Ana Sayfa Blog Sayfa 2816

[Gözlem] Bahar kokusu- Selim Altınok

En güzel mevsim hangisi sizce?

Bu sorunun cevabı herkese göre değişir. Kimileri sıcak sever, kimileri soğuk.

Sıcaktan hoşlananlar, yaz mevsimini tercih edecektir muhtemelen. Bazıları soğuk havayı sever. Sayılarının daha az olduğunu tahmin ettiğim bu gurup ise kış diyecektir.

Her mevsimin ayrı güzelliği var diyenlerin sayısı da az değildir elbet.

Benim favorim ise bahar! Şimdi soracaksınız hangi bahar diye…

İlkbahar mı? Sonbahar mı?

İlkbahar tabi ki! Hayatın canlandığı mevsim. Okulda öğretmişlerdi bize, Aralık, Ocak, Şubat kış aylarıdır. Mart, Nisan, Mayıs ilkbahar. Haziran, Temmuz, Ağustos yaz mevsimi. Eylül, Ekim, Kasım ise sonbahar. Şimdilerde havalar bize öğretilene pek de uymuyor. Mevsimlerin kaydığı söyleniyor hep.

Gerçekten de, mayıs ayı bitiyor ama hala serin. Haziran bile şöyle ilikleri kemikleri ısıtan bir ay değil artık, en azından İstanbul’da. Kitaplarda okuyoruz, belgesellerde izliyoruz, dünyamız değişim geçiriyor. Kimi zaman ısınıyor, kimi zaman buzul çağı yaşanıyor. Ne var ki bu işler bir anda olmuyor, yüzbinlerce, milyonlarca yıl içinde yavaş yavaş gerçekleşiyor.

Oysa bugün elli yaşının üzerinde olan bizler düşündüğümüzde, iklimdeki değişme sanki geçen yirmi, otuz yılda gözle görünür derecede belirgin. Mevsimleri gereği gibi yaşayamıyoruz bile. Bilim insanları buna İklim Yıkımı diyorlar.

Kar yağmadan kışlar geçiyor, Nisan yağmuru diye bir şey vardı bir zamanlar, şimdi şiirlerde şarkılarda kaldı ne yazık. İnce ince, tatlı tatlı yağan yağmurları unuttuk, birden kararan gökyüzü, aniden boşalıyor, tıkanan logarlar, yolda kalan araçlar, insanlar. Yağmurun televizyon kanallarında son dakika haberi olarak verilmesine hala alışamadım doğrusu.

Geçen kış İstanbul’da “kar geliyor”! diye bir şehir efsanesi yayıldı, cep telefonlarımıza düşen bir son dakika haberiydi, çok bekledik yağsın diye olmadı. Basının dikkat çekmek için asparagas haber yaptığı söylendi, geldi geçti.

Uzmanlar dünyayı güneşin zararlı ışınlarından koruyan tabakanın yer yer inceldiğini söylüyor. Milyonlarca yıla yayılan süreçlerde gerçekleşen iklim farklılıklarının bir insan ömründe bu kadar net hissedilmesi olacak şey değil ve korkutuyor insanı. Büyük şehirlerde yaşamanın bazı kolaylıkları olduğu muhakkak. Ancak karşılığında nefes alamamak gibi büyük bedeller ödendiğini söylemek zorundayız. Gün geçtikçe artan beton adaları yeşili azaltıyor, orman yangınları cabası!

Sanayileşme, trafiğe her gün eklenen yeni araçlar, fabrika bacaları ve egzozlardan çıkan duman, zararlı partiküller. Hepsi üzerimize yağıyor, ciğerlerimize oturuyor. Dünyamızın eski sahipleri dev dinozorların sonunu karbondioksit getirmişti.

Şimdi bu zehirli gazı insan, kendi eliyle bol bol salıyor atmosfere!

Şehrin gürültüsü artık hiç susmuyor. Kışı ılık geçiriyoruz, ısınma bütçemiz azaldı diye seviniyoruz belki ama iklimleri bu denli kısa süreler içinde değiştiren koşulların dünyamızı nerelere götürebileceğini düşünüyor muyuz acaba?

Çevreyi, doğayı koruma konusunda üzerimize düşeni yapabiliyor muyuz? Çocuklarımıza suyun değerini anlatabiliyor muyuz? Dişini fırçalarken musluğu gürül gürül akıtan, duş yaparken sıcak suyun rehavetine kapılıp israfa kaçan nesiller geleceği düşünüyor mu hiç?

Yağmur suları boşa gitmesin, kuşlar, kediler, köpekler susuz kalmasın diye, her yere yalaklar, sulaklar yapan atalarımızın torunlarıyız.

1970’lerde çoğumuzun evinde kurna vardı, hamam tası vardı. Boşa su akıtmazdık. O zaman suyumuz şimdikinden az mıydı? Tam tersine. Kaynaklarımız tükeniyor. Belki doğal varlıklarımız demek daha doğru. Doğanın bize bahşettiği her şeyi insana sunulmuş bir kaynak gibi gördük ve tükettik-tüketiyoruz. Oysa ki onlar da tıpkı bizler gibi birer varlık ve onlara yaşamaları için gereken saygıyı bizden bekliyorlar.

Nüfusumuz artıyor, oysaki biz arabalarımızı daha tazyikli suyla yıkamaya devam ediyoruz, mutfakta, banyoda gereğinden çok su harcamayı sürdürüyoruz. Parasını ödüyorum ya demekle olmuyor ne yazık ki. Bir an gelecek ki, paramız olsa da suyumuz olmayacak.

Bahar en güzel mevsim benim için, ilkbahar hem de. Kuşların cıvıltısını duyduğum, ama en çok uyanan tabiatın hayat dolu kokusunu doya doya içime çektiğim mevsim. Baharla birlikte biz de canlanıyoruz. İçimize heyecan doluyor, sevinç doluyor. Bu duygular insanı gençleştiriyor.

Bahar ile birlikte umutlarımız da yeşeriyor. Ne olur doğayı koruyalım. Bizler yaşadık, çocuklarımız da yaşasın daha nice baharları.

Mayıs ayların gülüdür

Taze bir çiçek dalıdır

İçerim ateş doludur

Mayısta gönlüm delidir.

Değerli şairimiz Sabahattin Ali’nin dizeleriyle umudumuzu yineleyerek bitireyim.

@iklimicinhareketegec

 

 

Selim Altınok

 

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Buenos Aires’in siyah beyaz yüzü

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

Yolculuğumun kısa filmi:

***

3 – Buenos Aires’in siyah beyaz yüzü

Evlatları fail-i meçhul olan ve 1995 yılından beri çocuklarının, yakınlarının hesabını soran Cumartesi Annelerimiz gibi Plaza de Mayo meydanında da evlatlarını arayan anneler var. Her Perşembe hem ulusal bağımsızlığın hem de Arjantin cuntasının ilan edildiği Plaza de Mayo’da haykırıyorlar.

 

Eduardo Galeano, Kadınlar kitabında der ki:’’… kayıplarının fotoğraflarını havaya kaldırıp pembe hükümet sarayının önündeki piramidin etrafında kışlaları, karakolları ve kiliseleri dolaşırlarken ki inatçılıklarıyla dönüp dururken, gözleri onca gözyaşından kupkuru ve eskiden varken artık olmayanları ya da kim bilir belki de hala olanları beklemekten umutları kırılmış:
”uyanıyor ve hayatta olduğunu hissediyorum,” diyor içlerinden biri ve her biri.
”sabah vakti geride kalırken umudum yavaş yavaş tükeniyor. öğlen olduğunda ölüyorum. akşama doğru diriliyorum. o zaman geleceğine yeniden inanıyor ve masaya onun için bir tabak koyuyorum, ama o yeniden ölüyor ve gece olduğunda umudum tamamen tükenmiş olarak uyuyakalıyorum. uyanıyor ve hayatta olduğunu hissediyorum...”

