı. Pek çok mahalleli durumdan ancak dumanı üzerinde tüten asfaltı gördükten sonra haberdar olabildi. Semt sakinlerinin pek çoğunun bilgisine sunulmadan yapılan bu uygulama tartışma yarattı.

Kurtuluş semtinin Eşref Efendi sokağında meyve taşıyan bir at arabası. Foto: Akgün İlhan

Yapılan iş demokratik değil

Baysungur Sokak’taki asfaltlama çalışması birinci ada için bitirildi. Şimdi sıra ikinci adada. Foto: Gülay Şubatlı

Şu bir gerçek ki Kurtuluş semtinin yolları düzgün değil. Yollarda herhangi bir tümseğe ya da çukura rastlamadan bir dakikadan fazla yürümek pek mümkün olmuyor. Topuklu ayakkabıyla yürümekte zorlanan, bebek arabasını kullanırken sarsılan, otomobiliyle geçerken çukura ya da tümseğe denk gelen ya da zemin kattaki evinde nem sorunu yaşayan bazı vatandaşlar da olup bitenin sorumlusu olarak granit küp taşları görüyor. Algı böyle olunca da Şişli Belediyesi Çözüm Merkezi’ne şikâyet dilekçeleri gönderiliyor. Belediye de sadece gelen şikâyetlerden yola çıkarak İSKİ’nin yaptığı kazı çalışmalarının sonrasında bu taşları yeniden döşemek yerine yolları asfaltla kaplıyor.

Hâlbuki semt sakinleri arasında bu taşlardan şikâyeti olmayan, yollarla ilgili sıkıntılarını mevcut taşların daha doğru biçimde döşenerek çözülmesini isteyen insanlar da mevcut. Ve elbette ki bu insanlar taşlardan memnun olduklarını yazan bir dilekçeyi durduk yere veremeyeceklerine göre belediyenin sadece şikâyet eden kesimi dinleyerek harekete geçmesi hatalı bir yaklaşım. Çünkü bu şikâyetler semt halkının genel görüşünü yansıtmıyor. Yapılması gereken herkesin bu meseleden haberdar edilip, her kesimden fikir alındıktan sonra bir karar alınması ve vatandaşların bundan haber edildikten sonra harekete geçilmesi olmalıydı. Ama bu yapılmadı. Şişli Belediyesi’nin bu uygulamasına karşı yüzlerce şikâyetten ve yolların bir kısmı asfaltlandıktan sonra Bozkurt Mahallesi muhtarlığında son üç gündür açılmış olan “asfalt isteyenler” ve “küp taş isteyenler” adları altında imza listeleri de geç kalmış bir demokrasi hamlesi[1]. Elbette hiç yoktan iyidir denilerek buraya vatandaşlar imzalarını atmalı. Ancak keşke bu imzalar asfaltlama başlamadan olsaydı.

Kurtuluş yollarının sorunu granit küp taşlar değil

Asfalttan nasibini alacak sokaklardan birisi de Dericiler Sokak. Foto: Akgün İlhan

Üstelik Kurtuluş’ta yolların düzgün olmamasının nedeni granit küp taşları da değil. Bu taşlar düzgün bir zemine doğru biçimde yerleştirilse şikâyetlerin ortadan kalkacak. Semtin asfalt döşeli yollarında çökmeler, tümsekler, kırıklar ve çatlaklar var. Ve yolların en büyük sorunu yayaların yürümesi için icat edilmiş kaldırımların arabalar, motosikletler, esnafın masası, sandalyesi, buzdolabı, manavların bakkalların tezgâhları tarafından işgal altında. Yayalar da taşıtlarda aynı yol üzerinde kelle koltukta ilerleyince kazalar oluyor, olmasa da sinirler bozuluyor. Bütün bu sorunlar silsilesi taşlara yükleniyor.  Dolayısıyla beceriksizce yapılan belediyecilik hizmetlerinin ceremesini taşlar çekiyor. Küp taşlar günah keçisine dönüşmüş durumda. Onun karşısına çözümmüş gibi konulan malzeme ise asfalt. Asfalt bütün bu sorunlara çözüm olmayacağı gibi üzerine yenilerini de ekleyecek. Nasıl mı? Buyurun buradan okuyun.

Taşlar doğa ve insan için sağlıklı, asfalt hastalık yapıcı

Küp taş dünyanın pek çok kentinde yüzyıllardır kullanılan bir yer kaplama malzemesi. Granitin küp şeklinde kesilmesiyle elde edilen bu doğal malzemenin asfalt gibi insan sağlına zarar verici herhangi bir etkisi yok. Uzun ömürlü olmasıyla ve estetik boyutuyla tartışılmaz şekilde üstün bir ürün.

Asfalt ise üç senede bir değiştirilmesi gereken, döküldüğü andan söküldüğü tarihe kadar zehirli atık üreten, güneş ışınlarını emip kentleri ısı adalarına çeviren ve toprağın yağışla ilişkisini sıfırlayan bir malzeme. Asfalt dediğimiz şey yapıştırıcı ve suyu izole edici özelliği olan petrol yan ürünün taş, çakıl ve toprak ile karışımından meydana geliyor. Dolayısıyla petrol kökenli içeriği nedeniyle kanserojen maddeler içeriyor. Daha net söyleyecek olursak asfaltın içerisinde yüzden fazla toksik ve kanserojen madde var.

Özellikle de asfaltın ilk döşenmesi sırasında kanserojen maddeler en üst seviyede oluyor. Bu sadece asfalt dökümünde çalışan işçileri değil sokaktan geçeni de ilgilendiren bir durum. Asfalt kurudukça bu maddelerin salımı azalsa da hiçbir zaman tam olarak bitmiyor. Hatta hava sıcaklığının yükselmesiyle birlikte asfalttaki zararlı ve kanserojen kimyasalların havaya salımı da artıyor. Bunların solunması, hemen olmasa da uzun vadede çok ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor[2]. Asfalttaki benzenin de solunması ve buna bir yıldan uzun süre maruz kalınması kan üzerinde olumsuz etki yapıyor. Kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar) azalırken, anemiye yol açar ve kemik iliği hasar görebilir. Hem kadınlarda hem de erkeklerde üreme sistemleri üzerinde ve gelişmekte olan fetüs üzerinde olumsuz etkileri oluyor[3]. Dolayısıyla onkoloji hekimi Yavuz Dizdar’ın da belirtti gibi özellikle trafiğin çok yoğun olmadığı yolları asfalt yerine küp taşla döşemek en sağlıklı çözüm.

