Ana Sayfa Blog Sayfa 2673

Jeomühendislik çare değil: İklim için tek yol sera gazlarından vazgeçmek!

Climate News Network’de Tim Radford imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

1991’de patlayan Pinatubo Dağı gezegeni iki yıl boyunca yaklaşık 0.5°C kadar soğutmuştu

İnsanlık jeomühendislikten daha güvenli ve daha soğuk bir dünya bekleyemez. Tehlikeli küresel ısınma ve iklim değişikliğini yavaşlatmanın tek güvenilir yolu sera gazı salınımının kesilmesidir.

Biliminsanları iklim değişikliği tartışmasındaki önemli bir yanlışı tespit ettiler. Jeomühendislik daha soğuk bir dünya için garanti çözüm değildir. Bariz çözüm olan fosil yakıtları kullanmayı bırakmak hariç Dünya’yı soğutacak hiçbir pratik teknolojinin mevcut olmadığını söylüyorlar.

Bir araştırma, güneş ışınlarını engelleyerek küresel sıcaklıkları azaltmak veya iki yüz yıllık endüstriyel büyümenin ürettiği fazla karbondioksit gazını yakalayıp hapsetmenin mevcut ve yeni yollarını uygulamaya koymak gibi mevcut olarak test edilmiş ve gelecekte keşfedilmesi beklenen bütün mekanizmaları inceliyor.

Yazarlar küresel ısınmanın tehlikelerini azaltmanın ve gezegenin sıcaklık artışını 2100 yılına kadar 2°C veya altında tutmanın en güvenilir yolunun rüzgar ve güneş enerjili kaynaklara geçilmesi ve fosil yakıt emisyonlarının sert bir biçimde kesilmesi olduğunu söylüyorlar.

Bağımsız, ikinci bir araştırma jeomühendisliğin sıkça teklif edilen bir biçimi olan stratosfere sülfat ayresolleri enjekte edip güneş ışınlarını azaltmak ve gezegeni gölge altında bırakma yöntemini yakından inceliyor ve temkinli bir karara varıyor.

Evet, gezegen yüzeyindeki ısınmayı azaltabilir. Ancak aynı teknoloji okyanusların ısınmasının devamına ve buz kütlelerinin daha da hızlı bir şekilde kaybedilmesine yol açabilir.

İnsanlığın kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam edebilmesi için teknolojik bir çözüm olan jeomühendislik, araştırmacıların defalarca belirttiği gibi belirsiz sonuçlar doğurması veya sonuçların potansiyel olarak zararlı veya politik açıdan tehlikeli olabileceğinden dolayı azledilmiştir.

Avrupalı iklim bilimcilerin Nature Communications dergisindeki raporunda 195 ülkenin 2015’te küresel ısınmayı 2°C’nin “oldukça altında” ve mümkünse kayda alınmış insanlık tarihi sıcaklık ortalamasının 1.5°C üstünde tutma konusunda anlaştığı Paris Anlaşması’nın hedeflerini inceliyorlar ve şu basit sonuca varıyorlar: teklif edilmiş hiçbir teknolojik çözüm sera gazı emisyonları şiddetli bir biçimde kesilmeksizin küresel ısınmaya ciddi ölçüde etki edemez.

Toprağı biochar ile tohumlayarak karbon depolama fikri büyük olasılıkla bütün ölçeklerde pratik bir çözüm değil. Atmosferden karbon çekmek adına seri olarak ağaç dikilmesi planlandığı gibi çalışmayabilir. Okyanuslarda fitoplankton patlaması yaratmak için suya besin katmak doğal besin döngülerini bozabilir ve başka bir sera gazı olan azot oksit emisyonlarını arttırabilir. Havadan direkt olarak karbon yakalama işi muazzam derecede pahalı olabilir, çünkü insanlık 2017 yılında fosil yakıt bazla 40 milyar ton karbondioksit emisyonuna neden oldu.

Gözle görülür bir etki yok

“Bahsedilen teklif edilmiş teknolojilerin hiçbiri önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde küresel ölçekte gerçekçi olarak uygulanamaz. Yani bu teknolojilere ortalama sıcaklık artışını değil 1.5°C sınırında tutmak, 2°C’nin altında tutma konusunda bile güvenemeyiz.” diyor araştırmayı yürüten Almanya, Potsdam’daki Institute for Advanced Sustainability Studies’in bilimsel başkanı Mark Lawrence.

Boulder, Colorado’daki Amerikan Ulusal Atmosferik Araştırmalar Merkezi (US National Centre for Atmospheric Research)’ndeki biliminsanları belki de üzerinde en çok çalışılan ve en çok tartışmaya konu olan iklim mühendisliği yöntemi olan atmosferin üst tabakasına sülfat aerosolleri enjekte ederek gelen radyasyonu azaltma uygulamasını yakından incelediler.

Bu bir anlamda gezegenin kendini soğutma yoludur. Mesela 1991’de Filipinler’deki Pinatubo yanardağı patladıktan sonra stratosfere çıkan küller iki yıl boyunca gezegenin sıcaklığını 0.5°C düşürmeye yetecek miktardaydı.

Araştırmacıların Nature Geoscience’da çıkan raporuna göre bu yöntemin bir versiyonu çalışabilir. Bilgisayar modelleri gezegenin yüzey sıcaklık artışını minimum seviyeye indereceğini tahmin ediyor.

Denizlerin yükselmesi

Ancak bu aynı zamanda çok kuvvetli bir okyanus gücü olan Atlantik meridyen devrilme dolaşımını hızlandırarak kutuplarda ve okyanus derinlerindeki suyun artarak ısınmasına yol açabilir. Böylece buz kütleleri eriyip deniz seviyeleri yükselebilir. Hindistan, Güney Amerika ve Afrika bölgelerinde yağmur mevsimleri ve fırtına hareketlerinde öngörülemez değişikliklere neden olabilir.

“Dolayısıyla bu tip değişikliklerin meydana getireceği olası etkiler ve jeomühendislik uygulanmamış alanlara ne şiddette etki edeceği oldukça bilinmez bir alandır.” diye belirtiyorlar.

Biliminsanları, yapmış oldukları bu araştırmanın dikkat çektiği nokların, bu tip uygulamaların taşıdığı risklerin, gezegenin iklim sisteminin ne kadar karmaşık olduğunun ve jeomühendislik uygulanmış bir iklimin nasıl davranacağı emin bir şekilde öngörülmeden önce iklim sistemini daha iyi anlamamız gerektiğinin anlaşılması olduğunu söylüyorlar.

 

Makalenin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Cem Sabuncu

 

(Yeşil Gazete, Climate News Network)

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, Salt Galata’daki açılış ile başladı

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2018, 21 Kasım Salı günü SALT Galata’da gerçekleşen açılış gecesi ile başladı. Türkiye dahil 21 ülkeden, karmaşık küresel sorunlar karşısında sıradan insanların ürettiği ve hayata geçirdiği yaratıcı çözümler içeren uzun ve kısa metrajlı 27 belgeselin gösterileceği SYFF2018, 25 Kasım tarihine kadar Fransız Kültür Merkezi ve SALT Beyoğlu’nda takip edilebilecek.

