Ana Sayfa Blog Sayfa 2815

Oyuncu Aslıhan Gürbüz’den Flormar işçilerine destek: “Ben de işçi çocuğuyum”

Sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan 119 Flormar işçisinin direnişine Ufak Tefek Cinayetler dizisinin oyuncusu Aslıhan Gürbüz’den destek geldi.

Kadın bedenine yönelik toplumsal baskılara verdiği tepkilerle gündeme gelen Gürbüz, bu kez resmi Instagram hesabından Flormar işçisine destek paylaşımlarında bulundu.

Paylaşımlarında sendikalı oldukları için işçiler işten çıkarıldıysa Flormar’ın boykot edilmeyi hak ettiğini yazan Oyuncu Gürbüz, şu ifadelere yer verdi:

“İşçilerinizi (%80’i kadın) sendikaya üye oldukları için işten çıkardığınız doğru mudur? Kadına yönelik kozmetik ürünü üretirken kendi işçisini Ramazan’da işten atan, üstelik de bunu sırf sendikaya üye oldular, atılan arkadaşlarına el salladılar, destek oldular diye yapıyorsan @flormarturkiye olarak, bu konuya hassasiyet gösterecek tüketicinin boykotunu da hak ediyorsun.

Sen neden dert edindin bu kadar derseniz. İşçi çocuğuyum ben, işten çıkarılmayı da sendikayı da grevi de lokavtı da bilirim. Gerçekten bir haksızlık var ise tüketici olarak boykota gitmek isterim. Gerçekten işçilerin hakkı yeniyor ise firmanın ürünü almamak ile ıslah edebilirim, bu da benim hakkım. Umarım gerçekler çıkar.

Sendikalaştıkları için işten atılan Flormar işçileri

Ben yapılan duyurunun resmiyetine ve gerçekliğine pek itimat etmedim. Gerçekten bilen, açıklayacak olan var mı! Petrol-İş Sendikası açıklama yapmış mı?”

 

(Yeşil Gazete)

26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın teması belli oldu: “Sınır”

Bu sene 25 Haziran – 1 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek, 26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın temasının ‘Sınır’ olduğu açıklandı.

Onur Haftası’na ilişkin yapılan baskın açıklamasında her geçen gün artan baskılara dikkat çekildi.

Ankara Valiliği’nin yasak koyduğu LGBTİ etkinliklerine de değinilen açıklamada, “Sınır! Bazen bir polis barikatı oldun, yürütmedin. Bazen istediğimiz kimlikle aramızda duran kanunlar oldun, haklarımıza erişimimizi engelledin” denildi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Özgürlüklerimizi ve isteklerimizi kısıtlayan sınırların her geçen gün arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Artan baskı ve ardı arkası kesilmeyen yasaklara rağmen 26. senesinde 25 Haziran-1 Temmuz 2018 tarihlerinde gerçekleşecek 26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın temasını açıklıyoruz: SINIR!

Yazının ve düşüncenin sınırlarıyla ele aldığımız bu kavramı sınır kelimesinin anlamını hayatlarımıza dokunduğu yere doğru hep birlikte düşünerek, konuşarak, tartışarak genişletmek için bir çağrı yapıyoruz.

Bu çağrıyı yapıyoruz çünkü kimliklerimizin, yönelimlerimizin, varoluşlarımızın, çeşitli bahanelerle sınırlandırılmasını kabul etmiyoruz. ‘’Dört duvar arasında ne yaparsanız yapın’’ diyerek bizi kamusal alandan tecrit edenlere karşı, bizi sıkıştırdıkları alanlardan çıkarak bir araya geliyoruz. Her gün sokaklarda pervasızca var olmaya devam eden şiddete, işkenceye, tacize ve tecavüze ses çıkarmayanlara inat; sevmeye, hazza ve paylaşmaya konulan sınırları aşındırmanın ne denli önemli olduğunu biliyoruz.

Bu çağrıyı yapıyoruz çünkü çocuk yaşta beden sınırları ihlal edilerek toplum normlarına uydurulmaya çalışılan intersekslerin fark edilmesini istiyoruz. Kendi güç pozisyonlarını korumak için bizleri ikili cinsiyet sisteminin sınırlarına tıkanların karşısına dikiliyor, bizlerden “farklı” olduğumuzu düşünerek gözlerini kaçıranlara “buradayız” diyoruz. Yönelimlerin, kimliklerin ve varoluşların sayısına çekilen sınırlara karşı kuirlerin, sayısız cinsiyet kimliğinin ve cinsel yönelimin varlığını gösteriyoruz. Aseksüellerin, aromantiklerin ve nicelerinin varlığını haykırıyoruz.

