Birleşmiş Milletler İstanbul Protokolu yıl dönümünde Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi ile Küyerel Düşünce Enstitüsü’nün birlikte düzenleyeceği 21. Yüzyılda İnsan Hakları ve Kötü Muamele konulu konferans Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliğinin katkılarıyla 24 Kasım, 13.00-17.00’de Taksim Divan Otel’de gerçekleştiriliyor.
Açılış konuşmasını ve moderatörlüğünü Prof. Dr. Fuat KEYMAN’ın yapacağı konferansa; İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele veya Cezalandırma alanlarında çalışan, BM Özel Röportörü Prof. Nils MELZER, Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ioanna KUÇURADİ, İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Turgut TARHANLI konuk konuşmacı olarak katılıyor.
Şiddet ve ayrımcılığın evrensel ve etik normları tehdit ettiği, hoş görü duygusunun her zamankinden daha çok önem kazandığı günümüz dünyasında, karikatürün, hoşgörü ve sağduyuya dayalı, farklı düşünce ve inançlara açık bir toplumun temel yapı taşları arasında yer aldığı fikrinden hareketle düzenlenen ve dünyanın dört bir yanından karikatürleri ve karikatüristleri özgür bir düşünce platformunda 35’inci kez buluşturan “Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması” sonuçlandı.
1983 yılından itibaren düzenlenen, dünya gündemine ışık tutan eserlerin yarıştığı yarışmaya bugüne dek 137 ülkeden 8.800’ü aşkın sanatçının 85 bin eserle katıldı. Otoritelerce “karikatür dünyasının Oscar’ı” olarak nitelendirilen serbest konulu Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nın 35’incisine, 64 ülkeden 623 sanatçı 2.143 karikatürle katıldı.
Ön elemeden geçen 42 ülkeden 139 sanatçının 177 karikatürü, başkanlığını Latif Demirci’nin yaptığı, Ercan Akyol (Türkiye), Xavier Bonilla (Ekvator), Angel Boligan Corbo (Küba), Piyale Madra (Türkiye), Rasha Mahdi (Mısır), The Surreal McCoy (İngiltere), Tan Oral (Türkiye) ve Ann Telnaes (ABD) yer aldığı Uluslararası Seçici Kurul tarafından değerlendirildi.
35. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması Kazananları
Seçici Kurul, bu seneki yarışmada iki çalışmayı birinciliğe layık gördü. Dokhshid Ghodratipour (İran) ve Jugoslav Vlahovic (Sırbistan) birinciliği paylaşırken, ikinci Shahrokh Heidari (İran), üçüncü ise Krzysztof Grzondziel (Polonya) oldu.
Dokhshid Ghodratıpour, İran, Birincilik Ödülü, 2018
Seçici Kurul ayrıca; Turan Aksoy (Türkiye), Pavel Constantin (Romanya), Moacir Knorr Gutterres (Brezilya), Konstantin Kazanchev (Ukrayna), Silvano Mello (Brezilya), Roman Peshkov (Rusya), Sajad Rafeei (İran), Nicos Terzis (İsveç), 2 ödül olmak üzere Didie Sri Widiyanto (Endonezya), Kürşat Zaman’ı (Türkiye) Başarı Ödülü’ne değer gördü.
Turan Aksoy, Türkiye, Başarı Ödülü, 2018
Roman Peskhov, Rusya Federasyonu, Başarı Ödülü, 2018
Yarışmada birincilik ödülü ve özel ödül kazanan sanatçılar 8.000’er ABD doları, ikincilik ödülü kazanan sanatçı 5.000 ABD doları ve üçüncülük ödülü kazanan sanatçı 3.500 ABD doları ile ödüllendirilecek. Başarı Ödülü kazanan 10 sanatçı ise 500 ABD dolarının sahibi olacak.
“Güçlü Kızlar, Güçlü Yarınlar” Özel Ödülü
Tüm çalışmalarında kız çocuklarının eğitimi, güçlenmesi ve cinsiyet eşitliği konularına özel vurgu yapan Aydın Doğan Vakfı’nın düzenlediği yarışmada, bu yıl yine “Güçlü Kızlar, Güçlü Yarınlar” teması altında özel ödül verildi.
Özel Ödülün sahibi, Fransa’dan Bernard Bouton oldu.
Dereceye giren tüm sanatçılara ayrıca başarılarını simgeleyen heykel ve ödül beratları 27 Kasım 2018, Salı günü 18.00’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Osman Hamdi Bey Salonu’nda düzenlenecek törenle takdim edilecek.
Ödül töreni öncesinde saat 16.00’da ödüllü karikatüristler, Yaratıcı Çocuklar Derneği’nden genç çizerlerle atölye çalışmasında bir araya gelecek.
Yarışmada ödül kazanan karikatürler 30 Haziran- 6 Temmuz 2018 tarihleri arasında Milta Bodrum Marina Osmanlı Tersanesi Kaymakamlık Sanat Galerisi’nde sergilenecek.
