Köşe Yazıları

Egemenlerin dili mi yoksa özgür dil mi? – Berkay Erkan

0

George Orwell, 1946 yılında yayınlanan bir makalesinde “politik liderler konuşmazlar, konuşma yaparlar” diye yazmış. Çünkü O’na göre politik dil, yalanlar gerçek gibi algılansın, insan öldürmek topluma meşru ve saygın görünsün diye tasarlanmıştır. Bu yüzden de politik liderler, içi boşalmış, bir karşılığı olmayan, genelleştirici ve belli kalıplarla konuşarak gerçekleri örterler. Yıllar öncesinden şaşırtıcı derecede isabetli bir tespit bu. Orwell, “1984” adlı klasikleşmiş romanında bunu, iyice sivriltilmiş fantastik bir gerçeklik içerisinde göstermeye çalışır. Romanda en dikkat çekici olgulardan biri hayali Okyanusya devletinin resmi dili ‘newspeak’ tir. Bu dil sözcüklerde kavramın gerçek anlamının çarpıtılmasına dayanır. Örneğin “savaş, barıştır”, “Özgürlük, köleliktir”, “Cahillik, güçtür”, 2+2, bazen 3 bazen 5, kısaca parti ne söylüyorsa odur.

Newspeak, sadece resmi ideolojiye bağlı olanların zihinsel kalıplarını güçlendirmek için icat edilmemiştir. Asıl amacı diğer bütün düşünme şekillerini imkansız kılmaktır. Çünkü, hangi dilde ve nasıl konuşuyorsak o dilde düşünürüz.

Politikacılar bugün de benzer şekilde konuşmalar yapıyor. Ama artık Orwell’in çizdiği kadar keskin değil, öyle gözümüzün içine sokmuyorlar. Tersine o denli ustaca yapıyorlar ki hiç farkettirmeden herşeyi istedikleri gibi anlamlandırmayı sağlıyorlar.  Örneğin devlet adına insan öldürüldüğünde, “etkisiz hale getiriliyor” ya da “huzur sağlanıyor”.  Baskı yasaları çıkarıldığında “güvenlik arttırılıyor”. Aç kitleler “ekonomik zorunluluk”, doğanın talanı “kalkınma” ya da “güçlü” olmaya dönüşüyor. ABD başkanı Bush buna daha özgün katkılar da yapmıştı. İşkenceyi “zorlayıcı sorgu”, Irak işgali “enerji politikası” olmuştu. Şimdi daha bu dili çizdikleri daha geniş bir anlam çerçevesine oturtacak şekilde geliştiriyorlar. Örneğin Trump’ın Paris anlaşmasından çekilme kararını açıklarken şu söylediklerine bakın:

Bence bir şeyler oluyor. Bir şey değişiyor ve tekrar değişip geriye dönecek. Düzmece olduğunu sanmıyorum, bir fark olduğunu düşünüyorum. Ama insan faaliyetlerinin sonucu olup olmadığını bilmiyorum. Bunu söyleyeceğim. Trilyonlarca ve trilyonlarca dolar vermek istemiyorum. Milyonlarca ve milyonlarca istihdam kaybetmek istemiyorum. Dezavantajlı konuma düşmek istemiyorum.” 

Şöyle geriye yaslanıp empati kurmaya çalışın, ortalama sade bir vatandaş bu sözlerden ne çıkarır? Dikkat edilirse çok şey var bu cümlelerde. Artık doğrudan yok denemeyecek hale gelmiş bir olgu olan iklim değişikliğini önce “nedeni belirsiz olaylar” durumuna indirgeyip, belirsizleştiriyor.  “Güçsüz olma” (Bunu da açıkça kullanmıyor. Onun yerine dezavantajlı duruma “düşmek istemiyor”) korkusu ile çerçevelediği bir dünya çiziyor. Böylece bilinçaltında var olan “güçlü ABD” yargısını da yıpratmadan mevcut durumu ve dolayısı ile gidişatı, kaybedilirse çok tehlikeli olacak bir durum haline getiriyor. Aynı anda istihdam, para kaybetmemek gibi gerekçeler ile eylemine bambaşka bir anlam boyutu kazandırıyor. Trump ve benzerleri her yerde. Tek amaç kitleleri sessiz ve kabullenici tutmak. Başarısız oldukları ise söylenemez. Ama tek kusur onlarda değil, bu illüzyonu bozamayan muhalif cephenin yetersizliğini de görmek gerek.

