Sosyal Haklar Derneği’nin 11-12 Mayıs tarihlerinde İstanbul Mimarlar Odası’nda düzenleyeceği Sosyal Haklar Sempozyumu’nda Cumartesi günü Gıda Mühendisi Dr. Bülent Şık tarafından ‘Obezite Sorunu ile Mücadele Okulu’ düzenleniyor.
Obezite Sorunu İle Mücadele Okulu’nda teorik ve uygulamalı olarak obezite sorununa yol açan nedenler sağlıklı ve yeterli gıdaya erişim hakkı çerçevesinde ele alınacak.
Obezite sorunu hakkında verilecek genel bilgilerden sonra yapılacak uygulama çalışmasında ise obezite sorunu açısından önem arz eden işlenmiş gıdalar, işlenmiş gıdalardaki ilave şeker miktarlarını hesaplama, yaş ve cinsiyete göre Dünya Sağlık Örgütü’nce tavsiye edilen günlük şeker alım miktarı ile gıdalardaki ilave şeker miktarlarının kıyaslanması konuları da ele alınacak.
Bülent Şık, Obezite Sorunu İle Mücadele Okulu katılımcılarının eğer imkanları dahilinde atölye çalışmasına gelirken yanlarında abur cubur kategorisine giren bir gıda ürünü (bisküvi, çikolata, çikolatalı bar, gofret, şekerleme, bir kutu alkolsüz gazlı içecek vs.) de getirmelerini rica ediyor. İşlenmiş gıdalardaki ilave şeker içeriğinin değerlendirilmesi okula getirilen değişik örnekler üzerinde yapılacak.
Dileyen herkesin katılımına açık olacak çalışma Mimarlar Odası’nda 14:00’de başlıyor.
Birleşmiş Milletler’in 193 üyesinin de temsil edildiği Genel Kurul’da dün yapılan oylamada, uluslararası çevre hukukundaki ve ilgili yasal belgelerdeki olası boşlukların belirlenip giderilmesini amaçlayan bir çerçeve anlaşmasının hazırlanmasını öngören bir karar tasarısı kabul edildi.
Oturumda 143 üye tasarı lehinde oy kullandı. Türkiye, ABD, Rusya, Suriye ve Filipinler ret oyu verdi.
Bazı üyelerin katılmadığı oylamada İran dâhil yedi ülke ise çekimser kaldı.
Dünyanın ABD ile birlikte çevreyi en çok kirleten iki ülkesinden biri olan Çin ise tasarının lehinde oy kullandı.
Tasarının içeriği
Oylanan tasarıda, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Eylül ayında yapılacak Genel Kurul oturumu için bir rapor hazırlaması talep ediliyordu. Söz konusu raporda, uluslararası çevre hukukundaki boşlukların tespit edilip ele alınması isteniyordu. Tasarı ayrıca, olası boşlukları tartışıp 2019 yılında Genel Kurul’a tavsiyelerde bulunmakla ve yeni bir uluslararası düzenleyici yapıya ihtiyaç olup olmadığını tespit etmekle görevli bir çalışma grubunun kurulmasını öngörüyordu. Tasarıda, 2019 yılı ortalarında Genel Kurul’a sunulacak tavsiyelerin ardından da “uluslararası bir belgenin kabulü için” bir hükümetler arası konferans düzenlenebileceği belirtiliyordu.
Karar tasarısının 90’ı aşkın destekçisi adına Genel Kurul’a hitap eden Fransız büyükelçi François Delattre, çevreyle ilgili “eşi benzeri görülmemiş şekilde kötüye giden durumun, küresel ısınmanın yanı sıra su ve hava kirliliği sebebiyle şimdiden yüz binlerce insanın ölümüne neden olduğunu” söyledi.
Fransa’nın BM Daimi Temsilcisi Delattre, “Çevremize yönelik bu saldırılar, öncelikle en kırılgan nüfusları etkiliyor” ifadesini kullandı ve “Kararlı bir şekilde hareket etmezsek, kendimizi doğal kaynakların tükenmesi, toplu göç ve çatışmaların artması gibi vahim sonuçlara maruz bırakacağız” uyarısında bulundu.
ABD’nin ret oyu şaşırtmadı
İklim değişikliğiyle mücadele konusundaki Paris Anlaşması’nın devamı niteliğindeki Küresel Çevre Anlaşması’nın hazırlanması yönündeki plan, geçen Eylül ayındaki BM Genel Kurulu oturumunda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından dile getirilmişti.