Geçen Ekim ayı sonunda Almanya’nın Köln şehri yakınlarında Ende Gelände örgütü liderliğinde 6500 eylemci şu ana kadar linyit kömürüne karşı yapılan en büyük sivil itaatsizlik eylemini gerçekleştirdik. 4 bin kişi Avrupa’nın en büyük karbon emisyonundan sorumlu olan RWE (Rheinisch-Westfälisches Elektrizitätswerk) kömür madenlerine giden raylara yatarak 24 saat boyunca bu yolu kesintiye uğrattık. Verilen mesaj çok açıktı: Eğer Almanya kömür çıkarılmasını aşamalı olarak durdurmak için gerekli siyasi adımları hemen atmazsa bunun önüne bedenlerimiz ile geçeceğiz. Buradayız. Sayımız giderek artıyor. Şimdi daha disiplinli, daha kararlı ve daha güçlüyüz. Burası yolun sonu.
Fotoğraf: Thibaud Mabut
RWE Avrupa’nın çevreyi en fazla tahrip eden karbon emisyonundan sorumlu olan kömür şirketi
Geçen bahar çevre örgütlerinde sözü geçmeye başlamıştı. Bu sonbahar Almanya’daki Ende Gelände iklim kampı çok büyük olacaktı.
“Ende Gelände”, Türkçede Yolun Sonu anlamına geliyor. 2015 yılında Almanya’da kurulan, kömür kullanımının sona ermesi için mücadele eden, yöntem olarak sivil itaatsizliği ve taban yapılanmasını benimsemiş bir çevre örgütü. RWE ise Avrupa’nın çevreyi en fazla tahrip eden karbon emisyonundan sorumlu olan kömür şirketi. Almanya Paris İklim Antlaşması doğrultusunda iklim değişikliğinin 1,5 °C ile sınırlanabilmesi için 2020’ye kadar sağlaması gereken koşulların oldukça uzağında. Bu yılın “Ende Gelände” hedefi, hükümet yetkililerinin atıllığına dikkat çekmek ve yenilenebilir enerjiye geçiş için baskı yaratmak için RWE’nin kullandığı Hambach tren yolunu, dolayısıyla da bu madenlerden linyit kömürü taşınmasını durdurmaktı.
Fotoğraf: Thibaud Mabut
Eylül gelip de yapraklar kızarmaya başlayınca hepimizi bir tedirginlik kapladı. Geçen sene Lozan’dan iklim kampına gidenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemişti. Türkiye’deki polis şiddeti ile benzer düzeyde olmasa da bu eylemin gözaltına alınmak, darp edilmek, hele de Avrupa vatandaşı olmayanlar için Avrupa’daki oturumlarını kaybetmek gibi sonuçları olabildiğini biliyorduk. Üstelik çoğumuz Almanca bilmiyorduk. Bütün bu faktörler katılım konusundaki kararsızlığı artırıyordu.
Bir yıl önce yerel çevresel sorunlara dikkat çekmek amacıyla kurduğumuz Lozan İklim Hareketi‘nden birkaç arkadaş hem kendimizi, hem de diğer insanları motive etmek için bir otobüs ayarlamaya karar verdik. Koşulları biraz daha elverişli hale getirmek karar vermek konusunda belirleyici oluyor: Çevremizde otobüsün duyurusunu yaptıktan on gün sonra otobüse 73 kişi kaydını yapmış, parasını yollamıştı, inanamıyorduk.
“Binlerce kişiye sürekli olarak vegan yemek sunan ekip sayesinde gelir gelmez hepimiz sıcak çorba ile karşılandık”
1. gün
25 Ekim sabahı, en genci on yedi, en yaşlısı yetmişlerinde olan bir otobüs dolusu eylemci, uyku tulumlarımız, çadırlarımız, en kalın kazaklarımız ve dört dilde devrimci şarkılarımız ile Lozan’dan yola koyulduk. On iki saat süren yolculuk, diğer ekiplerden yolda durdurulan, polis tarafından aranan, yavaşlatılan ekiplerin haberlerini aldığımız zamanlar dışında şarkılı türkülü, oldukça keyifli geçti.
Ancak kararlaştırılan kamp mekânı ne yazık ki polis tarafından boşaltılmış, malzemeler ele geçirilmişti. Düren’e 5 km mesafede gitmek istediğimiz madenlere oldukça uzak bir özel tarım arazisi bulundu. On iki saat süren yolculuğun sonunda kampa vardığımızda artık iyice karanlık bastığından tıklım tıklım kalabalık olan dev alana çadırlarımızı el yordamıyla kurduk. Bir yılda sadece Lozan içinde ciddi bir sıçrama yapan katılımın, Avrupa genelindeki katılımı doğru bir şekilde yansıttığını gördük. Eylem süresince en önemli gruplardan biri mutfaktan sorumlu olan ekipti. Binlerce kişiye sürekli olarak vegan yemek sunan ekip sayesinde gelir gelmez hepimiz sıcak çorba ve kendi fırınlarında yaptıkları taze ekmeklerle karşılandık.