Bu çağrıyı yapıyoruz, çünkü yaşadığımız coğrafyanın sınırları ötesinde sürmekte olan savaşın yarattığı kıyımı görüyoruz ve milliyetçi, ırkçı, sömürgeci devletlerin koyduğu sınırlara karşı durmak istiyoruz. Devletlerin koyduğu sınırları binbir güçlükle aşan göçmen arkadaşlarımızla yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın aramıza koyduğu görünmez sınırları konuşmak ve sınırların yarattığı psikolojik, fiziksel problemleri görünür kılmak istiyoruz. Kimliklerimizden duyduğumuz onuru göçmenler, etnik azınlıklar, diğer uluslardan herkesle sınırsızca kutlamak istiyoruz.

Flörtlerimizde, ilişkilerimizde erkek egemen sistemin dayattığı sınırların değil kendi sınırlarımızın geçerli olduğunu haykırıyoruz. Eşlerimizin, aşklarımızın sayısına çekilen sınırları kaldırıyoruz.

Ankara Valiliği’nin il sınırları içerisinde konan ve süresinin sınırı olmayan yasağını İstanbul’dan protesto ediyor, onların sınırlarıyla alay ediyoruz. Son 25 yıldır söylediğimiz gibi: Sınırları, içine hapsedildiğimiz “gettoları değil, kentin tamamını” istiyoruz. Hapishanede insanî muamele istediği için açlık grevine başlayan ve sesini duyuran Diren’i ve birçok başka trans arkadaşımızı hapse koyup direnişimizi ve dayanışmamızı sınırlayabileceğini zannedenlere gerek açlığımızla, gerek mektuplarımızla sesimizi yükseltiyor ve insanca yaşamanın onurunu geri kazanıyoruz.

26 senedir gösterdiğimiz kararlılık ve irademizle şöyle sesleniyoruz:

Sınır! Yeri geldi bizleri içine hapsettin, Çeçenistan’da toplama kampı oldun, işkenceye ve ölüme maruz bıraktın.

Sınır! Yeri geldi bizleri dışına attın, genel ahlak yasası ile bizleri işlerimizden ettin, yemek yediğimiz restoranlardan ve başımızı soktuğumuz evlerimizden kovdun. İnsanlık tarihi boyunca güçlünün yanında oldun. Bedenlerimize, irademize saygı göstermedin. Sokakta taciz, hastanelerde onarım terapisi oldun.

Sınır! Bazen bir polis barikatı oldun, yürütmedin. Bazen istediğimiz kimlikle aramızda duran kanunlar oldun, haklarımıza erişimimizi engelledin.

Bu yıl Onur Haftası’nda sadece güçlünün lehine konan tüm sınırlar üstüne konuşmak, bu sınırlara karşı olanca gücümüzle savaşmak, görünmez sınırları görünür kılmak istiyoruz. Hayatlarımız, bedenlerimiz, duygularımız hakkında bol keseden nefret söylemi üreten özgüvenin sınırsızlığını kaldıracağımıza ve bize ait olanın sınırlarını belirleyebileceğimize dair inancımız tam. Sınırların özgürlüklerimizi elimizden almadığı, aksine onları garanti altına aldığı bir dünya için haftamızı ve yürüyüşümüzü organize ediyoruz.

Adil ve eşit bir dünya isteğiyle… 26.İstanbul LGBTİ+ Onur Haftamız kutlu olsun!”

 

(Gazete Karınca)

Balkondan sarkan çocuğu kurtaran göçmen Fransa’da fahri vatandaş ilan edildi

Fransa’nın başkenti Paris’te balkondan sarkan 4 yaşındaki bir çocuğu binaya tırmanarak kurtaran Malili göçmen Mamoudou Gassama, sosyal medyada kahraman ilan edildi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Elysee Sarayı’nda bizzat tebrik ettiği Gassama’yı fahri vatandaş ilan etti.

22 yaşındaki göçmenin saniyeler içinde balkondan balkona atlayarak düşmek üzere olan çocuğu kurtardığı video, sosyal medyada binlerce kez paylaşıldı. Genç adamın lakabı da “Malili örümcek adam” oldu.