ABD Başkanı Donald Trump geçen Temmuz ayında, 2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması’ndan çekileceklerini duyurmuştu. ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, tartışılan yeni çerçeve anlaşmasının da ABD’nin çıkarına olmadığını savundu. Karar tasarısına bu nedenle karşı çıktıklarını açıklayan Haley, “Uluslararası organlar, Amerika’yı muğlak çevre taahhütlerine zorlamaya çalıştıklarında; bu, Amerikan vatandaşları ve işletmelerinin kendilerini fazla bir fayda görmeden büyük bir fatura öderken bulacaklarının kesin bir gösterisi oluyor” dedi.
Küresel Çevre Anlaşması, hayata geçirildiği takdirde, tüm çevre haklarını tek bir belgede toplayan ve yasal bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası mutabakat olacak.
Her geçen yıl giderek daha da kirlenen ve giderek bir atık su tahliye kanalına dönüşen Büyük Menderes nehri ve havzası hakkında bir çevre duyarlılığı oluşturmaya çalışan “Büyük Menderes” belgeseli Arjantin Santa Cruz 4. Uluslararası Film Festivali’nden en iyi kısa metrajlı belgesel ödülü ile döndü.
27-29 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen Arjantin Santa Cruz 4. International Film Festivali’nde Kısa Belgesel Kategorisine başvuran 680 film arasından ilk etapta 10 finalist film arasına giren ‘Büyük Menderes’ bu kategoride verilen tek ödül “Palmeras 2018 Grand Prix Best Short Documantery” ödülünü kazandı.
Yönetmen ve yapımcılığını Dr. Yavuz Özer’in üstlendiği Nisan 2018’de tamamlanan 30 dakikalık belgesel iki yıllık bir çalışmanın ürünü.
Afyon’dan doğarak Didim’den Ege denizine dökülen Büyük Menderes 600 KM’lik yolculuğu boyunca 25bin km karelik bir alanı sulamakta ve Büyük Menderes Havza ve delta alanlarında Türkiye’nin en büyük tarım arazilerine can vermektedir.
Büyük Menderes
Afyon’dan doğarak Didim’den Ege denizine dökülen Büyük Menderes 600 km’lik yolculuğu boyunca 25bin km karelik bir alanı sulamakta ve Büyük Menderes Havza ve delta alanlarında Türkiye’nin en büyük tarım arazilerine can vermekte.
Ancak günümüzde Denizli, Uşak, Aydın’ın tarımsal zirai ilaç atıkları, dericilik, tekstil, mermer ve zeytinyağı fabrikalarından gelen atıklar, 3 büyük kentin, kentsel atıkları Büyük Menderes nehri ve havzasını kirletmektedir. Ayrıca Jeotermal Santrallerinin zehirli kimyasal sıcak akışkanları çoğu yerden doğrudan Büyük Menderes nehrine karışmaktadır.
Tüm bu zehirleyicilerin etkisi sadece tarım arazilerinde değil, buharlaşma etkisiyle bu bölgede solunan havada da görülmektedir. Türkiye’de kanser artış oranları rekor seviyede Aydın’da görülmektedir.
Büyük Menderes bu bölgeye tarih boyunca medeniyetler kurulmasını sağlamış, insana, doğaya, tüm canlılara yaşam getirmiştir. Ancak günümüzde ne yazık ki; nehir bir atık su tahliye kanalına dönüşmüştür. Bu bölgede görülen endemik türler, bitkiler ve başta göçmen kuşlar ve nadir türlerdeki balıklar olmak üzere tüm canlılar tehdit altındadır.
Belgesel film çok yakın bir gelecekte büyük sorunlara neden olacak bu durum için bir kamuoyu oluşturmayı amaçlamakta. Zira Türkiye’nin ana gündeminde olması gereken bu konu hakkında araştırmalar, çalışmalar çok yetersizdir. Bu konuyu ele alan sinema çalışmaları bile bir elin parmaklarından bile azdır.
Sadece Ege Bölgesini ya da Türkiye’yi değil, tüm dünyayı ilgilendiren Büyük Menderes kirliliği tüm dünyayı ilgilendiren küresel bir çevre felaketi.
İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde yer alan Doğa Bilimleri Merkezi’nin çatısı altında konumlanan Kapsül sergisi, bugün insanoğlunun yarattığı yıkıntılar altından tekrar yeşerecek bir gelecek manzarası tahayyül eden çalışmaları bir araya getiriyor.