Cumartesi Annelerimizden bahsettim dilim döndüğünce onlara. Bana bir kalem ve bir de not defteri hediye edip, ‘’onlarla beraberiz’’ dediler .

Te prometo, que voy a entregar su regalo. (Söz veriyorum, teslim edeceğim hediyenizi)

 

Şehrin arka sokakları demir perdelerin ördüğü hayatlar ile çevrili. Her sokak kendini savunmaya hazırlamış bir ordu gibi. Büyük ve heybetli caddelerinden geçerken Buenos Aires’in içini görmek zor.

 

It’s not a tourist area, it’s reality. (Burası turistik bölge değil, gerçeklik.)

 

Başbakanlık sarayının yakınında yaşayan evsiz insanlar.

 

Beyaz yakalı, burnu havalı.

 

Buenos Aires’in anlamı “İyi havalar”, ne var ki herkese aynı anlamı ifade etmiyor.

 

Camdan bakan adamı son anda yakaladım. Sersem sersem ben geçerken cama vuruyordu.

 

Buenos Aires’in siyah beyaz olarak anlatmak istemediğim çok güzel bir tarafı var. Şehrin merkezinde içinde timsahlar olan bir orman var. Hannah ile kocaman memelilere bakıp eğlendik. Dönme vaktim yaklaştıkça son birkaç günümü yaşadığım Buenos Aires’in en güzel noktası bu orman. Tabi buraya ulaşmak için İstanbul kadar bıktıran araç ve insan trafiğini aşmak zorundasınız. Aylarca şehirlerden uzakta, dağlarda kamp yaparak yaşadım. Küçük kasabalar dışında sadece Şili, Santiago ve Arjantin, Buenos Aires şehirlerinde bir süre kaldım. Güney Amerika’nın en ucuna kadar gitmek vardı yolculuğumun başında ama ekipman yetersizliği, maddi olanaklar şartlarımı Kuzey’e devam etmeye zorladı. İlk adımlarımı attım bu müzik ve neşe dolu kıtaya, sonraki adımlarımı hazırlamaya başladım; eşsiz dağlar , okyanuslar ve yaşamlar için…

 

Ormana doğru giderken yol üstünde birçok seyyar restoran var. Hannah ile tenceremizi ve makarnamızı alıp yola koyulmuştuk. Madem orman var orada pişiririz yemeğimizi dedik. Küçük bir de tüp aldık yanımıza. Tek ihtiyacımız ateş olunca onu da rica ettik bu arkadaşlardan. Bize: ‘’Burada pişirebilirsiniz, salataları ve sosları da ücretsiz veriyoruz size’’ dediler. Seyyar bir yemek arabasında çok leziz bir makarna yedik bu pahalı şehirde.

 

Camı! Müthiş neşesini etrafa saçan bir hatun. Gittiğimiz tango gecesinde tam bir üstad olduğunu gösterdi. Arjantin tangoyu tatmanın keyfini de yaşadım. La Boca denilen endüstriyel tango merkezi yerine tango geceleri düzenlenen sokaklara düşürün yolunuzu. Sora sora bulun… La Boca’da gördüğüm fantezi tangodan sonra bu çamaşırlar daha sanatsal geldi.

 

La Boca

Hasta Luego.

Besos.

1 – Dağların Penceresi Valparaiso

2 – Yalnız yolculuk hali

 

Gökçe Atik

Zamanı tersine yüzdüren, ‘Ay Zamanı Masalları’ – Seher Kander Bilgi

Sahi, bir sırrın parçası olmak nasıl bir şey?

Ayın döngüsünde sema eden masallar, zamanla insanın kalbinde yani merkezinde yerini alıyor.

Ve insanın evveli ve ahiri dengeye kavuşuyor.

Masal, hakikati fısıldıyor.

Ateşböceği misali bir yanıp bir sönüyor  içinde, hikaye başka alemlerde varlığını sürdürüyor.

Rumi;  “Ve burası agah olmak, akıl erdirmek isteyen için bir yoldur. Makam sahiplerince, kalpleri uyanık insanlarca en hayırlı duraktır,’’ der.

Nitekim masallar da hikayeler de böyledir. Yani kalp uyanıklığına vesile.

Beyza  Akyüz, Ay Zamanı Masalları kitabında, yıllar evvel yaşayan ünlü öykü anlatıcısına, sözün sahibine ulaşmak için anlatılan masalları hikaye ediyor.

Önce bir güzellik masalı konuyor diline, üç kardeşin hikayesi.  Güzel sözlerle dinleyicinin kulağı yıkanıyor. Sonra Pürtelaş Hanım’dan bahsediyor, her an her şeye yetme telaşının insanın ayarlarını nasıl da bozduğunu seriyor ortaya.

Ay şekil değiştirdikçe masallar devam ediyor.

İki Kapılı Ev masalında, hayata bakış açımızın bizim elimizde olduğunu görüyoruz.

Taş Han’ın Sırrı masalında, en garip, en beklenmedik, en hüzünlü, en mutlu halleri dahi misafir eden bir  gönülden dem vuruyor.

Beyza Akyüz kitabında, sırlara eriştirecek kapıların anahtarlarını okuyucunun eline bırakıyor her masalda. On iki anahtar, on iki masal. Kadim olan bilgiler ve hisler devşiriyor okuyucu ay zamanına erişirken…

Akyüz’ün zamanı tersine yüzdüren bir dili var. Yavaşlık, sükunet, bereket, güzellik , kabul gibi kavramlar üzerinden insanı inşa eden bir kurgu ile karşımıza çıkıyor. İnsanı evveli ve ahiriyle buluşturup kalp uyanıklığına vesile kılıyor masallarını. 

Ve sonunda her yaştan okuyucuya şöyle bir not bırakıyor;

‘’Şimdi sıra sende okuyucu. Bu kitabı bitirdiysen kendi hikayeni anlatma zamanı gelmiş demektir. Yapman gereken ayın döngüsünü ve kendi sesini takip etmek.”

 

Seher Kader Bilgi

Evrim geçiren sadece doğa mı: Şiddetin evrimi – Gökçe Aydoğan

   Kasım 2017 

   İstanbul Fatih’te Nezip T., dokuz yaşındaki oğlunu bıçaklayarak öldürdü. Ardından anneyi arayarak ‘Oğlunu öldürdüm. Gel al.’ dedi.

Kasım 2017 

   Göksel Akşener kızları Hira ve Elasu’yu silahla öldürdükten sonra intihar etti.

Ocak 2018 

   Ali Yardım, İstanbul Maltepe’de iki ve üç yaşlarındaki kızlarını tüfekle vurarak intihar etti.

 Boyut atlayan şiddet 

   Gün geçtikçe artan kadına şiddet haberleri boyut atlayarak devam ediyor. Mevcut şiddet vakalarının çoğu kıskançlık, boşanmak istememe, çocuğun velayeti, şiddetli geçimsizlik gibi günümüz aile yapısının altını oyan sebeplerden kaynaklanıyor. Bu sebeplerden muzdarip ailelerde erkek, karısına sözlü, fiziki, psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddet uyguluyor. Bir süre sonra isyan eden kadın ya ailesinin yanına dönmek istiyor ya da sığınma evine başvuruyor.