Macron Elysee Sarayı’nda ağırladığı Gassama’ya cesaret madalyası verirken, genç adama Paris itfaiyesinde iş imkanı sunuldu.

https://www.youtube.com/watch?v=zt6Nerktik8

Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo da 22 yaşındaki Gassama’yı arayıp cesaretinden ötürü tebrik ettiğini belirtti. Belediye Başkanı Hidalgo, Gassama için “18’inci bölgenin örümcek adamı” ifadesini kullandı.

Olayın yaşandığı yer, Paris’in ’18’inci bölge’ olarak bilinen semti.

Mamoudou Gassama

Hidalgo telefon görüşmesinde Gassama’nın kendisine nasıl Fransa’ya geldiğini anlattığını da aktardı: “Birkaç ay önce Mali’den Fransa’ya yeni bir hayat kurma umuduyla gelmiş. Ona, bu cesur davranışının tüm Paris halkına örnek teşkil edecek bir şey olduğunu söyledim. Fransa’ya yerleşme çabalarını sonuna kadar destekliyoruz.”

Gazetecilere konuşan Gassama, Cumartesi günü yaşanan olay esnasında yoldan geçtiğini söylüyor. Bir binanın önünde birikmiş bir kalabalık gördüğünü anlatıyor. Le Parisien gazetesine konuşan Gassama, “Çocuk olduğu için yardıma koştum. Tırmanıverdim. Çocuğu kurtarabildiğim için mutluyum” dedi.

Paris itfaiyesi olay yerine geldiğinde çocuk Gassama tarafından güvenli bir şekilde ailesine teslim edilmişti.

 

(BBC Türkçe)

 

Yeni maden yönetmeliğinde işçilerin can güvenliği şirketlerin insafına terk edildi!

Madencilikte “kurtarılmış bölgeler” kuruluyor.

Hakan Dirik’in Cumhuriyet’te çıkan haberine göre, yeni çıkarılan yönetmelikle birbirine bitişik veya yakın maden sahalarının işletme ruhsatları birleştirilerek “maden bölgesi” ilan edilebilecek.

“Büyük maden şirketlere kıyak” olarak nitelendirilen uygulamanın madencilikte “tekel” yaratacağı belirtiliyor.

Komisyon oyunu

Öte yandan madenlerin denetiminde de değişikliğe gidildi.

Yönetmeliğe göre;

-“Maden Bölgesi Komisyonu” kurulacak.

-Madencilik faaliyetlerinin her türlü denetimini yapacak komisyon, valilik ve belediyeden birer kişi ile ruhsat sahibi şirketten iki kişiden oluşacak.

Böylelikle çevrenin yanı sıra işçi güvenliği de yarısı şirketten oluşacak “dar bir grubun” insafına devredildi.

Komisyonun görevleri ise şöyle sıralandı:

-“Madencilik faaliyetlerinin projeye göre yürütülmesini sağlamak.

-Madenin çevreye ve insan sağlığına etkilerini kontrol etmek, gerekli tedbirleri almak ve ölçümleri gerçekleştirmek.

-İşletme güvenliği ile ilgili yapılan uygulamaları kontrol etmek ve önerilerde bulunmak.”

“Plansız madenciliğin önü iyice açılıyor”

Yönetmeliği değerlendiren avukat Arif Ali Cangı, artık çevre, sağlık ve çalışma bakanlıkları ile belediyelerin, maden bölgelerinde hiçbir etkisinin kalmayacağını söyledi. Cangı, şunları kaydetti:

“Maden bölgesindeki gruplar, madencilik için irtifak, intifa hakkı ve kamulaştırma yapılabilecek. Plansız madenciliğin önü iyice açılıyor. Yerin altında maden olan alanlarda yaşayan insanları ve diğer canlıları yerinden yurdundan edecek, her türlü denetime kapalı, dev maden şirketleri tarafından kapatılan bölgeler yaratılmak isteniyor. Buna sessiz kalınamaz.”

 

(Cumhuriyet)

Gezi 5 yaşında

Beş sene önce başlayan ve Türkiye tarihinin en büyük direnişi olan Gezi Parkı olayları hafızalardaki yerini koruyor.