Sergi, bir yandan insanoğlunun gezegende iz bırakma derdini sanatsal çalışmalarla sorgularken bir yandan da kentin merkezinde gizli kalmış çok önemli bir koleksiyonu da görünür hale getiriyor. Türkiye’nin en geniş fauna koleksiyonuna sahip Doğa Bilimleri Merkezi’nin içine konumlandırılmış Kapsül sergisinin küratörlüğünü Amira Arzık ve Gizem Karakaş üstlendi.
“Kapsül”, Yerleştirme görseli, 2018, Istanbul. Fotoğraf: Bahar Yürükoğlu. İstanbul Özel Saint Joseph Fransız Lisesi’nin izniyle.
Sena Başöz, Jeanne Briand, Jonathan Bréchignac, Shezad Dawood, Ekin Kano, Lara Ögel, Ayça Telgeren, Pınar Yoldaş ve Bahar Yürükoğlu’nun çalışmalarının yer aldığı serginin fütüristik mekân tasarımı ise Aslin Ersan’ın mimari danışmanlığında Fuat Eşrefoğlu’na ait.
Bugün (11 Mayıs) sona erecek olan serginin ortaya çıkış sürecine dair Amira Arzık, Gizem Karakaş ve Fuat Eşrefoğlu’yla söyleştik.
“Dünyanın yaşını düşün, jeolojik devirleri, okyanusların meydana gelişini ve yok oluşunu. Galaksinin yaşını, evrenin yaşını düşün. Tüm o milyar yıllar. Ve biz, sen ve ben. Bir çırpıda yaşıyor ve ölüyoruz.”
Ross Lockhart, oğlu Jeffrey’e, Zero K, Don DeLillo
Röportaj: Yasemin Ülgen
***
Yasemin Ülgen: Kapsül sergisini alışılagelmiş bir sergi mekânından farklı olarak Doğa Bilimleri Merkezi’nin içinde yapmayı tercih ettiniz. Bu farklı önerinin bir hikâyesi var mı? Ekip olarak sizin bir araya gelişiniz nasıl oldu?
Amira Arzık: Hepimiz kültür ve sanat alanında, farklı kurumlarda farklı pozisyonlarda çalışıyoruz. Uzun zamandır tanışıyoruz, birlikte vakit geçiriyoruz ama ilk defa bir sergi için üçümüz birlikte çalıştık.
Nasıl bir araya geldik? Doğaçlama oldu. 2002 senesinde Saint-Joseph’ten mezun oldum. O dönem Doğa Bilimleri Merkezi (DBM) henüz açılmamıştı ama bu koleksiyondan haberdardım. 2010’da DBM açıldığında da merkezi ziyaret etme fırsatım oldu, koleksiyonun içeriğinden ve okul tarafından bu kadar titizlikle korunuyor olmasından çok etkilendim.
Genel izleyiciye kapalı olması da beni hep çok üzdü. Gizem, geçtiğimiz Eylül ayında Saint-Joseph’te kültür etkinlikleri sorumlusu olunca olaylar hızlı gelişti. Bir akşam birkaç sanatçı arkadaşımız ve Fuat’la birlikteyken DBM’ye bir gezi düzenlemeye karar verdik; sanatçı arkadaşlarımızın bu gizli kalmış, kimsenin pek de bilmediği koleksiyondan etkilenip ilham alabileceklerini düşündük.
Sonrasında Gizem, ““Frankofoni Haftası” kapsamında bir sergi yapmaya ne dersiniz?” deyince işler ciddiye bindi. Hepimizin daha fazla hakim olduğu konular var, bunları da göz önüne alarak iyi bir iş bölümü yaptık. Gizem ve ben sanatçılar ile görüşmeye başladık, Fuat ise serginin tasarımını üstlendi. Hazırlık ve kurulum döneminde de, Merkür son sürat gerilemesine rağmen işlerimiz yolunda gitti. Terslikler olduğunda da bir şekilde aşabildik. Tüm bu süreçte okulun desteği inanılmazdı. Kapsül’ü sahiplendiler ve gerçekleşebilmesi için ellerinden geleni yaptılar, hatta neredeyse ötesini zorladılar.
Yasemin Ülgen: Evet dediğin gibi Saint Joseph Fransız Lisesi gerçekten çok gizli kalmış önemli bir koleksiyonu koruyor. Bu koleksiyon mekânının, çağdaş yapıtlar üreten sanatçılarla paylaşılması ve buna destek verilmesi izleyici olarak bizleri de heyecanlandırdı. Biraz daha Doğa Bilimleri Merkezi ve koleksiyonundan bahsetsek?
