Ana Sayfa Blog Sayfa 2775

10 bin bahar gördü: Siyez Buğdayı – Mustafa Afacan

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

**

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

4 – 10 bin bahar gördü: Siyez Buğdayı

Nüfus cüzdanındaki yaş hanesinde “10 bin” yazdığına aman kimse aldanmasın, gönlü gençtir Siyez buğdayının. Öyle taze bir gönüldür ki bu, ilkbahar çiği yahut kelebeğin gönlü misali, gün gelir boy atar ele gelir, gün gelir hasat olur el sallar veda ederken yetiştiği toprağa. Gönlü insan gönlü ile birlikte çarptığındandır besbelli, zaman içinde yeşilden sarıya çalan başaklarını hele bir okşamaya görsün nasırlı eller, o dakika tarlalar boyu bezemeye durur tüm bereketini.

Siyez buğdayının evveliyatı, insanın kültür yolculuğunun başlamasıyla eş değerdir bir bakıma. Yaklaşık 12 bin yıl önce iklimin değişmeye başlamasıyla birlikte insan toplulukları için avcı-göçebe yaşam modelinden çiftçi-yerleşik bir tarza evrilmenin kapısı aralanmış oldu. Neolitik devrimin ala şafağında doğada yabani buğdayla tanışan insan, çalışan aklı ve hünerli elleri aracılığıyla yüzyıllar sürecek karşılıklı bir etkileşim ve değişimin ilk kaldırım taşlarını yürümeye başladı bu sayede. Çok sürmedi, Anadolu’nun güneyinden başlamak üzere “Bereketli Hilâl” olarak nitelendirilen bölgede buğdayın atası Einkorn insan eliyle toprakla buluştu.

Tarımda ustalaşmaya başlayan insan, 14 kromozomlu Einkorn (Triticum urartu) ile  doğada bulunan diğer buğday türlerini eşlemeye başladı ve tüm bu çabaları sonucunda daha elverişli bir buğday çeşidi olan Siyez (Triticum monococcum) ortaya çıktı. Kavuzlarında tek tane taşıyan siyez ve akrabası olan çift taneli Gernik (Triticum dicoccum), tarih sahnesindeki yerlerini böylece almış oldular.

Anadolu’nun güneydoğusunda başlayan Siyez buğdayı kültürü, zaman içinde Avrupa’yı da kapsayacak şekilde değişik toplumlara yayıldı. Taa ki hem işlemesi kolay hem verimi daha çok olan yeni buğday türlerini bulana kadar. Yeni buğday çeşitlerinin Siyez buğdayını tahtından etmesi çok uzun sürmedi. Siyez buğdayına günümüzde sürdürülebilir haliyle “sadece” denilebilecek bir yoğunlukta Kastamonu’da rastlıyoruz.

Toplumsal hayattaki farklılaşmalara koşut olarak tarımdaki sürekli değişimlere rağmen 10 bin yıl boyunca ayakta araklıksız kalmak, direngen olmasının eseri olsa gerek Siyez buğdayının. Rüzgârın karşısında ahenkle dans etmek dışında boynunu kimselere eğip bükmedi Siyez buğdayı. Envai diyarlarda kasırgalar, sel kıyamet, erozyon çağlar boyu eksik olmasa da başından; hiç birine eyvallah etmedi. Öyle güçlü ve direngen ki, sık görülür bir yıl önce hasat edilen tarlada dökülen tohumların gelen yıl kendiliğinden olduğu ve tüm tarlayı sanki yeniden ekilmişçesine kapladığı.

Bağımsızlık, karakteri oldu. 10 bin yıl önce tarlaya ilk atıldığında 2 kromozom setinde yedişerden toplam 14 kromozomdu, aradan geçen yüzlerce yıl boyunca sarp dağlar aştı, geçilmez ovalar geçti, bugün yine 14 kromozomlu genetik yapısı ile yolculuğuna devam ediyor. Ne “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” (GDO) ne de en ufak bir genetik aldatmacanın kurbanı oldu. Gıda güvenliği, beslenme, sağlık ve çevre açılarından bakıldığında, günümüze kadar olduğu gibi gelen ender gıda ürünlerinden biri olarak öne çıkar Siyez buğdayı.

Kastamonu’da “Kaplıca”, “Kavılca”, “Kabılca” isimleri ile de adlandırılan Siyez buğdayı; İhsangazi başta olmak üzere Merkez, Araç, Devrekani, Taşköprü, Daday, Seydiler ilçelerinde yoğun olarak ekilir. Çoğunlukla “güzlük ekim” yöntemi uygulansa da ilkbaharla birlikte ekim yapan çiftçiler de görülmekte. İlkbahar mevsiminde ekilen Siyez buğdayı, sonbahar ekimine göre yaklaşık iki hafta sonra hasat edilecek olgunluğa ulaşır.

Kastamonulu çiftçiler için Siyez buğdayı ekim dönemlerinin ayrı bir önem ve değeri var hiç kuşkusuz. Eğer güzlük ekim yapılacak ise eylül ayının ortasında sabahın ilk ışığıyla birlikte sürülerek havalandırılan tarla, ekim ve kasım ayında Siyez tohumu ile buluşturulur. Kastamonu’nun, örneğin İhsangazi ilçesindeki çiftçiler atalarından miras kalan geleneğe göre Siyez buğdayını haftanın sadece perşembe ya da pazar günleri ekerler. Siyez buğdayı ekecek çiftçi sabah evden çıkmadan önce abdest alır, tarlasının başında iki rekat şükür namazı kıldıktan sonra “Bismillah” çekerek ekim işine başlar. Kastamonulu çiftçiler ekimini yaptıkları hemen her üründe uyguladıkları “Nakis günleri” takvimine Siyez buğdayı ekiminde de harfiyen uyarlar. İnanışa göre ayların bazı günlerinde kesinlikle ekim yapılmaz. Yapılsa da tutmayacağı görüşü hakimdir çünkü. Hicri takvim uyarınca örneğin şaban ayının 3’ü ile 25’i, ramazan ayının 6’sı ile 8’i, muharrem ayının 4’ü ile 15’i günü gibi. Hayırlı niyet, gönülden bereket dileği ile toprakla buluşturulan gıdanın güvenliği en baştan emin ellerde değil midir?