İstanbul’un son yeşil alanı Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumak için oluşan Gezi Direnişi, iş makinalarının 27 Mayıs 2013 akşamı saat 22:00’da Taksim Gezi Parkı’na girmesiyle başlamıştı.

Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nın yapılacağını belirten Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Cesur olunması gereken konulardan biri de bu. Taksim’deki Gezi Parkı. Oraya o tarihi eseri inşa edeceğiz. Orada bir eser vardı. Adı ister tarih müzesi olur, ister şehir müzesi olur. Ama bunu yapmamız lazım. Korkmayacağız” demişti.

Direniş sonucunda 1 Haziran’da polisler Taksim Meydanı’ndan çekilmişti.

Karikatürist Serkan Altuniğne’nin çizimi, Birgün

Projenin dayanağı olan Gezi Parkı ve Topçu Kışlası planı İstanbul 1. İdare Mahkemesi tarafından 6 Haziran 2013 tarihinde iptal edilmişti.

Polis 15 Haziran’da Taksim’e geri girerek Gezi Parkı’na saldırmış, ülke çapında 79 ile yayınlan eylemlere 2,5 milyonu aşkın kişi katılmıştı.

Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH), İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV)’nın 2014’te paylaştığı rapora göre Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Hasan Ferit Gedik, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan ve Berkin Elvan’ın da bulunduğu 11 kişi hayatını kaybetti, 5 bin 653 eylemci hakkında 97 dava açıldı, en az 43’ü ağır olmak üzere, 8 bin 163 kişi yaralandı. İstanbul Veteriner Hekimler Odası’na göre (2013) 2 köpek, 9 kedi hayatını kaybetti, farklı türden yüzlerce kuş da zarar gördü ve öldü.

Yer: Gezi Parkı, Taksim

Gezi Parkı’na polis saldırısı yine sabah 05:00’te başladı

68 Baharı’ndan 45 yıl sonra Gezi Parkı’nda 2013 Baharı

[Canlı Yayın] Gezi Parkı Direnişi 7. gününde

[Özel Haber] Montpellier’den Gezi Parkı’na destek

Gezi Parkı tiril tiril. Nöbetçiler herkesi parka çay içmeye bekliyor

Taksim Dayanışması “nöbetçileri” Taksim’e çağırıyor!

[Özel Haber] Güneş Rüzgar Gezi Parkı’na yeter!

Beyoğlu Yeşil Ev, direnişçiler için 24 saat açık

 

(Yeşil Gazete)

Sonunda hep yaşam kazanır: Ladinin tek gövdesinden 18 ağaç yetişti

Ordu Karabüz ilçesinin Kale Boynu Odası’ndaki orman içerisinde bulunan devrilmiş ladin ağacının gövdesinden 18 ağaç yetişti.

Yaşanan durum orman ekosisteminin ne kadar canlı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Ağacın gövdesinden büyüyen 18 ağaç yetkililerce korunma altına alındı.

Doğaseverler, “Böyle bir ağacın başka bir yerde olabileceğine ihtimal vermiyoruz. İlçemize gelen tüm ziyaretçilerin mutlaka bu ağaçları görmesini istiyoruz” ifadelerini kullandılar.

 

(KOS Medya)

“Deli dana” skandalı: Polonya’dan Türkiye’ye 3 bin hasta sığır eti ithal edilmiş!

Türkiye’nin 2011-2012 yıllarında Polonya’dan ithal ettiği yaklaşık 3 bin sığır etinde “deli dana” hastalığına rastlandığı ortaya çıktı.

Bu durum Polonya’nın, başlattığı soruşturma kapsamında Türkiye’den adli yardımlaşma talebinde bulunmasıyla öğrenildi.

Alican Uludağ’ın Cumhuriyet’te çıkan haberine göre söz konusu etleri, hem özel şirketlerin hem de Et ve Balık Kurumu’nun ihraç ettiği belirtildi.

Polonya’daki et analiz şirketlerinin, kesilen hayvanlara BSE testi yapmadığı halde, yapılmış gibi rapor verdiği tespit edildi.

İfadesi alınan Tarım Bakanlığı uzmanları, söz konusu etlerde Deli dana hastalığı olup olmadığını bilmediklerini, tahlil sonuçları lehçe olduğu için anlayamadıklarını savundu. Buna ilişkin Türkiye’de ise herhangi bir soruşturmanın olmadığı belirtildi.