Gizem Karakaş: Doğa Bilimleri Merkezi 2010 yılından beri faaliyette ve çoğunlukla eğitsel geziler kapsamında çeşitli okulların farklı yaş gruplarındaki öğrencilerini ağırlıyor. Koleksiyon, bu bölgedeki zenginliği arşivleyip geleceğe aktarmak isteyen Saint-Joseph Fransız Lisesi’ndeki frerlerin bir girişimi. 1880’lerin sonlarında başlayıp 1960’a kadar bu koleksiyonu geliştirmeye devam etmişler.
Koleksiyonda yaklaşık 30.000 hayvan ve 40.000 bitki türü bulunuyor. Doğa Bilimleri Merkezi’nde sergilenenler koleksiyonun sadece küçük bir bölümü. Merkez açılmadan önce, restorasyon ve tasarım için ayrılmış 5 yıl süren yoğun bir dönem var.
Memelilerin, kuşların, balıkların ve sürüngenlerin tahnitlerini, mineral, taş ve bitkilerden oluşan koleksiyonunun restorasyon çalışmalarını ise Paris Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nde çalışmış ve bu alanda uzmanlaşmış Xavier Filoreau yürütmüş. Merkezde şu an sergilenmeyen parçalar da olağanüstü bir titizlikle özel koşullar altında muhafaza ediliyor.
Yasemin Ülgen: Biraz önce bahsettin, “Frankofoni Haftası” bu sergiyi yapmak için güzel bir vesile. Ama anladığım kadarıyla sizi esas heyecanlandıran neredeyse Türkiye’nin bir dönemine ait biyoçeşitliliğini gözler önüne seren DBM’nin koleksiyonu oldu. Pekâlâ, bu merkez ve koleksiyon sizi sergi içeriği ve tasarımı anlamında nasıl etkiledi?
Amira Arzık: Bir araya gelişimizin odağında DBM vardı. Sanatçıları merkezi görmeye davet ettik. İşlerin hepsi bu sergiye özel olarak şekillenmedi ama stüdyo ziyaretleri sırasındaki amacımız sanatçılar ile birlikte, Doğa Bilimleri Müzesi ile beraber söyleyecek ortak bir lafı olan işlerin etrafında gezinmekti.
Ölümlülük – ölümsüzlük, evrilme, askıda duran bedenler, zamanı / bedeni dondurma çabası- ki insanlar da kendilerini bir gün uyanmak ümidiyle dondurtuyorlar, buna yarayan cyro tüpleri vardı aklımızda. Merkezdeki soyu tükenmiş Hazar kaplanı, soyu tükenmese de artık İstanbul’u terk eden tepeli pelikan ve Akdeniz foku, yakın zamanda veya uzak gelecekte soyu tükenecek türler, bizim yapay olarak üreteceğimiz veya insan yapımı rezervlerde koruma altına aldığımız türler, işgal altındaki yabani hayat ve sonrasında da onu romantikleştirme çabamız.
Altını çizmem gereken bir şey daha var, o da sergi mekânı önerisi olarak bir kapsül. Bu fikir, sergi tasarımını üstlenen Fuat Eşrefoğlu’na ait. Serginin prelüdü Doğa Bilimleri Merkezi ise, klasik bilim kurgu filmlerinden ödünç aldığımız, klinik derecede steril – beyaz, ve nedense her dönemin “fütürist” mekânı kapsül de serginin taşıyıcı kolonlarından biri. DBM ne kadar geçmişse Kapsül de o kadar geleceği işaretliyor.
Yasemin Ülgen: Kapsül, kendi içinde bir yandan “fütürist” bir mekân temsiliyken bir yandan da merkezden ayrıksı bir konumda değil. Ziyaretçi bir rota izliyor mu sergiye gelmeden önce?
“Kapsül”, Yerleştirme görseli, 2018, Istanbul. Fotoğraf: Bahar Yürükoğlu. İstanbul Özel Saint Joseph Fransız Lisesi’nin izniyle.
Fuat Eşrefoğlu: Kapsül sergisine gelen ziyaretçilerin bir yürüyüş aksını takip etmelerini arzuluyoruz. Okulun ana kapısından girdikten sonra bahçeyi takip edip öncelikle Doğa Bilimleri Merkezi’ni geziyorlar, merkezi gezdikten sonra çıktıkları koridor onları doğruca Kapsül’e yönlendiriyor. Böylelikle sergi izleği, bir anlatıya dönüşebiliyor.
Yasemin Ülgen: Sergi için sanatçılar yeni işler üretti mi? Ya da var olan çalışmalarından mı bir seçki hazırladınız?
