Ana Sayfa Blog Sayfa 2825

Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’a ‘Erdoğan’ın seçim kampanyasına alet oldunuz’ suçlaması

Almanya Futbol Federasyonu (DFB – Das Deutschlandtrikot direkt im offiziellen), Alman milli takımının Türkiye kökenli iki oyuncusu Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Londra’da ziyaret ederek ona forma vermelerini “seçim kampanyası manipülasyonu” olarak niteledi.

DFB Başkanı Reinhard Grindel Twitter’dan yaptığı açıklamada “Alman Futbol Federasyonu Sayın Erdoğan’ın tam anlamıyla dikkate almadığı değerleri savunmaktadır. Bu nedenle milli futbolcuların seçim kampanyasına alet olmaları iyi olmamıştır” ifadelerini kullandı.

Grindel, “Böyle davranarak futbolcularımız Alman Futbol Federasyonu’nun entegrasyon çalışmalarına kesinlikle yardımcı olmamışlardır” diye de ekledi.

Özil ve Gündoğan’ın Erdoğan’la çektirdiği fotoğraflar, AKP’nin resmi sosyal medya hesabı tarafından da paylaşılmıştı.

Fotoğraflarda Gündoğan Manchester City formasını, Özil’in de Arsenal formasını Erdoğan’a takdim ettiği görülüyordu.

Aynı ziyarete katılarak fotoğrafta yer alan Everton’un golcüsü Almanya doğumlu Cenk Tosun, aynı zamanda Türkiye Milli Takımı’nın da futbolcusu.

Almanya’da bazı partililer de fotoğraflara tepkiliydi. Aşırı sağ parti AfD’li siyasetçi Beatrix von Storch, “Erdoğan’ı kendisinin cumhurbaşkanı sayıyorsa, Gündoğan neden Alman milli takımında oynuyor?” diye sorarken, Alman Yeşiller Partisi’nin eski lideri Cem Ozdemir iki oyuncuya “futbola odaklanmaları ve hukukun üstünlüğü ile demokrasiyi yeniden düşünmeleri” çağrısında bulundu.

Alman milli takımının kaptanı Oliver Bierhoff ise şu sözlerle eleştirilere yanıt verdi:

“Mesut’un da İlkay’ın da bizim değerlerimizle kendilerini özdeşleştirme arzusuna olduğuna hiç şüphem yok. İkisi de bu fotoğrafın sembolik değerinin farkında değildi. Ancak bu tabii ki de doğru değil; onlarla bu konuyu görüşeceğim.”

 

(BBC Türkçe)

Gazze’deki katliama uluslararası tepki

Gazze sınırında yaşanan katliam, uluslararası düzeyde tepki topladı. BM Genel Sekreteri yaşanan can kayıpları nedeniyle duyduğu endişeyi dile getirirken AB taraflara itidal çağrısında bulundu.

ABD’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınan büyükelçilik binasının açılış töreni öncesinde Gazze sınırında yaşanan olaylarda en az 55 Filistinlinin yaşamını yitirmesi ve 2 bin 400 kişinin yaralanması uluslararası düzeyde tepkiyle karşılandı.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, bölgede çok sayıda insanın öldüğüne dair gelen haber nedeniyle “son derece endişeli” olduğunu dile getirdi. Guterres, Avusturya’nın başkenti Viyana’da yaptığı açıklamada, yaşanan olayların soruna siyasi çözüm bulunmasının şart olduğunu ortaya koyduğunu söyledi. “İki devletli çözüme yönelik B planı olmadığını” belirten Guterres, İsrail ve Filistinlilerin barış içinde bir arada yaşabilmesinin tek yolunun iki devletli çözüm olduğunu ifade etti.

AB’den itidal çağrısı

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ise taraflara “itidal” çağrısında bulundu. Mogherini yaptığı yazılı açıklamada, “İsrail barışçı gösteri hakkına ve güç kullanılması durumunda orantılılık ilkesine saygı göstermelidir” dedi. Mogherini, Hamas ve Gazze sınırındaki gösterilerin düzenleyenlerin de protestolarda şiddet kullanılmamasını sağlaması gerektiğini belirtti.

Mogherini, bölgede şiddetin tırmanmasının her iki halk için de “tarifi mümkün olmayan acılara” yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Almanya: Derin kaygı duyuyoruz

Avrupa ülkeleri de Gazze sınırındaki protesto gösterileri sırasında yaşanan şiddeti endişeyle karşıladı. Almanya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Gazze’deki gösteriler sırasında çok sayıda kişinin yaşamını kaybetmesi ve yaralanmasından duyulan “derin kaygı” dile getirildi. Açıklamada, “Gazze’de de barışçı gösteri düzenleme hakkı” olması gerektiği vurgulandı. Ancak bu gösterilerin “durumu gerginleştirmek, şiddeti tırmandırmak veya diğer tarafı kışkırtmak için suistimal edilmemesi” gerektiğine dikkat çekildi. Açıklamada, İsrail’in kendini savunma hakkı olduğu belirtildi ancak burada “orantılık ilkesinin” geçerli olduğuna vurgu yapıldı.

Fransa’dan İsrail’e çağrı

Fransa’dan da benzer açıklamalar geldi. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian İsrail’e “şiddet kullanımında ihtiyatlı ve itidalli” olma çağrısında bulundu. Şiddetin “orantılı” bir şekilde kullanılması gerektiğine vurgu yapan Le Drian, Filistinlilerin de barışçı gösteri düzenleme hakkı olduğunu belirtti.

İsrail’e komşu ülkeler şiddeti kınadı

İsrail’e komşu olan Lübnan, Ürdün ve Mısır da Gazze’de yaşanan şiddeti kınadı. Ürdün hükümet sözcüsü Muhammed el Momani, Gazze’de yaşananları “savunmasız Filistinlilere yönelik aşırı şiddet” olarak değerlendirdi ve bunu “suç” olarak nitelendirdi.

Mısır Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada da, “İsrailli işgal güçleri tarafından silahsız Filistinli sivillere” yönelik şiddet kınandı.

Lübnan Başbakanı Saad Hariri ise ABD’nin İsrail’deki büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasının bölgedeki barış çabalarını çıkmaza soktuğunu söyledi. Hariri, ABD’nin bu tutumunun Arap, Müslüman ve Hristiyanların öfkesi ile şiddeti körüklediğini dile getirdi.

Rusya: Bölge barışı için tehdit

Rusya da ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınmasını eleştirdi. Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov Moskova’da yaptığı açıklamada, büyükelçiliğin Kudüs’e taşınmasının bölge barışı için bir tehdit oluşturduğunu Rusya’nın defalarca dile getirdiğini vurguladı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da İsrail ve Filistin arasındaki sorunun çözümünde Kudüs’ün ana noktalardan biri olduğunu hatırlatarak, bu sorunun ancak diyalog ile çözülebileceğini söyledi. Lavrov, Rusya’nın bu diyaloğu desteklemeye hazır olduğunu ifade etti.