Polonya’da soruşturma

Resmi kaynaklardan alınan bilgiye göre, Türkiye’de önde gelen et şirketleri ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı Et ve Süt Kurumu, 2011-2012 yıllarında Polonya’dan et ithal etti.

Toplam ithal edilen et miktarının 3 bin büyükbaş kadar olduğu ifade edildi. Ancak Polonya , yaptığı incelemelerde (Bovine Spongiform Encephalatopathie) BSE olarak bilinen deli dana hastalığına rastladı.

Bunun üzerine soruşturma başlatan Polonya makamları, hastalık şüphesi taşıyan etlerin ihraç edilmesine göz yuman kendi görevlileri ve özel şirketlerini soruşturmaya dahil etti.

Et ihraç ettiği ülkelerle temasa geçen Polonya , Adalet Bakanlığı aracılığıyla Türkiye’ye adli yardımlaşma talebinde bulundu.

Vahim savunma

Bu kapsamda 2011 ve 2012 yıllarında sığırların kesimi için Polonya’ya giderek bu işlem sırasında hazır bulunan Tarım Bakanlığı uzmanlarının ifadesine başvuruldu.

Adalet Bakanlığı kaynaklarından alınan bilgiye göre; uzmanlar, savcılığa verdikleri ifadede, Polonya’da büyükbaş hayvanlardan kesim sonrası numune aldıklarını ve yerel firmalarda tahlil yaptırıldığını söyledi.

Kesilen büyükbaş hayvanların daha sonra soğuk hava depolarına konulduğunu belirten uzmanlar, “Peki, kesilerek depoya konulan sığırlar size geri verilirken hastalıklı başka hayvan verilmediğine nasıl emin olabiliyorsunuz” sorusuna yanıt veremedi.

“Tahlil sonuçlarına baktınız mı” sorusuna ise uzmanlar, “Bize sonradan gönderilen tahlil raporları Polonya dilinde yazıldığı için ne yazdığını anlamadık” dedi.

Tarım Bakanlığı yetkilisi, Polonya’daki deli dana salgınını doğrularken, olayın Türkiye ile ilgisi bulunmadığını öne sürdü.

Yetkili, “Polonya’da o tarihte böyle bir olay yaşanmış. Oranın bir et analiz firması, başka bir et analiz firmasını ‘Bu şirket BSE testi yapılmadan test yapılmış gibi rapor düzenledi’ diyerek şikâyet etmiş. Polonya ise kendi iç soruşturmasını başlatmış. Olay tamamen Polonya’nın kendi iç sorunu. Onlar testten geçirmese dahi, biz gelen etleri tekrar testten geçiriyoruz. Bizde olsa zaten bu hastalık ortaya çıkardı” dedi.

BSE, insanlarda sinir sistemini ağır biçimde tahrip ediyor

Gıda Mühendisi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık,  deli dana hastalığının en korkutucu hastalıklardan biri olduğunu belirterek “Eğer satılmışsa bu ağır bir zafiyet demek” dedi.

Deli dana hastalığının “hayvanın hayvana yedirilmesinin bir sonucu” olduğunu vurgulayan Şık, gazetemize yaptığı değerlendirmede, bu hastalığın 1996’da İngiltere’de milyonlarca hayvanın imha edilmesiyle sonuçlanan ağır bir krize yol açtığını hatırlattı.

Şık, hastalık sürecini şöyle anlattı: “Deli dana hastalığı ilk olarak İngiltere’de 1996 yılında ağır bir krize yol açtı. Hayvanların kesime gönderildikten sonra insani tüketim amacıyla kullanılmayan bazı kesimlerinin (sakatat, kemik, tırnak, kan gibi) öğütülerek tekrar hayvan yemlerine katılarak beslenen hayvanlara o yemlerin yedirilmesi sürecinde, hastalığa neden olan bir etken açığa çıkıyor: Prion. Bu prion, bazı hayvanların beyninde bulunan bir etken. Bu, hayvanların beyninin tekrar öğütülerek yemlere katılması ile yayılan bir hastalık. Söz konusu yemlerin yenmesi, bunu yiyen hayvanların dokularının yine yeme karıştırılmasıyla, yavaş yavaş diğer hayvanlara yayılıyor. “Deli dana hastalığı” ya da Sığır Spongiform (sünger görünümünde) Ensefalopati (BSE) bu şekilde ortaya çıkıyor. BSE, insanlarda sinir sistemini ağır biçimde tahrip ediyor.”