Kurtuluyor mu? Hayır. Bu sefer de aile bireylerine tehditler savruluyor, kadına haber gönderiliyor. Kadın bir sonraki adımını atıyor mecbur. Polise gidip yardım talep ediyor. Koruma, uzaklaştırma kararı çıkarılmasını istiyor. Zar zor çıkarılan bu kararlar bir nebze de olsa rahatlatıcı gibi görünüyor. Ama hayır. Süreci; kararları ihlal etmeler, daha çok haber göndermeler izliyor. Adamlar uzaklaştırma kararlarını ihlal ediyor –yok sayıyor- , kadının yeniden şikayeti üzerine bir ya da iki saatliğine ifadeye çağrılıyor. Sonuç şu: Şimdilik serbest, cezası sonradan gelecek.

Bu sırada kadın boşanmayı kafasına koyuyor. Dava açıyor. Erkek bu ya; onuru, erkekliği zedeleniyor. Malum; karısı terk etmiş, uzaklaştırma kararı çıkarmış bir de boşanmak istiyor. ‘Cinnet’ adı altında, mahkeme salonunun önünde, ailesinin evinde, çocuklarının gözü önünde öldürüyor kadını. Bir bakıyoruz haberlerde elleri kelepçeli, yüzü önde bir adam ve bir açıklama: ‘Falanca kendisinden boşanmak isteyen eşini av tüfeğiyle vurdu.’

Aynı haberler gün geçtikçe artarak devam ediyor. Çoğundan haberimiz dahi yok. Biz de yaptırım uygulansın, cezalar artsın, bu son olsun diye haykırırken bir de bakıyoruz ki şiddet boyut atlamış. Şimdi de çocuklar girdi işin içine. Evi terk eden, boşanmak isteyen kadını cezalandırmak isteyen koca eziyeti artırmak için çocuklara dikiyor gözünü. Çocukları almakla, göstermemekle başlıyor tehditler. Sonuç: Çıkarttırılan görüş izniyle ya da zorla çocuklar öldürülmüş. Ve bakıyoruz ki haberlerde elleri kelepçeli, yüzü önde bir adam yok. Asla bitmeyecek olan bir haykırış var. Bir kadının haykırışı. Gelen haber ‘Baba dehşeti! Kendisinden boşanmak isteyen eşinden olan çocuklarını öldüren baba, intihar etti.’

Bizler bir umut bu şiddet vakaları azalır diye beklerken şiddetin nasıl sinsi, nasıl boyut değiştiren bir şey olduğunu acı bir şekilde görüyoruz.

  ‘Çocukları öldürdüm gel al’

    Kasım 2017’de meydana gelen korkunç olayda baba Nezir T. dokuz yaşındaki oğlunu öldürdükten sonra anneyi arayıp ‘Çocuğunu öldürdüm. Gel al.’ demişti. Nezir T. oğlunu durup dururken öldürmedi. Eşine eziyet, nefes aldığı müddetçe acı çektirmek, intikam almak için yaptı. Bu durum öyle bir raddeye geldi ki kendi çocuğu için ‘Çocuğunu öldürdüm.’ diyerek, kendinden tamamen soyutlayıp, meta haline getirdi.

Hemen ardından cereyan eden olayda Göksel Akşener iki kızını silahla vurarak öldürdü. Ardından kendini de öldürdü. Olaydan bir süre önce eşini vuran adam, kadını ölü sanarak çocukları da alıp kaçmıştı. Cinayet geliyorum dedi aslında. Olaydan iki buçuk ay önce eşini vuran adam ceza yemedi, yediyse de o cezayı çekmezse sonraki süreçte uslu uslu oturmadı. Çünkü korkmadı. Neden korksun ki zaten? Bir saat tutulup çıkacaksa, cezası sonradan gelecekse, geldiğinde indirim uygulanacaksa neden korksun bu adamlar? Hakim karşısına çıkınca bir daha olmazsa, bir daha yapmazsa, iyi halden diyerek cezai indirim yapılırsa neden korksunlar?

Sonraki vaka Dilek Çakır vakası. Kendisiyle görüşme olanağına sahip olduğum için Dilek’in durumu beni hayli etkiledi. Altı yıl boyunca şiddet görmüş bir kadın var karşımızda. Gerçekten karşımızda. Yanında olamadık çünkü. ‘Kimse korumadı, kimse sahip çıkmadı, kimse yanımda olmadı. Sesimi duyuramadım. Herkese kızgınım.’ diyor Dilek. Altı yıllık şiddet, tehditler, polise edilen şikayetler, ihlal edilen uzaklaştırma kararları, çocuklar üzerinden yapılan korkutmalar, ertelenen cezalar derken kulakları sağır eden bir haber daha. Görüş günü öldürülen iki küçük kız çocuğu. Yine araç olarak kullanılan çocuklar. Yine anneye bir telefon. ‘Çocuklarını öldürdüm. Mutlu musun?’ Üstelik Dilek kocası tarafından bıçakla kovalanıp, ölüm tehditleri alan bir kadındı. Fakat ne yazık ki yaptığı hiçbir başvuru bir işe yaramadı.

 Nereye gidiyoruz? 

   Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu raporlarına göre ülkemizde 2013’te 237, 2014’te 294, 2015’te 303, 2016’da 328 kadın öldürüldü. Bu sayı 2017’de 409 oldu. Bu cinayetlerin %39’u koca, erkek arkadaş, eski eş, eski erkek arkadaş, babalar ve diğer aile fertleri tarafından işlendi. Bir çoğunun sebebi ise kadının ayrılma isteği, boşanma talebi, evi terk etmesi gibi durumlardı. Cinayetlerin % 43 ise ateşli silahlarla işlendi. Verilere baktığımız zaman ülkemizde günde en az bir kadının öldürüldüğünü görüyoruz. Sırf kadın oldukları için öldürülüyorlar. Ve şimdi de çocuklar kurban haline gelmeye başladı.

Peki neden oluyor bunlar? Şiddetin, erkek şiddetinin pek çok sebebi var. Bu sebeplerden biri de ayrılma talebi üzerine erkeğin, kız arkadaşını ya da eşini takıntı haline getirmesi. Zedelendiğini hissettiği ‘erkeklik gururu ve onuruna’ terkedilmeyi, uzaklaştırma kararlarını  yediremeyen erkek, bunlara yol açtığını düşündüğü özneyi takıntı haline getiriyor ve şiddet uygulama yoluna gidiyor. Sadece fiziksel şiddet değil, aynı zamanda psikolojik, ekonomik, cinsel şiddet de var işin içinde. Kendi kendini kontrol edememe, yanlış yolda olduğunu kabul etmeme, çevrenin baskıları da artırıyor bu durumu. Erkeğin ailesinin kadını suçlaması, arkadaş çevresinin ‘karısı terk etmiş’ gözüyle bakması ve imaları ile fitil iyice ateşleniyor. Hiçbir şekilde rehabilite olamayan erkek, şiddetin en uç noktasına kadar ilerleyip öldürüyor.

Gelinen nokta istatistik verilerinde açıkça görülüyor. Ülkemiz kadına şiddet konusunda çok az ülkeyle yarışıyor. Çünkü durumu önleyici ya da caydırıcı tedbirler alınmıyor ne yazık ki. Daha da kötüsü durum gittikçe vahimleşiyor ve insanlar alışıyor. Artık bu haberlere sadece “cıkcıklamalar” ve “bu işin sonu nereye varacaklar” eşlik ediyor. Sonra kanal değişiyor, gazetelerin sayfası çevriliyor. Bu durum bir kısır döngü şeklinde devam ediyor.

Peki gerçekten nereye varacak bu işin sonu? Cevap çok basit. Böyle giderse kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, çocuk cinayetleri artarak devam edecek. Temeli bozuk kadın-erkek ilişkileri nedeniyle aile yapısı bozulacak. Çocuklar da bozuk aile ortamlarında yetişecek. Derken çürümeye yüz tutmuş bir toplum yapısı çıkacak karşımıza. Yolları, köprüleri güzel ama temeli çürük bir yapı.

   Peki neler yapılabilir? 