Endüstriyel tarıma olanak sağlamayan küçük, parçalı, engebeli arazide “geçimlik” nafakasını çıkarmaya çalışan yoksul ama emektar çiftçinin halinden anlar Siyez buğdayı. Zaman içinde tarımın küçük aile işletmelerinin dışına çıkarak endüstriyel ve konvansiyonel bir nitelik kazanmasına karşın Siyez buğdayı, kendisini var eden ve günümüze kadar gelmesine olanak sağlayan “münhasır” özellikleri nedeniyle kimyasal girdilerden tümüyle ari kalmayı becerdi.

Almadan vermek Allah’a mahsustur hiç şüphesiz, Siyez buğdayına başını sokacağı kadar tarla gösterilse yeter. Su, gübre, ilaç, hormon istemez. Allah’ın verdiği kadar su, üç beş başlık ahırdan çıktığı kadarıyla doğal gübre yeter de artar Siyez buğdayına “Yarabbi şükür” dedirtmek için. E sevaptır boy atmasını engelleyen zararlı otlarla savaşında biraz omuz verivermek kahramanımıza. Kendisi başa çıkar çıkmasına da, insanlık öldü mü, iki zararlı otu elle yoluvermekle.

Günümüz dünyasında giderek kapladığı alan artan “gıda güvenliği” kavramı namına, Siyez buğdayının tarlada başlayan ilk adımı son derece örnektir hiç şüphesiz. Su, toprak, doğal gübre ve emek; Siyez buğdayı için yeter de artar. Aklı sıra işgüzarlık ederek kimyasal ilacı koltuğunun altına sıkıştırıp kapısının önüne gelen çiftçilere fena içlenir, fena küser Siyez buğdayı. Gel gör ki buğday başına yolunu şaşırmış insanla başa çıkmak ne mümkün? O an kahreder hayata, yumar gözlerini gökyüzüne, elinde avucunda ne varsa döker. Kimyasal ilaç kuvvetine mahsulü artırdım sanan çiftçi ise bilmez ki gelecek yılların sermayesinden yediğini. Şaşkın çiftçi toprağı ve tohumu zehirlemenin bedelini, aynı toprakta gelecek yılların bereketsizliğiyle öder.

Dile kolay 10 bin yaşına geldi ihtiyar delikanlı Siyez buğdayı. Kaç asır, kaç çağ, kaç medeniyet geçti de doğumundan bugüne, daha doktor yüzü görmedi. Eczaneye adım atmışlığını ne gören ne duyan oldu. Geçtim onlarca buğday hastalıklarından, ne aksırdı ne tıksırdı. Temiz toprak, mis gibi oksijen, temizinden hasbelkader miktarda su, halden anlayan çiftçi olduktan sonra sağlıkla afiyetle yolunda yürüdü. Tanesini saran “Kavuz” ismindeki kılıf, en sağlam koruyucusu oldu çünkü. Diğer buğday çeşitleri kabuklarından henüz harmanda soyunurken, Siyez buğdayı kavuzu sayesinde tanelerinin hava ile temas etmeden depolanmasını sağladı. Sırtında kavuzu olduktan sonra ne depodaki zararlılar ne de mantar türü hastalıklar semtine uğrayabilir Siyez buğdayının. Etti mi size gıda güvenliği için tarladan depoya geçişte dört dörtlük bir süreç daha.

10 bin yıl boyunca yurtseverliğinden zerre ödün vermedi Siyez buğdayı. Her nereyi yurt tutmuşsa, şairin dediği gibi,  geçirip tırnaklarını toprağın sırtına doğruldu. Çiftçinin bir güler yüzü ve alnından koyuverdiği ter yetti de arttı, yerini yadırgamadan başına yastığa koymasına. Güzeller güzeli Anadolu’da misal, ne zaman vatan toprağı işgal tehlikesine düşse o an yiğitlerin çıkınında en başta saf tuttu. Sabanı bırakıp eline mavzer alan vatanseverlerin cephede biricik yoldaşı oldu. Yurtseverliğinin ana kaynağı olan yerelliği sayesinde, yetiştiği ve geçim namına kendine umut bağlayan insanların biricik sigortalarından biridir Siyez buğdayı. Ekildiği toprak, altında nefes aldığı gökyüzü, tohum saçan elle tanışık olduktan sonra koşullar ne kadar olumsuz olsa da az ya da çok ürün vermeyi hiç ama hiç ihmal etmedi. Diyeceğim o ki gıda güvenliğini elden hiç bırakmadığı gibi Siyez buğdayı, içinde boy verdiği toplumun güvenliğini de hiç kulak arkası etmedi.

Yüzyıllarca birbirinden öğrenen eller sayesinde tarlayla buluştuğu için, kalitesi ve sürdürülebilirlik namına en başarılı ıslahın ürünüdür Siyez buğdayı. Atalardan gelen ve değişen şartlara uyum sağlamayı kendi içinde taşıyan geleneksel bilgi sayesinde, kıyamet kopmadıkça yeryüzünde kalıcı olmasını garanti almış ender ürünlerden biridir. Sürdürülebilir ve yüzyıllar boyu sınandıktan sonra kalıcı hale gelen geleneksel bilginin bahçıvanlığında olan gıda, güvenli değil midir sizce?

Kastamonu’da Siyez buğdayı hasat zamanı ilçelere göre çok az farklılık gösterir. Siyez buğdayının en yoğun ekildiği ve ilçe için bir kalkınma argümanı halini almaya başladığı İhsangazi’de örneğin, temmuz ayı sonu ile ağustos ayı ortası arasında hasat yapılır. Biçerdöver girmesine olanak sağlamayan eğimli ve çok küçük ölçekli arazilerde ise tırpan kullanılır. Mahsulün bir kısmı doyurucu özelliğinden dolayı hayvan yemi olarak ayrılırken, esas kısmı bulgur yapılması için odun ateşi üzerinde ahenkle kaynayan bakır kazanların yolunu tutar. Kadınlar tarafından karıştırılarak kaynatılan bulgur, temiz örtüler üzerine serilerek açık havada kurutulur ve soluğu geleneksel köy değirmenlerinde alır. Son birkaç yıldır Siyez unu da artan bir üretim grafiği sergiliyor.