BSE’nin çok ciddiye alınması gereken, öldürücü bir hastalık olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık, “Beyin dokusunu delik deşik eden bu hastalık, konuşma gibi motor becerilerde tahribata yol açıyor. Kas ve kol becerileri zihnin ilk etkilenen kısmı. Titreme ve yürüyememe başlıyor, bilişsel fonksiyonlar azalıyor” dedi.

Bakanlıktan ‘deli dana’ya yalanlama

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Türkiye’nin 2011-2012 yıllarında Polonya’dan ithal ettiği sığır etinde ‘deli dana’ hastalığına rastlanmadığını söyledi.

Bakanlık tarafından yapılan yazılı açıklamada, “İthal edilen etlerin bilimsel olarak BSE açısından risk grubunda olmayan 30 ayın altındaki sığırlardan elde edilmesi, Bakanlığımız veteriner hekimlerince yürütülen kesim öncesi kontrollerinde BSE hastalığına ilişkin klinik belirtilerin olmaması, soruşturma kapsamında BSE tespit edildiğine dair herhangi bir analiz raporunun bulunmaması ve bugüne kadar Polonya’dan ihraç edilen etlerde AB üyesi ve diğer ülkelerde BSE hastalığına ilişkin herhangi bir tespitin olmaması dikkate alındığında habere konu olan iddiaların doğru olmadığı net olarak anlaşılmaktadır” dendi.

Sığır eti ithalatının, ilgili uluslararası düzenlemeler çerçevesinde hazırlanan ulusal mevzuat çerçevesinde yapıldığını belirten bakanlık, kesim öncesi, kesim sırası ve kesim sonrası bütün süreçlerin bakanlıkça görevlendirilen veteriner hekimler kontrolünde gerçekleştirildiği kaydedildi.

Polonya’nın Dünya Hayvan Sağlık Teşkilatı’nın sağlık şartlarını karşılaması nedeniyle sığır eti ithalatının yapıldığını aktaran bakanlık, AB içerisinde, Polonya’da üretilen etlere ilişkin herhangi bir yasaklama bulunmadığını belirtti.

‘Polonya dili’ tartışması

Polonya adli makamlarınca yürütülen soruşturmaya yönelik adli yardımlaşma kapsamında bakanlıktan bilgi talep edildiğini kaydeden bakanlık, yazışmalarda, Türkiye’ye gönderilen etlerde ‘süngerimsi beyin (BSE)’ hastalığı tespit edildiğine yönelik herhangi bir bilgi yer almadığını vurguladı.

Açıklamaya şöyle devam edildi: “Soruşturma kapsamında veteriner hekimlerimizin ifadelerine başvurulmuş, belgelerin sahteliği ve uyguladığımız prosedür sorulmuştur. Veteriner hekimlerimiz de konunun kriminal inceleme gerektirebileceği dolayısıyla bilgi sahibi olmadıklarını, sorunun muhatabının Polonya tarafı olması gerektiğini ifade etmişlerdir. Veteriner hekimlerimizin, ‘Polonya dilinde olması nedeniyle raporda ne yazıldığını anlamadıkları’ gibi bir durum asla söz konusu olmamıştır. İthal edilen etlerin bilimsel olarak BSE açısından risk grubunda olmayan 30 ayın altındaki sığırlardan elde edilmesi, kesim öncesi kontrollerinde bu hastalığa ilişkin klinik belirtilerin olmaması, soruşturma kapsamında BSE tespit edildiğine dair herhangi bir analiz raporunun bulunmaması ve bugüne kadar Polonya’dan ihraç edilen etlerde AB üyesi ve diğer ülkelerde söz konusu hastalığa ilişkin herhangi bir tespitin olmaması dikkate alındığında habere konu iddiaların doğru olmadığı net olarak anlaşılmaktadır.”

Polonya’daki bazı firmaların birbirini şikayeti üzerine yürütülmüş bir soruşturmadan yola çıkılarak, Türkiye’ye hastalıklı etlerin girdiği yönündeki iddiaların gerçeklerle bağdaşmadığının belirtildiği açıklamada, bu iddialara itibar edilmemesi gerektiği ifade edildi.