En az 52 Filistinli hayatını kaybetti

ABD’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınan büyükelçiliği Pazartesi günü törenle açıldı. İsrail’in kuruluşunun 70’inci yıldönümünde gerçekleştirilen tören öncesinde Gazze sınırında Filistinlilerin düzenlediği gösterilerde Gazze Sağlık Bakanlığı’nın verdiği bilgilere göre en az 55 kişi öldü, 2 bin 400 kişi de yaralandı. Gösterilerde, ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasının yanı sıra İsrail ve Mısır’ın Gazze Şeridi’ne uyguladığı abluka da protesto edildi. İsrail devletinin kurulduğu tarih olan 14 Mayıs’ı takip eden 15 Mayıs günü, Filistinliler için Nakba (Felaket) Günü olarak anılıyor. Bu nedenle Salı günü de protesto eylemlerinin sürmesi bekleniyor.

 

(DW Türkçe)

ABD’nin Kudüs elçiliği açılışını protesto eden Filistinlilere İsrail saldırısı: En az 52 ölü

Gazze’de ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasını protesto eden Filistinlilere İsrail askerlerince gerçek mermilerle ateş açılması sonucu 52 kişinin öldüğü bildirildi. ABD’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınan büyükelçiliği ise törenle açıldı.

ABD’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınan büyükelçiliğinin açılış töreni öncesinde Gazze sınırında düzenlenen protesto gösterilerinde çok sayıda can kaybı yaşandı. Gazze Sağlık Bakanlığı, sınırda İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu en az 52 Filistinli’nin hayatını kaybettiğini duyurdu. Bakanlık, olaylarda 2 bin 400’den fazla kişinin de yaralandığını belirtti.

Reuters haber ajansı, yaşamını yitirenler arasında 14 yaşında bir çocuğun ve tekerlekli sandalyeli bir göstericinin de bulunduğunu bildirdi. 2014 yılında yaşanan Gazze Savaşı’ndan bu yana ilk kez ölü sayısının bu kadar yüksek olduğu belirtiliyor.

Filistinli Sağlık Bakanı Cevad Avad, İsrail’i “silahsız göstericilere yönelik katliam” yapmakla suçladı. Uluslararası haber ajanslarına konuşan görgü tanıkları, İsrail ordusunun müdahalede gerçek mermi kullandığını ifade etti. Gazze Şeridi’nin yanı sıra Kudüs ve Beytüllahim yakınlarında da çatışmalar yaşandığı aktarıldı.

İsrail ordusunun açıklaması

İsrail ordusundan yapılan açıklamaya göre, Gazze sınırındaki 12 farklı yerde düzenlenen gösterilere yaklaşık 35 bin kişi katıldı. Açıklamada, Filistinli göstericilerin askerlerin üzerine patlayıcı ve yanıcı maddeler attığı belirtildi. Ordunun açıklamasında, askerlerin sadece acil durumlarda, göstericilerin bacaklarını hedef alarak ateş ettiği ifade edildi. İsrail hava kuvvetlerinin ise Gazze Şeridi’nin kuzeyinde Hamas’a ait noktaları hedef alan saldırılar düzenlediği kaydedildi.

Filistin’in tepkisi

ABD Büyükelçiliği’nin açılışı İsrail’in kuruluşunun 70’inci yıldönümünde gerçekleşmesine Filistin tarafı tepki gösterdi. Filistin Başbakanı Rami Hamdallah, açılış öncesinde yaptığı açıklamada, büyükelçiliğin taşınma tarihinin, “uluslararası hukukun ihlali, eşitlik ve ahlak gibi değerlerin hiçe sayılması” anlamına geldiğini ifade etti. Hamdallah, “Filistin tarihindeki böylesi bir trajik günün seçilmesi barış sürecinin temel değerlerine yönelik hassasiyet ve saygı eksikliğine işaret ediyor” dedi.

İsrail devletinin kurulduğu tarih olan 14 Mayıs’ı takip eden 15 Mayıs günü, Filistinliler için Nakba (Felaket) Günü olarak anılıyor. Bu nedenle Salı günü de gösterilerin devam etmesi bekleniyor.

 

(DW Türkçe)

“Betonya”ya karşı “Bathonea”: Avcılar’daki antik kent arkeoloji parkına dönüşüyor

İstanbullulara nefes aldıracak bir proje Avcılar’da hayata geçiyor.

Kanal İstanbul güzergâhında yer alan ve dünya en büyük 10 keşfi arasında gösterilen 2 bin 700 yıllık Bathonea Antik Kenti’nden kalan kalıntıların bulunduğu alan arkeoloji parkına dönüştürülecek.

Avcılar ilçesi Firüzköy semtinin güney kıyıları ve E-5 otoyol ile E-6 otoyol arasında yer alan “Bathonea Arkeopark” projesi ile tarih, doğa ve arkeoloji korunacak.

Türkiye’nin en büyük Arkeopark projesi içinde arkeolojik kazılar uzun yıllar sürecek.

Aynı zamanda yerli ve yabancı turistler de bölgeyi ziyaret edebilecek.

Ancak alana araçla girişe izin verilmeyecek.

Toprağa zarar vermemek için platform kurulacak, tarihi eserler yeni yapılacak Arkeoloji Müzesi’nde sergilenecek

159 yaşındaki dünyanın en büyük şehir parklarından Central Park’taki gibi 3 tekerlekli bisikletler kullanılacak.

Küçükçekmece Gölü etrafında kazı çalışmalarının yürütüldüğü alanları ziyaretçiler gezme imkânı da bulacak.

Ancak bölgeye kurulan platformlar sayesinde kazı alanına ayak basılmayacak, toprak parçaları zarar görmeyecek.

Bathonea Antik Kenti kazı çalışmalarından çıkan tüm eserler ise “Bathonea Arkeopark”a yapılacak arkeoloji müzesinde sergilenecek.

Avcılar Belediye Başkanı Handan Toprak Benli

100 binin üzerinde yurttaşa istihdam alanı yaratılacak

Basın mensuplarıyla 11 Mayıs’ta kazı alanını gezen Avcılar Belediye Başkanı Handan Toprak Benli, toplam 400 hektarı kapsayan “Bathonea Arkeopark” projesinin turizme, doğal ve kültürel zenginliklerimizin tanıtılmasına ve istihdam olanağıyla ülke ekonomisine neler kazandırılabileceğini şu sözlerle anlattı:

“Biz korumacıyız. Tarihi de, doğayı da, arkeolojiyi de koruruz. Ama kuru kuru korumacı değiliz. Bunu ekonomiye, turizme kazandırırız. Buranın hemen komşusu olan mahallelerimiz var. Yeşilkent mahallesi gibi. Burası oradaki insanlar için iş ve istihdam demektir. Proje bittiği zaman 100 bini aşkın iş ve istihdam alanı yaratılmış olacak. İstanbul’un bu kadar merkezi yerinde, her yere yakın bir yer bugüne kadar korunmuştur. Ama bu kadar korunan bir yerin en kısa zamanda da ekonomiye kazandırılması gerekir. Biz bu alanı bu şekilde değerlendirmek üzere koruma amaçlı imar planımızı yaptık. Kazının başında bulunup burayı Avcılar’a kazandıran Kocaeli Üniversitesi’ne de teşekkür etmek istiyorum.”

