İstanbul Kuzguncuk Mahallesi de ‘Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje Alanı’ ilan edildi. 89 bin metrekarelik Boğaziçi etkilenme alanında kalan parsellerdeki kentsel dönüşüm projesi ve uygulama çalışmaları İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülecek.
Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) 2016 yılında İstanbul Boğazı’nda yer alan Üsküdar’da bulunan 16 mahalle için aldığı kentsel dönüşüm kararı uygulama aşamasına geldi. İBB Meclis oturumunda oy çokluğu ile alınan karara göre bu mahallelerden biri de Kuzguncuk.
Konuya ilişkin hazırlanan raporda, 17 Kasım 2017 tarihli İBB Başkanlık onayı doğrultusunda Kuzguncuk Mahallesi’nin bir kısmında kentsel dönüşüm amaçlı plan, proje ve analiz çalışmaları yapıldığı belirtildi.
Kararın ‘üzerindeki riskli yapılaşma nedeniyle güvenli ve yaşam kalitesi yüksek bir kentsel dokunun elde edilmesi, gayri yasal ve sağlıksız gelişmiş yerleşim alanlarının sağlıklı, yaşanabilir mekanlara dönüştürülmesi, yakın çevrede yaşayanların sosyal ve fiziki imkanlarının gelişmesi, eksikliği hissedilen kentsel donatı alanlarının sağlanması için’ alındığı ifade edildi.
OHAL şartları hiçbir iktidar döneminde bu kadar kullanışlı olmadı herhalde. OHAL KHK’sı ile kurum mu kurulur hem de nükleer gibi son derecek tehlikeli, teknik ve tartışmalı bir alanda? Eh o ülke Türkiye ise kurulur…
Geçen hafta pazartesi günü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurum ve kuruluşlarının yapısında ve işleyişinde tartışmalı pek çok değişiklik içeren, hatta Anayasa’ya aykırılıkları söz konusu olan kararnameler ardı ardına geldi.
9 Temmuz 2018 tarihli Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında 702 sayılı Nükleer Düzenleme Kurumunun Teşkilat ve Görevleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname yayımlandı.
Bu KHK ile birlikte Nükleer Düzenleme Kurumu kısa adıyla NDK, Türkiye’de nükleer enerjiyle ilgili tek yetkili kurum haline geldi.
Bu KHK Türkiye’de nükleerin geleceği açısından pek çok sakıncalı madde içeriyor. Üstelik nükleer gibi son derece teknik ve çok boyutlu bir yatırım ve üretim alanında hem NDK’ya hem de Nükleer Düzenleme Kurulu’na Cumhurbaşkanı dışında hiçbir kurum, kuruluş ya da kişi herhangi bir söz söyleyemeyecek.
Tamamen bir istisnalar ve muafiyetler zırhıyla donatılmış NDK ve onun altında kurulacak Nükleer Düzenleme Kurulu nasıl çalışacak, KHK içinde yer alan önemli maddelere göz atalım.
Her şeyden önce bu kurum, kamu tüzel kişiliğine haiz, idari ve mali özerkliğe sahip bir yapıya sahip olacak.
NDK’nin düzenleyeceği faaliyet, konu ve alanlarla NDK’nın görev ve yetkileri Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek.
Nükleer Düzenleme Kurulu, biri başkan ve biri ikinci başkan olmak üzere toplam beş üyeden oluşacak, üyeler Cumhurbaşkanı tarafından atanacak.
NDK Başkanlığı iki başkan yardımcısı ve hizmet birimlerinden oluşacak. Başkanlık teşkilat yapısı, başkanlık ve başkanın görev ve yetkileri, yetki devri, başkan yardımcıları ile daire başkanlarının atanma usul ve şartları, Cumhurbaşkanlığı tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikle düzenlenecek.
Nükleer gibi kritik bir konuda artık tek yetkili Cumhurbaşkanı…
Kurumu kuran, kurul üyelerini, başkanlarını belirleyen, hatta maaşlarına bile kendisi karar verecek.
NDK, görev ve yetkilerinde bağımsız olarak karar verir denmiş ama maddenin göstermelik olduğu çok belli. Kurum ayrıca hiç bir denetim ve hesap verme mekanizmasına tabi değil.
NDK’ya Cumhurbaşkanı dışında hiç kimse, hiç bir merci söz söyleyemeyecek, herhangi bir kurumun çalışmalarını yavaşlatma veya durdurma imkanı olmayacak.
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) yapılan atıflar NDK’ye yapılmış sayılacak. NDK, nükleer enerji alanında yetkilendirme, denetim ve koordinasyonun sağlanmasından sorumlu olacak.
Bu, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile de koordineli çalışan TAEK’in yetkileri pek çok alanda elinden alınıyor demek. TAEK sadece nükleer atıkların bertarafından sorumlu.
Ayrıca, KHK’da uluslararası kurumlarla koordinasyona dair madde yok.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanı, Nükleer Düzenleme Kurumu’nun teşkilat yapısının oluşmasından kişi ve kurumlara sağlanacak muafiyetlere ve hatta NDK’nın görev ve yetkilerine kadar çok geniş bir alanda tek ve nihai yetkili konumuna geldi. Ancak, işin vahim tarafı, KHK maddeleriyle böylesi büyük yetkilere sahip olmasına karşın cezai sorumluluğuna dair hiçbir düzenleme yok.
Liyakatın, uzmanlığın ve kurumlar arası diyaloğun ortadan kaldırılmasının nelere mal olduğunu Türkiye yakın tarihinde acı tecrübelerle yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Soma’da 301 kişinin katledilmesine sebep olan madendeki ihmaller herkesin malumu. Daha geçen hafta 24 kişi meydana gelen tren faciasında denetimsizliğin ve ihmallerin kurbanı oldu.
Ama bakıyoruz, NDK’da görevlendirilmek üzere atanacak kişilerin niteliğiyle ilgili açık bir düzenleme yok. Genellikle “yetkin kişiler” gibi genel ifadelere yer verilmiş.
KHK maddelerinin hemen hepsi sorunlu hepsinden tek yazıda bahsetmek mümkün değil ancak birkaçının üzerinde özellikle durmakta fayda var.
