Suyumuz plastik çorbasına dönmesin

Bu yazı 14 Nisan 2018 tarihinde Akgün İlhan tarafından yapılan TEDx konuşmasının bire bir metnidir. 

***

Bugün size anlatacağım hikâye bir sonla başlıyor. Bir balinanın hazin sonu bu… Aşağıdaki fotoğraf 2017’de Ocak ayında çekildi. Fotoğraftaki balina Norveç’in Bergen kentine 10 mil uzaklıkta bulunan Sotra adası kıyısında bulunmuştu. Peki, normalde tropik ve ılıman denizlerde yaşayan bu balinanın Norveç’in soğuk sularında ne işi vardı?

Yapılan otopside durum anlaşıldı. Balinanın midesinden farklı ülkelerde üretilmiş 30 civarında büyük torba çıktı. Torbalar midenin içini tamamen kaplamıştı. Bunun dışında yüzlerce plastik parçası ve üzerlerinde Danimarkaca ve İngilizce yazılar olan hazır yiyecek ambalajları vardı. Zoologları balinanın o kocaman midesinde herhangi bir yiyecek kalıntısı bulamamıştı. Hayvanın bağırsakları besinden tamamıyla mahrum kalmıştı. Balina bu plastikleri yiyecek sanıp yutmuş, sindirilemeyen plastikler sindirim sistemini tıkamıştı. Zavallı hayvan açlıktan ve çektiği acılar yüzünden yüzlerce mil öteye yüzmüş ve en sonunda Norveç kıyılarında karaya vurup ölmüştü.

Balina kısa sürede sadece denizlerdeki plastik kirliliğinin sembolü haline geldi. Daha doğrusu 2017’deki sembolü diyelim. Zira bundan önce de farklı ülkelerde benzer durumlar yaşanmıştı.

Mesela 2016’da ondan fazla balina Almanya kıyılarında karaya vurmuştu. Midelerinde kovadan tutun da araba parçasına kadar çeşitli plastik objeler bulunmuştu. Onların da midelerini dolduran plastik yüzünden aşırı açlığa bağlı kalp yetmezliğinden öldüğü ortaya çıkmıştı.

Nitekim bu olaydan sonra geçtiğimiz yaz bir ekolojik sanat çalışması gerçekleştirildi. İşte sadece plastik şişe, poşet ve pipetlerden yapılan bir balina heykeli. Yaklaşık on metre uzunluğundaki balina heykelinin büyüklüğü tesadüfî değil. Burada kullanılan plastik atık miktarı okyanuslara bir saniyede boşaltılanla aynı. Denizlerdeki plastik kirliliğini anlatmak için tasarlanmış olan bu heykel İngiltere, Galler ve İskoçya’da çeşitli deniz kentlerinde gösterildi.

Maalesef plastik kirliliği sadece balinaları etkilemiyor. Balıklar, omurgasızlar, mercanlar, bitkiler, kısacası denizde yaşayan her canlı bundan nasibini alıyor. 600’den fazla deniz türü plastiklerden olumsuz etkileniyor (SLIDE 6).

280’den fazla deniz hayvanı türünün plastikleri yediği biliniyor. Örneğin 2015’te Avustralyalı ve İngiliz bilim insanları tarafından yapılan bir araştırma deniz kuşlarının %90’ının kursaklarında plastik olduğunu ortaya koydu.

2050 yılında ise kuşların %99’unun bedenlerinde plastik olacağı tahmin ediliyor. Kuşların vücutlarından çakmak, şişe kapağı ve kulak temizleme çubuğu gibi hepimizin günlük hayatında kullandığı plastik objeler çıkabiliyor.

