Ana Sayfa Blog Sayfa 2662

Türkiye’nin kömür hesabı Paris’e uyacak mı?

İklim Değişikliği Konferansı Polonya’da başladı. Peki Türkiye’nin yeni enerji politikasının kömür üretimindeki artışa dayanması, Paris Anlaşması’nda verilen emisyon azaltımı taahhütlerini nasıl etkileyecek?

DW Türkçe’den Cengiz Özbek’in haberine göre Polonya’daki Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Konferansı başladı. Konferansta, ülkelerin sera gazı salınımlarını azaltmak için verdikleri taahhütler ana gündem maddeleri arasında. 2015 yılındaki Paris Anlaşması’nı imzalayarak taahhütte bulunan ülkelerden biri de Türkiye. Türkiye, 2030 yılı için öngördüğü sera gazı salınımlarını, en az yüzde 21 oranında azaltmayı taahhüt etmişti. Ancak Türkiye’nin son dönemde kömüre dayalı enerji politikalarına yönelik yatırımlarını artırması, bu taahhüdü gerçekleştirme ihtimalinin sorgulanmasına neden oldu. Kömür, içerdiği yüksek karbon nedeniyle sera gazı salınımını artıran en önemli enerji kaynaklarından biri.

İklim uzmanları ise Türkiye’nin 2015’te verdiği taahhütler çok zayıf ve ulaşılması kolay olduğu için yüzde 21 hedefinin her hâlükârda tutturulacağı görüşünde. Uzmanlar, Paris’te “artıştan azaltım” vaadinde bulunan Türkiye’nin aslında 2030’da, sera gazı emisyonunu 2015’teki seviyenin iki katından fazla bir düzeye çıkarmış olacağını hatırlatıyor.

Brüksel merkezli Avrupa İklim Eylem Ağı’nın (CAN Europe) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Elif Gündüzyeli, yaptığı açıklamada, “Türkiye 2015’te zaten yüksek karbonlu patikadan çıkmaya niyeti olmadığını göstermişti. Yani kömür ve diğer fosil yakıtlara dayalı yatırımlar ve bu yatırımlara verilen teşvikler, Türkiye’nin Paris Anlaşması sürecindeki zayıf taahhütleriyle uyumlu diyebiliriz” dedi.


CAN Europe Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Elif Gündüzyeli

Paris İklim Anlaşması, küresel sıcaklık artışının bu yüzyıl içinde sanayi devri öncesine kıyasla 2 derecenin, hatta mümkünse 1,5 derecenin altında tutulmasını hedefliyor. Tarafların fosil yakıt kullanımını giderek azaltarak yenilenebilir enerjiye yönelmelerini amaçlayan anlaşmayı imzalayan taraflar, maksimum 2 derecelik artış hedefinin tutturulabilmesi için sera gazı emisyonlarını belli ölçülerde azaltma taahhüdünde bulunmuştu. Türkiye, Paris Anlaşması’nı imzalamasına karşın henüz TBMM’den geçirmedi. BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ekim ayında yayımladığı raporda, küresel sıcaklık artışının 1,5 derecede tutulamaması hâlinde karşılaşılabilecek tehlikelere dikkat çekmişti.

Gündüzyeli, 1,5 derecelik hedefe ulaşmak için Türkiye’nin de üyesi olduğu Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ülkelerinin en geç 2030’a, daha yoksul ülkelerin ise en geç 2050’ye kadar kömür kaynaklı elektrik üretimini sonlandırması gerektiğini söyledi. Gündüzyeli, “Bu da yeni termik santraller bir köşede dursun, mevcut santrallerin kapatılarak herkes için adil olan, düşük karbonlu geçişi planlamanın şu an tam sırası olduğu anlamına geliyor” diye ekledi.

Sağlık açısından maliyeti

Uzmanlar, kömürün sadece iklim değişikliğine ya da insan sağlığına olan olumsuz etkisinin değil, yenilenebilir enerji maliyetlerinin düşmesinin de bu enerji türüne geçişi daha mantıklı kıldığını belirtiyor.

Temiz Hava Hakkı Platformu’ndan Prof. Dr. Kayıhan Pala ise kömür kaynaklı enerji üretimi nedeniyle ortaya çıkan ancak çoğunlukla gözardı edilen maliyetlere dikkat çekiyor:

“Ülkemizde kömürün değeri, çıkartılmasından taşınmasına ve yakılmasına kadar her süreçte yol açtığı sorunlarla birlikte ele alındığında; güneş ve rüzgar ile kıyaslandığında daha yüksek değil. Ayrıca kömürün hem çalışan sağlığı (iş kazaları ve meslek hastalıkları) hem de çevre sağlığı açısından (hava, su ve toprak kirliliği vb.) maliyeti çok yüksek.”


Temiz Hava Hakkı Platformu’ndan Prof. Dr. Kayıhan Pala

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Pala, “Kömürden enerji üretmenin sürdürülmesi nedeniyle her yıl binlerce kişi erken ölüyor, on binlerce insan hastaneye yatıyor. Türkiye’de fosil yakıtlara yılda yaklaşık 2 milyar dolar doğrudan teşvik sağlanıyor ve başta kömür olmak üzere fosil yakıtların sağlık maliyeti yaklaşık 20 milyar doları buluyor. Kömürlü santrallerin yakın çevresinde akciğer kanseri başta olmak üzere kanser görülme sıklığında kaydedilen artış, durumun ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koyuyor” diye ekliyor.

Cazibesini yitiriyor mu?

CAN Europe’tan Gündüzyeli de kömür santrallerinin ekonomik açıdan giderek cazibesini yitirmeye başladığını belirtiyor. “Türkiye’de çıkarılan yerli kömürün büyük çoğunluğu, düşük kaliteli linyit. Hem kalorifik değer anlamında verimsiz, hem de çıkardığı kül ve nem yüzünden dünyadaki en kirli yakıtlardan birisi” diyen Gündüzyeli, yatırımcıların “katı, sıvı ve gaz atığın yüksek miktarı ve tehlikeli kirliliği yüzünden kurulacak bertaraf üniteleri” nedeniyle karşılacakları yüksek maliyetleri de göz önünde bulundurmak zorunda kaldıklarını söylüyor.

Gündüzyeli, “Bu anlamda her ne kadar tonaj olarak Türkiye’nin yerli kömür kaynakları çok gibi görünse de verimsiz, kirli ve maliyetli bir kaynak bu. Aslında bu yüzden yatırımcının iştahı da daha temiz ve yine yerli enerji kaynağı olan yenilenebilir enerji kaynaklarına dönmeye başladı. Bunun en güzel örneğini Eskişehir Alpu’da bulunan linyit rezervinin bir türlü alıcı bulamaması oluşturuyor. Eskişehir Alpu termik santrali ihalesi, 2017 yılından beri beşinci kez ertelenerek 2019 yılına kaldı” diyor.

Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyeli

Yeni enerji politikasının en önemli ayaklarından birini yerli kömür üretiminin artırılması olarak belirleyen Türkiye, son dönemde yenilenebilir enerji yatırımlarını da artırdı. Türkiye’nin güneş kurulu gücü, özellikle 2017 yılında büyük sıçrama yaparak 2014’e kıyasla 37 kat arttı. Türkiye’de şu an elektrikte kurulu gücün yüzde 7,7’si rüzgar, yüzde 5,5’i ise güneşten sağlanıyor.