Şiddet, her zaman evrensel bir sorun maalesef. Dünyanın her yerinde, kimi ülkede az, kimi ülkede çok seyrederek varlığını sürdürüyor. Bizler şiddetin yoğun yaşandığı bir coğrafyada bulunuyoruz. Üstelik bu coğrafyada şiddet vakaları gün geçtikçe artıyor. Bu nedenle ciddi ve caydırıcı tedbirler alınmak zorunda artık. Sadece yasal tedbirler mi? Hayır. Hayatın her alanında alınmalı bu tedbirler. Evlerde, sokaklarda, okullarda, her türlü kurum ve kuruluşlarda alınacak tedbirler yasalarla korunmalı. Yasalar denetlenmeli, eksikler tespit edilmeli, daha etkin hale getirilmelidir.

Aile eğitimi çok önemli değil mi? Çocuklar kadın-erkek rollerinden bağımsız yetiştirilmeye başlanmalı, aile planlaması yapan tüm kuruluşlar aktif olmalıdır. Çünkü artık biliyoruz ki kadın-erkek ilişkilerinin sarsıntılı olduğu ailelerde yetişen çocuklar ya kurban haline geliyor ya da ileride şiddet uygulayan bir bireylere dönüşüyorlar. Okullarda okutulan ders kitaplarındaki kadın-erkek figürleri ayrımcılık içerikli olmamalı, kadın ve erkeğin, tüm canlıların hayatın her alanında eşit olduğu, cinsiyete bağlı roller olamayacağı çocuklara anlatılmalıdır.

Adalet ve hukuk sisteminde ciddi reformlar yapılmalıdır. Mesela karısını bıçakla kovalayan adama çocuğunu görme izni verilmemeli ya da görüş izni öncesi kadınlar da erkekler de psikolojik testlere tabi tutulmalıdır. Şiddet uygulayan bireyin ailesi bilinçli olmalı, aile bireyleri şiddet uygulayan kişinin durumunun farkında olup rehabilite edilmesini sağlamalıdır. Şiddet mağduru olan kadın ve kadının ailesi için çıkarılan koruma kararları denetlenmeli, ihlali durumunda yaptırım uygulanmalı, ceza erteleme olmamalıdır. İyi hal uygulamalarında düzenlemeye gidilmeli, bu uygulamaların hangi durumlar için geçerli olduğu net biçimde ortaya konulmalıdır.

Evet, yapılabilir. Yapılabilecek çok şey var aslında .Yeter ki alışmayalım. Yoksa yaşadığımız müddetçe bu kanayan yara kabuk bağlamayacak. Hem nerden biliyoruz ki? Belki yarın belki daha yakın bir zamanda bizim yakınlarımızın da başına gelmeyeceğini?

 

 

Gökçe Aydoğan

[Yaşadım Diyebilmek] Bir at kaçırdım binen yok – Şahin Tekgündüz

Dile kolay, tam 50 yıl, başka bir deyişle yarım yüzyıl… 29 Nisan 1968… Ankara Atatürk Bulvarı, Büyük Sinema’nın da yer aldığı büyük binanın en üst katına çıkan, minare merdivenine benzer daracık bir merdiven. Hani iki kişinin ancak birbirine yol vererek ya da sürtünerek geçebileceği kadar dar… Merdivenin tam orta yerinde yaklaşık otuzlarında dört genç durmuş tartışıyor. Aslında ikisi tartışıyor da ötekiler tartışanlardan birinin söylediklerini başlarını sallayarak destekliyor.

“Ya sen ne yaptığının farkında mısın arkadaş, biz kıçımızı yırtıyoruz güçler birleşsin diye, sen kalkmışsın asıl savaşımız CHP ile diye yazı yazıyorsun…”

“Ne yapmalıyım yâni, aslında siz güçleri birleştirmek için değil, sosyalist hareketi parçalamak için kıçınızı yırtıyorsunuz.. CHP ile el ele vermiş, yok ortanın solu, yok millî demokratik devrim diye TİP’in önünü kesmeye çalışıyorsunuz, aklınız sıra bir de solcu geçiniyorsunuz”

“Bırak bu palavraları, bizim Hüseyin Abi’yle anlaşmamız var. Bundan sonra öyle saçma sapan şeyler yazamazsınız bu dergide. Görmüyor musun dışarıdaki kalabalığı, CHP’lilerden tut Millî Birlik* üyelerine kadar herkes el ele kol kola, sen de tutmuş  sosyalist bir dergide CHP’yi hedef gösteriyorsun…”

Tartışma sertleşirken bir yandan da Zafer Meydanı’nda başlamak üzere olan MDD (Millî Demokratik Devrim) mitinginden sesler sızıyor merdiven boşluğuna. Yukarı çıkmak istiyorum ama onlar üç kişi olduğu için zorlanıyorum. Birbirimiz iteklemeye çalışıyoruz daracık merdivende. Yaka paça birbirimize girmek üzereyken güçlükle onlardan sıyrılıp, yumruklarım sıkılı merdiveni tırmanmaya devam ediyorum ve “Siz nah yazarsınız bundan sonra Forum’da!..” diye bağırıyorum. Merdivenin tepesindeki ufacık mekân, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bir süre önce Aydın Yalçın grubundan devir aldığı Forum Dergisi’nin bürosu.

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Korkmazgil, âbi kardeş gibi yakın dostum; Akis Dergisi’nde iki yıl birlikte çalıştık. Özümde var olduğuna inandığım toplumcu görüşler onun etkisiyle güçlendi ve biçimlendi, çok duyarlı olduğum Türkçenin inceliklerine ve derinliklerine onu örnek alarak ulaşabildim, şiirin tadına ve gücüne onunla vardım. Merdivenleri tırmanırken bunlar geçiyor kafamdan ve Hüseyin böylesine bağnaz ve bölücü bir hareketi nasıl destekler diye düşünüyorum. Aynı konuyu daha önce de konuşmuştuk da, “Ulan domuz (o sevdiği kişilere böyle takılırdı) buranın Forum olduğunu unuttun galiba” diye yanıtlamıştı beni. Ben de Forum’da yazıyordum. TRT haber merkezinde çalıştığım için açık adım yerine ‘İsmail Şahin’ takma adını kullanıyordum. Forum’un ‘Lale Devri’ başlıklı küçük taşlamalar sayfasına meclisten notlar taşıyor, arada bir de siyasal görüşlerimi yansıtan yazılar yazıyordum. Kısa bir süre önce yazdığım yazı da ‘Savaşımız Kimlerle’ başlığını taşıyor, CHP’yi ve ortanın solu hareketini hedef alıyordu.

Türkiye İşçi Partisi’nin1965 seçimlerinde beklenmedik bir başarı sonucu Meclis’e 15 milletvekili sokması tutucu ve sağ kesimleri panikletmiş, giderek güçleneceği korkusuyla TİP’in önünü kesecek önlemler almaya girişmişlerdi. CHP’de İnönü’nün başlatıp  Bülent Ecevit’in sahiplendiği ortanın solu hareketi de bu önlemler arasındaydı. Bu arada bir biri peşine türeyen/türetilen sol fraksiyonlara bir de Millî Demokratik Devrim MDD hareketi eklenmişti. Mihri Belli’nin başlattığı hareket kabaca, antiemperyalist ve antifeodal savaşı kazanıp demokrasiyi yerleştirmeden sosyalizm mücadelesinin boşuna olduğunu ve ters tepeceğini savunuyor, TİP’e doğrudan cephe alıyordu. Bu iddiaya rağmen MDD hareketinin asker sivil bürokratla yeni yeni filizlenmeye başlayan yerli burjuvazi ittifakını tatmin etmek; gizli amacının ise devletten de destek görerek sol hareketi baltalamak olduğu anlaşılıyordu. Bugün, aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ demokrasiyi beklerken, MDD’nin üzüm yemek yerine bağcı dövmekten başka niyeti olmadığını daha iyi anlıyorum. O gün merdiven boşluğunda dalaştığım üç kişi de MDD’nin gençlik kesimini temsil eden, hattâ bayraktarlığını yapan Doğu Perinçek, Erdoğan Güçbilmez ve Şahin Alpay’dı. Özellikle Doğu Perinçek’in bugün geldiği yeri düşündükçe gösterdiğim tepkinin ne denli yerinde ve isabetli olduğunu iyice anlıyorum.

