Hafta Sonu

[Yaşadım Diyebilmek] Portoroz’da dünya şampiyonası ve ölü Cahit – Şahin Tekgündüz

Haber şefimiz Muammer Yaşar Bostancı, büyük salondaki yarısı camlı ahşap bölmeli makamına çağırıp da, “Şahinim hazırlan bakalım Yugoslavya’ya gidiyorsun, gitmeden öncede de özel bir eğitimden geçeceksin” dediğinde şaşırıyorum. TRT adına Uluslararası Adriyatik Kupası Paraşüt Şampiyonası’nı izleyeceğim. Bu bir iş gezisinden çok ilginç bir tatil fırsatı ama, bu eğitimden geçmek de neyin nesi? Hayatında sadece üç beş kez ayağı yerden kesilmiş birisinin paraşüt yarışlarını izlemeye gönderilmesi ve bir de seyahat öncesi eğitimden geçmek zorunda olması doğrusu pek hoşuma gitmiyor. Uçak korkum da cabası.

Ağustos’un 17’sinde askeri bir uçakla İtalya’nın Trieste kentine gidilecek, oradan otobüsle Adriyatik Denizi’nin kuzeyindeki turistik Portoroz kasabasına geçilecek, 30 Ağustos günü de aynı yolla dönülecek. Ağustosun ilk haftası, Faik adında bir hava astsubayı, askerî bir araçla beni TRT’den alıp, Etimesgut Askerî Havaalanı’ndaki Türkkuşu Paraşüt Okulu’na getirdiğinde ilk şoku yaşıyorum. Alanda sıra sıra dizilmiş İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma, hurda görünümlü C-47 (öteki adıyla Dakota), birkaç tane de, markalarının Cesna olduğunu sonradan öğrendiğim küçük ve yeni uçak…

Eğitimin ilk günü tanışmalar ve okulun tanıtılmasıyla geçiyor. Hayatımın en ilginç insanlarından birini bu ilk günde tanıyorum. Paraşüt Okulu Müdürü, Bulgar göçmeni Emekli Hava Yarbay Cahit Berk… Nam-ı diğer Ölü Cahit. Sonradan öğreniyorum ki, ilk kez Harp Okulu’nda futbol maçı oynarken sahada yığılıp kalıyor, öldü sanılıp hastane morguna götürülürken ölmediği anlaşılınca adı ‘Ölü Cahit’e çıkıyor. Daha sonra da Kore’de şehit düştüğü için künyesi gönderilip peşinden de sapasağlam kendisi dönünce adı iyiden iyiye Ölü Cahit oluyor. Hani bazı insanlar vardır, tanıdığınız anda anlamsız, soğuk ve itici gelir, nereden çıktı bu adam diye düşünürsünüz. İşte Ölü Cahit o gün öyle birisi benim için…

Tanışma toplantısının ardından iki kez daha götürülüyorum Türkkuşu’na ve paraşüt, paraşütle atlama sporu konusunda pratik ve ansiklopedik bütün bilgileri ediniyorum. Portoroz’a uçuştan iki gün önce de paraşütçü gençlerin antrenman atlayışları var. Antrenmanı uçaktan izlemem isteniyor. Erkekliğe bok sürmek olmaz. Okul Müdürü Ölü Cahit ve paraşütçü gençlerle birlikte üzeri yamalarla dolu bir C-47’ye biniyoruz. İçinin de dışından farkı yok uçağın. Daha durduğu yerde motorlarının çalışmasından zangır zangır titriyor, benim titrememi de bir güzel saklıyor. Bu arada Ölü Cahit bir yandan gençlere talimatlar veriyor bir yandan da bana açıklamalarda bulunuyor. Dile kolay, üç bin metreden atlanacak, paraşütlerse yere birkaç yüz metre kala açılacak ve yerde belirlenmiş bir noktaya inilecek. Başlangıçta paraşütlerin neden yere birkaç yüz metre kala açılacağını anlamakta bir hayli zorlandığımı ama cehaletimi göstermemek için susup, başımla onayladığımı anımsıyorum.