Elektrik enerjisinin kullanılmaya başlaması ve değişen koşullar su değirmenlerini tahtından etti şüphesiz. Ancak Kastamonu Valiliği’nin yapımını sağlayarak İhsangazi Köylere Hizmet Götürme Birliği’ne devrettiği Haracoğlu Su Değirmeni, hem geleneksel üretimi yaşatmak hem de suyun sağladığı yavaş devirle buğdayı yakmadan bulgur ve un haline getirmek için son derece faydalı bir işlik. Ilgaz Dağı’nın doruklarından yola çıkan Ilgaz Çayı’nın Haracoğlu Su Değirmeni’ne uğrayarak yoluna devam etmesi sayesinde, unutulmaya yüz tutan geleneksel bir tat “güven” içinde günümüzde damaklarla buluşuyor.

“Gıda güvenliği” kavramı için adeta ders olarak okutulacak özellikteki Siyez buğdayı, geleneksel yöntemle elde edilen dolmalık, çorbalık, pilavlık bulguru ve unu yanı sıra besin değeri ile de tam bir sağlık dostudur. Kastamonu halkını yıllardır peşinden koşturduğu eşsiz lezzeti yanında bünyesinde barındırdığı zengin içeriği, birçok organın sağlıklı işlemesine katkı sunar. Kastamonu mutfağında Siyez bulguru çoğunlukla sade yada et, bitki, sebze, tahıl, mantar gibi karışımlar ile pilav olarak sunuldu gibi; metropollerde yeni girmeye başladığı gurme restoranlarında çok daha farklı kullanımlarla “güvenli” limanlara yelken açmış durumda.

Bir ürünün “geleneksel” yöntemle üretilmesi ve yerel bir değer olarak varlığını sürdürüyor olması, “gıda güvenliği” açısından illaki gerek ve yeter şart değil. Bizatihi geleneksel ürünün, tüketicinin gözettiği başta sertifikasyon, kalifikasyon, tarladan sofraya izlenebilirlik, depolama, paketleme, nakliye, raf ömrü, hijyen, tahriş olmama, adil ticaret gibi gıda standartlarına olabildiğince uygun hale getirilmesi gerekir.

Geleneksel ürünlerin yurtiçi ve yurtdışı pazar bulmasında henüz emekleme evresini yaşayan ülkemizde, Siyez buğdayı da dahil olmak üzere küçük aile işletmelerinin ürettikleri yerel gıdalar “güvende” oldukları sürece devletimizin de milletimizin de güvende olacağını aklımızdan hiç çıkarmayalım.

Fotoğraflar: Eppek.net, Toprakana.com.tr

 

Mustafa Afacan

Barış sesleri Leros’tan yükseliyor

Ege’nin iki yakasını bir araya getirecek olan Barış Buluşması 13-15 Temmuz tarihleri arasında Leros Adası’nda gerçekleştirilecek.

Ege’de çok kültürlü yapısıyla öne çıkan Leros Adası tarih boyunca birçok kültüre ev sahipliği yapmış. Etkinliğin davetiyesi beş dilli olarak basıldı.

Leros-Kalimnos-Aspalias Metropolitliği, Leros Belediyesi, Defne-Dafni Türk Yunan Derneği, Leros- Artemis Dans Okulu tarafından ortaklaşa düzenlenen Barış Buluşması’nda sergi, dans gösterileri, Rebetika dinletisi ve belgesel gösterimi yer alacak.

Barış Buluşması 13 Temmuz Cuma günü, saat 20.00’de Platanos Meydanı’nda Kanada Dans Derneği Kyklos-Halk dansları gösterisiyle başlayacak.

14 Temmuz Cumartesi günü saat 20.00’de Alinda Metropolitlik binasında “İmroz-Karşı Bellek” fotoğraf sergisinin açılışı gerçekleştirilecek. Açılışta Kalimnos-Leros-Astipalias Metropoliti Paisios, Bölge Valisi Hacimarkos, Belediye Başkanı Kolias ve Defne Derneği Başkanı. (E) Büyükelçi Yalım Eralp birer konuşma yapacak.

15 Temmuz Pazar Günü ise Platanos Meydanı’nda Eniz Rıza Sakızlı ve Mesut Tufanlı’nın yönetmenliğini yaptığı Yanyana belgeselinin İmroz bölümünden bir gösterim yapılacak. Gösterimin ardından Stelios Berberis, Artemis Dans Okulu müzisyenleri ve Kanada Kyklos-Halk Dansları Topluluğunun katılımıyla rebetika dinletisi ve dansları sunulacak.

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

[Yaşadım Diyebilmek] Bir dergi ve bir yıldız nasıl doğdu – Şahin Tekgündüz

Yaklaşık altmış yıl önce, 1959’da Türkiye’de bir dergi yayımlandı: Sinema-Tiyatro…

 

Alçakgönüllüydü, büyük iddialar taşımıyordu; kendine göre çizdiği ve doğru olduğuna inandığı düz bir yol vardı. Türkiye’de sinema ve tiyatro kültürüne katkıda bulunmak, bu sanat dallarını özgürleştiren ve paranın baskısından kurtaran amatör alana destek vermek, çağdaş ve ilerici akımların gelişmesine ortam hazırlamaktı. Aradan 60 yıl geçtikten sonra o günlerin heyecanından arınmış, daha sakin, daha dingin ve daha nesnel bir gözle baktığımda, ne kadar doğru bir hedef için yola çıktığımızı bir kez daha görebiliyorum. Ancak ne yazık ki, pek çok amatör girişimde olduğu gibi, bu da çok kısa ömürlü oldu. Sadece dokuz ay…

Derginin çıkması için aradan tam 11 ayın geçmesi gerekmişti. Bu sürede gücümüzü, enerjimizi ve kısıtlı olanaklarımızı dernek üzerinde yoğunlaştırmış, üye sayımızı artırmış ve oluşturduğumuz etkinliklerle adımızı duyurmayı başarmıştık. Bir yandan, o yıllarda Ankara’nın en seçkin bölgelerinden olan Kızılay’daki Sanatsevenler Kulübü’nde açık oturumlar, tartışmalar düzenliyor, sinema ve tiyatro konusunda sergiler açıyor, bir yandan oluşturduğumuz sahnede dünyaca ünlü avangart oyunları sahneliyorduk. Bu öncü ve ilginç etkinliklerimizden daha sonra ayrıntılarıyla söz edeceğim.