Genel ilkeler kısmında, “Faaliyetin bireysel veya toplumsal açıdan fayda sağlaması” maddesi son derece tartışmalı.
Bir şekilde nükleer enerjinin toplumsal faydasını anladık diyelim, bireysel fayda ile ne kastediliyor? Nükleer santralden bir şahsın ya da şirketin bireysel faydası söz konusu ise bu yeterli mi olacak? Bu madde ile bir anlamda kamu yararı/zararı tartışması da tümüyle ortadan kaldırılmış oluyor.
Nükleer santral gibi ancak yüksek kamu yararı olması halinde yapılacak bir yatırım bir şahıs veya şirketin bireysel fayda sağlamak adına güvenliği bir maliyet kalemi olarak görüp azaltma yönünde irade kullanmasına kadar uzanabilecek risklere içeriyor.
Bir diğer risk içeren madde ise atık yönetimini planlayan dördüncü bölümde yer alıyor. “Yetkilendirilen tüzel kişiler, tesisi oluşturan yapı, sistem ve bileşenlerin inşa, imalat ve montaj süreçlerinin denetimine yönelik olarak, Kurum tarafından yetkilendirilen özel hukuk tüzel kişilerinden Kurum’un belirlediği usul ve esaslar kapsamında ayrıca denetim hizmeti alır” ifadesiyle devletin denetim sorumluluğunu özel sektöre devretmesi sonucunu yaratabileceği endişesinden bahsediliyor.
Maruz kalınabilecek radyasyon dozlarını belirlemek de yine KHK ile NDK’ye verilen görevler arasında. “Ortaya çıkacak radyoaktif atıklar miktar, hacim ve radyoaktivite açısından mümkün ve makul olan en düşük düzeyde tutulur” denmiş. Makul olan en düşük seviye kime göre, neye göre? Nesilleri etkileyen radyoaktif atıklarla ilgili böyle soyut ifadelerin amacı ne? Bu, sınır değerler yüksek tutularak risk yokmuş gibi davranılmasına yol açabilir.
“Radyoaktif atıklar başka bir yetkilendirilen kişiye devredilene kadar, işletme esnasında ortaya çıkan kullanılmış yakıtlar ise her halükarda işletme ömrü boyunca santral sahasında depolanır” hükmüyle nükleer santral sahalarını atık depolama sahasına dönüştürüleceği anlatılıyor.
Mersin Akkuyu’da nükleer santral kuracak Rus Rosatom, sürecin başından bu yana atıkları Rusya’ya götüreceğini ifade ediyordu. Ne değişti de KHK’da böyle bir madde yer aldı?
“Türkiye sınırları içerisinde üretilmiş ve kullanım süresi dolduğunda menşei ülkeye iade şartı ile ihraç edilmiş radyoaktif kaynaklara ve radyoaktif atıkların transit geçişine birinci fıkra hükmü uygulanmaz” hükmüyle Rosatom’un nükleer atıkları Rusya’ya götürdükten sonra geri getirmesine yönelik gereken izinler veriliyor.
Türkiye, bu KHK ile birlikte nükleerle ilgili son derece tehlikeli bir sürece girmiş bulunuyor. Denge denetleme, hesap verme, kamunun bilgilendirilmesi, uzmanlarla ve uluslararası kurumlarla istişare ve bilgi paylaşımı gibi süreçler tamamen devre dışı, büyük bir belirsizlik hakim, buna mukabil bundan sonra nükleer söz konusu olduğu zaman bütün her şey Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sorulacak. Bilginiz olsun…
Birleşmiş Milletler’e (BM) üye 193 ülkenin 192’si göç konusunu küresel çapta ele alan ve göçmenlerin güvenliğini sağlamak ile insan kaçakçılığını azaltmak hedefiyle hazırlanan sözleşme metni konusunda anlaştı. Bu metni boykot eden tek ülke ABD olurken, Macaristan ise şartlı onay verdi.
BM Genel Kurulu’nda Cuma günü yapılan oturumla BM üyesi ülkelerin 18 aydır üzerinde çalıştığı metin konusunda anlaşmaya varıldı. 193 BM üye ülkenin 192’si sözleşmenin son metnine onay verdi. Küresel çapta göçü düzenlemeyi hedefleyen ve tam adı “Güvenli, Düzgün ve Düzenli Göç için Küresel Sözleşme” olan metnin yasal olarak bağlayıcılığı bulunmuyor. Sözleşmenin ayrıca 11-12 Aralık tarihlerinde Marakeş, Fas’ta bakanlar düzeyinde yapılacak toplantıda kabul edilmesi gerekiyor.
Cuma günü üzerinde anlaşılan metin göç konusunda anlaşmaya varılan ilk uluslararası sözleşme olma özelliği taşıyor. 34 sayfalık sözleşmenin amacı düzenli göç için yeni bakış açılarının oluşmasını sağlamak ve ülkelerin egemenlik haklarını dikkate alarak devletlerarası işbirliği ile küresel çapta gerçekleşen göçü güvenli ve düzgün bir hale getirmek. “Hiçbir ülke küresel bir olay olan bu durumun yarattığı zorluklar ve fırsatlarla tek başına mücadele edemez” denilen sözleşme metninde, aynı zamanda göçmenlerin haklarının güçlendirilmesi de hedefleniyor.
Bir erkeği değil, bir kadını seviyor diye bir kadının linç edilmeye kalkılması…
Özel görüntülerinin internete saçılması, gizlice çekilen daha da özel videolarının WhatsApp gruplarında paylaşılması…
Önüne gelenin ağzına geleni söylemesi…
Görüntüler sızar sızmaz çalıştığı yapım şirketiyle ilişiğinin kesilmesi…
Bu olanların ardından İntizar ile Sinem Gedik’in ne hissettiğini bilmek mümkün değil.
Bazılarının kafasındaki sözde ‘ahlak’ tanımına uymadığı için bir kadına bunların yaşatılması o kadına ne hissettirir, yaşamayan bilemez ama…
Olan biteni izleyen ve bağnazca dayatılan ‘normal’i sorgulayan herkes öfkelenmeli, buna şüphe yok.
Kim, ne hakla birinin cinsel yönelimini ona doğrultulmuş bir silah olarak kullanabilir? İnsanlar nasıl bu kadar alçalabilir, alçaklaşabilir?