20 binin üzerinde kuş kuzeyden güneye göç ederken burada konaklıyor

“Devletin tüm uygulamalarına, prosedürlerine uyan bir halk var. Onlar bütün yasaklara rağmen çocukları için imarsız bir şekilde yapılanmaya gitmemişler. Firuzköy halkı burada çok önemli bir faktördür. Altta tarihi koruyorsunuz üstte de doğayı. Çünkü burada 357 çeşit kuş türü konaklıyor. 20 binin üzerinde kuş kuzeyden güneye göç ederken burada konaklıyor. Sizler de bildiğiniz gibi leylek ölümleri meydana geliyor. Elektrik direklerinin üzerine konan leylekler çarpılarak ölüyorlar. Ama gördüğünüz şu alan da onlar için bir yaşam alanı. Biz 2015 kışında geldiğimizde İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi öğrencileri burada yorgun ve yaralı leylekleri konaklatmışlardı. Biz de kendimiz için düşündüğümüz klimaları götürüp leyleklere vermiştik. Başka yaban hayvanları da var. Bu yaralı kuşlar kışı burada geçirip yollarına devam ediyorlar. Yani burası sadece insanların otobanı üzerinde değil. Hem E5 otoyolu üzerinde hem de kuşların otobanı üzerindeyiz.”

Meksika’dan gelen yılan balıkları burada ürüyorlar

“Ayrıca Meksika’dan gelen yılan balıkları burada ürüyorlar. Kelebekler Vadisi’nde görülmeyen çeşitlerin bir çoğunu burada görebilmek mümkün. Gerek böcek, gerek endimik bitki türleri aynı zamanda da kuş türleri ve yılan balığı olmak üzere burada yaşamını sürdüren bir ekolojik yapı var. Burası ekolojik dengenin İstanbul’da korunduğu yer. Buradan gençlere sesleniyorum. Onlar ekolojiye çok önem veriyorlar. Ekolojik yapıyı havada, karada ve denizde koruyan yer Avcılardır. Özellikle Bathonea’ya gençlerin sahip çıkacağına, koruyacağına inanıyoruz.”

Avcılar Belediyesi Plan ve Proje Müdürü Sibel Özkan

Kazı alanında gerçekleşen gezi ve basın açıklaması sonrası 15-16 Mart 2018 tarihlerinde Avcılar’da gerçekleşen Uluslararası Avcılar Sempozyumu’nun sonuç bildirgesi olan “Bütün Yollar Avcılar’dan Geçer” isimli kitabın tanıtımı ve proje sunumu akademisyen, tarihçi, çevre bilimciler, STK’lar ve medya mensuplarının katılımıyla Firuzköy Dinlenme Tesisleri’nde gerçekleşti.

Proje hakkında:

Bathonea Arkeopark projesi 14 ana bölümden, içinde ören yeri, arkeoloji müzesi, araştırma merkezi, çocuk kazı parkı, botanik park, kuş gözlem merkezi, dinlenme alanı piknik alanı, yürüyüş alanı, koşu parkuru ve bisiklet pisti, spor faaliyetleri alanı, binicilik alanı, festival ve konser alanı, organizasyon alanı ve ulaşım transfer merkezlerinden oluşacak.

Rakamlarla Bathonea Arkeopark:

3.800.000 m2

-856.000 m2 Ören Yeri

-68.000 m2 Arkeoloji Müzesi

-117.250 m2 Araştırma Merkezi

-75.000 m2 Çocuk Kazı Parkı

-237.000 m2 Çiçek Bahçesi

-155.500 m2 Kuş Gözlem Evi

-207.000 m2 Dinlenme Alanı

-228.000 m2 Piknik Alanı

-525.500 m2 Yürüyüş Alanı-5 km Koşu Parkuru-400 m Bisiklet Pisti

-102.000 m2 Spor Alanı

-165.500 m2 Binicilik Alanı

-180.000 m2 Festival ve Konser Alanı

-70.500 m2 Organizasyon Alanı

-177.000 m2 Ulaşım Transfer Merkezi

 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Gıda sistemi, aktörler ve mücadele olanakları – Umut Kocagöz

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Gıda ve tarım politikaları bir süredir memleketin ağır gündemleri içerisinde kendine yer buldu. Milli Tarım Projesi, yerlileşme / millileşme tartışmaları, ithalat bağımlılığı, ucuz et ve en son şeker fabrikalarının özelleştirilmesi meselesi gıda ve tarım üzerine konuşmayı popüler bir mesele haline getirdi. Bu yazıda gıda meselesini nasıl ele alabileceğimiz üzerine bir tartışma açmak ve bu meselenin aktörlerini tartışmak istiyorum.

Sorunu Tanımlamak

Gıda meselesini politik bir sorunsal olarak ifade etmek, gıda ile ilgili sorunu tespit etmek, bize ne ile ilgili politika yapacağımız konusunda perspektif oluşturmamızı sağlayacaktır. Gıda, malum herkesin temel ihtiyacı olması açısından herkesi ilgilendiren bir mesele. Günümüzde farklı toplumsal kesimlerin sağlıklı, nitelikli, besleyici gıdaya erişim sorununa kendi yordamlarıyla farklı çözüm yolları geliştirdiği ifade edilebilir. Dolayısıyla, farklı kesimlerin bu meseleye dair bir arayış içinde olduğunu, mevcut gıda sisteminisorunsallaştırdıklarını söylemek mümkün.

Sorunu, üretim ve tüketim ilişkilerinin tamamını kat etmesi bakımından “gıda sistemi” sorunu olarak tanımlayabiliriz. Gıda sistemi, gıdanın üretiminden masaya gelmesine kadar -tohumdan sofraya- bütün ilişkileri ve aktörleri içine katan, çok boyutlu ve çok katmanlı bir sistem olarak tanımlanabilir. Gıdanın üretim mekânlarından işlenme süreçlerine, dağıtımından tüketim mekanlarına kadar çok çeşitli mekânları tartışma içine alır. Aynı zamanda, gıda üretiminin -tarımın- bütün bileşenlerini -toprak, tohum, mera, orman, bahçe, dere, vadi, hayvan, bitki, kır, köy, fabrika, atölye, kent- ve bütün aktörlerini -çiftçi, tarım emekçisi, mevsimlik işçi, fabrika emekçisi- içine alan karmaşık ve bütünsel boyutu görmemizi zorunlu kılar. Elbette bu, gıdanın dağıtım ve tüketim boyutu için de geçerlidir.

Dolayısıyla sorunu tanımlamak için mevcut gıda sistemine bakmamız gerekir. Dev bir endüstri olan mevcut gıda sistemi, tarım şirketleri (ya da şirket tarımcılığı –agribusiness), dağıtım ve lojistik şirketleri, ilaç şirketleri ve süpermarket zincirleri tarafından domine edilmektedir. Gıdanın nasıl üretileceğine, dağıtılacağına ve tüketileceğine bu aktörler karar verir. Dolayısıyla bütün bir gıda sistemi üzerinde şirket mantığıhakimdir. Gıda üzerinde şirket egemenliğimevcuttur. Şirketler, kâr eden kurumlar olarak, gıda üretim ve tüketim ilişkilerini bu mantık üzerinden örgütler. Daha fazla kâr elde etmek, mevcut gıda sisteminin temel hedefidir.

Bu bağlamda temel sorunumuz mevcut endüstriyel, kâr odaklı, şirket egemenliğine bağlı olan gıda sistemidir. Şirket mantığı çerçevesinde dizayn olan bu ilişkiler, tohumdan sofraya bütün ilişkileri bu mantık içerisinde çalıştırmaktadır. Örneğin, kâr amacına yönelik olmayan köylü tarımı tasfiye edilmekte, tarımsal dönüşüm şirketlerin mantığına uygun olarak köylüleri proleterleştirmekte, tarım emekçilerinin kötü koşullarda çalışmasını dayatmakta; besleyici özellikten yoksun sanayi ürünleri süpermarketler yoluyla kitlesel pazarda “gıda” adı altında satılmaktadır.