Sinema-Tiyatro Dergisi’nin ilk sayısı 15 Mart 1959 günü çıkmıştı. O ramazan günü, arkadaşlarımın önemli bir bölümü, tam anlamıyla Müslüman mahallesinde salyangoz satma çabasıyla avangart tiyatrodan örnekler sunmak üzere muhafazakârlığın merkezlerinden Konya’da idi. O gün derginin ilk sayısını matbaadan aldığım anı hiç unutamam. Buram buram kâğıt ve matbaa mürekkebi kokan dergi paketini, günlerce aç kalmış birinin, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeği göğsüne bastırması gibi kucaklıyor, bir yandan da dergideki yazıları ilk kez karşılaşıyormuş gibi iştahla okuyordum. O ilk sayının üçüncü sayfasındaki kısacık sunuş yazısı ise her şeyi anlatmaya yetiyordu:

1958 yılının şubat ayında Ankara’nın sinema ve tiyatro severlerinden beş on genç bir araya gelip bir dernek kurdular: Sinema-Tiyatro Derneği. Yönetmeliklerinin birinci maddesi Ülkemizde sinema-tiyatro kültürünü, amatör sinema-tiyatroculuğu yayacaklarından, bir dergi ile çalışmalarını destekleyeceklerinden söz ediyordu. Bütün çalışmaları yanında, kolları sıvayıp bir derginin hazırlıklarına giriştiler. Sinema-Tiyatro Derneğinin ve bütün sinema-tiyatroseverlerin dili olacak bir dergi çıkaracaklardı. Orada, bütün amatörler birleşecek, konuşup tartışacaklar, bildiklerini, gördüklerini yazacaklardı. Ama daha heveslerinin dumanı üstündeydi ki başvurdukları yerlerden red cevapları doluverdi posta kutularına… Sonra dernek, tam bir yıl yararlı olmağa çalıştı sinema-tiyatroseverlere. Ve sonra gençler, öğrendiklerine güvenip yeni bir atılış yapmaya karar verdiler. Eğer dergi elinize kadar gelebilmişse atılış başarılmış demektir.

Sinema-Tiyatro Dergisi Hepinizi Esenler.

Büyük ilgiyle karşılanan derginin sahibi olarak ben, yazı işleri müdürü olarak da Ülker Akçakoca görünüyordu. O kadar mutluydum ki, övgüyle karşılanmak ümidiyle derginin ilk sayısını Dost Dergisi yayımcısı Sâlim Şengil’e (sanat çevrelerinin ünlü Sâlim Babası) götürmek oldu. O dergiyi dana önce edinmişti ve fırça atmak için sanki beni bekliyordu. Sayfa düzeni berbattı, hurufat (harfler) seçimi uyumsuzdu, dilde gerekli özen gösterilmemişti; yânî tam anlamıyla sınıfta kalmıştım. Fırça faslı bitince Sâlim baba kollarımdan tutup yanaklarımdan öptü ve “Eleştirilerim acı gelmesin sana, kutsanacak bir iş yapıyorsunuz, bundan sonraki sayılarınız daha başarılı olacak, onları da merakla bekliyorum” dedi. Biraz rahatlamıştım ama o görüşmenin üzerimdeki etkisini de uzunca bir süre atamamıştım. Neyse ki başkaları Sâlim Baba gibi düşünmüyordu ve bu fırça dışında hemen herkesten alkış aldık. İlk sayıda Erol Aksoy, Adnan Ufuk (Nijat Özön), Turgut Özakman, Türkân T. adıyla Turan Taner, Timuçin Yekta, Coşkun Tunçtan, Ayhan Yılmaz, Ülker Akçakoca, Şahin Tekgündüz, Özkan Taner, Ergun Sav, Nihat Özer imzalı yazılar ve çevirileri yer alıyordu. Bin adet bastırdığımız dergiye abone sağlayabilmek ve satışını arttırabilmek için olağanüstü çaba harcıyor, bir yandan da ilan alabilmek için önümüze gelen kapıyı çalıyorduk. İlk sayıdan başlayarak en büyük destekçilerimizden biri de, tam sayfa Kavaklıdere Şarapları reklamıyla And ailesinin temsilcisi Metin And’dı…

Sonuçta Sinema-Tiyatro’yu ancak dokuz ay yaşatabildik. Dördüncü sayımız “Türk Sineması”, yedinci sayımız ise “Türk Tiyatrosu” özel sayısı olarak çıktı. Hem bu özel sayılarda hem de diğerlerinde biz amatörlerin yanı sıra pek çok ünlünün yazıları da yer aldı. Örneğin Ömer Atilla Sav, Nureddin Sevin, Melih Vassaf, M. Tali Öngören, Orhan Asena, Özdemir Nutku, Ayhan Çilingiroğlu, Târık Kakınç, Burhan Arpad, Sezer Tansuğ, Hâlit Refiğ, Orhan Kemal, Semih Tuğrul, Ali Gevgilili, Attila İlhan, Nejat Duru, Ziya Metin, Nurhan Nur, Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Kriton İliadis, Çetin Özkırım, Metin Erksan, Özdemir Hazar, Lütfi Ay, Sevda Şener, Fahir İz, Refik Ahmet Sevengil yazarlar arasındaydı.