Gündüzyeli, Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelini kullanmaya başlamasını olumlu bulduğunu ancak bu hamlenin gecikmesinden ötürü bir fırsat kaçırıldığını belirtiyor.

“Güneş ve rüzgar enerjisi kaynaklarına geçtiğimiz iki yıl içinde yapılan yatırımlar, desteklemek için çıkarılan politikalar, daha önce yapılsaydı, şu anda bu potansiyelin ülke kalkınması için faydaları çok daha net fark edilmiş olacaktı. Ve belki de Türkiye, düşük karbonlu kalkınma politikalarını benimseyecekti.”

(DW Türkçe)

COP 24 için sivil toplum tek ses: Türkiye Paris Anlaşması’nı onaylasın!

Türkiye’den 26 sivil toplum kuruluşu, iklim müzakereleri öncesinde yetkilileri iklim değişikliği konusunda acilen ve güçlü bir şekilde harekete geçmeye çağırdı.

Bu yıl Polonya’da düzenlenen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 24. Taraflar Konferansı (COP24), 2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması’ndan sonra en kritik dönemeç olarak kabul ediliyor. Bu toplantıda Paris Anlaşması’nın uygulanmasına dair Kurallar Kitabı’na karar verilmesi ve ülkelerin 2020 yılında yürürlüğe girecek ulusal iklim taahhütlerini güncelleyerek küresel iklim değişikliğinin geri dönüşü olmayan seviyeye gelmesini engelleme hedefine uygun olarak daha iddialı hale getirmeyi kabul etmeleri bekleniyor.

24. Taraflar Konferansı, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) büyük ses getiren 1,5°C Derece Özel Raporu’ndan sadece 2 ay sonra gerçekleşiyor. Küresel karar alıcıların talebiyle hazırlanan rapor küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi dönemin 1,5°C derece üzerinde sınırlamak için gereken sorumluluğun niteliğini ve acilen daha iddialı iklim hedefleri belirleme gerekliliğini gözler önüne seriyor.

IPCC Özel Raporu küresel COemisyonlarının 2030 yılına kadar yarıya inmesinin ve 2050’de sıfırlanmasının zorunlu olduğuna işaret ediyor. Aksi takdirde küresel ısınmanın 2030-2052 yılları arasında 1,5°C dereceyi geçmesi bekleniyor. Bu da gezegen üzerindeki yaşam için felaket demek.

Türkiye’de konuyla ilgili çalışan ve aralarında Yeşil Düşünce Derneği, Buğday, Yuva Derneği, Yeryüzü Derneği, Ekoloji Kolektifi, Greenpeace Akdeniz ve WWF Türkiye’yle birlikte çok sayıda yerel çevre derneğinin de olduğu 26 kuruluş yaptıkları açıklamada Türkiye müzakere heyetinin COP24 için öncelikli konusunu iklim finansmanı ve emisyon azaltımına daha fazla katkı vermesi beklenen gelişmiş ülkeler listesinden (EK1’den) çıkmak olmasını eleştirdiler. Geçtiğimiz yıllardaki konferanslarda da dile getirilen bu talebin bu sene konferans gündemine görüşülmek üzere resmi bir madde olarak eklenmesine dair sivil toplum kuruluşları şu görüşleri dile getirdi:

“Paris Anlaşması kapsamında gelişmiş ülkelerin finansal yardımı da yine devletlerin kendi belirledikleri taahhütlere dayanıyor. Türkiye’nin bir EK1 ülkesi olması diğer ülkelere iklim finansmanı konusunda zorunlu bir katkı vermesi gerektiği anlamına gelmiyor. Bu ekten çıkması da küresel ve özel bir iklim finansmanı fon havuzu olan Yeşil İklim Fonu’ndan beklediği finansmanı almasını garantilemeyecek.

Türkiye’nin BM İklim Zirvesi’ne Yeşil İklim Fonu ile sınırlı yaklaşmak yerine, iklim taahhütlerini iyileştirme kapsamında yaklaşmasının önemli olduğuna inanıyoruz. Yetkililerin Paris Anlaşması’nı TBMM’de onaylayarak ülkemizin anlaşmaya resmen taraf olması, fosil yakıtlara dayalı enerji politikalarını değiştirmesi, halihazırda en büyük faydalanıcılarından olduğu çok taraflı kalkınma bankaları, uluslararası yatırım bankaları ve finansal kuruluşların iklim finansmanı kredi ve hibelerine erişimin devamını da sağlayacaktır.

Küresel eşitsizlikler konusunu pek çok bağlamda gündeme getiren Türkiye’nin, en yakıcı sorunlardan olan iklim adaleti konusunda ileri adım atması beklenir. Müzakere sürecinde yetkililerin, finansmana erişim dışında kuşaklar içi ve kuşaklar arası iklim adaletsizliklerine odaklanması ve gelişmekte olan bir ülke olarak sorumluluklarını yerine getirmesi gerekir.

Paris Anlaşması’nın bir an önce etkin bir biçimde uygulamaya konması ve hızlı karbonsuzlaşma için acilen harekete geçilmesi, geri dönüşü olmayacak sosyal, ekonomik, kültürel ve yaşamsal kayıpları engelleyebilir. Türkiye ise bu konuda yapıcı, lider ülkelerden biri olma potansiyeline sahip olmasına rağmen sadece kendisinin EK1 ülkesi olma durumunu gündemde tutarak Paris Anlaşması’nı onaylamayı ve zayıf iklim hedeflerini güncellemeyi erteliyor. İklim değişikliği ile mücadelenin istihdam, teknoloji ve sağlık açısından diğer önemli faydalarını ve Türkiye’nin yenilenebilir enerji alanındaki güçlü potansiyelini düşündüğümüzde bu, yalnızca iklim için değil, Türkiye açısından da yanlış bir yol. Keza Türkiye bu yıl da Paris Anlaşması’nı onaylamayıp taraf olmadığı takdirde Paris Kurallar Kitabı’nın kabulünü takiben artık uluslararası işbirliğinin bir tarafı olamayacak, müzakerelerde aktif bir şekilde yer almayacak ve yoluna sadece gözlemci olarak devam etmek zorunda kalacak.

Enerji dönüşümü tarih boyunca defalarca yaşandı ve ülkeler bu dönüşümün içinde ne kadar erken rol aldıysa o kadar gelişti. Türkiye kendini izole ederek bütün dünyanın ve mevcut finansman kaynaklarının hızla terk ettiği fosil yakıtlara esir olmamalı. Türkiye, sürecin dışında kalmak yerine yenilenebilir enerji potansiyelini ve hızlı gelişmekte olan, geç sanayileşmiş bir ülke olmanın avantajlarını kullanarak karbonsuz bir geleceğe adil geçiş için süreci yönlendiren bir aktör olmayı tercih etmeli.

İklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgelerden biri olan Akdeniz havzasında yer alan Türkiye’nin durumu iklim taahhüdüne iddialı emisyon azaltımı olarak yansımıyor. Paris Anlaşması öncesinde verdiği ulusal iklim değişikliğiyle mücadele beyanı dahilinde  artıştan azaltım sağlama gibi bir hedefi olan Türkiye, 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını mevcut düzeyinin iki katından fazla artırmayı hedefliyor.