Taşlar güzel, asfalt çirkin

İşin bir başka boyutu da asfaltın estetik olmaması. Kurtuluş, kültürel anlamda gittikçe daha da renklenip bir cazibe merkezi haline gelen ve halen tarihi dokuya sahip olan bir semt. Son birkaç sene içinde açılan butik oteller, kafeteryalar, barlar ve restoranlar ile her geçen sene daha turistik bir çehreye bürünüyor. Bir yerde herhangi bir ekonomik aktivitenin olabilmesi için çevrenin temiz olması şarttır. Ancak turizmin sürebilmesi için o yere has bir estetik boyut ve farklılık da gerekir. Tarihi binalar birer ikişer yıkılıp yerlerine beton ucubeler inşa edilirken, taşlı yolların üzerine asfalt dökülürken estetik ve otantik unsurlar hızla yalan oluyor. Kurtuluş semti kimliğini hızla yitiriyor.

Asfalt sadece çok kısa vadede ucuz

Asfalt ile ilgili bir başka asılsız iddia de ucuz olması. İktidarda oldukları beş senelik zaman dilimlerinde görünecek icraatları uzun vadede çözüm getiren işlere tercih eden belediyelerin en sıkça baş vurduğu argüman asfaltın daha ucuz olması. Nitekim aralarında benim de olduğum Bozkurt Mahallesi sakinleri ile Şişli Belediyesi arasında yapılan üç farklı görüşmede sırada BEDAŞ ve Telekom gibi kurumların kazı çalışmaları olduğu, bunların hep bir arada yapılmaması yüzünden her seferinde taşların sökülüp dizilmesinin pahalıya mal olacağı yetkililer tarafından defalarca belirtildi. Ancak bu kulağa pek mantıklı gelmiyor. Zira sökülen asfalt bir daha kullanılamıyor. Oysa taşlar dayanıklı oldu için defalarca yeniden kullanılıyor. Asfalt sık aralıklarla bakım ve yenileme maliyeti çıkaran bir malzeme olduğu için uzun vadede granit küp taşlardan daha pahalıya geliyor. Üstelik gerçekten ucuz bile olsa halk sağlığına zararı olan bir malzeme sırf ekonomik olduğu için kullanılmamalı.

Uzun lafın kısası, hem sağlımıza hem de gözümüze ve cebimize zarar veren asfalttan Şişli Belediyesi’nin en kısa zamanda vazgeçmesi gerek. Kurtuluş sakinleri en azından bir sokak taşının üzerinde söz hakları olsun istiyor. Bunda bile söz hakkı olmayacaksa “vatandaş olmak ne demek?” diye kara kara düşünüyor insan.

Son notlar

[1] Bozkurt Mahallesi muhtarlık ofisinde 9 Mayıs 2018 tarihinden itibaren başlatılan imza listesi uygulaması, mahalle sakinlerinin 7 Mayıs 2018 tarihinde Şişli Belediyesi’ne verdikleri asfalt karşıtı toplu imzaların sonucu oldu. Esnafın da yer aldığı bu listede 160 küsur vatandaş asfalt değil taş yol istediklerini belirterek imza attı.

[2] Erol Alver, Ayla Demirci ve Mustafa Özcimder (2012). Polisiklik aromatik hidrokarbonlar ve sağlığa etkileri. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi 3 (1): 45-52. dergipark.gov.tr/download/article-file/181633

[3] Mustafa Tözün ve Alaattin Ünsal (2008). Benzen ve Sağlık Etkileri. TAF Preventive Medicine Bulletin 7(6): 541-546. www.ejmanager.com/mnstemps/1/khb_007_06-541.pdf

 

 

Akgün İlhan

 

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Dağların penceresi Valparaiso

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

***

  1 – Dağların Penceresi Valparaiso

Valpo’ya vardığım ilk an ben burada ne yapacağım dedim. Çantamı sımsıkı kucaklayıp, bir yer bulup havanın aydınlanmasını beklemeye başladım.

Şili, Valparaiso, Cerro de Campana

Dağların penceresidir der Pablo Neruda Valparaiso için. Dağlarına çıkmak istiyordum bir an önce… Otogardan burnumu çıkartana kadar, geldiğim yerin beni soymaya meyilli olduğunu anladım. Etrafta insanlar çoğalınca, fare gibi saklandığım köşemden kalkıp dışarı çıktım. Hostelimin nerede olduğunu öğrenmek için telefonuma davrandığım an biri gelip telefonunu sakla, çok tehlikeli dedi. Nasıl bir yerde olduğumu güzelce idrak ettim. Hostelimi ararken, kurulan bir pazarda çöpten toplanan ne varsa satıldığını gördüm. Aynı yerde yemekler yapılıyor ve masaların konulduğu bir alanda masa oyunları oynanıyordu. Turistlerin ve titizliği fazla olan insanların pek kalamayacağı bir yerdeyim. Tüm bu manzaraların ortasında kalan hostelimi buldum. Birkaç gün dışarıdan izlediğim Valpo’nun günlerdir duyduğum ama ortak olamadığım neşesine artık hakim olmak istedim. Birkaç gün pazar alanında tezgah tezgah dolaşıp insanlarla selamlaştım, konuşmaya çabaladım. Arkadaş olduklarımın fotoğraflarını ve videolarını böyle çekebildim çünkü Valparaiso’da ancak ya severseniz ya da kendinizi sevdirirseniz yaşayabilirsiniz. Renkli, sanat eserleri ile dolu duvarları bir yana, insanların yoksul göründüğü için sevilmeyen yüzlerinin neşesi ile tanıştım. İki gün kalıp gideceğimi düşündüğüm Valparaiso’da 10 gün kaldım. Uzun yıllardır mızıkasıyla yolculara yeni soluklar katan Marco bana, ‘’Valparaiso seni özleyecek çünkü sen iyisin.’’ Dedi. Kötülerin sevilmediği Valparaiso’da artık bir hikayem var.

Valparaiso halleri
Valparaiso sokaklarında Mevlana

Adı ne kadar da güzel!

Valparaiso, Cerro de la campana

Valparaiso’nun dağlarına çıkmak için kamp yapabileceğim bir yer arıyordum fakat bir türlü gitmek istediğim yeri bulamadım! Geceyi çadır kurabileceğim bir yerde geçirmek için yer bakmaya karar vermişken, pek kimsenin olmadığı bir noktada onu gördüm! Hemen çocuk gibi koşup sarıldım ve o da kaybolmuş olacak ki aynı sevinçle karşılık verdi. Birbirimizi tanımıyoruz ama aynı duyguları yaşadığımız için tepkilerimiz karşılıklıydı. Bir düşündüm de pek çok insanla pek çok duyguyu beraber yaşadığımız halde neden hala yakın olamıyoruz? Adı Rose Maria. Adı ne kadar da güzel! Altmış veya daha üzerine yaşı var. Mutfağını sırtında taşıyor, dünyayı geziyor. Müthiş bir kadın! İyi ki kayboldum o yolda, ah yoksa arasam zor bulurum böylesi ilham veren bir kadını. Kaybolduğum zamanları da seviyorum artık çünkü o yoldan mutlaka bir çıkış yolu bulabiliyorum. Hakikatli bir kadınsın Rose Maria! İsmin ne kadar da güzel! Ve de ne güzel dans ediyorsun tüm örünü kata kata!