Derginin önemli başarılarından biri de Türkiye Tiyatrosun’a büyük bir yazar ve parlak bir başyapıt kazandırmak oldu. Üçüncü sayımızda sinema ve tiyatro dallarında amatörler arasında iki yarışma açtığımızı duyurduk: Sinema dalında, senaryo tekniğinin güçlüklerini bildiğimiz için, sinopsis de diyebileceğimiz film öyküsü, tiyatro dalında ise tek perdelik oyun yarışmaları. Tiyatro oyunu yarışmasının seçici kurulu oyun yazarları Orhan Asena, Turgut Özakman, Ülkü Başsoy, Nihat Özer (Asyalı), doçent Özdemir Nutku ve eleştirmen Ömer Atilla Sav’dan oluşuyordu. Sinopsis yarışmasını, ödüle değer katılım olmadığı için iptal etmek zorunda kaldık.

Tiyatro dalında katılım daha düzeyli idi. Seçici kurul, üç çalışmayı ödüllendirdi.  Güngör Dilmen’in “Midas’ın Kulakları” oyunu birinci, SBF öğrencisi Erol Aksoy’un Sabahattin Ali’nin aynı adlı öyküsünden yararlanarak yazdığı, “Sıcak Su” ve Aziz Nesin’in eski eşi Meral Çelen’in “Bir Küçük Kadın” adlı oyunu üçüncü olarak değerlendirdi. Kurul, uygun oyun olmadığı için ikincilik ödülü vermemişti. Hemen hiç tanınmayan bir yazarın Midas’ın Kulakları oyunu emsalsiz bir ilk yapıttı. Oyun sadece dernek ve dergi ortamını değil, Türkiye’deki tiyatro çevrelerini heyecandan heyecana sürükledi, övücü yazılar birbirini izledi.

Midas’ın Kulakları’nı, Seçici Kurul Raporu ile birlikte Sinema-Tiyatro’nun sekizinci sayısında yayımladık; ancak yarışma koşullarında yer almasına rağmen, kalabalık oyuncu kadrosu gerektirdiği için sahneye koyma vaadini maalesef yerine getiremedik. Oyunun yarattığı heyecan Özdemir Nutku’yu fena halde etkilemiş, elimizdeki olanakları zorlayarak oyunu sahneye koyma çabasına girişmişti ama sonuç alması mümkün değildi. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Gençlik Tiyatrosu da aynı girişimde bulunmuş, olanakları elvermediği için onlar da yarı yoldan dönmüştü. Sonuçta oyun, kısa bir süre sonra Oda Tiyatrosu’nda, daha sonra da pek çok tiyatroda defalarca temsil edildi; Ferit Tüzün tarafından opera ve bale olarak sergilendi ve uzun süre sahnelerde yer aldı. Güngör Dilmen, adını tiyatro yazarı olarak literatüre geçilmiş ve bu yolda ilerlemeye başlamıştı. Yale ve Washington üniversitelerinde tiyatro öğrenimi, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda dramaturgluk, İÜ Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyeliği ve onlarca eseri arkasında bırakarak 2012 yılında aramızdan ayrıldı. Sevgili Güngör Dilmen’i saygıyla anıyorum.

Derginin dağıtımını, kitabevlerini ve önemli gazete bayilerini tek tek dolaşarak  kendimiz yapıyorduk. En çok satılan yerlerden biri Sakarya Caddesi’ndeki Bilgi Kitabevi biri de Kızılay’da Tuna Caddesi’nin köşesindeki Kültür Kitabevi idi. Derginin İstanbul satışını Bülent Habora, İzmir satışını ise Melih Vassaf üstlenmişti. Kültür Kitabevi ufacık bir dükkândı ama önündeki geniş tezgâhta yerli ve yabancı bütün dergi ve gazeteleri bulmak mümkündü. İsa adında iki metre boyunda, gülmeyi unutmuş, herkese terslenen bir sahibi vardı. 1938’de Harp Okulu’nda gazete dağıtımı yaparken nasıl olduysa Nâzım Hikmet davasına karışmış, duruşmada yargıç ifadesini alırken önündeki daktilo kıza “Kızım satır başı…” deyince başının satırla vurulacağını sanarak bayılıp iki seksen serilivermiş yere. Bunu bilenler hinlik olsun diye, duyacağı şekilde “satır başı” deyip onu çileden çıkarırlardı. O ters adam bize hep iyi davranır dergimizi standın en görünen yerinde sergilerdi.

Bakanlıklar’ın en işlek yerindeki bir bâyî de, “Bunu kimse almaz kardeşim” diyerek dergimizi satmayı reddetmişti de illet olmuştuk. Kavaklıdere’deki lokalimize genellikle yürüyerek gidip geldiğimiz için bu büfenin önünden geçiyorduk; arkadaşlarla sözleşip önünden her geçişimizde büfeden Sinema-Tiyatro Dergisi istemeye başladık. Aradan birkaç hafta geçmiş, büfenin sahibi nasıl bulduysa lokalimize gelip 50 dergi istemiş, kalmadı diyerek 25 dergi verip parasını da peşin almıştık.

Derneğin etkinliklerini yürütebilmesi, derginin de yayımını sürdürebilmesi için satış gelirleri ve üye ödentileri çok yetersiz kalıyordu. Yedeksubay olduğum için aralarında yer alamadığım bir grup arkadaşımız, Sanatsevenler Kulübü başkanı olarak bize büyük sempatiyle yaklaşan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mûnis Fâik Ozansoy’u Çankaya Köşkü’nde ziyarete giderek dergiye ve derneğe destek talebinde bulunmuştu. Ama unuttuğumuz bir şey vardı. Ozansoy, Hâlit Zîya Uşaklıgil’in Kâbus adlı oyununu o günün diliyle yeniden düzenlemiş ve oyun Küçük Tiyatro’da sahneye konmuştu. Çok kötü olduğu için oyunu gala gecesinde grup hâlinde yuhalamış, Devlet Tiyatroları tarihinde bir ilki yaşatmıştık. Bu da yetmezmiş gibi Nihat Asyalı derginin birinci sayısında ‘Gereksiz İyi Niyet’ başlıklı bir yazıyla oyunu yerden yere vurmuştu. Bütün bunlar yokmuş gibi gereksiz bir iyi niyetle Çankaya’ya çıkan arkadaşlarımız kelimenin tam anlamıyla köşkten kovulmuşlardı. Üstüne üstlük Sanatsevenler Kulübü de etkinliklerimize son vermişti.