Bunlar elbette herkesin kendi hayatlarında deneyimledikleri süreçler olduğundan daha ayrıntısına girmek istemiyorum. Herkesi ilgilendiren böylesi büyük meselede, gıda sistemi içinde yer alan üreticiler ve tüketiciler olarak bir kıskacın içindeyiz. Dolayısıyla, bundan çıkabilmek için alternatifler inşa etmek, bu alternatifleri kamusallaştırmak, kamunun imkanlarını da (maddi ve teknik altyapı, ekonomiyi yönetme gücü, hangi tarım ve gıda politikalarının belirleneceği ve hangi modellerin destekleneceği meselesi) bu minvalde talep etmek ve işletmek zorundayız.

Gıda Egemenliği

Endüstriyel gıda sistemine karşı yerel, bölgesel ve küresel çapta, büyük bir çeşitlilik yelpazesinde örgütlenmeler ve mücadeleler bulunuyor. Bu mücadelelerin temel aktörlerinden biri olan La Via Campesina (LVC), 81 ülkeden, 182 örgütün üye olduğu, 200.000’den fazla çiftçiyi, topraksız kır işçisini, köylüyü, göçeri, yerli halk mensuplarını bir araya getiren küresel bir hareket. Kendini “toprağın insanları” olarak ifade eden La Via Campesina, tarla ölçeğinden küresel ölçeğe, çok çeşitli mücadele biçimleri kullanarak toprağın insanlarının hak ve taleplerini savunuyor, inşa ediyor, hayata geçiriyor.

1996 yılındaki 2. kongresinde “gıda egemenliği” kavramı ve perspektifini ortaya koyan LVC böylece kendini sadece gıda üretiminin kendisini sorunsallaştıran ve gıda sistemininaktörlerinigizli kılan “gıda güvenliği” kavramından ayrıştırarak yeni bir paradigma geliştirdi. Bu paradigma, aktör sorunsalını gıda meselesinin merkezine alarak kır ile kent arasındaki ilişkinin kır ve kent emekçileri cephesinde yeniden tanımlanmasını mümkün kılan bir perspektif geliştirmiş oldu. 2007 yılında Mali’nin Nyeleni kasabasında, yukarıda tariflediğimiz bütün aktörlerin katıldığı uluslararası Nyeleni Gıda Egemenliği Forumuyapıldı1. Bu forumla beraber, küresel gıda egemenliği hareketinin kuruluş süreci daha bütünlüklü bir düzleme taşınmış oldu.

Şirketleşen gıdaüretimi, gıdanın kâr amaçlı üretimi, yukarıda bahsettiğimiz bir çok sorunun temel kaynağı. Peki, buna karşı gıda egemenliği nasıl bir toplumsal alternatif önermekte? Öncelikle, gıda egemenliği en basit ifadesiyle, gıdaüretimi meselesini toplumsal bir mesele olarak ele almayı, üretimden tüketim sürecine kadar giden sürecin bütününe bu süreçte yer alan aktörlerin katılımını ve egemenliğini savunmaktır.

Gıda egemenliğinin bunu gerçekleştirmeye yönelik 6 kapsayıcı ilkesi bulunmaktadır2:

1. Gıda Hakkı: Herkesin yeterli, sağlıklı, toplumun kültürüne uygun gıdaya erişim hakkı vardır. Gıda ticari bir mal değildir ve küresel şirketler tarafından yönetilmemelidir.

2. GıdaÜreticilerin Hakları: Geleneksel olarak gıdaüreten bütün kesimlerin üretme ve yaşamlarını devam ettirme hakkı vardır. Gıda üreticilerinin üretim hakkı tasfiye edilemez. Ayrıca, kadınların her alanda söz hakkı olmalıdır.

3. Yerel gıda sistemleri:Gıda sistemi yerelleşmelidir. Gıda sistemleri üzerinde üretici ve tüketicilerin karşılıklı inisiyatifine dayanan karar alma yöntemleri geliştirilmelidir. Üreticilere nitelikli, sağlıklı ve besleyici gıdaüretme, bu ürünleri tüketicilere sunma hakkı tanınmalıdır.

4. Ortak varlıklar:Köylülerin ortak varlıkları olan meralar, dereler, ormanlar; aynı zamanda üretim yapılan tarımsal araziler üreticiler lehine güvence altına alınmalı, ticarileştirilmesi reddedilmelidir.

5. Bilgi ve deneyim aktarımı: Çiftçilerin yerel ve pratik deneyimine dayanan bilgi güvence altına alınmalı, yeni kuşaklara aktarılmalı ve ticarileştirilmemelidir.

6. Ekoloji:Doğa ile dost ekolojik tarım modeli desteklenmelidir. Bu tarım modeli ve pratikleri gezegeni korur, ve iklim değişikliğine karşıgezegeni soğutur, toprağı ve iklimi onarır.

Dolayısıylagıda egemenliği, üreticilerin ne üreteceklerine karar verme, bunu nasıl işleyeceklerine karar verme, bunu da tüketiciler ile beraber yapma hakkı olarak anlaşılabilir. Gıda egemenliği, gıda sistemindeki temel aktörlerin gıda sistemini belirlemesidir. O halde, kır ve kentte yaşayan üretici ve tüketicileri esas sosyal aktör olarak tanımlamalı ve bu aktörler üzerinden bir perspektif geliştirmek zorundayız.

Kırda Dönüşüm ve Agroekoloji

Gıda sistemini sorunsallaştırmak karşımızda kırdaki büyük dönüşümü anlamayı zorunlu kılıyor. Böylesi bir yazıda bu dönüşümün bütünlüğünü yansıtmak olanaksız ve indirgeyici olma riski taşısa da, şu iki aks üzerinden ifade edebiliriz: birincisi, tarımsal yapının dönüşümü, çiftçinin/köylünün dönüşümü ve tarımda şirketleşme; ikincisi de, kır mekânı ve ekolojisinin dönüşümü, yaşam alanlarının/müştereklerin çitlenmesi. Tartışmamız bağlamında bizim için temel olan şey, bu iki aks üzerinden ceryan eden kırsal dönüşümün “kır” olarak gıda üretim mekânlarını ve aktörlerini dönüştürmesi.

Kırda yaşayan ve çiftçilik yapan köylüler bu süreçte dönüşümü yaşayan esas toplumsal kesim3. Küçük köylülüğün temel önemi ise şurada: küçük üretim yapan köylü ekolojik / doğa dostu / bilge köylü tarımının hem bilgi hem de pratik itibariyle taşıyıcısı konumdadır. Tarihsel ve toplumsal olarak küçük üretim yapan köylü, çiftçilik mesleğini icra ederek toplumun gıda ihtiyacını karşılar. Dolayısıyla, hem alternatif gıda ağları hem de kamu politikaları köylünün çiftçilik yapmaya devam etme hakkını savunmalı, şirketlerin boyunduruğuna karşı köylülerin ekolojik tarım yapabileceği sistemler geliştirmelidir. Ayrıca ekolojik tarım modeli ve pratiklerinin kamunun imkanlarıyla destekleneceği politikalar talep etmek elzemdir.4

Bu bağlamda, bir yandan gıda üretiminin kim tarafından nasıl yapılacağı asli önemde ise (gıda egemenliği), agroekoloji (ekolojik tarım) olmadan gıda egemenliğinin de mümkün olmayacağını söyleyebiliriz. Çünkü agroekoloji, bir tarımsal model olarak, şirket tarımı modelinin karşısında, hem kırdaki emekçi kesimleri güçlendiren, hem de piyasa rasyonalitesi dışında sağlıklı ve besleyici gıda üretiminin temelidir.