Ortaya konan bu taahhüt, Türkiye’nin emisyonları için bir tavan hedefi belirlemek yerine yüksek karbonlu, enerji yoğun, kömüre ve diğer fosil yakıtlara dayalı ekonomik büyümede ısrar edeceğini gösteriyor.”

Sivil toplum kuruluşları Türkiye’yi derhal Paris Anlaşması’nı onaylamaya da çağırdılar:

“Türkiye gibi yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek bir ülkenin bir an önce Paris Anlaşması’nı onaylayarak gezegeni ve kendi vatandaşlarını kurtarmaya yönelik küresel çabalara etkin bir katılım göstermesi gerekiyor. Üstelik böyle bir dönüşümün sayısız faydası var.

NewClimate Institute (NCI) ile CAN Europe (Avrupa İklim Ağı) tarafından Türkiye İklim Ağı’nın desteği ile hazırlanan “İklim Hareketine Geçmenin Yan Faydaları: Türkiye İklim Taahhüdünün Değerlendirmesi Raporu” Paris Anlaşması’na uyumlu politikaların Türkiye için daha güçlü ekonomi anlamına geldiğini göstermişti. Raporda yapılan analiz, 1,5°C ve 2°C derece hedeflerine uygun bir şekilde, Türkiye’nin yüzde 100 yenilenebilir enerjiyi ve enerji verimliliğini önceliklendiren bir patikayı takip ettiği takdirde, fosil yakıtlara bağlı enerji ithalatından 23 milyar dolar tasarruf edebileceğini, 2030 yılına kadar hava kirliliğine bağlı toplam 35 bin ölümü engelleyebileceğini ve enerji sektöründe 64 bin yeni iş imkanı yaratabileceğini gösteriyor. Yapılan başka çalışmalar ise iklim değişikliği etkilerinin neden olacağı kayıp ve zararların mal olacağı insan hayatları ile ülke ekonomisine etkilerini ortaya koyuyor.”

Sivil toplum kuruluşları yaptıkları ortak açıklamada taleplerini şöyle dile getirdiler::

“Türkiye’de iklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşları olarak, biz de yeni iklim rejimi içindeki aktörlerin doğru bir şekilde farklılaşması gerektiğine inanıyor, tarihsel sorumluluğu daha fazla olan ülkelerin daha hızlı ve iddialı bir şekilde iklim hareketine geçmesi gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye hükümeti de bu anlamda ekler sisteminin iyileştirilmesine dair yapıcı katkılar verebilir. Ancak halihazırda sanayileşme öncesi döneme kıyasla ortalama sıcaklıklar 1°C derecenin üzerinde artmış durumda. Ülkelerin 1,5°C derecelik artışın getireceği felaketleri önlemek için yarışması gerektiğini düşünüyoruz. Geri adım atmak için zamanımız kalmadı.  Bu nedenle, Türkiye hükümetinin de ivedilikle Paris Anlaşmasını onaylayıp, iklim hedeflerini güçlendirerek küresel mücadelenin liderleri arasında yer almasını talep ediyoruz.”

Ortak açıklamayı imzalayan sivil toplum kuruluşları şunlar: 
Adana Çevre ve Tüketiciyi Koruma Derneği (ÇETKO), Adana Tabip Odası, Akdeniz Yeşilleri Derneği, Antakya Çevre Koruma Derneği, Avrupa İklim Eylem Ağı (Climate Action Network Europe), Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Çevre ve Arı Koruma Derneği (ÇARIK), Doğa Koruma Merkezi (DKM), Ekoloji Kolektifi Derneği, EUROSOLAR Türkiye Yenilenebilir Enerji Birliği, Foça Çevre ve Kültür Platformu (FOÇEP), Foça Forum, Greenpeace Akdeniz, İskenderun Çevre Koruma Derneği, Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS), Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Mersin Çevre Dostları Derneği, Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL), Tarsus Çevre Koruma Kültür ve Sanat Merkezi Derneği, Türkiye Çevre Platformu (TÜRÇEP), WWF-Türkiye, Yeryüzü Derneği, Yeşil Düşünce Derneği, Yeşilist, Yuva Derneği, 350 Türkiye.

(Yeşil Gazete)

11 yaşındaki iklim aktivistleri Deniz ve Dilan Avustralya’dan bildiriyor!

30 Kasım Cuma günü Avustralya ve üzerinde yaşamaya çaba gösterdiğimiz gezegen için tarihi bir gün ve dönüm noktası yaşandı. 15 yaşındaki İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in çağrısına uyarak kendi hükümetlerini iklim değişikliğine karşı çözüm alması için harekete geçirmek isteyen 5 ila 18 yaş aralığındaki binlerce öğrenci okullarını bir günlüğüne kırarak ülkenin pekçok şehrindeki parlamento binalarının önünde idi.

Eylem sırasında Açık Radyo Açık Gazete programından Ömer Madra ile Can Tonbil, Avustralya’ya bağlanıp 11 yaşındaki iklim aktivistleri Deniz Yazıcı ve Dilan Baycan ile canlı telefon bağlantısı gerçekleştirdi. (Deniz ve Dilan’ın eyleme dair aktardıkları bilgileri bu bağlantı üzerinden 30 – 55. Dakikalar arasında dinleyebilirsiniz.)

Dilan ve Deniz, Avustralya iklim eyleminde. Dilan’ın elinde tuttuğu dövizde, “B Gezegeni diye bir şey yok” yazarken, Deniz ise ABD Başkanının bir sözünü onun soyadı Trump’ı ingilizce “aptal” anlamına gelen Dumb sözcüğüne uyarlayarak şöyle demiş, ” Donald Dumb der ki, “New York’ta donarken daha fazla küresel ısınmaya ihtiyacımız var!”

Açık Gazete programının ardından Deniz’in annesi Ebru Apaydın ile sosyal medya üzerinden iletişime geçtik ve Avustralya’da binlerce çocuğun tüm ülkeyi iklime karşı ses çıkarmak için işgal ettiği tarihi güne dair tüm detayı Yeşil Gazete okurları ile paylaşmak istediğimizi ilettik.

Eylem çağrısı tüm ülkeyi kapsıyor. Tüm şehirlerdeki buluşma mekanları ise parlamento binaları önü. Çocuklar yetişkinlere, “Bizim geleceğimiz. Bizim gezegenimiz. Kontrol ise sizde” derken şu minik detayı eklemeyi de ihmal etmemiş, “Yetişkinleri de aramızda görürsek memnun oluruz!”

Ebru Apaydın’ın 30 Kasım Avustralya iklime karşı harekete geçin eylemine dair izlenimlerini; Deniz ve Dilan’ın yaşları küçük ama umutları ile inançları gezegenden büyük iklim aktivistleri ile yaptıkları röportajlar eşliğinde paylaşıyoruz:

“Avustralya ve İklim Değişikliği Eylemi

Politik hayatın pek yavaş hatta hareketsiz işlediği Avustralya’da sokaklarda pek sık eylem de, eylemci de göremezsiniz. Ama 30 Kasım’da, öğlen saatlerinde, belli başlı kentlerin parlamentolarının önünde, kent merkezlerindeki çalışanların şaşkın bakışları arasında, dünyanın başka yerlerinde görülen eylemci tipinden çok farklı bir kitle, o saatte okulda olmaları gereken 5 ile 17 yaş arasında binlerce çocuk yavaş yavaş toplanmaya başladı.