Buna karşılık aynı grup sekiz ay sonra bir yolunu bulup Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri’den beklenmedik bir randevu almıştı. Hepimizde şaşkınlık yaratan bu ziyâreti dernek kurucu üyelerimizden o dönem Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Ayhan Gökalp şöyle anlatıyor:

Sinema-Tiyatro Dergisi’nin 8. sayısı

“Dergimizi sekiz sayı çıkarmış ve tıkanmıştık. Millî Eğitim Bakanı’na, kütüphaânelere dergimizi abone etmesi için gittik. Demokrat Parti iktidarının son dönemi idi. Sanırım 1959’un Aralık ayıydı. CHP ile büyük gerginlik yaşanıyordu. İsmet İnönü’nün fotoğrafları bütün devlet dairelerinden kaldırılmıştı. Bakan odasına girdiğimizde, makam koltuğunun arkasında iki fotoğrafı asılı olduğunu şaşkınlıkla gördük. Fotoğraflardan biri Atatürk’e, biri de İsmet İnönü’ye aitti. İsteğimizi dinleyen bakan kütüphânelere bakan görevliyi çağırdı ve ona, bir yıl süreyle yüz dergiyi abone etmesi için tâlîmat verdi. Yetkili, ‘Sayın bakanım, en az 10 sayı çıktıktan sonra abone olabiliyoruz, bu dergi daha sekiz sayı çıkmış’ dedi. Bakan onu çok güzel cevapladı. ‘Olsun, biz bu parayı ödedikten sonra iki sayı daha çıkaracaklar ve ondan sonra batacaklar’ dedi”

Nitekim öyle oldu ve daha onuncu sayıyı çıkaramadan kapandı dergi. Sinema-Tiyatro Dergisi’ni DP’li bir bakan destek verme çabasında iken onun kapanması için son darbeyi vuran ise CHP’nin mâruf damadı Metin Toker’in küçük biraderi Mübin Toker’di. Dergi’nin büyük zorluklarla çıkarılan son sayısında Akis Dergisi’nin her sayı üçüncü sayfasında yayımlanan ‘Kendi aramızda’ başlıklı sunuş yazısını, üslubuyla da taklit ederek kaleme aldığımız son sunuş yazımız şöyleydi:

Akis dergisine ait matbaanın müdüriyet odasını işgal eden esmer, ufak-tefek, yeşil elbiseli zat, uzun süren telefon konuşmasını bitirdikten sonra ahizeyi sıkıntıyla yerine bıraktı. Başını kaldırmadan, masanın önünde oturan iki gencin konuşmalarını bekledi. Gençlerden biri ürkek bir sesle, “Efendim bizim dergi…” diye söze başladıysa da yeşil elbiseli ufak-tefek zat, sözü sonuna kadar dinlemedi. Bu sıralar işi zaten başından aşkındı. Sular İdaresi’nin kitapları ve bir yığın yağlı müşterinin dizgi işi sıra beklemekteydi. Bunların zamanında yetiştirilememesi o yağlı müşterinin kafesten uçması demekti. Yeşil elbiseli ufak-tefek zat sözünü kısa kesti: “Derginizi matbaamızdan alabilirsiniz!” Ve bir derginin matbaadan çıkarılması için bir sebep gösterilmesi, hiç değilse evvelden haber verilmesi gerektiğini düşünen gençlerin tereddütle duraklamalarını görünce cümlesini tekrarladı: “Derginizi alabilirsiniz”…

Bu hadise cereyan ettiği sırada takvimler 11 Aralık 1959 tarihini gösteriyordu. Esmer, ufak-tefek,, yeşil elbiseli zat, Rüzgârlı Matbaa ve Akis Müessese Müdürü Mübin Toker, iki genç ise Sinema-Tiyatro Dergisi yöneticileriydiler. Aybaşında çıkması gereken derginin yazıları on beş gündür dizilmeyi beklemekteydi. Gençler, kendilerine sııntı gözüyle bakılan matbaada, çıkarılan bütün güçlüklere rağmen dergilerini devam ettirmeye çalışıyorlardı. Artık bu sayının, bu ay içinde yetiştirilmesine imkân yoktu. Yeni bir matbaa temininin ise, bu bir aylık gecikmeden başka bir yığın külfeti vardı. Buna rağmen gençler matbaadan yazıları alıp dokuzuncu sayının çalışmalarına girişecekler, dergi belki bir daha çıkmayacak ve sinema tiyatro gibi politika dışındaki konuları mühimsemeyi çoktan bırakmış olan ülkücü Akis’in müessese müdür bir dergiyi katletmenin –ufak da olsa sorumluluğunu hiç aklına getirmeden yaşayıp gidecekti.

Derginin kapanacağını öğrenen Bilgi Yayınevi sahibi yakın dostum Ahmet Küflü, ısrarla derginin yayın hakkını kendisine devretmemizi istedi ve dergiyi sonuna kadar yayımlayacağını, hattâ daha da geliştireceğini vaat etti. Arkadaşlarımı ikna ederek bu isteğe karşı çıkmakla ne kadar yanlış yaptığımı çok sonra anladım ama iş işten geçmişti. Derginin yayın hakkını büyük bir yayınevine devretmeyi, geçindiremediği ve ihtiyaçlarını karşılayamadığı biricik yavrusunu zengin bir aileye evlatlık vermek gibi gelmişti bana.

 

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

İzlanda’ya soyları tükenen mavi balina avı suçlaması

İzlanda’da bir şirket 200 tonluk mavi balina avlamakla suçlanıyor.

Şirket ise avlarının oluklu balina ile mavi balina kırması olduğunu savunuyor.

Mavi balinalar soyları tükenmekte olan nadir hayvanlardan.

Hayvan hakları savunucuları, ihraç edilmek üzere kesilen mavi balinanın görüntülerini paylaştı.

Uzmanlar, fotoğrafların 1978’den bu yana kasten öldürülmeyen genç bir mavi balinaya ait olduğunu teyit etti.