Kırda çiftçilerin kurduğu örgütler ve yeni örgütlenme çabaları bu açıdan takip edilmesi ve ittifak kurulması gereken aktörler olarak karşımızda duruyor. Küçük çiftçilerin bizzat özne olarak yer aldığı kooperatifler, üretici sendikaları, dernekler ve inisiyatifler, bu aktörleşme sürecinin hem aktüel uğrakları hem de önümüzdeki dönemin potansiyelleridir. Gıda egemenliği ve agroekoloji perspektifi, bu aktörler üzerinden takip edilerek güçlendirilebilir.

Kentte aktörleri tanımlamak

Gıda egemenliğinin bir diğeri ayağı ise gıdanın tüketicileridir. Bu anlamda, kır mekânını aktörleri üzerinden düşünmek, kentte yaşayan tüketiciler olarak, kendimizi düşünmektir. Çünkü dayanışma ve işbirliği aktörler arasında gerçekleşir.

Bizim tartışmamız açısından esas olan şey elbetteki kentteki emekçi sınıflardır. Kentteki emekçi sınıflar çeşitli biçimlerde farklılaşmakla beraber, yukarıda tanımladığımız itibariyle sağlıklı ve besleyici gıdaya erişim meselesi emekçi sınıfların bütününü kesen temel bir meseledir. Bu açıdan, gıda egemenliği meselesini emekçi sınıfların ortak bir sorunu olarak tanımlamak ve ortak mücadele araçları kurmak elzem5.

Emekçi sınıfların herhangi bir türdeki mücadele hattını kurarken, bu mücadeleyi hangisorun alanınadayandıracağımız ve hangi toplumsal kesimlerinbu hat içinde örgütleneceği aktör sorunsalının temelinde yatar. Gıda egemenliği bağlamında düşündüğümüzde, emekçi sınıflar için temel mesele sağlıklı ve besleyici gıdaya erişim meselesi olarak tariflenebilir. Dolayısıya, gıda meselesi, kentli tüketici-emekçilerin gıdaya erişim sorunsalı olarak ifade edilebilir. Bu bağlamda düşündüğümüzde, kısa ölçekte kentli-tüketicileri/emekçileri örgütlemeyi hedefleyen alternatif örgütlenme pratikleri (tüketim kooperatifleri, gıda toplulukları, gıda kolektifleri vb.), gıda sorununu ve aktörü tanımlamak için bize önemli bir ipucu vermektedir. Gıda sorunu böylece bir yandan genel tüketim sorunu, bir yandan işyeri ve ücret sorunu, bir yandan tarım ve gıda politikaları meselesi olarak tanımlanmış ve sorunu üstlenecek aktör de işaretlenmiş olur.

Mücadele ağları

Örneğin, “şeker fabrikalarının özelleştirilmesi” gibi güncel bir meseleyi ele alalım. Bu mesele, bir yandan çok katmanlı bir meseledir: şeker pancarı üreticilerinin üretme hakkı; kamu politikaları bağlamında özelleştirme meselesi; halk sağlığı bağlamında sağlıklı gıda ve Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) tehdidi. Bu üç katmanı aynı anda yürüten politik bir hat inşa edebilmek yine aktör inşa edebilmekle yakından alakalı ve bunun orta ve uzun vadeli örgütlenme meselesi olduğunu ifade etmek gerekir. Zira birincisi, şeker pancarı üreticilerinin örgütlenme meselesidir. İkincisi, bir bütün olarak özelleştirme politikalarına karşı mücadele edecek aktörleri inşa etme meselesidir. Üçüncüsü, gıdasına ve sağlığına sahip çıkacak tüketicilerin/emekçilerin örgütlenme meselesi olarak düşünülebilir.

Yukarıda kentli aktörün gıda sorunsalı üzerinden nasıl tanımlanabileceğini kısaca tartışmaya çalıştım. Gıda egemenliği sorunsalı ekseninde, kentte yaşayan tüketiciler olarak kentsel mekânlarda örgütlenme çabasının içinde olmamız elzem. Bu konuda gıda üzerine çalışan tüketim kooperatifleri, gıda toplulukları vb. tüketici inisiyatifleri, gıda egemenliğini hem bugünden inşa etmek açısından hem de bu konuda politika üretmek açısından temel aktörler olarak düşünülebilir. Yine aynı alanda çalışan çeşitli sendikalar, meslek odaları, üretici kooperatifleri gibi kitle örgütleri, farklı kesimleri temsil etmesi ve birikimini geliştirmesi açısından tüketici kesimlerin ittifak kuracağı aktörlerdir. Bu aktörler kendi bulundukları kent mekanlarında hem gıdayı savunmak hem de alternatif bir gıda ağı inşa etmek için yerel gıda egemenliği ağlarındayan yana gelebilir. Bu ağlar, ortak pratikleri ve bağları güçlendirmenin ve ortak politikalar üretmenin zemini olabilir. Ancak bu ağların oluşma ve gelişme dinamiklerinin bu aktörlerin beraber çalışma ve ortak deneyimler inşa etme süreçlerine bağlı olması açısından hem uzun vadeli, hem de somut alternatifler ve politikalar üretecek tarzda olacağını unutmamak gerekir.

Örneğin, bir kentin bir ilçesinde, böyle ağların kurulması süreci ile NBŞ gibi tüketicileri etkileyen bir süreci sorunsallaştırmak, bu mesele üzerinden kamusal bir politika oluşturmak eş zamanlı olarak düşünülebilir. Bu tür bir ağın ve politikanın örgütlenmesi, en geniş toplumsal kesimleri ortak bir zeminde bir araya getirmek, kalıcı ilişkiler inşa etmek ve bu ilişkileri güçlendirmekle mümkün olabilir. Bu da uzun erimli ve sabırlı çalışmalar yapmayı, tabanda (yani örgütlenme sorunsalı ve alanı belirlenmiş bir kesim içinde) bu çalışmayı örmeyi gerektiriyor.

Elbette ki şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve NBŞ gibi büyük bir meselenin karşısında konumlanacak tek aktörün böylesi yerel ağlar olduğunu söylemek yetersiz. Bu tür meseleler karşısında, kamusal politika talebini güçlü bir şekilde ifade etmek gerekir. Ancak bunu salt ajitasyon şeklinde, geçici kampanyalar veya popülist stratejiler üzerinden yapmak da yetersiz olacaktır. Kır ve kentteki kapitalist dönüşüme karşı çıkacak, farklı mekânsallıklarda oluşan emekçi sınıfların bir ittifakını inşa etmek, yukarıda tariflediğimiz soruna gerçekçi bir alternatif çözüm üretmek için elzem görünüyor. Kır ve kent emekçilerinin kendini kurma ve göstermesinin farklı biçimleri olarak, örneğin fındık üreticileri, tüketici kooperatifleri, iş yeri komiteleri vb. olarakörgütlenmesi, ve kendi özörgütlenmeleri dolayımıyla egemenliklerini icra etmesini gerekir. Bu bütünlük, gıdaüzerindeki tahakkümü kaldıracak ve gıda egemenliğini inşa edecek bir perspektif olarak düşünülebilir.