Festivali destekleyen kurum ve STK temsilcileri, sanatçı ve basından pek çok davetlinin katıldığı açılış gecesinde gösterimi gerçekleşecek filmlerin tanıtımı yapıldı. 22-25 Kasım tarihlerinde gerçekleşecek Festival’de yer alan filmler bu yıl, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından Ocak 2016 yılında açıklanan 17 Küresel Hedef ve bu hedeflerin birbirleriyle ilişkilerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ilgili hedeflerle etiketlendi.

Kosta Rika, İspanya, Haiti, Etiyopya, ABD; Hindistan, Kongo, Fransa, Almanya, Mozambik, Filistin, İsrail, Burkina Faso, Sri Lanka, Solomon Adaları, Bangladeş, Hollanda, Avusturya, İtalya, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Türkiye’den toplam 27 belgesel film festival süresince izleyici ile buluşacak. SYFF2018 seçkisinde yer alan kısa ve uzun metrajlı belgeseller sürdürülebilir turizm, kırsal kalkınma, ulaşılabilir sağlık hizmetleri, eğitimde yenilikçi yaklaşımlar, döngüsel ekonomi, kooperatifçilik, vatandaşlık geliri, tarım ve hayvancılık, deniz koruma alanları ve biyoçeşitlilik, iklim değişikliği kaynaklı çatışma ve göç, iklim değişikliği adaptasyonu, sosyal etki odaklı işletmeler, sosyal girişimcilik, sosyal ve ekolojik sorunlarda işbirliğinin önemi, toplumsal olaylarda kadınların rolü gibi çok geniş yelpazede temayı ve yaklaşımı barındırıyor.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali kurucuları yanyana. Soldan sağa: Pınar Öncel, Gamze Selçuk ve Tuna Özçuhadar

Festival açılış gecesinde davetlilere, yönetmen Justin DeShields’in 2017 yılı yapımı olan Adaptasyon: Bangladeş’te Deniz Yükselirken filminin gösterimi yapıldı. 12 dakikalık kısa metrajlı film, dünyanın en yoğun nüfusa sahip ülkesi olan Bangladeş’in aynı zamanda küresel iklim değişikliğinden payına düşen orantısız etkileri aktarılıyor. Kültürel antropolog Alizé Carrére yine de yaşananların umuttan yoksun bir gerçeklik olması gerekmediğini görmemize yardımcı oluyor. Carrére bize türümüzün hayatta kalması için zorunlu olan dirençlilik, esneklik ve inovasyon örnekleri gösteriyor.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2018, film gösterimleri ve yan etkinlikleri 22-25 Kasım tarihleri arasında ücretsiz olarak izlenebilecek.

 

(Yeşil Gazete)

Sahile vuran balinanın midesinden çıkan plastikler: 115 bardak, 4 şişe, 25 poşet

Endonezya’da bir ulusal parkın sahiline vuran ölü bir ispermesçet balinasının midesinden, ağırlığı 6 kilogramı bulan 1000 parça plastik atık çıktı. Bu atıklar arasında plastik bardaklar (115 parça, 750 gr), plastik poşet (25 parça 260 gr), plastik şişe (4 parça 150 gr), sert plastik (19 parça 140 gr), terlik (2 parça 270 gr) ve plastik ip parçaları (3,26 kg) bulunuyor.

Kaşalot, sperm balinası ve amber balığı olarak da bilinen 9,5 metre uzunluğundaki memeli hayvanın ölüsünün Kapota adasındaki Wakatobi Ulusal Parkı sahiline vurduğu Pazartesi Jakarta Post tarafından bildirilmişti. Balinanın midesinden çıkanların fotoğrafını Twitter’dan paylaşan WWF Endonezya’nın Deniz Canlıları Koruma Koordinatörü Dwi Suprapti, AP’ye yaptığı açıklamada “Balinanın ölüm nedenini belirleyemesek de, içinden çıkanlar endişe verici,” dedi.

Denizlerdeki plastik kirliliği her yıl yüzbinlerce deniz canlısının ölümüne neden oluyor. Nesli tehlike altındaki türler de dahil olmak üzere yaklaşık 1655 hayvan türü denizlerdeki plastik kirliliğinden dolaylı ya da doğrudan etkileniyor. Uzmanlara göre, mikroplastik (çapı 5 milimetreden küçük plastik parçası) yutarak zarar gören deniz canlılarının sayısı terk edilmiş balık ağlarına takılmak gibi gözle görülebilir nedenlerden ölenlerden çok daha yüksek.

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Temel bilimler Bölümü’nden Doç Dr. Sedat Gündoğdu’nun Yeşil Gazete’de yayınlanan yazısındaki verilere göre, küresel plastik üretimi 2016 yılı itibarıyla 350 milyon tona ulaştı ve ortaya çıkan plastik çöpün 4,8 ila 12,7 milyon tonluk kısmı okyanus ve denizlere karışıyor. Bu hızdaki plastik üretimi ve plastik kirliliği ise 2050 yılında denizlerde balıktan çok plastik olmasına neden olacak.

Temmuz ayında da Tayland’ın güneyinde bir ölü balinanın midesinde 80 plastik poşet bulunmuştu. Taylan’da plastik yiyerek öldüğü belirlenen hayvanlar listesinde deniz kaplumbağaları ve yunuslar da yer alıyor. Nisan da ise, İspanya’da ölü bir balinanın sindirim sisteminden 30 kiloya yakın plastik atık çıkarılmıştı.

Çevre kampanyaları yürüten Ocean Conservancy’nin (Okyanusu Koruma) 2015’te hazırladığı bir rapora göre Çin, Endonezya, Filipinler, Vietnam ve Tayland’dan oluşan beş Asya ulusu okyanuslara giden plastik çöplerin yüzde 60’ının kaynağı konumunda. Endonezya ise Çin’den sonra dünyanın en büyük plastik kirleticisi.

Mikroplastikler: Besin zincirinin en tehlikeli halkası

Suyumuz plastik çorbasına dönmesin

 

(Yeşil Gazete, National Geographic, Cnn International)

Ev içi şiddet raporu verileri Almanya aile bakanını şoka uğrattı

Almanya’da açıklanan bir rapora göre 2017’de 147 kadın, partneri ya da eski partneri tarafından öldürüldü. Aile Bakanı Giffey şiddet mağduru kadınların susmamasının önemine dikkat çekti.

Federal Aile Bakanı Franziska Giffey, Almanya’da 2017 yılına ilişkin ev içi şiddet raporunu açıkladı. Giffey’in Berlin’de açıkladığı Federal Emniyet Teşkilatı’nın (BKA) raporuna göre 2017’de Almanya’da “her üç günde birden daha sık olmak üzere” bir kadın mevcut ya da eski partneri tarafından öldürüldü. Buna göre, toplam 138 bin 893 kişi ev içi şiddete uğrarken 147 kadın şiddet sonucu hayatını kaybetti.