Balina avcısı şirket ise, avladıkları canlının mavi ve oluklu balina (fin balinası) kırması olduğunu söylüyor.

Balinanın cinsinin tespit edilebilmesi için DNA testi yapılması gerekecek ve avın İzlanda yasalarıyla uyumlu olup olmadığı ortaya çıkacak.

 

(BBC Türkçe)

Yazar Emrah Serbes’e 13 yıl 4 ay hapis cezası

İzmir’de aracıyla önündeki otomobile çarparak 3 kişinin ölümüne neden olan yazar Emrah Serbes 13 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Tutukluluk halinin devamına karar verilen Serbes, “Çok üzgünüm, takdir mahkemenin” dedi.

Serbes’in yaptığı kazada ilk önce “Kazayı ben yaptım” diyerek suçu üstlenen Kenan Doğru ise 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Mahkeme başkanı ölen ailenin avukatlarına söz verdi. Avukatlar en üst sınırdan ceza verilmesini ve cezanın ertelenmesini istedi.

Emrah Serbes ise ifadesinde anne, baba ve kardeşini kaybeden Ahmet Özçelik’e yönelik “Ahmet kardeşim senden özür dilerim” dedi.

Serbes son sözlerinde “Bu bir kazaydı. Herkesin başına gelebilir. Hava karanlıktı, yağışlıydı. Bir anda aracı önümde gördüm. Kurtarmaya çalıştım, kurtaramadım. Olay anında alkollü değildim. Karar verirken lütfen bunları düşünün” dedi.

 

(BloombergHT)

Flamingoları tehdit eden Körfez Geçiş Projesi bilirkişi raporu: Geri dönüşü imkânsız zararlar verir

Flamingoların üreme alanı olan Gediz Deltası’nı tehdit eden Körfez Geçiş Projesi’ne karşı açılan davada bilirkişi raporu açıklandı.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı bazı meslek odaları ile 80 doğa savunucusunun İzmir 3’üncü İdare Mahkemesi’nde “ÇED iptal” davası açmıştı.

Hükümet tarafından İzmir’de yapılması planlanan Körfez Geçiş Projesi’ne verilen “Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu” kararına karşı, iki ayrı dava açılmıştı.

Raporda, projenin planının temel ilkeleri ve öngörüleri ile uyumlu olmadığı ve ÇED raporunun yeterli olmadığı görüşüne yer verildi.

Raporda ayrıca “Projenin uygulanması halinde bu bölgede giderilmesi mümkün olmayacak zararların ortaya çıkabileceği kanaatine ulaşılmıştır” ifadeleri kaydedildi.

Proje flamingoların üreme alanını tehdit ettiği için büyük tepki çekiyor.

62 yaşında flamingolar için Yalova’dan Mersin’e bisikletle 1.700 kilometre katetti

Gediz Deltası’ndan geçecek otoyol projesine karşı eylem: ‘Flamingoma Dokunma!’

İzmir’e Sahip Çık Platformu Körfez Geçişi Projesi’ne “Hayır” dedi

“Mega proje” Gediz Deltası’ndaki 189 farklı kuş türünün yaşam alanını tehdit ediyor

 

(Dokuz8)

Af Örgütü: Yemen’deki gizli cezaevlerinde savaş suçu işleniyor

Uluslararası Af Örgütü’nün (UAÖ – Amnesty International) yayımladığı rapor, Yemen’in güneyindeki gizli cezaevlerinde yaşanan sistematik zorla kaybetmeleri, işkenceleri ve kötü muameleleri belgeliyor. Af Örgütü, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) öncülüğündeki güçlerin işledikleri ihlallerin savaş suçu olarak soruşturulması çağrısında bulundu.

Uluslararası Af Örgütü, geçen yıl Yemen’in güneyinde yer alan gizli cezaevi ağını ortaya çıkarmıştı. Ancak üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, Birleşik Arap Emirlikleri öncülüğündeki güçlerin kontrol ettiği bu cezaevleri ve işlenen ihlallere dair kayda değer bir gelişme olmadı.

“God only knows if he’s alive“ (Hayatta mı Allah bilir) başlıklı rapor, BAE destekli güvenlik güçlerinin “terörle mücadele” görünümü altında asılsız şüpheler sebebiyle çok sayıda keyfi tutuklama yapıldığını ortaya koyuyor.

Daha önce gözaltında tutulan ve Af Örgütü’ne konuşan bir kişi, ” [Bana] her türde suçlamayı yönelttiler. Beni dövmeye başladılar… Sonra bir gün, gece yarısı beni bir başkasıyla karıştırdıklarını söyleyerek serbest bıraktılar … ‘Yanlış kimlikmiş, özür dileriz.’ Elektrik şokları yüzünden yaşadığım onca acıdan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibiydiler” dedi.

2016 yılı sonlarında Aden’de tutuklanan 44 yaşındaki bir erkeğin kız kardeşi, içinde bulundukları durumu “Nerede olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok, hayatta mı Allah bilir. Babamız bir ay önce kahrından öldü. Oğlunun nerede olduğunu öğrenemeden öldü” sözleriyle ifade etti.

UAÖ Kriz Müdahale Direktörü Tirana Hassan konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Sonuçta, Yemen’deki silahlı çatışmaların bir parçası olarak işlenen bu ihlaller savaş suçları olarak soruşturulmalıdır. Hem Yemen hem de BAE hükümeti, ihlallere son verilmesi için acilen harekete geçmeli ve eşleri, babaları, erkek kardeşleri ve oğulları kayıp olan ailelere cevap vermelidir” dedi.

 

(Demokrat Haber, Yeşil Gazete)

Dünyada ilk: İrlanda fosil yakıtlara yatırımı terk ediyor

İklim değişikliği ile mücadele kapsamında İrlanda cephesinden tarihi bir adım geldi.

Parlementoda oylanan “Fosil Yakıtlardan Geri Çekilme Yasası” kabul edildi ve İrlanda dünyada fosil yakıtlardan yatırımlarını tamamen çeken ilk ülke oldu.