Hem de her şey bir yana, bunun en büyük zararı bir çocuğa dokunacak iken.
Eğer olması gerektiği gibi çocuğun üstün yararı düşünülseydi olaylar böyle gelişmezdi. Bu görüntüler asla gizlice elde edilmez ve sızdırılmazdı. Eğer sızdıran Mustafa Ceceli ise evladına en büyük kötülüğü kendisinin yaptığını bilmeli. Çocuğun istismar edildiğini savunuyor madem, mahkemede kriter eski karısının bir kadınla ilişkisi olmayacak. Kriter, kadının velayeti kötüye kullanıp kullanmadığı olacak. Ve bir ilişki yaşaması -kadın veya erkekle- velayeti kötüye kullandığı anlamına gelmiyor. Eğer öyle olsaydı, bu ülkede boşanmış ve çocuğunun velayetini almış hiç kimsenin yeni bir ilişkisi olamazdı.
Çocuğa yönelik ihmal var mı? Anne bakım yükümlülüğünü yerine getirmiyor mu?
Mahkemeye gizlice çekilmiş görüntüleri delil diye sunacağına, varsa bu ihmalleri kanıtlasın Ceceli.
Sosyal Çalışma Görevlileri, kimilerinin beklemeyeceği üzere, seks işçilerine velayetin verilmesini isteyebiliyor. Veriliyor da. Zira, bir kadının cinsel yönelimini veya ekmeğini nasıl kazandığını kimse yargılayamaz; konumuz velayet ise burada önemli olan bu durumu çocuğa yansıtıp yansıtmadığı ya da nasıl yansıttığıdır.
Suç işlediler
Bu olaydaki gibi, özel hayatın gizliliği ihlal edilerek ‘delil’ elde edilecek, sonra o deliller sızacak, o özel hayat ortaya saçılacak, o hayatın sahipleri açık hedef haline gelecek. Ve böylece çocuğun velayeti anneden alınıp babaya verilecek, öyle mi?
Bir kere, hangi yollardan elde edildiği bilinmediği için, mahkeme bu görüntüleri delil olarak kabul edemez.
İkincisi, insanların mahremine girip görüntü almak ve bunları sızdırmak suçtur. O nedenle, tüm şüphelerin üzerinde yoğunlaştığı Mustafa Ceceli hakkında suç duyurusunda bulunmak gerekir.
İntizar hakkında “Haberleri şaşkınlıklaokuduk. Kendisinin bugünitibarıyla şirketimizle hiçbir bağıkalmamıştır” diye açıklama yapan yapım şirketi, ertesi gün büyük ihtimalle İntizar’ın suç duyurusu yapma ihtimaline karşı tedbir almak, tazminat ödememek için “Aslında İntizar’la yollarımızıayırma sebebimiz kişisel tercihlerideğildir, dürüstlüğün korunmasıilkesini sarsmasıdır” minvalinde ikinci bir açıklama yaptı. Cinsel yönelimi nedeniyle birinin işine son vermenin ayrımcılık suçunu oluşturduğu herkesin malumu. Bu şirket hepimizin gözleri önünde alenen suç işledi. Sanatçı özel hayatını şirketle paylaşmak zorunda değil. Sanatçının özel hayatından şirkete ne? Böyle profesyonellik mi olur?
Eğer kadının yatak odasına gizli kamera koydurarak ve/veya bu görüntüleri basına sızdırarak özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu işleyen Mustafa Ceceli ise…
Bu demektir ki, ahlakdışı davranan da o. Böyle birine de velayet verilmez doğrusu.
Eğer onun bu işte parmağı yoksa diyelim, sırf bu görüntüleri mahkemeye delil olarak sunması bile hakkında çok şey söylüyor aslında.
Hesabı her kim yaptıysa görmüştür ki, evdeki hesap çarşıya uymadı ve kadınlara doğrulttuğu silah kendi elinde patladı. Buradaki ucuzluk, zalimlik herkesçe fark edildi; neticede tepki alan söz konusu iki kadın değil, çocuğunun annesini hiç olmayacak yerden vurmaya çalıştığı düşünülen Mustafa Ceceli ile İntizar’ın işine son veren yapım şirketi oldu.
Şairin dediği gibi, ahlak aslında sevmediğimiz kişilere karşı takındığımız tavırdır.
Bazılarının ahlakının bu denli ikiyüzlü olması da bundan kaynaklanıyor olsa gerek.
AKP’nin seçim vaadi OHAL’in kaldırılıp kaldırılmayacağı ile ilgili sorulara Adalet Bakanı’ndan yanıt geldi.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Türkiye Hukuk Platformu tarafından düzenlenen “Uluslararası Darbe ile Mücadele ve 15 Temmuz Sempozyumu”na katıldı.
“OHAL uygulaması birkaç gün içinde sona ermiş olacak” diyen Bakan Gül, “Ancak, OHAL’in kalkıyor olması terörle mücadelenin sona ereceği anlamına asla gelmemelidir. OHAL süresi sona erecek ama FETÖ başta olmak üzere, Türkiye’yi kıskaca almak isteyen bütün terör örgütleriyle en kalıcı, en kararlı mücadele sonuna kadar devam edecektir” dedi.
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde düzenlenen sempozyuma, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal, AKP Milletvekili Bekir Bozdağ, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak ve Irak eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık el Haşimi de katıldı.
“2 bin 382 sanığa ceza”
FETÖ ile mücadelede yargılamayla ilgili konuşan Adalet Bakanı Gül, “15 Temmuz, aynı zamanda Türk Yargısının alnının akıyla çıktığı büyük sınavlarından biridir. Darbeler Türk yargısını, vesayet merkezlerinin kondisyon alanına dönüştürmüştür. Tarihimizde ilk kez Türk yargısı bu rolü reddetmiştir. 15 Temmuz kalkışmasının sıcak dakikalarında hızla harekete geçmiş, cesaretle darbecilerin üstüne gitmiştir. Kalkışmanın asli failleri, yani o gece kalkışmaya eylemli olarak katılan FETÖ’nün silahlı ve sivil unsurları hakkındaki yargılamalar kesin hüküm yolunda hızla ilerlemektedir. Doğrudan darbe teşebbüsüyle ilgili olan soruşturmalar bir dosya dışında tamamlanmış durumdadır. Mahkemeler önündeki 94 ayrı dosyada 2 bin 161 tutuklu sanığın yargılaması devam etmektedir. 195 dosyada ilk derece mahkemelerindeki yargılamalar tamamlanmış, bunlardan ikisi Yargıtay denetiminden de geçerek kesinleşmiştir. Bu dosyalarda 2 bin 382 sanığa ağırlaştırılmış müebbetten süreli hapis cezalarına kadar değişen tür ve ağırlıkta cezalar verilmiştir” dedi.