“Eğitimde şiddetsiz eylem teknikleri, simülasyonlar ve hukuki konular vardı”
2. gün
Ertesi gün eğitim yapıldı. İçerikte şiddetsiz eylem teknikleri, simülasyonlar, küçük otonom ekipler ve çiftlerin belirlenmesi ve hukuki konular vardı. Prag’dan bize katılmak üzere yola çıkan bin kişilik tren, daha istasyondan çıkamadan durdurulmuş, kimliklerini vermek istemeyen insanlar sekiz saat polis istasyonunda alıkonmuştu. Elleri parmak izi alınmasını zorlaştırmak için tutkallı ve kimliksiz bu bin kişinin kimlik tespitinin küçük bir polis birimine mal olduğu idari yük caydırıcı boyutlara varınca nihayet salınmışlar, böylece akşamüstü bize katılabilmişlerdi.
Akşam son olarak ateş çevresinde küçük ekipler birbirlerine ortak değerlerimizi, nelere hazır olduğumuzu hatırlatıyor, eylem boyu yanından ayrılmayacağımız eşlerimizi seçiyor ve ilham dolu hikayeler anlatıyorduk.
“Binlerce insan aynı anda ‘iklim adaleti’ diye yanıt veriyordu”
3. gün
Eylem günü sabahın erken saatlerinde sırt çantalarımızda ekmek dilimleri, üzerimizde beyaz önlüklerle “finger” (parmak) denilen yaklaşık biner kişilik gruplar halinde alanı terk ettik. Gitmek istediğimiz yerin en az 10 km mesafede olduğunun bilincinde olarak birbirimizi motive etmek için şarkılar ve davullar eşliğinde yola koyulduk. Yaklaşık 6 bin 500 kişiydik. Tarlayı kesen ince bir yol boyunca yürürken arkama dönüp baktığımda gördüğüm kadar görkemli ve ilham verici çok az sahne hatırlıyorum: Herhangi biri arkaya dönüp “ne istiyoruz?” diye bağırdığında binlerce insan aynı anda “iklim adaleti” diye yanıt veriyordu.
Köylerden, insanların yaşam alanlarından geçerken pencerelerden bakan insanlara gülümsüyorduk: “Sizin çocuklarınız için de buradayız”. Polis hem iki taraftan bizi kontrol altına almaya, hem de birlik temsilcileri ile uzlaşmaya çalışıyordu. Ekibimizden biri Almanca ve İngilizce olarak pek de inandırıcı olmayan bir anons yaptı: “Polisle konuşuyoruz, lütfen gösterilen yoldan gidin, izinli yürüyüşe katılacağız, yoldan çıkmayın.”
Yaklaşık on kilometrelik bu sakin yürüyüşten sonra bir anda beklenen işaret geldi. Binlerce insan polislerin engellemesine çalışmasına karşın tarlanın içindeki tali yoldan çıkıp otoyola doğru uzanan tepeye koştu, yokuş aşağı kaymaya ve metal engellerin üstünden atlamaya başladı. Burada polis barikatı ve su tankları ile karşılaştık. Çığlıklar, polis tarafından yakalananlar ve havada o çok tanıdık (ama bizim deneyimimizin aksine, uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmeyen düzeylerde) göz yakan biber gazı kokusu…
İki otoyolu sırtta yükle kayarak ve tırmanarak geçmek oldukça zordu, düşüp yaralanmam işten bile değildi. Tren yoluna indiğimizde hepimizin yüreği ağzındaydı. “İstediğimiz noktaya geldik”. Bu aşamada polisi barikatını geçebilmiş ve rayların üzerine çıkabilmiş olan yaklaşık 2 bin kişi kalmıştık. Bizden önce küçük bir ekip hem RWE’ye, hem de tren şirketine haber vermiş ve yolun ağzını tıkamıştı. Böylece 24 saatlik eylem başladı. Polisin düzenli olarak “Eğer burayı şimdi terk ederseniz hiçbir yaptırımla karşılaşmayacaksınız” teşvikleri dışında bol şarkılı, danslı geçti. Zaman ile başka finger’lar da polisi geçip raylarda bize katıldı. Meşhur “Bella Ciao” şarkısı “Digger Ciao” olmuştu, Queen’in “We Will Rock You şarkısı ise “We Will Block You”. Rayların üstüne yan yana, battaniyelerin altında ara ara bir nebze olsun ısınarak uyumaya çalıştık. Gece sürekli olarak aramızdan birileri nöbette kaldı.
“Şimdi daha disiplinli, daha kararlı ve daha güçlüyüz”
4. gün
O sabah raylarda uyandığımızda dikkate değer sayıda insanın kararlılığının bir değişim yaratabileceğine dair hiç olmadığı kadar büyük bir umut taşıyorduk. Bir arada kaldığımız sürece polise karşı sayıca büyük bir üstünlüğümüz olduğunu, ancak sayımız azalırsa tehlikede olacağımızı biliyorduk. Nitekim öyle de oldu. Eylemin 24 saati dolup büyük bir çoğunluk gruplar halinde alanı terk ettikten sonra geride kalmak isteyen ekibe hemen sonra müdahale edildi. Sayı avantajını fırsat bilen polis, şiddet uygulamakta gecikmedi, kalan eylemciler polis istasyonlarına götürüldü. Yine de bir zafer duygusuyla kampa geri döndük. Ortak isteğimiz günlük hayatlarımıza geri döndüğümüzde iklim değişikliği adına kendi kentlerimiz, organizasyonlarımız ve sosyal çevremizde daha da etkili projelere katılmak ve harekete geçmekti.
