Ana Sayfa Blog Sayfa 2674

Kadın Kadına Öykü Yarışması’nın bu seneki teması, ‘Bir Dostluktan Neler Doğar?’

Kaos GL Derneği’nin bu yıl 14.’sünü düzenlediği Kadın Kadına Öykü Yarışması’nın bu yılki teması “Bir Dostluktan Neler Doğar?” olarak belirlendi.

Kaos GL ekibi bu yılki tema ile dostluğun, bütün çağrışımlarıyla imkanlılıklarını hatırlatma ve kadınlara “Bir Dostluktan Neler Doğar?”ı sorarak kalemlerine, klavyelerine ilham verme arzusunda olduklarını belirtiyor.

Yarışmaya son katılım tarihi 1 Şubat 2019. Öykülerinizi bu tarihte kurula ulaşacak şekilde “Tunus Caddesi PTT Tunus Şubesi PK:12. Kavaklıdere Çankaya / ANKARA” posta adresi ya da [email protected]  mail adresine gönderebilirsiniz. 10 Mart 2019 tarihinde açıklanacak yarışma sonuçları ise Kaos GL web sitesinden duyurulacak.

Kaos GL ekibi öykü yarışmasına katılmak isteyen kadınlar için bu seneki temaya ve içeriğe dair bir  çağrı metni de yayınladı.

Hem çağrı metnini hem de yarışmaya dair katılım koşullarını paylaşıyoruz.

” 14. Kadın Kadına Öykü Yarışması – “Bir Dostluktan Neler Doğar?””

İllustrasyon: Aslı Alpar

“Bir dostluktan neler doğar” diye sorduk birbirimize. Bir dostluktan emek doğar, dayanışma doğar, direniş doğar ve elbette aşk doğar. Dostlukla aşk arasındaki ince, geçişli çizgi dostluğun aşka içkin olduğunu fısıldar kulaklara, dostluk aşka yakınsadıkça büyüyü, mucizeyi hatırlatır.

Mücadele ortağın, yoldaşın, inancın, umudun, aşkın, her şey bittiğinde yanında kalan kişi olunca, dostu sevmek politik bir eyleme dönüşür. Dostluk, sevdiğin kadının saçının kokusu, başını yasladığın arkadaşın, bir mart eyleminde çığlığın, şiddete karşı bir kasım soğuğunda sıcağın olur.

Bir özgür seçimin kıyısında kurulur dostluk. Mümkün olan başka bir dünyaya açılan yaşam biçiminin kurulacağı yola çıkmaktır bu seçim. Çekirdek aile, tek eşlilik gibi heteronormatif kurumları merkezileştiren ilişkilenme biçimleri hayatımıza zorunlu yaşam modelleri olarak dayatılırken radikal dostluk ve kuir yoldaşlık varoluşumuzu yeniden kurar. Varoluşumuz politik olunca dostluklarımız da direnişimizi güçlendirir.

Bunca kötücül baskıyı sırtlanarak özgürleşmeye çalışan kadınlar olarak aramızdaki görünmez hiyerarşileri tümden yok eden, sevgi ve şefkatin kucakladığı gerçek bir dayanışmada kavuşur anlamına dostluk. İki kadının birlikte duyumsadığı bağı, hazzı kavrayıp toparlayıverir el çabukluğuyla…

“Kadını, kadının kurdudur” zanneden, öyle olsun isteyen, dostluğu ve dayanışmayı her daim erkekler arasında gösteren eril dünyaya inat, bir büyük pencere açsak ve kadınlar arasındaki dostluğu, içine aldığı güçlü sevgisi, kamusallığı, dayanışması ve aşkıyla yazsak nasıl olur diye sorduk kendi kendimize. Eee sevgili kadınlar, ne duruyorsunuz? Hadi sarılın düşlerinize, anılarınıza ve başlayın dostluk öykülerimizi yazmaya…

çatlağını çatlağıma dayadım
uğultumuz artık en çatlak
uğultumuz artık en şehir
tuvalet bir de seninleyken gurbet
bekleme canım, içeri gir
bronşit çatlağından bak ne güzel kıkırdıyor sesimiz
tirim tirim titriyor ay, Didem!
parasız zengin olduk kız.
Çatlak, Zeynep Uzunbay

Kadın Kadına Öykü Yarışması

Katılım Koşulları ve Öykü Değerlendirme Kriterleri

Yarışmaya Teknik Katılım Koşulları

  • Yarışma, Türkiye’de ya da yurt dışında yaşayan bütün kadınlara açıktır.
  • Yarışmaya daha önce yayınlanmamış öyküler katılabilir.
  • Metinler 12 punto ve Times New Roman karakterinde yazılmış olmalıdır.
  • Bu formatta yazılacak öyküler en fazla 4 sayfa olmalıdır.
  • Adaylar yarışmaya en fazla bir öykü ile katılabilirler.
  • Yarışmaya posta ya da e-mail aracılığıyla katılmak mümkündür.
  • Öykülerin üzerine yazarın adı yazılmayacak, öykünün giriş/ilk sayfasının sol üst köşesinde rumuz belirtilecektir. Farklı katılımcıların rumuzlarının aynı olması durumunda Yarışma Yönetimi başka bir rumuz verebilir.
  • Yarışmaya e-posta yoluyla katılmak isteyen katılımcılar öykü ve özgeçmişlerinin her ikisini de ıslak imza ile imzalayıp, tarattıktan sonra [email protected] mail atarak yarışmaya başvurabilirler.
  • Yarışmaya posta yoluyla katılmak isteyen katılımcılar, rumuzlarının yazılı olduğu kapalı bir zarfın içine öykünün adını, kendi adlarını, soyadlarını, rumuzlarını, posta ve e-posta adreslerini, telefon/ faks numaraları ile yarım sayfayı geçmeyen imzalı özgeçmişlerini içeren bilgileri imzalı öyküleri ile birlikte posta yoluyla teslim edeceklerdir. Öyküler bilgisayar çıktısı olarak 2 kopya halinde gönderilmelidir. (Cezaevindeki kadınlar ve bilgisayara erişimi bulamayanlar, durumlarından jüriyi haberdar etmeleri halinde bu koşuldan muaf tutulacaktır).
  • Belirtilen format dışında yazılarak gönderilen öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.
  • Son başvuru tarihinden sonra ulaşan öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.
  • Yarışmaya gönderilen öyküler, değerlendirmeye alınsın ya da alınmasın, yazarlarına iade edilmeyecektir.
  • Yarışmaya katılan yazarların öyküleri, sonuçların açıklanmasından sonra Kaos GL’ nin web sitesinde, ilk üçe giren öyküler ise Kaos GL dergisinde yayımlanacaktır.
  • Öyküler, yazarları ya da Kaos GL dışında üçüncü kişiler tarafından izinsiz kullanılamaz.
  • İlk üçe girememiş öykülerin sahipleri öykülerini (yayımlanmadan) yarışmadan çekme hakkına sahiptir.
  • Kaos GL, bu öykülerden oluşan bir kitap hazırlama ve yayınlama hakkını da saklı tutar.
  • Öykü Değerlendirme sonuçları Kaos GL’nin kaosgl.orgadresindeki web sayfasında açıklanacaktır.
  • Yarışmaya katılım ücretsizdir. 

Ödüller:

Birinci olan öykünün sahibi 750 TL

İkinci olan öykünün sahibi  600 TL

Üçüncü olan öykünün sahibi  400 TL kazanacak.

Jüri Özel Ödülü kazanan öykü sahiplerine, 1 yıllık Kaos GL dergisi aboneliği verilecektir.

Yarışma ile ilgili gelişmeleri Kaos GL’ nin web sayfasından takip edebilirsiniz.

Öykü Değerlendirme Jürisi:

Aslı Solakoğlu, Aylime Aslı Demir, Belma Fırat, Burcu Ersoy, Burcu Baba, Karin Karakaşlı, Pelin Buzluk, Süreyya Karacabey

Öykülerde Aranacak Değerlendirme Koşulları:

  • Öyküler “Öykü Değerlendirme Jürisi” tarafından değerlendirilecektir.
  • Öyküler, belirlenen tema çerçevesinde şekillendirilmeli veya temayı içermelidir. Tema dışı öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.
  • Öykü Değerlendirme Jürisi, öykülerin toplumsal cinsiyet rolleri eşitliği yaklaşımıyla yazılıp yazılmadığını da dikkate alarak değerlendirme yapacaktır.
  • Öyküler lezbiyenlerin ve biseksüel kadınların öznelik hallerini içermelidir.
  • Lezbiyenliğin ve biseksüelliğin kriminalize edilmesine, karikatürize edilmesine ve pornografik olarak sunulmasına katkı sunan öyküler değerlendirilmeye alınmayacaktır.
  • Yarışmaya eşcinsel ve biseksüel kadınları güçlendiren, hayallerine, ütopyalarına cesaret veren öykülerin katılımı beklenmektedir.
  • Heteroseksüel aşka dayanan, heteroseksüel aşkı dayatan ve ikili cinsiyet rejimini olumlayan öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.
  • Homofobik, bifobik, transfobik, türcü, ırkçı anlatıya dayanan öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.
  • Edebi bir tür olarak öykü formatına uygun olmayan metinler değerlendirmeye alınmayacaktır.
  • Öyküler Türkçe dilinde dil bilgisi kullanımı ve üsluba dikkat edilerek değerlendirilecektir.
  • Katılımcılar belirtilen koşulları kabul etmiş sayılırlar. Değerlendirme jürisi, bu koşulları gözetmeyen öyküleri diskalifiye etme hakkına sahiptir.

 

(Yeşil Gazete)

[25 Kasım’a doğru] Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelede İstanbul Sözleşmesi’nin önemi

Bu yıl 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü‘nü ekonomik krizle birlikte artan geçim sıkıntısı, işsizlik ve şiddet ile karşılıyoruz.

Bu Pazar günü haksızlığa, emek hırsızlığına ve şiddete karşı çıkanlar bir araya gelerek kadınların baskılara maruz bırakılmasına ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı sesini bir kez daha sokaklardan duyuracak.

Biz de bu kapsamda sivil toplumda kadınların insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine çalışan Şehnaz Kıymaz Bahçeci ile kadına karşı şiddetin önlenmesini hedefleyen İstanbul Sözleşmesini konuştuk.

***

“Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nin hem ilk imzacısı hem de parlamentosunda onaylayarak sözleşmeye taraf olan ilk ülke”

“Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” nasıl ortaya çıktı? Kısa adı neden İstanbul Sözleşmesi?

Kadınlara yönelik şiddet 1990’lardan bu yana uluslararası mekanizmalarda önemli bir mücadele alanı olsa da devletlerin bağlayıcı bir şekilde taraf olabileceği baslı başına bir sözleşme ve denetleme mekanizması mevcut değildi. Bu alandaki eksik Avrupa Konseyi nezdinde kabul edildiğinde konseyin oluşturduğu uzmanlar grubu Kadına Yönelik Şiddet ve Hane İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele için Geçici Komite (CAHVIO) kurdu. İstanbul Sözleşmesi CAHVIO’nun 2009-2010 yılları arasındaki yoğun çalışmalarıyla kadına yönelik şiddet alanında bağlayıcılığı olan ilk ve en geniş kapsamlı sözleşme olarak ortaya çıktı.

Sözleşmenin kısa adı “İstanbul Sözleşmesi” 2011 yılının ilk yarısında Avrupa Konseyi’nin dönem başkanı olan Türkiye hükümetinin yoğun çabaları ile 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılmış olmasından dolayı konuldu. Sözleşmenin hem ilk imzacısı, hem de parlamentosunda onaylayarak sözleşmeye taraf olan ilk ülke Türkiye. Sözleşme 1 Ağustos 2014 tarihinde, 10. üye ülkenin onay mekanizmasını tamamlamasından sonra yürürlüğe girdi. Şu anda (16 Kasım 2018 itibari ile) sözleşmeye taraf 33, imzacı olup da henüz taraf olmamış 13 devlet var.

“Cinsel şiddet kriz merkezleri ve Alo Şiddet Hattı gibi acil durum hatlarının devletler tarafından kurulması isteniyor”

Sözleşme neleri içeriyor?

İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet konusundaki en geniş tanımlardan birini yapıyor. Bu tanıma göre, “Kadına yönelik şiddet”,  bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veya ıstırap veren veya verebilecek olan, toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma” olarak yorumlanıyor. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet de, aynı belgede, “kadın olmasından kaynaklı kadına yöneltilen ya da kadını orantısız olarak etkileyen şiddet”  olarak tanımlanıyor.

Sözleşme kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak için 4 yaklaşımın beraber, bütüncül olarak, kullanılmasını öngörüyor: Önleme, koruma, cezalandırma ve politika yapma. Sözleşme taraf devletleri tüm bu alanlarda önlemler almaya davet ediyor, kendisi de bu alanlarda alınacak önlemler hakkında detaylı düzenlemeler öngörüyor. Bir ülkenin sözleşmeyi uygulamaya yönelik politik kararlılığını tartışırken bu 4 yaklaşımdan kaçını ele aldığına bakarak yorum yapabiliriz.

Sözleşme hem varolan şiddet vakalarını uygun şekilde ele almaya dair kısa ve orta vadeli çözümler gösteriyor, hem de kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin ortadan kaldırılması için daha uzun vadeli politikalar konusunda da fikirler veriyor. Örneğin, hem cinsel şiddet kriz merkezleri ve Alo Şiddet Hattı gibi acil durum hatlarının devletler tarafından kurulmasını istiyor, hem de medya ve özel sektörü de işin içine katarak, onların çalışmalarına destek olarak kapsayıcı çalışmalar yapmalarını öneriyor.

“Sözleşme ‘partner’ kavramını da ele alarak LGBTİ+ bireylerin içerisinde olabileceği Medeni Kanunda tanınmayan ilişkilerde yaşayabilecekleri hane içi şiddet vakalarını da kapsamakta”

Sözleşmede sence en önemli ve dikkat çeken maddeler hangileri?

Doğrusu yalnızca bir madde saymak benim için zor. Ama birçok düzenlemenin yanında uluslararası alanda kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet konularında alanın genişlemesini sağlayan şu iki noktadan bahsedebilirim:

1-) Sözleşmenin kadına yönelik şiddetin bir ayrımcılık formu ve kadının insan hakları ihlali olduğuna dair yaptığı vurgu ile kadına yönelik şiddetin “kadınlar ve erkekler arasındaki tarihsel eşitlikçi olmayan güç ilişkisinin tezahürü olduğu” açıklaması, kadınların güçlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik olarak yorumlanması konusunda son derece önemlidir. Çünkü bu bize şiddeti “bir anlık gaflet, bağımlılıklar sonucu, sevgiden dolayı” gibi gibi toplumda çok kullanılan bahanelerin ötesinde anlama ve yorumlama, ve çözümlerimizi de buradan kurma zorunluluğu veriyor.

2-) İstanbul Sözleşmesi’nin öncü yönlerinden biri de, metinde LGBT bireylere yönelik ayrımcılıktan doğrudan ve net bir biçimde söz etmesi. Şiddetin toplumsal cinsiyetlendirilmiş yapısından LGBT bireylerin ne kadar muzdarip olduğu, özellikle de Türkiye gibi muhafazakâr bir toplumda ne kadar savunmasız kalıp yabancılaştıkları göz ardı edilemez elbette. Sözleşmenin “Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrımcılık Karşıtlığı” başlıklı 4. Maddesi’ne göre “Bu sözleşme hükümlerinin taraflarca uygulanışında, özellikle de mağdurun haklarını koruyacak tedbirler alınırken; cinsiyet, toplumsal cinsiyet, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmenlik veya mültecilik statüsü veya başka statüler temelinde hiçbir ayrımcılık yapılmayacaktır.” Ayrıca sözleşme, hane içi şiddetin tanımını yaparken “eş” kavramı ile birlikte “partner” kavramını da ele alarak LGBTİ+ (lezbiyen, gey, biseksüel, transeksüel ve interseks) bireylerin içerisinde olabileceği Medeni Kanunda tanınmayan ilişkilerde yaşayabilecekleri hane içi şiddet vakalarını da kapsamakta.

“Kadını birey değil, ancak ailenin bir parçası olarak gören, şiddeti de aile bütünlüğüne tehdit olarak algılayan bir yasanın sözleşme ile birebir uyduğu söylenemez”

Sözleşme Türkiye iç hukukunda nasıl uygulanıyor? Sözleşmenin gerekliliklerinin yerine getirildiğini düşünüyor musun? 

Türkiye’de kadına yönelik şiddetle ilgili temel yasa 6284 No’lu Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun. Bu kanun İstanbul Sözleşmesi’nin yapım sürecinde, sözleşmenin getireceği değişiklikler öngörülerek geliştirilmeye başlamış, bu çalışmanın çeşitli aşamalarına kadın örgütleri de katılmış ve gerektiğinde de dışarıdan savunuculuk faaliyetleri ile önemli katkılar koymuşlardır. Yasa İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye tarafından imzalanmasından kısa bir süre sonra Meclis’ten geçmiş ve yürürlüğe girmiştir. Ancak ne yazık ki, kanunun isminden ve terminolojisinden başlayarak birçok noktada sözleşmeden ayrıştığını görmek mümkün. Sözleşmenin ismi ne yazık ki hatalı bir şekilde eski yasadan taşınarak Ailenin Korunması başlığı ve mentalitesi korunmuştur. Kadını birey değil, ancak ailenin bir parçası olarak gören, şiddeti de aile bütünlüğüne tehdit olarak algılayan bir yasanın sözleşme ile birebir uyduğu söylenemez elbette. Ayrıca kadın örgütleri tarafından vurgulanan toplumsal cinsiyet terimi de yasadan son anda çıkarıldı, böylece uluslararası alanda gitgide daha çok kullanılan toplumsal cinsiyet eşitliği ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet terimlerinden uzaklaşılmış oldu.

Şehnaz Kıymaz Bahçeci

“Kadının insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda uluslararası standartlara uygun verilen kararlar içtihatta son derece kısıtlı”

Benim yorumum, 6284 No’lu yasanın sözleşme ile karşılaştırıldığında en temel eksiği ise arkasındaki politik kararlılıkta yatmaktadır. Daha önce bahsettiğim sözleşmenin şiddetin ortadan kaldırılması için öngördüğü ve bütünsel, eş zamanlı olarak ele alınması gerektiğini vurguladığı dört yaklaşımdan şiddeti önleme ve politika yapma konularında önemli eksiklikler vardır. Bu da aslında şiddeti ortadan kaldırma konusunda siyasi irade eksikliğinin önemli bir göstergesi. Ancak tüm bunlara rağmen yasalaştığı günden bu yana 6284 birçok kadın için şiddetten kurtulmanın önemli bir dayanağı olmuştur. Kadın örgütleri de yasanın bilinmesi ve gerektiği durumlarda kullanılabilmesi için aralarında “Karar Aldım” adlı projenin de bulunduğu birçok çalışma yapmaktadır.

Bunun yanında sığınaklar yönetmeliklerinde ve birçok farklı yasada İstanbul Sözleşmesi’ne tam anlamıyla uyumlanmak için yapılması gereken şeyler var. Ancak Türkiye’nin, siyasi irade olduğunda, aslında bunları iç hukuka entegre edene kadar sözleşmeye dayalı olarak çalışma imkânı da var. Türkiye Anayasası’nın 90. maddesine göre usulüne uygun olarak Meclis tarafından onaylanmış uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler ile ulusal hukuk kuralları arasında bir farklılık olması durumunda bu sözleşmelerin hükümlerinin uygulanacağı belirtiliyor. Yani Türkiye’de yasalar ile çelişse bile İstanbul Sözleşmesi hükümleri öncelikli, yargı buna uygun karar verebilir. Ancak, ne yazık ki, 90. maddeye dayanarak kadının insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda uluslararası standartlara uygun verilen kararlar içtihatta son derece kısıtlı.

Prof. Dr. Feride Acar

“Siyasi irade eksikliği ve siyasi demeçlerin kadınları geleneksel ev içi roller üzerinden tanımlamasına dair kaygılar dile getiriliyor”

Türkiye İstanbul Sözleşmesi altında yakın zamanda bir gözden geçirme sürecinden geçti. Bu süreçte neler yaşandı, ne sonuç elde edildi?

Sözleşmenin bağlayıcılığının önemli bir unsuru GREVIO isimli bağımsız bir uzmanlar komitesi. Komitenin başkanının da Türkiye’nin bu alandaki en önemli isimlerinden Prof. Dr. Feride Acar olduğunu söylemek gerek. GREVIO Komitesi’ndeki bağımsız uzmanlar taraf ülkeleri belli periyodlarda sözleşmeye uyma konusunda aldıkları yolu izlemek ve desteklemek için gözden geçiriyorlar. Türkiye 2017 yılında GREVIO’ya bu konudaki ilk raporunu gönderdi. Devlet raporunu Türkiye sivil toplumdan aldığı bilgilerin/gölge raporların desteği ile gözden geçiren komite, geçtiğimiz Ekim ayında Türkiye’ye dair ilk tavsiye kararlarını yayınladı. Tavsiye kararlarında 6294 no’lu yasanın yapılışı takdir ediliyor. Ancak özellikle siyasi irade eksikliği ve siyasi demeçlerin kadınları geleneksel ev içi roller üzerinden tanımlaması ve kadına yönelik şiddetin engellenmesi değil aile bütünlüğünün korunması konusundaki vurguya dair kaygılar dile getiriliyor. Bu konuda Bu konuda Sayın Nazan Moroğlu’nun iyi bir analizi mevcut, okunabilir.

“Yapılan birçok araştırma gösteriyor ki kadınlar uluslararası mekanizmalarda, küresel anlamda hakları olduğunu bildikleri zaman daha da güçlü oluyorlar”

Sözleşmenin Türkiye’deki kadınlar için önemi nedir? 
Kadınların güçlenmesi alanında yapılan birçok araştırma gösteriyor ki kadınlar uluslararası mekanizmalarda, küresel anlamda hakları olduğunu bildikleri zaman daha da güçlü oluyorlar. Uluslararası sözleşmeler genel olarak bu manada etkin. Ancak İstanbul Sözleşmesi özelinde düşünürsek sözleşme Türkiye’deki kadınlara ve toplumsal cinsiyete dayalı olarak şiddete uğrayan herkese (özellikle de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. Maddesi ile beraber düşünüldüğünde) çok önemli bir yasal dayanak. Sözleşme devlet mekanizması için, siyasi irade mevcut olduğunda, bir yol haritası; kadın örgütleri için de yaptıkları çalışmaları destekleyecek, savunuculuk faaliyetlerini destekleyecek bir mekanizma sunuyor.

“Ataerkil sistemden güç alanlar o alanı kadınlara ve toplumsal cinsiyete dayalı olarak ayrımcılığa uğrayan diğer bireylere açmak istemiyorlar”

Ayrımcılık neden hâlâ önlenemiyor?

Çünkü varolan ataerkil sistemden güç alanlar o alanı kadınlara ve toplumsal cinsiyete dayalı olarak ayrımcılığa uğrayan diğer bireylere açmak istemiyorlar. Elbette kadınlar ve diğer dezavantajlı gruplar bunun için çokça mücadele ediyor ve aslında tüm bu yasalar ve sözleşmeler de bu mücadelenin ürünü. Ancak bu yasaları yapmak, sözleşmeleri onaylamak kadar siyasi irade gösterip bunları uygulamaya koymak, izleme ve değerlendirmesini yapmak da önemli. Genelde bu noktada tıkanıyoruz. Örneğin İstanbul Sözleşmesi açıkça kadına yönelik şiddet ve hane içi şiddet vakalarında zorunlu arabuluculuk ve uzlaşma çözümleri kullanılamaz diyor. Çünkü bir mağduru uzlaşmaya zorlamak çoğu zaman zaten toplum önünde dezavantajlı olduğu bir konuda failin cezasız kalması, mağdurun şikayetini çekmek zorunda hissetmesi ile sonuçlanıyor (kaldı ki insan hak ve özgürlükleri konusunda uzlaşma mekanizmalarının işletilmemesi konusu kadına yönelik şiddet vakaları dışında da tartışılıyor).  Ancak, bu dönem çokça konuşulan şarkıcı Sıla’nın maruz kaldığı şiddet vakasında gördüğümüz gibi konu (hakaret bahanesiyle!) yeni açılan uzlaşma bürosuna gönderilebiliyor. Yani hep bir boşluk bulunmaya çalışılıyor.

“Yerel seçimlerde daha çok kadın adayın varlığını görmemiz bile bize umut verecektir”

Partilerin tüzük ve programlarına baktığında “cinsiyet eşitliği” konusunda neler dikkatini çekiyor? “Kadın” konusu nasıl işleniyor? 

Seçim dönemlerinde sık sık duyuyoruz, partilerin “kadınların katılımına önem” verdiklerini. Ancak bunu ne yazık ki aday oranlarına yansıyacak şekilde göremiyoruz. Katıldığım bir toplantıda kadınların politikaya katılımının artması konusunda bir parti genel başkanı “kadınlar da daha çok çalışmalı, hakları için daha çok mücadele etmeliler” demişti, sanki kadınlar hem özel hem kamusal alanda varolabilmek için yeterince mücadele vermiyormuş gibi. Kadın adaylara yer vermenin bir demokrasi sorunu olduğunu, parite ve kota benzeri sistemler ile bu katılımın hızlıca ve çarpan etkisi yaratacak şekilde artabileceğini on yıllardır anlatıyor kadınlar. Daha da bir süre anlatmamız gerekecek sanırım. Dünya çapında partilerde uygulanmış ve başarıya ulaşmış yöntemlerle öncelikle kadınların deneyimleri bu şekilde politika alanine katılmalı.

Yerel seçimlerde daha çok kadın adayın varlığını görmemiz bile bize umut verecektir elbette. Ancak bunun yanında yakında yerel seçimler olduğu için özellikle vurgulamak istiyorum; belediye sınırları dahilinde kadınları güçlendirecek çalışmaların çok verimli örnekleri var etrafımızda. Örneğin Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği’nin Kadının İnsan Hakları Eğitim Programı (KİHEP) son birkaç senedir belediyelerle işbirliği içerisinde işleniyor ve çok olumlu sonuçlar alınıyor. Bunun yanında çok iyi çalışan kadın danışma merkezleri olan belediyeler var. Yani iyi örnekler çok, gerçekleştirmek için kararlılık ve irade gerekiyor.

“Kullanılan kelimelerden görsellere, atılan başlıklardan konuşulan uzmanlara kadar son derece dikkatli davranmak gerekiyor”

Kadına yönelik şiddet haberleri oldukça sorunlu. Haber dilini dönüştürmek açısından hangi adımlar atılmalı?

Medyanın dili elbette bu konuda çok önemli. Bu alandaki çalışmalar kadınların medyada hem erkeklerden daha az yer aldığını, hem de yer aldıklarında varolan toplumsal cinsiyet rollerine uygun ve genelde mağdur pozisyonunda yer aldığını gösteriyor. Bu sebeple kullanılan kelimelerden görsellere, atılan başlıklardan konuşulan uzmanlara kadar son derece dikkatli davranmak gerekiyor. İşin magazinleştirilen kısmı kadınlara ve ailelere çok büyük zararlar verebiliyor.

Şehnaz Kıymaz Bahçeci kimdir?

Şehnaz Kıymaz Bahçeci lisans eğitimini Swarthmore College’da, yüksek lisans eğitimini ise Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı’nda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde tamamlamıştır. 2004 yılından bu yana, çeşitli kademelerde, Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği ile birçok alanda çalışmalar yapmaktadır. Kıymaz Bahçeci 2014 – 2018 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Özellikle uluslararası mekanizmalar, kadın hakları üzerine uluslararası sözleşmeler ve uluslararası ve ulusal savunuculuk faaliyetleri üzerine yoğunlaşan Kıymaz Bahçeci, son dönemde Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri süreçlerine de dahil olmuştur.

Erkekler Ekim ayında 20 kadını öldürdü

Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu: “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”

Kadına yönelik şiddete karşı 25 Kasım’da dayanışma çağrısı

KAOS GL’nin gezici Medya Okulu “hak haberciliğinde daha güçlü bir dil” için İstanbul’daydı

 

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Palm yağı ticaretine karşı eylem sırasında alıkonulan Greenpeace aktivisleri serbest!

Endonezya’daki yağmur ormanlarının yok edilmesi ile üretilen palm yağını taşıyan bir tankere İspanya açıklarında barışçıl eylem düzenleyen ve gemi mürettebatı tarafından alıkonulan Greenpeace aktivistleri 33 saatin sonunda serbest bırakıldı.

Greenpeace aktivistleri, cumartesi günü (17 Kasım) İspanya açıklarında eylem düzenleyerek Endonezya’dan Hollanda’ya palm yağı taşıyan Stolt Tenacity adlı tankere tırmanarak palm yağı üretimi için yağmur ormanlarının yok edilmesini protesto etti.

Dünyanın en büyük palm yağı tedarikçisi Wilmar’ın ürünlerini taşıyan geminin kaptanı tarafından alıkonulan altı aktivist 33 saatin sonunda dün gece (18 Kasım) serbest bırakıldı.

Greenpeace sözcüsü: Oreo’nun üreticisinden talebimiz…

Aktivistlerin bırakılmasının ardından Greenpeace sözcüsü Kiki Taufik konuyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

“Dünyanın en büyük palm yağı üreticisi Wilmar verdiği sözleri tutarak değişimi başlatmalı ve sektörün kalanına da örnek olmalı.

“Wilmar yağmur ormanlarını yok ederek palm yağı üretenlerle yaptığı ticaretle bu kıyıma ortak oluyor. Oreo’nun üreticisi Mondelez’den talebimiz bu durum değişene kadar Wilmar’dan palm yağı satın almayı bırakması.”

Yağmur ormanları ve palm yağı

Endonezya yağmur ormanları, Sumatra kaplanı, fil ve orangutan gibi tehlike altındaki birçok türün yuvası olduğu gibi, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda da büyük önem taşıyor.

Bu yağmur ormanlarının yüzde 40’ı Endonezya’nın Papua bölgesinde yer alıyor. Papua, palm yağı endüstrisinin “keşfi”nden önce dünyada biyoçeşitliliğin en zengin olduğu bölgelerden biriydi. Şu anda bu ormanda yaşayan canlılar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Endonezya’da palm yağı üretimi amacıyla 1990-2015 yılları arasında 24 milyon hektar, 2015’ten bu yana ise 130 bin hektar yağmur ormanı katledildi.

Tahribata neden olan palm yağı üreticileriyle çalışan firmalar arasında Oreo’nun yanı sıra, Colgate-Palmolive, General Mills, Hershey, Kellogg’s, Kraft Heinz, L’Oreal, Mars, Mondelez, Nestlé, PepsiCo, Reckitt Benckiser ve Unilever bulunuyor.

 

(Bianet)

AİHM’den, ‘Demirtaş’ın tutukluluğuna son verilmesi için gereği yapılsın’ kararı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın serbest bırakılmasına yönelik karar verdi.

HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın, tutukluğunun ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’, ‘makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkı’ ve ‘serbest seçim hakkı’nı ihlal ettiğini belirterek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun sonucu belli oldu. AİHM, Demirtaş’ın tutukluluğuna son verilmesi için gereğinin yapılması gerektiğini karara bağladı.

AİHM, Türkiye’ye karşı ilk kez, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 18. maddeden ihlal buldu ve Demirtaş’ın “siyasi nedenlerle” tutuklandığını tespit etti. AİHS’in 18. maddesinde “Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz” ifadesi yer alıyor.

Mahkeme, Demirtaş’ın seçilme hakkının da ihlal edildiğine hükmetti. Türk Yargıç Işıl Karakaş 18. madde ihlali ile ilgili olarak karşı oy kullandı.

Altıparmak: Kararın ardından derhal serbest bırakılmalı

Demirtaş’ın başvurusunu hazırlayanlardan biri olan insan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak ise karara ilişkin “AİHM Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğuna son verilmesi için gereğinin yapılması gerektiğini karara bağladı. Şu andan itibaren tutuklu olması hem ulusal hem de uluslararası hukuka aykırıdır. Derhal serbest bırakılması gerekir” diye belirtti.

 

(T24)

BM Güvenlik Konseyi’ne Yemen için ateşkes taslağı

Yemen’de Husilerin “ateşkese hazırız” açıklamasının ardından sürece ilişkin taslağın BM Güvenlik Konseyi’ne sunulduğu açıklandı. Taslak, insani yardımların ulaştırılabilmesinin önündeki engellerin kaldırmasını öngörüyor.

Yemen’deki barış sürecine ilişkin hazırlanan taslağın Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sunulduğu açıklandı. İngiltere tarafından sunulan taslak metinde liman kenti Hudeyde’de acil ateşkes çağrısı yapılıyor ve savaşan tarafların insani yardımların halka ulaştırılması için iki hafta içinde bütün engelleri kaldırması talep ediliyor.

Söz konusu taslakta taraflara Yemen’in Kızıldeniz’e açılan kapısı konumundaki liman kenti Hudeyde’de ve Yemen’in sivil nüfusun yoğun olduğu diğer bölgelerindeki çatışmaları bitirme, bölgedeki ülkelere ve deniz bölgelerine yönelik bütün füze ve insansız hava aracı saldırılarını sona erdirme çağrısı yapılıyor.

Metinde ayrıca savaşan taraflardan “ticari ve insani yardım malzemesi, gıda, su, yakıt, ilaç ve diğer temel ithal malzemelerin engelsiz dolaşımını kolaylaştırmaları ve ülke çapında taslağın kabul edilmesinden sonraki iki hafta içinde bu akışı engelleyebilecek her türlü bürokratik engeli kaldırmaları” talep ediliyor.

Ateşkes anlaşması, tasarının kabul edilmesiyle birlikte yürürlüğe girecek. Taslak çerçevesinde BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in çatışmaların sonlandırıldığına dair iki hafta içinde Güvenlik Konseyi’ne rapor sunması gerekiyor.

Taslağın oylanacağı tarih henüz kesinleşmedi. Taslak metnin kabul edilmesi için dokuz ülkenin onay vermesi ve ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın metni veto etmemesi gerekiyor.

Husiler’den  “ateşkese hazırız” açıklaması

İran destekli Şii Husiler, daha önce roket saldırılarını sonlandırabileceklerini açıklamıştı. Açıklamada, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçlerinin barış sağlanmasından yana tavır sergilemesi halinde Husilerin de buna hazır olduğu belirtilmişti.

Birleşmiş Milletler, Yemen’deki savaşı son yılların en büyük insani felaketi olarak tanımlıyor. Yemen’deki iç savaşta merkezi yönetimi destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de dâhil olduğu koalisyon güçleri, İran destekli Husilere karşı savaşıyor. Suudi koalisyonunun Mart 2015’te müdahale ettiği ülkede taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamıyor.

 

(DW Türkçe)

SÜTAŞ’a tanınan ayrıcalıktan vatandaşlar neden yoksun? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Rusya tarım ürünleri denetim ajansı Rosselhoznadzor, Türkiye’de süt ve süt ürünleri sektörünün en önemli firmalarından biri olan Sütaş’tan ürün alımını yasakladı. Ajans SÜTAŞ firmasından ithal edilen süttozlarında antibiyotik kalıntılarına rastlandığını belirtti.

Konu hakkında SÜTAŞ tarafından da bir açıklama yapılarak Rusya’ya gönderilen ürünlerde tespit edilen kalıntı miktarının mevzuatta belirtilen üst limitlerden daha düşük olmasına rağmen yasaklama kararı alındığı belirtildi. Bu açıklama ile birlikte çeşitli haber portallarında Tarım ve Orman Bakanlığı İzmir Bornova Veteriner Kontrol Enstitüsü Müdürlüğü’nce SÜTAŞ ürününde yapılan antibiyotik kalıntı analiz raporu da bütün ayrıntıları ile yer aldı. Raporda ürünlerde bir sorun olmadığı dile getiriliyor.

Bu raporları görmek sade vatandaş için olanaksız. Ama bir şirketin çıkarlarını korumak söz konusu olduğunda raporlar derhal yayınlanabiliyor.

Enstitü tarafından düzenlenen analiz raporu aşağıda yer alıyor. Raporda Yer alan MRL ve Tespit Limiti ifadelerinin ne anlama geldiğini merak edenler şu yazılara bakabilir: Tıklayın Link1 ve Link2

Bu analiz güvenilir mi?

Gıda güvenliğini sağlamaya yönelik çalışmaların sonuçları hakkındaki bu tip analiz raporlarının tamamına erişmek mümkün olsa keşke. Kamu kurumlarının faaliyetlerini değerlendirmek için çok kıymetli bilgiler sağlardı.

Tarım Bakanlığı ya da firma tarafından alelacele açıklanan bu rapor bile akla pek çok soruyu getiriyor çünkü. Örneğin: Raporda Rusya’nın yasak kararına da esas olan sadece üç antibiyotiğe ait (raporda ARANAN PARAMETRE kısmında yer alıyor) analiz sonucu raporda yer alıyor. Oysa bu üç antibiyotik dışında süt hayvancılığında kullanılması muhtemel ve sütlerde kalıntı bırakabilecek pek çok kimyasal madde var. Diğer antibiyotiklerin kalıntı analizleri neden yapılmadı sorusu yanıt bekliyor. Belki Rusya istememiştir; bilmiyoruz.

Analizde kullanılan analiz yöntemi akredite bir yöntem mi? Rapora göre öyle olmadığı anlaşılıyor. Bu durumda yapılan analiz işleminin doğruluk ve kesinliği hangi yöntemle kontrol edilmektedir? Laboratuvar içi kalite kontrol çalışmaları yapılmakta ve uluslararası yeterlilik testlerine katılım sağlanmakta mıdır? Bu çalışmalar yapılmıyorsa laboratuvar analizlerinden elde edilen sonuçların güvenilirliği nasıl sağlanmaktadır? Bu soruların yanıtları bakanlık çalışmalarının nasıl yürütüldüğünü gözler önüne serecektir.

Şaibe yaratmak ya da bir şirketi karalamak niyetinde değilim. Amacım kamusal çıkarları korumakla yükümlü tarım bakanlığı gibi bir kamu kurumundan kamu çıkarlarını ilgilendiren konularda bilgi edinmenin neden bu kadar zor olduğunu gözler önüne sermek. Ve SÜTAŞ olayında açıklanan rapor buna çok güzel bir örnek teşkil ediyor.

Analiz sonuçları bize açık değil

Çerçeveyi daraltıp somut bir konu üzerinden meseleye bakarak kamusal çıkarları korumaktan neyi kastettiğime açıklık getirmeye çalışacağım.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın pek çok ilde gıda kontrol laboratuvarı var. Her ilde üretilen gıda ürünleri Türkiye’de geçerli gıda mevzuatına göre belli analizlere tabi tutulmak zorunda. Özetle gıdalarda sorun yaratacak çeşitli unsurları dikkate alınarak ve belli sayıda analiz örneği tespit edilerek tüm yıl boyunca süren kontrol çalışmaları yapılıyor.

Yıllardır da yapılıyor. Ama yapılan analizlerin sonuçları hiç açıklanmıyor. Ne yapılıyor bilmiyoruz.

Halk sağlığını korumak için herhangi bir ilde hangi gıda ürünlerinde hangi analizlerin yapıldığı, ne gibi sonuçlar elde edildiği ve elde edilen sonuçlarla ne yapıldığı bilgisine sade bir vatandaş ya da konu ile ilgili bir bilim insanı olarak ulaşmak imkânsız.

Mecliste verilecek bir soru önergesi ile bile analiz rapor sonuçlarını elde etmek olanaksız. Genellikle soru önergelerine hiçbir somut yanıt gelmiyor.

Kanımca, bu sessizliğin en önemli nedeni bakanlıkça yapılacak herhangi bir açıklamanın mevcut durumun ne kadar sorunlu olduğunu net bir şekilde gösterecek olması. Elimde somut herhangi bir belge olmadan sadece yılların deneyimine dayanarak söylüyorum bunu. Ama Tarım Bakanlığı örneğin Antalya ilinde yaptığı gıdalardaki, sulardaki nitrat kalıntılarını tespit etmeye yönelik çalışmalara dair analiz raporlarını açıklayarak hepimizi şaşırtabilir ve bu iddiamı da kolayca yalanlayabilir.

Sudaki nitrat meselesi

Bir açıklama yapılmasından geçtim; bu raporların muhafaza edildiği arşivler üzerinde çalışma yapmak isteyenlere bakanlık kapılarının açılması bile ne büyük bir olay olurdu. Mesela Antalya Gıda Kontrol Laboratuvarının arşivlerinde bundan 25 yıl önce ilin çeşitli yerleşim bölgelerindeki sulardan alınan örneklerde yapılmış nitrat kalıntısı analizlerine dair sonuçlar var. Yıllarca yürütüldü o çalışma. Şimdi aynı çalışmanın aynı yerleşim noktalarından alınacak sularda tekrarlanması ve geçen 25 yılda ülkemizin en fazla nitratlı gübre kullanılan illerinden birinde acaba sulardaki nitrat kirliliği ne durumda sorusuna yanıt aranması ne kadar gerekli. Gerekli çünkü Antalya’nın içinde yer aldığı coğrafi bölge hızla çölleşmeye doğru gidiyor. Su varlıklarını kirletmemek çok önemli yani.

Nitrat suları kirleten en önemli kimyasal maddelerden biri ve kirlilik belli bir eşik değeri geçtiğinde suları içilmez kılıyor. Dolayısıyla sulardaki nitrat miktarı arttı mı? Hangi bölgelerdeki sular daha fazla kirlendi? Bu kirliliğin daha fazla artmaması için neler yapılabilir? Bu gibi pek çok soruyu dikkate alarak kamu çıkarlarını korumak için önlemler almak, uzun vadeli planlar yapmak mümkün olurdu. Demokratik teamülleri sindirmiş, kamu kurumlarının kamuya karşı sorumlu olduğu bir ülkede bunların yapılması gerekirdi.

Halk veya çevre sağlığını koruma açısından düzenli kontrol ve izleme çalışmalarının yapılması bir gereklilik olduğu kadar bu çalışmalardan elde edilen sonuçların kamuoyu ile paylaşılması da esastır.

Şimdi bunları yazdım diye “Ne arşivi? Arşive girmek mi? Hangi ülkede yaşadığımızdan haberiniz yok galiba hocam!” mesajları yağacak biliyorum ama bendeki de araştırma hevesi işte. Bazen hangi ülkede yaşadığımızı unutturuyor…

Ama unutmamamız gereken en önemli soru şu: Tarım Bakanlığı’nca gıda ürünlerinde yapılan çalışmalara dair analiz sonuçlarının kamuoyuna açıklanmasının önündeki engel nedir? SÜTAŞ için tanınan ayrıcalıktan vatandaşlar neden yoksundur?

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık

Dünya üzerindeki 155 milyon çocuk yetersiz besleniyor

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin kabulünün 29. yılında dünyada her gün 15 bin çocuk önlenebilir hastalıklardan ölüyor, 155 milyon çocuk yetersiz besleniyor, her beş çocuktan biri okula gidemiyor.

Bugün 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çocukların kanuni hakları çiğneniyor ve çocuklar olması gereken yaşam standardının altında yaşıyor.

Çocuk hakları, bütün çocukların doğuştan sahip olduğu eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel bir kavram.

Bu haklar Birleşmiş Milletler’in (BM) Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nde garanti altına alınıyor. Sözleşmede nerede doğduklarına, kim olduklarına, cinsiyetlerine, dinlerine ya da sosyal kökenlerine bakılmaksızın bütün çocukların hakları tanımlıyor. Fakat buna rağmen Türkiye’de ve dünyada çocuklara yönelik temel hakların ihlali oldukça yaygın. Bu kanaati resmi istatistikler de doğruluyor.

Türkiye’de ise çocuk işçiliği konusunda 393 bin çocuk okul yerine işe gidiyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun raporuna göre ise Türkiye’de 6-18 yaş arasında ekonomik faaliyette bulunan 893 bin çocuğun yüzde 44’ü mevsimlik tarım işinde çalışıyor. Bu 393 bin çocuğun yarısı okula gitmeyip haftada 40 saatten fazla çalışıyor. Çocukların eğitim, sağlık, ekonomik sömürüden korunma, uygun standartta yaşama ve oyun oynama hakları ihlal ediliyor.

UNICEF raporuna göre ise Türkiye ilköğretim düzeyinde cinsiyet eşitliği neredeyse sağlamasına rağmen ilköğretim sonrası eğitimde hala sağlayabilmiş değil. Ne öğrenci ne de işçi olan 15-19 yaş grubunda kızların oranı yüzde 28,2 iken, oğlanlarda bu oran yüzde 16,5. 15 yaşından küçük kız çocukları arasında raporlanan cinsel taciz oranı yüzde 9. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’na göre 20-24 yaş aralığındaki kadınların yüzde 15’i halen 18 yaşından önce evlendiklerini ifade ediyor.

Türkiye’de çocuk nüfusu 23 milyon

TUİK’in 2017 raporuna göre Türkiye’nin nüfusunun yüzde 28,3’ünü çocuklar oluşturuyor. Yani Türkiye nüfusunun 22 milyon 883 bin 288’ini çocuk.

Milli eğitim istatistiklerine göre; ilkokul seviyesinde net okullaşma oranı 2016/2017 öğretim yılında yüzde 91,2. Net okullaşma oranı cinsiyet bazında karşılaştırıldığında ise cinsiyetler arasında önemli bir farklılığın olmadığı görülüyor.

 

(Bianet)

20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası programı açıklandı

Bu yıl İstanbul’da gerçekleşecek 20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası Etkinlikleri’nin programı açıklandı.

Pembe Hayat ve Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nin (SPoD) bu yıl birlikte düzenleyeceği 20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası Etkinlikleri’nin programı açıklandı.

İllüstrasyon: Aslı Alpar

23 – 24 Kasım tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek olan etkinlikler KuirFest ortaklığı ile düzenlenecek olan “Her Story” filminin gösterimi ile başlayacak. İki gün sürecek olan etkinlikleri panel ve söyleşiler takip ediyor.

20 Kasım etkinliklerinin Facebook sayfasına gitmek için tıklayınız.

20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası Etkinlikleri’nin tam programı şöyle:

23 Kasım 2018 Cuma

13.00 Film Gösterimi: Her Story

14.00 Panel: Sinemada Trans Temsili: Ayta Sözeri, Esra Özban

24 Kasım Cumartesi

12.00 Yerel Örgütler Buluşması, Trans Hareketi

13.30 Dönersen Düdük Çal (!) Av. Emrah Şahin, Av. Hatice Demir

15.00 Ne Olmuştu? Ülker Sokak, Esat ve Eryaman Şevval Kılıç, Buse Kılıçkaya

16.30 Cinsiyetler Cemi Gülkan Noir

22.00 Parti: Kader Diyemezsin! Şevval Kılıç, Elif KK

Yasak etkinlikleri İstanbul’a taşıdı

20 Kasım etkinlikleri Ankara Valiliği’nin geçen yıl 17 Kasım’da LGBTİ+ etkinliklerine getirdiği süresiz yasak nedeniyle Ankara’da gerçekleştirilemiyor.

Ankara Valiliği, Olağanüstü Hal Kanunu’na dayanarak ilan ettiği süresiz “LGBTİ+ etkinlik yasağının” ardından 3 Ekim’de Emniyet Müdürlüğü’ne ilettiği yazıda da “LGBTT-LGBTİ vb. konular ile ilgili” etkinliklerin yasaklandığını belirtmişti. Valilik, yasağa gerekçe olarak “toplumsal hassasiyet ve duyarlılıklar”, “kamu güvenliği”, “genel sağlık ve ahlakın korunması” ve “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” iddialarını gösterdi.

Parti geliri trans mahpuslara

20 Kasım etkinlikleri dayanışma partisiyle sona erecek. 24 Kasım Cumartesi günü Anahit Sahne’de gerçekleşecek “Kader Diyemezsin!” isimli partinin gelirleri mahpus transların giysi ihtiyacı için kullanılacak.

Parti, etkinlik sayfasından şöyle duyuruldu:

“Pembe Hayat ve SPoD LGBTİ+ güçlerini birleştiriyor!

20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası Etkinlikleri’ni hep birlikte partiyle kapatıyoruz!

Şevval Kılıç ve Elif KK’nın da Dj performanslarıyla bizlere eşlik edeceği “Kader Diyemezsin!” partisiyle; bizlere biçilen kaderi kabul etmediğimizi, kendi hikâyemizi kendimizin yazdığını dans ederek, güllüm alıkarak, içerek ve dibi bularak gösterelim!

20 Kasım Haftası’nın kapanış etkinliği olacak partinin geliri, Pembe Hayat’ın yürütmekte olduğu Dilek İnce Giysi Bankası Projesi aracılığıyla mahpus transların kıyafet ihtiyaçları için kullanılacaktır.”

24 Kasım Cumartesi günü gerçekleştirilecek partinin Facebook etkinliği için tıklayınız.

 

(Kaos GL)

Yemen halkının çektiği ıstırabı katlayan unsur iklim değişikliği

The New Republic’de Emily Atkin imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Seçil Akın‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Milyonlarca insan, savaş yüzünden mahvolan bu ülkede açlıktan ölüyor. Yemenli bir araştırmacı, başlıca kirleticilerin bu konuda paylarının olduğunu iddia ediyor.

Moosa Elayah’dan doğduğu yeri tanımlamasını istediğimde —Yemen’de Ibb adı verilen bir bölge— ilk söylediği şey ‘yeşil’ olmuştu, ki bunun nedeni anlaşılıyor. Ülkenin güneybatı kısmında yer alan Ibb, tüm Arap Yarımadasındaki en nemli bölge. Aynı zamanda yiyecek yetiştirmek ve su depolamak için kullanılabilen, diğer türlü tamamen kuru ve cansız olacak olan ülkedeki ender yerlerden birisi, şimdi ise ülke, savaşın körüklediği felaket bir kıtlıkla karşı karşıya.

Şu anda, Hollanda merkezli Center for International Development Issues’da (Uluslararası Kalkınma Meseleleri Merkezi) üst düzey bilim insanı olan Elayah, Ibb artık eskiden olduğu gibi değil, diyor. Cuma günü bana, “Önceden oldukça yeşildi, ancak artık neredeyse tamamen taşlık,” dedi. Tarım alanlarının yerlerini binalar almış, bu binalar kuzeydeki iç savaştan kaçıp açlıkla mücadele eden Yemenlilerin çoğuna kalacak yer sağlıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, Yemen’in ülke içinde yerinden olmuş iki milyon kişinin çeyreğinden fazlası, Ibb’e sığınmış durumda.

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre, Ibb, Yemen’in en verimli toprağı olsa da, ülke içinde yerinden olmuş kişiler açlıkla savaşmaya devam ediyor. İç savaş olmasaydı da, muhtemelen durum aynı olacaktı. Yemen hiçbir dönemde, nüfusunu (28 milyon) besleyecek kadar ekilebilir araziye (yüzde 3’ten daha az) sahip değildi. Bugün nüfus, tarım yapılmadığından değil; üç yıllık savaştan dolayı daha da artan, uzun süreli bir ekonomik krizden dolayı açlıkla mücadele ediyor.

CNN’e göre, “İki taraf da yiyeceği savaş silahı olarak kullanıyor, ancak kriz esas olarak Suudi Arabistan öncülüğündeki bir koalisyon tarafından uygulanan acımasız hava, kara ve deniz ablukalarından kaynaklanıyor,” ve bu ablukaların, “yardım gruplarına göre, ülkeye getirilmekte olan ve umutsuzca ihtiyaç duyulan yiyecek, ilaç ve yakıtın yarısından fazlasını da kestiğini” ekliyor.

Ancak açlıkla savaşan insan sayısı arttıkça, Yemen’in yiyecek yetiştirme ve içilebilir temiz suya erişim sağlama olanakları gittikçe azalıyor. Bu, içinde iklim değişikliğinin de olduğu birçok sebepten kaynaklanıyor. Geçtiğimiz yıl bu konuda bir makale yazan Elayah, “Bu açlık krizine sebep olan şey tek başına iklim değişikliği değil,” diyor ve, “Ancak insanların çektikleri acıları artıran şey iklim değişikliği,” şeklinde ekliyor.

Geçtiğimiz yıl Guardian’ın açıkladığı gibi, “Kırsal alanlarda hâlâ ekin ve diğer temel mahsuller yağmur dönemlerinde yetiştirilebiliyor olsa da, iklim değişikliği savaş sırasında onların hayatta kalabilmelerine kötü yönde etki ediyor. Geçmişte, köyler acil durumlar için üç veya dört ay yetecek kadar yiyeceği depolardı. Son yıllarda, azalan yağış miktarı, hasatlarda azalmaya sebep oldu ve kriz dönemlerinde saklanabilecek yiyecekler için yeterli değildi.”

Kuraklık, su kıtlığına daha da katkı sağladı, ki bu da, Elayah’ın iddia ettiğine göre savaşı daha da körüklüyor. Makalesinde, “Yemen’deki iç savaş, çeşitli sebeplerden dolayı güç elde etmek için çıkan politik nedenli bir yarış gibi gözüküyor,” yazmış, “Ancak altında yatan diğer tüm sebepler, tüm tarafların azalan su kaynaklarına güvenli erişime sürekli ihtiyaç duymalarıdır,” diye eklemiştir.

İklim değişikliğinin, savaşı körükleyici bir sebep olduğu –aynı Suriye’deki savaş gibi— yeni bir bilgi değildir. Elayah, “Savaşlar ve ihtilaflarla yüz yüze olan ülkeler, aynı zamanda iklim değişikliğinin yol açtığı sıkıntılarla da baş etmeye çabalayan ülkelerdir,” diyor. Ancak, iklim değişikliğinin etkileri, bilimsel toplulukta hâlâ tartışmalı bir teori olarak varlığını sürdürüyor.

İklim değişikliğinin, savaş sırasındaki sıkıntıları şiddetlendirdiği büyük ölçüde kabul ediliyor. Yemen’de yaşayan insanlar, iç savaş başlamadan çok daha önce iklim değişikliğinin etkileri hakkında neredeyse on yıldır uyarılıyor.

2010 Dünya Bankası raporuna göre, “Daha şiddetli ve daha az öngörülebilir yağışlar ve daha sıcak, daha kuru bir iklim gibi olası iklim değişikliği etkileri, Yemen’deki insanları ve ekonomiyi çok daha büyük sıkıntı içine sokabilir.” Örgüt, dört yıl sonra yeniden, eğer bu şekilde devam ederse bölge “gittikçe sıcaklaşıp kurak hâle gelebilir” şeklinde uyardı. Bu daha kısa süren büyüme mevsimlerine yol açabilir, bu da “yiyecek güvenliğini tehdit edebilir ve azalan doğal kaynaklar için rekabet, ihtilafı tetikleyebilir.”

Savaş ve yolsuzluk ve de kaynakların aşırı kullanımı, Yemen’deki sıkıntının başlıca sebepleridir. Ancak iklim değişikliği durumu daha da kötüye götürdüğünden, Elayah, iklim değişikliğine sebep olan başlıca ülkelerin bu konuda sorumluluk alıp yardım etmeleri gerektiğini savunuyor. “Bu sorun, ülkeyi çok daha farklı yönlerden etkileyerek devam edecek,” diyor; “Uluslararası topluluklar, Yemen’deki sivilleri açlıktan kurtarmak için sorumluluk almalılar.” diye ekliyor.

Elayah özellikle, ABD’yi, Paris iklim anlaşmasından çekilme vaadi konusunda ve Yemen’in başlıca ticaret ortaklarından olan Çin’i, ekonomik kalkınmayı desteklemek amacıyla kredi şeklinde önermesi konusunda uyarıyor. “Fakir ülkelerdeki insanları korumak onların görevi olmalı, onların sebep olduğu sorunlar dolayısıyla acı çeken insanları,” diyor. Elayah sözlerine, “Yemen’deki insanların seçim şansı yok. Her gün açlıktan ölüyorlar,” diye ekliyor.

 

Makalenin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Seçil Akın

 

(Yeşil Gazete, The New Republic)

Çocuk gebeliğinde Türkiye’nin durumu: Son 18 ayda 22 bin çocuk hamile kaldı!

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Ali Şeker’in, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER) yaptığı bilgi edinme başvurusu sonucunda Türkiye’de son 18 ayda 21 bin 957 çocuğun gebe olarak hastanelerde kayıt altına alındığı ortaya çıktı.

Geçmişte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) konu hakkında soru ve araştırma önergeleri veren Şeker’in girişimleri sonuçsuz kalırken, milletvekili önceki açıklamalarında “Çocuk gelinleri saklamak istismara göz yummak, bu istismara ortak olmaktır” ifadelerini kullanmıştı.

Defne Altıok ve Çağrı Özdemir’in T24’de yer alan haberine göre Aynı zamanda tıp doktoru olan ve TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Üyesi olan Şeker, 18 yaşının altındaki 21 bin 957 bireyin gebe kalmasını ise “Bu verilere göre, ne yazık ki her gün 40’tan fazla çocuğumuz, daha kendileri birer çocukken, okul sıralarında örgün eğitimde derslerini dinlemek yerine anne olmaya zorlanmış” sözleriyle değerlendirdi.

“Bir de kayıt dışı olanlar var”

Pazartesi günü açıklanan veriler hakkında DW Türkçe’ye değerlendirmede bulunan Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkan Yardımcısı Emrah Şahin, bu sayının haricinde bir de kayıt dışı olan çocuk gebeliklerinin de bulunmasına dikkat çekti.

“Bu kayıtların gerçekte olandan çok daha az olduğunu bildiğimiz için 21 bin 957’yi aslında 40 bin, 45 bin gibi okuyoruz” şeklinde konuşan Şahin, bu yılın ocak ayında iki hastanede ortaya çıkan skandala karşın halen gerekli önlemlerin alınmadığına dair işaretlerin bulunduğunu savundu.

Ocak 2018’de İstanbul’da Küçükçekmece’de bulunan Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile İstanbul Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 18 yaşı altı gebeliklerin birçoğunun kayıt altına alınmaması ve adli makamlara bildirilmemesi ile ortaya çıkan skandal sonrası soruşturma başlatılmış ve söz konusu hastanelerde suça karıştığı düşünülen personel hakkında adli işlem yapılmıştı.

Skandalla birlikte kamoyunda başlayan tartışmalarda hükümet bu konuda somut adımlar atılacağını belirtmiş ve hatta dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Cinsel kastrasyon dediğimiz tedbiri de bütün yönleriyle yeni dönemde devreye sokacağız” sözleriyle kimyasal hadım da dahil çeşitli yöntemlerin gündeme alındığını belirtmişti.

Çocuk istismarına ve cinsel suçlara karşı tedbirler her ne kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçildikten sonra açıkladığı 100 Günlük İcraat Programı’na dahil edilse de, söz konusu düzenleme halen yasalaşmadı.

Alınan önlemlerin yetersiz olduğuna dikkat çeken Şahin, Pazartesi günü açıklanan sayı uyarınca erken evlilikler konusunda devlet politikasında ciddi adımların atılmadığı sonucunun çıkarılabileceğini belirtti.

2009 yılına ait TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun ilgili raporunda çocuk istismarını engelleyici adımların atılması yönündeki ifadelere atıfta bulunan Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkan Yardımcısı, “Ne yazık ki dokuz sene içerisinde bu adımların atılmadığını görüyoruz” ifadesini kullandı.

Rakamların ötesindeki tablo

CHP milletvekili Şeker’in bugünkü açıklaması sonrası konuşan Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden Hilal Esmer ise çocuk gebeliğinin kayıtlardaki rakamların ötesinde bir tabloya işaret ettiği görüşünde.

Konunun sosyolojik, kültürel ve yasal düzlemde yeterince tartışılmadığını savunan Esmer, DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmede “Çocuk hakları ile ilgili komisyonun kurulmaması, çocuk bakanlığının açılmaması ve halktan gelen taleplerin yerine getirilmemesini bunun bir işareti olarak görüyorum” ifadesini kullandı.

Esmer, sadece sayılar üzerinden konuşmanın, çocukların haklarının yok sayılması, zorla ya da rıza inşası ile evlendirilmesi, çocuk evliliklerinin herkes tarafından kabul edilebilir algılanması gibi sorunların gözardı edilmesini de beraberinde getirdiğini ifade etti.

Esmer’e göre bu sayıların azalması isteniyorsa, çocuklarda ailelerinin uzantısı olmadan kendi birey haklarının bulunduğu bilincinin yaygınlaştırılması ve sadece çocukların değil, çocukların haklarının da korunması gerekiyor.

Bunun için de koruyucu ve önleyici çalışmaların yaygınlaştırılması gerektiğini belirten Esmer, çocuk istismar vakalarının münferit olarak algılanmasını ve çocuk evliliklerin istismar olarak kabul edilmemesini en büyük sorunlar arasında değerlendirdi.

Çarpıcı veriler

Öte yandan Ankara Barosu’ndan Şahin, açıklanan sayıların aynı zamanda suç duyurusu yapma yükümlülüğünü de beraberinde getirdiğine dikkat çekti.

Son 18 aydaki kayıt altına alınan 21 bin 957 çocuk gebeliği vakasının hepsinin savcılığa bildirilmesi gerektiğini kaydeden Şahin, Türk Ceza Kanunu’nun 280’inci maddesi uyarınca bir suçun işlendiğine dair belirti ile karşılaşılmasına rağmen durumu yetkili makamlara bildirmeyen sağlık mensuplarının bir yıla kadar hapis cezası ile karşılaşabileceğini hatırlattı.

Adalet Bakanlığı’nın 2017 verilerine bakıldığında da çocuklara karşı işlenen cinsel suçlarda kayıt altına alınan sayılarla, suç olarak değerlendirilen gebelik vakaları arasında bir uçurumun olması da konunun ele alınışının kapsamı bakımından ipucu verir nitelikte.

Türkiye’de 2017 yılında çocuklara karşı herhangi bir cinsel saldırı niteliği taşıyan davalardaki suç sayısı 35 bin 896 olarak kayıtlara geçerken, son 18 ayda gebeliğe sebebiyet veren 21 bin 957’lik vaka, bu vakaların kayda değer bir kesimi hakkında yasal işlem yapılıp yapılmadığı sorusunu akla getiriyor.

Diğer yandan yine Bakanlığın 2017 verilerine göre çocukların cinsel istismarı ve reşit olmayanlarla cinsel ilişki davalarında, 18 yaş üstü sanıkların sırasıyla yüzde 75 ve yüzde 83 olarak kayda geçmesi, çocukların cinsel dokunulmazlığına karşı suçlarınbüyük ölçüde reşit bireyler tarafından işlendiğini ortaya koyuyor.

Ek olarak yine aynı verilere göre Türk Ceza Kanunu’nun reşit olmayanla cinsel ilişkiyi düzenleyen 104’üncü maddesi uyarınca açılan 17 bin 483 davanın 14 bin 363’ünde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi, bu davaların yüzde 82,2’sinde kimsenin ceza almadığı anlamına geliyor.

Emrah Şahin devlet iradesi olmadığı sürece sorunun önüne geçilmesinin güç olduğunu belirtti ve ekledi: Birkaç cezasızlık ve görmezden gelme vakası bunun devamına neden oluyor.