O gün Forum’un o minicik bürosunda Hasan Hüseyin’le tartışmamız bir hayli ateşli geçti. Ben onun, bir TİP’li sosyalist, hattâ yıllarını demir parmaklıklar arasında geçirmiş bir komünist olarak bu karşı devrimcilere derginin sayfalarını nasıl açtığını soruyor, bu durumun parti içinde de eleştirildiğini ve üzüntüyle karşılandığını anlatıyordum. O ise biraz küskün ve kırgın bir tavırla, partinin ve partililerin dergiye gereken ilgiyi göstermediğinden yakınıyor ve

“Ben düşmandan bir at kaçırıp getirdim, binen yok… Hodri meydan, buyursunlar… öyle Meclis’te nutuk atmakla olmuyor, işte at işte meydan… Aha ben Ankara’nın göbeğinde forum açtım, semtime uğrayan mı gelip de hâlin nedir diyen mi var? Bu dergi ne pahasına çıkıyor soran mı var?..” diyor, Kulüp sigarasının birini söndürüp birini yakıyordu. O günkü tartışmamız, Zafer Meydanı’ndaki MDD mitinginin pencereden dolan sesleri ve şamataları arasında geç saatlere kadar sürdü. Ben, serzenişlerinde haklı olduğunu, MDD’cileri uzaklaştırdığı takdirde partililerden, yazı da dahil önemli destek sağlanacağına söz vererek ayrıldım. Arkamdan, “Ulan domuz gene beni tava getirdin…” diye sesleniyordu.

Büyük bir sorumluluk yüklenmiştim. Birkaç gün içinde partinin genç kesiminden önemli bir grubu bir araya getirmeyi başardım. Kimler yoktu ki, Osman Sakalsız, Yalçın Cerit, Asuman Erdost, Abdullah Nefes, Nihat Asyalı, Necdet Bulut, Mehmet Sönmez, Atilla Arsoy, Ersin Salman, Sinan Cemgil aklımda kalanlar. Önce bizim evde, sonra bir kez de Nihat Asyalı’nın evinde toplandık. Parti yönetiminden de sağlayacağımız destekle Hüseyin’in yanında yer almaya karar verdik. Bu arada Hüseyin’den, Perinçek ve grubuna yol verdiğini öğrenmiştim. Derginin 15 Mayıs sayısının çıktığı gün topluca Forum bürosundaydık. Bizi kalabalık görünce önce şaşırdı, sonra yüzünde güller açmaya başladı. Öylesine duyguluydu ki, nemlenen gözlerini silerken Kulüp sigarasının dumanını bahane ediyordu. Enine boyuna konuşup dertleştik, sonra abonelere gidecek dergilerin pullarını birlikte yapıştırıp postaneye birlikte taşıdık. Hüseyin o sayıda “Arada Bir” başlığıyla bir yazı yazmış ve bu girişim doğrultusunda beklediği desteği şöyle dile getirmişti.

“Yayın organı mı istiyordunuz? Buyrun işte yayın organı! Toplumcu musunuz, edilecek sözünüz mü var? Buyrun işte yayın organı!. İşbirliği, dayanışma, eylem gücünüzü, yeteneğinizi mi ölçmek, sınamak istiyorsunuz? Buyrun işte meydan. Bundan ötesi gargaradır, sayıklamadır.”

Bu hareketin devamında, Forum yaşadığı sürece Hüseyin’e desteğimizi eksik etmedik. Hele Ersin Salman’la bir iki gün bizim evde kamp kurarak kılı kırk yararcasına yazdığımız “Güler Yüzlü Sosyalizm” yazısı o dönemde Mehmet Ali Aybar’ın görüşlerinin parti üzerindeki ağırlığını anlatmaya çalışıyordu.

Yıllar sonra Doğu Perinçek, bir yayın organına verdiği söyleşide şunları söylüyordu “…Ancak Erdoğan Güçbilmez, Şahin Alpay ve benim Forum’daki yazılarımız dolayısıyla TİP yöneticileri Hüseyin Korkmazgil üzerinde baskı yapmaya başladılar. Bunun sonucunda Korkmazgil, Forum’u çıkarmak için bizlerin dışında bir çevre yaratma faaliyetine girişti”

Bu olaylar, bir anlaşmazlık sonucu TRT’den ayrılıp Kor Kocalak’la birlikte Odak Reklam ve Fotoğraf Stüdyosu’nu kurduğumuz döneme rastlıyordu. Bir gün sekreterim, Doğu adında birisinin arkadaşıyla birlikte geldiğini ve görüşmek istediklerini bildirdi. Biraz sonra ortağım Kor Kocalak, Doğu Perinçek ve Erdoğan Güçbilmez’le çaylarımızı yudumluyorduk. Bu beklenmedik ziyaretin nedenini bir türlü anlayamamıştım ve merakla bekliyordum. Sonunda açıkladılar. Proleter Devrimci Aydınlık adıyla yeni bir dergi çıkaracaklardı ve bunun için teknik destek istiyorlardı. Sorunlu bir durumdu ama tamamen karşı görüşlerde olmamıza rağmen bu talebe kayıtsız kalamazdık. Mücadelemizi birbirimizi köstekleyerek değil, fikir özgürlüğü içinde yürütmeliydik. Onlara bazı teknik bilgiler aktardıktan sonra bizim çalıştığımız basımevini önerdik ve bir süre sonra Proleter Devrimci Aydınlık yayımlanmaya başladı. İşte bugünkü ‘Aydınlık Gazetesi’nin çekirdeği o dergidir…

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Kanal İstanbul güzergâhındaki Küçükçekmece Lagünü’nde balıklar boğularak öldü

2011 Nisan ayından bugüne dek ülke gündemini Türkiye’nin 2023 hedefleri arasında gösterilerek “Çılgın Proje” adıyla meşgul eden Kanal İstanbul’un önemli güzergâhlarından Küçükçekmece Lagünü toplu balık ölümleriyle bir kez daha gündemde…

Eskiden balık tutulan gölde fabrika atıkları yüzünden doğal yaşam can çekişiyor.

İstanbul’un yüzölçümü en büyük ikinci ilçesi olan Küçükçekmece’de yaşanan olay Bakırköy Kent Savunması‘ndan İlknur Türkoğlu tarafından görüntülendi.

Kaynak: Bakırköy Kent Savunması

“İnsan ölüsü geçse kimse dönüp bakmayacak”

Hafta başında Küçükçekmece Lagünü’nde balık ölülerinin suyun yüzeyini kapladığına tanık olan Türkoğlu, balık ölülerinin belediyenin temizlik işçileri tarafından yok edildiğini anlattı.

“Hafta başında gölden geçerken binlerce balık ölüsü vardı. Dün geçtiğimde (23 Mayıs) suyun üzerinde göremedim ama tüm balık ölüleri suyun tabanına çökmüştü. Olayı olabildiğince duyurmaya çalıştım. İstanbul gazetesinden Sibel Gülersöyler arkadaşımıza da yolladım. Geçen sene de böyle bir olay yaşandığını söyledi. O zaman belediye “biz buraya arıtma tesisi yapacağız” diye söz vermiş. Ama yapılan bir şey olmadı. Bir değişiklik yok. Hatta bugün (24 Mayıs) suyun çok kirli aktığını gördüm. İnsanlar artık her şeyi o kadar kanıksamışlar ki oradan insan ölüsü geçse kimse dönüp bakmayacak. Orada çok sayıda ters dönmüş kıyıya vurmuş yavru balık vardı, ikinci gün de büyük balıklar vardı. İki temizlik işçisi kimse görmesin diye ikinci gün balıkları yok etmeye çalışıyorlardı.”