Bu dil konusunun önemi henüz bir türlü iyi anlaşılmış değil. Oysa dil, insanı insan yapan en önemli şey. Bizler kendi dışımızdaki dünyayı bu sayede tarif eder, simgeleştirir ve en önemlisi, anlamlandırırız. Dolayısı ile dil bu bağlamda sürekli bir anlamlandırma aracı ve pratiğidir. Bunun toplumsal bir süreç olduğu da açık. Bu sürece egemen olan bir irade, böylece tüm düşünce ve pratiği yönlendirme gücüne kavuşur ve hayatın kendi çıkarlarına göre anlamlandırılmasını sağlayabilir. Dil bu sürecin anahtarıdır.

Başka bir açıdan söylersek, dil geniş anlamda ideolojik hegemonyayı sağlar. Bunu gündelik hayatta olay ya da olguları, istekleri doğrultusunda örecek anlamlar taşıyan bir dil kullanarak başarırlar. Nitekim tarihte hep böyle olmuştur. Küçük azınlıkların, kralların koca bir ülkeye, topluma, hakim olmasını sağlayan tılsım budur. İnsanlar tek bir kişinin ya da bir azınlığın istediği şekilde dünyayı anlamlandırdığı zaman yönetilmeleri çok kolaylaşır. Bu olgu şimdi de geçerli. İşte bu yüzden kömürü savunan, termik santral kararları alan politikacılara ortada somut onca şey olmasına karşın hala çok güçlü karşı çıkılmıyor. Kitleler, olan biteni anlamlandırırken zihninde oluşmuş anlam çerçevelerine göre düşünüyor, kendi çıkarlarını ayrımsayamıyor, başka özdeşlikler kurarak büyük ölçüde ona inanabiliyor ya da en azından kararsız, ortada kalıyor. Sonuçta hükümetler üzerinde yeterli baskı oluşmadığı için iklim değişikliğine karşı ciddi adımlar atılamıyor.

Yine de toplumsal çelişkiler, hayatın içindeki dinamikler, her düzeyde çatışmalar doğurarak kitlelere bu anlam illüzyonlarından kurtulma fırsatı veren koşulları oluşturmaya devam ediyor. Çatışma ilişkisi bu bağlamda mevcut zihinsel kalıpları zorlayan somut olaylar ile en uygun koşulları sağlar. Ancak karşıtlık ekseni muhaliflerin dilini otomatik olarak özgürleştirmiyor. Tersine sadece direniş pozisyonunda kalmaya itildiğini göremiyor, sırf öfke ve itiraz belirten bir dil ile politikacıların işini daha da kolaylaştırıyor. Bu dil ile yeni bir vizyon geliştirmenin, zihinsel alışkanlık ve kalıpları yıkmanın ise olanağı yok. Sonuçta istediğini alan daima egemenler oluyor. Sahi, biz ne istiyoruz? Neden onu söylemeyiz?

Elbette dil anahtarını kullanarak bu büyüyü bozmak mümkün. Sözcükleri, egemenlerin yüklediği anlamı taşımak yerine kendi istediklerimize göre anlamlandıracak bir dilde kullanmak bunu sağlayabilir. Hiç değilse çatışma anlarında politikacılar ile topluma yansıtılan anlam dünyasını bozarak yapılabilir. Bunu somutlaştırmak için tersten gidelim. Örneğin sizce de Karaağız köylüleri bu pankarttaki dil ile ne sağlıyorlar? Yani, egemenlerin çizdiği anlam çerçevesinin dışından mı bakıyorlar? Evet, santrali istemediklerini belirtiyorlar ama elektriğin günümüzdeki işlevi ve taşıdığı anlam karşısında başka bir vizyona bağlı herhangi bir anlam çıkıyor mu bu söylemden? Bu şekilde ne kadar tutunabilirler. Oysa ilk iş dayatılan anlamı bozmak olmalı. Konuyu biraz daha açıklığa kavuşturmak adına tipik bir örnek daha verelim.