Yasalar adaletsiz kalınca, -günümüzde iklimde sebep olduğu hasar apaçık ortadayken devletlerin çevreye verdiği tahribin sorumluluğunu almasını keyfi hale getiren yasalar ve enerji politikaları da buna dahil- bu yasaların değişmesi kararlı bir seferberlikten geçiyor.
Bu adaletsizliğe ve iklim değişikliğine karşı daha acil harekete geçmenin gereğine dikkat çekmek için sivil itaatsizliği seçmiş binlerce kişi Hambach tren raylarına yattık. Sayımız giderek artıyor. Şimdi daha disiplinli, daha kararlı ve daha güçlüyüz. Yolun sonundayız.
Kuzey Kaliforniya yangınları on beşinci gününe girerken ölü sayısı 83’e çıktı. Kaliforniya eyaletinin kuzeyinde, San Francisco’nun kuzeybatısında Butte County’de 8 Kasım’da başlayan Camp yangınında ölü sayısı 83’e çıktı. Kayıp kişi sayısı ise 563 olarak açıklandı.
Kaliforniya Orman ve Yangın Koruma Dairesi Cal Fire’ın son güncellemesine göre, 620 kilometrekarelik bir alana yayılan yangının yüzde 85’i kontrol altına alınabildi. Camp yangınında 13 bin 503 ev, 514 ticari yapı ve 4 bin 404 yapı yandı. 26 bin nüfuslu Paradise kasabasını tamamıyla yok eden Camp yangını, Kaliforniya tarihindeki en ölümcül yangın olarak kayda geçti.
Cumartesi gününe kadar devam etmesi beklenen yağışların ise bölgede çalışan 2 binin üzerindeki itfaiye personelinin işini kolaylaştırması beklenirken, ceset arama çalışmalarını zorlaştırabileceği söyleniyor. Yangının tamamıyla söndürülmesinin ay sonunu bulabileceği ifade ediliyor.
Kaliforniya eyaletinin güneyinde Los Angeles ve Ventura County’de yine 8 Kasım’da başlayan Woosley yangını ise tamamen kontrol altına alınabildi. 392 kilometrekareyi etkisi altına alan Woosley yangınında 3 kişi öldü, 3 itfaiye personeli yaralandı. Malibu ve Calabasas gibi Hollywood yıldızlarının yaşadığı bölgelere de ilerleyen yangında, 1500 yapı yandı, 341 yapı zarar gördü.
Camp ve Woosley yangınlarında şu ana kadar toplam 86 kişi öldü.
Yangınların nedenleri araştırılmaya devam ederken, geçen hafta Kuzey Kaliforniya’ya elektrik tedarik eden PG&E maddi tazminat davaları açılmaya başlanmış ve şirketin hisse senetleri son 15 yılın en düşük seviyesini görmüştü. Kaliforniya Valisi Jerry Brown, Los Los Angeles İtfaiye Şefi Daryl Osby ve Penn State Üniversitesi Atmosferik Bilimler Profesörü Michael Mann iklim değişikliğinin yangınların sıklığı ve şiddetini arttırdığına dair açıklamalarda bulundu. Bölgede, 1970’lerden bu yana, iklim değişikliğine bağlı olarak havaların ısınmasıyla birlikte kuraklığın arttığı ve yangın mevsiminin uzadığı belirtiliyor. Kaliforniya eyaletindeki en büyük 20 yangının 15’i ise son 18 yılda yaşandı.
İstanbul, Karaköy’de bulunan İstanbul Politikalar Merkezi’nin düzenlediği “Doğa ve İklim Söyleşileri” dizisinin ilk konuğu Tansu Gürpınar oldu.
Dün (20 Kasım) gerçekleşen ve moderatörlüğünü Ümit Şahin’in üstlendiği, iklim mücadelesiyle doğa koruma alanını birleştiren etkinlikte Tansu Gürpınar, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nde görev yaptığı yıllardaki çalışmalarından ve yaban hayvan türlerinin korunmasına yönelik gerçekleştirilen projelerden örnekler verdi.
“İskender askerleriyle giremediği yerlerde ormanları yakıp kentleri fethedermiş”
Konuşmasında yaşadığımız coğrafyanın ekolojik olarak tarihsel arka planını anlatan Gürpınar, bundan 10 bin yıl önce Anadolu’nun yüzde 70’inin ormanlarla kaplı olduğundan bahsetti. Aslan, kaplan, çita ve leopar gibi dünyanın en büyük kedilerinin 4 örneğinin bizim topraklarımızda yaşadığını söyleyen Gürpınar, Türkiye’ye özgü bir tür olan son leoparın 1974 yılında Ankara Beypazarı’ndan vurulduğunu ifade etti. Tansu Gürpınar, Anadolu’daki doğa tahribatının bu uygarlığı yıkmaya gelmiş topluluklar tarafından tahrip edildiğini ise şu sözlerle anlattı:
“Asurlular ve Urartular arasındaki savaşta Asurlular Urartu Ordusu’nu yıkınca esir alıyorlar. Asur kitabesinde günümüzdeki Van ve çevresinde “Saz kadar sık ormanlarını kestik” yazıyor. Bu yüzden Yukarı Fırat havzasında erezyon başlıyor. Asurluların Urartu topraklarında yaptığı orman tahribatı budur. Pers İmparatorluğu da Çanakkale Boğazı’nı onbinlerce ağaçtan yapılan kütüklerle geçmiştir. O tarihte İskender’in şehirleri nasıl fethettiğine dair fazla ayrıntı yok. İskender askerleriyle giremediği yerlerde ormanları yakıp kentleri fethedermiş. Savaşlar yüzünden Anadolu’da tahribat artmıştır.