Peki, bu gündelik eşyalar nasıl ölümcül hale geliyor? Miktarlarıyla… Düşünün sadece Avrupa kıtasında dakikada 190 bin plastik torba tüketiliyor. Bu konuşma süresince sadece Avrupa’da kullanılan plastik poşet sayısı 3 milyonu kadar olacak. Bunların büyük kısmı geri dönüşüme tabi tutulmadığı için denizlerde son bulacak. 100 bin balinayı daha öldürebilecek bir miktar bu. Sadece bugünün sonunda ise tüm balinaları okyanuslardan silmeye yetecek kadar plastik torba denizlere ulaşmış olacak. Birleşmiş Milletler verisine göre dünyada şimdiye kadar 8,3 milyar ton plastik hammaddesi kullanıldı. Bunun 6,3 milyarı atığa dönüştü. Bu atıkların %9’u geri dönüşüme girdi, %12’si yakıldı ve %79’u çöplüklerde ve doğada birikti. Çöplüklerden rüzgârın ve yağışların etkisiyle taşınan ve bazen de doğrudan denize dökülen plastik miktarı yılda 8 milyon tonu aşıyor. Ve bunların çözünmesi bazen on yıllar bazen yüz yıllar alabiliyor. Dolayısıyla bunlar birikiyor. Mesela plastik poşetlerin ömrü 20 yıl. Köpük plastik bardakların yaklaşık 50, pipetlerin 200 sene. Bebek bezi ve plastik şişe gibi objelerin ömrü ise 450 yıl. Düşünsenize bugün doğaya attığımız ve çoğu okyanuslarda son bulan plastik şişeler torunlarımızın torunlarından sonra bile var olmaya devam edecek.

Şimdi denizde yüzen bir plastik şişeyi düşünelim. 450 sene sonra bu şişe puf diye yok mu olacak?  Modern kimyanın babası Antoine Lavoisier’in de dediği gibi “Doğada hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan da yok olmaz, sadece dönüşür”. Evet, denizdeki suyun, tuzun, diğer kimyasal maddelerin, güneşin, sıcaklığın ve dalgaların etkisiyle aşınan ve parçalanan plastik şişe zaman içersinde mikro plastiklere dönüşüyor.

Çapı 5 milimetrenin altında olan plastik parçalarına mikro plastik diyoruz. Yani, o plastik şişe 450 sene sonra bile yok olmayacak. Belki 450 sonra insanlık ortadan kalkacak ama arkamızda bıraktığımız plastik çöp yığını bizden sonra da var olmaya devam edecek.

İşte bu yok olmayan mikro plastikler denizlerdeki besin piramidinin en altındaki planktonların besini oluyor. O planktonları yiyen sardalye ve hamsi gibi küçük balık türleri de dolaylı olarak mikro plastikleri bünyelerine almış oluyor. Ancak balıklar plankton büyüklüğündeki mikro plastikleri de yiyecek sanarak yutuyor. Ve sonra bu balıkları yiyen büyük balıklar da aynı şekilde plastik zincirine dâhil oluyor.

Mikro plastiklerin aynı zamanda çevrelerindeki zehirli kimyasalları mıknatıs gibi kendilerine çekme özelliği var.  Öyle ki bir mikro plastik parçacıktaki toksik kimyasal madde oranı deniz suyundakinin milyon katına kadar bile çıkabiliyor. Yani mikro plastikleri yiyen canlıların sadece midesi dolup sindirim sistemleri tıkanmıyor, zehirlere de maruz kalıyor.

Planktonlar aynı zamanda bir başka plastik kaynağı olan mikro lifleri de yiyor. Bu liflerin çapları 3 mikrona kadar inebiliyor. Bir mikron bir milimetrenin binde biri. Kırmızı kan hücreleri ise 6 ila 10 mikron arasında. Yani bazı mikro lifler kan hücrelerinden bile küçük olabiliyor. Bunlar tekstil ürünlerinden geliyor. 2016 tarihli bir araştırmada çamaşır makinesinde yıkanan bir polar ceketten ortalama 1,17 gram (250 bin parça) mikro lifin koptuğu hesaplandı.

Kopan lifler atık suyla birlikte önce kanalizasyona, oradan da atık su arıtma tesislerine gidiyor. Ancak pek çok tesis bu kadar küçük parçaları tutacak bir filtrasyon sistemine sahip değil. Bu liflerin %40’a kadar varan bir kısmı arıtılmış suyla birlikte nehirlere, göllere ve denizlere akıyor. Yani sadece denizler değil tatlı su varlıklarımız da plastikle kirleniyor.

