Hafta SonuManşet

Hıdırellez: Bahar kutlaması

0

Rüyalarımda evler görüyorum sık sık. Eski evlerimi, şimdiki evimi, hiç olmayan evleri.  Bir de şehir var hep dolaştığım, şehir dediysem kasabadan biraz hallice bir yer. Tarlaları, tren istasyonu var, trafiğe kapalı küçük bir cafe- bar sokağı bile var. Hep bir şeyler arıyorum o kasabada, bir yerden bir yere gidiyorum sürekli. Bu rüyaları Freud ya da rüya tabircisi neye yorar bilmem ama ben evimi, yerimi-yurdumu  arayışıma yoruyorum. Bu arayış herkeste var mı acaba, yerini arayıp bulan, görüp“ aha burası benim yerim“ diyen var mı?

Uzun zamandır dünya denen şu gezegen içinde Anadolu’nun toprağıyla, kültürüyle, insanıyla  memleketim olduğunu gönülden hissediyorum ama hangi köşesi bucağı benim evim, yerim onu bulamıyorum. Her gittiğim yerde etrafa, yoksa burası mı diye bakıyorum, onaylayan bir his bekliyorum ama içten içe biliyorum ki  yerini bulmak bir köşe bucak bulmak değil,  içinde güvenin, desteğin, yarenliğin olduğu bir birlik hali bulmak.  Bir arkadaşım “aslında bizim evimiz kendi içimizde bir yerde” deyip göbekle kalp arası bir yeri göstermişti. Tam nereyi göstermişti aklımda kalmamış ama kalbe yakın bir yer olsa gerek ki orada birliğe açılan bir bağlantı noktası var. Ne kadar tüketsek de, tıka basa yesek de, çılgınca eğlensek, seks yapsak, başarılı olsak, para kazansak, hakkımızda büyük cümleler söylense de, evler kursak dayayıp döşesek de o bağlantıyı kurmadıkça hep yalnız, yersiz yurtsuz, doyumsuz ve yuvadan uzağız. Bağlantı kurmak da köklerimizle, kültürle, toprakla, doğayla ve birbirimizle korkmadan bağ kurmaktan, hepimizin aslında bir olduğumuzu hatırlamaktan geçiyor. Yaşamımızın kendisini bir yuvaya çevirecek olan şey bu birlik hissi.

Bahar bayramı geldi; her yeri kekik kokusu sardı, kuşlar cıvıldaşıyor, otların arasında irili ufaklı rengarenk çiçekler belirmiş, hafif hafif esen rüzgarlara  içimizdeki bahar rüzgarları eşlik ediyor. İnsanlar sağda solda toplanmışlar; her köşede sarılmalar, gülüşmeler, fısır fısır konuşmalar. Gün içinde çocuklar topaç çevirdiler, tahta kaşıklardan bebekler yaptılar. Bazıları çorapların ucuna topçuklar koyup Poi yaptılar, bir o yana bir bu yana çevirip durdular. Hıdırellez adetlerini konuştuk toplanıp, herkes kendi yöresini anlattı, ana fikir hep doğanın uyanışı ve bereketti . Derken koca koca kazanlar geldi, içine biberler, patlıcanlar, havuçlar, soğanlar el birliğiyle doğrandı, yağı tuzu eklendi, birbirine karıştı pişti. Türlü türlü insanların elinin değdiği bir türlü oldu.

Birliğin türlüsü yanında bulgur pilavı ve cacıkla yendi. Gün akşama dönünce hep beraber salıncaklar kurulmuş zeytinliğe yürüdük. Koca bir ateş yakıldı orada, üstünden atladı kimi. Ben atlamadım düşerim diye korktum, sonra ateşten atlamadığım halde düştüm. O sırada türküler de öyle bir çoştu ki  dinmek bilmedi, sürdü gitti. Halaya duruldu ara ara. Sonra hep beraber  “Sen bir cennetlik kul olsan, Cennete girmeye gelsen, Pir Sultan üstadın bulsan, Bilece girsek ne dersin” diye biten bir türküye başlandı. O türkü söylenirken bir çoğumuz içimizde kalbimize yakın o bağlantı noktasını bulduk, birliğe bağlandık, bilece cennete girdik. O yeri bulamayanlar, bağlanamayanlar arafta kaldılar ama yine de birlik onları bırakmadı yakın durdu.

Bir yıl önceki hıdırellezde niyet olarak kendimi evde yuvada hissettiğim bir anı hayal etmiştim. Zeytin ağaçlarının arasında, ateşin başında o türküyü söylerken dileğim bir anlık da olsa gerçek oldu, yerimi evimi bulduğumu hissettim.

O gece toplanmış 41 çeşit bitki sabaha kadar suda bekledi, sabah yüzlerimizi o suyla yıkayıp bahara merhaba dedik. Gece yağan yağmurla bereket geldi, toprak uyandı, bir arkadaşın elindeki çay bardağı “ben hıdırelleze inanmıyorum”  dediği anda patladı, ben dilek dilemeyi unuttuğumu farkettim.

Fotoğraflar: Ender Karadeniz

 

Selma Hekim

 

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.