Parlamentonun önündeki eylemden haberdar olan Avustralya polisi eylemin kitleselleşeceğini tahmin etmediğinden olsa gerek, yolları bile kapatma ihtiyacı duymamıştı. Oysa kitle beklenenin epey üzerindeydi.

Deniz, 15 yaşında olduğunu ve arkadaşları ile eyleme geldiğini belirten bir iklim aktivistine, “”Başbakan öğrencilere iklim eylemine gitmeyin, eğitiminizi aksatmayın” dedi. Bu konuda düşüncen nedir?” diye soruyor
Yanıt ise hem gülümseten hem de umut aşılayan cinsten
“Bu sözü hayal kırıklığı yarattı ama ne yapabiliriz ki. Burası özgür bir ülke ve ifade özgürlüğü var”

İkinci en büyük kent Melbourne’de bu rakamın 3000’in rahatlıkla üzerinde olduğu söyleniyordu. Sydney, Brisbane ve diğer büyük kentlerde de benzer eylemler gerçekleşti ve bunlara katılımın da yoğun olduğu bilgileri geldi. Eylemin başlama saatinden çok kısa bir süre sonra Victoria parlamento binası önüne metrobüsü aratmayacak şekilde tıkış tıkış toplanan küçük eylemcilerin sığmasının imkânsız olduğu anlaşıldı herhalde ki Victoria polisi binanın önündeki yolların şeritlerinden birkaçını araç trafiğine kapatmak zorunda kaldı.

Kurallara uyması, politikaya ve politikacılara soğuk bakmasıyla bilinen Avustralyalı çocukların, başbakanın sertçe okulu asmamaları için uyarmasına rağmen eyleme geçiren şey neydi? Uçsuz bucaksız bir ülke olan Avustralya, deri kanserinin en çok görüldüğü ülkelerden birisi. Özellikle yaz aylarında her okulda ve kreşte çocuklara güneş kremi sürülür, çocuklar şapkasız bahçede oynamaya çıkartılmazlar. Denizi ve sörf yapmayı çok sevseler de, deniz kıyısında güneşlenen Avustralyalıya pek rastlayamazsınız. Ozon tabakasının delinmesinden en çok etkilenen
ülkelerden biridir Avustralya ve bunu da gündelik hayatta sıklıkla hissederler.

Dilan, Avustralya’daki iklim eylemine katılan bir aktiviste, “Seni buraya getiren nedir, hükümet ne yapmalı ve sen iklime dair dönüşüm için neler yapıyorsun?” sorusunu yöneltiyor.
İklime karşı ses vermek için buradayım, hükümet kömür madenlerini kapatmalı, petrol ve kömür yerine yenilenebilir enerjiye yönelmeli bilgisini ileten 12 yaşındaki aktivist kendisinin ise okula her gün bisikletle gidip geldiğini, ailesine de bu bilinci aşılamaya çalıştığını ifade ediyor

Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Avustralya’da da hızla dönüşen tüketim alışkanlıkları, çevre kirliliği, madenlerin doğaya verdiği zararlar gibi sorunlar görülmekte. Doğayla ilişkileri belki ülkenin şanslı coğrafi koşullarından dolayı güçlü olan Avustralya’da Avrupa’dakine göre çevreci hareket nedense şimdiye kadar yeterince güçlenememiş. Oysa seller ve kuraklıklardan dolayı Avustralyalı çiftçiler ve tüketiciler de epey sorun yaşamaktalar. Ama sanıyoruz direniş kültürünün her nasılsa çok güçlü hissedilmediği bu coğrafyada, tüm bu sorunlar sıklıkla sümen altı edilmiş.

Deniz, 15 yaşındaki iklim aktivistlerine Başbakan Scott Morrison’un eyleme dair açıklamalarını soruyor
Bu bizim geleceğimiz ve burada olmaktan sorumluyuz diyen aktivistler ise başbakanın yaptığı açıklamayı talihsiz ve çok yanlış bulduklarını belirtiyorlar

İşte 30 Kasım’da ülkenin pek çok kentindeki çocuklar, ebeveynlerinin suskunluğuna, iktidardaki Liberal Parti’nin duyarsızlığına bir tepki olarak, “siz bir şey yapmayacaksanız bizim geleceğimiz için, biz yaparız o hâlde” diyerek İsveç’te 15 yaşındaki Greta Thunberg’in çağrısına yanıt vererek yaşadıkları kentlerdeki parlamento binalarının önünde yaşamakta olduğumuz küresel felakete dikkat çekmek için eylem yaptılar. O gün okula gitmediler. Bir gece önce pankartlarını hazırladılar.  Başbakanın tehditvari uyarılarına aldırmadılar. Öğlen saatlerine doğru da şen şakrak,  parlamentoların önüne doğru yola koyuldular. Hayatlarında ilk kez ellerinde pankartlarla bağıran çocuklarla karşılaşan kent merkezlerinde çalışan insanlar neler hissetmişlerdir bilemiyoruz ama eylemin ses getirdiği kesin.

Bir aktivist okulu asarak eyleme giden öğrencilere “derslerinizi aksatmayın” diyen Avustralya Başbakanına yanıt veriyor, “Aktivizmi öğreniyoruz!”

Avustralya basını eylem anından itibaren bu olaydan bahsetmeye başladı. Umuyoruz bu eylemler sürecek ve hızla sürüklendiğimiz küresel felaketten belki de bu küçük ve duyarlı eylemciler sayesinde çıkacağız.”

İklim değişikliği konusunda hareketsizliği protesto etmek için okulu kırıyorum – Greta Thunberg

Haber: Deniz Yazıcı, Dilan Baycan, Ebru Apaydın, Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

SO Duo ya da günümüze uyarlanan Türk halk müziği

Fotoğraf: Pınar Gediközer

Rodrigo Tavares ve Brezilya’nın ardından Addict-Culture üzerinden dünya müzik turumuza devam etsek mi? İtalyan denizlerinin derinliklerine dalmadan, SO Duo adlı grupla Türkiye’de kısa bir mola vermeyi öneriyorum sizlere.

Bu haftaki yazıya girişmeden önce, geçmişe kısa bir dönüş yapalım. Bildiğiniz gibi, 90’lı yıllardan önce, tamamen Manesçi olan Dünya Müziği, iki kutupta özetlenebilirdi: Ocora tarafından onaylanmış, kırsal kesimin kalbinden gelen, sert ve neredeyse erişilmez olan, bulabileceğimiz en saf haliyle geleneksel müzik ve yanı sıra, yeni bir nefes arayışında olan starların, yumuşatılmış ticari müzikleri (örneğin Paul Simon).