Bu yazı Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışmaları serisi kapsamında 31 Mart 2018 tarihinde Orkun Doğan ile beraber yaptığımız “Kırsal Dönüşüm ve Gıda Rabıtası: Gıda Egemenliği Üzerinden Toplumsal Alternatif Nasıl Düşünülebilir” başlıklı sunumdan ve yapılan tartışmadan ilhamla yazılmış ve ilk olarak şurada yayınlanmıştır: http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com.tr/2018/05/gda-sistemi-aktorler-ve-mucadele.html

1Forum sonucunda kamuoyuyla paylaşılan bildirge için bknz: https://www.karasaban.net/nyeleni-bildirgesi-ceviri-erhan-kelesoglu/

Bu ilkeler, Gıda Egemenliği hareketinin tartışmaları sonucunda ortaya çıktı. Türkiye’de tartışmaları yapılmakta olan “gıda egemenliği ağı” kapsamında yaptığımız araştırma sürecinde bu ilkeleri Başak Durgun, Caner Murat Doğançayır ve Ezgi Çatori ile beraber Türkçeleştirdik. İlkeleri kendimce kısaltarak burada kullanıyorum.

3Dolayısıyla, kırdaki dönüşüme karşı çıkan aktörleri radikal, bütünlüklü ve alternatif bir kimlik olarak inşa edilenekolojistkimliği içine yerleştirmektense, ekolojiyi bu aktörlerin verdiği mücadelenin bir sıfatı olarak konumlandırmak daha doğru olabilir. Böylece, esasında aktörü belirsiz kılan bir kimliğe gönderme yapmak yerine, gerçek toplumsal ilişkileri baz alan sosyal aktörlerin politikleşme dinamiklerini takip ederek aktörleri ve mücadeleleri anlamayı öne çıkaran bir metodoloji önerisinde bulunuyorum.

4Küçük üreticinin / köylünün / çiftçinin tanımı ve toplumsal rolüne dair ciddi bir akademik yazın ve politik tartışma mevcut. Bu tartışmaların konumuz açısından en dikkat çeken kısmı, köylünün piyasa mantığı çerçevesinde monokültür üretim yaparak ekolojik tarımdan uzaklaştığı ve gıda üreticisi olma vasfını yitirdiğine yönelik tartışmadır. Bu durum sosyolojik açıdan güçlü bir gerçeklik ifade etmekle birlikte, burada işaret ettiğim bir toplumsal kesim olarak köylülüğün politik bir düzlemde ele alınması ve alternatif bir modelin temel öznesi olarak konumlandırılması. Yaşadığımız toplumsal çözülme sürecinde bütün emekçi kesimlerin yeni sınıfsal kompozisyonlar içinde olduğu ve yeniden inşa edilmesi gerektiğini bu tartışma bağlamında hatırlatmak isterim. Dolayısıyla, bir tür romantizme düşmeden, meseleyi aktör sorunsalı bağlamında politik bir mesele olarak düşünmeyi öneriyorum.

Bu konuyu başka bir bağlamda değerlendiren bir metin için bknz: Çetin Durukanoğlu, “Bir birleşik mücadele alanı olarak İşçi Sağlığı İş Güvenliği ve İSİG MECLİSİ” http://www.guvenlicalisma.org/index.php?option=com_content&view=article&id=19332:bir-birlesik-mucadele-alani-olarak-isci-sagligi-is-guvenligi-ve-isig-meclisi-cetin-durukanoglu&catid=130:makaleler&Itemid=240

 

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

 

Umut Kocagöz

Bilirkişiler bilmez, Anneler bilir! Anne terliğinden korkmak lazım…

“Doğduğunda bebek şeklinde değildi, her yerinden dikilmiş küçük bir torbayı andırıyordu. Vücudunda hiçbir delik yoktu, sadece bir çift göz. Dosyasında: Kız çocuk, multipıl patolojiyle doğmuş; anüs aplazisi, vajen aplazisi, sol böbrek aplazisi’ yazıyor”

Okuduğunuz satırlar 2015 yılında İsveç Akademisi, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Svetlana Aleksiyaviç’in  Çernobil’den Sesler adlı eserinden . Çernobil Nükleer Felaketi’nin tanıklarıyla yaptığı röportajlar üzerinden yaşananları aktardığı kitapta,  bir annenin anomaliyle doğan yavrusunu betimlemesi…

Hatırlarsınız, 13 ayrı sivil toplum kuruluşu tarafından Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)’nin  onaylanmış olan ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporundan ayrı bir de  bu santralin kurulmak  istendiği Akkuyu coğrafyasının uygun olmaması nedeniyle yer lisansına karşı  dava açılmıştı. ÇED’i olumlayan Bilirkişi incelemesinin diğer bir deyişle  “Bitir işi raporu” nun bir benzeri de bu davaya yönelik verildi. Sözkonusu bilirkişi raporunun kamuoyuna aksetmesi  Anneler Günü’ne denk gelince benim için de bir nükleer santral kurulması olasılığını  anneler açısından değerlendirmek  elzem oldu.

Bilirkişiler bilmez, Anneler bilir!

Evet bilirkişiler bilmez anneler bilir, gerçekler anlatılırsa şayet!  Çünkü siyasi iktidarın nükleer santral sahibi olma hırs ve arzusunun en fazla tesir edeceği  nüfus çocuk nüfusudur ve bu gerçek saklanır. Nasıl ki nükleer santrallerin  güvenli, temiz ve ucuz olduğu miti  gerçeğin bunun tam aksi olduğunun anlaşılmasıyla yıkılmışsa nükleer santral ve çocuk imajı arasında da bir inkar  politikası yatıyor. Siz nükleer santral reklamlarında  çocuk imajının sıklıkla kullanılmasının nedenini başka bir şeye  mi bağlamıştınız?

Radyasyon en fazla çocukları tehdit ediyor!

Siyasi iktidarlar ve onların sıkı fıkı ilişki içinde olmayı tercih ettiği nükleer kulüp  her ne kadar ticari ve yasal  imkanları seferber ederek nükleer santral projelerini  iş , aş vaatleri ile gerçekleştirmeye çalışsalar da Dünya kamuoyu özellikle Çernobil ve Fukuşima  Nükleer Felaketleri’yle nükleer santrallerin yıkıcı sonuçlarını  anlamış durumda. Lakin bu idrak seviyesi toplumun her kesimi için aynı değil. Bu bilgi ve farkındalık düzeyi de aynı olmadığı için  çocuk imajı hala nükleer santral reklamlarında kullanılabiliyor. Benzer bir durum ömrünü kanser araştırmalarına adayan bir  bilim insanının kanser  belasına yol açan nükleer santral reklamında oynatılmasında görülür. Tek fark en büyük kurbanın reklamdaki öznenin yani çocukların olmasıdır. Nitekim nükleer santrallerde açığa çıkan  radyasyonun  en fazla çocukları etkilediği, onları Hibakuşa’lar* haline getirdiği, Amerika Birleşik Devletleri(ABD)’nin Hiroşima’ya attığı Atom bombasının etkilerini araştıran bilim insanlarınca ispatlanmıştır. Çernobil ve Fukuşima Nükleer Felaketleri’nin sonuçları da bu tespiti maalesef defalarca doğrulamıştır. Bu husus gözardı edilemeyecek kadar mühim olduğundandır ki Akkuyu Yer Lisansı Davası’na yönelik  hazırlanan Bilirkişi raporunda da 1-2 yaş çocukların olası radyasyon  maruziyeti üzerine hesaplamalar yapılmış. Raporda şöyle bir kısım dikkat çekiyor:

Kritik grup olarak; 1-2 yaşlarındaki çocukların seçilmesinin nedeni solunum ve sindirim yolu ile alman doz dönüşüm katsayısının diğer yaş gruplarına göre daha büyük olmasıdır”(…)” Doz katsayısının 1-2 yaş arasındaki çocuklar için en büyüktür.”