Atlayışları iyi görebilmem için belime, uçağa kancayla bağlanmış kalın bir kemer takılıp uçağın açık tutulan kapısının yanına oturtuluyorum. Zangır zangır sarsılarak büyük bir gürültüyle kalkan uçak havaalanının üzerinde turlar atarak yükseliyor; bu arada delikanlılar, açık kapıdan yarı bellerine kadar sarkıp, uçuşun yarattığı şiddetli rüzgârın özellikle yüzlerinde oluşturduğu deformasyonu bana göstermeye çalışıyorlar. Hele ağızlarını rüzgâra açmıyorlar mı, ağız boşluklarına dolan hava avurtlarını ve dudaklarını lahana yaprağı gibi inceltip şişiriyor, yanakları neredeyse yüzlerinin tamamını kapatıyor. Uçak üç bin metreye ulaşınca gençler peş peşe atlamaya başlıyorlar. Atlayan genç boşlukta hızla küçülüyor ve sararmaya yüz tutmuş tarlalara doğru gözden kayboluyor. Ölü Cahit, kolumdan tutmuş, uçak gürültüsünü bastırabilmek için var gücüyle bağırarak havada birbirine yaklaşmakta olan gençleri gösteriyor. Korkudan uçağın soğuk metaline sıkı sıkı tutunarak, paraşütleri henüz açılmamış gençlerin el ele tutuşup bir halka oluşturmalarını izliyorum. Yüreğim ağzımda. Biraz sonra halka dağılıyor ve rengârenk paraşütler birbiri peşi sıra açılmaya başlıyor. Manzara bütün ürkütücülüğüne rağmen nefis…

Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde derin bir nefes alıyorum. O gün, kısa bir süre sonra canciğer kuzu sarması olacağım Portoroz yarışmacılarını daha yakından tanıyorum. Alpay Açıl, Erdoğan Menekşe, Sadık Sindel, Atilla Parla, Tuna Atıcı, Ahmet Talu, Yalçın Eraslan, Ziya Öztan. En çok ilgimi çekeni ise Erdoğan Menekşe. Menekşe paraşütçülüğünün yanı sıra âdetâ bir fotoğraf sanatçısı. Görevlerinden biri de etkinlikleri fotoğraflayarak kalıcı kılmak. İşinde son derece duyarlı ve titiz.

Ver Elini Portoroz…

17 Ağustos’ta erkenden Etismesgut Havaalanı’ndan havalanıyoruz. İtalya’nın Brendizi hava üssüne bağlı alanda mola verip uçağa yakıt alıyoruz. Daha sonra da, hayli eğlenceli geçen altı-yedi saatlik bir yolculukla Trieste’deyiz. Geceyi Trieste’de geçirip sabah erkenden otobüsle Portoroz’a geçiyoruz. Bizim Ege kasabalarına benzeyen şirin bir kasaba. Dome Motel’in lobisinde mini etekli, sarışın Yugoslav güzelleri, ayaklı küçük kadehlerde bir şeyler ikram ediyor. Sabahın köründe, on iki gün boyunca Yugoslavların, damaklarımızda ve damarlarımızda taht kuran ünlü erik rakısı sljivovica’yla tanışıyoruz. Aslında onu böylesine benimsememize sebep, sljivovica’nın kendisi mi, yoksa elinde tepsilerle önümüzde eğilen sarışınların sunduğu güzellikler mi, hâlâ kestirebilmiş değilim. Çünkü portoroz’da kaldığımız yaklaşık on gün boyunca en az sljivovica kadar onlar da damaklarımızda ve damarlarımızda benzer tatlar bırakıyor.

Portoroz Avrupa’nın hemen her yerinden turistlerle dolu. Adriyatik Kupası bu yoğunluğu daha da zenginleştirmiş, Avrupa dışında da pek çok ülkeden paraşütçü, yönetici ve gazeteci kaynıyor. Biz de onlardan birileriyiz. Ortama uyum sağlamada hiç gecikmiyoruz. Bu konuda Ölü Cahit inanılmaz biri. Bölge insanıyla Sırpça, Hırvatça ve Slavca, yabancılarla Fransızca ve İngilizce konuşuyor; hattâ daha sonra aryalarıyla da İtalyanca bildiğine inandırıyor herkesi.