Tabii ki yaptığım çok kaba bir gruplandırma. Byrne ve Eno gibi müzisyenler, 70’li yılların sonunda, deneyimlerini Afrika ritimlerine açarak, son derece ilginç müzikal öneriler getirdiler. 80’li yıllarda, Peter Gabriel gibi başka müzisyenler, “dünya” sanatçılarına daha fazla görünürlük kazandırmak için, onlara adanmış olan bir marka yaratmaya kadar gittiler. Real World, birkaç başyapıt üretti (bunların arasında Eno’nun yapımını üstlendiği, Geoffrey Oryema’nın muhteşem albümü Exile ya da Nusrat Fateh Ali Khan’dan Devotional Songs sayılabilir); ancak markanın varlığı bilhassa paha biçilemez hazinelerin dünyasına ve yeni teknolojilere açılmak için elverişli bir ortam çağrısı yarattı. İşte bu yüzden, dünya müziği ve elektronik (Oryema özelinde new age’den bahsedebiliriz) arasındaki bu karışım, bazı sanatçılara yeni fikirler sundu.

Özellikle 90’lı yılların başında, İngiltere’de, drum’n’bass sahnesi su yüzüne çıktığında, Hintli bazı müzisyenler, müziklerini kendi köklerinin etkilerine açtılar. Hem iyisiyle (Nitin Sawnhey’in bazı şarkıları, Transglobal Underground ya da OK albümü ile Talvin Singh), hem de kötüsüyle (Nitin Sawnhey’nin ya da Asian Dub Foundation’ın bazı albümleri mesela) …

Bu melez müziğin başarısı sayesinde (ve ticari başarının da yardımıyla), hareket, farklı tarz ve stillere doğru yayıldı (rastgele bir örnek vermek gerekirse, Cornershop’un, indie pop ve dünya müziğinin başarılı bir kültürel karşılaşması olan muhteşem When I Was Born For The 7th Time adlı albümünü sayabiliriz).

Yine de her harekette olduğu gibi, yenilikçi olarak ortaya çıkan çabucak özümlendi ve yıllar içerisinde bir standarda dönüştü. İşte SO Duo ve albümleri Ay Ana, bu bağlam ve bir anlamda metrukiyet içerisinde çıkageldi.

Grafik Tasarım: Yeşim Tosuner 

SO Duo, Sumru Ağıryürüyen (ses, mandolin, klavye) ve Orçun Baştürk (geriye kalan her şey), 2013’ten beri birlikte çalışan hem geleneksel hem avangard alanında üreten Türk müzisyenler. Daha önceki işbirliklerinin aksine Ay Ana, yerli kültürlerin sözlü tarih geleneğinden ve Lao Tsu gibi bilgelerden, eski Türkçe yazılmış bir fal kitabı olan Irk Bitig’den ilham alan orijinal şarkıların (müzik ve söz olarak) içinde yer aldığı ilk gerçek albümleri. Kısaca, daha önce söylenilenlerin semantik bir analizini yapmak gerekirse, Ay Ana, new age ve avangard müzik ile flört eden, bir tür glubi bulga mistik-dünya müziğine benzetilebilir. Ağız sulandırıcı, değil mi?

Oysa ki, Ay Ana son yılların avangard ve geleneksel müzik alanındaki en etkileyici hibridlerinden biri.

Güzelliği, aldığı riskler, halk müziği ve elektronik müzik arasındaki olağanüstü dengesi ile insanda şaşkınlık uyandıran bir albüm. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için,Türkler, herkes tarafından çok iyi bilinen bir formülü kullanıyorlar: arılaştırmak. Hem de en üst düzeyde. Ve bunun yanı sıra, bestelerin kalbine Sumru Ağıryürüyen’in muhteşem sesini yerleştirmek. Sesinin etrafına eklemlenen basit ve riskli düzenlemeler… Bir ayağı neredeyse sabit bir şekilde Türk halk müziğinde, diğeri ise birkaç türün, yani popun (Ey Dost), indie folkun (Yağmur), trip hopun (Dağ Yanar), deneyselin kıyısında (iki interlüd). Ta ki ikili, bir o kadar zengin, ama aynı zamanda, şehrin kimi gerçeklikleriyle bağlantı halinde olduğu için insanda daha fazla kaygı uyandıran başka bir diyara doğru yol almak üzere halk müziğinden tamamen kopana kadar: Sözcükler’in biraz klostro ambient’i ya da Yele’nin tüyler ürpertici elektro yükselişi…

Fotoğraf: Pınar Gediközer

Kısaca, ikilinin keşfe çıktıkları her alanda konularına hakimiyetleri kusursuz ve her seferinde, müziğin olabildiğince ulaşılabilir olması için, deneysellik ve folk arasındaki doğru dengeyi bulmayı başarıyorlar.

Ama ikilinin yeteneği, halk müziği alanından ziyade, sessizlik anlarında zirveye ulaşıyor: AyAna ve onun geleneksel enstrümanlar ile new age dokunuşu arasındaki ince dengesinde, Sözcükler’de akortsuz piyanonun arasından sese karışan ve tedirginlik hissi yaratan alan kayıtlarında ya da albümün doruk noktası olan görkemli Derdimi Dökersemde. Burada, nesnel olmak gerekirse, ulu olana dokunuyoruz. Birkaç elektronik dokunuş ya da pandurinin akorlarıyla biraz bozulsa da sessizlik kendi kuralını koyuyor.Sadece Sumru Ağıryürüyen’in sesi onunla boy ölçüşebilir ve aşık atabilir gibi görünüyor. İşte tam da yüzden, sessizlik sürekli parçaya müdahale etmeye, boşlukların arasından içeri girmeye ve vokali sarmaya çalışıyor ama, nafile. Sumru Ağıryürüyen ustalıkla duruma hâkim oluyor. Sonunda sessizlik tahttan feragat ediyor; savaşmak yerine iş birliği yapmayı tercih ediyor. Böylece, bilgece ve ölçülü new age dokunuşları olan, nefes kesen güzellikte bir parça ortaya çıkıyor; bu muhteşem albüme doğru açılan ulu bir kapı işlevi gören, muhtemelen bu yılın başından beri çıkmış olan en etkileyici parçalardan biri.

Derdimi Dökersem‘i diğer şarkılardan daha yükseğe koyup muhteşem olarak nitelediysek, bu sizi yanıltmasın; onlar da dünya müziğinin çok yükseklerinde, Geoffrey Oryema’nın Exile albümünün pek yakınında uçuyorlar.  Hem hafif hem melankolik hem de gergin ve hem şehirli hem geleneksel; kısacık otuz dakikada dünyanın nabzını tek başına tutabilen, dünya müziğinin 30 yıllık gelişimini özetleyebilen bir albüm. Sonuç olarak, çok güzel bir albüm.  

Yazan: Jism

Bu yazı 19 Haziran 2018’de Addict – Culture’de (Fransa) yayımlandı. Çeviri için Sibil Çekmen’e, katkıları için Şehsuvar Aktaş ve Selim Birsel’e teşekkürler.

Yazının aslına buradan ulaşabilirsiniz: https://addict-culture.com/so-duo-kalan-2018/

Tarih ve kâbus – Murat Belge

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

James Joyce’un kısmen kendi gençlik yıllarından süzerek yarattığı Sanatçı’nın Portresi’nin kahramanı Stephen Dedalus, Ulysses’te de karşımıza çıkar. Bir sözü “To be or not to be” kategorisinden, insanın aklına ve diline yerleşen “özdeyişler” arasında girmiştir. “Tarih, kaçıp kurtulmaya çalıştığım karabasandır (kâbustur)” der.