Gizem Karakaş: İşlerin hepsi bu sergiye özel olarak üretilip tamamlanmadı. Sanatçıların son dönem işleri olmalı diye bir kaygımız da olmadı. Örneğin, Sena Başöz’ün “Türkiye’nin Vahşi Memelileri” ve “Doctoring” videoları 2009 ve 2010 tarihli.
“Kapsül”, Yerleştirme görseli, 2018, Istanbul. Fotoğraf: Bahar Yürükoğlu. İstanbul Özel Saint Joseph Fransız Lisesi’nin izniyle.
Ama şanslıyız ki eserlerin çoğunluğu İstanbul’da ilk defa Kapsül içerisinde sergileniyor. Bahar Yürükoğlu’nun Panama’da ürettiği Sadland videosu ve melez bir gelecek manzarası sunduğu kolajları; Pınar Yoldaş’ın ciddi pigment eksiklikleri olan “leucistic” hayvanları topladığı Regnum Alba başlıklı ışıklı panosu, Ekin Kano’nun Viktorya dönemindeki botanik illüstrasyonlarından esinlendiği yağlıboya resimleri bunlardan bazıları. Ayça Telgeren’in cam fanuslar içerisinde muhafaza ettiği cut-out’ları ve onlara eşlik eden uçak kazası hikayesi ise bu sergi için tamamlandı.
Bir de Paris’ten davet ettiğimiz sanatçılar Jonathan Bréchignac’in hareket eden kayaları Sailing Stones V1.0 ve Jeanne Briand’ın tekno-beden tahayyülü G.G.lemon da İstanbul’da ilk defa sergilenen işler arasında.
Yasemin Ülgen: Sanat alanında ekoloji, iklim ve doğa gibi meseleler üzerine her geçen gün daha çok konuşmaya, fikir ve iş üretmeye başladık. Bu bahsettiğimiz iki alanının birlikte hareket etmesi önemli elbette. Bu konuda ne demek istersiniz? Sanatın bu alandaki sorunları tartışmak için zemin yaratma gibi bir rolü olabilir mi?
Amira Arzık: Sanatın tabii ki böyle bir gücü var. İnsan türü kendini, özellikle buharlı gemi ve Sanayi Devrimi’nden beri iyiden iyiye başrolde görüyor. Yaşadığımız gezegen üzerinde yol açtığımız tahribat devam ediyor. Sanat, bazı acil meseleler üzerine düşünüp daha eşitlikçi ilişki ağları önermek ve daha sürdürülebilir bir toplumsal organizasyon inşa etmek için doğru bir araç. Tabii ki bir istismar aracı olarak kullanılmadığı müddetçe.
***
Doğa Bilimleri Merkezi ve “Kapsül”, 21 Mart – 11 Mayıs tarihleri arasında hafta içi her gün 15:00-18:00 arasında ziyaret edilebilir.
İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekilen ABD, bu ülkenin en güçlü güvenlik birimi olan Devrim Muhafızları’na yönelik yeni bir yaptırım kararı aldı.
ABD’nin aldığı yaptırım kararlarını açıklayan Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü ve döviz tüccarları için çalışan üç paravan şirket ve altı kişinin kara listeye alındığını duyurdu.
Mnuchin, söz konusu şirketlerin Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) kurulduğunu ve bu ülkedeki bankalardaki milyonlarca Amerikan dolarının uluslararası yaptırımlara takılmaksızın Kudüs Gücü’ne aktarılması konusunda İran Merkez Bankası’nın da yardımcı olduğunu belirtti.
Alınan yaptırım kararı kapsamında, söz konusu şirket ve kişilerin ABD’deki tüm mal varlıklarına erişim engeli getirildi. ABD vatandaşlarının da bu şirket ve kişilerle ticari işlem yapması yasaklandı.
BAE üzerinden yüz milyonlarca dolar değiş tokuşuyla İran Devrim Muhafızları’nın finanse edilmesi sekteye uğratıldı
İran Devrim Muhafızları, ABD tarafından terör örgütü olarak kabul ediliyor.
Ayrıca ABD’ye göre Devrim Muhafızları, Suriye ve Lübnan gibi ülkelerde faaliyet gösteren ve İran’la bağlantılı olan milislere de destek veriyor.
İran ekonomisinde önemli pay sahibi olan Devrim Muhafızları, aynı zamanda ülkedeki en nüfuzlu siyasi aktörlerden biri.
Kudüs Gücü ise Devrim Muhafızları’nın ülke dışındaki operasyonlarını yürüten özel kuvvetlerden oluşuyor.