Raporda ev içi şiddete uğrayan erkeklerin de bulunduğu, 32 erkeğin bu şiddet sonucu hayatını kaybettiği kaydedildi. Verilere göre ev içi şiddet mağdurlarının yüzde 82’si ise kadın.

Giffey, söz konusu verilerin “birçok kadın için kendi evinin korkunun hüküm sürdüğü tehlikeli bir yer olmasını göstermesi bakımından şoke edici olduğunu” söyledi. Sosyal Demokrat Partili (SPD) Bakan, bunun “Almanya gibi modern bir ülke için tahayyül edilemeyecek kadar büyük bir rakam olduğuna” işaret etti.

Ev içi şiddetin hemen her etnisite ve sosyal sınıfta görüldüğüne dikkat çeken Giffey, 116 bin şüpheliden yaklaşık yüzde 68’inin Alman vatandaşı olduğunu söyledi. Kayıtlara geçen şiddet suçları arasında tecavüz, yaralama, tehdit ve taciz bulunuyor.

Aile Bakanı, şiddete uğrayanların yalnızca yüzde 20’sinin yardım talebinde bulunduğunu tahmin ettiklerini, bu nedenle şiddet mağdurlarının sayısının istatistiklerde belirtilenden çok daha yüksek olduğunu varsaydıklarını sözlerine ekledi.

“Konuşmak birçok kadın için ilk adım”

Giffey, ev içi şiddetle mücadelede suç eylemlerinin cezalandırılması ve failler için (hukuki) sonuçları olmasının önemine dikkat çekti. Bakan, kadınlara yardım ve destek kanallarının açık tutulmasının da büyük önem taşıdığını ifade etti. Giffey, “buna yönelik bir eylem programı ve eyaletler, dernekler ve belediyelerin katılımıyla alınacak önlemler üzerinde çalışılmasına olanak verecek yuvarlak masa toplantıları” başlattıklarını söyledi.

Aile Bakanı ayrıca şiddet uğrayan kadınlar için oluşturulan telefon destek hattına ilişkin de bilgi verdi. “Bu senin kendi suçun”, “Sana zaten kimse inanmaz” gibi ifadelerin şiddete uğrayan kadınları korkuttuğunu ve susmaya ittiğini belirten Giffey, söz konusu kampanyanın kadınların sesi olacağına işaret etti. Bakan, “Konuşmak, şiddet sarmalındaki bir çok kadın için ilk adım. ‘Artık anlatacağım’ sloganıyla başlatılan bu yeni kampanya ile şiddete uğrayanları yardım talep etme ve destek önerilerini dikkate alma yönünde daha fazla teşvik etmek istiyoruz” diye konuştu.

 

(DW Türkçe)

Ekonomik büyüme ile çevresel sürdürülebilirlik neden uyumlu değil?

degrowth.org’da Robert Orzanna imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Alper Çevirgel‘in çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Küçülme tek sürdürülebilir büyümedir!

Akademisyen Federico Demaria ekonomik büyüme ve çevresel ayrışmanın kritik meseleleri hakkındaki açılış konuşmasında Avrupa Komisyonu çalışanlarına seslendi. “Ekonomik büyüme ötesinde bireylerin, toplumların ve ulusların refahının mümkün mü?” sorusunu sordu.

“Yüzleşilmesi gereken rahatsız edici bir bilimsel gerçek var: ekonomik büyüme çevresel olarak sürdürülebilir değil”

“Büyüme uğruna büyüme” Avrupa komisyonu dahil bütün ülkelerin ve uluslararası kurumların prensibi olarak kalmaya devam ediyor.

Ekonomik büyüme her derde çare bir ilaç gibi görülüp dünyanın yoksulluk, eşitsizlik, sürdürülebilirlik ve diğer sorunlarına bir çözüm olarak sunuluyor. Sağ ve sol politikalar büyüme konusunda sadece büyümeyi nasıl sağlamak konusunda farklılaşıyorlar.

Oysa ki ortada rahatsız edici apaçık bir bilimsel gerçek var: ekonomik büyüme çevresel olarak sürdürülebilir değil. Dahası, toplumsal olarak gerekli olmayan bir büyüme eşik değeri Avrupa ülkeleri tarafından halihazırda aşıldı. Asıl soru o zaman şu hali alıyor: büyüme olmadan bir ekonomik sistemi nasıl idare edebiliriz?

Artık yeter!

Ünlü ekonomist Kenneth Boulding dediği üzere: “Sınırlı bir dünyada katlanarak büyümenin sonsuza kadar gidebileceğine inanan biri ya bir delidir ya da ekonomisttir.”

Ana görüş ekonomistler ekonominin metafiziksel olduğuna inanıyor gibi gözükürken ekolojik ekonomistler ekonominin fiziksel olduğunu iddia ediyorlar.

Sosyal metabolizma ekonomi içindeki madde ve enerji akışlarını inceleyen bir disiplin. Ekonominin girdilerinin olduğu taraftaki kilit rol oynayan kaynaklar sınırlı ve bu kaynakların bir çoğu da, petrol ve fosfor gibi, tüketimde zirve yapıyor. Çıktıların olduğu taraftaysa insanlık gezegenin sınırlarını hızla işgal ediyor.

Küresel iklim değişikliği ekosistemlerin sınırlı asimiletif kapasitelerinin bir kanıtı, dünyanın “Artık yeter!” deme şekli.

Öte yandan ana görüş ekonomistler nihayet biyofiziksel limitlerin varlığı konusunda ikna oldular fakat ekonomik büyümenin enerji ve materyal tüketiminden ayrışabileceğini öner sürmeye başladılar.

Tarihsel veriler gösteriyor ki şuana kadar henüz bir ayrışma yaşanmadı. Olsa olsa göreceli bir ayrışma görüldü denilebilir, o da her birim başına gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) için kullanılan kaynak miktarında azalmaya bağlı olarak görülen kısmi bir ayrışma. Fakat sürdürülebilirlik için asıl önemli olan mutlak bir ayrışma, çevresel kaynakların kullanımında mutlak bir düşüş, şuan için söz konusu değil.

Mutlak kaydileştirme ancak ekonomik gerileme dönemleriyle aynı zamanlara rastlıyor. Yoğun kirlilik aktivitelerinin Avrupa dışı ülkelere yığılmasını önlemek için ticaret de göz önüne alınmalı.

Halihazırdaki ekonomi anlayışımızın döngüsel olma şansı yok. Bunun altında yatan asıl neden ise enerjinin geri dönüştürülemez ve materyallerin ise bir noktaya kadar geri dönüştürülebilir oluşu. Küresel ekonomi kullandığı materyalin sadece %10’u kadarını geri dönüştürüyor; işlenmiş materyallerin yaklaşık %50’ye yakını enerji üretiminde kullanıldığı için geri dönüştürmek için kullanılabilir değil. Bu noktada durum aslında çok basit ve ortada: ekonomik büyüme çevresel sürdürülebilirlikle uyumlu değil.