Fotoğraflarla Güney Amerika hikayelerimi yazmaya devam edeceğim. Ayrıca adımlarımı biraz daha hissettirebilmek için kısa bir yolculuk filmi hazırladım. Yeni dostluklar ve paylaşımlar adına buraya iliştiriyorum.

Bolca sevgiler

 

Gökçe Atik

[Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] Yaşam Tanrıçası Umay Ana – Dilge Güney

Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.

Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz. 

Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.

Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.

Bu hafta Yaşam Tanrıçası Umay Ana’dan söz edeceğiz. Adını söyleyip kanatlarının altına sığınacağız.

 ***

3 – Yaşam Tanrıçası – Umay Ana

 Yerin ve göğün yaradanı Ülgen,

Göklerden süzülüp dünyaya inerken

Yanında bir kayın vardı.

 

Kayın dokuz köklü ve altın yapraklı,

Sekiz gölgeli mübarek bir ağaçtı.

Bir yanında güneş, diğer yanında ay;

Ucu Şimal Yıldızı’na bağlıydı.

İçinde kimselerin bilmediği Kumay Kuşu saklıydı.

 

Kayın salınca köklerini dünyaya,

Yaşam suyu karıştı toprağa.

İçindeki Kumay Kuşu açtı zümrüt yeşili kanatlarını;

Saldı altın saçlarını.

Yeryüzüne bereket, etrafına ışık saçtı.

İnsan olsun, hayvan olsun,

Can verdi nefesiyle dünyaya gelecek yavrulara.

Anladık ki Kumay Kuşu aslında

Yaşam tanrıçası Umay Ana’ydı.

 

Umay Ana korur kötülüklerden çocukları ve yavru hayvanları.

Bir bebek uykusunda gülümsüyorsa;

Deler ki, “Umay Ana onunla beraberdir mutlaka”.

 

 

Yazan: Dilge Güney

Resimleyen: Berna Erözkan Akan

Bir Karadeniz masalı: Kaçkarlar – Banu Acar

Karadeniz havasıyla, suyuyla, yeşiliyle, Kaçkar sıradağlarına aniden çöküp birden yok olan sisiyle unutamayacağınız manzaralar sunar size. O manzaraların izinde, Kaçkarlar’ın eşsiz güzelliklerine tanık olduğumuz zorlu bir yürüyüş rotasını katettik.

Kaçkarlar, Kuzey Anadolu Dağları’nın doğudaki bölümünü oluşturan ve Doğu Karadeniz sahili boyunca uzanan bir dağ sırası. Batı kesimi 2000 metre yüksekliğe kadar ulaşırken, doğusundaki birçok zirve 3500 metrenin üzerinde. En yüksek noktası ise, 3937 metre yükseklikteki “Kaçkar dağlarının kalbi” olarak nitelenen Kavrun dağ silsilesi. 1994 yılında milli park ilan edilen Kaçkar Dağları’nın büyük bölümü Rize’nin Çamlıhemşin ilçesi sınırları içindeyken, küçük bir bölümü de Artvin’in Yusufeli ilçesi sınırları içinde.

Isınma turu

Trans Kaçkar yürüyüşü için, 5 kişilik profesyonel rehber ekibimizle beraber, toplam 28 kişi olarak yola çıkıyoruz. Trabzon havalimanında bizleri karşılayan rehberlerimizle Rize’ye geçiyoruz. Yürüyüşümüz Tar Deresi Şelalesi yürüyüş rotasında başlıyor. 2 kilometrelik kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra Ayder Yaylası’ndaki otelimize geçerek dinlenmeye çekiliyoruz; çünkü ertesi gün bizi zorlu bir yolculuk bekliyor.

Macera başlıyor

İkinci gün, Ayder yaylasından araçla Palakçur yaylasına çıkarak yürüyüşümüze başlıyoruz. 3100 metreye kadar başlarda az, sonlarda dik eğimli tırmanışlar yapıyoruz. Yemek molasından sonra inişe geçiyoruz. Geçitten yaklaşık 4 kilometre sonra 2300 metrede Salafet Yaylası var. Burada kısa bir mola verip, sularımızı tazeledikten sonra yürüyüşümüze devam edeceğiz. Salafet Yaylası’ndan sonra Karamolla Mezrası’na varıyoruz. Burada çok dik bir yokuş olan 3300 metre yükseklikteki Körahmet geçidi bizi bekliyor. Geçidin dikliğini görünce, “Buraya kadar; gerisini getiremem ben bu yürüyüşün” diye düşünmeden edemiyorum. Ama yürümenin tuhaf bir büyüsü var. Siz o ilk adımı attıktan sonra, bacaklarınız sanki sizden habersiz getiriyor gerisini. 16 kilometrelik bu zorlu yürüyüşü de 10 saatte kazasız belasız atlatıyoruz. Yürüyüşün son kilometrelerinde, Artvin Yusufeli Hevek’teki pansiyonumuza yaklaşmış olmanın yüzlere verdiği mutluluk ifadesi görülmeye değer. Ertesi gün Dilberdüzü yaylasındaki kampa çıkacağımız için herkes dinlenmek üzere odalarına çekiliyor.

Yüksek irtifa yürüyüşü yaparken, rehberimiz Bülent Saraloğlu’nun dikkat çektiği en önemli kural; vücudun yüksekliğe yavaş yavaş alışmasını sağlama gerekliliği. Bu sebeple 2860 metre yükseklikteki Dilberdüzü ana kampına çıkmadan önce, bir diğer adı Yaylalar Köyü olan Yusufeli Hevek’te 1900 metrede konaklıyor, sonraki yüksekliklere vücudumuzu alıştırmaya başlamış oluyoruz.

İrtifa yükseliyor

Üçüncü günün sabahında Hevek’ten başlayan yürüyüşümüz, 2100 metredeki Olgunlar Yaylası ile 2400 metredeki Nasdaf Yaylası’nı aştıktan sonra, 2860 metredeki Dilberdüzü ana kampında son buluyor. 5 saatlik bu yürüyüşten sonra artık kampta dinlenme vakti. Herkesin aklında aynı soru var: Yüksek irtifa bizleri etkileyecek mi?