Ormanlar için ferman çıkaran hükümdarlardan biri Fatih Sultan Mehmet’ti. Tarihimiz anlatılırken uygarlıkla ilgili bölümler fazla anlatılmıyor. 550 yıl önceki İstanbul’u düşünün. Haliç’in erezyonla dolmaması için; iki akarsuyun havzasında bina inşa edilmemesini, tarım yapılmamasını ve hayvan otlatılmasını yasaklamıştır. ‘Ormanlarda bir dal kesenin başını keserim’ sözü Fatih Sultan Mehmet’e aittir.”
“Devlet Su İşleri ile en büyük mücadeleyi Sultan Sazlığı ile verdik”
Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi mezunu bir botanikçi, zoolog ve jeolog olan Gürpınar, Türkiye’de “kuş cenneti” olarak tanınan ilk alan olan Manyas Gölü Kuş Cenneti Milli Parkı’nın 1969-1973 yılları arasında yönetimini üstlenmişti. Görev yaptığı dönemde yaban hayatını korumaya yönelik yoğun önlemler almakla kalmamış, yeni kuş türlerini çekebilmek için gerekli olan doğal yaşam alanlarını geliştirmişti. Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Gürpınar, sulak alanların ve canlı türlerinin korunması alanında nasıl mücadele ettiklerini katılımcılarla paylaştı.
“1960’ların ilk yarısında türleri tehdit altında olan hayvanları korumaya başladık. Yaban koyunu bunlardan biriydi. Yaban koyunlarından 40 tane Konya’da kalmıştı. Onların korunmasını sağladık. Türkiye’de biyolojik üretimin en yüksek olduğu yer olan Eber Gölü kurudu. DSİ (Devlet Su İşleri) gölü besleyen akarsu üzerine bentler yaptı. DSİ ile en büyük mücadeleyi Sultan Sazlığı ile verdik. Tüm coğrafyanın en büyük kuş noktalarından biriydi. Sulak bir alanı kurutup tarım alanına çevirdiğinizde üretimi 3’te 1’ine düşürüyorsunuz. Mesela Manyas Gölü Kuş Cenneti Milli Parkı dört kez Avrupa Konseyi tarafından en iyi korunan ve yönetilen alanlara verilen A sınıfı diploma ile ödüllendirildi.”
“Kaliforniya yangınlarını söndürürken oluşan ölü örtü yüzünden artık tohumlar toprağa ulaşamıyor”
Türkiye’de iklim değişikliğinin ilk kez 1967’ye kendisine bahsedildiğini aktaran Gürpınar, meselenin gündeme gelmesinin 1992’yi bulduğunu ifade etti. İklim değişikliğinin iklim olaylarının şiddetini artırdığını anlatan, örnek olarak da yakın zamanda Bodrum’da yaşanan sel felaketini ve Kaliforniya yangınlarını gösteren Tansu Gürpınar, insanın doğanın işleyişine müdahalesinin her zaman doğru sonuçlar doğuramayabileceğine, ABD’lilerin yangınlarla ilgili yeni fark ettikleri bir durumu anlatarak dikkat çekti.
“Kaliforniya’da son 6 yıldır ciddi bir kuraklık yaşanıyor. Ağaçlardan düşen tohumlar toprakla buluşup yeni fidanların oluşmasına yol açıyordu. Kaliforniya yangınlarını söndürürken oluşan ölü örtü yüzünden artık o tohumlar toprağa ulaşamıyor. Doğanın işleyişine müdahale etmemek için buradan çıkacak bir ders.”
Söyleşi Gürpınar’ın Türkiye’nin dört bir yanındaki göllerde çektiği fotoğraflardan oluşan video gösterimiyle sona erdi.
Doğa ve İklim Söyleşileri, farklı konuşmacılarla, iki ayda bir devam edecek.
İsviçre’de bir çiftçi, boynuzlu inek besleyenlere sübvansiyon verilmesi için imza kampanyası başlattı. 4 yılın sonunda 100 bin imzaya ulaşan kampanya, bu haftasonu referandumda karara bağlanacak.
İsviçre’nin en ünlü sembollerinden biri inek. Alp Dağları’nda yaşayan ve meşhur İsviçre çikolatalarına sütüyle lezzet veren inekler, bu hafta ülkedeki en önemli gündem maddesi.
İsviçre’deki ineklerin en fazla yüzde 25’inin boynuzlu olduğu düşünülüyor. Ülkedeki ineklerin boynuzları, fazla yer kapladıkları ve maliyete sebep oldukları gerekçesiyle kesiliyor. Öyle ki, bazı inek türleri genetik olarak boynuzsuz bile doğabiliyor.