Gezi olayları sırasında RTE yine tesadüfi olmayan bir dil kullanarak ”çapulcu” diye bir nitelemede bulunmuştu; göstericiler ve onların temsilinde savundukları ile simgeleşen vizyonu karalamak için. Karşıtlık pozisyonunda, bulunduğu yeri içselleştiren kitleler, öfke ile bunu sahiplenerek Erdoğan’ın söylemini küçümseme yolunu seçtiler. Birden herkes” çapulcu” olmuştu kendi isteği ile. Eğer çapulculuk kabul edilecekse önüne “onurlu”, ”yurtsever”, “doğrucu”, “fedakar”, vb. sıfatlardan biri konarak kullanılsaydı kavramın tek başına çağrıştırdığı anlam mı uyanırdı zihinlerde. Kuşkusuz başka pek çok dil becerisi ile de bu iş yapılabilirdi, bu basit bir örnek üzerinde düşünülmesi için bir örnekti sadece. Ama çapulcu derken bir de onurlu çapulcu deyin ve ne hissettirdiğini bir kontrol edin fark anlaşılır sanırım.

Aslında böyle değişimler isyan ya da “artık yeter” anlarında kendiliğinden bir çıkış ile başlayabiliyor. Çünkü bu anlar egemenlerin dayattığı rolden sıyrılıp kendi ideal ve isteklerimiz, tahayyüllerimiz ile sahne alıp onların kurduğu anlam çerçevesinin çatladığı, aynı zamanda direnen, dayanan, ama her halde onların kurduğu ilişkinin bir tarafında duran konumun terkedildiği anlar. Bu konumdan çıkış ile doğan toplumsal bilinç hali yeni anlamlar yaratarak bu işi kendiliğinden başlatır. Ama sonuna kadar nasıl gideceği farklı bir tecrübe elbette. Şimdi, İngiltere’de başlayan böyle bir çıkış, bunun iklim hareketi açısında dikkat çekici bir örneğini oluşturuyor. “İsyan” diye başlayan bu hareketin açıklamasının sonunda bulunan “talepler” bölümü ne demek istediğimize biraz daha açıklık getiriyor:

“ Talepler

1-Hükûmet, içinde bulunduğumuz durumun ne kadar ölümcül olduğu konusunda doğruyu söylemeli, bu pozisyonla uyumlu olmayan tüm politikalarını değiştirmeli ve medyanın yanı sıra kendisi de değişimin âciliyeti konusunda halka bilgi vermeli.

2-Hükûmet, Birleşik Krallık’ta karbon salımlarını 2025 yılına kadar net sıfıra indirmek üzere bağlayıcı yasalar çıkarmalı ve ayrıca atmosferden sera gazı fazlasını çıkarmak üzere ekstra önlemler almalıdır. Hükûmet ayrıca küresel ekonominin gezegenin yıllık kaynak değerinin yarısından fazlasını kullanmaması için uluslararası işbirliği içine girmelidir.

3-Bu talepler, zorunlu olarak, ancak savaş zamanlarında kanunlarla düzenlenen çapta girişimleri ve seferberlik hallerini gerekli kılar. Ne var ki, Hükûmetimizin bu amaçların gerçekleştirilmesine yetecek cesur, hızlı ve uzun vadeli değişimleri yapacağına güvenmediğimiz gibi, politikacılarımıza daha geniş çaplı yetkiler vermeye de niyetimiz yok. Onun yerine, biz enkazdan çıkarken, amaca uygun bir demokrasi kurmak üzere, değişimleri gözetecek bir Yurttaşlar Meclisi talep ediyoruz.” (Y. Gazete- Ö.Madra – Yokoluş isyanı yazısından)

Karaağız köylüleri ve diğer pek çok ekolojik tahribat girişimine karşı çıkarken kullanılan dil ile bunu yan yana koyunca ne demek istediğimiz daha açık görünecektir. Umut veren bu başlangıcın daha da güçlenerek yayılmasını dileyelim. Bu şekilde sağlam bir çerçeve kurup dünyayı buradan anlamlandıran bir dilin hızla yaygınlaşmasını umalım. Böylece hükümetleri kıstırıp gelecek için bu  adımların atılmasını sağlayacak gücün farkına varılacaktır.

 

 

 

Berkay Erkan

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.