“Adil bir yargılama yapılmaktadır”
Bakan Gül, “Elbette, mahkemeler bir mahkumiyet otomatı gibi çalışmamakta, suçluyla suçsuzu ayırarak adil bir yargılama yapılmaktadır. Bu çerçevede yargılanıp hak ettiği cezaları alanlar yanında, yargılama sonunda beraat edenler de bulunmaktadır. Savcılarımız iddialarını titiz biçimde takip etmekte, taleplerinin aksine kararları istinaf ve temyiz kanun yollarına taşıyarak hukuki denetim görevlerini titiz biçimde yerine getirmektedir Hiç kimse şehitlerimizin, Ömer Halis Demir’in, Olçoklar’ın kanının yerde kalmasını bizden beklemesin, sonuna kadar Türk milleti, Türk yargısı kararlılıkla mücadelesini sürdürecektir” diye konuştu.
“FETÖ ile mücadele kırmızı çizgimiz var”
Gül, “FETÖ ile mücadelede iki kırmızı çizgimiz var. Birincisi, bu mücadelenin zafiyete uğramasına asla müsaade etmeyiz. Sürecin sulandırılmasına, amacından, ekseninden kopmasına, suçlular için cezasızlık sonucuna asla tahammül edemeyiz. İkinci kırmızı çizgimiz, hukuktur, adalettir. Mücadelenin yegane başarı ölçüsü, suçluyla suçsuzu, haklıyla haksızı, mağdurla mücrimi ayırmak, ona göre muamele etmektir. Elbette bu mücadelenin yargı boyutunda, hiç kimsenin bağımsız mahkemelere vekaleten konuşma yetkisi bulunmamaktadır. Soruşturma ve kovuşturmalar bağımsız yargı mercilerince yürütülmektedir” dedi.
Wimbledon gençler çift erkekler finalinde Yankı Erel-Otto Virtanen ikilisi, Nicolas Mejia-Ondrej Styler ikilisini 2-0 yenerek dün şampiyonluğa ulaştı.
Bu sonuçla Yankı Erel, Wimbledon’da şampiyonluk yaşayan ilk Türk tenisçi oldu.
Kadınlarda ise İpek Soylu, 2014 Amerika Açık’ta çift kızlar kupasını kaldırmıştı.
İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen sezonun üçüncü Grand Slam turnuvası final maçı büyük çekişmeye sahne oldu.
Wimbledon Gençler Şampiyonası’nda tarihi bir zafere imza atan Yankı Erel, antrenörü Nika Kakulia ile birlikte.
Yankı Erel-Otto Virtanen çifti 7-6 ve 6-4’lük setlerle rakiplerini 2-0 devirmeyi başardı.
17 yaşındaki Yankı Erel sezonun ikinci grand slam tenis turnuvası olan Fransa Açık’ın (Roland Garros) gençler kategorisinde çiftlerde Hollandalı partneri Jesper De Jong ile çeyrek finale yükselme başarısı göstermişti.
Türk Sanat Müziği’nin değerli isimlerinden Müzeyyen Senar 100’üncü yaş gününde anılıyor.
Hayatı müzikle geçen ve 2015 yılında 97 yaşında aramızdan ayrılan Senar, hayatı boyunca yaklaşık 500 plak ve albüme imza attı. 1998’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı.
Müzeyyen Senar kimdir?
“Cumhuriyetin Divası” olarak da bilinen, Türk Sanat Müziği sanatçısı Müzeyyen Senar, “Cerrah” lakaplı ve kahvehane işleten Mehmet Bey ile güzel sesli Zehra Hanım’ın kızı olarak, 16 Temmuz 1918’de Bursa’da dünyaya geldi.
Dönemin türkülerini henüz 6 yaşındayken hatasız söyleyen Senar, ailesiyle geçim sıkıntısı nedeniyle daha sonra İstanbul’a göç etti.
Bir süre kekemelik sıkıntısı da yaşayan Müzeyyen Senar, 12 yaşındayken babasının evinden kaçarak Üsküdar’da yaşayan annesinin yanına gitti. Senar’ın, 1931’de Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne kaydı yapılırken, Emin Ongan ve Necati Tokyay’dan usul, nota, makam öğrendi.
Bir yıl sonra Şark Musiki Cemiyeti’nde Hayriye Örs ve Kemal Niyazi Bey’den ders alan sanatçı, aynı dönemde Selahattin Pınar, Yesari Asım Arsoy, Osman Nihat Akın, Lem’i Atlı gibi bestekarlarla tanıştı ve 1932 yılında İstanbul Radyosu’na girdi.
Senar’ın programını dinleyen, dönemin ünlü gazinocularından İbrahim Dervişzade, gazinonun 1933 yaz sezonunun yıldızlar programına Müzeyyen Senar’ı da aldı. Senar, fasıl değil solo programı yapma şartını öne sürdü ve Türk gazino tarihinde solistlik müessesesini ilk başlatan müzisyen oldu.
Müzeyyen Senar’ın sanat kabiliyeti, Mustafa Kemal Atatürk’ün de ilgisini çekti ve sanatçı birçok kez Atatürk’ün huzurunda şarkı söyledi.
Çok geçmeden ilk taş plağını da çıkaran Senar, Yesari Asım Arsoy’un “Ümitlerim hep kırıldı, yarim artık gelmeyecek” parçasını kaydetti. İstanbul’un birçok ünlü gazinosunda sahne alan Senar, 1941’de İstanbul Radyosu’ndan ayrıldı.