Armin Capoul (67) adlı bir çiftçi, ineklerin boynuzlarının kesilmesine karşı çıkıyor. Boynuzların hayvanlar arasındaki iletişimi sağladığını, boynuzlu hayvanların daha mutlu olduğunu savunan Capoul, 8 yıl önce Federal Tarım Dairesi’ne başvuruyor. Talebine cevap gelmeyen çiftçi, 2014’te imza kampanyası başlatıyor ve 4 yılda 100 bin imza topluyor. Bu sayı, İsviçre yasalarına göre referandum için yeterli.
Capoul’un isteği, devletin boynuzlu inek besleyenlere yılda 190 İsviçre Frank’ı (191 dolar) maddi yardım yapması, böylece insanların ineklerin boynuzlarını kesmekten vazgeçmesi. “Sadece ineklerin ve keçilerin sesini duyurmak istedim” diyen Capoul, referandumun keçileri de kapsadığını ifade ediyor. 8 milyondan fazla nüfusu olan İsviçre, boynuzlu inek ve keçi besleyenlere ödenek verilip verilmemesi kararını bu haftasonu sandık başında verecek.
Dünya Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) bugün (22 Kasım Perşembe) açıklanan 2018 Kırmızı Liste’sine göre nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan kelaynakların tehlike kategorisi bir derece düşürüldü. Doğa koruma ve nesli tükenen canlıların sembolü kelaynakların Kırmızı Liste statüsü “Yok Olmak Üzere” kategorisinden “Tehlike Altında” kategorisine taşındı. Bu tarihi değişimin nedeni özellikle son yirmi yıl içinde yürütülen koruma çalışmalarının olumlu sonuçlar vermesi.
Fotoğraf: Nedim İlkin
Bir yandan pek çok canlının nesli tehlike altına girerken, diğer yandan gerçekleştirilen koruma faaliyetleri olumlu sonuçlar vermeye devam ediyor. Bu yıl, nesli dünya ölçeğinde yok olma tehlikesi altında olan iki kuş türünün, kelaynak ve pembe güvercinin tehlike kategorisi nüfuslarındaki düzenli artış nedeniyle bir derece düşürüldü. Dünyada doğa korumanın sembollerinden biri olan kelaynakların statüsündeki bu değişim, nesli tükenen canlıların ve doğanın korunmasında olumlu bir milat olarak kabul ediliyor.
Her yıl Dünya Kuşları Koruma Kurumu (BirdLife International) tarafından IUCN Kırmızı Liste’sindeki türlerle durum değerlendirme raporu hazırlanıyor. Bu senenin değerlendirmesi yapılmadan önce kelaynaklar “Yok Olmak Üzere (CR)” kategorisindeki 222 kuş türünün arasındaydı. “Yok Olmak Üzere (CR)” olarak adlandırılan kategori, canlılar için en yüksek tehlikeyi ifade ediyor ve bu türlerin neslinin tümüyle tükenme olasılığının çok yüksek olduğunu gösteriyor. 1990 yılında tüm dünyadaki nüfusu 60 çift olan kelaynaklar yapılan koruma çalışmaları sonucunda bugün 120 çiftin üzerinde nüfusa sahip. Bu nedenle kırmızı liste statüsü “Yok Olmak Üzere (CR)” iken 2018’de ilk defa “Tehlike Altında (EN)” kategorisine konarak bir derece düşürüldü. Bu değişimin ana nedeni son yirmi yılda Fas’taki doğal kelaynak nüfusun düzenli olarak artması. Türkiye’deki yarı yabanıl nüfusun da çoğalması ise kelaynakların Doğu Akdeniz’de gelecekte yeniden bir göçebe nüfus oluşturmasına dair umutları artırıyor.
Türkiye’de kelaynak koruma çalışmaları devam ediyor
Kelaynaklar Urfa Birecik’te yaygın bir göçmen kuş türüyken, geçtiğimiz yüzyılda yoğun bir şekilde kullanılan kimyasal ilaçlar sonucunda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Geçtiğimiz 150 yıl içinde nüfuslarındaki bu büyük düşüş sonrasında kelaynakların günümüzde varlığını sürdüren sadece iki alt nüfusu bulunuyor. Bunlardan biri Fas’taki yerleşik koloni iken, diğeri Türkiye Birecik’teki yarı yabani koloni. Suriye’deki göçmen nüfusun ise geçtiğimiz son iki yıl içinde tümüyle tükendiği düşünülüyor. Kelaynakların Türkiye’deki ilk kaydı 1879 yılında gerçekleşmişti. 1954 yılında Türkiye’nin güneyinde görülen 600 ila 800 çiftten oluşan nüfusları, 1986 yılına gelindiğinde 5 çifte kadar düştü.