[Dağ Hastalığı Nedir?]

Yüksek irtifalarda oksijen ve hava basıncı daha az. Buna uyum sağlamak için yeterli zaman olmadığında “dağ hastalığı” denen bir rahatsızlık oluşabiliyor. Akut dağ hastalığı yaşama riski, kişinin yüksek irtifalara alışkınlığı ve bünyesine göre farklılaşabiliyor.

Dağ hastalığının belirtileri genel olarak yüksek irtifaya çıktıktan sonra birkaç saat içinde başlıyor. Hafif vakalarda baş dönmesi, baş ağrısı, kas ağrıları, uykusuzluk, bulantı ve kusma, iştah kaybı, şişlik, hızlı kalp atımı, nefes darlığı gibi rahatsızlıklar görülebiliyor. Şiddetli dağ hastalığının belirtileri ise; öksürük, göğüs tıkanıklığı, soluk görünüm ve ciltte renk değişikliği, yürüyememe veya denge kaybı. Bu gibi durumlarda tıbbi yardım istemek gerekli.

 

Ben uykusuzluk sorunu yaşıyorum; ayrıca yüksek irtifa gözlerimi şişiriyor. Ekipteki diğer arkadaşlardan bazılarının ise baş ağrıları nüksediyor.

Ama bunlara aldırmaksızın ana kampın tadını çıkarıyoruz; masa başında toplanıp çaylarımızı, kahvelerimizi yudumlamaya, sohbet etmeye koyuluyoruz. Ardından kamp sorumlusu Ayhan Tarhan’ın ekibe hazırladığı akşam yemeğini yiyoruz. Kampın ilk akşamında erken yatmak zorundayız. Sabaha karşı 03:00’te kalkıp zirveye doğru yol almamız gerekiyor. 

Zirveye doğru

Saat 03:00’te uyandığımda, kameraman arkadaşım Burcu Camcıoğlu gözlerime ne olduğunu soruyor. Yüksek irtifaya, çadırda konaklamaya alışık olmadığımdan ve soğuk yüzünden en fazla 2 saat uyuyabildiğimden gözlerim aşırı derecede şişmiş. Yine de yürüyüşün keyfi içime işlemiş; zirve tırmanışına katılmak istiyorum.

Dilberdüzü ana kampında kahvaltı yapıp, kasklarımızı, kar kramponlarımızı ve dağ kazmalarımızı alarak, en önemlisi de rehberlerimizin zirve tırmanışı öncesi uyarılarını dikkatle dinleyip tırmanışımıza başlıyoruz.

2860 metrelik Dilberdüzü ana kampından 3937 metre yükseklikteki Kaçkar Dağı zirvesine yürüyüşümüz 5 bölümden oluşacak: Kamp arkasındaki ilk tepe; 3374 metre yükseklikteki Kaçkar Deniz Gölü; 3500 metre yükseklikteki karar noktası; 3700 metre yükseklikteki balkon ve 3937 metre yükseklikteki zirve.

Bu yüksekliklere ulaştığımızda vücudumuz dağ hastalığı belirtilerini gösterebileceğinden, her aşamada kendimizde gördüğümüz değişiklikleri rehberlerimize bildirmek zorundayız.

Yürüyüş başlıyor ve daha ilk tepede, ekip arkadaşlarımızdan biri, mide bulantısı ve baş dönmesi sebebiyle kampa geri dönüyor.

Yürüyüşümüz genel olarak büyük taşlar üzerinde, ara ara toprak zeminde, bazı yerlerdeyse kar ve buzda yürüyerek geçiyor.

3460 metreye çıktığımızda, hayatımızda asla unutamayacağımız bir manzarayla karşılaşıp, bütün zorlukları anında unutuyoruz. Kaçkarların mavi gözü, “Büyük Deniz Gölü” tüm heybetiyle bizi kucaklıyor.

Büyük Deniz, bir buzul gölü ve dünyanın bu yükseklikteki en derin ikinci gölü. Derinliğinin 70 metre olduğu söyleniyor. Ekim ayından itibaren beyaza kesen göl, Temmuz itibariyle yavaş yavaş buzlarını çözerek mavi renge bürünüyor.

Göl etrafında mola verip fotoğraf ve video çekimlerimizi yapıyor; doğanın bize sunduğu bu eşsiz manzarayı ölümsüz kılıyoruz.

Tamam mı devam mı?

Bundan sonra istikamet 3500 metre yükseklikteki karar noktası. Giderek dikleşen yokuş bir hayli zorluyor ekibi. İşte her şey burada başlayacak.

Karar noktasına vardığımızda Büyük Deniz Gölü’ne tepeden bakıyoruz. Ülkemizin böylesine cezbedici bir doğaya sahip olmasından ve bu gölü görmekten dolayı ne kadar mutlu olduğumu düşünüyor, kendimi çok şanslı hissediyorum.

Bundan sonra zirve çıkışını kendine gerçekten güvenenler yapacak. Ekip arkadaşlarımızdan bir kısmı rehberlerimizden Okan Yenigün’le beraber kampa geri dönmeye karar veriyor. Rehberimiz Bülent Saraloğlu iki gündür uyumadığım ve yorgun olduğum için benim de onlara katılmamı tavsiye ediyor ama bu şansı bir daha yakalayamayacağımı ve yürümek istediğimi söylüyorum. 16 kişi kalıyoruz.

Bundan sonraki hedefimiz 3700 metredeki zirve öncesi balkon. Karar noktasından balkona, inişli çıkışlı, karlı ve taşlı bir yoldan 2,5 saatte varıyoruz. Herkesin yüzüne, buraya kadar varmış olmanın mutluluk ifadesi yansıyor.

Bir dinlenme molası veriyor, bizden önceki grubun zirveye çıkışını izliyoruz. Öndeki kalabalık grup bir noktada uzun süre beklerken üç kişinin geri döndüğünü görüyoruz. Onları bekleyip neden döndüklerini soruyoruz. İzmir’den gelen bu dağcı grup, zeminin buzlu ve kaygan olduğunu, bizim de çıkmakta çok zorlanacağımızı söylüyor.

Rehberimiz Bülent Saraloğlu, diğer iki rehberimizi gönderip zemini kontrol ettiriyor. Öndeki dağcı gruptan birkaç kişinin düştüğünü görüyoruz ve geri dönen rehberlerimiz de gitmemenin daha doğru olacağını belirtiyor. Biz de kumanyalarımızı yiyor, dinleniyor, zirvenin bir alt katında etrafı fotoğraflıyor, enerjimizi toplayıp kampa doğru dönüyoruz. Kendimizi tehlikeye atmamamız gerektiğinin bilincindeyiz.