Doğru mu Stephen’ın tarih yargısı? Gerçekten bir “kâbus” mudur tarih?

Hayat durmadan akıyor, yani her an her şey tarih oluyor. “Tarih” bu “her şeyi” içine attığımız torba. Dolayısıyla gördüğümüz “tatlı rüyalar” da orada, “kâbuslar” da orada

Ama insanoğlunun çok belirgin bir özelliği, “kötü” denecek anılarını daha fazla hatırlamasıdır. Her zaman, şikâyet edecek olaylarla, durumlarla, daha fazla yüz yüzeyizdir. Mutsuz edecek şeyler her zaman mutlu edecek şeylerden fazladır. Şu an yaşamakta olduğumuz hayattan, genel gidişten şikâyetimiz fazlaysa, içimiz rahat değilse, tarihe bakışımızda da bunun yansımaları ağır basar.

Fernand Braudel’in önem verdiğim (ve zaman zaman tekrarladığım) bir tespitidir:

Üzerinden uzun zaman geçmiş kötü anıların toplumsal psikolojide çağdaş koşullardan daha belirleyici olduğunu söyler. Zaman geçtikçe unutulacağını varsaydığımız şeyler zaman geçtikçe güçlenir, köklenir.

Toplumsal psikoloji, tabii son derece karmaşık bir şey. Çünkü söylemeye çalıştığım gibi, her şey onun içinde, ama aynı zamanda insan zihninin öznel yapısından ileri gelen yamulmalar, çarpıtmalarla onun içinde. “İdeoloji” dediğimiz nesne, hiçbir zaman, gerçekliğin “doğru” denecek bir “yansıması” falan değil. Türkiye’de yaygın ideolojik yapılanmaya baktığımda, değindiğim türden “uzak geçmişten kalma” duygu ve düşüncelerin “imparatorluk kaybı” sürecinden aşırı derecede beslendiğini görüyorum. Bu sürece “uzun vade”de baktığımızda Karlofça ve Pasarofça’ya kadar gidebiliriz. “Orta vade”de 93 Harbi travmasını alabiliriz. Daha “kısa” ya da “yakın vade”de, Balkan Harbi ve Birinci Dünya Harbi bozgunları bu psikozu tazeleyen ve büyüten olaylar olarak karşımıza çıkar. İmparatorluk kısa bir sürede kurulmuş, bayağı uzun bir sürede kaybedilmiştir. Sürenin uzunluğu, travmanın şiddetini artırmıştır.

Toplumun genel ideolojik yapılanmasına baktığımda (bu sefer çok daha geniş matrisler içinde bakmak gerekiyor) “bireysel sorumluluk” disiplininin fazla gelişmediği sonucuna varıyorum. “Ben yanlış yaptım” sözü bizim toplumda çok zor söylenen, dolayısıyla çok az duyulan bir söz. Yanlış varsa –ki besbelli var- bir yanıltan var. “İlk günah”ın işlenmesi gibi, gelip bizi, beni “ayartan” biri, bir düşman. Havva’yı baştan çıkaran yılan, daha sonra “şeytan”ın ta kendisi oluyor. Bu hikâyenin Tevrat’taki anlatımında Yahveh Eden’e gelip yasakladığı meyvenin yendiğini anladığı ve anladığını Adem’e söylediğinde Adem, “Evet, yedim. Günah işledim” demeden önce, suçu Havva’ya atar: “Yanıma verdiğin kadın o ağaçtan bana verdi, ve yedim.” Rab Allah “Bu yaptığın nedir?” diye Havva’ya sorduğunda “Yılan beni aldattı ve yedim” diye cevap verir. Demek ki kendinden başka bir varlığa suçu, sorumluluğu her neyse onu yüklemek çok eski, çok yaygın bir insani davranış biçimi. Gerçekten öyle. Bunun yeterli olmadığını, insanın sorumluluğu kendi içinde de araması, sorgulaması gerektiğini anlatan sağlam bir öğreti olmadıkça “normal” dediğimiz insani tepki “Ben masumum. O bana yaptırdı” biçimini alacaktır. O dediğim öğreti de bizim ideolojik tarihimizde oluşmamış; dolayısıyla böyle bir “bireysel sorumluluk” nosyonu gelişmemiş.

“İmparatorluk kaybı” temasından başlamıştım. Onu, bu “sorumluluk” temasıyla birleştirince, “kaybetme”nin de “kaybeden”in dışında bir sorumlusu, suçlusu olması gerekiyor. Ve tabii hemen bulunuyor. Suçlu, tanımı gereği “benden olmayan.”

Böylece “benden olmayan”ın “düşman” olarak kabul edilmesinin otomatikleşme süreci başlıyor. “Yabancı”ysa “düşman”dır. Sözünü ettiğimiz süreç bir “imparatorluk kaybetme” süreci olduğuna göre, bunu dışarıdan yıkanların (Almanlar, Ruslar, Fransızlar, İngilizler v.b.) dışında içerideyken kendini dışarı atanlar (Rumlar, Bulgarlar, Sırplar v.b.) da var. Bunlar bize daha yakın olmuş birileri dolayısıyla onlara duyduğumuz öfke, birinci listede yer alanlardan daha fazla. Bu ikincileri ayrıca küçümsüyoruz, “daha düne kadar…” düsturuyla.) Derken en beter kategoriye geliyoruz: “İçimizdeki İrlandalılar!” Bunların adı sanı da Ali, Veli olduğu için en kötüsü bunlar.

Çok genel çizgileriyle anlatmaya çalıştığım bütün bu duygusal-ideolojik yumaklar bu toplumda iyice köklenmiş, belirli bir kalıcılık kazanmış. Aslında dünyanın her yerinde benzerlerini görmek mümkün, şimdilerde günden güne güçlenen ideolojiler de aynı temelden kaynaklanıyor. Türkiye’de bir önemli, sorun, yukarıda söylediğim gibi, bu önyargılı bakışı bir ölçüde dengeleyecek bir başka anlayışın gelişmemesi ve gelişmenin olmama nedeni de bu toplumun kültürel bakışını biçimlendiren bütün güçlerin (yani siyasi otorite) düşmanlığa yatırım yapması.

Bugünkü iktidar da kendinden önce oluşmuş bu birikimi, bu temeli kendi yaymak istediği ideolojinin bir başlangıç noktası olarak kabul diyor ve bu birikime kendi damgasını vurmak için çalışıyor. Bence bu çok sakıncalı ve üstünde durulması gereken bir konu.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Murat Belge

Minimalist ressam ve heykeltraş Robert Morris öldü

Amerikalı heykeltraş, ressam ve sanat eleştirmeni Robert Morris 28 Kasım 2018’de hayatını kaybetti. 87 Yaşındaki sanatçının akciğer iltihabını yenemediği için öldüğü açıklandı.