Zıtların bir arada kullanıldığı pek çok örnek mevcut, sürdürülebilir gelişimden onun reenkarnasyonları olan yeşil ekonomi ya da yeşil büyüme gibi, fakat hüsnü zan gerçek problemleri çözmekte bir işe yaramıyor. GSYİH’deki artış materiyal ve enerji kullanımda artışa böylece de çevresel sürdürülemezliğe yol açıyor.

Sihirli bir iksir mevcut değil

Teknoloji ve pazar temelli çözümler büyüme sorunları için sihirli değnek değil. Teknolojinin kurtarıcımız olacağına duyulan güven neredeyse temelleri olmayan bir inanca dönüştü: bilimsel deliller gösteriyor ki, teknolojideki önceki gelişmelerden yola çıkarsak bizi kurtaracak gelişmeler geri dönülemez bir iklim değişikliğini önlemek için fazlasıyla yavaş ilerliyor. Bir örnek vermek gerekirse ekonomik büyüme bağlamında verim iyileştirmeleri geri tepmelere neden oluyor, çünkü ne kadar verimli olursanız o kadar çok tüketiyorsunuz; örneğin arabaların yakıt kullanımdaki verimleri ve toplam kullanılan yakıt miktarı.

Yenilenebilir enerji daha düşük net enerji üretiyor, çünkü yenilenebilir enerji fosil yakıtlara kıyasla daha düşük EROI’ya sahip (Yatırıma bağlı enerji geri alımı). Bu ve diğer nedenlerden dolayı yenilenebilir enerji şu anki enerji tüketimi ihtiyacını karşılamakta yetersiz, bu yüzden de enerji ihtiyacımızı azaltmamız gerekiyor.

Küresel sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutmak için dünyanın fosil yakın rezervlerinin çoğu yer altında bırakılmalı ve yakılmamalı. Aslında fosil yakıtlar yakılamaz yakıtlar olarak adlandırılmalı. Bilim bazen kötü haberler verir. Nature Sustainability dergisinde yayınlanan bir makale diyor ki: “ Dünyada hiçbir ülke vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını küresel sürdürülebilir kaynak kullanımı seviyesinde sağlayamıyor.” O zaman soru şu ki: Herkes için dünyasal sınırlar içinde güzel bir yaşam için şartlar nasıl oluşturulabilir?

Siyasetçiler ve karar mercilerinin yüzleşmesi gereken rahatsız edici gerçek şu ki: Ekonomik büyüme ekolojik bakımdan sürdürülebilir değil.

Küçülme stratejisi

Ekonomik büyüme toplumsal olarak arzu edilen bir şey olmayabilir. Eşitsizler artmaya devam etmekte, yoksulluk hala bitirilemedi ve hayat tatmini bir gelişme göstermiyor.

Borçlarla gelişen bir ekonomik büyüme geleceğin sömürülmesi demek oluyor. Bu borç ödenemez bir borç ve şuanki finansal sistemlerimiz de istikrarsızlığa yatkın.

Örneğin, Avrupa Birliği’nin (AB) ekonomik büyüme bağlamında nasıl düşük karbon bir ekonomiye ulaşacağı bilimsel olarak pek net değil, çünkü AB sera gazı emisyonunda 2050ye kadar 1990 seviyelerinin %80’e düşmeyi öngörüyor.

Aslında, iklimbilimci Kevin Anderson ve Alice Bows ikna edici bir şekilde şunu savundu: “Tehlikeli iklim değişikliği simgesinin olan 2°C’nin engellenebilmesinin makul bir olasılık olması için varlıklı ve gelişmiş uluslar geçici olarak bir küçülme stratejisi izlemeli.”

Açıkçası büyüme odaklı bir toplumdan küçülme odaklı bir topluma geçiş süreci bir takım zorluklar içeriyor. Yine de büyüyen ekolojik makro ekonomi dalı bu sorunlara ikna edici bir şekilde hitap ediyor.

Mutluluk faktörü

Mutluluk ve ekonomi literatürü gösteriyor ki GSYİH artışı refah için gerekli değil, çünkü denklemde daha başka önemli belirleyici unsurlar var. Yüksek ortalama yaşam süresi düşük karbon emisyonlarıyla uyumluyken yüksek gelir değil. Dahası, büyüme eksikliği eşitsizlikleri arttırabilir eğer bir yeniden bölüşüm söz konusu olmayacaksa.

Her halükarda konu ekonomik büyümekten vazgeçip vazgeçmeyeceğimiz değil. Soru bunu nasıl yapacağımız. Bilimsel mercilerde bu tartışmalar yükselişte ama korkarım ki siyasi merciler bu konuda epey geri kalmış durumda.

Yine de güzel haberler var: GSYİH’nin refah göstergesi olup olmadığı konusundaki tartışmalar artık yaygın, küçülme hakkında öneriler parlamentolara girmeye başladı. Bu aslında yeni bir şey değil. Örneğin 1972’de Sicco Mansholt, AB Tarım komisyonu delegesi Hollandalı sosyal demokrat AB komisyonu başkanı Franco Maria Malfatti’ye bir mektup yazıp AB’nin büyüme sınırlarının ekonomik politikalarda göz önüne alınmasını ciddi bir şekilde belirtmişti.

Manshold’un kendisi sadece iki ay sonra AB komisyonu başkanı olmuş ama başkanlığı çok kısa süreli olduğundan 0 büyümeli bir ajandayı kabul ettirememişti.

İçinde bulunduğumuz zamanlar sadece bilimsel bir küçülme araştırma ajandası için değil politik bir ajanda için de tam uygun zamanlar. Ekolojik ekonomist Tim Jackson ve Peter Victor’un The New York Times’ta aktardığı gibi: “Büyümeden bağımsız bir dünyanın hayalini kurma toplum için en hayati ve acil görevlerden biridir.”

(De-growth*kavramın türkçeye çevirisi ile ilgili daha detayli bir tarşima için bkz.)

 

Makalenin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Alper Çevirgel

 

(Yeşil Gazete, degrowth.org)

Boko Haram saldırılarında onlarca kişi hayatını kaybetti

Batı Afrika ülkelerinden Nijerya’da faaliyet gösteren radikal İslamcı Boko Haram örgütü ülkenin kuzeydoğusunda 3 gün boyunca sürdürdüğü saldırılarda aralarında aralarında asker ve çiftçilerin de bulunduğu 53 kişiyi öldürdü.

Uzmanlar, güvenlik güçlerinin Boko Haram’ı Nijerya’da bozguna uğrattıkları iddialarına rağmen örgütün ülkede önümüzdeki şubat ayında yapılacak seçimler öncesinde güç gösterisi yapmak amacıyla sivil ve askeri hedeflere bir dizi saldırı planladığını belirtiyor.

Şubat ayındaki seçimlerde yeniden Nijerya Devlet Başkanı seçilmeyi amaçlayan Muhammed Buhari, güvenlik politikalarında etkinlik sağlayamadığı gerekçeleriyle ülke çapında eleştiriliyor.

Nijerya’da 2000’li yılların başından bu yana varlık gösteren Boko Haram’ın 2009’dan itibaren düzenlediği kitlesel şiddet eylemleri 20 binden fazla kişinin ölümüne neden oldu.