Kampa dönüş

12 saatlik yürüyüşten sonra kampa dönmenin mutluluğu, anlatılmaz yaşanır. Gelsin çaylar..  Sonraki günü kampta dinlenerek geçirecek olmanın mutluluğu da ayrı. Kamp hayatına da iyice uyum sağlamış durumdayız artık.

Kamp gününü kimi kitap okuyarak, kimi güneşlenerek, kimi etrafı gezerek değerlendirirken, biz de çekimlerimizi gerçekleştiriyoruz. Muhteşem bulutlar üzerimizden hızla geçerken timelapse kameramızı kuruyoruz. Kamp akşamında ateş başında tenekede tavuk pişiyor. Akşam yemeğinden sonra ateş başında sohbete koyuluyoruz. Kaçkarların yıldızları ve soğuğu bize eşlik ediyor.

Ertesi gün, üç günlük kamp serüvenimizi, bavullarımızı katırlara teslim ederek bitiriyoruz. Yaylalarda mis kokulu çiçekler arasında, Kaçkarlardan akan su sesi eşliğinde Naletleme Geçidi’ne çıkıyoruz. Burada sis basıyor ve görüş mesafesinin az oluşu sebebiyle yol üstündeki göletleri göremeden Çaymakçur yaylasına varıyoruz. Burada bizi araç karşılıyor ve Ayder’deki otelimize götürüyor. 3 günlük kamp sonunda herkes duş alabileceği için çok mutlu. Buradan sonra Kaçkarlar bizi bir rafting macerası ve horonlarla evlerimize uğurlayacak.

Maceranın tadı

Kamplı bir tur yapacağımızı ilk duyduğumda, duş alamayacak olmak, kampta tuvalet olmayacağını bilmek, 2860 metrede çadırda nasıl uyuyacağımı düşünmek, en başta biraz tedirgin etmişti doğrusu beni. Artvin Yusufeli’nden yola çıkıp 5 saat yürüyerek Dilberdüzü kampına vardığımızda ise aklımdakinden bambaşka bir manzarayla karşılaştım. Kamp, karlı dağlar arasında kalmış bir düzlükte Şirinler’in kurduğu bir köy gibiydi. Yeşil bir alanda, masmavi gökyüzü altında, gündüzleri pamuk gibi bulutların hızla üstümüzden geçtiği, geceleri ateş başında yıldızlar altında geçirdiğimiz saatler buranın bir masal diyarı olduğunu kanıtlar gibiydi. Güzel arkadaşlıklar kurduk, sohbetler ettik, 5 günde 63 kilometre yol kat ettik. Kamp yemeklerinin, dağ soğanının tadına vardık. Farklı, ekstrem bir rotada saatlerce yürüdük; ne duş alabildim ne de uyuyabildim ama inanın hepsine değdi. Hiçbir şey bu büyülü atmosferi bozmaya yetmedi. Sadece keyif için bir kez daha bu rotaya gidip, çekim ekipmansız  rahatça zirveye çıkmayı göze alabilirim tekrar.

İnsanın kendini denemesi, sınırlarını bilmesi için Trans Kaçkar rotasını deneyimlemesi gerek. Bu rotanın sizi Kaçkarların binbir çeşit bitkisiyle, birbirinden muhteşem yaylaları, eşsiz dağları, şırıl şırıl akan dereleriyle buluşturacağına emin olabilirsiniz. Muhteşem manzaraları fotoğraflamakla kalmayacak bu güzel coğrafyaya bir kez daha aşık olacak, huzuru, aşkı, mutluluğu o dağlarda bulacaksınız. Bu güzellikleri bizden sonraki nesillerin de görebilmesini umut ediyorum.

Böylesine ekstrem bir rotayla bizleri buluşturdukları, yürüyüş sınırımızı görmemize vesile oldukları için sevgili rehberlerimiz Bülent Saraloğlu ve Okan Yenigün’e tüm yürüyüş ekibimiz adına bir kez daha teşekkür ediyorum.

Bir gün bu masalın içinde yerinizi almanız dileğiyle…

 

 

 

 

 

Banu Acar

[Babil’den Sonra] Smithsonian Folkways Records

Smithsonian Enstitüsü, bilimsel araştırmalar yapmak, sergiler açmak, kamuya açık eğitim programları düzenlemek ve yayınlar yapmak amacıyla 1846’da ABD’de Washington DC’de kuruldu.

İngiliz bilim insanı James Smithson (1765-1829) servetini bilginin toplanması ve yaygınlaştırılması amacıyla çalışacak bir kuruma vakfetti ve enstitü 1846’da faaliyetlerine başladı.

Enstitünün ilk sekreteri Joseph Henry kurumun bir bilimsel araştırma merkezi olduğu kadar, araştırmalara konu olan hemen her alanda koleksiyonlara da yer vermesi gerektiğine dikkat çekiyordu.

The Castle 1855’de inşa edildi.

Enstitü’nün merkez binası (The Castle) 1855’de kullanıma açıldı. 1858’de Tasarım Müzesi, 1881’de Sanat ve Endüstri Binası, 1891’de Ulusal Zooloji Parkı, 1910’da Ulusal Doğa Tarihi Müzesi, 1946’da Panama’da Tropikal Araştırmalar Enstitüsü, 1946’da Ulusal Hava Müzesi, 1964’de Amerikan Ulusal Tarihi Müzesi, 1965’de Çevre Araştırmaları Merkezi, 1967’de Anacostia Müzesi, 1968’de Amerikan Ulusal Sanatı Müzesi ve Ulusal Portreler Galerisi, 1971’de Carrie Bow Deniz İstasyonu, 1972’de Renwick Galerisi, 1976’da Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi, 1984’de Afrika Sanatları Müzesi, 1989’da Amerikan Yerlileri Müzesi, 1990’da Ulusal Posta Müzesi, 1997’de Latin Araştırmaları Merkezi, 2003’de Afrika- Amerika Tarih ve Kültür Müzesi açıldı.

Bugün Smithsonian Enstitüsü’nün, ABD’nin 45 eyaletinde, Porto Riko ve Panama’da yer alan 200’den fazla kurumu vardır. Her yıl 30 milyon ziyaretçiye kapılarını açan enstitünün bir Ulusal Hayvanat Bahçesi, 19 müzesi ve 9 araştırma merkezi bulunmaktadır.