Robert Morris, 1960’dan sonra sanat tarihinde karmaşık, huzursuz, çoğunlukla tartışmalı, bazen yanlış anlaşılan ve son derece önemli bir figürdü.” Jeffrey Weiss

Kansas Üniversitesi’nde Mühendislik okuduktan sonra bir süre Kansas City Institute’te çalıştı. Daha sonra Portland’daki Reed Koleji’nde felsefe eğitimi aldı ve 1951-52 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Mühendisleri Birliği ile birlikte çalıştı. 1963 yılında Hunter Koleji’nde sanat tarihine alanında yüksek lisansını tamamladı.

New York’a taşındıktan sonra sanatçı, en çok tanınan kavramsal Minimalist heykellerini yapmaya başladı. İlk kişisel sergisi 1963’te Yeşil Galeri’de düzenlendi.

Hem sanatçı hem de eleştirmen olarak, 1960’larda ve 70’lerde yaptığı çalışmaların çoğu, Minimal, Post-Minimal ve kavramsal sanat olarak adlandırılanın temeli idi, buda onun mirasının geniş kapsamlı ve değerli olduğunu gösteriyor.

Morris’in iki yeni diziden oluşan “Banners and Curses”sergisi 25 Ocak 2019’a kadar New York’ta Castelli Galeri’de sergileniyor.

Haber: Ergi İşbilen

(Yeşil Gazete)

Ali Taptık “5 Kurumuş Çiçek, 7 Çetrefilli Olay ve 9 Samimi Yabancı” sergisi ile Leica Gallery İstanbul’da

Kültür ve sanatın gelişimine önemli katkılar sağlayan Doğuş Grubu’nun Türkiye’deki sanatseverlerle İstanbul’da buluşturduğu Leica Gallery, önemli bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Fotoğrafın sunumu ve konumlandırmasında alternatif tavırlar benimseyerek yerli ve uluslararası platformlarda dikkat çeken Ali Taptık’ın “5 Kurumuş Çiçek, 7 Çetrefilli Olay ve 9 Samimi Yabancı” sergisi 6 Aralık’tan itibaren kapılarını Leica Gallery’de açıyor.

Başlığı bir haikuyu andıran, sembollerle zenginleşerek kısa hikâyelere dönüşen sergisinde Ali Taptık, fotoğrafik güncesinden bir seçkiyi bizlere sunuyor. 

Uzun yıllardır yürüttüğü proje ve platformlarla kültür-sanatın en büyük destekçilerinden biri olan Doğuş Grubu tarafından Türkiye’ye taşınan Leica Gallery, 6 Aralık 2018 – 16 Şubat 2019 tarihleri arasında Ali Taptık’ın ‘5 Kurumuş Çiçek,7 Çetrefilli Olay ve 9 Samimi Yabancı’ başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor.

Başlığı bir geleneksel Japon şiir türü olan ‘haiku’yu andıran, sembollerle zenginleşerek kısa hikâyelere dönüşen sergisinde Ali Taptık, fotoğrafik güncesinden bir seçkiyi bizlere sunuyor. 

Fotoğrafları konuşturmaya çalışın!

2002-2018 yılları arasında çekilmiş fotoğraflar kutuplaşmışlık, mahremiyet ve samimiyet, kent-bitki-insan ilişkisi gibi güncel tartışmaların izlerini taşıyor. Bir mecra olarak fotoğrafın sözel anlatı ile yakından ilişkisi olduğunu düşünen sanatçı, bu 21 fotoğraf arasında izleyiciyi bir oyuna davet ederken, duvarları birer cümleye dönüştürmeye, belli kareleri ise bağlaçlar ya da sıfatlar olarak görmeye teşvik ediyor. “Fotoğrafları konuşturmaya çalışın” diyen Ali Taptık bugünkü meselelere görsel tepkiler veren soru ve cevaplarını zaman ve mekânlarından bağımsız bir şekilde bir bulmaca kurgusunda sergiliyor. 

Ali Taptık bugüne kadar fotoğrafın sunumu ve konumlandırmasında alternatif tavırlar benimseyerek yerli ve uluslararası platformlarda dikkat çekti. 2016 yılında Elliot Erwitt HC 7 Bursu’nun sahibi oldu, eserleri İstanbul Bienali’nde ve Venedik Mimarlık Bienali’nde sergilendi.Seçki tahtaları, fotoğrafla üretilen web siteleri ve kitap formundaki denemeleriyle fotoğrafın sınırlarını sorguladı. “5 Kurumuş Çiçek, 7 Çetrefilli Olay ve 9 Samimi Yabancı” başlıklı sergide bu denemelerin örnekleri ve sanatçının üretmiş olduğu kitaplar da incelenebilir.

Ali Taptık kimdir?


Sanatçı ve mimar Ali Taptık (1983, İstanbul) İTÜ Mimari Tasarım Programı’nda doktora çalışmasına devam ediyor. Kentsel peyzaj ve mimarinin temsili ile birey ve kent arasındaki ilişki, psikocoğrafya ve edebiyat görsellik ilişkisi gibi konulara odaklanıyor. Kaza ve Kader (Filigranes Editions, 2009); İstanbul’u Resmetmek- Türkiye’nin Görsellik Tarihine Giriş (Prof. Dr. Uğur Tanyeli’nin işbirliğiyle; Akın Nalça Kitapları, 2010), There are no failed experiments(Atelier de Visu, 2012) ve Nothing Surprising (Marraine Ginette, 2015) isimli kitapları bulunuyor. Çalışmaları SALT (İstanbul), MAXXI (Roma), Ashkal Alwan (Beyrut) ve Venedik Mimarlık Bienali’nin de aralarında yer adlığı birçok kurumda sergilendi. Taptık aynı zamanda, bağımsız sanatçı kitaplarının dağıtımı üzerine çalışan Bandrolsüz kolektifinin kurucularından. Aynı zamanda Tarihi Yedikule Bostanları Koruma Girişimi’nde arşivcilik rolünü de üstlenmektedir. Okan Karadayilar ile Onagöre’nin, tasarım ajansı ve yayınevinin, kurucularından.

(Yeşil Gazete)

Kasım güneşi, kaktüsler ve Akdeniz’in her köşesinden doğa koruma hikâyeleri – Özge Doruk

Aval aval bakıyorum etrafıma, insanlara, yüzümü yakan güneşe ama en çok da günler boyu peşimi bırakmayan bulutlara. Ne farklı bir ülke imiş Fas. Kendi tarihi içerisinde kavrulup gitmiş bazen çok Arap bazen tam Fransız ama esasında kökeni Berberiler ile var olan diyarlar. Akdeniz’in taa bir ucu. Kuzeyden güneye seyahat ettikçe aynı Karadeniz’den Akdeniz’e iner gibi iklimin farklı farklı katmanları ile karşılaşıyorsunuz. Hayatım boyunca boyumu aşan bu kadar kaktüsü bir arada görmemiştim. Daha ilginci ise şehir parklarında dahi yolunuza eşlik eden zeytin ağaçları. Bizim için belli bir bölgeye kodlanmış zeytinin, hayatın bu kadar merkezinde olması şaşkın bir tebessüm sebebiydi.