Müzeyyen Senar 1934’te ona türküler öğreten hocası Dr. Mahir Kürklü ile nişanlandıysa da evlilikleri gerçekleşmedi. Müzeyyen Senar, 1935’te ona ‘Senar’ soyadını veren Ali Senar’la, 1943’te Ercüment Işıl’la ve 1953’te Tevfik Hamza ile evlendi. İlk evliliğinden bir, ikinci evliliğinden iki çocuğu oldu. İlk iki evliliği mutsuz geçen sanatçı, üçüncü kocası Suudi Arabistan Sefiri Tevfik Hamza Bey’le mutlu bir evlilik sürdü.
Özellikle 1950’li yılların en başarılı şarkıcısı olan Müzeyyen Senar, sanat hayatına asıl sahnede başladı. Arap filmlerinin dublajında Münir Nurettin Selçuk’la birlikte şarkı söyledi. Senar, Sadettin Kaynak’ın şarkılarını plağa okurken, “Kerem ile Aslı”, “Kahveci Güzeli” gibi filmlerde de rol aldı.
Son konserini 2006’da verdi
O yıllarda bir ilki de gerçekleştirerek, ilk yurtdışı konserini 1947’de Paris’te veren Müzeyyen Senar, konserin Türk basınındaki büyük yankısı neticesinde yurda dönüşünde büyük bir coşkuyla karşılandı. Son olarak sahne konserlerini 1983 yılında İstanbul Bebek Gazinosu’nda veren Senar, son konserini ise 5 Eylül 2006’da İstanbul’daki Sepetçiler Kasrı’nda verdi.
Senar’ın, Sezen Aksu, Tarkan, Nükhet Duru, Ajda Pekkan, Şebnem Ferah, Kubat, Levent Yüksel ve kızı Feraye ile düet olarak yaptığı “Bir Ömre Bedel” albümü büyük ilgi gördü.
Senar, 26 Eylül 2006’da İzmir’deki evinde fenalaşarak tedavi altına alındı ve 2007’de İstanbul Darüşşafaka Rehabilitasyon Merkezi’ne nakledilerek fizik tedavi görmeye başladı. Doktorların yapacak başka bir şey kalmadığını söylemeleri üzerine kızı tarafından Bodrum’a götürülen Senar, 8 Şubat 2015’te tedavi için götürüldüğü Ege Üniversitesi Hastanesi’nde hayatını kaybetti.
Müzeyyen Senar’ın albümleri:
1) 1979 Şarap Gibi
2) 2008 Odeon Yılları 2
3) 2007 Atatürk’ün Sevdiği Şarkılar
4) 2008 İkinci Dubleden Sonra – Efsane Sesler Arşiv Serisi
5) 2006 Ne Yaptım – Efsane Sesler Arşiv Serisi
6) 2006 Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim – Efsane Sesler Arşiv Serisi
7) Son Aşkımı Canlandıran – Efsane Sesler Arşiv Serisi
8) 2004 Bir Bahar Akşamı – Efsane Sesler Arşiv Serisi
9) 1976 Gelse O Şuh Meclise
10) 1983 Gelse O Şuh Meclise 2
11) 2006 Müzeyyen Senar Odeon Yılları
12) 1986 Bilmem ki Sefa
13) 1988 Yine Bir Sızı Var İçimde – Efsane Sesler Arşiv Serisi
14) 1998 Müzeyyen Senar ile Bir Ömre Bedel
15) 1988 Ayrıldı Gönül Efsane Sesler Arşiv Serisi
16) Söyleyin Güneşe – Efsane Sesler Arşiv Serisi
17) 1979 Güller Arasında – Efsane Sesler Arşiv Serisi
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre15 ve üstü yaştakilerde işsizlik oranı 2018 yılının Nisan ayında 0,9 puan azalarak yüzde 9,6 oldu.
Beklenti ise işsizlik oranının yüzde 9.2 seviyesine inmesiydi.
İstihdam edilenlerin sayısı 2018 yılı Nisan döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 852 bin kişi artarak 29 milyon 9 bin kişi, istihdam oranı ise 0,7 puanlık artış ile yüzde 47,9 oldu.
Genç nüfusta işsizlik oranı ise yüzde 17,7’den yüzde 16,9’a düştü. Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 15 bin kişi azaldı. Tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 868 bin kişi arttı.
İstihdam edilenlerin;
%18,3’ü tarım,
%19,5’i sanayi,
%7,4’ü inşaat,
%54,8’i ise hizmetler sektöründe yer aldı.
Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 0,6 puan, inşaat sektörünün payı 0,4 puan azalırken, sanayi sektörünün payı 0,4 puan, hizmet sektörünün payı 0,5 puan arttı.
Bu yazı 14 Nisan 2018 tarihinde Akgün İlhan tarafından yapılan TEDx konuşmasının bire bir metnidir.
***
Bugün size anlatacağım hikâye bir sonla başlıyor. Bir balinanın hazin sonu bu… Aşağıdaki fotoğraf 2017’de Ocak ayında çekildi. Fotoğraftaki balina Norveç’in Bergen kentine 10 mil uzaklıkta bulunan Sotra adası kıyısında bulunmuştu. Peki, normalde tropik ve ılıman denizlerde yaşayan bu balinanın Norveç’in soğuk sularında ne işi vardı?
Yapılan otopside durum anlaşıldı. Balinanın midesinden farklı ülkelerde üretilmiş 30 civarında büyük torba çıktı. Torbalar midenin içini tamamen kaplamıştı. Bunun dışında yüzlerce plastik parçası ve üzerlerinde Danimarkaca ve İngilizce yazılar olan hazır yiyecek ambalajları vardı. Zoologları balinanın o kocaman midesinde herhangi bir yiyecek kalıntısı bulamamıştı. Hayvanın bağırsakları besinden tamamıyla mahrum kalmıştı. Balina bu plastikleri yiyecek sanıp yutmuş, sindirilemeyen plastikler sindirim sistemini tıkamıştı. Zavallı hayvan açlıktan ve çektiği acılar yüzünden yüzlerce mil öteye yüzmüş ve en sonunda Norveç kıyılarında karaya vurup ölmüştü.