Yukarıdaki fotoğrafta Machester kentindeki Mersey Nehri’nden alınan su örneğini görüyoruz. Suda bulunan mikro plastiklerin büyütülmüş hali bunlar.

Mikro plastiklerin başka kaynakları da var. Mesela bunlar şampuan, yüz temizleme jeli, diş macunu ve makyaj malzemeleri gibi kişisel bakım ürünlerinde de bolca mevcutlar. Bu ürünlere doku katmanın ve hacmini artırmanın en az maliyetli yolu içlerine mikro plastik parçalar katmak. Dolayısıyla şirketler de doğal madde yerine sentetik olanı tercih ediyor. Bunları her kullandığımızda suyu yine plastikle kirletmiş oluyoruz.

Yer altı suları, yüzey suları, atmosferik su ve biyolojik su bir bütünün parçaları. Su sürekli bir döngü halinde. Dolayısıyla bir yerde olan kirlenme bir diğerini de etkiliyor. Nitekim bu kirlenme içme suyumuzu da etkiliyor. Geçtiğimiz sene yapılan bir bilimsel araştırmada beş kıtadan farklı ülkelerin şebeke sularından alınan örnekler alınmıştı. İncelenen suların %83’ünde mikro plastik kirliliği bulunmuştu.  Aynı bilim ekibinin yaptığı bu sene yayımlanan rapor ise ambalajlı sularla ilgiliydi.

Hepimizin bildiği 11 dünya markasına ait 259 su şişesi incelenmiş bunların %93’ünde mikro plastik bulundu. Üstelik ambalajlı sularda şebeke suyundan iki kat fazla mikro plastik vardı. Araştırmaya göre plastik kirliliğinin bir kısmı suyun içinde bulunduğu ambalajdan da kaynaklıydı.

Peki, içtiğimiz, içinden çıkanı yediğimiz, yıkandığımız, yüzdüğümüz su bir plastik çorbasına dönmüşken, bedenlerimiz ne durumda? Vücudumuzun %60’ı su. Su bir bütün ve sürekli döngü halinde. Bedenlerimizdeki su da bu döngünün parçası. Dünyadaki su bedenlerimizden geçiyor. Her seferinde daha çok plastikle kirlenmiş olarak geçiyor. Her geçtiğinde mikro plastiklerin bir kısmını vücutlarımızda bırakarak geçiyor. Yapılan araştırmalarda yediklerimizle vücudumuza giren mikro plastiklerin %1’inin vücut dokularında kaldığı tahmin ediliyor.

2014 yılında yapılmış bir araştırmada kabuklu deniz hayvanı yiyen Avrupalıların senede 11 bin mikro plastik parçayı vücutlarına aldıkları tespit edilmiş. Aynı yıl yapılmış bir başka çalışmada her bir çiftlik midyesiyle birlikte ortalama 178 küçük plastik parçasının yendiği ortaya çıkarılmış. Her ikisinin de yüzde birinin vücudumuzda biriktiğini hesaba katarsak bedenlerimizin de denizler gibi kirlenmekte olduğunu anlıyoruz.

2015 yılında Paris’te yapılan bir başka araştırma ise havadaki mikro plastik kirliliğinden bahsediyor. Senede 3 ile 10 ton arası mikro plastik lifin şehre yağdığı hesaplandı. Bu çalışma evlerin içindeki havada bile bu liflerden olduğunu ortaya çıkardı.

Mikro plastiklerin insan vücuduna doğrudan etkileri üzerine yapılmış çok az sayıda çalışma var. Çoğu yeni olan çalışmaların da sonuçları da henüz kesinleşmiş değil. Daha çok mesleki hastalıklar üzerine yapılmış araştırmalar var. Örneğin tekstil işçilerinin maruz kaldığı mikro plastik liflerle ilgili yapılmış araştırmalar var. Akrilik, polyester ve poliyamidlerin mikro liflerinin akciğerlerin derinliklerine kadar gidebildikleri saptanmış. Havadaki mikro lifler henüz tepkimeye girmemiş katkı maddelerini, boyaları ve pigmentleri bünyelerine çekiyor. Ve bunların akciğerin derinliklerine kadar taşınması üreme sistemini bozabiliyor, kansere ve mutasyona neden olabiliyor.