Örgüt, 2015’ten bu yana ülkenin sınır komşuları Kamerun, Benin, Çad ve Nijer’de de saldırılar düzenliyor. Örgütün, Çad Gölü Havzası’ndaki saldırılarında en az 2 bin kişi yaşamını yitirdi.

2015 yılında Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) terör örgütüne biat ettiğini açıklayan Boko Haram, IŞİD’in Batı Afrika kolu olarak anılıyor.

 

(Euronews)

Afganistan’da din adamlarının toplantısına saldırı: En az 50 ölü

Afganistan’ın başkenti Kabil’de, din adamlarının Muhammed Peygamber’in doğumu şerefine Kuran okumak için toplandığı salona intihar saldırısı düzenlendi. En az 50 kişi hayatını kaybetti, 80’den fazla yaralı var.

Din adamları Kabil Havalimanına yakın bir bölgede bulunan Uranus düğün salonunda toplanmıştı. Patlama sırasında salonda yaklaşık 1000 kişi vardı. İntihar saldırganı salonun içine girerek üzerindeki patlayıcıları infilak ettirdi.

Afganistan’da son ayların en kanlı saldırısı olan intihar saldırısını şu ana kadar üstlenen olmadı. Salondakiler arasında bulunan din adamı Muhammed Hanif sağır edici bir patlama sesi duyduklarını ve koridorlarda insanların yardım çığlıkları attığını söyledi.

Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani saldırıyı kınayarak Çarşamba günü ülke genelinde yas ilan etti.

Henüz üstlenen olmadı

Hem Taliban hem de IŞİD daha önce hükümeti destekleyen ve intihar saldırılarının İslam’da yeri olmadığını söyleyen din adamlarını hedef almıştı. Ancak Taliban, son saldırı ile ilgisi olmadığını açıklayarak saldırıyı kınadı.

Ülkede son dönemde buna benzer saldırıları IŞİD’in IŞİD-Horasan olarak da bilinen Afganistan ve Pakistan kolu düzenlemişti. Örgüt Kabil’de Ağustos ayında onlarca kişinin öldüğü iki saldırıyı üstlenmişti. Ekim ayındaki genel seçimlerde de sandıkların hedef alındığı saldırılarda onlarca sivil ölmüştü.

Taliban da ülkedeki saldırılarına devam etse de genellikle güvenlik güçlerini hedef alıyor. Taliban militanları ilk kez, Afganistan’daki şiddete çözüm için bu ay içinde Rusya öncülüğünde düzenlenen uluslararası konferansa katılmıştı.

 

(BBC Türkçe)

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nden ‘Kavala’nın lehine davaya müdahil olacağım’ açıklaması

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) davasında Osman Kavala’nın lehine müdahil taraf olarak katılacağını duyurdu.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, sosyal medya üzerinden yayınladığı açıklamada 18 Ekim 2017’de gözaltına alınan ve hakkında bir iddianame olmaksızın bu tarihten beri özgürlüğünden mahrum bırakılan Kavala’nın davasını yakından takip ettiğini belirtti. Mijatovic, “uzun soluklu bir çalışma ortağı, ünlü bir insan hakları savunucusu, hayırsever ve Türk toplumunun önde gelen isimlerinden biri” olarak nitelendirdiği Kavala’nın tutukluluğunun ülkedeki insan hakları savunucuları ve çalışmaları üzerinde derin etkileri olduğunu ifade etti.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic

Türk yetkililerle yaptığı her görüşmede meseleyi dile getirdiğini ve Kavala’nın serbest bırakılmasını talep ettiğini belirten Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, geçen Cuma 13 akademisyen, insan hakları savunucusu ve sivil toplum örgütü temsilcisinin gözaltına alınmasının kendisini dehşete düşürdüğünü belirtti.

Mijatovic, açıklamasında Türk yetkililerden daha önce OHAL’in sona ermesinin ardından sürecin normalleşmesine ilişkin söz almış olmasına rağmen yaşanan son gelişmelerin sürece ilişkin ciddi soru işaretlerini beraberinde getirdiğini ifade etti.

Anadolu Kültür’e operasyon

Tutuklu insan hakları eylemcisi, iş adamı Osman Kavala’nın başkanı olduğu Anadolu Kültür AŞ’ye yönelik soruşturma kapsamında cuma günü gözaltına alındığı açıklanan 13 akademisyen ve aktivistten 12’sinin serbest bırakıldığı, birinin ise tutuklandığı açıklanmıştı.

Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Birimi çalışanı Yiğit Aksakoğlu tutuklanırken, Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Asena Günal, Hande Özhabeş, Meltem Aslan Çelikkan, Prof. Dr. Betül Tanbay, Bora Sarı, Yusuf Cıvır, Ayşegül Güzel, Yiğit Emekçi, Hakan Altınay, Çiğdem Mater ve Filiz Telek ise adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakılmıştı.

Osman Kavala iddianame olmaksızın cezaevinde

Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala, 18 Ekim 2017 tarihinde İstanbul’da gözaltına alınmış, 1 Kasım 2017 tarihinde çıkarıldığı İstanbul Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi tarafından hakkında geçici tutuklama kararı çıkartılmıştı. Kavala’nın bu karara itirazı sonuç vermemişti. Kavala’nın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru süreci de devam ediyor.

 

(Artı Gerçek, Gazete Duvar)

‘Dünya üzerinde yaşayan en akıllı varlık, tek evini yok ediyor’

The Guardian’da Jane Goodall imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cansu Yılmaz‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Guardian’ın yeni serisi The Age of Extinction’ı (Tükeniş Çağı) tanıtan ünlü primatolog, hayatında tanık olduğu yaban hayatının dramatik bir şekilde ortadan kaybolduğunu ve onun yıkımını durdurulabilmek için hepimizin nasıl önemli bir rol oynayabileceğimizi anlatıyor.

Goodall, Tanzanya’da şempanzeler üzerine incelemeler yapıyor. Son 100 yılda şempanze sayıları muhtemelen iki milyondan azami düşerek 340.000’e kadar indi. Fotoğraf: Michael Nichols/National Geographic/Getty Images

Tanzanya’daki Gombe ulusal parkında şempanzeler üzerine yıllar süren araştırmalarım boyunca, yağmur ormanlarının büyüsünü deneyimledim. Tüm yaşamın nasıl birbirine bağlı olduğunu, her bir türün, ne kadar önemsiz görünürse görünsün, bugün biyoçeşitlilik olarak kabul ettiğimiz yaşamın zengin dokusunda nasıl bir rol oynadığını öğrendim. Bir parçacığın kaybı bile dalga dalga yayılma etkisine sahip olabilir ve tamamında büyük hasarla sonuçlanabilir.

Gombe’den, şempanze habitatının ne kadar hızlı yok edildiğini ve sayılarının nasıl azaldığını anladığım zamanlarda, tam da 1986 yılında ayrılmıştım. Altı şempanze çeşitliliği bulunan bölgeyi ziyaret ettim ve yabancı şirketler (kereste, petrol ve madencilik) ile şempanze habitatının içinde ve yakınında yaşayan topluluklardaki nüfus artışına bağlı, dolayısıyla da köylerin genişletilmesi, tarım ve otlayan çiftlik hayvanları için daha fazla toprağa ihtiyaç duyulmasından dolayı meydana gelen ormansızlaşma oranı hakkında pek çok şey öğrendim.