Balina kısa sürede sadece denizlerdeki plastik kirliliğinin sembolü haline geldi. Daha doğrusu 2017’deki sembolü diyelim. Zira bundan önce de farklı ülkelerde benzer durumlar yaşanmıştı.
Mesela 2016’da ondan fazla balina Almanya kıyılarında karaya vurmuştu. Midelerinde kovadan tutun da araba parçasına kadar çeşitli plastik objeler bulunmuştu. Onların da midelerini dolduran plastik yüzünden aşırı açlığa bağlı kalp yetmezliğinden öldüğü ortaya çıkmıştı.
Nitekim bu olaydan sonra geçtiğimiz yaz bir ekolojik sanat çalışması gerçekleştirildi. İşte sadece plastik şişe, poşet ve pipetlerden yapılan bir balina heykeli. Yaklaşık on metre uzunluğundaki balina heykelinin büyüklüğü tesadüfî değil. Burada kullanılan plastik atık miktarı okyanuslara bir saniyede boşaltılanla aynı. Denizlerdeki plastik kirliliğini anlatmak için tasarlanmış olan bu heykel İngiltere, Galler ve İskoçya’da çeşitli deniz kentlerinde gösterildi.
Maalesef plastik kirliliği sadece balinaları etkilemiyor. Balıklar, omurgasızlar, mercanlar, bitkiler, kısacası denizde yaşayan her canlı bundan nasibini alıyor. 600’den fazla deniz türü plastiklerden olumsuz etkileniyor (SLIDE 6).
280’den fazla deniz hayvanı türünün plastikleri yediği biliniyor. Örneğin 2015’te Avustralyalı ve İngiliz bilim insanları tarafından yapılan bir araştırma deniz kuşlarının %90’ının kursaklarında plastik olduğunu ortaya koydu.
2050 yılında ise kuşların %99’unun bedenlerinde plastik olacağı tahmin ediliyor. Kuşların vücutlarından çakmak, şişe kapağı ve kulak temizleme çubuğu gibi hepimizin günlük hayatında kullandığı plastik objeler çıkabiliyor.
Peki, bu gündelik eşyalar nasıl ölümcül hale geliyor? Miktarlarıyla… Düşünün sadece Avrupa kıtasında dakikada 190 bin plastik torba tüketiliyor. Bu konuşma süresince sadece Avrupa’da kullanılan plastik poşet sayısı 3 milyonu kadar olacak. Bunların büyük kısmı geri dönüşüme tabi tutulmadığı için denizlerde son bulacak. 100 bin balinayı daha öldürebilecek bir miktar bu. Sadece bugünün sonunda ise tüm balinaları okyanuslardan silmeye yetecek kadar plastik torba denizlere ulaşmış olacak. Birleşmiş Milletler verisine göre dünyada şimdiye kadar 8,3 milyar ton plastik hammaddesi kullanıldı. Bunun 6,3 milyarı atığa dönüştü. Bu atıkların %9’u geri dönüşüme girdi, %12’si yakıldı ve %79’u çöplüklerde ve doğada birikti. Çöplüklerden rüzgârın ve yağışların etkisiyle taşınan ve bazen de doğrudan denize dökülen plastik miktarı yılda 8 milyon tonu aşıyor. Ve bunların çözünmesi bazen on yıllar bazen yüz yıllar alabiliyor. Dolayısıyla bunlar birikiyor. Mesela plastik poşetlerin ömrü 20 yıl. Köpük plastik bardakların yaklaşık 50, pipetlerin 200 sene. Bebek bezi ve plastik şişe gibi objelerin ömrü ise 450 yıl. Düşünsenize bugün doğaya attığımız ve çoğu okyanuslarda son bulan plastik şişeler torunlarımızın torunlarından sonra bile var olmaya devam edecek.
Şimdi denizde yüzen bir plastik şişeyi düşünelim. 450 sene sonra bu şişe puf diye yok mu olacak? Modern kimyanın babası Antoine Lavoisier’in de dediği gibi “Doğada hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz, sadece dönüşür”. Evet, denizdeki suyun, tuzun, diğer kimyasal maddelerin, güneşin, sıcaklığın ve dalgaların etkisiyle aşınan ve parçalanan plastik şişe zaman içersinde mikro plastiklere dönüşüyor.
Çapı 5 milimetrenin altında olan plastik parçalarına mikro plastik diyoruz. Yani, o plastik şişe 450 sene sonra bile yok olmayacak. Belki 450 sonra insanlık ortadan kalkacak ama arkamızda bıraktığımız plastik çöp yığını bizden sonra da var olmaya devam edecek.
İşte bu yok olmayan mikro plastikler denizlerdeki besin piramidinin en altındaki planktonların besini oluyor. O planktonları yiyen sardalye ve hamsi gibi küçük balık türleri de dolaylı olarak mikro plastikleri bünyelerine almış oluyor. Ancak balıklar plankton büyüklüğündeki mikro plastikleri de yiyecek sanarak yutuyor. Ve sonra bu balıkları yiyen büyük balıklar da aynı şekilde plastik zincirine dâhil oluyor.
Mikro plastiklerin aynı zamanda çevrelerindeki zehirli kimyasalları mıknatıs gibi kendilerine çekme özelliği var. Öyle ki bir mikro plastik parçacıktaki toksik kimyasal madde oranı deniz suyundakinin milyon katına kadar bile çıkabiliyor. Yani mikro plastikleri yiyen canlıların sadece midesi dolup sindirim sistemleri tıkanmıyor, zehirlere de maruz kalıyor.
Planktonlar aynı zamanda bir başka plastik kaynağı olan mikro lifleri de yiyor. Bu liflerin çapları 3 mikrona kadar inebiliyor. Bir mikron bir milimetrenin binde biri. Kırmızı kan hücreleri ise 6 ila 10 mikron arasında. Yani bazı mikro lifler kan hücrelerinden bile küçük olabiliyor. Bunlar tekstil ürünlerinden geliyor. 2016 tarihli bir araştırmada çamaşır makinesinde yıkanan bir polar ceketten ortalama 1,17 gram (250 bin parça) mikro lifin koptuğu hesaplandı.