Smithson koleksiyonları arasında 154 milyon eser bulunuyor. Enstitünün dijital platformlarından yaklaşık 10 milyon veriye ulaşmak mümkün. Enstitünün kütüphanelerinde 2 milyondan fazla kitap bulunuyor.

Enstitünün çok sayıda kitap yayımı dışında iki de süreli yayını bulunmaktadır. Smithsonian Dergisi her ay yayımlanır. İki ayda bir de Air & Space Dergisi’ni yayımlanmaktadır.

Enstitü 1878’den bugüne enstitünün çalışmalarına, sanata, bilime, tarihe, eğitime ve teknolojiye katkısı olan bireyleri James Smithson Madalyası, James Smithson Bicentennial Madalyası, Hodgkin Madalyası, Henry Madalyası ve Langley Altın Madalyası ile ödüllendirmektedir.

Enstitüye buradan ulaşabilirsiniz: www.si.edu

Smithsonian Enstitüsü, bugün ABD senatosunun denetiminde, David J. Skorton sekreterliğinde 17 kişiden oluşan bir yönetim kuruluyla idare edilen; 1,2 milyar dolarlık yıllık bütçesi, yaklaşık 7 bin çalışanıyla dünyadaki en büyük müze, eğitim ve araştırma kompleksine sahip olan; küresel iklim yıkımına karşı biyoçeşitliliğin, paha biçilmez sanat yapıtlarının ve çok daha fazlasının korunmasında aktif olarak çalışan küresel bir kuruluştur. 

Smithsonian Folkways

Bir müziksever olarak beni en çok enstitünün müzik arşivi ilgilendiriyor. Bu bölümde Ash Records’un, Smithsonian Folkways’e dönüşmesinin hikayesinden de kısaca söz etmek istiyorum.

Folkways Records’un kurucusu Polonya göçmeni bir radyocu-ses mühendisi olan Moses (Musa) Asch, 1905’de Polonya’da dünyaya gelir. Önemli bir yazar olan babası Sholem Asch ailesini 1912’de Paris’e taşır. 1914’de baba Ash çalışmak için Newyork’a gider. Bir yıl sonra ailesini de yanına alır. Küçük Moses, Avrupalı göçmenlerle birlikte Ellis Adası’na ayak bastığında henüz 10 yaşındadır. Moses, 1920’lerin ortalarında Almanya’da radyo mühendisliği okumaya gider. Büyük Buhran yıllarında ABD’ye döner, çeşitli elektronik firmalarında çalışır. Sonra radyo onarımı yapan Radio Labs’i kurar. Yaşamı boyunca ses mühendisliğini tutkuyla sürdürür. Ses kaydediciler üzerine çalışır.“Birdcage” olarak adlandırılan Moses Asch yapımı dinamik bir stüdyo mikrofonu, 1940.

1940’da New Jersey’de Albert Einstein ile tanışır. Einstein, Moses’i dünyadan sesler kaydetmeye ve belgelemeye davet eder. Kısa bir süre sonra Moses, Manhattan’da küçük bir stüdyosu olan Ash Records’u kurar. Büyük stüdyoların aksine sanatçılardan herhangi bir kayıt ücreti talep etmez. Açık kapı politikasıyla kısa zamanda çok sayıda genç ve eşsiz müzisyeni kendisine çeker. Canlı kayıt konsepti de ilk kez Ash Records ile yaşam bulur.

https://folkways.si.edu/woody-guthrie/this-land-is-your-land-the-asch-recordings-vol-1/american-folk-struggle-protest/music/album/smithsonian

Woody Guthrie, toprak sahiplerine karşı yazdığı şarkısı “This Land is Your Land” i ilk kez 1944’de bu stüdyoda kaydetti.

Moses Arch, New York, 1955

Ash Records 1948’den sonra Folkways Records adıyla çalışmalarına devam eder. 1949-1987 yılları arasında caz, folk, klasik, avangard ve dünya müziği türlerini kapsayan 2000’den fazla albüm yayımlanır. Folkways koleksiyonlarında Woody Guthrie, Pete Seeger, Lead Belly, Duke Ellington, James P. Johnson, Dizzy Glespie, John Cage ve Charles Ives gibi büyük müzisyenlerin kayıtlarına rastlamak mümkün.

Harry Smith’in ilk blues ve halk müziği kayıtlarının yeniden yayımlandığı Amerikan Halk Müziği Antolojisi bu müziği genç kuşaklara taşıdı ve Dave van Ronk, Peter, Paul and Mary, Bob Dylan vb. gibi genç folk müzisyenlerine de ilham kaynağı oldu.

Moses Asch giderek yaşlanıyordu ve Folkways Records koleksiyonunun kendisinden sonra da yaşatılmasını istiyordu. Smithsonian Enstitüsü’nün her yıl düzenlediği Folklife Festivali’nin yöneticisi Ralph Rinzler’ı buldu. Enstitü’nün dünyadan sesleri kapsayan çalışmalarını uzun süreden beri takip ediyordu ve enstitünün Folkways koleksiyonu için en emin yer olduğunu düşünüyordu. Enstitü’den tek bir talebi vardı: Satış rakamlarına bakılmaksızın sonsuza kadar koleksiyon albümleri basılı olarak yayımlanacaktı. Enstitünün bazı üyeleri koleksiyonun repertuvar dengesini gerekçe göstererek bu anlaşmaya pek de sıcak bakmıyorlardı. Rinzler bu itirazlara ayak diremeye devam etti. Moses Asch 1986’da hayata veda ettiğinde bu tartışmalar henüz sonuçlanmamıştı. Asch ailesi Moses’in ölümünden bir yıl sonra Folkways kayıtlarının Smithsonian Enstitüsü’ne geçmesini sağladı.

1987’de Smithsonian Enstitü’nün “Folklife ve Kültürel Miras Merkezi” içerisinde Smithsonian Folkways kurulur.

Smithsonian Folkways Records, bugün arşivinde 2300 civarında albümün yer aldığı koleksiyonuyla Moses Asch’ın” Seslerin belgelenmesi, korunması ve yayılması yoluyla halklar arasında daha fazla anlayışı destekleyerek, müzikal ve kültürel çeşitliliğin, dünyadaki yaşam kalitesine katkıda bulunmak; ses kayıtlarının ve eğitim materyallerinin yayılmasıyla, insanların kendi kültürel miraslarıyla ilişkilerini güçlendirmek ve diğerlerinin kültürel mirasına dair farkındalıklarını ve takdirlerini arttırmak” misyonunu, bugün de dünyanın dört bir yanından insanların müziğini, sözlerini ve seslerini belgeleyerek sahip çıkıyorlar.