Küçükçekmece dünyanın sayılı lagün göllerinden birisi niteliğinde. Diğer lagünlerde olduğu gibi deniz bağlantılı yarı tuzlu suya sahip. Nakkaşdere, Sazlıdere, Eşkinoz Deresi ve yeraltı akışları ile tatlı suyla besleniyor. Küçükçekmece Lagünü ve lagünü besleyen dereler deniz canlılarının üreme alanlarından olarak da biliniyor. Ancak insan kaynaklı kirlilik canlıların yaşamını tehdit ediyor.

“Bu kirlilik insan kaynaklı”

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’ndan Sedat Durel, balık ölümlerinin bölgede sıklıkla görüldüğünü, bu ölümlerin önüne geçebilmek ve ekosistemi koruyabilmek için yapılması gerekenleri anlattı.

“Küçükçekmece’de bu dönemler balık ölümleri sıklıkla görülen bir şey. Bu doğal olmadığı, ‘bir şey olmaz’ anlamına gelmiyor. Buraya bir şekilde hala kirlilik akıyor. Biz buna kirlilik diyoruz ama bilimsel literatürde şu şekilde açıklayabiliriz. Buraya kirleticiler girdiğinde suyun içerisindeki besin maddeleri artıyor. Bakterilerin ya da çeşitli tek hücreli canlıların tüketebileceği şeyler artıyor. Çok uzun zamandır söylenilen bir şey. Bu kirlilik insan kaynaklı. Belediyenin düzenli takip etmemesiyle de ilişkili olan bir durum. Buradaki kirleticiler arttıkça, gölün içerisindeki besin maddeleri arttıkça buradaki tek hücreli canlıların üremesinde bir patlama oluyor. Sıcaklık değişmesinden kaynaklı olarak bu mevsimde daha fazla üreyebiliyorlar.

“Gölün içinde hiç hava kalmadığı için balıklar boğularak ölüyor”

Ani bir ısınmayla karşı karşıya kaldık. Sanırım 8-10 derece kadar bir değişikliği bir hafta içerisinde aniden yaşadık. Kirlilik yüklemesi devam ederken hava sıcaklığının artması ile beraber alg patlaması yaşanıyor. Bunlar ne yapıyor? Gölün içerisindeki oksijeni tüketiyorlar. Hatta üzerini jel gibi bir tabakayla kaplıyorlar. Ve gölün içinde hiç hava kalmadığı için balıklar boğularak ölüyor. Tek hücreli canlıların sayısının çoğalması serbest oksijenin bulunmadığı bir ortam yaratıyor.  Balıklar da solunumuna devam edemedikleri için aslında doğal olarak ölüyor. Mayıs-Haziran’a doğru, ya da baharda sıcaklıkların dramatik artışlarının olduğu dönemlerde maalesef her sene şahit olduğumuz bir şey.”

Kati çözüm: Sıkı bir denetim ve kirliliğin engellenmesi

Toplu balık ölümlerinin önüne geçebilmek için denetimin şart olduğuna işaret eden Sedat Durel, yetkililerin sudaki kirliliğin arıtma tesisleriyle engelleneceği söylemlerinin doğru olmadığını söyledi.

“Aslında çok basit, bölgenin korunması gerekiyor. Öncelikle kaçak kirliliğin engellemesi ve denetimin artması gerekiyor. İkincisi de buraya verilecek tüm suyun tamamının arıtılması gerekiyor. Ama ön arıtma değil. İleri biyolojik arıtma ile arıtıldıktan sonra buraya deşarj edilmesi gerekiyor. Bunun kati çözümü sıkı bir denetim ve kirliliğin azaltılması olur. Zaten bölge kendisini çok hızlı yenileyebiliyor. Her sene biz bunu yaşıyoruz ve bunun ardından yeniden canlanıp bir şekilde direnerek bize rağmen kendisini yeniden yeşertiyor. Kirliliği kontrol altına alırsak burada çok hızlı şekilde biyolojik çeşitliliğin de arttığını görebiliriz. Orası hassas bir bölge. Tatlı su girişi çok sınırlı olduğu için kendisini yenilemesi biraz zaman alıyor.

Kanal İstanbul ile Küçükçekmece Lagünü’ndeki biyolojik çeşitlilik yok olacak

Burası Kanal İstanbul güzergahında bir bölge. Bir göl değil lagün aslında. Dünyada birkaç tane var. Oldukça korunması ve itinayla değerlendirilmesi gereken yerler. Biz şu an korumuyoruz. Üzerine bir de Kanal İstanbul projesi gerçekleşirse orayı tamamen kaybetmiş olacağız. Muhtemelen bu balık ölümlerini de böylece çözmeyi planlıyor olabilirler. Orada biyolojik çeşitliliği yok ettikten sonra böyle bir tartışma kalmayacak diye planlıyor olabilirler. Bu da işin bir diğer korkutucu bir boyutu.

Eskiden Küçükçekmece Gölü’nde balık tutuluyordu Kaynak: Atlas 

“İnsanları kandırıyorlar. Büyük katı maddeleri süzen arıtma tesisi bu kirleticiler için çözüm olmaz”

Orada bir arıtma tesisi var ama kapasitesi yetmiyor. İleri biyolojik arıtma tesisi kritik bir şey. Mesela bir yandan insanları kandırıyorlar. Mesela ‘Kadıköy’e biz arıtma tesisi kuruyoruz’ diyorlar. Bu arıtma tesisini şöyle düşünün. Bunu ızgaraya benzeyen un eleği gibi düşünün. Sadece suyu süzüyor, suyun içerisindeki katı atıkları alan bir şey. Geri kalanı salıyor, gönderiyor. Aslında burada kirletici dediklerimiz, suyun içerisinde çözülmüş olan bir sürü organik madde, her türlü canlının tüketebileceği, besin maddesi olarak kullanabileceği şeyler. Ve bunlar ancak biyolojik ya da kimyasal arıtmayla çözülebilir. Belediye söz verip, ben buraya bir arıtma tesisi yapacağım dediğinde kocaman bir tabela koyar, bir sürü arıtma tesisi yapar ama suyun içindeki büyük katı maddeleri süzmüş olur. Bu da kirleticiler için bir çözüm olmaz. Ayrıca bu süzme işlemini bile gerçekleştirmiyorlar.”

Sorun maliyet mi?

Durel, ileri biyolojik atıksu arıtma tesislerinin yapılmama sebepleri arasında maliyetlerin yüksek olması gösterilebilir mi sorusuna ise “sistemi” işaret ederek cevap veriyor.

Aslında halk sağlığı ve çevreyle ilgili olduğu için bunun maliyetinin söz konusu bile olmaması gerekir. Bu ileri biyolojik atıksu arıtma tesislerinde burada çıkan atıklardan doğalgaz üretiyorlar. Bunlarla maliyeti ciddi şekilde düşürmek son derece mümkün. Ama mevcut belediyeler ve Türkiye’nin yönetim biçimi aslında bizi eldeki imkanlarla insanlığın faydasına değil, eldeki parayı müteahhitleri daha memnun edecek şekilde değerlendirmek üzere kurulu. Bundan dolayı böyle bir şeye dikkat edilmiyor, istenmiyor.