ABD Hazine Bakanı Mnuchin, “Devrim Muhafızları’nın gelir akışını, kaynağı ve ulaştığı yer neresi olursa olsun kesmeye kararlıyız” açıklamasında bulundu. ABD’li Bakan ayrıca, gösterdikleri işbirliğinden ötürü Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki yetkililere de teşekkür etti. ABD’nin ardından BAE de Washington’ın yaptırım kararı aldığı altı kişi ve üç şirketi, Kudüs Gücü ile iş yapan terörist ve terör örgütleri listesine dâhil ettiğini açıkladı. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kenti, İranlı şirketler için önemli bir ticaret merkezi olarak biliniyor.
Ne olmuştu?
Trump, İran ile 2015 yılında BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ABD, İngiltere, Çin, Rusya, Fransa’ya ek olarak Almanya ve AB’nin katılımıyla imzalanan nükleer anlaşmadan Salı günü çekildiklerini açıklamıştı.
Anlaşmanın imzalandığı tarihte askıya alınan yaptırımları yeniden hayata geçiren Trump, yeni yaptırım kararları da alınacağını duyurmuştu.
İranlı milletvekilleri, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesine tepki göstererek ABD bayrağını ve nükleer anlaşma metnini ateşe vermişti.
Bakanlar Kurulu, 24 Haziran’a alınan cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri öncesi Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi talep etti.
Rıfat Başaran ve Bülent Sarıoğlu’nun Hürriyet’te çıkan haberine göre hükümetin, Bakanlar Kurulu’na, seçimler sonucunda cumhurbaşkanının resmi olarak göreve başladığı tarihe kadar geçerli olacak şekilde KHK çıkarma yetkisi verilmesini amaçlayan Yetki Kanunu Tasarısı, TBMM Başkanlığı’na sunuldu.
Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma yetkisi veren düzenleme, Meclis’te kabul edilerek yasalaştı.
Kanunla beraber Bakanlar Kurulu’na kamu kurum ve kuruluşları kurulması, kaldırılması, üst kademe yönetici atama gibi birçok yetki veriliyor.
Yetkinin kapsamı şöyle:
“Kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, teşkilat, görev ve yetkilerinin düzenlenmesi. Kanunlar ve KHK’larda yer alan tüzük, Bakanlar Kurulu, İcra Vekilleri Heyeti, İcra Vekilleri Heyeti Kararı, Bakanlar Kurulu Kararı, Bakanlar Kurulu Yönetmeliği, Hükümet, Başbakan, Başvekil, Başbakanlık, Başvekalet, sıkıyönetim, nizamname, kanun tasarısı gibi bazı ibarelerin değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması veya bu çerçevede kanunlar ve KHK’larda yer alan ilgili hükümlerin yeniden düzenlenmesi. Mevcut bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerinin yeniden belirlenmesi. Uygulama imkânı kalmayan kanun ve KHK’ların yürürlükten kaldırılması. Kanun ve KHK’larda yer alan bakanlıkların, kamu kurum ve kuruluşlarının kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri, personeli ve teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması, üst kademe kamu yöneticilerinin atanmaları ile görevlerine son verilmesine ilişkin usul ve esasların düzenlenmesinin sağlanması. Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin hususlara dair hükümlerin düzenlenmesi, değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması.”
“Anayasal rezalet”
Söz konusu tasarıya muhalefetten tepki gelmişti.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanvekili Özgür Özel, hükümetin daha önce Meclis’in kapalı olduğu dönemlere ilişkin yetki aldığını, ancak bu kez Meclis açık olmasına rağmen bir yılı aşkın süredir Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeyen uyum yasaları için yetki istediklerini belirterek, “Anayasal rezaletle karşı karşıyayız” demişti:
“Yapmaya çalıştıkları Meclis iradesini gasp etmek. Yetki kanunu, çıkarılacak KHK’nın amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süre içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını göstermek zorundadır. Özellikle Özal döneminde Anayasa Mahkemesi de KHK’ların hangi unsurları barındırması gerektiğini kararlarıyla şekillendirmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 1990 yılında oluşturduğu içtihadı, TBMM’nin Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma yetkisi verebilmesini ‘ivedilik’, ‘zorunluluk’ ve ‘önemlilik’ olmak üzere üç ek şarta da bağlamış, bu şartları içermeyen bazı yetki kanunlarını iptal etmiştir. KHK’nın amacı, kapsamı ve ilkeleri de konusu gibi geniş içerikli her yöne çekilebilecek, muğlak ifadeler barındırmamalıdır.”