Mikro plastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini çalışan araştırmalar az da olsa görünen köy kılavuz istemiyor. Bir şey doğaya zarar veriyorsa, er ya da geç bedenlerimize de zarar verecektir. Suyun içine ne atarsak su bize geri veriyor. Su temizken şifa, kirliyken hastalık taşıyor. Denizlerimiz, nehirlerimiz, yer altı sularımız ve atmosferimiz plastikle kirlenirken biz de kirleniyoruz. Bunları bilmek için tıp okumuş olmak ya da geleceğe yolculuk yapmak gerekmiyor.

Sotra adasında karaya vuran balinaya dönecek olursak, aslında biz de plastik yiyoruz. Plastik giyinip, plastik içiyoruz. İnsanlığın tuhaf icatlarından habersiz bir balina plastik torba yiyince niye şaşıyoruz?  O balinanın mecbur edildiği plastiğe biz kendi kendimizi mahkûm ediyoruz. Sanki plastiksiz bir hayat mümkün değilmiş gibi her şeyi plastik ambalajlarla kat kat sarıyoruz. İçimiz dışımız plastik olmuş şekilde yaşıyoruz. Plastik atıklardan yapılan o balina heykelinin yerini plastik insan heykelleri almadan silkinelim.

Çünkü böyle devam edersek 2050 yılında toplam plastik üretimi 33 milyar tona çıkacak. Bu şimdikinden çok daha büyük boyutlarda bir kirlenme demek. Bu sonu yaratan bizler, onu değiştirebiliriz. Bakın Birleşmiş Milletler 2017’de Temiz Denizler adlı küresel ölçekli bir kampanyayla tek kullanımlık plastiğe savaş açtı. ABD kişisel bakım ürünlerinde mikro plastik kullanımı 2015 yılında yasaklandı. Avrupa Birliği ise 2019 yılı itibariyle tüm üye ülkelerin plastik torba kullanımında %50’lik bir azalmayı zorunlu kıldı. 2025 yılında da bu azalma %80’e çıkacak. Türkiye’deyse tek bir vatandaş senede ortalama 312 plastik torba tüketiyor. Ve plastik ambalaj atıklarının sadece %26’sı geri dönüşüme gidiyor. Ancak bunu değiştirmek bizim elimizde.

O balinanın sonu değiştirilemez bir kader değil. Sadece bir kişi bile yanında bez torba taşıyıp, plastik poşet kullanmayı keserse yılda 312 tane poşetin doğaya atılmasını engellemiş olacak. Böylece belki onlarca balinanın, yüzlerce kuşun hayatını kurtaracak. Plastik şişede su almak yerine yanında matarasını taşıyan tek bir insanla suyumuz daha az kirlenecek, daha az hastalanacağız.

Belki de koca dünyayı ben mi kurtaracağım diyorsunuz içinizden. Onca plastik dağını benim atmadığım şişe mi azaltacak? Evet, 7,6 milyarlık insan denizinde her birimiz sadece bir damlayız. Küçüğüz ama bir gram arsenik bir ton suyu zehir yapmaya yetmiyor mu? Gelin o bir damlayı geri alalım. Böylece bir tonluk zehri bir tonluk şifaya çevirelim. Dünyada kötü değil iyi bir değişime vesile olmak bizim seçimimiz. Değişim rüzgârının getirdiği yağmurun ilk damlası olalım. Düştüğümüz insan denizinde halka halka yayılıp başka damlalarla buluşalım büyüyelim. Bu hikâyenin sonunu yeniden yazıp balinaları, denizlerimizi ve kendimizi plastikten kurtaralım.

***

Açık Radyo‘da Akgün İlhan tarafından hazırlanıp sunulan Sudan Gelen programının bu haftaki konuğu Mine Tekman idi. Programda Almanya’daki Alfred Wegener Enstitüsü’nden Tekman denizlerdeki plastik kirliliğin boyutlarını, canlılar ve halk sağlığı üzerindeki etkilerini ve bu kirliliğe karşı ne yapılabileceğini anlattı. Programı yukarıdaki bağlantı üzerinden dinleyebilirsiniz.

 

 

Akgün İlhan