Ve ilgili paragraf şöyle sonlanıyor: “Sonuç olarak yer raporuna esas dokümanlarda ayrıntılı İnceleme ve değerlendirmelerle olası radyoaktivite satımların doz etkileri hesaplanarak halka ve çevreye bir tehlike oluşturmayacağı kanaati oluşmuştur.”

Soruyorum size  çocuğuna  matematikle, formullerle, katsayılarla yapılacak  hesaplamayla  ömür  biçilmesini hangi anne kabul edebilir?

Hele ki  bu işin temelinde  bir nükleer santrali alelade bir tesismiş gibi “Her ticari işletmenin  bir riski vardır”  diyen, denenmemiş bir reaktörü  denenmiş diye yutturmaya çalışan Rus yetkililerin savunduğu sistem varsa?

Kadınlar da erkeklere göre daha kırılgandır!

Esasen  radyasyon yalnızca çocuklar için  değil, Bilir kişilerin raporlarında hiç geçmese de kadınların da daha fazla “Hibakuşa” olmasına yol açar. Nitekim ABD’nin 1945 yılında Hiroşima’ya Atom bombası atması üzerine 1950’de Dr. Alice Stewart tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre  kadınlar aynı doz radyasyon maruziyeti karşısında erkeklere göre yüzde elli daha kırılgandır.  2006 yılında  Ulusal Bilim Akademisi (National Academy of Science)  Raporu da  iyonize radyasyona erkekler daha dirençli olduğunu kabul etmiştir. Yani iki erkeğe karşı üç kadının  radyasyon mağduru “Hibakuşa” olması söz konusudur. İki erkek çocuğuna karşı ise dört kız çocuğu hibakuşa  olacaktır.

Çocukları “Hibakuşa” olan Fukuşima Anneleri  biliyor!

Bilirkişiler  istedikleri  kadar rakamların arkasına saklanabilirler. Biz kuş uçuşu bin kilometre mesafeden gelerek  yağmur olup  toparağa , çaya , ete süte  yağan, denizlerimize karışan , soluduğumuz havada kalan,esen rüzgarla yayılan radyasyonun  bugün hala bir çok kanser vakasının nedeni olduğunu biliyoruz. Çocukları Hibakuşa olan Fukuşima Anneleri de biliyor! Onlar nükleer felaket başlamadan önce milyonda bir çocukta görülen tiroit kanseri vakasının felaketin  yedinci yılında yüz doksan yedi çocukta teşhis edilmesi neticesinde  hastalığın iki bin çocukta bir görülür hale gelmesiyle öğreniyor.  Siz çalışabilir durumdaki kırk üç  reaktörünün tamamının  bir yıl içinde kapatılmasında başı çekenin Ataerki yapısıyla tanınan Japon toplumundaki Anneler olduğunu biliyor muydunuz? Peki ya bugüne dek hükümetin baskılarına rağmen yedi yıl sonra yalnızca yedi reaktörün yeniden çalıştırılabilmesinin mümkün olduğunu?

Bu gerçeği bilirkişilerin bilmediği ortada zira, raporda “Çernobil ve Fukuşima reaktör kazaları sonuçları da dikkate alınarak, gıda zincirindeki olası bulaşma (kontaminasyon) durumunda halkın tüketimine izin verilen spesifik aktivite (Bekerel/kilogram) değerleri hesaplanmıştır. Olası büyük kaza sonuçları; halkın radyasyon sağlığına ve güvenliğine ilişkin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK) mevzuatındaki sınır değerlerin aşılmayacağını göstermiştir”  ifadesi yer alıyor.

Yukarıdaki  açıklamaya göre raporun sonunda bir de Japon  hükümetinin aksiyonları  olumlanmış. O Japon Hükümeti ki, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(UAEA) ’nın Dünya genelinde otuz yaşında beyaz erkek yapısını baz alarak tayin ettiği yıllık sınır doz olan  bir Milisieverti,  kendi insiyatifiyle yirmi katına çıkarmış bulunuyor. Kaldı ki Japon Hükümeti bu şekilde  yetişkinlerin yaşamını  dahi tehlikeye atmakla kalmamış  onlardan çok daha kırılgan olan çocuklara yönelik hiçbir önlem almamış hatta,  ebeveynlere ödenen tazinatların onların evlerine geri dönmesiyle kesilmesi için  tahliye edilen bölgelerdeki okulların açılarak eğitim öğretim hayatına başlanmasını salık vermiştir. Fukushima Anneleri  yedi yıldır  her gün Hibakuşa olan ve bu olasılıkla yaşayan  çocukları için  ağlıyor . Siyasi iktidarın  Akkuyu NGS için örnek aldığını ifade ettiği Japon Hükümeti onları ağlatıyor.

Anne terliğinden korkmak lazım!

Soma maden kazasının dördüncü yıl dönümünde  yaşamını yitiren üç yüz bir madenci için durumu “madencinin fıtratı”yla açıklayan siyasi iktidarın,  bir türlü öngörülemeyen  o radyasyon dozları  aşıldığında ki, aşılmasa bile düşük doz radyasyonun kanser yapıcı etkisi ispatlanmıştır,  “fıtrat”  muhasebesi yapması muhtemel. Fakat bir dönemin popüler tabiri ile “toplum mühendisliği”nin genlerimize inerek çocukları birer Hibakuşa’ya çevireceği,onların geleceğini çalacağı noktada “özellikle seçim öncesi” hakikaten biraz “Anne terliğinden korkmak lazım!”.

 

*Hibakuşa: Radyasyon mağdurlarına verilen ad. Atom bombaları patladığı anda Hiroşima ve Nagazaki’de bulunup hayatta kalan insanlara Japonya’da verilmiş olan Dünya literatürüne bu şekilde geçmiş olan kelime. Bkz. “Hibakuşalar Olmasın!” Sergisi 

Pınar Demircan   

(Yeşil Gazete) 

Hrant’ın Arkadaşları davanın 72. duruşması öncesi adalet nöbetinde

Dink cinayeti davasının 72. duruşması öncesi Hrant’ın Arkadaşları adalet talebiyle yine Çağlayan Adliyesi önündeydi.

Bianet’den Elif Akgül’ün haberine göre, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin yeniden görülen davaya bugün (14 Mayıs 2018) Çağlayan Adliyesi’ndeki İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edilecek.