“İSKİ’nin bu işin altyapısı için harcadığı parayla çok daha iyisini yapabiliriz”

İSKİ’nin bu işin altyapısı için harcadığı parayla çok daha iyisini elbette yapabiliriz. Ama maalesef böyle bir program gündeme bile alınmıyor. Daha çok gün kurtarılıyor. Oy potansiyeline bakıldığı için oraya bir ön arıtma tesisi yapılırsa “bir sürü oy gelecek, bir miktar koku problemi azalacak, görüntüyü kurtaracağız, 5 sene oradan oy gelecek” diye bakıyorlar herhalde. “Nasılsa deniz kurtarıyor bizi” gibi bir bakış açısı da var. “Deniz kirliliği kaldırıyor”. Bunu çok yerde duyabilirsiniz. “Akan su kir tutmaz” diye bir şey tutturmuşlar. Denizde akıntı olduğu için biz oraya salarsak hiçbir şey olmaz. Esas arıtmayı Avrupa’dakiler yapsın gibi düşünceler var. Bu bilimsel bir argüman da değil. Bunu yapmak kirliliği ciddi şekilde artırıyor. Bugün Marmara’nın halini görüyoruz. Atıksuyu denize deşarj etme şansları olduğu için daha uzun vadede sonuçlarını görebiliyoruz. Bu gördüğümüz de o sonuçlardan bir tanesi. Çözüm asla maliyetli değil. Kanal İstanbul’a ayrılacak para yerine tüm Türkiye’de belki yüzlerce yıl başka hiçbir kaynağa ihtiyaç duymadan suları tamamen arıtabilirsiniz.”

 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

New York Times’da, ‘Türkiye’nin Trump’ı çalkantılı bir dönemden geçiyor’ yazısı

ABD’li ekonomi profesörü Paul Krugman, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında çok sayıda benzerlik olduğunu ve Türkiye’de yaşanan bazı şeylerin ABD’de olabileceklerin “bir önizlemesi” niteliği taşıdığını yazdı.

Krugman, her iki liderin de uzmanlaşmayı “hor gördüğünü” ve etraflarını “cahillikleri ve tuhaf görüşleriyle tanınan kişilerle” doldurduklarını ifade ederek, “liderlik kalitesinin” ise kriz anlarında birdenbire önem kazandığını belirtti.

Şu anda City University of New York’ta öğretim üyeliği yapan Krugman, dünyanın en etkin ekonomistleri arasında gösteriliyor ve özellikle likidite sorunları, döviz krizleri ve uluslararası ekonomi alanındaki çalışmalarıyla tanınıyor.

Krugman, New York Times’da yayınlanan “Türkiye’nin Trump’ı çalkantılı bir dönemden geçiyor” başlıklı yazısına şu cümlelerle başladı:

“Kıran kırana geçen bir seçimin ardından müesses nizam karşıtı bir lider iktidarı ele geçirir. Kısa bir süre içerisinde kurduğu hükümetin yolsuzluklara bulaştığı ortaya çıkar ancak yargı sistemini çökertmeyi ve yalnızca hakkında açılan ve destekçileri tarafından ‘cadı avı’ olarak isimlendirilen yolsuzluk soruşturmalarını sümen altı etmekle kalmaz, aynı zamanda gücünü pekiştirmeyi ve gücünü sınırlayan kurumları (“derin devleti”) zayıflatmayı da başarır.

“Bahsettiğim kişi Donald Trump olabilir mi? Olabilir. Ama kastettiğim kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

“Erdoğan’ın yargıyı siyasallaştırarak yolsuzluklardan da yakasını kurtarma konusundaki başarısı, Trump’ın da olmak istediği gibi otoriter bir lidere dönüşmesi halinde neler yaşanabileceğinin de rahatsız edici bir önizlemesi niteliği taşıyor.

“Beklenebileceği gibi, genel olarak diktatörlerden hoşlanıyormuş gibi görünen Trump, Erdoğan ve rejimine duyduğu hayranlığı dile getiriyor.

“Otoriterleşme güdüsü ve hukukun üstünlüğünü aşağılamaları Erdoğan ve Trump’ın ortak tek yönü değil. Her ikisi de uzmanlaşmayı hor görüyor.

“Dahası, her ikisi de etraflarını cahillikleri ve tuhaf görüşleriyle bilinen kişilerle doldurdu. Erdoğan’ın telekinezi yöntemiyle öldürülmeye çalışıldığını düşünen danışmanları var; Trump’ın da dış seyahatlerde bağıra çağıra küfürlü kavga eden.”

Krugman, tüm bu etkenlerin belli bir noktaya kadar önem taşımayabileceğini ve işlerin herhangi bir sıkıntılı durum olmadan yolunda gidebileceğini aktardı.

“Türkiye döviz ve borç krizinin tipik bir örneği”

Paul Krugman

Bununla birlikte Krugman yazısında, kriz anlarında “liderlik kalitesinin” birdenbire önem taşımaya başladığını belirterek, şunları söyledi:

“Ancak ne zaman büyük şoklar vurmaya başlar, işte o zaman liderlik kalitesi de birdenbire büyük önem kazanır. Türkiye’de şu anda tam olarak bunu görüyoruz.

“Türkiye’de olan şey döviz ve borç krizinin Asya ve Latin Amerika’da defalarca gördüğümüz tipik bir örneği. Önce bir ülke uluslararası yatırımcıların gözdesi olur ve hızla dış borçlanmaya gider. Türkiye’de özel sektörün yüklü döviz borcu var.

“Sonra da bir nedenden dolayı cazibesini kaybetmeye başlar. Şu anda doların değerlenmesi ve ABD’de faizlerin artırılacağı beklentisi nedeniyle genel olarak zaten gelişmekte olan piyasalar aşağı yönlü baskı altında bulunuyor.

“Böyle durumlarda, liderlik kalitesi büyük önem taşır. Neler olup bittiğini anlayan, bunlara verilebilecek karşılıkları geliştiren ve piyasalar tarafından güven duyulan yetkililere ihtiyaç duyulur.

“Bazı gelişmekte olan ülkelerde bu özellikleri taşıyan isimler var ve bu çalkantıyı nispeten daha hafif atlatıyorlar. Erdoğan rejiminde ise bunların hiçbiri yok.”

Krugman yazısını şu görüşlerle sona erdirdi:

“Peki Türkiye’de yaşanan çalkantı, Trump yönetimi altında ekonomide yaşayacaklarımızın bir önizlemesi mi? Ayrıntılara inince yanıtın hayır olduğu görülüyor. Her ne kadar Amerika’da yüklü miktarda dış borçlanmaya gidiyor olsa da, sonuçta kendi para biriminden borçlanıyor.

“Ancak dış politika krizlerinden ticaret savaşlarına kadar birçok şey ters gidebilir ve Trump ekibinin bu ihtimallerin hiçbirine hazırlıklı olmadığını söylemek mümkün. Belki de hiçbir zaman çok ciddi sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalmaz. Peki ama ya kalırsa?”

 

(BBC Türkçe)

Kinocycle’dan belgesel gösterimi: Can Kazaz’dan İrem Çağıl’a ‘Başka Dünyanın İnsanları’

Kinocycle adıyla Ekim 2017’de İstanbul’dan bisikletle yola çıkan Benian Kara ve Uğur Cuya 3 kıtada 55 bin kilometre olarak planladıkları belgesel yolculuklarının, 2 bin kilometrelik kısmını tamamladı ve ‘Başka Dünyanın İnsanları’ belgesellerinin ilk gösterimini de 27 Mayıs Pazar günü Tasarım Atölyesi Kadıköy’de (TAK) gerçekleştiriyorlar.