Sebebi ziyarete gelsem iyi olur zira olay gezelim görelim güncesine evrilmek üzere. Asıl anlatmak istediğim bu değil. 
Fas’ta olmamın esas sebebi Akdeniz Çevrecileri Bölgesel AkademisiGlobal Diversity Foundation, İngiltere temelli ama dünyanın pek çok bölgesinde faaliyetlerini sürdüren bir vakıf. Özellikle Fas’ta yapmakta olduğu yoğun çalışmaları bizzat gözlemleyebilme şansım oldu. Çeşitliliğin ve bir arada olmanın gücüne inanan ve aynen de bu şekilde bir araya gelen harika bir ekipten oluşuyor. Vakfın kurucusu ise kültür antropoloğu ve etnobotanist olan Gary Martin. Şu ana kadar zamanının çoğunu akademide geçirmiş olan ben için Martin ile tanışmak ayrı bir heyecan.

Vakıf, her yıl küresel ya da bölgesel ölçekte ‘akademi’ olarak tanımladığı toplantılar düzenliyor. Bu toplantıların amacı ise temel olarak dünyanın pek çok yerinden çevre/ekoloji alanında çalışmalar yapan akademisyenleri, öğrencileri, aktivistleri, kamu/özel sektör çalışanlarını bir araya getirerek, geniş bir çevre ağı kurmak. Akdeniz kapsamında bu toplantı ilk defa bu yıl yapıldı. Ve bir parçası olabilme şansını yakaladım.

Türkiye’yi temsilen beni sayarsak benimle birlikte Yunanistan, Fas, Tunus, Cezayir, Fransa, İspanya gibi Akdeniz coğrafyasından gelen katılımcılarla birlikte dolu dolu 10 gün geçirdik. Her bir gün ve öğrendiklerim gerçekten ayrı bir yazı konusu olabilir. Kooperatifçilik, müşterekler, yerel tohum meselesi, bir ağ olabilme, doğa koruma hikayeleri ve iklim değişikliği… Neyden daha çok bahsetmem gerektiğini bilemedim. Sanırım ufak bir Fas ve geriye kalanlar serisi olacak.

Tüm 10 günün özeti olarak diyebilirim ki bu buluşmanın özellikle bir anlamı vardı. Her birimiz küresel bir mücadelenin parçası olmak ile birlikte zaman zaman kendi yerelimizdeki dinamikleri kaçırıyoruz, orada öyle iken burada niye böyle olmuyor sorusu abes kaçabiliyor. Çevre mücadelesinde, doğa korumada genel itibariyle gözümüz ‘batı’ odağındayken bizimle benzer bir coğrafyayı, kültürü ve yaşam pratiklerini tecrübe eden bu topraklarda işlerin nasıl ilerlediğini keşfetmek bambaşka bir ilham oldu. Bizi bir araya getiren, hepimizin ama hepimizin yüreğine bir şekilde dokunan aynı gökyüzünün altında toplaştığımız ‘zeytun’ ağaçlarıydı.

Özge Doruk

Refik Durbaş yaşama veda etti

Bir süredir diyaliz ve akciğer kanseri tedavisi gören, son olarak zatürreye yakalanan şair, gazeteci ve yazar Refik Durbaş, Cuma günü (30 Kasım) akşam saatlerinde yoğun bakıma kaldırıldığı Medeniyet Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.

74 yaşında hayata veda eden Refik Durbaş, Erzurum’un Pasinler ilçesinde dünyaya geldi.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki öğrenimini bitirmeden ayrıldı. 1965-1968 arasında çeşitli işlerde çalıştı. Yeni İstanbul ve Cumhuriyet gazetelerinde düzeltmenlik yaptı.

İlk şiiri İzmir’de Ege Ekspres gazetesinin sanat sayfalarında yayınlandı. Devinim, Gösteri, Sanat Olayı, Soyut, Papirüs gibi dergilerdeki şiirleriyle dikkat çekti. Arkadaşlarıyla birlikte 1962-1964 arasında Evrim dergisini, 1967’de de Alan 67 dergisini yayınladı. 1971’de ilk şiirlerini Kuş Tufanı adlı şiir kitabında topladı. 1972-1974 yıllarında Yeni A dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Gazetelerde sanat sayfaları hazırladı. 1992 yılında Cumhuriyet gazetesinden emekli oldu.

İkinci Yeni akımının etkisiyle ile başladığı şiir yaşamı, zamanla toplumcu yönelim kazandı. Kendine özgü dili ve benzetmeleriyle, baştan beri tavrını ve varlığını keskinleştiren,anlam kadar biçime de önem veren şiirler yazdı. Çarşıların, işçi kızların, pazar yerlerinin, çay evlerinin dünyasını yansıtan şair olarak tanındı. Şiirinde günlük konuşma dili içine ustaca serpiştirilmiş eski sözcükler de kullandı.

Çok sayıda şiir, röportaj, inceleme, deneme ve antoloji kitapları bulunan Refik Durbaş, köşe yazarı olarak çeşitli gazetelerde çalışmalarını sürdürmekteydi.

Cenaze törenine dair henüz bir açıklama yapılmadı.

(Yeşil Gazete)

[Çocuklar için Kitaplar] Duygularıyla Arkadaş Olan Çocuk – Eda Uysal

“Bugün bir duygu geldi mi ziyaretine? Kapıyı açıp davete debilir misin onu oynamaya? Ne istediğini sorabilir misin ve öğrenebilir misin? Hoşgeldin diye selamlayıp onu dinleyebilir misin?”

Amerikan Psikoloji Derneği’nin onayladığı kitaplardan biri olan “Duygularıyla Arkadaş Olan Çocuk” klinik psikolog Lauren Rubenstein tarafından yazılmış. Çocukların karşılaştığı zorluklara karşı duygu farkındalığını arttırıcı, odaklanmayı ve empatiyi güçlendiren bir kitap. Şiirsel dili, görsel şölene dönüşen çizimleri ile çocukların ufacık yüreklerine derinden bakabilmelerini sağlıyor. Duyguları tarif edebilme ve hissedebilme yeteneği arttıkça tepkisel davranışlar ve saldırgan tutumlar azalır tezini savunuyor.

Görsellerde doğanın içinden büyüleyici resimlere yer verilmiş olması, çocukları doğanın hissettirdikleri ile bağdaştırarak duygularını ifade etmeye cesaretlendiriyor. Kimi zaman “bir bulut kadar hafif”, kimi zaman çıplak ayaklarımızla üzerinde yürüdüğümüz “çakıl taşları kadar sert ve keskin” olan duyguları açığa çıkarıyor.

Kitaptaki “Ebeveynlere ve Eğitimcilere Not”  kısmında da farkındalık arttırıcı nefesçalışmaları ve bilinç egzersizleri mevcut. Akademik gelişim kadar mühim olan duygusalgelişimin de büyükler tarafından farkına varılmasının öneminden bahsediyor.

“Duygu Oyunu” diye isimlendirdiğimiz oyunla konuşmayı ve kendini ifade etmeyi çok sevmeyen oğlumun bile ağzından dökülüveriyor duygular..Keyifle okuduğumuz ve kendi annelik serüvenimde faydalandığım bu kitabın küçük ve büyük okurlara da açacağı duygu kapılarının kapanmaması dileğiyle…

Yazan: Dr. Lauren Rubenstein

Resimleyen  : Shelly Hehenberger

Çeviren: Selim Yeniçeri

Yaş Grubu 4-8

Okuyan Koala Yayınevi

40syf

Eda Uysal