Kopan lifler atık suyla birlikte önce kanalizasyona, oradan da atık su arıtma tesislerine gidiyor. Ancak pek çok tesis bu kadar küçük parçaları tutacak bir filtrasyon sistemine sahip değil. Bu liflerin %40’a kadar varan bir kısmı arıtılmış suyla birlikte nehirlere, göllere ve denizlere akıyor. Yani sadece denizler değil tatlı su varlıklarımız da plastikle kirleniyor.
Yukarıdaki fotoğrafta Machester kentindeki Mersey Nehri’nden alınan su örneğini görüyoruz. Suda bulunan mikro plastiklerin büyütülmüş hali bunlar.
Mikro plastiklerin başka kaynakları da var. Mesela bunlar şampuan, yüz temizleme jeli, diş macunu ve makyaj malzemeleri gibi kişisel bakım ürünlerinde de bolca mevcutlar. Bu ürünlere doku katmanın ve hacmini artırmanın en az maliyetli yolu içlerine mikro plastik parçalar katmak. Dolayısıyla şirketler de doğal madde yerine sentetik olanı tercih ediyor. Bunları her kullandığımızda suyu yine plastikle kirletmiş oluyoruz.
Yer altı suları, yüzey suları, atmosferik su ve biyolojik su bir bütünün parçaları. Su sürekli bir döngü halinde. Dolayısıyla bir yerde olan kirlenme bir diğerini de etkiliyor. Nitekim bu kirlenme içme suyumuzu da etkiliyor. Geçtiğimiz sene yapılan bir bilimsel araştırmada beş kıtadan farklı ülkelerin şebeke sularından alınan örnekler alınmıştı. İncelenen suların %83’ünde mikro plastik kirliliği bulunmuştu. Aynı bilim ekibinin yaptığı bu sene yayımlanan rapor ise ambalajlı sularla ilgiliydi.
Hepimizin bildiği 11 dünya markasına ait 259 su şişesi incelenmiş bunların %93’ünde mikro plastik bulundu. Üstelik ambalajlı sularda şebeke suyundan iki kat fazla mikro plastik vardı. Araştırmaya göre plastik kirliliğinin bir kısmı suyun içinde bulunduğu ambalajdan da kaynaklıydı.
Peki, içtiğimiz, içinden çıkanı yediğimiz, yıkandığımız, yüzdüğümüz su bir plastik çorbasına dönmüşken, bedenlerimiz ne durumda? Vücudumuzun %60’ı su. Su bir bütün ve sürekli döngü halinde. Bedenlerimizdeki su da bu döngünün parçası. Dünyadaki su bedenlerimizden geçiyor. Her seferinde daha çok plastikle kirlenmiş olarak geçiyor. Her geçtiğinde mikro plastiklerin bir kısmını vücutlarımızda bırakarak geçiyor. Yapılan araştırmalarda yediklerimizle vücudumuza giren mikro plastiklerin %1’inin vücut dokularında kaldığı tahmin ediliyor.
2014 yılında yapılmış bir araştırmada kabuklu deniz hayvanı yiyen Avrupalıların senede 11 bin mikro plastik parçayı vücutlarına aldıkları tespit edilmiş. Aynı yıl yapılmış bir başka çalışmada her bir çiftlik midyesiyle birlikte ortalama 178 küçük plastik parçasının yendiği ortaya çıkarılmış. Her ikisinin de yüzde birinin vücudumuzda biriktiğini hesaba katarsak bedenlerimizin de denizler gibi kirlenmekte olduğunu anlıyoruz.
2015 yılında Paris’te yapılan bir başka araştırma ise havadaki mikro plastik kirliliğinden bahsediyor. Senede 3 ile 10 ton arası mikro plastik lifin şehre yağdığı hesaplandı. Bu çalışma evlerin içindeki havada bile bu liflerden olduğunu ortaya çıkardı.
Mikro plastiklerin insan vücuduna doğrudan etkileri üzerine yapılmış çok az sayıda çalışma var. Çoğu yeni olan çalışmaların da sonuçları da henüz kesinleşmiş değil. Daha çok mesleki hastalıklar üzerine yapılmış araştırmalar var. Örneğin tekstil işçilerinin maruz kaldığı mikro plastik liflerle ilgili yapılmış araştırmalar var. Akrilik, polyester ve poliyamidlerin mikro liflerinin akciğerlerin derinliklerine kadar gidebildikleri saptanmış. Havadaki mikro lifler henüz tepkimeye girmemiş katkı maddelerini, boyaları ve pigmentleri bünyelerine çekiyor. Ve bunların akciğerin derinliklerine kadar taşınması üreme sistemini bozabiliyor, kansere ve mutasyona neden olabiliyor.
Mikro plastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini çalışan araştırmalar az da olsa görünen köy kılavuz istemiyor. Bir şey doğaya zarar veriyorsa, er ya da geç bedenlerimize de zarar verecektir. Suyun içine ne atarsak su bize geri veriyor. Su temizken şifa, kirliyken hastalık taşıyor. Denizlerimiz, nehirlerimiz, yer altı sularımız ve atmosferimiz plastikle kirlenirken biz de kirleniyoruz. Bunları bilmek için tıp okumuş olmak ya da geleceğe yolculuk yapmak gerekmiyor.
Sotra adasında karaya vuran balinaya dönecek olursak, aslında biz de plastik yiyoruz. Plastik giyinip, plastik içiyoruz. İnsanlığın tuhaf icatlarından habersiz bir balina plastik torba yiyince niye şaşıyoruz? O balinanın mecbur edildiği plastiğe biz kendi kendimizi mahkûm ediyoruz. Sanki plastiksiz bir hayat mümkün değilmiş gibi her şeyi plastik ambalajlarla kat kat sarıyoruz. İçimiz dışımız plastik olmuş şekilde yaşıyoruz. Plastik atıklardan yapılan o balina heykelinin yerini plastik insan heykelleri almadan silkinelim.