Yolculuklarını bisikletle yaptıkları ve amaçlarının da belgesel çekmek olması hasebi ile kendi maceralarını Kinocycle (Kino bakmak ve sinema; cycle ise bisiklet manasına geldiğinden Bisikletli sinema ya da Sinemasele diye çevirebiliriz)  olarak adlandıran Benian ve Uğur, yolculuklarının ilk 2 bin kilometresinde Bursa, Çanakkale, İzmir ve Antalya’daki Buğday Derneği’ne bağlı Tatuta Organik çiftliklerine ve şehirlerden kırsala göç etmiş insanların evlerine misafir oldular. Buralarda Atalık Tohumlar, Organik Tarım, Temiz Gıda, Gıda toplulukları ve Tersine Göç konularında “Başka Dünya’nın İnsanları” isimli bir dizi belgesel  çektiler.

İrem Çağıl’dan Can Kazaz’a kırsala yerleşenlerin hikayeleri

Kinocycle ekibinin hikayelerini anlattıkları insanlardan bazılarıysa şehirlerde “Temiz Gıdaya Nasıl Ulaşırız?” sorusunun cevabını ararken, Gıda Toplulukları kurmuş ve üreticilerle, “türetici” dedikleri tüketicileri biraraya getirmiş insanlar. Yaşamlarını şehirde sürdürmekten vazgeçerek, halihazırdaki işlerini dahi bırakarak, kırsala yerleşmiş, içlerinde Sineksekiz yayınevi kurucusu İrem Çağıl, müzisyen Can Kazaz ve gazeteci Murat Sevinç gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu bir grup insanla da tanışan Benian ile Uğur onların hikayelerini de bir bütünün parçaları olarak biraraya getiriyorlar.

Bir kısmını planlayarak bir kısmını ise sürprizlere açık bırakarak çıktıkları yolculukta Kinocycle ekibi, üretimlerini atalık tohumlarla ve hiç ilaç kullanmadan yapan, dünyanın her yerinden gönüllüler kabul ederek organik tarım konusunda eğitim veren ve ürettikleri temiz gıdayı şehirdeki insanlara ulaştırmak için insanüstü çabalar harcayan çiftçilerin hayatlarına dahil oluyor ve onların hikayesini anlatıyor Başka Dünya’nın İnsanları belgesellerinde. Bayramiç’ten Sevinç Özkaya, Elmalı’dan Serdar Tanal da bu insanlardan bazıları.

İlk gösterim TAK’da

‘Başka Dünya’nın İnsanları’nın ilk gösterimi ise  27 Mayıs Pazar günü Tasarım Atölyesi Kadıköy’de (TAK)  gerçekleştiriliyor.

Kinocycle

2017 Ekim ayında bisikletleriyle İstanbul’da yola çıkan Benian Kara ve Uğur Cuya’nın hedefi 55 bin kilometre yol yaparak 3 kıtada belgeseller çekmek. Daha önce gazetecilik yapmış olan Benian Kara ile yönetmenlik yapmış olan Uğur Cuya, yola çıkmadan önce kendilerine çeşitli kıtalarda belgesellerini yapmak üzere konular seçtiler ve buna uygun projeler hazırladılar. Bu yolculuğu da bisikletle yapmaya karar verdiler. Yolculuklarının ilk etabında Türkiye’nin Ege ve Akdeniz bölgelerini geçtiler. Bundan sonra Gürcistan’dan çıkış yapıp Hindistan’a oradan Avustralya’ya ve oradan da Latin Amerika’ya geçerek belgesel yolculuklarına devam edecekler.

Hem belgesel filmler çektikleri hem de bunu bisiklet üzerinde yaptıkları için; kendilerine kino: bakmak, sinema anlamlarına gelen, ve cycle: (bisiklet) sürmek anlamlarına gelen iki kelimenin birleşiminden oluşan kinocycle adını koydular

 

(Yeşil Gazete)

Ulaştırma Bakanlığı’ndan 24 Haziran atağı: Sosyal medyadaki ‘anormal yayınlar’ engellenecek

Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin olduğu gün sosyal medyada ‘anormal yayınlar’ın engellenmesi için ortak çalışma yapıldığı bildirildi.

Hürriyet’ten Eray Görgülü’ye konuşan Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Galip Zerey, farklı kurumlardaki Siber Olaylara Müdahale Ekipleri (SOME) ve BTK bünyesindeki Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi’nin (USOM) birlikte görev yaptığını söyledi.

Zerey önlemleri şöyle sıraladı:

“Seçimde herkes görev başında olacak. Çünkü sosyal medya da bir şeyler olma ihtimaline karşı takip edilecek.

Seçim gecesi BTK bünyesindeki USOM’da Emniyet, MİT ve siber güvenlik uzmanları ortak bir şekilde çalışacak.

Seçim güvenliği bu merkezden takip edilecek.

SEÇSİS sisteminin düzgün çalışması ve sosyal medyadan anormal yayınların engellenmesi için görev yapacaklar.

Bu tür anormal yayınların engellenmesi için BTK başkanının yetkisi var. Bir sorunda öncelikle ilgili içeriği engelliyorlar ama 24 saat içerisinde de nöbetçi mahkemeden karar alması gerekiyor.”

Müsteşar yardımcıcının ‘anormal olaylar’ derken neyi kast ettiği bilinmiyor.

 

(Diken)

Görevden alınan Cerrahpaşa Dekanı Duran: “İnce’yi okula alma” diye talimat verdiler

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin ziyaret ettiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Alaattin Duran ve yardımcıları dün gece görevden alındı.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Alaattin Duran, öğrencilere ve çalışma arkadaşlarına veda etti.

Rektörlük tarafından CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’yi okula almaması konusunda uyarıldığını belirten Prof. Dr. Alaattin Duran, şu ifadeleri kullandı:

“24 Nisan’dan itibaren bir bölünmeme mücadelesinin içerisindeyiz. Siz bu süreçte harikalar yarattınız. Ben dün aslında istifa etmiştim. Fakat sonradan istifamı geri aldım. Kabullenemeyeceğim bir şey var. Bir milletvekilinin, bir cumhurbaşkanı adayının Cerrahpaşa’ya girmesini önlememizi bana söylediklerinde, bunu kendime anlatamadım. Burası her türlü insanın girip çıktığı, benden randevu aldığı bir yer. Ben onların söyledikleri gibi bir şey olamayacağını ve normal sürecin devam edeceğini, bu görüşmenin gerçekleşeceğini söyledim. Biz dün Sayın Muharrem İnce ile gayet mâkul, gayet güzel bir sohbet yaptık. Ondan sonra da dışarıda çok uzun değil gayet kısa bir konuşma gerçekleştirdi. Akşam rektör beni aradı; önce övdü. ‘Şöyle başarılısınız, şöyle güzel şeyler yaptınız’ diye. Sonra da ‘YÖK başkanı sizin görevden ayrılmanızı istiyor’ dedi.”

Dekan Duran, “İstifamı az önce bir dilekçeyle rektörlüğe gönderdim. Açıkçası dünkü olay bizim ipimizi çekmiş oldu. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Sizlerle gurur duyuyorum. Buna uğraşsaydık yapabilir miydik bilmiyorum ama onlar bizi birleştirdiler. Her gruptan, her görüşten insan Cerrahpaşa için bir araya geldi. Bu birliktelikle biz çok daha iyi yerlere geleceğiz. Lütfen hakkınızı bana helal edin” diye konuştu.

Öğrenciler ve öğretim görevlileri tarafından gözyaşlarıyla uğurlanan Duran ve dekan yardımcıları, öğrencilerin oluşturduğu kortejin ön safında yer alarak okulun içinde, “Rektör istifa” sloganları atarak yürüyüş düzenledi. Yürüyüş sırasında sağanak yağmura rağmen yürüyüşü bitirmeyen öğrenci ve öğretim görevlileri, “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söyledi.

 

(Sputnik News)