Avrupa Yayın Birliği (EBU), Çin’in en çok izlenen televizyon kanallarından Mango TV’nin, Eurovision’da LGBTİ sembollerini sansürlediği gerekçesiyle yayın hakkını iptal etti.
Mango TV, Salı günü düzenlenen Eurovision yarı finalinde LGBTİ sembolü olan gökkuşağı bayrağını ve dövmeli sanatçıları buzlayarak sansürledi.
Çin televizyonu ayrıca eşcinsel aşkı konu edinen İrlanda’nın performansıyla, dövmeli sanatçılarla katılan Arnavutluk’un performansını yayınlamama kararı almıştı.
Çin kısa bir süre önce dövmeli sanatçıların televizyona çıkmasını yasaklayan bir düzenleme getirmişti.
Mango TV’nin Eurovision yayın hakkını iptal eden Avrupa Yayın Birliği, sansür uygulamanın ‘farklılıkları kapsayan değerlerine aykırı’ olduğunu söyledi.
Birlik’ten yapılan açıklamada, “Yayıncı kuruluşla ortaklığımızı üzülerek derhal sona erdiriyoruz. İkinci Yarı Finali ve Büyük Finali yayınlamalarına izin verilmeyecek” dendi.
Çin televizyonunun uyguladığı sansür sosyal medyanın da tepkisini çekti.
‘Homoseksüelliğin Sesi’ adlı bir hesap, yayın kuruluşunun kararının ‘geriye dönük büyük bir adım’ olduğunu söyledi.
Weibo sosyal medya ağının kullanıcıları ‘Mongo TV’ye boykot’ paylaşımları yaptı. Bazıları da gelecek ay Mango TV’yi izlemeyeceklerini söyledi.
Eurovision’da İrlanda’yı temsil eden Ryan O’Shaughnessy BBC’ye açıklamasında Avrupa Yayın Birliği’nin kararından memnuniyet duyduğunu söyledi:
“Başından beri aşk aşktır dedik, iki erkek arasında olsun, iki kadın arasında ya da bir erkek bir kadın arasında olsun. Dolayısıyla bunun önemli bir karar olduğunu düşünüyorum.”
Boğaziçi Üniversitesi sosyoloji bölümünden bir öğrenci daha tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Tutuklu Boğaziçi öğrencisi sayısı 14’e yükseldi.
Bianet’den Elif Ünal’ın haberine göre tutuklanan sosyoloji bölümü son sınıf öğrencisi, 5 Mayıs’ta okul kapısında gözaltına alınmıştı. Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde ifadesi alınana kadar gözaltında tutulan öğrenci, ifadesinin tamamlanmasının ardından dün öğlen 12:00 civarında Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne sevk edildi.
Savcılık tarafından tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edilen öğrenci “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklandı ve Silivri Cezaevi’ne nakledildi.
Mahkemenin son verdiği kararla birlikte tutuklu öğrenci sayısı 14’e yükseldi. 4 kadın öğrenci Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevi’nde bulunurken, 10 erkek öğrenci ise Silivri Cezaevi’nde kalıyor.
19 Mart’ta Boğaziçi Üniversitesi’nde “Afrin Lokumu” dağıtılmasına tepki gösteren öğrenciler önce sosyal medya tarafından sonra da Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterilmişti. Olayın ardından farklı tarihlerde ev, yurt ve kampüs içinde gözaltına alınan öğrencilerden dokuzu 3 Nisan günü, biri ise iki gün sonra “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı.
Afrin harekatını protesto eden öğrencilerin yer aldığı görüntüleri inceleyen polis, videoda göründüğü iddia edilen birçok öğrenciyi gözaltına aldı. 10 Mayıs itibarıyla 14 Boğaziçi öğrencisi tutuklu bulunuyor.
Gezi Parkı eylemleri döneminde Ümraniye’de TEM otoyolu üzerinde gerçekleşen yürüyüş sırasında bir aracın çarpması sonucu yaşamını yitiren Mehmet Ayvalıtaş’ın ölümüne ilişkin davanın 19. celsesi görüldü.
İstanbul Anadolu 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya, Mehmet Ayvalıtaş’ın babası Ali Ayvalıtaş ve avukatları ile tutuksuz yargılanan sanıklardan Mehmet Görkem Demirbaş ve Avukatı Yalçın Tura katıldı.
Tutuksuz yargılanan diğer sanık Cengiz Aktaş ise duruşmaya gelmedi. Duruşmayı, HDP eski Eş Genel Başkanı Serpil Kamalbay ve HDP milletvekili Hüda Kaya da takip etti.