Çünkü böyle devam edersek 2050 yılında toplam plastik üretimi 33 milyar tona çıkacak. Bu şimdikinden çok daha büyük boyutlarda bir kirlenme demek. Bu sonu yaratan bizler, onu değiştirebiliriz. Bakın Birleşmiş Milletler 2017’de Temiz Denizler adlı küresel ölçekli bir kampanyayla tek kullanımlık plastiğe savaş açtı. ABD kişisel bakım ürünlerinde mikro plastik kullanımı 2015 yılında yasaklandı. Avrupa Birliği ise 2019 yılı itibariyle tüm üye ülkelerin plastik torba kullanımında %50’lik bir azalmayı zorunlu kıldı. 2025 yılında da bu azalma %80’e çıkacak. Türkiye’deyse tek bir vatandaş senede ortalama 312 plastik torba tüketiyor. Ve plastik ambalaj atıklarının sadece %26’sı geri dönüşüme gidiyor. Ancak bunu değiştirmek bizim elimizde.
O balinanın sonu değiştirilemez bir kader değil. Sadece bir kişi bile yanında bez torba taşıyıp, plastik poşet kullanmayı keserse yılda 312 tane poşetin doğaya atılmasını engellemiş olacak. Böylece belki onlarca balinanın, yüzlerce kuşun hayatını kurtaracak. Plastik şişede su almak yerine yanında matarasını taşıyan tek bir insanla suyumuz daha az kirlenecek, daha az hastalanacağız.
Belki de koca dünyayı ben mi kurtaracağım diyorsunuz içinizden. Onca plastik dağını benim atmadığım şişe mi azaltacak? Evet, 7,6 milyarlık insan denizinde her birimiz sadece bir damlayız. Küçüğüz ama bir gram arsenik bir ton suyu zehir yapmaya yetmiyor mu? Gelin o bir damlayı geri alalım. Böylece bir tonluk zehri bir tonluk şifaya çevirelim. Dünyada kötü değil iyi bir değişime vesile olmak bizim seçimimiz. Değişim rüzgârının getirdiği yağmurun ilk damlası olalım. Düştüğümüz insan denizinde halka halka yayılıp başka damlalarla buluşalım büyüyelim. Bu hikâyenin sonunu yeniden yazıp balinaları, denizlerimizi ve kendimizi plastikten kurtaralım.
***
Açık Radyo‘da Akgün İlhan tarafından hazırlanıp sunulan Sudan Gelen programının konuğu Mine Tekman denizlerdeki plastik kirliliğin boyutlarını, canlılar ve halk sağlığı üzerindeki etkilerini ve bu kirliliğe karşı ne yapılabileceğini anlattı. Programı yukarıdaki bağlantı üzerinden dinleyebilirsiniz.
Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.
Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz.
Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.
Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.
Bu ay, Ece ve Doğanay ile beraber yasak meyvenin tadına bakacağız. Yerin ve göğün yaradanı Ülgen ile karanlık evrenin hakimi Erlik’in mücadelesine katılacağız.
***
5 – Ece ile Doğanay
Günlerden bir gün
Yerin ve göğün yaradanı Ülgen,
Uçsuz bucaksız göklerde süzülürken
Toprakta biten kuru bir ağaç gördü.
Yeşertti ağacın dokuz dalını ve dedi ki:
“Bu dalların her birinde dokuz kişi türesin ve
Dokuz halk yerleşsin ağacın köklerine.”
O günden sonra ağacın dallarında dokuz halk hayat buldu.
Bu halkların sesini karanlık evrenin hakimi Erlik duydu.
Hemen yanlarına vardı,
İnsanları ve hayvanları kardeşçe yaşarken bulunca kıskandı.
Bu mutluluğu bozmak için çareler aramaya başladı.
Dokuz halk dallarında türediği ağacın meyvelerinden yiyordu.
Fakat yalnızca bir yandakileri… Diğer yana kimse yanaşmıyordu.
“Neden?” diye sordu Erlik. “Yazık değil mi diğer yanda çürüyüp gidenlere?”
“Ülgen yasak etti onlardan yemeyi.” deyince aralarından biri;
Erlik ısrarcı oldu:
“Size yazık değil mi o leziz meyvelerden mahrum kalıyorsunuz?”
Halklar direndi:
“Onlar iyi olsaydı Ülgen bize yiyin derdi. Hem bak şu yılanla köpeğe. Onlar ağacın bekçileri. Yiyemeyiz istesek de.”
Erlik ne ettiyse dinletemedi o gün. Ama vazgeçmedi.
Ağacın çevresindeki insanlara karıştı. Gezdi dolaştı, sonunda Ece ile Doğanay adında iki sevgiliye yanaştı.
“Doğanay Ece’yi seviyorsa neden ona güzel ne varsa vermiyor, hiç tadılmamış şu meyvelerden koparmıyor? Her şeyin en güzelini hak etmez mi kalpten sevilen? Bu meyveler aşkını ispatlamanın en güzel yolu!”diye fısıldadı.
İki sevgili önce direndi Erlik’in bu sözlerine. Ama sonra filiz verdi Erlik’in ektiği tohum. Bir şüphe düştü Ece’nin içine. Ya gerçekten sevmiyorsa Doğanay onu?
Köpek ve yılan ağacı beklerken uyumuştu. Olmaz ya, Erlik’in işi bu!
Erlik süzüldü yılanın ağzına girdi içine. Ağaca çıkardı onu. Dolandı dallara ve yasak meyveden bir ısırık aldı.
Bunu görünce Doğanay cesaret buldu.
Ece’yi aşkına inandırmak için uzandı meyvelere.
Kopardı dalından, sundu sevdiğine.
Ece sevinçle bir ısırık aldı. Meyve baldan tatlıydı. Hemen leziz ve sulu meyveyi Doğanay’a uzattı.
İşte tam o anda sert bir rüzgar esti. Ülgen bütün hışmıyla çıktı ortaya.
Önce dönüp yılana:
“Erlik’in hükmüne girdin, bundan böyle insanlar sana düşman olsun. Nerede kim görse seni, ezmeye öldürmeye uğraşsın!” dedi.
“Bundan böyle siz ve dokuz halkınız hepiniz ölümlüsünüz. Doğacak, doğuracak, yemek için durmadan çalışacak ve sonunda öleceksiniz. Bu olsun hepinizin yazgısı!”
Ülgen bu son sözlerini söyleyip çekildi altın dağına.
O günden sonra bir daha çıkmadı insanların karşısına.
Böylece yeni bir düzen kuruldu,
Ülgen ile Erlik arasında savrulan insanoğlu hükmetti dünyaya…