Şempanzeler yaban hayvan eti ticaretine –yani yaban hayvanlarının yemek için ticari avlanmasına– maruz kalıyordu. Annesi öldürülmüş travma halindeki yavru hayvanlar gördüm –onlar ya aynı yaban hayvan eti ticareti ya da yasa dışı canlı hayvan ticareti için, pazarlarda satış için ya da yerel makamlarca el konulmalarının ardından uygunsuz koşullardaki hayvanat bahçelerine yerleştirilmişti.

Jane, hayatı ve şempanzelerle ilgili çalışması hakkındaki belgeselden bir görüntü. Fotoğraf: Jane/PR

Fakat ayrıca şempanze habitatının içinde ve yakınındaki pek çok Afrika topluluğunun karşılaştığı sorunları da öğrendim. 1960 yılında Gombe’ye vardığımda, burası Doğu Afrika’dan Kongo Havzası’nın başından sonuna Batı Afrika sahillerine uzanan ekvatoral orman kuşağı olarak anılan bir bölgenin parçasıydı. 1980 yılına gelindiğinde, toprağın kaldırabileceğinden daha çok insanın yaşadığı, aşırı işlenmiş topraklarıyla, ağaçların hepsinin kesildiği ama en dik yamaçların insanlar tarafından çaresizce aileleri için yiyecek yetiştirmek ya da kömürden para kazanmak amacıyla işgal edildiği, bomboş tepelerle çevrili küçük bir orman adasıydı. Onların hayatını geliştiremedikçe şempanzeleri korumaya bile kalkışamayacağımızı fark ettim.

Ne var ki, şempanzeler ve diğer pek çok tür hala son derece tehlike altında.Son 100 yıl boyunca, birçoğu parçalanmış orman bölgelerinde yaşayan şempanze sayıları muhtemelen iki milyondan azami 340.000’e düştü. Yasa dışı yaban hayatı ticareti nedeniyle birkaç bin maymun öldürüldü ya da esir alındı. Orangutanlar ve gibbon’lar (Asya maymunları), sürdürülebilir olmayan palmiye ağacı ekim alanlarının çoğalması sonucu yaşam alanlarını kaybediyor. Altıncı büyük nesil tükenişini yaşıyoruz. WWF’nin en yeni raporu durumu kritik olarak nitelendiriyor – son 40 yılda Dünya’daki tüm hayvan ve bitki türlerinin % 60’ını kaybettik.

Şu anda, toprağı büyük ölçekli endüstriyel tarım yoluyla zehirliyoruz. İstilacı türler birçok yerde yerli hayvan ve bitki yaşamının önünü kesiyor. Fosil yakıtlara bel bağlamamız, yağmur ormanlarının tahrip etmemiz ve okyanusları kirletmemize bağlı olarak atmosfere karbondioksit salınıyor. Et için talebin artması sadece fabrika çiftliklerinde milyarlarca hayvana karşı korkunç bir işkenceyi içermekle kalmıyor, aynı zamanda hayvan yemi için mahsul yetiştirmek adına büyük yaban hayatı alanları tahrip ediliyor.

Tahılı hayvanlara, hayvanları kesime, eti sofraya götürmek için çok fazla fosil yakıt gerekiyor ve bu hayvanlar sindirim sırasında metan gazı üretiyor – ki bu da karbondioksitten daha tehlikeli bir gazdır. Ve diğer endüstriyel tarım akışıyla birlikte ortaya çıkan atık, toprağı ve nehirleri kirletiyor ve bazen okyanusun geniş bölgelerinde zehirli alglerin çoğalmasına neden oluyor.

İklim değişikliği, son BM raporunda da dile getirildiği gibi, gerçek bir tehlike oluşturuyor; çünkü güneşin sıcaklığını dünyaya hapseden bu sera gazları kutup buzlarının erimesine, deniz seviyelerinin yükselmesine, daha sık ve daha yoğun fırtınalara, sellere ve kuraklıklara yol açıyor. Bazı yerlerde tarımsal verim azalıyor, bu sel insanların yer değiştirmesini ve çatışmayı körüklüyor. Nasıl oluyor da dünya üzerinde yaşayan en akıllı varlık tek evini yok ediyor?

Eşi Hugo van Lawick’le Goodall, Ocak 1974. Fotoğraf: AP

Çünkü pek çok karar verici kişi ve kurum – ve biz bireyler de dahiliz buna- “Bu durum, gelecek nesillere nasıl etki edecek?” diye düşünmek yerine “Bu durum beni nasıl etkileyecek, gelecek hissedarlar toplantısını, bir sonraki siyasi kampanyayı nasıl etkileyecek?” sorusuna dayanan bir karar verme eğiliminde. Doğa ana, kısa vadeli kazanç uğruna hiç olmadığı kadar hızlı bir oranda yok ediliyor. Bizim dehşet verici nüfus artışımızla birlikte, bu yoksulluk –insanların sadece hayatını idame ettirme çabası sonucu çevrenin yok edilmesine neden olması ve ihtiyacı olandan daha fazlasına sahip olan geri kalanın sürdürülemez yaşam tarzları– gezegenin tüm sıkıntılarının temel sebebidir.

Yaşadığım 84 yıl boyunca ne kadar çok değişime tanık olduğumu fark etmek üzücü. Grönland’da buzların erimesine şahit oldum, Kilimanjaro Dağı’ndaki ve dünyanın çeşitli yerlerindeki buzulların yok olduğunu gördüm. Gombe’ye vardığımda şempanze nüfusu, Tanganyika Gölü kıyıları boyunca kilometrelerce alana yayılmıştı. O zamanlar yaygın olan Buffalo’nun bugün bölgesel ölçekte soyu tükendi ve geriye sadece birkaç leopar türü kaldı.

Gölün suyu berraktı, balık ve su kobraları boldu, dahası timsahlar vardı. Ama toprak gölle ve aşırı balıkçılık nedeniyle aşındıkça, bu değişti. 60’lı yıllarda ve 70’lerin başında Serengeti ve Ngorongoro’da zaman geçirdiğimde gergedan ve filler bol miktarda mevcuttu. Bugün onların nesli, dişleri ve boynuzları için öldürülmeleri nedeniyle hayli tehlikede. Ben, İngiltere’nin güneyinde büyüdüm. Kuşların şafak korosu büyüleyiciydi – pek çoğu, geceleri bitkiler arasında hışırdayan kirpilerle ile birlikte ortadan kayboldu. Mayıs ve Haziran aylarında yüzlerce mayıs böceğini dışarıda tutmak için geceleri perdeleri çekmek zorunda kalırdık. Işığa doğru yönelen mayıs böceklerinin bugün biri bile nadir görülür ve sivrisinek ve tatarcık bulutları neredeyse tümüyle yok oldu.