Sabah altıda başlayan günlük antrenmanlara en geç biz katılıyoruz. Türk olmamız ve aşırı derece ilgilenmemiz Boşnak güzellerin etrafımızda pervane dönmesine neden oluyor. Onların çat pat Türkçe konuşmaları da dostlukları pekiştiriyor. Bizim takım için hayat, bol biralı ve bol şaraplı akşam yemeğinde başlıyor, gece yarısı sığınaktan dönüştürülmüş diskoda sona eriyor, uykudan ve içkiden yalpalayarak moteldeki odalarımıza döndüğümüzde de çoğu zaman, ortalıktan kaybolduğunu fark etmediğimiz bir arkadaşımızı suçüstünde yakalıyoruz. Boşnak güzelleriyle yakınlık, yarışmanın yapıldığı havaalanında kurulan çadırlarda da sürüyor. Özellikle Hanife adındaki Boşnak güzel, Erdoğan Menekşe’nin gölgesi gibi dolaşıyor. Dönüşte onun Erdoğan için döktüğü gözyaşlarını hiç unutmuyorum.

Bizim ekibin en popüler tipi kuşkusuz Ölü Cahit. Cahit bana adımla hitap etmek yerine Journalist dediği için adım journalist’e çıkıyor. Hiç tanımadıklarım bile bana journalist diye sesleniyor. Bu arada bir de İtalyan dost ediniyoruz. Louisa Ziliani. Louisa, yirmi beş yirmi altı yaşlarında, ufak tefek, sevimli, fıkır fıkır bir gazeteci. Bütün gününü bizimle geçiriyor. Ekipteki Hava Yüzbaşısı Muzaffer’le de pek içli dışlı. Birkaç ay sonra onun hasretine dayanamayıp Ankara’ya geliyor, Muzaffer karısından çekindiği için bir hafta kadar benim evimde konuk oluyor.

Portoroz’da günler pek keyifli geçiyor. Ölü Cahit’in de benim de gün boyu elimizden sljivovica şişesi düşmüyor. Bir gün onunla, her şeyi bir yana bırakıp, sahilden yürüyerek komşu kasaba Piran’a gidiyoruz. Amacımız, Türkiye’de yasak olan Nâzım Hikmet kitapları almak. Kahvaltıdan sonra spor bir sırt çantasına iki şişe sljivovica ile iki kadeh koyup yola çıkıyoruz. Daha Piran’a varmadan şişelerden biri boşalıyor. Cahit tam bir İtalyan tenoru gibi aryalar söylüyor sâhil boyunca. Piran, Portoroz’dan biraz daha büyükçe; çarşısı, kitap ve plak satan birkaç dükkânı var. Piran’da o kafayla girip çıkmadığımız dükkân kalmıyor. Sanıyoruz ki, Nâzım Hikmet’in adını söyler söylemez akan sular duracak ve büyük bir saygıyla önümüze kitaplar konulacak. Düş kırıklığı gecikmiyor. Tezgâhtar kızlar Nâzım adını bizden duyuyorlar ve aptal aptal yüzümüze bakıyorlar. Onlara küçümser bir tavırla “Siz ne biçim komünistsiniz, Nâzım Hikmet’i nasıl tanımazsınız?” ya da “Siz komünist değil misiniz?” diye bağırıyor, her seferinde “Hayır” yanıtını alıyoruz. Bu durumu hazmedemediğimiz için bir kitapçıda olay çıkarmamıza ramak kalıyor da kızlar polis çağıracaklarını söyleyince, Türkçe küfürler ederek kendimizi zor atıyoruz dışarıya.

Şampiyonanın sonucunu mu merak ediyorsunuz? 22 millî takım arasında 20’nci oluyoruz ve bu haberi sıkılarak telefonla TRT’ye geçerken, günlerce birlikte olduğum dostlarımı mazur gösterebilecek sözcükler bulmakta zorlanıyorum.

Not: Bu serüvenin trajikomik devamı haftaya…

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

 

Kategori: Hafta Sonu