Duruşma öncesine saat 10.00’da adliyenin C kapısı karşısında toplanan Hrant’ın Arkadaşları, “Hrant için adalet için” ve “Biz bitti demeden bu dava bitmez” sloganları attı.

Hrant’ın Arkadaşları adına Bülent Aydın’ın okuduğu basın açıklaması ise şöyle:

“Davamıza sahip çıkmak için bir kez daha adalet nöbetindeyiz. Hrant Dink cinayeti davasının yeniden görülen 21. duruşma haftası başlıyor. 14. Ağır ceza mahkemesinde bugün 72. duruşma yapılacak.

Bundan 1 yıl önce 10 Mayıs 2017’de açılan jandarmaların çoğunlukta olduğu grubun sorgusu devam ediyor. Dönemin İstanbul jandarma istihbarat görevlilerine Hrant Dink ailesi avukatları sorularını yöneltecek. Bu dava 20 Nisan 2007’de 20 sanıkla başlamıştı. 11 yıl geçti. Halen 9’u tutuklu, 10 firari, 85 sanıkla devam ediyor.

Hrant Dink’in gerçek katilleri hak ettikleri cezayı alana ve bu alçak cinayetin hesabı tüm ortaklardan sorulana kadar biz bu davanın takipçisiyiz. Biz bitti demeden bu dava bitmez. Hrant için adalet için. Hepimiz Hrant’ın hepimiz Ermeniyiz.

Hrant’ın Arkadaşları

 

(Bianet)

 

Dersim Ovacık’ta İzmir Seferihisar dayanışması ile tohum takas şenliği

İzmir Seferihisar Belediyesi ve Dersim Ovacık’ın 94 mahallesindeki tarımsal kalkınma kooperatiflerinin 12 – 13 Mayıs tarihleri arasında ortaklaşa düzenlediği Ovacık Tohum Takas Şenliği sona erdi.

Tohum takas şenliği kapsamında çok sayıda etkinlik yapılırken Ovacıklı kadınlar da ürettikleri ürünleri satma imkanı buldu. Şenliğe Nilüfer Belediyesi, Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi ve Seferlerihisar Belediyesi de katıldı.

Katılım sağlayan belediyeler ve Tarımsal Kalkınma Kooperatifleri bölgeye ait yerel tohum standları kurarak tohum takasını gerçekleştirdi.

Şenlikte 2 gün boyunca düzenlenen panellere katılan konuşmacılar yerel tohumların korunmasının gerekliliğinin altını çizerken, çıkarılan tohumculuk yasasının; firmaları korumak ve desteklemek, çiftçinin ise ürettiği tohumu satmasını engellemek amacı taşıdığını, bunun için ise tohum takas şenlikleri yöntemi ile yerel tohumların ve ekolojik ürünlerin korunup arttırılması gerektiğine  vurgu yaptı.

Şenlikte ayrıca bölgelerde uygulanan deneyimler paylaşıldı. Gündüz gerçekleştirilen panellerin ardından akşam ise konser ve halk oyunları gösterisi gerçekleştirildi. Ayrıca şenlik kapsamında 2 gün boyunca psikoloji atölyesi de düzenlendi.

Öte yandan; kooperatifler, ekolojik tarımı pratiğe geçirip destekleyen STK ve belediyeler daha fazla iş birliğine gidileceğini ve tohum genini elinde tutanların firmalar değil çiftçiler olması gerektiğini ve çalışmaların devam edeceğine vurgu yaptı.

 

(İleri Haber)

Ziraat Odası Başkanı’ndan ‘Çiftçiler Günü’ mesajı: Gıda ihtiyacı ertelenemez

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu (IFAP) tarafından alınan kararla 1984 yılından bu yana, her yıl tüm dünyada 14 Mayıs’ın Dünya Çiftçiler Günü olarak çeşitli etkinliklerle kutlandığını hatırlattı.

Bayraktar, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü mesajında, “Tarım modası geçmeyen tek sektördür. Elektronik aletler, makinalar, motorlu araçlar olmadan da yaşanabilir ama gıda olmadan yaşanamaz, gıda ihtiyacı ertelenemez. Dünyada yoksulluk oldukça, kıtlık sürdükçe, 815 milyon insan açlık çektikçe tarımsal üretimi artırmak zorundayız” dedi.

Dünya Çiftçiler Günü ile değeri çok da iyi anlaşılmayan çiftçinin ve tarım sektörünün gündeme geldiğini vurgulayan Bayraktar, şunları kaydetti:

“Tarım, önemi tartışılmaz bir sektördür, modası geçmeyen tek sektördür. Elektronik aletler, makinalar, motorlu araçlar olmadan da yaşanabilir ama gıda olmadan yaşanamaz, gıda ihtiyacı ertelenemez. Bütün insanlık tarihi boyunca tarım, en stratejik sektör olmuştur. Önemi hiçbir zaman azalmamış, aksine her geçen gün artmıştır ve artmaya da devam edecektir.

Dünyada yoksulluk oldukça, kıtlık sürdükçe, 815 milyon insan açlık çektikçe tarımsal üretimi artırmak zorundayız. Uzay çağını yaşarken, dijital devrim ve otomasyon her alana girmişken hala dengesiz gelir dağılımı nedeniyle yüz milyonlarca insanın açlık çekmesini gelecek kuşaklara anlatamayız. Üstelik yüz milyonlarca insan açlık çekerken gıdanın üçte birini, 1,3 milyar ton gıdayı çöpe atarken bunu açıklayamayız.”

 

(Gıda Hattı)

Adalar’da faytona gerek yok eylemi: Faytondan in, bisiklete bin!

İstanbul’da Bostancı Adalar İskelesi’nde toplanan Don Kişot Bisiklet Kolektifi, 13 Mayıs Pazar günü Adalar’da kullanılan atlı faytonların kaldırılması için eylem yaptı.

Don Kişot Bisiklet Kolektifi’nin çağrısıyla Kadıköy’deki Adalar iskelesi önünde buluşan bir grup bisikletçi, atlı faytonların kaldırılması için adalet konvoyu oluşturdu. 30’dan fazla bisikletçinin oluşturduğu konvoy, Kadıköy’den Bostancı’daki Adalar İskelesi önüne kadar pedal çevirdi.

Don Kişot Bisiklet Kolektifi adına basın açıklamaısnı Betül Köse okudu

Grup adına basın açıklaması yapan Betül Köse, “Atlar için köleliğin hüküm sürdüğü, İstanbul Adalar ve faytonculuk yapılan her yerde, faytonculuk adı altında atlara yapılan zulme ve adına kaza denen cinayetlere derhal son verilmelidir! Hayvanlara binlerce yıllık adalet borçluyuz. Talebimiz; Türkiye’nin faytonculuk yapılan her yerinde “daha az fayton” veya “atlar için daha iyi yaşam koşulları” değil; atlı faytonların tamamen kaldırılmasıdır! Atlara özgürce yaşam hakkının yani her canlının doğuştan sahip olduğu en temel hakkın derhal geri verilmesidir. Bizim türümüzün eşit ve özgürce yaşam hakkı onlarınkinden üstün değildir.” şeklinde konuştu.

Eylemde, “Faytondan in bisiklete bin”, “Faytonlar kaldırılsın, beygirlere özgürlük”, “İsyan, beygir, özgürlük” yazılı dövizler de yer aldı.

 

(Yeşil Gazete)