‘Benim işim insanlara umut vermektir, çünkü o olmadan ilgisizliğe düşeriz ve hiçbir şey yapmayız.” Fotoğraf: Victoria Will/Invision/AP

Yine de, eğer bir araya gelirsek, verdiğimiz zararın bir kısmını iyileştirmeye başlayabildiğimizde küçük bir fırsat penceremiz olduğuna inanıyorum. Gençlerin sorunları anladıkları ve harekete geçme yetkisi verildiği her yerde- onların sesini dinlediğimizde, bir fark yaratıyorlar. Üstün zekamızla, doğa ile daha büyük bir uyum içinde yaşamaya ve kendi ekolojik ayak izlerimizi azaltmamıza yardımcı olacak teknolojik çözümler üretiyoruz. Her gün ne satın alacağımıza, yiyeceğimize ve giyeceğimize dair bir seçimimiz var. Ve doğa hayret verici bir biçimde dayanıklıdır –örneğin Gombe çevresinde artık daha fazla ağaçsız tepe bulunmuyor. Nesli tükenme eşiğinde bulunan türlere ikinci bir şans verildi. Sosyal medya aracılığı ile dünyaya daha önce hiç mümkün olmadığı ölçüde kısa süre içinde ulaşabiliriz. Ve boyun eğmez insan gücü var, imkansızla mücadele eden ve pes etmeyen insanlar. Benim işim, insanlara umut vermektir, çünkü o olmadan, ilgisizliğe düşeriz ve hiçbir şey yapmayız.

Jane Goodall’ın çalışmaları hakkında daha fazla bilgiyi Yaban Hayatı Kaçakçılığına karşı kampanyasında bulabilirsiniz.

Makalenin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Cansu Yılmaz

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Egemenlerin dili mi yoksa özgür dil mi? – Berkay Erkan

George Orwell, 1946 yılında yayınlanan bir makalesinde “politik liderler konuşmazlar, konuşma yaparlar” diye yazmış. Çünkü O’na göre politik dil, yalanlar gerçek gibi algılansın, insan öldürmek topluma meşru ve saygın görünsün diye tasarlanmıştır. Bu yüzden de politik liderler, içi boşalmış, bir karşılığı olmayan, genelleştirici ve belli kalıplarla konuşarak gerçekleri örterler. Yıllar öncesinden şaşırtıcı derecede isabetli bir tespit bu. Orwell, “1984” adlı klasikleşmiş romanında bunu, iyice sivriltilmiş fantastik bir gerçeklik içerisinde göstermeye çalışır. Romanda en dikkat çekici olgulardan biri hayali Okyanusya devletinin resmi dili ‘newspeak’ tir. Bu dil sözcüklerde kavramın gerçek anlamının çarpıtılmasına dayanır. Örneğin “savaş, barıştır”, “Özgürlük, köleliktir”, “Cahillik, güçtür”, 2+2, bazen 3 bazen 5, kısaca parti ne söylüyorsa odur.

Newspeak, sadece resmi ideolojiye bağlı olanların zihinsel kalıplarını güçlendirmek için icat edilmemiştir. Asıl amacı diğer bütün düşünme şekillerini imkansız kılmaktır. Çünkü, hangi dilde ve nasıl konuşuyorsak o dilde düşünürüz.

Politikacılar bugün de benzer şekilde konuşmalar yapıyor. Ama artık Orwell’in çizdiği kadar keskin değil, öyle gözümüzün içine sokmuyorlar. Tersine o denli ustaca yapıyorlar ki hiç farkettirmeden herşeyi istedikleri gibi anlamlandırmayı sağlıyorlar.  Örneğin devlet adına insan öldürüldüğünde, “etkisiz hale getiriliyor” ya da “huzur sağlanıyor”.  Baskı yasaları çıkarıldığında “güvenlik arttırılıyor”. Aç kitleler “ekonomik zorunluluk”, doğanın talanı “kalkınma” ya da “güçlü” olmaya dönüşüyor. ABD başkanı Bush buna daha özgün katkılar da yapmıştı. İşkenceyi “zorlayıcı sorgu”, Irak işgali “enerji politikası” olmuştu. Şimdi daha bu dili çizdikleri daha geniş bir anlam çerçevesine oturtacak şekilde geliştiriyorlar. Örneğin Trump’ın Paris anlaşmasından çekilme kararını açıklarken şu söylediklerine bakın:

Bence bir şeyler oluyor. Bir şey değişiyor ve tekrar değişip geriye dönecek. Düzmece olduğunu sanmıyorum, bir fark olduğunu düşünüyorum. Ama insan faaliyetlerinin sonucu olup olmadığını bilmiyorum. Bunu söyleyeceğim. Trilyonlarca ve trilyonlarca dolar vermek istemiyorum. Milyonlarca ve milyonlarca istihdam kaybetmek istemiyorum. Dezavantajlı konuma düşmek istemiyorum.” 

Şöyle geriye yaslanıp empati kurmaya çalışın, ortalama sade bir vatandaş bu sözlerden ne çıkarır? Dikkat edilirse çok şey var bu cümlelerde. Artık doğrudan yok denemeyecek hale gelmiş bir olgu olan iklim değişikliğini önce “nedeni belirsiz olaylar” durumuna indirgeyip, belirsizleştiriyor.  “Güçsüz olma” (Bunu da açıkça kullanmıyor. Onun yerine dezavantajlı duruma “düşmek istemiyor”) korkusu ile çerçevelediği bir dünya çiziyor. Böylece bilinçaltında var olan “güçlü ABD” yargısını da yıpratmadan mevcut durumu ve dolayısı ile gidişatı, kaybedilirse çok tehlikeli olacak bir durum haline getiriyor. Aynı anda istihdam, para kaybetmemek gibi gerekçeler ile eylemine bambaşka bir anlam boyutu kazandırıyor. Trump ve benzerleri her yerde. Tek amaç kitleleri sessiz ve kabullenici tutmak. Başarısız oldukları ise söylenemez. Ama tek kusur onlarda değil, bu illüzyonu bozamayan muhalif cephenin yetersizliğini de görmek gerek.

Bu dil konusunun önemi henüz bir türlü iyi anlaşılmış değil. Oysa dil, insanı insan yapan en önemli şey. Bizler kendi dışımızdaki dünyayı bu sayede tarif eder, simgeleştirir ve en önemlisi, anlamlandırırız. Dolayısı ile dil bu bağlamda sürekli bir anlamlandırma aracı ve pratiğidir. Bunun toplumsal bir süreç olduğu da açık. Bu sürece egemen olan bir irade, böylece tüm düşünce ve pratiği yönlendirme gücüne kavuşur ve hayatın kendi çıkarlarına göre anlamlandırılmasını sağlayabilir. Dil bu sürecin anahtarıdır.