“Bu rapor yok hükmündedir”
Söz alan müşteki Ali Ayvalıtaş’ın avukatlarından Sevgi Evren Köroğlu “Adli Tıp Uzmanlar Kurulu raporu kabul edilebilir bir şey değil. Bu rapor dosya kapsamını incelememiş, irdelememiştir. Bu rapor yok hükmündedir, karara dayanak yapılamaz diye düşünüyoruz” dedi. Olayın meydana geldiği yolda yayaların girişini engelleyen bir bariyer söz konusu olmadığını söyleyen avukat Köroğlu, “Dosyanın, İTÜ İnşaat Fakültesi Ulaştırma Ana Bilim Dalı’da görevli bir heyete gönderilerek keşif yapılmasını ve yeniden bilirkişi raporu alınmasını talep ediyoruz” dedi.
“Eğer adalet yerine gelmezse sizi Allah’a havale ediyorum”
Söz alan Mehmet Ayvalıtaş’ın babası Ali Ayvalıtaş, “İçim yanıyor. Askere gidecekti. İki ayı vardı, öldürüldü. Katilleri de burada serbest. Peşinden eşim gitti. Ben siyasi hiçbir görüş istemiyorum, bu olayı vicdanınıza bırakıyorum. Eğer adalet yerine gelmezse sizi Allah’a havale ediyorum” dedi.
Sanık avukatı: İdarenin kusuru vatandaşı birbirine düşürüyor
Bilirkişi raporlarında çelişki bulunmadığını söyleyen sanık Görkem Demirbaş’ın Avukatı Yalçın Tura, “Tabii ki biz hukuku savunuyoruz burada. Gerçekten bu olaydan büyük üzüntü duyduğumu her zaman belirttim. Benim de çocuklarım var. Olayın oluş biçiminde idarenin asli kusuru vardır. Valiliğe, emniyete yazı gidiyor eylemle ilgili ama hiçbir önlem almıyorlar. Burada idarenin kusuru, vatandaşı birbirine düşürüyor, canını yakıyor. Biz bundan keyif almıyoruz” diye konuştu.
Mahkeme, tarafların kusurunun belirlenmesi için dosyayı İTÜ Ulaştırma Ana Bilim Dalı’nda görevli 3 kişilik bilirkişi heyetine göndererek duruşmayı erteledi.
İddianameden
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, 2 Haziran 2013 tarihinde Ümraniye’de Gezi Parkı eylemlerine destek veren ve Mehmet Ayvalıtaş ile Seyit Kartal’ın da bulunduğu bir gurubun yolu trafiğe kapattığı, şüpheli Görkem Demirbaş ile şüpheli taksi şoförü Cengiz Aktaş’ın kullandıkları araçların fren yapmalarına rağmen çarpıştıkları, Mehmet Ayvalıtaş’ın aracın altında kalarak yaşamını yitirdiği belirtiliyor. İddianamede, şüpheliler Demirbaş ve Aktaş için, “Taksirle ölüme neden olmak” suçundan 3 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor.
uzun süren kuraklık döneminden sonra üst üste gelen yoğun sağanak yağışlar bir barajın yıkılmasına yol açtı.
En az 32 kişinni hayatını kaybettiği olayda, 5 kişiye ulaşılamıyor.
Başkent Nairobi’nin kuzeybatısındaki Nakuru bölgesinde bulunan Patel Barajı’nın duvarları yıkıldı ve baraj gölünün alt kısmında kalan evleri sürüklemeye başladı.
Kızılhaç Örgütü, şu ana dek 40 kişinin kurtarıldığını açıkladı.
Bölgede yaşayan yüzlerce kişi evsiz kalırken, iki bin kişi de hasar gören evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Görgü tanıkları, gece yağan yoğun yağmur sonrası barajdan büyük bir patlama sesi duyduklarını anlattı.
Arama kurtarma çalışmaları sürerken, ölü sayısının daha da artmasından endişe ediliyor.
Mart ayından bu yana 150’yi aşkın kişi öldü, 220 bin kişi evsiz kaldı
Patel Barajı, bölgedeki büyük bir tarım şirketinin mülkiyetindeki üç barajdan biri.
Bölgedeki yerel liderlerin, söz konusu şirketin bu barajları inşa etmek için izin alıp almadığını bulmaya çalışıyor.
Tamamen dolan diğer iki barajın da kaygı yarattığı belirtiliyor.
Resmi istatistiklere göre, yoğun sağanak yağış nedeniyle Mart ayından bu yana 150’den fazla Kenyalı hayatını kaybetti. 220 binden fazla kişinin de evi yıkıldı.