Bu ani nüfus azalması sonucunda nesli yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan kelaynakların korunması ve nüfus artışının sağlanması için Milli Parklar teşkilatı tarafından 1977 yılında Birecik’te Fırat Nehri kıyısına Kelaynak Üreme İstasyonu kuruldu. 1990 yılına gelindiğinde türün göç eden nüfusu tümüyle tükendi ve Türkiye’deki mevcut kelaynak nüfusu yarı yabanıl bir nüfus olarak koruma altında alındı. O tarihten bu yana Türkiye’de kelaynakların Mart ile Temmuz arasında serbestçe dolaşan, ancak, göç sırasında yaşanan kayıpları önlemek amacıyla, sonbahar ve kış aylarında üreme istasyonuna alınan yarı yabanıl bir nüfusu bulunuyor. Yapılan çalışmalar sonucunda 1990’da 40 birey olan Birecik’teki yarı yabanıl kelaynak nüfusu 2018 yılına gelindiğinde 250 bireye kadar yükseldi.
Konuyla ilgili açıklama yapan Doğa Derneği Genel Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç: “Bu başarı, hala yüzleşmekte olduğumuz büyük tehditlere rağmen uzun soluklu koruma programlarının türleri yok olmaktan kurtarabileceğini gösteriyor. Doğa Derneği kelaynakların sayısının artması için Urfa Birecik’teki üye ve gönüllüleriyle birlikte 2003’ten bu yana kesintisiz olarak bu bölgede, Güney Fırat Vadisi Önemli Doğa Alanı’nda çalışıyor. Milli Parklar teşkilatının Birecik’te elli yıla yakın süredir devam eden projeleri, şüphesiz bu noktaya ulaşmamızdaki en temel nedenlerden biri. Öte yandan kelaynakların nesli halen daha dünya ölçeğinde tehlikede ve Türkiye’de yapılması gerekenlerin yalnızca birinci aşaması tamamlandı. Yani yarı yabanıl nüfusun ciddi bir şekilde artması sağlandı. Asıl gayretimiz, Türkiye’de eskisi gibi sağlıklı üreyen, kendi kendine nüfusunun devamlılığını sağlayan ve göç eden bir kelaynak nüfusunun oluşması. Sadece kelaynaklar değil bir çok tür yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Bu tehditler ile etkin bir şekilde mücadele etmek ve kelaynaklarda olduğu gibi olumlu sonuçlar almak, konuyla ilgili kuruluşların ve yerel toplulukların iş birliğini gerektiriyor” dedi.
CHP’li Tanrıkulu’nun hayvanlara yönelik suçlara hapis cezası öngören kanun teklifinin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önerge, TBMM Genel Kurulu’nda reddedildi.
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 2018 Temmuz’da TBMM Başkanlığı’na tekrar sunmuş olduğu ve hayvanlara yönelik suç işleyen faillere hapis cezası öngören kanun teklifinin, dün TBMM Genel Kurulu’nda doğrudan gündeme alınması yönünde önerge verdi.
Tanrıkulu’nun, Türk Ceza Kanunu’na, “Hayvanlara Karşı Suçlar” adı altında eklenecek yeni bir fıkra ile hayvanlara yönelik işkence ve öldürme gibi suçlara karşı hapis cezası içeren teklifinin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi, TBMM Genel Kurulu’ndaki AKP’liler’in kullandığı ret oyu ile kabul edilmedi.
TBMM Genel Kurulu’nda Hayvan Hakları için kanun teklifinde bulundum ve AKParti çoğunluğunun oylarıyla reddedildihttps://t.co/CfzAM4UDdX
Tanrıkulu’nun önergesi kabul edilseydi, kanun teklifi doğrudan gündeme alınarak, TBMM’deki ilgili esas komisyon olan Adalet Komisyonu’nda müzakereye başlanacaktı.
22 Kasım Perşembe günü (bugün) başlayan Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF)’nin bu yılki konukları Açık Pencere (The Open Window) filminin yönetmenlerinden Daniel Oxenhandler ve Will Sloan. 23 Kasım Cuma günü Fransız Kültür Merkezi’nde saat 18.45’de gösterimi yapılacak olan filmin ardından izleyiciler konuk yönetmenlerle sohbet etme imkanı bulabilecekler.
2018 yılı yapımı olan Açık Pencere, bir Danimarka, Hindistan ve ABD ortak yapımı. “Öğrenmenin geleceğini tasarlamamız gerek!” diyen eğitim araştırmacısı Prof. Sugata Mitra 1999 yılında Hindistan’da gerçekleştirdiği “Duvardaki Delik” deneyinde hayatında hiç bilgisayar görmemiş çocukların merak ile tetiklenen kendi kendine öğrenme sürecini gözlemledikten sonra “Buluttaki Okul”u kurmayı hayal etti. Açık Pencere’de 2013 yılında TED konuşmacısı olarak kazandığı ödülün ardından açılan internet öğrenme merkezlerinden birindeki kız öğrencilerin deneyimine tanıklık ediyoruz. Hindistan tüm nüfusunu çevrimiçi yapabilmek için çaba sarf ederken Deepa ve Jaya, Delhi’nin yoksul mahallelerinden iki genç kız, hayatlarında ilk defa okullarındaki internet öğrenme laboratuvarında internetle tanışıyor. Laboratuvarda geçirdikleri zaman önlerinde yeni fikirler, olasılıklar ve perspektiflerden oluşan kocaman bir evren açıyor, kendileri ve dünyayla ilgili yeni öğrenme biçimleri sunuyor. Laboratuvarın kapanması olasılığı ile internete ulaşımlarının ellerinden alınmasının yaratacağı etkileri düşünmek durumunda kaldıklarında internetin dönüştürücü gücünün benlik duygusuna ve aile, kültür ve toplumla ilişkimize etkilerinin yansımasını görüyoruz.