Fosil Yakıtlardan Yatırımı Geri Çekme Yasası, bağımsız milletvekili Thomas Pringle, Trocaire, sivil toplum kuruluşları, aktivistler, öğrenci grupları ve Küresel Yasal Eylem Ağı’nın (GLAN) iki yıldan uzun süredir yürüttüğü kampanyanın sonucu olarak yasallaştı. 

Yasa İrlanda Stratejik Yatırım Fonu’nun (ISIF – Varlık Fonu) küresel fosil yakıt şirketlerindeki yatırımlarını 5 yıl içinde çekmesini zorunlu kılıyor.

Haziran 2017 itibari ile fonun dünya çapında 150 şirkette toplam 318 milyon Euro’luk yatırımı bulunuyor.

Bu yatırımlar 5 yıl içinde tamamen elden çıkarılacak.

Tracaire Direktörü Eamon Meehan, “Bugün Oireachtas (İrlanda Yasama Organı) tüm dünyaya çok güçlü bir mesaj verdi. Yasama organı üyeleri toplumdan gelen talepleri dinleyerek, fosil yakıtlardan yatırımı geri çekme konusunda tarihe geçecek bir karar aldı ve diğer ülkelere örnek oldu.  Bu karar hayati önem taşıyor.” dedi. 

Meehan “İrlanda’nın, iklim konusunda tembelliği tüm dünya tarafından biliniyordu. Geçtiğimiz aylarda, ülkenin AB içinde en kötü iklim politikasına sahip olduğunu gösteren çalışmalar yayınlandı. Bu durum da göz önünde alındığında, kararın önemi daha da artıyor, İrlanda’nın yakın zamanda iklim taahhütlerini yenilemesini ve iklim eylemi konusunda da daha hızlı harekete geçmesini bekliyoruz.” dedi. 

İrlanda Cumhuriyeti’nin iklim taahhütleri ise yeterli görünmüyor. Ülke 2020 yılına kadar sadece yüzde 1 azaltım hedefliyor, İklim Eylem Ağı Avrupa’ya (CAN Europe) göre iklim hedefleri açısından İrlanda Cumhuriyeti AB üyeleri içinde en kötü ikinci ülke olarak ön plana çıkıyor. İklim politikaları bu kadar çok eleştirilmesine rağmen İrlanda’nın böyle bir karar alması, diğer ülkelerin de benzer kararları kolaylıkla alabileceğini gösteriyor.

İrlanda hükümetine, fosil yakıtlardan ayrılmaya dair bir mesaj, parlamentonun alt kanadının önündeki aydınlatmayla dile getirildi. 

İrlanda bu yasanın geçmesiyle beraber artık kömür, petrol veya gaz ile enerji üreten tesis kuramayacak.

“Fosil yakıtlar endüstrisine finansal destekle Paris Anlaşması yükümlülükleri yerine getirilemez”

Tasarıyı hazırlayan Global Legal Action Network’ten Gerry Liston, “Hükümetler, fosil yakıt endüstrisini finansal olarak sürdürmeye devam ettikleri takdirde, iklim değişikliği konusunda Paris Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmeyecekler. Dünya üzerindeki ülkeler şu anda İrlanda’nın liderliğini ve fosil yakıtlardan uzaklaşma kararını acilen izlemelidir” dedi.

Geçtiğimiz yıl yapılan oylamada, Fine Gael dışındaki tüm partiler Fosil Yakıt Kullanımını Durdurma Kararı’nı onaylamıştı.

Bu karar İrlanda’nın Stratejik Yatırım Fonu’ndan fosil yakıtların çıkarılmasını öneriyordu.

 

(The Guardian, Yeşil Gazete)

IMF’den, ‘Türkiye, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını temin etmeli’ açıklaması

Piyasalar geçen hafta yayınlanan 703 sayılı KHK ile Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla ilgili endişe tepkisi verirken, IMF de Türkiye’ye Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın (TCMB) tam bağımsızlığının garanti altına alınması çağrısı yaptı.

Merkez Bankası’nın bağımsızlığına dair çağrı Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) günlük basın toplantısı sırasında IMF Sözcüsü Gerry Rice’tan geldi.

Türkiye ile birlikte Yunanistan, Haiti, Zimbabve, Pakistan ve Zambiya gibi ülkeler hakkında yorumda bulunan IMF İletişim Direktörü Gerry Rice, TCMB’nin tam bağımsızlığının garanti altına alınması çağrısında bulundu.

Merkez Bankası kanunu dün (12 Temmuz) yayınlanan 703 sayılı KHK ile değiştirildi. Kanundaki “Başkan 5 yıllığına atanır” ibaresi kaldırılmış ve KHK’nın 151 maddesinin ‘h’ bendine göre Merkez Bankası Kanunu’nun 25. maddesi yürürlükten kaldırılmıştı. Yeni düzenlemeye göre, Merkez Bankasının Hükümetle ilişkisi, Cumhurbaşkanı veya görevlendireceği bir bakan aracılığıyla da sağlanabilecek.

 

(Bianet)

 

Binali Yıldırım 335 oyla Meclis Başkanı seçildi

Türkiye Cumhuriyeti’nin son başbakanı ve AKP İzmir Milletvekili Binali Yıldırım, 3. turda 335 oyla TBMM’nin 28. Başkanı seçildi.

Binali Yıldırım göreve seçilmesinin ardından dün yaptığı konuşmada, “Gazi Meclisimize bu dönemde önemli görev ve sorumluluklar düşüyor” dedi.

Yıldırım, “Yeni dönemde yürütmenin bütçe kanun tasarısı dışında Meclis’e tasarı gönderme yetkisi yoktur. Kanun yapma yetkisi tamamen Meclis’e ait olacaktır” diye konuştu.

Konuşmasında “Çalışmalarımızda rehberimiz milletimizin iradesi anayasamız ve iç tüzük olacaktır” ifadelerini kullanan Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Seçilmeme katkı sunan bütün milletvekillerine açıkça desteğini ortaya koyan AK Parti Grubu’na, MHP Grubu’na teşekkür ediyorum.

 

(BBC Türkçe)