 

(Cumhuriyet, Diken)

Belçika Yeşiller Partisi’nden 18 yaşında Down sendromlu aday

Belçika’da sonbaharda yapılacak yerel seçimlerde, Yeşiller Partisi (Groen), Brugge kentinde 18 yaşındaki Down sendromlu Tane Depuyt’u aday gösterdi.

Depuyt seçilirse, Belçika’nın ilk Down sendromlu belediye meclisi üyesi olacak.

Yeşiller Partisi’nin gençlik örgütünde aktif olarak çalışan Down sendromlu genç, aday olmayı kendisi istedi.

Tane Depuyt, Het Nieuwsblad gazetesine yaptığı açıklamada, babası gibi politikacı olmak istediğini söyledi.

Depuyt, neden Yeşiller Partisi’nin seçtiğini ise, “Çünkü daha fazla doğaya ihtiyacımız var” sözleriyle açıkladı.

Yeşiller Partisi Brugge örgütüne göre, Depuyt’un adaylığı, kamuoyu ilgisini çekmek amacıyla yapılmış göstermelik bir adım değil.

Down sendromlu genç politikayı ciddiye alıyor ve aktif bir çalışma yürütüyor. Listenin 16. sırasında yer alan Depuyt’un hedefi tercih oyları ile seçilmek.

Oldukça iddialı ve planlı bir çalışma sürdüren Tane Depuyt, kampanya afişi, posterleri ve web sitesini kendisi hazırladı.

Yeşiller Partisi Brugge sorumlusu Marleen Ryelandt’e göre, Down sendromlu aday, aynı sorunlara sahip olsun ya da olmasın diğer gençlerin de sosyal olarak topluma katılmasını istiyor.

 

(Hürriyet)

İrlanda kürtaj yasağının kaldırılmasına ‘evet’ dedi

İrlanda’da kürtaj yasağına ilişkin referandumun resmi sonuçlarına göre, ‘Evet’ kampanyası destekçileri oyların yüzde 66,4’ünü alarak zafer kazandı.

Kürtaj yasağının sürmesini isteyenler ‘Hayır’ kampanyacılarının oy oranı ise yüzde 33,6’da kaldı.

Ülkede yıllardır tartışılan kürtajı yasaklayan yasal düzenlemede değişiklik yapılmasının da önü açılmış oldu.

“Sessiz bir devrim”

İrlanda Başbakanı Leo Varadkar, sonuçları “sessiz bir devrim” diye nitelerken, yeni kürtaj yasasının bu yıl parlamentodan geçebileceğini duyurdu.

Yeni kanuna göre, hamileliğin ilk 12 haftasında kürtaja izin verilirken, 12-24 hafta arasındaki hamileliklerde ise, anne ya da fetüsün hayati tehlikesi olması şartı aranacak.

İrlanda Anayasası’na göre, kürtaj yasağını ihlâl edenlere 14 yıla kadar hapis cezası verilebiliyor.

Bu nedenle kamuoyunda, yıllardır kürtaj konusunda derin bir ayrışma söz konusu.

Yasa değişikliği İrlanda parlamentosuna getirilecek.

Yeni kürtaj yasasının çok daha özgürlükçü bir rejimin de önünü açacağı belirtiliyor.

 

(BBC Türkçe)

Son dönemin Yeşil Kitapları

Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü

Gazeteci, yazar, hayvan özgürlüğü aktivisti Zülâl Kalkandelen’in yeni kitabı Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü, Kült Neşriyat etiketiyle yayınlanıyor.

Kalkandelen, Türkçe’de alanında hazırlanmış en kapsamlı telif çalışma olma niteliğini taşıyan kitapta, konuya ilişkin kabul görmüş dar kanâatler üzerine metinlerarası bir eleştiri kuruyor. Feminizm, çevrecilik ve Marksizm’in hayvan hakları açısından eleştirilerine yer verilen kitap, tüm duyarlı canlılar için yaşam hakkını ve hayvan özgürlüğünü savunan veganizmin insanlığın evrimindeki önemine vurgu yapıyor. Yaşadığımız gezegende insan, hayvan ve yeryüzünün özgürlüğünün ancak bir arada gerçekleşebileceğinin altını çizen yazar, veganizmin gelişimini tarihsel süreçte ele alarak açıklıyor.

Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü adlı kitapta, uluslararası alanda tanınmış veganlar ve hayvan özgürlüğü aktivistleriyle röportajlara da yer veriliyor. Müzisyen Moby ile veganlık ve yaşam hakkı; müzisyen ve yazar John Robb ile veganlık ve punk ilişkisi; Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü cephesinin kurucularından Dr. Jerry Vlasak ile ALF’yi ve doğrudan aksiyon; avangart noise müzisyeni Keiji Haino ile veganlıkla ilişkilendirdiği Japon “Ma” konsepti, ABD’nin ilk vegan başkan adayı Clifton Roberts ile hayvan hakları mücadelesinin siyasetteki yeri hakkında yapılan röportajlar, farklı bakış açılarını yansıtan bir çeşitlilik içeriyor.

Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü

Zülal Kalkandelen

Kült Neşriyat

2018

***

Çılgın Projeler

İnsanların gerçek ihtiyaçlarını karşılamayan, doğanın haklarını hiçe sayan projeler sürdürülemez. Bunlar, maliyeti insanların, doğanın ve gelecek kuşakların üstüne yıkılan, siyasi kârın iktidara, ekonomik kârın iktidara yakın iş çevrelerine aktarıldığı projelerdir. Türkiye’de ya da herhangi bir ülkede, ekonomik kalkınma adına tutulan mevcut yol ne toplumsal, ne ekolojik dahası ne de ekonomik olarak sürdürülebilir değildir. Yol, köprü ya da kanal için ormanları talan eden, kentsel dönüşüm adına insanları yerinden yurdundan eden bu projelere “ama ekonomik kalkınma için bunları, bir süre gözardı edebiliriz” argümanı arkasına sığınarak ekonomik bir gerekçe bile bulmak mümkün değildir. Zira bu projeler ekonomik olarak da sürdürülebilirliğe hizmet etmemektedir. Bu projeleri besleyen demir-çelik, çimento, inşaat gibi sektörler, ülkenin cari açığını en fazla artıran sektörlerdir. Kısa ve orta vadede çare, ekonomik yapının yeşil bir dönüşüme tabi tutulmasıdır.

Deliliğe ve delilere değil, o projeden etkilenecek insanların katılımına, fikrine ve sağduyusuna ihtiyacımız var. Beş on senelik yatırımlara değil, uzun ömürlü ve çağın gerektirdiği girişimlere ihtiyacımız var. Tüm bunlar kendiliğinden olmayacak. İşte o noktada da halkın katılımına ve sahiplenmesine ihtiyacımız var.

Okudukça hayrete düşeceğiniz ve alternatiflerinin nasıl mümkün olduğunu göreceğiniz bu kitap, size umut verecek. Unutulmasın hiç bir şey yapmayanın umudu da olmaz. Umudu olmayan insanın, geleceği de olmaz. 

Çılgın Projeler

Kolektif- Editor:Ahmet Atıl Aşıcı

Yeni İnsan Yayınevi

2018

***

Yatağan Termik Santralı Etki Alanındaki Turgut Köyü Hak İhlalleri Raporu

Ekoloji Kolektifi Derneği bu raporlandırmalarla, toplumsal eşitsizlik ve adaletsizlik temelinde gelişen üretim sistemlerinin yol açtığı ekolojik tahribatın, sosyal ve çevresel boyutunu hak temelli görünür kılmak ve ortaya çıkan bu mağduriyetlerin yaratacağı kamuoyu ile bu mağduriyetlerin giderilmesini esas alan perspektiflerin kamu yönetiminin ve kamu yöne- ticilerinin odağı haline gelmesini ve toplumsal hak bilincinin gelişmesini sağlayarak hukuki dönüşümler elde etmeyi amaçlamaktadır.

Bu raporun özel amacı ise Muğla ilinde yaşayan ve fakat termik santralle- rin yarattığı kirlilik ve termik santrallere yönelik maden sahalarının yarattığı güvencesizlik koşullarının hangi hak ihlallerine yol açtığı, bu durum karşısında yurttaşların hangi haklara ve hukuki olanaklara sahip olduklarını bir çerçeve olarak ortaya koyabilmektir.

Yatağan Termik Santralı Etki Alanındaki Turgut Köyü Hak İhlalleri Raporu

Ekoloji Kolektifi Yayını

Hazırlayanlar: Hülya Yıldırım, Ülkü Şahin, Deniz Özturan, Fevzi Özlüer, Doğu Eroğlu, Can San, Cömert Uygar Erdem

2018

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan