Ana Sayfa Blog Sayfa 2663

Kıyı Kanunu’nda tehlikeli gelişmeler

Geçtiğimiz Kasım ayında Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi TBMM Çevre Komisyonu’nda kabul edildi. Özellikle teklifte yer alan 20. madde muhalefet kanadında ve akademik çevrelerde tartışmalara yol açtı. Zira söz konusu madde, 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 6. maddesine yönelik değişiklik ve eklemeleri içeriyor. Mevcut maddeye “Su alanlarında (deniz, tabii ve suni göller) imar planı kararı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca yenilenebilir enerji kaynak alanı olarak ilan edilen alanlarda yenilenebilir enerji üretim santralleri yapılabilir” ibaresi eklendi (Bkz. şekil 1).


Madde 20 – Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi

Madde 6 ne diyor? Gerçek hayatta neler oluyor?

Değişiklik olmadan önceki mevcut Kıyı Kanunu’nda bulunan 6. madde , kıyılarda yapılamaması gereken insan faaliyetlerini düzenliyor. Örneğin bu maddeye göre herkes eşitlik ve serbestlikle kıyılara erişebilirken, buralarda hiçbir yapı yapılamamalı ve hatta duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engellerin bile oluşturulmamalıdır. Oysa Türkiye’nin pek çok yerinde ücretsiz olarak plajda güneşlenmek veya denize girmek çoktan imkânsız hale gelmiş durumda.

Bu madde ayrıca kıyıyı değiştirecek boyutta kazılarla kum ve çakıl alınmasını da engelliyor. Ancak gerçek hayatta işler başka biçimde yürüyor. Mesela geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul Kıyıköy’de, Kumport Liman Hizmetleri’nin denizden yıllık 300 bin ton kum çekebilmesi için yapılan projenin ÇED dosyasını İstanbul Valiliği kabul etti .


Kilyos sahilini molozlar bastı (2017)

Madde kıyılara moloz, toprak, cüruf ve çöp gibi kirletici etkisi olan atıkların dökülemeyeceğini de söylüyor. Buna rağmen inşaat sektörünün kalesi haline gelmiş ülkenin sulak alanları hafriyat çöplüğüne dönüşmekte. Geçen sene Mart ayında Kilyos sahilini 3. Havalimanı inşaatı nedeniyle yıkılan eski maden ocaklarının içindeki hafriyatın nasıl bastığını hatırlayalım . Lafın kısası ülkenin hemen her kıyısında maddede yapılmaması gerekenler tam gaz yapılmakta.

Ancak esas mesele kanun maddesinin hakkıyla uygulanmaması değil. Yukarıda sayılan yasaklardan sonra kıyılarda, sadece deniz taşımacılığı ve araştırmaları için gereken yapılara değil kruvaziyer gemilerinin ve yatların yanaşması, yolcuların yeme içme ve alışveriş etmesi için ticari amaçlı altyapı ve tesislere de inşa izni veriliyor. Peki, bunca tesise izin verilirken kıyılarımızı korumak mümkün mü? Korumaya değil kullanıma yönelik bu maddeyle kıyılarımızın hali ne olacak?

Yetmedi bir de sürdürülebilir enerji tesisleri açılacak

Çevre Komisyonu’nca kabul edilen Kanun Teklifi’nin Genel Kurul’dan geçmesi durumunda Türkiye’deki su varlıkları bir de enerji şirketlerin kollarına atılacak. Yenilenebilir enerji santralleri kömürlü termik santralleri gibi fosil yakıt tüketen tesislere göre daha çevre dostu da olsa su varlıklarına zarar vermesi kaçınılmaz. Enerji santrallerinin inşasından ve kurulum sonrasına kadar ekosistem üzerinde kirlilik, habitat kaybı vb. olumsuz değişimler yaratacağı şüphe götürmez gerçekler. Üstelik Türkiye’nin kıyıları ve sulak alanları zaten on yıllardır süren bir yıkım sürecinin içinde. Türkiye’de 1960’lı yıllardan bu yana yaklaşık 1,3 milyon hektarlık sulak alan kururken pek çok göl kurutularak tarım, sanayi ve yerleşim alanlarına dönüştürüldü . Türkiye Ramsar sözleşmesi kriterlerine göre 135 adet Uluslararası Öneme Sahip Sulak alanı olmasına rağmen bunların sadece 14’ünü Ramsar alanı olarak kabul edip koruyor. Durum zaten bu kadar vahimken enerji şirketleri de bu alanlara girdiğinde neler olacak?

Her şey enerji için…


Kuruyan göllerimizden Seyfe Gölü (Kırşehir)

Kanun Teklifi’nin TBMM Çevre Komisyonu’nda kabul edilmesi sürecinde 6. maddeyle ilgili söz alan Çevre ve Şehircilik Bakanı Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Birpınar “Türkiye’nin şu anda yıllık 10 milyar dolar artan enerji ihtiyacı için yatırım yapması gerek. İngiltere deniz üstü kurulan rüzgâr santralleriyle enerji ihtiyacının %60 ile 70 arasında kısmını karşılamaya başladı” demişti . İngiltere’yi örnek olarak gösteren Birpınar’a şu soruları sormak gerek. Madem öyle Türkiye neden İngiltere gibi Paris Antlaşması’nı imzalayıp gereklerini yerine getirmek için harekete geçmiyor? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Ancak enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtulmayı Vizyon 2023 hedefleri arasında sıklıkla tekrarlayan Türkiye, enerji için suyunu feda etmekten çekinmeyecek gibi görünüyor. İçeceğimiz temiz suyumuz kalmadığında, sulak alanlarımız kuruduğunda ne yapacağız? Ne yiyip, ne içeceğiz? Enerji mi?

Bu kanun maddesi değişikliği derhal geri çekilmeli

1982 Anayasası’nın 43. maddesine göre kıyılar devletin hükmü ve tasarrufu altında. Bu madde ayrıca “deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir” diyor. Ancak, Türkiye’de Anayasa haricinde kıyıları ilgilendiren onlarca kanun ve düzenlemeye koruma-kullanma ekseninden bakıldığında, çoğunun kullanma odaklı olduğu görülüyor. Örneğin Turizm ve Kültür Bakanlığı’nca hazırlanan 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu (1982) kıyıların korunmasına değil özelleştirme yoluyla yağmalanmasına yardımcı olmuştu. 3621 sayılı Kıyı Kanunu ise ilerleyen yıllarda gelen ek fıkralarla kıyılardaki hemen her türlü kentsel ve endüstriyel faaliyeti ve tesisi meşrulaştırdı. Devletin hükmü ve tasarrufu altında olan bu alanların özele satışı ve kamu kaynağı yaratması da gündeme geldi. Daha da kötüsü sadece Kıyı Kanunu değil, Kamu İhale Kanunu, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu tasarısı, Sulak Alanları Koruma Yönetmeliği gibi gerek tasarı aşamasında gerekse kabul edilmiş daha pek çok kanun son 15 yılda doğa ve kültür varlıklarını korunmaktan hızla uzaklaşıp, onları kullanmaya odaklandı . Bunlar yetmiyormuş gibi sulak alanların bir de enerji yatırımlarına açılması bir intihar olur. Dolayısıyla bu kanun maddesi derhal geri çekilmelidir. 



[1] 3621 Sayılı Kıyı Kanunu http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.3621.pdf

[2] Aysel Alp (18 Eylül 2018). “Balıkların üreme alanına kum ocağı”, Hürriyethttp://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/baliklarin-ureme-alanina-kum-ocagi-40960457

[3] Diken (14 Mart 2017) “Kilyos sahiline saçılan hafriyatın kaynağı belli oldu: 3’üncü havalimanı”. http://www.diken.com.tr/kilyos-sahiline-sacilan-hafriyatin-kaynagi-belli-oldu-3uncu-havalimani/ 

[4] TEMA (2 Şubat 2018). “2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü”. http://tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=521&type=2&target=categorial1&detail=single&sp_table=&sp_primary=&sp_table_extra=&openfrom=sortial

[5] Hülya Karabağlı (17 Kasım 2018), “Çevre Kanunu’nda değişiklik teklifi kabul edildi; su alanlarına enerji santrali izni kapıda” T24. https://t24.com.tr/haber/cevre-kanununda-degisiklik-teklifi-kabul-edildi-su-alanlarina-enerji-santrali-izni-kapida,750317

[6] Akgün İlhan (Temmuz 2014), “Kıyılarımızı vuranözelleştirme dalgası”, Οικοτριβές adlıdergide yayımlanan yazının Türkçe çevirisi için bakınız: https://akgunilhan.blogspot.com/2014/07/kylarmz-vuran-ozellestirme-dalgas.html

Dr. Akgün İlhan

[Kedi-Siz] Nilipek.: Kedi mırıltısının etkisini yaratabiliyorsam ne mutlu!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Peri kadar güzel… Sanırım çilleri kendisinden bile daha güzel. Hatta bu dünyaya ait olamayacak kadar güzel.

Sanki dokunduğu her şarkıya bir ruh katıyor. Son bir iki senedir hayatıma girdi. Henüz kendisi bilmiyor ama günlük çalma listemde harika bir yere sahip. “Gözleri Aşka Gülen” her gün bir iki kez çalar kulağıma.

Üstelik onun da gönlünde benim gibi çocuk kitabı yatıyormuş, ben daha şanslı olanım. Bence o da yapar illa ki. Belki bir gün benim kitapları ona hediye etme şansım olur. Belki ben yazarım o çizer. Ne hayal…

Dilerim çok sene dinleme şansımız olur…

Çünkü o Nilipek.

***

42 – Nilipek.: Kedi mırıltısının etkisini yaratabiliyorsam ne mutlu!

Tolga Öztorun: Sokak kedilerini ilk sormak istiyorum. Böyle güzel resimler çizerken neden hiç sokak kedileri yok çizimlerde? Oysa sokak kedilerini nasıl çizdiğini görmeyi çok isterdim.

Nilipek. : Biraz pek sokak çizmemekten, biraz da kedileri sevmeme rağmen onlarla karakter olarak bağ kuramamaktan kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta hayvan olarak çoğunlukla kuş ve balık çiziyorum; ikisi de popüler kültürde kedinin avları arasında sayılıyor :)

Şaka bir yana, aslında yıllar önceden (üniversitedeyken yaptığım) şöyle bir çizimim var; şehri ele geçiren dev bir sokak kedisini parmağını uzatıp ona sürtünmesini sağlayarak durduran bir süper kahramana dair (ekte paylaşıyorum)

Tolga Öztorun: Kısırlaştırma hakkında görüşlerini çok merak ediyorum.

Nilipek. : Bu konuda kafam karışık açıkçası. Etik olarak herhangi bir canlının hayatına ve içgüdülerine, onun söz hakkı olmadan müdahale etmiş oluyoruz, bu kafamı bulandırıyor. Ama bir yandan da, düşününce bunu çoktan yaptık zaten ve dişi kedilerin, doğacak yavruların yaşayacağı zorluklar, bunun ekosistemlere etkisi gibi bir tarafı da var.

Bir de hayatında her yılın belli bir dönemini huzursuz geçiren canlılar da cabası. Yani net bir cevabım yok buna, ama kafam karışık.

Tolga Öztorun: Nilipek. dinlemek kedi sevmek gibi. İnsanı sadece mutlu ediyor ve dinlendiriyor. Bunu hiç söyleyen olmuş muydu?

Nilipek. : Hiç olmamıştı, ama ne güzelmiş. Kedi mırıltısının yarattığı etkiyi yaratabiliyorsam ne mutlu bana!

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Küresel yokoluş isyanı başladı – Dahr Jamail

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

İki erkek çocuk annesi Dr. Gail Bradbrook, zaten aşırı derecede kirlenmiş olan atmosfere daha da fazla CO2 ve metan gazı pompalanmasına hükümetinin suç ortaklığı etmesine artık dayanamıyordu.

Moleküler biyofizik profesörü olan Dr. Bradbrook’un derin bilim kavrayışı, insanlığın karşı karşıya bulunduğu varoluşsal kriz ile yüzleşmeye yöneltti kendisini. Çocuklarına ve onların başına bırakılmakta olan paramparça dünyaya duyduğu sevgi temelinde harekete geçti ve bu kriz hakkında duyduğu dehşeti eyleme dönüştürdü.

Dr. Bradbrook’un kurucu ortaklarından olduğu “Rise Up!” (“Ayaklanın”) adlı grup, şimdi Extinction Rebellion (“Yokoluş İsyanı”) hareketini örgütlüyor. Birkaç bin kişiden oluşan bu girişim, Britanya çapında şiddet içermeyen doğrudan eylemler ve sivil itaatsizlik yoluyla, iklim olağanüstü OHAL’i konusunda acilen harekete geçilmesini talep ediyor.

Binden fazla isyancı 31 Ekim’de Londra’daki Parlamento Meydanı’nı işgal ederek kitlesel sivil itaatsizlik kampanyasını başlattı. Britanya Hükümeti’nin kayıtsızlığına karşı bir İlan-ı İsyan (Declaration of Rebellion) yayınladı.

“İsyan” deyimi biraz aşırı görülebilir, ama içinde bulunduğumuz zamanlar ve durumlar düşünülürse, hiç de öyle değil. Dr. Bradbrook için bunun vakti çoktan gelmiş, geçiyordu. ‘Truthout’ kuruluşu olarak, hükümete karşı isyana kalkışma noktasına nasıl geldiğini sorduk Dr. Bradbrook’a. Nedeni iklim krizi miydi, yoksa hükümetin hareketsizliği mi?

“Daha derinlerde bir şey” diye yanıtladı Dr. Bradbrook. “Hayatım boyunca… birşeylerin yolunda gitmediğine dair dokuz yaşımdan itibaren yaşadığım daha derin bir farkındalık durumu, değişim sürecinin bir parçası olma özlemi, sürekli olarak “neden” diye soran gıcık inatçı tarafım… ‘Gezegenimiz neden bu halde?’sorusu yani.”

Dr. Bradbrook, kendini değişimin ekonomisini ve değişim teorilerini öğrenmeye adamış bir insan. Bu sistemin hepimizi yok etmeden önce değiştirilmesi gerektiğinin bir süredir farkındaymış. Ama on yıldan fazla bir zamandır, kitlesel sivil itaatsizlik hareketlerini başlatma ve ateşleme uğraşıları hep başarısızlıkla sonuçlanmış.

“Dolayısıyla, 2016’da derin bir inzivaya çekildim; kişisel kaygılarımla baş etmek ve bir çıkış yolu bulmak için…” diye anlatıyor Dr. Bradbrook. İnzivadan çıkıp geri döndüğünde Yokoluş İsyanı’nı harekete geçirmiş.

Internet üzerinden yaptığı görüntülü eylem çağrısı, iklim krizinin ulaştığı boyutun eleştirel bir özeti ve herkes için seyretmesi zorunlu sayılması gereken bir belge. Nitekim Dr. Bradbrook’un çağrısı sosyal medyada olağanüstü çapta yayıldı ve paylaşıldı. Yokoluş İsyanı tüm Britanya’da kök salmakta.

“‘İktidarın toplumsal modeli’, hükümetlerin ve kurumların bir gücü kudreti olmadığını söyler – bizler itaat ederek, onlara bu iktidarı onlara bahşediyoruz – toplum sözleşmesi terimi de işte buradan çıkmaktadır” diyor Dr. Bradbrook, Truthout’a yaptığı açıklamada. “Artık bu ilişkiyi koparma zamanı geldi. Şuna inanıyorum ki, şimdi en önemli sorumluluğumuz, barışçıl sivil itaatsizlik eylemleriyle öne çıkmak.”

“Bilimsel verilere dayanarak söyleyebiliriz ki, CO2 salımlarını sıfır düzeyine indirmek için en fazla 10 yılımız var; yoksa insan ırkının ve diğer türlerin büyük çoğunluğunun önümüzdeki birkaç onyıl içinde yok olması riski çok yüksek.” (Bkz: Extinction Rebellion web sitesi).

Dr. Bradbrook’un bu açıklaması, Birleşmiş Milletler’in kısa bir süre önce yayınladığı bir rapora genel bir referans veriyor. BM bu raporunda, küresel ısınmayı 1.5 santigrat derece ile sınırlayacak dramatik eylemleri gerçekleştirmek için insanların önünde sadece 12 yıl kaldığını belirtiyor, aksi takdirde büyük felaketlerle yüzyüze kalacağımız uyarısını yapıyor.

Dr. Bradbrook, siyasi bir kriz yaratmak için gerekli olan kitlesel sivil hareketinin ülke (Britanya) nüfusunun yaklaşık yüzde üçünü kapsaması gerektiğine inanıyor. Böyle bir koalisyon kurmanın mümkün olduğunu, çünkü Yokoluş İsyanı’nın savunduğu türden değişimlerin sonuçta tüm insanlığın yararına olacağını düşünüyor. Dünyanın her yerindeki hükümetleri, iklim krizini hafifletmek için köklü ve sert tedbirler almaya zorlamanın yan-sonuçlarının daha güzel bir Dünya, insanlar arasında daha derinlemesine ilişkiler, ve daha az koşuşturmacalı hayatlar olacağına inanıyor.

“İhtiyaç duyulan değişimler, aynı zamanda, yüzyüze olduğumuz birçok başka sorunumuzun çözülmesini de sağlayacaktır” diyor Dr. Bradbrook. “Başka alanlarda çalışan insanları da bu harekete katılmaya işte bu yüzden çağırıyorum… Kurulu düzeni (sistemi) kitlesel sivil itaatsizlik hareketleri ile değiştirmenin bir zamanı vardır ve ben artık bu vaktin geldiğini hissediyorum.”

Truthout’a kendini Güneydoğu Londra’dan gelen 20 yaşında bir “çırak” olarak tanıtan Lizia, Yokoluş İsyanı hareketine katılma nedenini gezegenin ve gezegen vatandaşlarının çektiği acılardan her zaman keder duymuş olmasıyla açıklıyor.

“Kabul etmesi daha da zor olan, çekilen bu acıların gereksiz ve aslında önlenebilir olması” diyor. “Bana öyle geliyor ki Yokoluş İsyanı, uğrunda savaşmış olduğum her şeyin en üst noktası.”

Lizia, Altıncı Kitlesel Yokoluş sürecini, “Şimdiye dek protesto ettiğim tüm adaletsizliklerden, haksızlıklardan farklı bir şey” diye tanımlıyor. Britanya hükümetinin ‘yaşam karşısında kayıtsız ve ihmalkâr’ kaldığını düşünüyor. ‘Yaşamakta olduğumuz yavaş yokoluş sürecini aktif olarak desteklediğini, hükümetlerin bunları “hep açgözlülükleri, mali ve siyasi ‘çıkar’ sağlamak gibi son derece kısa vadeli, sığ politikalar adına yaptıklarını’ ekliyor.“Hükümetlerin tutum ve davranışlarına itirazım sadece ahlaki nedenlerden kaynaklanmıyor; bu bir ölüm kalım mücadelesi.”

‘Yokoluş İsyanı Bildirgesi’

‘Yokoluş İsyanı Hareketi’, 31 Ekim 2018’de Londra’daki eylemiyle, bir bölümünü aşağıda verdiğimiz bildirgeyi basın yoluyla ilan etti:

“Bizlerin bugün burada yarattığı kargaşa, siyasi liderlerimizin iklimsel ve ekolojik felaketler karşısındaki ataleti (kayıtsızlıkları) ile işledikleri suç ve yıkımın yanında hiç kalır. WWF (World Wildlife Fund/Dünya Doğal Yaşamı Koruma Vakfı) yeni yayınladığı raporunda, 1970 yılından bu yana memeli hayvanların, kuşların, balıkların ve sürüngenlerin %60’ının insan eliyle yeryüzünden silindiğini açıkladı. Oysa milletvekilimiz Philip Hammond, hükümetin bütçe dökümünü açıklarken, iklim değişikliği felaketiyle ilgili tek kelime etmedi. Siyasetçilerimiz bizleri yarıyolda bırakıyor. Dolayısıyla geleceğimizi artık kendi ellerimize almak zorundayız!

Bugün vicdanımızın sesini dinleyerek; ve çocuklarımıza, toplumlarımıza, ulusumuza ve dünyamıza karşı görevlerimizin bilincinde olarak, ihmalkâr hükümetimize meydan okuyan ve Yaşamı savunan şiddetsiz bir isyan başlatmaya yemin ediyoruz. Hükümetimizin vatandaşlarını ve gelecek nesilleri iklim değişikliğinin yaratacağı akıl almaz felaketlerden ve sosyal yıkımdan korumaktaki utanç verici başarısızlığı artık tahammül sınırlarını aşıyor.

Sevdiğimiz her şeyin sürekli olarak yok edilmesi karşısında tembelce boş durmayacağız. Kalplerimiz kırılıyor; bu çılgınlık karşısında çok öfkeleniyoruz. Bu aptallıkla gelen despotluğa, bu planlı kolektif intihara isyan etmek hem hakkımız, hem görevimizdir. Siz de bize katılın.”

İklim değişikliği ve çevre sorunları hakkında uzun zamandır yazılar yazan Guardian gazetesi muhabiri George Monbiot, Milletvekili Caroline Lucas, Yeşil Parti’den Molly Scott Cato, ve iklim değişikliği konusundaki kayıtsızlığa karşı okul grevi yapan 15 yaşındaki İsveçli aktivist Greta Thunberg de eylem sırasında konuşma yapanlar arasındaydı.

İsyanı başlatan binden fazla kişi Parlamento’nun önündeki yolları işgal etti, ve ‘Dünya’nın vicdanlı koruyucuları’ yol ortasında kendilerini birbirlerine zincirlediler. Binlerce başka insan da internet üzerinden isyana destek oldu ve Kasım ayı içinde planlanan bir dizi eylemlere katılacakları sözünü verdi.

Grubun talepleri arasında, Birleşik Krallık hükümetinin ekolojik tehlikenin aciliyeti hakkında gerçekleri söylemesi, karbon emisyonlarının 2025’e kadar net-sıfır düzeyine indirilmesi için hukuken bağlayıcı politikaları başlatması, ve işlevsel bir demokrasi için gerekli ulusal bir ‘Vatandaşlar Meclisi’ kurarak ihtiyaç duyulan değişiklikleri denetleme görevi yapması vardı.

‘Yokoluş İsyanı’, Britanya hükümetinin iklim krizi karşısındaki pozisyonunu “Suç niteliğinde bir ilgisizlik” olarak tanımlıyor.

‘En iyimser tahminler bile durumun vahametine işaret ediyor’

Dr. Bradbrook’un sunumu, iklim krizinin temel gerçeklerinin çerçevesini belirliyor ve durumumuzun ne kadar karanlık olduğunun altını çiziyor.

Olup bitenlerin ne kadar üzücü olduğunu anlatan Dr. Bradbrook, hükümetlerin ve ana akım medyanın büyük bölümünün, iklim bilimi konusunda aşırı-tutucu bir bakış açısından beslendiğini vurguluyor. ‘Potsdam İklim Etkisi Araştırmaları Enstitüsü’ başkanı olan, aynı zamanda Papa Françesko’ya, Alman Şansölyesi Merkel’e ve Avrupa Birliği’ne üst düzeyde danışmanlık yapan Prof. Hans Schellnhuber’in şu sözlerine yer veriyor: “İklim değişikliği artık son evresine girdi… Sorun, uygarlığımızın beka sorunudur.”

Doğrusal-olmayan ısı artışlarına değinen Dr. Bradbrook, Dünya’nın nasıl kolaylıkla bir ‘sera dünya’ya dönüşebileceğini ve orada kalmaya devam edeceğini, zira küresel ısınmayı 2 derecede (2°C) tutmanın bile zavallı bir ihtimal (yüzde beş) olduğunu söylüyor. Oysa bilim insanlarının çoğu, 2°C dereceden fazla ısınmanın önüne geçmenin bile artık yeterli olmayacağını, asıl amacın ısınmayı 1.5°C, hatta 1°C ile sınırlamak gerektiğini düşünüyor, ki bu eşiği zaten aşmış bulunuyoruz.

Dr. Bradbrook, halen içinde bulunduğumuz ‘Altıncı Kitlesel Yokoluş’ sürecinde her dört memeliden birinin, her sekiz kuştan birinin, tüm amfibik hayvanların üçte birinin, ve bilinen tüm bitkilerin %70’inin soyu tükenme tehlikesi içinde olan türler olduğunu belirtiyor, ve 2018’de yapılan bir araştırmaya göre Britanya’da yaşayan memeli hayvanların beşte birinin sadece 10 yıl içinde yok olabileceğini ekliyor.

“Bu istatistikleri öğrendikçe ve özel ayrıntıları düşündükçe duyduğum kederle nasıl baş edeceğimi bilemiyorum.”

Dr. Bradbrook’un sunumunda ele aldığı ‘Ulusal Bilimler Akademisi Tutanakları’ dergisinde (PNAS) 2017’de yayınlanan bir araştırma, eğer Dünya’nın ısısı 5°C derece veya daha fazla artarsa (ki halihazırdaki gidişata bakılırsa artacak), atmosferdeki 2.2 trilyon tonluk karbondioksitin varoluşsal bir ısınma tehdidi oluşturacağını (yani insan yaşamını da sona erdirebileceğini), ve bu ihtimalin 20’de bir olduğunu gösteriyor.

Araştırmanın yazarlarından biri, bu durumu “Bindiğimiz uçağın yere çakılma ihtimalinin 20’de bir olması gibi bir şey” diye açıklıyor. “Eğer bineceğimiz uçağın düşme ihtimalinin 20’de bir olduğunu bilseydik, o uçağa asla binmezdik; ama çocuklarımızı ve onların çocuklarını o uçağa bindirmeye razı olmuş gibiyiz.”

Dünyanın bu kadar ısınması insan hayatının kitlesel ölçekte kaybolmasına yol açacaktır. “Oysa” diyor Dr. Bradbrook,“İçinde bulunduğumuz tehlikenin boyutları karşısında hükümetlerimizin verdiği tepki hiç kalıyor”.

Hatta bazı bakımlardan daha bile geriye gittiler. Örneğin: Birleşik Krallık hükümeti, karada yapılan rüzgâr enerjisi tesislerine sağladığı maddi desteği kıstı; konut yapımında binaların ‘sıfır karbonlu’ olarak inşa edilmesi için verdiği öncü niteliğindeki desteği tamamen kaldırdı; yeşil yatırım bankasını sattı, az karbon emisyonlu ‘yeşil’ otomobilleri teşvik etmek için uyguladığı vergi indiriminden vazgeçti; vergilerin içinde çevreye zararlı davranışlardan caydıran vergileri tüm vergilerin belli bir yüzdeliğine yükseltme hedefinden çark etti; ve denizlerdeki med-cezirden sağlanabilecek enerjiye (“tidal power”) sırtını döndü.

Bu arada, Londra Heathrow Havalimanı’na üçüncü bir pist inşa edilmesi kararı da alındı, ki böylece Heathrow’un yaydığı karbondiyoksit emisyonu 7.3 milyon ton daha artacak –yani örneğin Kıbrıs’ın ülkesel karbon salımından bile fazla olacak. Küresel boyutta metan gazı yayılmasına yol açtığı bilindiği halde “Hidrolik çatlatma” (“fracking”) uygulamaları için vergi indirimi uygulanıyor. Dr. Bradbrook’un yaptığı sunum, Birleşik Krallık hükümetinin çevre politikalarında son 30 yıl içinde geldiği en kötü dönemi açıkça ortaya koyuyor.

“Krizin boyutları, hükümetlerimizin bizi nasıl yüzüstü bıraktığını gözler önüne seriyor” diyor Lizia, Truthout’a yaptığı açıklamada. “Bizden önceki nesillerin emeklilik maaşları, sağlık hizmetlerine, yüksek öğrenime, ev ve taşıt sahibi olma olanaklarına kolay erişim vb. hakkında anlattıklarını dinledim hep… ama ben bu kısa yaşamımda etrafımdaki insanlarda sadece tırmanan bir umutsuzluk, bundan kaynaklanan duygusal bir uzaklaşma, kayıtsızlık, ve en hayati hizmetlerin yerine getirilmediği için istismar edildikleri duygusunu yaşadıklarını gördüm. Şimdi arkamıza yaslanıp bizi yönetenlerin bu muazzam sorunları halletmelerini beklemenin nasıl bir sonucu olur acaba?”

Öte yanda, Trump yönetimi altındaki A.B.D.’de durum daha da felaket.

Dr. Bradbrook’un sunumuna göre, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) ilk raporu 28 yıl önce, 1990’da yayınlanmıştı. Birleşmiş Milletler, ta o zaman bile küresel ısınmayı 1°C derece altında (yani 19. yüzyılda belirlenen bir taban çizgisinin üstünde) tutmamız konusunda bizi uyarmış, aksi takdirde toplumsal bir yıkımla yüzyüze geleceğimizi söylemişti. Halen küresel sıcaklıklar 1.1°C civarında; ve 10 yıl içinde 1.5°C derecelik bir artış seviyesine çıkacak. Şimdi karbondioksit düzeyleri, 1990’da olduğundan %60 daha yüksek; ve tıpkı metan gazı seviyeleri gibi yükselmeye devam ediyor.

“Şunu kabul etmek zorundayız ki, iklim değişikliği ile mücadele etmekte uyguladığımız geleneksel yöntemler başarısızlığa uğramıştır”, diyor Dr. Bradbrook. “Hükümetlerimiz, sadece kendilerinin elinde olan güçlerle yürürlüğe koyma imkânına sahip oldukları geniş çaplı değişim politikalarını uygulamakta başarısız olmuşlardır. Ve çevresel sorunlarla uğraşan örgütler, bu değişimleri uygulatmak için hükümetlere yeterince baskı yapmakta etkili olamamışlardır.”

Dr. Bradbrook, NASA’nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü’nde insan faaliyetlerinin iklim üzerindeki sonuçları ve gelecekten neler bekleyebileceğimiz konuları üzerinde çalışan Dr. Kate Marvel’in şu sözlerini söyleşisinde bizimle paylaşıyor:

“Bilim insanı olmak, bir ağır-çekim korku filminin aktif katılımcısı olmak demek. Çocuklarımızı bilmediğimiz bir gezegende yaşamaya gönderiyoruz ister istemez. Bir iklim bilimcisi olarak umut üzerine konuşma yapmamı istiyorlar benden. Özellikle bu güncel politik ortamda insanlar sonunda her şeyin iyiye varacağını duymak istiyorlar. Konferans düzenleyicileri iklim değişikliğinin çok kasvetli bir konu olduğunu söylüyorlar. Bize mutlu bir hikâye anlat, bize umut ver, diyorlar. Sorun şu ki, böyle bir hikâyem yok.”

Dr. Marvel şu anlamlı sözleri de ekliyor:

“Umut, ayrıcalığın doğurduğu bir yaratıktır…Umudun karşıt anlamı, umutsuzluk değildir; elemdir, kederdir. İklim değişikliğinin verdiği zararı sınırlamaya çalışırken, bir yandan da yas tutabilmeliyiz. Ve bu noktada sorunun muazzam boyutları bize sapkınca bir rahatlık veriyor: “hepimiz aynı gemideyiz” duygusunun rahatlığını. İklim değişikliğinin hızı, boyutu ve kaçınılmazlığı biz insanları tek bir yürek halinde birbirimize bağlıyor; ısınan atmosferin altında hepimiz kırık kalplerimizle sıkışıp kalmış durumdayız. Bizim umuda değil, cesarete ihtiyacımız var…Cesaret, mutlu son garantisi olmadan mücadele etme kararlılığını gösterebilmektir.”

Dr. Bradbrook şu ahlaki soruyu kendimize sormamızı istiyor: “Hükümet(ler)imiz dünyanın gaza boğulmasını aktif olarak teşvik ederken, türlerin yokoluşunu tetiklerken, sen ne yapıyorsun bakalım?”

Her şeyi göze almak

Yokoluş İsyanı eylemleriyle ne gibi tehlikeleri göze alıyorsunuz sorusunu Truthout’a şöyle yanıtlıyor Dr. Bradbrook:

“Her şeyi göze alıyorum. Melodram oynuyormuşum gibi gözükmek istemem, ama gerekirse, bütün hayatımı ortaya koymaya hazırım. Özgürlüğümü. Alay konusu olma riskini…her şeyi. Aynı zamanda kendimin, çocuklarımın ve çevremizdeki herkesin güvenliği için de dua ediyorum.”

Dr. Bradbrook tehlike peşinde koşma meraklısı değil elbette, ama ‘her şeyi’ göze almaya razı. “Çünkü risk çok büyük” diyerek Dr. Martin Luther King’in şu sözlerini tekrarlıyor: “Eğer bir insan, uğrunda ölmeye değer bir amaç bulamamışsa, yaşamayı da hak etmiyordur.”

Dünyanın başka yerlerinde çevre aktivistlerinin düzenli biçimde öldürüldüğüne dikkat çeken Dr. Bradbrook, “Bana büyük ayrıcalıkların sunulmuş olduğu bir çevreden geliyorum. Bu da, onun getirdiği ölümcül rahatlıktan sıyrılıp hizmetlerimi sunmak için bir başka sebep zaten” diyor.

Lizia da benzer duyguları paylaşıyor, ama değişik bir bakış açısını da ekliyor:

“İnanıyorum ki geleceğimizin kaderi gençlerimizin elinde. Onlara sadece akademik değil, her bakımdan yeterli eğitim vermenin bir yolunu bulmak zorundayız: hayatta kalabilmek için gerekli gerçek yaşam becerileriyle donatmalıyız onları, ve âsi ve tutkulu olabilmeleri için onlara yeterli alan açmalıyız.”

Dr. Bradbrook hepimizin yıkıcı bir bireyciliğin içine hapsolduğumuzu, durmadan “Ya ben ne olacağım”“Ya benim ihtiyaçlarım”, “Kendimi nasıl daha iyi hissederim” gibi kişisel sorular sormakta olduğumuzu düşünüyor. Bilinç düzeyimizi yükseltmek için işte tam da bunu değiştirmemiz gerektiğine inanıyor.

“Uğrunda mücadele ettiğimiz amaca kendimizi tümüyle adama zamanının geldiğini düşünüyorum. Bastırdığımız gizli endişelerimizi gidermesi için umuda bir uyuşturucu gibi sarılmaktan vazgeçmeliyiz. Acı ve kederimizle tam olarak yüzleşmek ve buna uygun şekilde davranmak: İşte şimdi bizden beklenen bu – yani riskleri göze almaya hazır olmak.”

Dr. Bradbrook, “Yeryüzü ile ilişkilerimizde değişiklikler yaparak” onu onurlandırmanın artık kendi kişisel sorumluluğumuz olduğu kanısında. “Tek tek hepimizin kişisel sorumluluğu, bu krizle duygusal bir düzeyde tümüyle yüzleşmek, en derin acı ve kederlere batmaya hazır olmak, ardından da buna uygun davranış biçimini göstermek olmalıdır” diye açıklıyor Dr. Bradbrook. “Hayatlarımızı sadece kendimize ait şeylermiş gibi yaşamaktan vazgeçmeliyiz, çünkü öyle değiller. İnanıyorum ki biz hayata hizmet etmek için varız burada; öldüğümüz zaman geride bıraktıklarımız, değerli ataları olarak bizlerle gurur duyabilsinler diye.”

20 yaşındaki Lizia, Dr. Bradbrook’un sözlerini dokunaklı bir yorumla destekliyor. Truthout’a yaptığı açıklamada, okulda spor yaparlarken kendilerine kazanmanın önemli olmadığını, önemli olanın katılmak ve hoşça vakit geçirmek olduğunu öğrettiklerini söylüyor.

Oysa şimdi kazanmanın bir ölüm-kalım meselesi haline geldiğini belirtiyor Lizia: “Benim için ‘kazanmak’ demek, ömür süream içinde ihtiyarlama şansımı artırmak demek.”

Dr. Bradbrook, isyanın eylemlerinin hem yıkıcı hem de kurban olucu niteliği olması gerektiğini vurguluyor. 12 ve 17 Kasım’da Londra’da Parlamento alanında gerçekleştirilen eylemlerden sonra yenileri de gelecek.

Yokoluş İsyanı hareketine her gün dünyanın dört bir yanından katılma başvuruları geliyor. Hareket, A.B.D.’deki İklim Seferberliği grubu dahil, 15 ülkeden değişik gruplarla diyalog içinde.

Yokoluş İsyanı’na katılmakla neleri göze aldığı sorulduğunda, Lizia sözünü sakınmıyor:

“Eğer hiçbir şey yapmazsam, varlığım tehlikede olacak. Eğer hiçbir şey yapmazsam, kardeşlerim, akranlarım, sevdiğim herkes ve her şey risk altına girecek. Arkadaşlarım tutuklanmayı göze alıyor; onlar gibi daha başkaları da eğitim hayatlarını sona erdirip ‘geleceklerini mahvetmeye’ hazırlanıyor, çünkü – ne geleceği?”

İngilizceden çeviren Canan Ener Silay

Editör: Vakanüvis ÖM

(Orijinalini okumak)

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Dahr Jamail

[Cadı Kazanı] Yeni bir yıla hazırlanırken umudu besleyenler 1- Nuran Seyhan Bayer

Dünyaca ünlü flüt sanatçımız, nam-ı diğer “Sihirli Flüt” Şefika Kutluer’in adını duymayan ve müziğini dinlemeyen sanıyorum okurlarımız arasında yok gibidir. Dünya sahnelerindeki başarılı konserlerini, aldığı onlarca ödül ve nişanı, UNICEF’in iyi niyet elçisi olmasını bir kenara bırakıyorum. Bugün bu özel insanın 18 Kasım’da gerçekleştirdiği bir etkinlikten yola çıkarak müziğin “BARIŞ” halinden söz etmek istiyorum.

Şefika Kutluer’in kendi adıyla her yıl Ankara’da Aralık ayında gerçekleştirdiği uluslararası festivalin bu yıl çok anlamlı bir konseri olacak. Aslında “Doğu Batıyla Buluşuyor” başlığıyla festival zaten hep özel konserlere sahne oldu bugüne kadar ancak bu yıl benim çok önemsediğim bir oluşumun vereceği konser, 4 Aralık’ta Ankara’da, 5 Aralık’ta ise İstanbul’da festival kapsamında gerçekleşecek. Barenboim- Said Vakfı’nın bünyesinde oluşturulan orkestralardan biri olan Filistin Genç Müzisyenler Orkestrası’yla çalacak sanatçımız. Şefika Kutluer, aynı orkestra ile 18 Kasımda   Filistin topraklarında, Ramallah’da da konser, 19 Kasım da ise Kudüs’te bir resital verdi.  Konser sonrası İnstagram hesabından şu sözleri paylaştı: “Ramallah’ta Barenboim -Said Vakfının Filistinli Genç Müzisyenler orkestrası eşliğinde çok anlamlı ve duygusal bir konser verdim. Bu kutsal topraklarda sevginin ve barışın hâkim olmasını bütün kalbimle diliyorum.”

“Bir çocuğa nasıl insan olacağını gösteren, müzikten daha iyi bir yol var mı dır?” diye soran ünlü piyanist ve orkestra şefi Daniel Barenboim, Ortadoğu’ ya barışın gelmesi için müzik yoluyla diyalog ve uzlaşma ruhunu teşvik eden bir sanatçı. Filistin ve diğer Ortadoğu ülkelerinde yaratıcı projelerle, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele veriyor. 

Barenboim’in büyük babası Rusya’dan Yahudi göçmen olarak Arjantin’e gelmiş. Sanatçı da 1942’de Arjantin-Buenos Aires doğmuş. Ailesiyle 12 yaşındayken İsrail’e taşınmışlar.

İnsanlık tarihinde barıştan yana olmak hep en zoru olmuştur. Eğer barıştan yanaysanız birçok şeye göğüs germek zorunda kalırsınız. Bu durum, sanatçının da hayatının bir gerçeği olmuş. 2007 de BM Barış Elçisi de olan Barenboim, büyüdüğü ülke İsrail’deki bir konserinde, Hitler’in en sevdiği bestecilerden biri olmak dışında hiçbir suçu olmayan Wagner’in Tristan ve İsolde Operasından bir bölüm seslendirmek istediğinde kızılca kıyamet kopmuştu. Oysa sanatçının basın toplantısında bir telefon müziğinden  bestecinin “Walküre’nin Yürüyüşü” müziği yükselince “Eğer Wagner İsrail’de bir telefon müziğinde duyulabiliyorsa neden bir konserde çalınmasın diye düşündüm” demiş ve   bütün protestolara rağmen konserinde Wagner’i çalmış.

Berlin Filarmoni Orkestrası’yla Tahran’da vereceği bir konsere ise, ironik bir biçimde hem İran hem de İsrail karşı çıkmış. Oysa sanatçı çoğu zaman Filistinlileri destekleyen açıklamalarda bulunması nedeniyle İsrail’in tepkisini alırken,Filistin kendisine “Onursal Filistin Vatandaşlığı” vermişti. Daniel Barenboim hem İsrail hem de Filistin pasaportuna sahip ilk ve tek kişi.

“Müzik yoluyla diyalog ve uzlaşma ruhunu teşvik etmek,Filistin toprakları ve diğer Orta doğu ülkelerinde yaratıcı projeler yapmak,çoğulculuğa saygı göstererek ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele vermek.” Bu sözler, Barenboim’in Filistinli yazar ve akademisyen Edward Said’le birlikte 2004 yılında kurduğu vakfın amaçları arasında yer alıyor. Bu vakfın çocuklarından biri olan Doğu-Batı Divan Orkestrasıyla Gazze’de verdiği bir konser sonrasında Filistinlilerin yanına gelerek yaptıkları sohbeti sanatçı CNN’deki röportajında şöyle anlatmıştı: “Filistinli dinleyiciler bana, ‘bize çok güzel bir hediye verdiniz’, dediklerinde ben de ‘size bu kadar özel olan ne yapmış olabilirim diye sordum. Onlar da: ’Gazze denilince bütün dünyanın aklına, bize sadece yiyecek,içecek ve sağlık malzemeleri göndermek geliyor, bunu yaralanmış hayvanlar içinde yapabilirler. Oysa siz bize insan olarak değer verdiğinizi gösterdiniz,müziğinizle geldiniz bize ‘dediler. Bu insani tavırdan çok etkilenmiştim” …

Barenboim-Said Vakfı’nın bir çocuğu daha yeşerdi: Filistin Gençlik Orkestrası… Gençler ellerinde silah- taş yerine çalgıları tuttukça barış umutları büyüyecek. Sadece Filistin Gençlik Orkestrası değil, Doğu-Batı Divan Orkestrası ve aralarında Suriyeli göçmen gençlerin de bulunduğu, Arapçadan İbraniceye, Türkçeden İngilizceye, birçok dilde seslerin yankılandığı Berlin’deki Barenboim-Said Akademisi,Ortadoğu’da özlenen barışın bir simgesi adeta. Burada eğitim alan her genç müzisyen, dünyanın dört bir yanında barışın elçisi olacak. Bu Barenboim’in gerçekleştirmek istediği en büyük rüyası.

Ve bu Akademiden bir Türk genci, Çellist UMUT SAĞLAM da Gaetano Zinetti Müzik Ödülü’nün Solist kategorisindeki birincilik ödülünü alarak UMUTLARIMIZI çoğalttı.

Olancakötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni birbaşlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri süreceumut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya içinsorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” – Hannah Arendt


Nuran Seyhan Bayer 

Doğayı anlamak – Melih Aşanlı

Savaş uçakları ile propaganda broşürlerinin şehirlerin üzerlerine atılmasının üzerinden bir hayli zaman geçti. O zamanlar insanoğlunun ulaşabildiği en ileri teknoloji uçaklardı. Her çağın kendi içindeki sorunlarının ve bir önceki çağdan farklı olarak kat ettiği yolun, o çağda yaşayanlar için daha zor olarak tanımlanması, yaşanan çağların herhalde değişmeyen tek klişesi olmuştur. Bizler içinde yaşadığımız dünyanın tam olarak merkezine kendimizi koyduğumuz için çıkarımlarımız da haliyle pek bir değişiklik göstermemektedir. Şimdilerde savaş uçaklarının kullanılmamasının en büyük sebebi ise daha güçlü ve etkili propaganda araçlarını keşfetmiş olmamızdan başka bir sebebi olamaz. Son on yılda özellikle ülkemizde çığ gibi büyümüş olan ekoloji başlığı da yine böyle bir propaganda alışkanlığının bir sonucu olarak karşımıza çıkmakta.

Bir çok bilim insanı, çevre gönüllüsü ve daha bir çok ilgilisi son günlerimizin gelmesinden dolayı endişe duymakta, bunu kağıt üzerinde ispatlamakta, aksi yönde bir değişiklik yapmak için çaba göstermekte. Tüm bunlar yaşanırken, ekoloji başlığı hayatımıza hızla girdi, etkisini arttırdı, kendisine şöyle sağlam bir köşe edindi ve şimdi yaşantımızın içinde daha bir dingin edindiği köşesinde oturup bizlerden biri oldu.

Bu durumu ülkemizde yaşana ekonomik krizlere benzetiyorum, ya da ülkemizdeki terör olaylarına, Türkiye’nin bölünme meselesi, dış güçler ile olan oyunlarımıza da olabilir. Avrupa birliğine girmeye çalışmamıza da. Tüm bu meseleler büyük bir hızla yaşantımıza girdi, bir dönem etkin bir rol oynadı ve hepsi köşelerine çekilip sakince bizler ile birlikte yaşamlarına devam etmeye başladılar.

Çözülemeyen sorunlar hanemiz o kadar kalabalıklaştı ve biz bunlar ile yaşamaya bir o kadar alıştık ki artık pekte mutlu olduğumuz söylenemez. Büyük Türkiye misafirperverliği ile kapımızı kim çalsa içeri davet ettik ve hep birlikte sorgusuz sualsiz yaşantımıza devam ettik. Ekoloji de, diğerleri gibi zirvede ki yerini terk etmeye başlıyor gibi gözüküyor. Hepimizin öleceği ve yapabileceğimiz bir şeylerin olmadığı düşüncesini sanırım sindirmeye başladık. Her konuda olduğu gibi bizden daha büyük saydığımız ve hiçbir zaman tanımlayamadığımız birileri veya bazı güçler bu işe karar vermiş durumda.

Bilgi elde etme biçimimiz, iletişimde olduğumuz kişilerin anlattıkları, bir takım medya kuruluşlarının söyledikleri, marketlerde kasa yanlarında satılan kitaplar ile dergiler ve bu veriler ile oluşturduğumuz düşünceler karmaşası olduğu için çıkarımlarımız yine bizden önce yaşayan insanların çıkarımlarından farksız. Çözüm odaklı değil. İçimizde hissettiğimiz çaresizlik ve mutsuzluk da çağlar boyunca yaşanılanın aynısı. Biriktirdiğimiz safsatalar öylesine aynı ki bizden binlerce yıl önce yaşamış medeniyetlerden elimize geçen kaynaklarda gördüğümüz ağıtlar ve tanrıya yapılan çağrılar bile aynı.

Özel olma isteğimiz artık bir hastalık halini almış durumda. Bu çağ en zor olanı, yaşadığımız ülke en berbat ülke, bu berbat ülkenin en kötü şehri ise bizim yaşadığımız şehir. Ya da şehir fena değil ama bizim muhitimiz rezalet. İşimiz, zorla icra ettiğimiz mesleğimiz, arkadaşlarımız, ekonomik durumumuz ve daha bir çok sorun sadece bize özelmiş gibi yaşıyor ve tüm bunlara inanıyoruz. Öyle ki bizim dışımızda kim varsa sorumlu. Bu sorumlu tutma olayında doğayı suçlayanların sayısı da azımsanmayacak ölçüde.

En kırsalda yaşayanından, metropol sakinlerine sürdürülebilir yaşamlar kurmaya çalışıyoruz. Sanki durdurabileceğimiz bir yaşantımız varmış gibi. Hani bu gün oyunu bıraksak hayatımız sürmeyecekmiş gibi bir halimiz var. Ve bu sürdürülebilirlik tanımının içine soktuklarımız, yaşamlarımızı istediğimiz doğrultuda inşa etmek var. Bu inşa süreci bence bizim toprakların bir sorunu. Bizde inşaatlar hiç bitmiyor. Adı ekolojik, endüstriyel, konvansiyonel olsun, sürekli kafamızdaki bir modeli inşa ediyoruz.

Çiftlikler kuruluyor, meslekler değiştiriliyor, okullar okunuyor, evler satın alınıyor, içleri dekore ediliyor, hiç bitmeyen bir meşgalemiz var. Bu meşgaleye ise yaşam gayesi gibi bir isim vermiş durumdayız. İşte en tehlikeli kısmı da bence burası. Bu yazdıklarımdan kendimi dışarıda tuttuğum anlamı çıkarılmasın, ben en çok kendimden biliyorum ne kadar tüketici olduğumu. Maddeyi var etmeye, ona şekil vermeye, biriktirmeye başlamak tüketimden başka bir şey değil.

İnsanlara sormadan insanlık için çalışmak da öyle, köylünün ya da şehirlinin fikrini almadan, köyleri ve şehirleri daha yaşanır hale sokmak için mücadeleye başlamak da kendi yaşantımızı tüketmenin en güzel yöntemlerinden biri. Kendimize edindiğimiz ve kendimizden başka daha bir çok canlıyı ilgilendiren konularda bekçilik, bilirkişilik yapmakta. İnsan dünyasının fiziksel kırıntılarına takılmış durumdayız. Elimize geçirdiğimiz maddi dünyanın kırıntılarına mana yüklemek kadar manasız bir eylem olabilir mi?



Auguste Rodin

Rodin’in Le Musee dergisinde 1904 yılında yayımlanan bir makalesi antik sanattan bahseder. Auguste Rodin’in antik sanat ile olan bağı her ne kadar tartışmalı olsa da oldukça güçlüdür. Rodin bu yazısında doğadan bahseder. Konunun özü aslında doğadan öğrenmektir. ‘’Antikçağ sanatı yaşamı yansıtmayı başardı, çünkü o dönemin insanları gelmiş geçmiş en büyük, en ciddi, en mükemmel doğa gözlemcileriydiler.’’ der.

Doğadan kopmuş sanatçının bir aşırmacı olduğundan, ve hayat boyu aşırmayı sürdüreceğinden sonrasında ise yaşlı bir okullu olarak öleceğinden, insan olamayacağından bahseder.

Israrla her fırsatta tek bir okula gidin, ‘’doğa okuluna’’ diye tekrarlamaktan geri durmaz.

Bir sanatçı olarak konuya buradan yaklaşır, ama sanat sayesinde insan olmayı doğru bir biçimde açıklar. İnsanın doğadan başka bir beslenme kaynağı olmadığını savunur.

Bizlerin de okullu aşırmacılar olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerektiğine inanıyorum. Sadece taklit ediyoruz. Bu taklitte öylesine sınır tanımıyoruz ki yıllardır birbirimize aynı konularda aynı cümleleri sarf ediyoruz. Konuşmalar temcit pilavlarına dönmüş durumda. Yaşam sonsuz enerjisi ile bizle birlikte akmaya devam ediyor. Kendimize kurduğumuz imgeler dünyasında sıkışıp kalmış durumdayız. Her şey zihnimizde olup bitiyor. Koskoca bir gönlü zihnimize sıkıştırmayı başardık. Yaşadığımız her bir anı zihinsel bir süreçten geçiriyoruz, işliyoruz kendimizce sonuçlar çıkarıyoruz. Simetrik, öngürülebilir ve tutarlı olan akılcı yaklaşımlarımız dünyamızı değil, bizleri yok ediyor. Kaç yıl daha yaşayacağımız ne şimdi ne de bir başka insanlık zamanında bilinebilmiş ve müdahale edilmiş bir konu değil. Fakat nasıl yaşayacağımız tamamıyla bizlerin elinde.

Mutlu olacağımız dünyalar inşa etmeyi bırakıp, içinde yaşadığımız dünyanın tadını iyisiyle kötüsüyle tadına varmaya çalışmak yasaklanmış, bencillik olarak tanımlanmış, faydasızlık olarak adlandırılmış yaramaz işler sınıfına sokulmuş durumda. Siyaset tartışabilirsiniz, ekonomi de, çevreci olabilirsiniz, madenci de ama bu dünyada bir tek kendiniz için mutlu olmanız engellenmiş durumda. Mutlu olamazsınız. Çünkü zihninizle algılamayı öğrendiğiniz dünyada doğayı çözümleyemezsiniz. Doğa zihinsel bir süreç değildir. Fizik yasaları, kimya deneyleri ve matematikten bağımsızdır.

Doğa bildiğimiz her şeyden bağımsızdır, her bir parçası özgür ve başına buyruk hareket eder. Var olmakla değil, var olduğu anla ilgilidir. Gelecek ve geçmiş kaygısı taşımaz. Bir kişi ya da bilinç değildir. Merhametli bir tanrı, iyileştirici bir şifacı olmakla ilgilenmez. Acımak ya da acımasız olmak gibi doğaya atfettiğimiz her ne var ise bizlerin sakatlanmış zihinsel süreçlerimizin çıkarımlarımızdır. Bu ancak bizi ilgilendiren, kendimizi kandırdığımız ve inandırdığımız bir girdaptan başka bir şey değildir.

Böyle bir sonuca varamayız. Varamadığımız da ortada. Sorun yöntemlerimiz değil, sonuca varma isteğimizden kaynaklanmakta. Kafamızın içinde kurduğumuz dünyanın gerçek olmadığını ve asla gerçekleşmeyeceğini dürüstçe kendimize itiraf etmemiz gerekiyor. Harcanmış vakitler uğruna daha fazlasını harcamak. İşte yaptığımız belki de sadece bu. Mesleğimizi, şehrimizi, yaşam biçimimizi değiştirmemiz gerekmiyor. Sevdiğimiz şeylerden kendimizi mahrum bırakma inancı, insanoğlunun tüm yobaz ve karanlık devirlerinde yaşamış olduğu en büyük çıkmaz ve zulüm olmuştur.

Değiştirmemiz gereken tek şey zihnimiz ile gönlümüzün yeri. Var olmaya başlamamızın tek yolu daracık akıl yollarından çıkıp özgürleşebilmek.

Melih Aşanlı

[Yaşadım Diyebilmek] Bayar’ı ben mi mahkûm ettirdim? – Şahin Tekgündüz

Akis’ten Hürvatan’a…

Akis Dergisi’nde, ücretim düzenli ödenmediği için, Metin Toker’in küçük kardeşi Müessese Müdürü Mübin Toker’le takışıp kovulduktan sonra, bir yıla yakın bir süredir, birkaç ay öncesine kadar adı Hürvatan olan Hareket Gazetesi’nde çalışıyorum.İlginç bir gazete Hareket… Tarihi, yıllar öncenin Vatan Gazetesi’ne dayanıyor. Ahmet Emin Yalman, 1940’ta ikinci kez çıkardığı Vatan Gazetesi’ni 27 Mayıs’a kadar sürdürüyor. Darbeden sonra tirajı düşen gazeteyi, ortaklarından Naim Tirali’ye bırakıp öykü yazarı edebiyatçı Özcan Ergüder’le birlikte Hürvatan’ı çıkarıyor. Ancak Hürvatan da, 1962’nin sonlarına doğru batma noktasına yaklaşıyor. Bu defa CHP’nin genç takımından Orhan Birgit, Ali İhsan Göğüş, Coşkun Kırca ve Kemal Satır’ın da katılımıyla gazetenin adı Hareket’e dönüştürülüyor ve yeni bir atılım başlıyor.

Gazete’nin Ankara temsilciliği Bakanlıklar’da, o dönemin ünlü otellerinden Barıkan’ın bitişiğindeki bir binanın dördüncü katında. Arka pencerelerimiz Barıkan’ın bahçesine ve camlarla çevrili verandasına bakıyor. Ankara temsilcimiz Bedii Güray; kadroda benden başka İnci Tuğsavul, Erdoğan Gürgen, Yavuz ve Aydın Soysal kardeşlerle foto muhabiri Şecat (biz ona Necat diyoruz) Narlı, sonradan politikaya atılıp Yeni Türkiye Partisi’nden Bursa milletvekili seçilen, stajyer Fethi Akkoç var. Çok uyumlu bir kadro. Amatör bir anlayışla ve büyük fedakârlıklarla çalışıyoruz. Ücretlerimiz haftalık olarak ve önemli gecikmelerle ödenebiliyor. Çoğu zaman öğle yemeklerimizi, Bedii’nin annesinden tırtıkladığı paralarla tost ve ayran alarak, bazen de karşımızdaki Türeyenler kebapçısından veresiye getirttiğimiz kebaplarla geçiştiriyoruz. Ama buna rağmen sıkı bir dostluk içindeyiz. Gecelerimizi, sık sık benim evimde ateşli bezik partileriyle geçiriyoruz.

Yol geçen hanı

Ahmet Emin Yalman’ın bir ayağı Ankara’da. Bütün ilişkilerini ve temaslarını bürodan yürütüyor, boş kaldıkça da bizlerle sohbet ediyor, yıllanmış anılarını anlatıyor. Neler öğreniyoruz neler… Sürekli ziyaretçilerimizden biri de bir zamanların ünlü Dış İşleri Bakanı Turan Güneş. Bu arada bulunduğumuz kat geniş olduğu için boş bir odamızı büro olarak kullanan dostlarımız var. Bunlardan biri, Amerika’dan yeni dönen ve bir yerlerde yuvalanmaya çalışan, kafatasçı Rehâ Oğuz Türkkan, biri Murat Bardakçı’nın babası İlhan Bardakçı, biri, bir zamanlar gazetecilik de yapan komedyen Mehdi Zıt ve biri de Türk Haberler Ajansı’nın kurucusu ve sahibi Kadri Kayabal… Bunlarla geçici dostluklar yaşıyorum. Turan Güneş ise zengin bir sinema bilgisine sahip. Onunla sık sık sohbet ediyoruz ve amatörlük günlerimde yaptıklarımı anlatıyorum. Hatta Sinema-Tiyatro Dergisi’nin gözüm gibi sakladığım iki takımından birini ona armağan ediyorum.

27 Mayıs darbesinin yarattığı çalkantı henüz durulmuş değil. 61 seçimlerinde bir kez daha umduğu oyu alamayan CHP, Menderes,Zorlu ve Polatkan’ın idamlarından kısa bir süre sonra Demokrat Parti’nin devamı olan Adalet Partisi ile koalisyon kurmak zorunda kalıyor. İnönü başbakan… İdamlar hem siyasi ortamlarda hem halk arasında sürekli tartışma konusu. Karşılıklı suçlamalar son bulmuyor, son bulacak gibi de görünmüyor. Adalet Partililer, 27 Mayıs’ın arkasındaki etken olarak gördükleri CHP’den ve İnönü’nün başbakanlığından şikayetçi. Birçok eski Demokrat Partili siyasetçi gibi Kayseri ceza evinde mahkumiyeti devam eden Celal Bayar ise CHP’li çevrelere göre ortalığı karıştıran çıbanbaşı. Cezaevi Demokrat Partililerin Kâbe’si gibi ziyaretçi akınında. Yassıada duruşmalarının meşruiyeti kabul edilmediği için, Bayar’ın cezasının affedilmesi değil, kaldırılması talep ediliyor. Yaşlılığı ve sağlık durumu da bu talepleri destekleyen unsurlardan.

Cezaevi kapıları nelere açılıyor?

Nihayet 18 Mart’ta sağlık sorunları nedeniyle Bayar’ın cezasının altı ay süreyle ertelenmesine karar veriliyor ve 22 Mart’ta Kayseri’de serbest bırakılıyor. Bu kararın ve tahliyenin duyulmasıyla birlikte ortalık karışmaya başlıyor. Ankara ve İstanbul’da mitingler düzenleniyor, protesto yürüyüşleri birbirini izliyor, karşıt görüşlere sahip gazeteler birbirine giriyor. Bayar’ın ceza evinden çıkıp bir otelde dinlenmeye geçmesi üzerine otelin önü miting alanına dönüyor. Başlangıçta son derece temkinli davranması ve halkı kışkırtacak beyanda bulunmamasına rağmen taşkınlıklar artıyor. Arabayla Ankara’ya gelinceye kadar her yerleşme biriminde yolu kesiliyor ve yüzlerce, binlerce kişi tezahüratta bulunuyor.

Bu arada Ankara’daki tepkiler ve gösteriler de giderek artıyor. Ankara’da kızı Nilüfer Gürsoy’la damadı Dr. Ahmet İhsan Gürsoy’un Aşağıayrancı’daki evine gelinceye kadar karşılayan kalabalık Dikmen’den Meclis’in önüne kadar uzanıyor. Bu sırada iki jet uçağı alçaktan uçarak kalabalığa gözdağı veriyor. Aşağıayrancı’daki evin önü mahşer gibi kalabalık. Kızılay’da gençlik yürüyüşleri ve protestolar dinmek bilmiyor. Ziya Gökalp caddesinin girişindeki AP Genel Merkezi taş yağmuruna tutuluyor, ikinci günkü gösterilerde ise ağır şekilde tahrip ediliyor.

Ben, bir gazeteci ordusuyla birlikte, Aşağıayrancı’daki evin önündeyim. Eve Türkiye’nin her köşesinden heyetler geliyor. Parti görevlileri, elleri armağan paketleri ve torbalarıyla dolu en azı yirmi kişiyi bulan heyetleri evin önünde karşılıyor ve yaklaşık yarımşar saatlik aralarla, Bayar’ın Berger bir koltukta oturduğu geniş salona alıyor. Salonun kapısında bir görevli armağanları teşekkür ederek alıyor ve bitişikteki lebalep dolu odaya istifliyor. Salonda çay, kahve, lokum vb ikramlarıyla ağırlanan heyetler Bayar’la kısa bir sohbetten sonra bağlılık ve ubudiyet (kulluk, kölelik) ifadeleriyle huşû (Alçak gönüllülük, korku ile karışık sevgiden gelen edepli bir durum) içinde ayrılıyorlar. Bizler de fırsat buldukça aralarına sızıp konuşmalara kulak kabartıyor, haber çıkarmaya çalışıyoruz. Dışarıda ise bekleyen ve çıkan heyetleri sıkıştırarak içerideki havayı öğrenmeye çalışıyoruz.

Sonunda bomba patlıyor

Herkesi atlatıp, Kastamonu heyetiyle içeri sızıyor, kapının köşesinde Bayar’ı izliyorum. Berger koltuğa kurulmuş,gelenlerle sohbet ediyor. Kulak kesilerek dinlerken kulağıma şu sözler çarpıyor:

“…bu Yassıada’daki Yüce Divan denilen şeni’ mahkemeler bir tenkil (Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek. Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsva eylemek. Zincire vurmak) fikriyatıyla ve iradesiyle muhakeme ettiler bizleri

Bir an duraklıyorum ve zihnimde“şeni” ve “tenkil” sözcüklerinin anlamını yakalamaya çalışıyorum. Ortaokul ve lise yıllarımda Türkçe’yle birlikte Osmanlıca’ya da merak sardırdığım için “şeni” sözcüğünün ağır bir hakaret ifade ettiğini çıkarıyorum. Zaten Bayar’ın bu sözcüğü söylerken yüzündeki nefret ifadesi de bu çıkarımımı destekliyor. Bu sözlerin büyük olaylara yol açacağını kuvvetle hissediyorum ve çaktırmadan sıvışıyorum. Duyduklarımı sadece kendime saklasam inandırıcı olmayacağını ve derhal tekzip (yalanlamak) edileceğini düşünüyorum; üstelik de bir yığın usta gazetecinin arasında en dişe dokunur durumu yakalamış olmanın gururu ve heyecanıyla bilgiyi paylaşmaya karar veriyorum. İçeriden çıktığımı görenler zaten etrafımı sarmış durumda. Mustafa Ekmekçi, Orhan Tokatlı, Mete Akyol, Dündar Arcayürek (Ünlü gazeteci Cüneyt Arcayürek’in küçük kardeşi), Cenap Çetinel, Nevzat Ünlü aklımda kalan isimler. Heyecandan titreyen sesimle duyduklarımı kelime kelime aktarıyorum. Derhal bloknotlar çıkarılıp notlar alınıyor ve “Yapma yav, başka ne dedi?” tepkileri ve soruları birbirini izliyor. Mağrur bir komutan gibi Aşağıayrancı’dan ayrılıp, haberi yetiştirmek için gazeteye gidiyorum.

Ertesi gün bazı gazetelerde yer alan haber zaten karma karışık olan ortamı iyice birbirine katıyor ve tansiyonu kat kat yükseltiyor. Gelişen kaosun nedenini işaret eden Abdi İpekçi şunları yazıyor:

“…Bayar, tahliyesinin arifesinde bir yangına kıvılcım atmaktan sakınmamış, bu hususta hiçbir gayret göstermemiştir. Aksine,tahrik edici olayların baş rolünü büyük bir istekle üzerine aldığını göstermiştir

Yapılan soruşturma sonunda gazetecilerin haberi benden aldıklarını söylemeleri üzerine savcılığı davet ediliyorum ve ifademe başvuruluyor. Tanık olduğum durumu ve söylenen sözleri orada da tekrarlıyorum. Bu gelişmeler üzerine Bayar kızının ve damadının evinden alınıp, sağlık kontrolü nedeniyle Ankara Hastanesi’ne yatırılıyor. Hastanede iki günlük bir açlık grevi denemesine girişiyor, doktoru Recai Ergüder’in müdahalesi sonunda vazgeçiyor. Bu arada sokakta ve Meclis’te kavgalar, karşılıklı suçlamalar devam ederken bir yandan Kayseri Cumhuriyet Savcısı tahliye kararını kaldırıyor, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ise yeni bir tutuklama kararı çıkarıyor.

Sonunda Celal Bayar, ettiği sorumsuz birkaç söz yüzünden Nisan başlarında Kayseri Cezaevi’ne gönderiliyor ve bir yıl sonra yaşlılık nedeniyle cezasının kaldırıldığı 1964 sonuna kadar demir parmaklıklar arasında kalıyor.Ortalığı birbirine katan ve dengeleri altüst eden bomba gibi bir habere kaynaklık ediyorum ama bana hiçbir yararı olmuyor.

Ve bir asparagas

Bu olaylar sırasında Bayar’ın Anıtkabir’ i ziyaret edeceği söylentileri yayılıyor. Protestocu gençler ve CHP’liler arasında büyük tepkiye yol açan bu gelişmeler üzerine Anıtkabir’de de birtakım önlemler alındığını öğreniyoruz. Bu önlemlerden(!) birini de asparagas haberleriyle ünlü gazeteci dostum Mete Akyol oluşturuyor. Bir kartona kocaman harflerle KÖPEKLER GİREMEZ yazıp bir çıtayla Anıtkabir’i çevreleyen çitlerin önüne yerleştiren Mete, süngüsü de takılmış silahı omuzunda bir askeri pankartın arkasında durdurarak fotoğrafını çekiyor hepimize dağıtıyor. Tabii bu komployu hiçbirimiz kabul etmiyor ve gülüp geçiyoruz.

Şahin Tekgündüz

[email protected]

‘Türkiye ve Almanya’yı ilk dans için sahneye alalım’

Türkiye ve Almanya’dan iki ekibin yaklaşık iki yıl süren ortak çalışmasıyla ortaya çıkan ‘Düğün/ The Wedding / Die Hochzeit’ oyunu 1 ve 3 Kasım 2018 tarihlerinde Entropi Sahne’de yapılan prömiyer ile izleyici önüne çıktı.


Dilşad Budak Sarıoğlu, Ilgıt Uçum ve İrem Aydın’ın, Dilşad’ın hikayesi üzerinden geliştirdikleri ‘TürkLand performansı 2017 yılında Entropi Sahne çatısı altında başlayan Entropi Stüdyo projesi kapsamında sahneye uyarlandı. Performansın tanıtım sürecinde Almanya’da bağımsız bir kolektif olan ‘MËHRTYRER’ ekibiyle bağlantıya geçen ‘TürkLand’ proje ekibi böylece ortak bir proje için Damian Popp, Jonas Ponas ve Jonathan Strotbek’le birlikte çalışmaya başladı. Ekibe Nazmi Sinan Mıhçı ve Amelie von Godin konuk olarak destek veriyor. Berlin-İstanbul merkezli MaviBlau online kültür sanat dergisi de projenin destekçileri arasında.



Oyunun konusu da ekiplerin kesişme noktasını sağlayan TürkLand projesinin hikayesinden geliyor. TürkLand hikayesinde geçen düğünün oyunlaştırılması fikri üzerinden yola çıkarak yaklaşık iki yıllık bir yazım ve geliştirme süreciyle oluşturulmuş. Oyun; planlanan ve her şeyin hazır olduğu bir düğünde gelin ve damadın gelmemesiyle beklemekte olan konukların düğünü sürdürme çabasını anlatıyor. Bu süreçte iki kültürün farkları ve ortaklıklarına onları bir araya getiren bu mutlu gün üzerinden mizahi bir dille tanıklık ediyoruz. Bazı sahnelerde seyircileri de dansa kaldırarak ve ani müzik geçişleriyle izleyiciye sürprizler de içeriyor.

Türkiye ve Almanya ortak yapımı projenin oyuncuları ve dili de iki ülkenin kültürlerini yansıtıyor. Çift dilli bir akış olmasına rağmen üst yazı kullanmadan dil bilmeyenlerin de rahatlıkla takip edebildiği hareketli ama anlaşılır bir akışı var oyunun.

Almanya prömiyeri 14 Kasım 2018’de Berlin’de BrotFabrik’te gerçekleştirilen ‘Düğün’ Almanya turnesiyle gösterimlerine devam edecek.

Ekip:

Reji: Damian Popp, İrem Aydın
Oyuncular: Dilşad Budak Sarıoğlu, Ilgıt Uçum, Nazmi Sinan Mıhçı, Jonathan Strotbek, Jonas Ponas, Amelie von Godin

Oyunla ilgili detaylı bilgi için: http://www.maviblau.com/thewedding/

,

Haber: Ergi İşbilen

(Yeşil Gazete)

Yerel seçim öncesi önemli bir konu: Yeniden İDO – Korhan Gümüş

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) iç hat seferlerini durdurmaktan vazgeçmiş. Daha önceki açıklamaya göre ise yılsonunda deniz otobüsleri tarihe karışıyordu.

Deniz otobüslerini beğenmeyebilirsiniz. Ancak bir şehrin hayatındaki bir kamu hizmetinin pattadanak buharlaşması, yok olması da önemli bir olaydır, kamuoyunu ilgilendirir.

Örneğin bir zamanlar İstanbul’da tramvaylar kaldırıldı. Aradan geçen 40 yıl sonra geri dönüldü.

Katamaran tipi hızlı tekneler de şehir açısından bir yenilikti. Belki vapurlar doğru dürüst tasarlanıp, işletilip buna ihtiyaç olmayabilirdi. Başlangıçta yenilik mahiyetinde başka tip teknelerin denendiği de görüldü.

İDO’nun araçlarının şehir içi ulaşıma elverişli olmadığı söylendi, uzmanlar tarafından. 

Sanki yüzer bir kaçak inşaat, ya da bir salapurya görünümünde olan motorlar daha elverişliymiş gibi. 

Deniz otobüsleri en azından yanlarındaki iki kapı ve hareketli platformlardan yolcularını emniyetle indiriyorlar, bindiriyorlar. Motorlar ise en sivri yerlerinden, burunlarından. Üstelik de yükseklikleri tutmuyor.

Ayrıca kimi zaman ayakta yolcu bile alıyorlar, can simidinin çok üzerinde. Bir de motorlarının gürültüsünü, servisin kötülüğünü düşünürseniz, deniz otobüsleri onların yanında şehir içi ulaşım için ideal ulaşım aracı gibi kalır.

Oysa pekala İstanbul’un ihtiyacına uygun farklı tipte gemiler kullanılabilir.

Önemli olan soru şu: Bu kararları kim alıyor? Hangi tasarımlar niye tercih ediliyor? Tarifeleri kim düzenliyor? Bunun gibi daha birçok soru. İDO’yu yalnızca gemilerinin tasarımı nedeniyle sorgulamak da yetmez.

Başka şeyleri de sormak lazım: Örneğin motorlar İDO gibi hatları almak için büyük bir beden ödediler mi, İBB’ye?

İDO Adalar hattında 65 yaşından büyük yolcuların ekseriyet teşkil ettiğini söylüyor ve bunlardan ücret almıyor. Ayrıca aradaki hizmet farkına rağmen, bir salapuryada yolculuk etmek ile uluslararası standartlara uygun modern ve hızlı bir araçla seyahat etmenin normal tarife ücretleri aynı.

Burada hem haksız rekabet var, hem de hizmet yerine yönetimin özelleştirilmesi (örneğin fiyatlara, tarifelere, tekne tiplerine, iskelelere kendileri karar veriyor)  gibi tuhaf bir durum var.

Dolayısıyla tartışmalarda herkes kendi penceresinden baktığı için, bu olayın en önemli kısmı, yönetimi karanlıkta kalıyor.  Asıl bunun üzerinde durmalıyız.

Geçmişte deniz ulaşımı merkezi yönetime bağlıydı, İstanbul’un deniz ulaşımı. İDO’nun başlangıçtaki hem kamu, hem özel şirketleşme olayı da bu yüzden tam neoliberal koşullara uygun oldu. Bu süre içinde İstanbul’da bu kadar master plan, ulaşım planı, projesi yapıldı ama işin temelindeki sorun tartışılmadı.

Nedense kimse bu değişimin yönetimi üzerine uğraşmadı. Tıpkı şehrin özelleştirilmekten başka bir perspektif sunulmayan diğer kamusal hizmetleri, alanları, mekanlarında olduğu gibi.

Bildiğimiz kalıplara uygun olarak bir taraf özelleştiremezsiniz dedi, vapurları, tersaneleri. Öbür taraf da bu itirazları dinlemedi, yaptı.

Oysa ki, kamu sisteminin kamu yararı perspektifi, eğitim, istihdam, ürün geliştirme, güvenlik gibi bir dolu unsuru bulunuyordu. Bunların hepsi açığa düştü. Resmi kamu idari bir işlev olarak, ayrıcalıklı güçler tarafından işgal edilebilecek bir boşluğa dönüştürüldü.

Elbette ki “vapurlarımızı vermiyoruz” sloganının halk tarafından değil, uzmanlar tarafından söylenmesi yetmezdi. Olayın arkasında görünmeyen daha büyük bir sorun bulunuyordu.

Bunu tartışmaya çalışmak gerekiyordu. Ama sesi çıkabilenler, kurumsal kapasiteleri kullananlar kendi çıkarlarını korumak için İstanbulluların geleceğini ilgilendiren bu kamusal sorunu kendi bildikleri yöntemlerle perdelediler.

Oysa tıpkı diğer konulardaki gibi, şehirle ilgili bildiklerimizi (planları, projeleri ortaya koyan uzmanlık kurumlarının bize gösterdikleri) imal eden hazır kapasitelerin karşımıza çıkardığı gerçekleri konuşmak, mevcut sermayeleri temsil etmek yeterli değildi.

Konunun daha farklı bir boyuta taşınması gerekiyordu: Neoliberal koşullara karşı dirençli bir kamu sistemi için yönetim modelini güncellemek, katılımcı hale getirmek…

Millileştirme sonrasından kalan bir yapıyla, Ankara’dan yönetimi de mümkün değildi, ama bugünkü gibi imtiyazlı, tekelci şirketler, girişimler tarafından da.

Yerel yönetimin bu konuda bir deneyimi yoktu, bugün de yok. Dünyanın her yerinde buna benzer sorunlar yaşandı ve misyon odaklı yerel kamu yapıları oluşturuldu.

Burada ise, her konuda biz sesi çıkabilen iki tarafın dışında başka ses duyamadık.

Oysa konunun bir çok veçhesi var: ürün geliştirme, tarifeler, planlama, eğitim, servis mekanları, tersaneler, kültür mirasının korunması, istihdam, güvenlik, konfor…  

Bu konuların yerel seçimler öncesinde tartışılması gerekir. Oysa planlamada olduğu gibi genellikle pozisyonlar imtiyazlı sınıfların bakış açıları ile sınırlı kalıyor.

Bu yüzden alternatifler üzerinde siyasal partilerin şehrin kamu yönetimi modelini ilgilendiren bu önemli konuda ne düşündüklerini yıllardır merak ediyorum. 

Zannedersem hala merkeziyetçi bir kamu modeline karşı piyasacı kaotik ve rantçı bir model dışında bir alternatif ortaya konmuş değil. 

Deniz ulaşımında (motorlar ve Şehir Hatları da biliyorsunuz, şirket) yönetimin çok aktörlü bir yönlendirme organına devredilmesi lazım.

Bu iş yalnızca mühendislik gibi teknik bir iş de değil. Gemi mühendislerinden çok farklı insanların katılımını da gerektiriyor. Zaten bir hukuk sisteminde olması gerektiği gibi ve ayrıca AB müktesebatına göre, ancak karar verici organlar, yaratıcı süreçler bağımsız ve kamusal nitelikli olduktan sonra, yalnızca hizmet alımları özelleştirilebilir.

Deniz ulaşımının böyle bir kamusal nitelik olmadan yönetilmesi mümkün değil. Meselenin üzeri sürekli örtülüyor.

İşte bu yüzden, bu boşlukta 1950’lerden sonra geçici ve marjinal bir çözüm gibi eklenen, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma Amerikan motorbotlarıyla başlayan informel ulaşım sisteminin azmanlaşmış bir hali giderek deniz ulaşımına giderek hakim oluyor.

Özetle asıl mesele hala tartışılmadan duruyor.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Korhan Gümüş

Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM’in Demirtaş kararını tanımadı

AİHM’in “tahliye edilmeli” dediği Demirtaş’la ilgili mahkeme, “karar nihai değil” diye tahliye talebini reddetti ama “kararın nihai olup olmadığını” da bakanlığa soracak. Avukat Demir, “Tahliye kararı kesin” diyor.

Bianet’den Ayça Söylemez’in haberine göre Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, Selahattin Demirtaş’ın avukatlarının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı uyarınca yaptığı tahliye başvurusunu bugün reddetti.

AİHM kararının Türkçe çevirisi, mahkemeye Adalet Bakanlığından dün ulaştırılmıştı.

Mahkeme, ret gerekçesinde şu ifadelere yer verdi:

“Sanığın 14 ve 16 Şubat arasındaki duruşmada hazır edilerek savunmasına geçildiği, şu ana kadar hakkında iddianamede yer alan 31 fezleke (olay) ile birleşen dosya olmak üzere toplam 32 farklı suçlamadan sadece 9 suçlama (olay) ile ilgili savunma yaptığı ve henüz iddianamedeki suçlara yönelik sorgusunun tamamlanmadığı;”

Mahkemenin kararında ayrıca, Demirtaş’ın “adli kontrol hükümlerine uyacağını beyan etmediğini” de eklendi:

“Hiçbir duruşmada adli kontrol hükümlerinin uygulanması durumunda kontrol hükümlerine uyacağına yönelik bir beyanının bulunmadığı, bu nedenle de adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı değerlendirildi.”

Ankara 19. ağır Ceza Mahkemesi, Demirtaş’a yöneltilen suçlamaların “tutuklama nedeni” olduğunu belirterek, “isnat edilen suçlar bakımından yasada öngörülen alt ve üst sınırları arasındaki ceza miktarına göre tutukluğun ölçülü olduğuna” hükmetti.

(Bianet)

HDP sözcüsü: Yerel seçimlerde en az 132 belediye hedefliyoruz

HDP Sözcüsü Saruhan Oluç, gündeme dair düzenlediği basın toplantısında yerel seçimlerde adaylarını halkın tercihlerine göre saptayacaklarını açıkladı. HDP’nin yerel seçim kampanyası, Ocak ayında başlayacak.

HDP Basın Bürosu’ndan yapılan açıklamaya göre Oluç, AİHM’in Demirtaş kararına değindiği toplantıda Türkiye’nin 10 gündür uluslararası hukuku ihlal ettiğini söyledi.

Açlık grevindeki Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in taleplerine de dikkat çeken Oluç, PKK Lideri Öcalan’ın üzerindeki tecritin kaldırılması gerektiğini belirti. Saruhan Oluç ayrıca önümüzdeki günlerde 6 merkezde açlık grevlerinin yapılacağını duyurdu.

Yerel seçimlerle ilgili de konuşan Oluç, üyelerine yönelik gözaltı ve tutuklama furyasına değindi. Oluç, adaylarının yerel dinamikler üzerinden belirleneceğini belirterek şunları söyledi:

“Aday belirleme yöntemi üzerinde yoğunlaştık ve adayların yerel dinamikler tarafından belirlenmesi konusunda karara vardık. Aday belirleme süreçleri geniş katılımla yapılacak bir yöntem olacak. Bu seçime katılacak olanlara baktığımızda elbette halkımız, üyelerimiz, yöneticilerimiz, toplumsal muhalefet, bileşenler, STK’ların temsilcileri, delegeler belirleyerek. Aday belirleme seçimine katılacak yerellerde halkın tercihleri doğrultusunda aday belirleme seçimini gerçekleştireceğiz. Büyük bir demokratik adımla adayların halk tarafından, STK’ler, üyeler, sandık kurulu üyeleri tarafından seçilmesini saplayacak bir yöntem olacak.”

Yerel seçimlerde kadın temsiliyetinin önemine de değinen Oluç, eşbaşkanlık ve kadın temsiliyetinin yüzde 50 olacağını belirtti. Oluç, seçim kampanya çalışmalarına ise Ocak ayında başlayacaklarını söyledi.

HDP Sözcüsü hedeflerini de şöyle anlattı:

“Birinci hedef Kürt illerinde kayyum atanan tüm belediyeleri tekrar kazanmaktır. Hazırladığımız kayyum raporunu da kısa zamanda paylaşacağız. Ayrıca Kürt illerinde kazanamadığımız ama iddialı olduğumuz yerlerde de seçimleri kazanacağız. 102 belediyenin üzerine en az 30 yerde daha kazanma hedefimiz var. Batıda da çalışmalarımız devam ediyor. Hem başvurular alınıyor hem de yerel dinamiklerle en güçlü adayların belirlenmesi konusundaki çalışmalarımız devam ediyor. Batıda ki AKP-MHP koalisyonunun egemenlik alanını geriletecek bir çalışma yürütüyoruz.”

Oluç ayrıca, HDP’nin İstanbul ve Ankara’da aday göstermeyeceği iddialarını yalanladı.

(Ahwalnews)