Bu yıl festival seçkisinde yer alan filmler, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından açıklanan 17 Küresel Hedef ve bu hedeflerin birbirleriyle ilişkilerinin daha iyianlaşılmasını sağlamak amacıyla ilgili hedeflerle etiketleniyor. Açık Pencere filmi de4-Nitelikli Eğitim; 5- Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve 10- Eşitsizliklerin Azaltılması hedefleri ile ilişkilendiriliyor.
SYFF2018 seçkisinde yer alan 27 kısa ve uzun metrajlı belgesel, sürdürülebilir turizm, kırsal kalkınma, ulaşılabilir sağlık hizmetleri, eğitimde yenilikçi yaklaşımlar, döngüsel ekonomi, kooperatifçilik, vatandaşlık geliri, tarım ve hayvancılık, deniz koruma alanları ve biyoçeşitlilik, iklim değişikliği kaynaklı çatışma ve göç, iklim değişikliği adaptasyonu, sosyal etki odaklı işletmeler, sosyal girişimcilik, sosyal ve ekolojik sorunlarda işbirliğinin önemi, toplumsal olaylarda kadınların rolü gibi çok geniş yelpazede temayı ve yaklaşımı barındırıyor.
Festival, 25 Kasım’a kadar İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi ve SALT Beyoğlu’nda izlenebilecek.
Birleşmiş Milletler (BM) Çevre Programı Yöneticisi Erik Solheim seyahat masraflarına dair denetimlerden dolayı görevinden ayrıldı. Solheim’in BM Çevre Programı’nda yöneticilik yaptığı iki yıllık süre zarfında masrafların 488 bin dolara ulaşması dikkat çekerken BM’nin itibarının zedelendiği vurgulanıyor.
Birleşmiş Milletler (BM) Çevre Programı Yöneticisi Erik Solheim
İngiltere’nin Guardian gazetesi tarafından elde edilen ve BBC tarafından da ele alınan yakın tarihli bir iç denetim taslağı, Solheim’in yöneticilik yaptığı 668 günün 529’unda seyahat ettiğini ve bu süre boyunca 488 bin dolarlık harcama yaptığını belgeliyor, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın itibarının zedelendiğini belirtiyor.
Ancak bu seyahatleri takip etmek için herhangi bir “gözetimin” veya “hesap verme sorumluluğunun” olmadığı da söyleniyor. Norveçli eski Çevre Bakanı Solheim, gözetimlerin yapıldığı masraf kalemlerini geri ödediğini ifade ediyor.
Norveç’in NRK haber kanalı, geçtiğimiz salı günü Solheim’in istifasının onayladığını bildirdi. Resmi bir BM duyurusunun yakın bir zamanda yapılması bekleniyor.
BBC’nin çevre editörü Matt McGrath’in haberine göre, harcama tutarlarına dair bilgilerin sızdırılmasının ardından Erik Solheim’in BM’deki görevi askıya alınmıştı. Solheim’in görevinden uzaklaştırılmasında sadece masrafların miktarı değil itibarın da önemli bir rol oynadığı vurgulanıyor. İklim değişikliğiyle ilgili farkındalığın daha önce hiç olmadığı kadar artmış olduğu bir zamanda, kendini iklim değişikliğiyle savaşmaya adamış birinin durmaksızın seyahat ederek “lüks” bir hayat yaşaması BM’nin itibarına da zarar veriyor.
BM çevresinde Solheim’in görevinden ayrılmasından memnuniyet duyanların sayısı oldukça fazla olsa da Solheim’in bir zamanlar ‘cansız’ olan BM Çevre Programı’na getirdiği enerjiyi özleyeceklerini belirten kesim de bulunuyor.
Denetim Ne Söylüyor?
Kenya merkezli bir ajansa göre, 2014-2017 yılları arasındaki hesap denetiminde BM ulaşım masraflarının iki katına çıktığı belirtiliyor. Rapor özellikle 2016 yılından bu yana BM Çevre Programı Yöneticisi Erik Solheim’in gerçekleştirdiği ulaşım giderlerine eleştirel yaklaşıyor. Raporda 2016’dan bu yana 58 milyon dolarlık bir harcamanın söz konusu olduğu söyleniyor.
Bütün BM personellerinin seyahatlerinin bitiş tarihini takriben iki hafta içinde “görev raporlarını” tamamlamaları beklenirken, denetim bu raporların genellikle eksik olduğunu tespit ediyor. 32 yönetici ve personel tarafından yapılan 596 seyahat için rapor talep ettiklerinde 210 görev raporunun teslim edilmediği, 200’den fazla kişinin ise raporu talep edildikten sonra tamamladığı bilgisi veriliyor.
BM İç Gözetim Hizmetleri Ofisi (OIOS) tarafından gerçekleştirilen denetimde Solheim’in izin ve seyahatinin BM kurallarına aykırı olarak doğrudan kendisine rapor veren bir ofis üyesi tarafından onaylandığı belirtiliyor.