Başka bir açıdan söylersek, dil geniş anlamda ideolojik hegemonyayı sağlar. Bunu gündelik hayatta olay ya da olguları, istekleri doğrultusunda örecek anlamlar taşıyan bir dil kullanarak başarırlar. Nitekim tarihte hep böyle olmuştur. Küçük azınlıkların, kralların koca bir ülkeye, topluma, hakim olmasını sağlayan tılsım budur. İnsanlar tek bir kişinin ya da bir azınlığın istediği şekilde dünyayı anlamlandırdığı zaman yönetilmeleri çok kolaylaşır. Bu olgu şimdi de geçerli. İşte bu yüzden kömürü savunan, termik santral kararları alan politikacılara ortada somut onca şey olmasına karşın hala çok güçlü karşı çıkılmıyor. Kitleler, olan biteni anlamlandırırken zihninde oluşmuş anlam çerçevelerine göre düşünüyor, kendi çıkarlarını ayrımsayamıyor, başka özdeşlikler kurarak büyük ölçüde ona inanabiliyor ya da en azından kararsız, ortada kalıyor. Sonuçta hükümetler üzerinde yeterli baskı oluşmadığı için iklim değişikliğine karşı ciddi adımlar atılamıyor.

Yine de toplumsal çelişkiler, hayatın içindeki dinamikler, her düzeyde çatışmalar doğurarak kitlelere bu anlam illüzyonlarından kurtulma fırsatı veren koşulları oluşturmaya devam ediyor. Çatışma ilişkisi bu bağlamda mevcut zihinsel kalıpları zorlayan somut olaylar ile en uygun koşulları sağlar. Ancak karşıtlık ekseni muhaliflerin dilini otomatik olarak özgürleştirmiyor. Tersine sadece direniş pozisyonunda kalmaya itildiğini göremiyor, sırf öfke ve itiraz belirten bir dil ile politikacıların işini daha da kolaylaştırıyor. Bu dil ile yeni bir vizyon geliştirmenin, zihinsel alışkanlık ve kalıpları yıkmanın ise olanağı yok. Sonuçta istediğini alan daima egemenler oluyor. Sahi, biz ne istiyoruz? Neden onu söylemeyiz?

Elbette dil anahtarını kullanarak bu büyüyü bozmak mümkün. Sözcükleri, egemenlerin yüklediği anlamı taşımak yerine kendi istediklerimize göre anlamlandıracak bir dilde kullanmak bunu sağlayabilir. Hiç değilse çatışma anlarında politikacılar ile topluma yansıtılan anlam dünyasını bozarak yapılabilir. Bunu somutlaştırmak için tersten gidelim. Örneğin sizce de Karaağız köylüleri bu pankarttaki dil ile ne sağlıyorlar? Yani, egemenlerin çizdiği anlam çerçevesinin dışından mı bakıyorlar? Evet, santrali istemediklerini belirtiyorlar ama elektriğin günümüzdeki işlevi ve taşıdığı anlam karşısında başka bir vizyona bağlı herhangi bir anlam çıkıyor mu bu söylemden? Bu şekilde ne kadar tutunabilirler. Oysa ilk iş dayatılan anlamı bozmak olmalı. Konuyu biraz daha açıklığa kavuşturmak adına tipik bir örnek daha verelim.

Gezi olayları sırasında RTE yine tesadüfi olmayan bir dil kullanarak ”çapulcu” diye bir nitelemede bulunmuştu; göstericiler ve onların temsilinde savundukları ile simgeleşen vizyonu karalamak için. Karşıtlık pozisyonunda, bulunduğu yeri içselleştiren kitleler, öfke ile bunu sahiplenerek Erdoğan’ın söylemini küçümseme yolunu seçtiler. Birden herkes” çapulcu” olmuştu kendi isteği ile. Eğer çapulculuk kabul edilecekse önüne “onurlu”, ”yurtsever”, “doğrucu”, “fedakar”, vb. sıfatlardan biri konarak kullanılsaydı kavramın tek başına çağrıştırdığı anlam mı uyanırdı zihinlerde. Kuşkusuz başka pek çok dil becerisi ile de bu iş yapılabilirdi, bu basit bir örnek üzerinde düşünülmesi için bir örnekti sadece. Ama çapulcu derken bir de onurlu çapulcu deyin ve ne hissettirdiğini bir kontrol edin fark anlaşılır sanırım.

Aslında böyle değişimler isyan ya da “artık yeter” anlarında kendiliğinden bir çıkış ile başlayabiliyor. Çünkü bu anlar egemenlerin dayattığı rolden sıyrılıp kendi ideal ve isteklerimiz, tahayyüllerimiz ile sahne alıp onların kurduğu anlam çerçevesinin çatladığı, aynı zamanda direnen, dayanan, ama her halde onların kurduğu ilişkinin bir tarafında duran konumun terkedildiği anlar. Bu konumdan çıkış ile doğan toplumsal bilinç hali yeni anlamlar yaratarak bu işi kendiliğinden başlatır. Ama sonuna kadar nasıl gideceği farklı bir tecrübe elbette. Şimdi, İngiltere’de başlayan böyle bir çıkış, bunun iklim hareketi açısında dikkat çekici bir örneğini oluşturuyor. “İsyan” diye başlayan bu hareketin açıklamasının sonunda bulunan “talepler” bölümü ne demek istediğimize biraz daha açıklık getiriyor:

“ Talepler

1-Hükûmet, içinde bulunduğumuz durumun ne kadar ölümcül olduğu konusunda doğruyu söylemeli, bu pozisyonla uyumlu olmayan tüm politikalarını değiştirmeli ve medyanın yanı sıra kendisi de değişimin âciliyeti konusunda halka bilgi vermeli.

2-Hükûmet, Birleşik Krallık’ta karbon salımlarını 2025 yılına kadar net sıfıra indirmek üzere bağlayıcı yasalar çıkarmalı ve ayrıca atmosferden sera gazı fazlasını çıkarmak üzere ekstra önlemler almalıdır. Hükûmet ayrıca küresel ekonominin gezegenin yıllık kaynak değerinin yarısından fazlasını kullanmaması için uluslararası işbirliği içine girmelidir.

3-Bu talepler, zorunlu olarak, ancak savaş zamanlarında kanunlarla düzenlenen çapta girişimleri ve seferberlik hallerini gerekli kılar. Ne var ki, Hükûmetimizin bu amaçların gerçekleştirilmesine yetecek cesur, hızlı ve uzun vadeli değişimleri yapacağına güvenmediğimiz gibi, politikacılarımıza daha geniş çaplı yetkiler vermeye de niyetimiz yok. Onun yerine, biz enkazdan çıkarken, amaca uygun bir demokrasi kurmak üzere, değişimleri gözetecek bir Yurttaşlar Meclisi talep ediyoruz.” (Y. Gazete- Ö.Madra – Yokoluş isyanı yazısından)

Karaağız köylüleri ve diğer pek çok ekolojik tahribat girişimine karşı çıkarken kullanılan dil ile bunu yan yana koyunca ne demek istediğimiz daha açık görünecektir. Umut veren bu başlangıcın daha da güçlenerek yayılmasını dileyelim. Bu şekilde sağlam bir çerçeve kurup dünyayı buradan anlamlandıran bir dilin hızla yaygınlaşmasını umalım. Böylece hükümetleri kıstırıp gelecek için bu  adımların atılmasını sağlayacak gücün farkına varılacaktır.

 

 

 

Berkay Erkan