Enstitünün 70 yıldan bugüne yayımladığı albüm koleksiyonuna www.folkways.si.edu adresinden ulaşabilir, her bir albümü 9.99 USD karşılığında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Bu hafta Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra programında Smithsonian Folkways albümlerinden seçtiğim şarkıları dinleteceğim. Bundan sonraki programlarımda da bu albümlerde yer alan sevdiğim şarkılara zaman zaman yer vermek istiyorum.

İnsanlık tarihinin eşi zor bulunur seslerini bizlere ulaştıran Moses Arch, Alan Lomax, Bela Bartok, Muzaffer Sarısözen ve benzeri müzik ve ses arkeologlarına çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Babil’den sonra belki rüzgârın önünde bugün de dolaşan bu sesleri- sözleri kayıt altına alıp yeryüzüne indirdiler, ölümsüzleştirdiler. Geride, daha ne kadar baki kalacağını bugün tam olarak kestiremediğimiz bu mavi gök kubbe altında ruhumuzu güzelleştiren hoş sadalar bıraktılar ve gittiler…

Kaynak: www.si.edu

 

Ercüment Gürçay

 

 

[Yaşadım Diyebilmek] Portoroz’da dünya şampiyonası ve ölü Cahit – Şahin Tekgündüz

Haber şefimiz Muammer Yaşar Bostancı, büyük salondaki yarısı camlı ahşap bölmeli makamına çağırıp da, “Şahinim hazırlan bakalım Yugoslavya’ya gidiyorsun, gitmeden öncede de özel bir eğitimden geçeceksin” dediğinde şaşırıyorum. TRT adına Uluslararası Adriyatik Kupası Paraşüt Şampiyonası’nı izleyeceğim. Bu bir iş gezisinden çok ilginç bir tatil fırsatı ama, bu eğitimden geçmek de neyin nesi? Hayatında sadece üç beş kez ayağı yerden kesilmiş birisinin paraşüt yarışlarını izlemeye gönderilmesi ve bir de seyahat öncesi eğitimden geçmek zorunda olması doğrusu pek hoşuma gitmiyor. Uçak korkum da cabası.

Ağustos’un 17’sinde askeri bir uçakla İtalya’nın Trieste kentine gidilecek, oradan otobüsle Adriyatik Denizi’nin kuzeyindeki turistik Portoroz kasabasına geçilecek, 30 Ağustos günü de aynı yolla dönülecek. Ağustosun ilk haftası, Faik adında bir hava astsubayı, askerî bir araçla beni TRT’den alıp, Etimesgut Askerî Havaalanı’ndaki Türkkuşu Paraşüt Okulu’na getirdiğinde ilk şoku yaşıyorum. Alanda sıra sıra dizilmiş İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma, hurda görünümlü C-47 (öteki adıyla Dakota), birkaç tane de, markalarının Cesna olduğunu sonradan öğrendiğim küçük ve yeni uçak…

Eğitimin ilk günü tanışmalar ve okulun tanıtılmasıyla geçiyor. Hayatımın en ilginç insanlarından birini bu ilk günde tanıyorum. Paraşüt Okulu Müdürü, Bulgar göçmeni Emekli Hava Yarbay Cahit Berk… Nam-ı diğer Ölü Cahit. Sonradan öğreniyorum ki, ilk kez Harp Okulu’nda futbol maçı oynarken sahada yığılıp kalıyor, öldü sanılıp hastane morguna götürülürken ölmediği anlaşılınca adı ‘Ölü Cahit’e çıkıyor. Daha sonra da Kore’de şehit düştüğü için künyesi gönderilip peşinden de sapasağlam kendisi dönünce adı iyiden iyiye Ölü Cahit oluyor. Hani bazı insanlar vardır, tanıdığınız anda anlamsız, soğuk ve itici gelir, nereden çıktı bu adam diye düşünürsünüz. İşte Ölü Cahit o gün öyle birisi benim için…

Tanışma toplantısının ardından iki kez daha götürülüyorum Türkkuşu’na ve paraşüt, paraşütle atlama sporu konusunda pratik ve ansiklopedik bütün bilgileri ediniyorum. Portoroz’a uçuştan iki gün önce de paraşütçü gençlerin antrenman atlayışları var. Antrenmanı uçaktan izlemem isteniyor. Erkekliğe bok sürmek olmaz. Okul Müdürü Ölü Cahit ve paraşütçü gençlerle birlikte üzeri yamalarla dolu bir C-47’ye biniyoruz. İçinin de dışından farkı yok uçağın. Daha durduğu yerde motorlarının çalışmasından zangır zangır titriyor, benim titrememi de bir güzel saklıyor. Bu arada Ölü Cahit bir yandan gençlere talimatlar veriyor bir yandan da bana açıklamalarda bulunuyor. Dile kolay, üç bin metreden atlanacak, paraşütlerse yere birkaç yüz metre kala açılacak ve yerde belirlenmiş bir noktaya inilecek. Başlangıçta paraşütlerin neden yere birkaç yüz metre kala açılacağını anlamakta bir hayli zorlandığımı ama cehaletimi göstermemek için susup, başımla onayladığımı anımsıyorum.

Atlayışları iyi görebilmem için belime, uçağa kancayla bağlanmış kalın bir kemer takılıp uçağın açık tutulan kapısının yanına oturtuluyorum. Zangır zangır sarsılarak büyük bir gürültüyle kalkan uçak havaalanının üzerinde turlar atarak yükseliyor; bu arada delikanlılar, açık kapıdan yarı bellerine kadar sarkıp, uçuşun yarattığı şiddetli rüzgârın özellikle yüzlerinde oluşturduğu deformasyonu bana göstermeye çalışıyorlar. Hele ağızlarını rüzgâra açmıyorlar mı, ağız boşluklarına dolan hava avurtlarını ve dudaklarını lahana yaprağı gibi inceltip şişiriyor, yanakları neredeyse yüzlerinin tamamını kapatıyor. Uçak üç bin metreye ulaşınca gençler peş peşe atlamaya başlıyorlar. Atlayan genç boşlukta hızla küçülüyor ve sararmaya yüz tutmuş tarlalara doğru gözden kayboluyor. Ölü Cahit, kolumdan tutmuş, uçak gürültüsünü bastırabilmek için var gücüyle bağırarak havada birbirine yaklaşmakta olan gençleri gösteriyor. Korkudan uçağın soğuk metaline sıkı sıkı tutunarak, paraşütleri henüz açılmamış gençlerin el ele tutuşup bir halka oluşturmalarını izliyorum. Yüreğim ağzımda. Biraz sonra halka dağılıyor ve rengârenk paraşütler birbiri peşi sıra açılmaya başlıyor. Manzara bütün ürkütücülüğüne rağmen nefis…

Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde derin bir nefes alıyorum. O gün, kısa bir süre sonra canciğer kuzu sarması olacağım Portoroz yarışmacılarını daha yakından tanıyorum. Alpay Açıl, Erdoğan Menekşe, Sadık Sindel, Atilla Parla, Tuna Atıcı, Ahmet Talu, Yalçın Eraslan, Ziya Öztan. En çok ilgimi çekeni ise Erdoğan Menekşe. Menekşe paraşütçülüğünün yanı sıra âdetâ bir fotoğraf sanatçısı. Görevlerinden biri de etkinlikleri fotoğraflayarak kalıcı kılmak. İşinde son derece duyarlı ve titiz.

Ver Elini Portoroz…

17 Ağustos’ta erkenden Etismesgut Havaalanı’ndan havalanıyoruz. İtalya’nın Brendizi hava üssüne bağlı alanda mola verip uçağa yakıt alıyoruz. Daha sonra da, hayli eğlenceli geçen altı-yedi saatlik bir yolculukla Trieste’deyiz. Geceyi Trieste’de geçirip sabah erkenden otobüsle Portoroz’a geçiyoruz. Bizim Ege kasabalarına benzeyen şirin bir kasaba. Dome Motel’in lobisinde mini etekli, sarışın Yugoslav güzelleri, ayaklı küçük kadehlerde bir şeyler ikram ediyor. Sabahın köründe, on iki gün boyunca Yugoslavların, damaklarımızda ve damarlarımızda taht kuran ünlü erik rakısı sljivovica’yla tanışıyoruz. Aslında onu böylesine benimsememize sebep, sljivovica’nın kendisi mi, yoksa elinde tepsilerle önümüzde eğilen sarışınların sunduğu güzellikler mi, hâlâ kestirebilmiş değilim. Çünkü portoroz’da kaldığımız yaklaşık on gün boyunca en az sljivovica kadar onlar da damaklarımızda ve damarlarımızda benzer tatlar bırakıyor.

Portoroz Avrupa’nın hemen her yerinden turistlerle dolu. Adriyatik Kupası bu yoğunluğu daha da zenginleştirmiş, Avrupa dışında da pek çok ülkeden paraşütçü, yönetici ve gazeteci kaynıyor. Biz de onlardan birileriyiz. Ortama uyum sağlamada hiç gecikmiyoruz. Bu konuda Ölü Cahit inanılmaz biri. Bölge insanıyla Sırpça, Hırvatça ve Slavca, yabancılarla Fransızca ve İngilizce konuşuyor; hattâ daha sonra aryalarıyla da İtalyanca bildiğine inandırıyor herkesi.

Sabah altıda başlayan günlük antrenmanlara en geç biz katılıyoruz. Türk olmamız ve aşırı derece ilgilenmemiz Boşnak güzellerin etrafımızda pervane dönmesine neden oluyor. Onların çat pat Türkçe konuşmaları da dostlukları pekiştiriyor. Bizim takım için hayat, bol biralı ve bol şaraplı akşam yemeğinde başlıyor, gece yarısı sığınaktan dönüştürülmüş diskoda sona eriyor, uykudan ve içkiden yalpalayarak moteldeki odalarımıza döndüğümüzde de çoğu zaman, ortalıktan kaybolduğunu fark etmediğimiz bir arkadaşımızı suçüstünde yakalıyoruz. Boşnak güzelleriyle yakınlık, yarışmanın yapıldığı havaalanında kurulan çadırlarda da sürüyor. Özellikle Hanife adındaki Boşnak güzel, Erdoğan Menekşe’nin gölgesi gibi dolaşıyor. Dönüşte onun Erdoğan için döktüğü gözyaşlarını hiç unutmuyorum.

Bizim ekibin en popüler tipi kuşkusuz Ölü Cahit. Cahit bana adımla hitap etmek yerine Journalist dediği için adım journalist’e çıkıyor. Hiç tanımadıklarım bile bana journalist diye sesleniyor. Bu arada bir de İtalyan dost ediniyoruz. Louisa Ziliani. Louisa, yirmi beş yirmi altı yaşlarında, ufak tefek, sevimli, fıkır fıkır bir gazeteci. Bütün gününü bizimle geçiriyor. Ekipteki Hava Yüzbaşısı Muzaffer’le de pek içli dışlı. Birkaç ay sonra onun hasretine dayanamayıp Ankara’ya geliyor, Muzaffer karısından çekindiği için bir hafta kadar benim evimde konuk oluyor.

Portoroz’da günler pek keyifli geçiyor. Ölü Cahit’in de benim de gün boyu elimizden sljivovica şişesi düşmüyor. Bir gün onunla, her şeyi bir yana bırakıp, sahilden yürüyerek komşu kasaba Piran’a gidiyoruz. Amacımız, Türkiye’de yasak olan Nâzım Hikmet kitapları almak. Kahvaltıdan sonra spor bir sırt çantasına iki şişe sljivovica ile iki kadeh koyup yola çıkıyoruz. Daha Piran’a varmadan şişelerden biri boşalıyor. Cahit tam bir İtalyan tenoru gibi aryalar söylüyor sâhil boyunca. Piran, Portoroz’dan biraz daha büyükçe; çarşısı, kitap ve plak satan birkaç dükkânı var. Piran’da o kafayla girip çıkmadığımız dükkân kalmıyor. Sanıyoruz ki, Nâzım Hikmet’in adını söyler söylemez akan sular duracak ve büyük bir saygıyla önümüze kitaplar konulacak. Düş kırıklığı gecikmiyor. Tezgâhtar kızlar Nâzım adını bizden duyuyorlar ve aptal aptal yüzümüze bakıyorlar. Onlara küçümser bir tavırla “Siz ne biçim komünistsiniz, Nâzım Hikmet’i nasıl tanımazsınız?” ya da “Siz komünist değil misiniz?” diye bağırıyor, her seferinde “Hayır” yanıtını alıyoruz. Bu durumu hazmedemediğimiz için bir kitapçıda olay çıkarmamıza ramak kalıyor da kızlar polis çağıracaklarını söyleyince, Türkçe küfürler ederek kendimizi zor atıyoruz dışarıya.

Şampiyonanın sonucunu mu merak ediyorsunuz? 22 millî takım arasında 20’nci oluyoruz ve bu haberi sıkılarak telefonla TRT’ye geçerken, günlerce birlikte olduğum dostlarımı mazur gösterebilecek sözcükler bulmakta zorlanıyorum.

Not: Bu serüvenin trajikomik devamı haftaya…

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]